Terakkiperver

Terakkiperver

Üye
31.03.2008
Uzman Çavuş
6.031
Hakkında

  • noimage

    noimage


    Demirhindi, baklagiller ailesine bağlı bir bitki türüdür. Ülkemiz de de yetiştirilmekle birlikte anavatanının Afrika olduğu düşünülmektedir.

    Latince İsmi: Tamarindus indica

    Demirhindi 'nin İçerdiği Maddeler: Uçucu yağlar, bitkisel yağ asitleri, karbonhidrat içermektedir.

    Demirhindi 'nin Özellikleri:

    Demirhindi bitkisinin boyu yaklaşık olarak 20 - 30 m arasında değişiklik göstermektedir. Ülkemizde genel olarak şerbeti yapılarak kullanılsa da şifa özelliği de bulunmaktadır. Yaprakları ve meyveleri sağlık ve besleyici özelliklerinden dolayı toplum içinde yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Baharat olarak kullanıldığında kendine özgü ekşi tadı ortaya çıkmaktadır. Genel olarak tropik ülkelerde de yetiştirilmekle birlikte uygun koşullar olarak ılıman bölgeleri tercih etmektedir.

    Demirhindi 'nin Faydaları:

    - Bağırsak faaliyetlerini düzenler.

    - Sindirim bozukluğuna iyi gelir.

    - Ferahlatıcı etkiye sahiptir.

    - Baharat olarak kullanılır.

    - Meyveleri besleyicidir.

    - Bağırsak solucanlarının düşürülmesinde yardımcı rol oynar.



    Demirhindi Şerbeti

    1 çorba kaşığı baharat karışımı demirhindiyi bir tencereye alın. Üzerine su ilave edin. Şekerin yarısını ekleyip iyice erimesi için bir gece bekletin. Ertesi kalan şekeri ilave edin. Bir taşım kaynatıp baharat karışımını ekleyin. 10 dakika daha kaynatın. Ocaktan alın. Demirhindi şerbeti soğuyunca tülbent yardımıyla süzerek cam şişelere doldurun. Buzdolabında 1 gün beklettikten sonra soğuk servis yapın.

    Not; Baharat karışımılarından;zencefil.
    tarçın,karanfil toz halinde kullanılacak..
#22.08.2009 01:17 0 0 0
#22.08.2009 00:35 0 0 0
  • Gece olsun veya gündüz olsun benim için hiç farketmez...Hiç saate bakmadan, zamanı size söyleyebilirim..Ya tam bilirim ya da biraz yanılsam da sadece 10 dakikalık artı eksi olarak zaman farkı olur.Bu da bana Allah'ın vermiş olduğu bir nimettir...
#21.08.2009 00:39 0 0 0
  • Türkçülükle değil, İslam ile yola çıkmak lazım."Biz, millet olarak neyiz, neyi kaybettik, ne kazandık?." sorusunun cevabını bulmalıyız.Şöyle bir etrafınıza bakında görün manzaraları!..İslami eserlerimiz eskisi gibi var mı yokmu diye.

    Hele de kadınlarımız acınacak hal de bir acaip olmuş.Anlayacağınız; tesettürsüz bir bayanı elin gavur karısıyla bir araya getirip onları ayırt edebilirseniz aşk olsun sizlere.Bizimkiler Fransızlaşmış müslüman Türkler olmuşlar.yani gavurlardan farkları kalmamış.İşte madem Türk'üz, o halde müslüman Türkler gibi düşünmeli ve yaşamalıyız.Hani ümmetçilik şuuuru, hani o mert ve çalışkan kadınlarımız, kızlarımız?.Hani o yiğit delikanlı gençlerimiz?. Hani o komşusunu düşünen komşularımız?.Hani o eski el sanatları, hat yazıları, hani nakışlı halılarımız,hani, hani, hani bunlar nerede?..Kal ehli değil hal ehli olmalıyız...
    Osmanlım ümmetçilik şuuruyla ayakta duruyordu.Hani o ümmetçilik şuuru?..

    Türkçülüğü değil, ümmetçiliğe doğru adım atalım diyorum..
#21.08.2009 00:32 0 0 0
  • Yoğurt ve süzme bal karışımı diş macunu yaparsanız dişlerinizi çürümekten korumuş olursunuz.Deneyin, görün!...Şekerle bal arasında fark vardır.Şeker dişleri çürütür fakat bal çürütmez.Çünkü bal da doğal gıdalar olduğu gibi, doğal ilaçlar da vardır.Yani, amino asitleri doğal ilaçlardır...Hele de polen de daha çok vardır.Polen, çiçek tozlarına denir.Arılar bunları da kovanlarının yanına taşırlar ve bizlere Allah'ın nimetlerini sunmuş olurlar...

    Paylaşımlarınız için teşekkürler...
#21.08.2009 00:09 0 0 0
  • Ben, 30 yıl önce askerliğimi yapmıştım.O zamanlarda değil telefon; bir mektup yazıldığında, tarihine bakıyorum, taa 20 gün evvel yazılmış.Şimdi diyeceksiniz ki bu 20 gün evvel yazılan mektup size ulaşıncaya kadar neler olup bitti diye merak etmişinizdir.Hele de akşam yemeğinden evvel bölük yazıcısı elinde mektuplarla gelerek bize şöyle derdi;

    Herkes sussun mektup var!.." diye pür dikkat ederek gelen mektupları merak ederdik.Kendisine gelen mektuplan bir köşeye çekilip sessiz sedasız okurduk.Gelmeyenler ise hüzünlenirdi.Bende hüzünlenirdim.Niye bana mektup gelmiyor diye.
    Şimdi ki askerler çok şanslı.Hemen elinde bir telefon "zırr" dedikten sonra, Alo!...Nasılsın" sözleri başlıyor...
    Nerdesin ah eski askerlikler...Hasret kalırdık annemize, babamıza, kardeşlerimize sevdiklerimize...Hem de tatlı bir hasretlik....

    Bunları yazarken askerliğimi hatırladım..
#21.08.2009 00:02 0 0 0
  • Diyanetten 'Jet İmamlara' Sıkı Takip

    Diyanet İşler Başkanlığı, Ramazan Ayında Kılınacak Teravih Namazlarını Hızlı Kıldıran İmamları Sıkı Takibe Alacak. Diyanet İşler Başkanlığı, Ramazan ayında kılınacak teravih namazlarını hızlı kıldıran imamları sıkı takibe alacak. Denetimleri isei il müftülükleri yapacak. İl Müftüsü Şaban İşlek, din görevlilerine jet imam tabirinin yakışmadığını belirterek, Ramazan ayında camilerde görev yapacak imamları, teravih namazlarını uygun bir şekilde kıldırmaları konusunda uyardı. İl müftü yardımcılarının, ilçe müftülerinin, murakıbların ve bunlarla birlikte görev yapacak memurların camilerde denetim yapacağını kaydeden İşlek, rüku ve secdeyi birbirine karıştıracak kadar hızlı namaz kıldıran imamlar olması halinde bu imamların önce uyarılacağını söyledi. Özellikle genç insanların hızlı namaz kıldıran imamları tercih ettiğini kaydeden İşlek, 20 rekatlık namazın sabırla kılınmasını istedi.

    Kayseri 'de Hunat, Han, Eski Sanayi, Hisarcık-Kaya Dibi ve Talas-Harman camilerinde teravih namazlarının hatimle kıldırılacağını bildiren İşlek, "Hatimle kılınan namazın her rekatında Kur'an-ı Kerim'den bir sayfa okunuyor. O nedenle namazı daha hızlı kılmak isteyen vatandaşlarımızın hatimle teravih kılınan camileri bilmesine fayda var. Bilinmediği zaman imamın namazı çok yavaş kıldırdığıyla alakalı serzeniş ve şikayetler olabiliyor" dedi.


    Ramazan ayı için il müftülüğü tarafından özel programların hazırlandığını aktaran İşlek, merkezi vaaz sisteminin dışında müftü yardımcılarının, ilçe müftülerinin ve il vaizlerinin özel Ramazan vaaz ve irşad programı kapsamında çeşitli camilerde öğle ve teravih öncesi vaaz edeceklerini açıkladı.



    VAİZLER RAMAZAN AYI BOYUNCA FETVA NÖBETİ TUTACAK


    Ramazan ayında vatandaşlardan gelen soruların arttığına dikkat çeken İşlek, bunları göz önünde bulundurarak Ramazan ayı boyunca il müftülüğü bünyesinde sabah 8:00 ile akşam 17:00 saatleri arasında bayan ve erkek vaizlerin fetva nöbeti tutacağını bildirdi. Vatandaşlardan bizzat veya telefonla gelecek her türlü soruya nöbetçi fetva vaizlerinin cevap vereceğini kaydeden İşlek, bayanlara yönelik olarak da çeşitli camilerde vaaz ve irşat hizmeti yapılacağını söyledi. İşlek, önceki yıllarda olduğu gibi bu yıl teravih namazıyla alakalı saat ayarlamasına gidilme ihtiyacı hissedilmediğini, takvimlerde gösterilen yatsı namazı saatiyle, ezanın okunarak teravih namazının kılınacağını aktardı.


    (CİHAN)
#20.08.2009 01:59 0 0 0
  • Şeytandan Mektup

    Seni dün günlük işlerini yaparken gördüm. Namaz kılmadan dua etmeden bir günü daha geçirdin. Hatta yemek yerken ve yatarken bile dua etmek için vakit ayırmadın. Çok nankörsün! Seninle gurur duyuyorum. Benimle olduğun için çok mutlu olduğumu söyleyemem. Hatırlıyormusun? Senelerdir beraberiz ama seni hala sevmiyorum. Doğruyu söylemek gerekirse:

    Senden Allah'tan nefret ettiğim için nefret ediyorum. Allah beni cennetten attığı için bende seni kullanıyorum. Seni de Allah'ın bana yaptıklarını ödetene kadar kullanacağım ondan sonra sende defolup gidebilirsin.


    Biliyormusun aptal. Allah seni seviyor ama sen hayatın boyunca benim yanımdaydın. Bunun içinde seni ödüllendireceğim. Hayatının berbat olmasını sağlayacağım. Biz ikimiz beraber kaldıkça bu Allah'ı çok üzecek. Zaman senin hayatını kimin yönlendirdiğini O'na gösterecek. Ve bu senin sayende olacak.


    Geçirdigimiz güzel günleri hatırla insanları nasıl hor görüyorduk onlara küfür ediyorduk çılgın partilere gidiyorduk hırsızlık yapıyorduk nasıl iki yüzlü davranıyorduk sigara kullanıyorduk camii'ye gitmiyorduk dedikodu yapıyorduk..... Bunların hepsini kaybetmek istemezsin değil mi? Hadi gel aptal! Sonsuza dek beraber yanalım!



    Senin için çok şeyler düşünüyorum. Bu mektupu sana ne kadar değer verdiğimi söylemek ve hayatının büyük bir parçasını kullanmama izin verdiğine teşekkür etmek için yazıyorum. Aptal bazen sana çok gülüyorum. Öyle slklıklar yapıyorsunki benim bile miğdemi bulandırıyorsun. Sen böyle devam et. Yeni nesile yalancılığı aldatmayı kumarı ve camii yerine diskolara gitmeyi öğret. Sen bunları onların yaninda yap ki onlarda seni örnek alsınlar. Bir zaman sonra onlarda aynısını yapacaklardır. Çocuklar böyle işte. Neyse şimdi gitmeliyim ama birkaç saniye sonra tekrar seni görmeye geleceğim. Azıcık aklın olsaydı tövbe etmek için biryerlere giderdin ve yaşayacak olduğun bir kaç seneyi de Allah'la beraber geçirirdin.


    Bir kimseyi uyarmak karakterimde yoktur aslında ama seni tanıyorum. Sen zaten benim yanımdan ayrılmazsın. Senin yaşında olan bir insanın hala günah işlemeye devam etmesi saçmalık olsada. Sakın beni yalnış anlama senden hala nefret ediyorum ve bu böyle devam edecek. Beni gerçekten seviyorsan tabiki bu yazıyı kimseyle paylasmazdın. Ölüm bizi buluşturana kadar.........


    ŞEYTAN


    EUZUBİLLAHİMİNEŞŞEYTANİRRACİM BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM(KOVULMUŞ ŞEYTANDAN RABBİME SIĞINIRIM
#17.08.2009 22:48 0 0 0
  • HELAL GIDA'YA MEZHEB AYARI

    Editörümüz ve GİMDES Başkanı Dr.H.K.BÜYÜKÖZER'in ANADOLU AJANSI Muhabiri ile yaptığı görüşmeyi Ajansın yayına soktuğu şekli ile bilginize sunuyoruz.: "Uluslararası helal gıda sertifikalama kurumu olan Gıda ve İhtiyaç Maddeleri Denetleme ve Sertifikalandırma Araştırmaları Derneği (GİMDES), helal gıdada mezheplerin farklı görüşlerini ürün sertifikalarında belirtecek.

    AA muhabirinin sorularını yanıtlayan GİMDES Başkanı Hüseyin Kami Büyüközer, helal gıdada mezhepler arasında dahi farklı görüşler bulunduğunu ifade ederek, mezheplerin inançlarını dikkate alan bir sistem geliştirmeye çalıştıklarını söyledi.

    Mezhepler arasındaki farklı görüşleri ürün sertifikalarında belirteceklerini ifade eden Büyüközer, ''Yani bir mezhebe göre helal olarak sertifikalanmış bir ürün diğer bir mezhebe göre mahsurlu gözüküyorsa, bunu üründe belirteceğiz. Ürün sertifikasının altında mezheplerin kutucukları olacak ve orada o ürün hangi mezhebe göre mahsurlu ise o mezhep işaretlenecek'' dedi.

    Büyüközer, örneğin bir böcekten üretilen ve sucuk, şurup, pasta gibi bir çok gıda maddesi içinde kullanılan doğal organik boya maddesi olan E120 Karmin'i bazı mezhepler haram kabul etmezken Hanefi mezhebinin yasakladığını belirterek, ''Bu konuda sertifikalarda uyarı işaretlerimiz olacak. Mezheplerin asırlar boyunca bugüne kadar getirdiği zenginlikler bizim belgelerimizde yer alacak'' şeklinde konuştu.

    ''TÜRKİYE 2 TRİLYON DOLARLIK HELAL SERTİFİKALI ÜRÜN PİYASASINA GİRMELİ''

    Dünyada helal sertifikalı ürüne talebin hızla çoğaldığını, bugün yaklaşık 60 ülkede helal sertifika veren kuruluş bulunduğunu söyleyen Büyüközer, Türkiye'de de kendilerinin bu işe talip olduklarını ifade ederek, helal gıda konusunda ihracat yapmak isteyen firmaların GİMDES'e yöneldiklerini kaydetti.

    Bu kriz ortamında Türkiye'nin yapacağı işin dünyadaki 2 trilyon dolarlık helal sertifikalı ürün piyasasına girmek olduğunu belirten Büyüközer, ''Bugün aşağı yukarı 20'nin üzerinde firma bize müracaat etmiş durumda. Onların durumlarını inceliyoruz, 2 firmaya sertifika verdik. İlk defa bizim vasıtamızla, profesyonel sertifikalama sistemi ile ihracat yapıyorlar'' diye konuştu. Hüseyin Kami Büyüközer, bu sene sonuna kadar en az 100 firmadan helal sertifikalı ürün ihracatı talebi alacaklarını tahmin ettiklerini, 2010 yılında ise bu işin çok daha büyük patlama göstereceğini ve belki 1500 firmanın ürününe helal sertifika verecek hale geleceklerini belirtti.

    ''BAŞVURANLAR ARASINDA NAR SUYU FİRMASI DA VAR'

    Helal gıda sertifikası almak isteyenlerin başında daha çok un, makarna, maya firmalarının geldiğini ifade eden Büyüközer, ''Bize başvuran firmalar arasında 2 tavuk, bir tane de nar suyu firması var. Sertifika almak için bize başvuran firmalar arasında sakız firması da yer alıyor. Bir dondurma firması ise araştırma yapıyormuş ama henüz bize müracaat etmedi'' dedi.

    Sertifikasyon konusunda şu anda gıda mühendisi, veteriner, biyolog ve kimyagerlerden oluşan 10 gönüllü kadroyla çalıştıklarını söyleyen Büyüközer, önümüzdeki dönemde çeşitli eğitimlerle profesyonel kadroyu oluşturacaklarını vurguladı.

    Büyüközer, İslam dini mezheplerine göre kesin haram ihtiva eden maddelerin olduğu ürünlere sertifika vermediklerini belirterek, ''Bir de eti helal olan hayvanların İslam'i usulde kesilmesini ön planda tutuyoruz. Tavukların elde kesilmesini dikkate alıyoruz. Gıda ürünlerinde kullanılan boya maddelerinin, tatlandırıcıların mutlaka bitki kökenli olması lazım. Kola cinsi ürünlerde 'formülü gizlidir' diye gelinirse onlar da sertifika alamaz. Çünkü dinimizde şüpheliden de uzak kalın diyor. Dolayısıyla şüpheli hiç bir şey kalmayacak' şeklinde konuştu.

    A.A

    gidaraporu.com
#17.08.2009 14:50 0 0 0
  • Batıl İnançlar

    İlk çağlardan beri her toplumdan insanlar gerçeklik payı olmayan, korkuları, çaresizlikleri, eski gelenekleri gereği genellikle doğa üstü olan olaylara inanırlar. Bu inançlar batıl inançlar olarak isimlendirilir. Çoğu psikolojik olarak bu tür inanışların negatif etkisine maruz kaldığı için doğruluğuna ve bu tür batıl inançlara daha içten bir şekilde inanırlar.

    Bana soracak olursanız batıl inançların özünde yatan; topluma, bireylere bazı bilinmesi gereken şeyleri öğretmeyi korkutarak sağlamaktır. Aşağıdaki çoğu batıl inançlarda bunu görebilirsiniz. Örneğin Hıristiyanlıkta olan siyah kedi, süpürge, 13. Cuma gibi batıl inançlar Avrupa'nın paganizmi unutturma çabalarından kaynaklanmaktadır. Örneğin Anadolu'da yaygın olan batıl inançlarda ise yine öğretiler söz konusu olabilmektedir. Elektriğin yaygın olmadığı dönemlerde geceleri yapılan tırnak bakımı karanlık neticesinde hoş olmayan sonuçlar doğurabiliyordu. Dolayısı ile geceleri tırnak kesmenin hoş olmadığı farklı bir yöntemle bireylere anlatılıyor. Örneğin bıçak hediye edilmesi konusundaki batıl inanç eskiden krallıkların birbirleriyle savaşmadan önce birbirlerine bıçak göndermeleriyle ilgili olabilir. Bu savaşın sebebi bile sayılabiliyormuş.

    Ev içerisinde şemsiye açmanın tehlikeli olduğu ortada, küçük bir mekanda açılan şemsiye mekanda bulunanlara istemeden zarar verebilir. Kısacası benim görüşüm batıl inançların ortaya çıkmasındaki en büyük etken korkutularak bazı şeylerin öğretilmesinin yada şartlı davranılmasının daha kolay olmasıdır. Mezarlıklardaki ağaçlar toprakta oluşan azotu kullanır, havayı temizler, toprağın kaymamasını sağlar vs. İnsanlara böyle söylediğinizde sizi dinlemezler gidip o ağaçları yinede ihtiyaçları için kesebilirler. Mezarlıkların ağaçlara ihtiyacı vardır. İnsanlara mezarlıktan ağaç kesmenin çarpılmayla sonuçlanacağını anlatmak onları bu eylemden daha kolay uzak tutmaktadır çünkü dinin korkutucu ve caydırıcı etkisi büyüktür. Öyle ya da böyle insanlar garip şeylerde şansı veya şansızlığı bulmuşlar ve bazı olay ya da objelerin kötü ya da iyi kaderi getirdiğine inanmışlar. Aşağıda bu batıl inançlardan dünya çapında ve ülkemizde olanların bazılarını görebilirsiniz Söylemeden edemeyeceğim bazılarına ben de inanıyorum

    Dünya'da Batıl İnançlar

    ♣ 13. Cuma : İskandinav mitolojisinde 12 tanrıya 13. kötü tanrının katılmasının insanlara kötü talih getirdiğine inanılır.

    ♣ 2 ayaklı merdiven açıkken bir üçgen oluşturur. Altından geçmek bazı Hıristiyanlarca kutsal üçlemenin bozulmasına neden olduğuna inanılır. Kutsal üçleme kırılarak şeytanla bir anlaşma içerisine girildiği söylenir ve kötü şans getirir.

    ♣ Antik Mısır'da Tanrıça Bast siyah bir kedi olarak tasvir edilirdi. Hıristiyanlarca diğer dinleri çağrıştıran her türlü obje kötü şans getirirdi ve dinlerine karşı çıkardı siyah kedi de dinlerine zarar verecek tanrıyla aralarına girecek bir objeydi. Hatta kedileri olan kadınlar bir dönem cadılıkla suçlanıp cezalandırılmıştı Engizisyon Mahkemeleri zamanında.

    ♣ Yakınlarda bir baykuş 3 kez öttüğünde oraya ölüm getirdiğine inanılır kimilerince.

    ♣ Ortada hiçbir şey yokken evin içinde bir köpeğin havlaması sonucunda evde birinin hastalanacağına inanılır.

    ♣ Masada bıçakların üst üste gelmesi durumunda yani hane içerisinde masada duran bıçaklar çakışırsa o evde kavga olacağına inanılır.

    ♣ Sebebi ve temeli bilinmese de evde kırılan aynanın 7 yıl şansızlık getirdiğine inanılır. Durduk yere sebepsiz kırılan aynanın ise ölüm getirdiğine..

    ♣ Birçok toplumda batıl olarak ev içerisinde şemsiye açmanın kötü şans getirdiğine inanılır.

    ♣ 1 Mayıs'tan önce ağaçtan çiçek koparıp eve getirmek kötü şans getirir.

    ♣ Birine karşılığında başka birşey almadan eldiven vermek kötü şans getirir.

    ♣ Suya, denize taş atmak kötü şans getirir.

    ♣ Yeni ayakkabılar masanın üstünde bırakılmaz.

    ♣ Yeni eve taşınırken eski evin süpürgesi yeni eve götürülmez.

    ♣ Kulağınız yanıyorsa biri sizi anıyor demektir. Sol kulak yanıyorsa kötü sağ kulak yanıyorsa iyi şekilde

    ♣ Sol elinizin avuç içi kaşınıyorsa kavga edeceksiniz sağ elinizin avuç içi kaşınıyorsa para gelecek

    ♣ İyi birşeyden bahsederken ve zarar gelmesi istenmiyorsa tahtaya 3 kez vurulur.

    ♣ Süpürgeyle vurduğunuz kişi tembel olur.

    ♣ Eğer fakir birine yeni bir çift ayakkabı vermezseniz hayatınız boyunca öldükten sonra diğer yaşama çıplak ayakla gidersiniz.
    ♣ Birinin bardakta yarım kalmış suyuna su ilave ederek içilmez kötü kader getirir.
    ♣ Cadılardan korunmak için mavi boncuk taşınır.
    ♣ Eğer köprüde bir arkadaşınıza hoşçakal derseniz o arkadaşınızı bir daha göremezsiniz. (buna ben de inanıyorum)
    ♣ Fırtınalı havada saç kesmek iyi şans getirir.
    ♣ Kediler bebeklerden uzak tutulur, kedilerin bebeklerin nefesini çaldığı söylenir.
    ♣ Tırnaklar veya saçlar kesildikten sonra yakılmalı veya gömülmelidir.

    Anadolu'da Batıl İnançlar

    ♣ Mezarlık, ziyaret yerlerindeki ağaçları kesenler çarpılır.

    ♣ Türbeden dışarıya bir şey, bir nesne götüren kişiler çarpılır.

    ♣ Mezarlığı parmağı ile işaret etmek iyi değildir. Parmakları ile işaret eden kişilerin parmakları kurur.

    ♣ Kurban kesilirken hayvan dilini dışarı çıkarırsa kurban sahibi o yıl içerisinde ölür.

    ♣ Bir çocuk sürekli ağlarsa o evde mutlaka ölüm meydana gelir.

    ♣ Ayakkabı çıkarıldığında ters dönerse, ayakkabı sahibinin tez vakitte öleceği düşünülür.

    ♣ Yatarken çorapları baş tarafa koymak iyi değildir, insan çabuk ölür.

    ♣ Ölünün elbiseleri ölü yıkayıcılarına verilir.

    ♣ Mezarlıktan ağaç kesilmez. Ağaçta cin olduğuna inanılır.

    ♣ Gece ölen kişinin üzerine sabaha kadar bıçak konulur.

    ♣ Yoğurdun güzel olması için mezardan çırpı toplanarak, kaynayan sütün altına atılır.

    ♣ Ölünün yıkandığı evde üç gün ışık yanar.

    ♣ Baş sağlığına gelen kişilerin ayakkabıları ters çevrilmez.

    ♣ Mezar kazıcısına para verilmezse ölünün rahatsız olacağına inanılır.

    ♣ Yılan öldürülüp, suya atılırsa ve yılan suda kaybolursa yağmur yağar ve durmaz, seller olur.

    ♣ Kurt uluyunca ya ayaz olur ya kar yağar.

    ♣ Bir evin başında baykuş öterse, o evde biri ölür ya da bir yıkım olur.

    ♣ İnek doğurunca eve ağır bir şey alınırsa ya da ağır bir şey kaldırılırsa ineğin sütü kesilir.

    ♣ İneğin sütünü yere sağmak iyi değildir, hayvan hastalanır.

    ♣ İlk yaylaya çıkışta sığırların ortasından bir yabancı geçerse sığırlar hamile kalmaz, doğum yapmazlar.

    ♣ Bir kişinin önüne tavşan çıkması uğursuzluktur, mümkünse gidilen yoldan geri dönülür.

    ♣ Çakal uluyunca yere tükürmek gerekir, yoksa insanın başına bir yıkım gelir.

    ♣ Çakal ulumaya başlayınca hava açacak, günlük güneşlik olacak demektir.

    ♣ Ateşe tükürmek, ateşe sövmek, ateşe tırnak atmak, su dökmek uğursuzluk getirir.

    ♣ Sabah evinden başkasına ateş verenin ocağı söner.

    ♣ Ocağın üstünü boş bırakmak uğursuzluk getirir.

    ♣ Sacayağının birdenbire devrilmesi evin başına bir yıkım geleceğini gösterir.

    ♣ Tencerede su boşu boşuna kaynarsa düşmanlar çoğalır.

    ♣ Lamba yakılmayan evin ocağı her vakit kararır. Aynı zamanda ev sahibinin öldükten sonra mezarı da karanlık olur.

    ♣ Hastalanan hayvanları ateşten geçirmek iyidir.

    ♣ Ateşi söndürmek için su dökülmez, ateş toprakla örtülür.

    ♣ Ateş çok önceden sönmüş olsa dahi külün yanında yatılmaz. Külde cin ve şeytanın oynak yaptığına inanılır.

    ♣ Ateşin çıkardığı ses ateşi yakan kişi hakkında dedikodu yapıldığına işarettir.

    ♣ Kara ağaçtan düşen yaşamaz.

    ♣ Kara ağaçtan beşik, sandık yapılmaz.

    ♣ İncir ağacının altında uyuyanları şeytan alır götürür.

    ♣ Ceviz ağacının altında yaşayanları şeytan alır götürür.

    ♣ Tarlada zina yapılırsa bereket olmaz.

    ♣ Üzümün tanesini, karpuzun sap kısmındaki kabuğunun içini yiyenler yetim kalır.

    ♣ Çocuğun bezleri yabani ağaca asılırsa çocuk yabani olur.

    ♣ Nar tanelerini yere dökmek günahtır, nar cennet meyvesidir.

    ♣ Diş düşürülünce o diş kimsenin göremeyeceği bir yere saklanmalı ya da gömülmelidir.

    ♣ Elleri diz üzerinde kavuşturmak, parmakları birbirine geçirip el bağlamak iyi değildir, insanın kısmeti kapanır.

    ♣ Parmakların çatırdaması iyidir, insanın sağlıklı olduğunu gösterir.

    ♣ El yıkanırken önce sağ elden başlamalı, önce sol elden başlamak uğursuzluk getirir.

    ♣ Tokalaşırken ya da birisine bir şey verirken sağ el kullanılmalıdır, sol el uğursuzluktur.

    ♣ Baş taranırken dökülen saçları dökmek doğru değildir, bunlar toplanır, ölünce o kişinin kabrine konur. Çünkü bu saçlar kıyamet gününde tekrar bitecektir.

    ♣ Hamile kadın aş eridiği sırada neye bakarsa doğacak çocuk ona benzeyecektir.

    ♣ Akşam soğan yenen yere melekler gelmez.

    ♣ Gece aynaya bakanın ömrü kısa olur.

    ♣ Gece acı (biber, soğan, sarımsak) evden dışarıya verilmez.

    ♣ Yoğurt, süt, peynir gece dışarıya verilmez. Vermek gerektiğinde üzerine kömür, üzerlik veya yeşil bir dal konularak verilir.

    ♣ Gece ıslık çalmak günahtır.

    ♣ Gece evden eve tuz verilmez.

    ♣ Akşam kapının önü süpürülmez.

    ♣ Ekmek aktaracağı evden eve verilmez.

    ♣ Çocuklar gece beş taş oynarsa düşman gelecek denir.

    ♣ Değirmenden ilk gelen unla yapılan ilk ekmeği yiyen kişinin karısı ölür.

    ♣ Ekmek kırıntılarını yere atmak, ayakla çiğnemek evin bereketini götürür.

    ♣ Gurbete giden kişinin azığından bir parça ekmek çalınır.

    ♣ Bir kişinin üzerinde dikiş dikilirse o kişinin kısmeti bağlanır.

    ♣ Evin temeline karataş koymak iyi değildir.

    ♣ Kapının önünde oturan kişi iftiraya uğrar.

    ♣ Duvar dibinde uyumak iyi değildir, insan çarpılır.

    ♣ Evin içerisi temiz olmazsa oraya melekler değil şeytanlar gelir. Böylece o evde mutluluk değil geçimsizlik olur.

    ♣ Evden bir kişi gurbete gittiği zaman o gün ev süpürülmez, dışarıdan misafir alınmaz.

    ♣ Eşya taşımak için kullanılan ala iple komşunun evine girilmez. Komşunun başına bir uğursuzluk geleceğine inanılır.

    ♣ Kapı eşiğinde oturulmaz, insan fakir olur.

    ♣ Kapı eşiğinde oturulmaz, insan bekar kalır.

    ♣ Urganla komşunun evine girilmez. Aksi halde komşunun evinde kıtlık olur.

    ♣ Kapı eşiğinde oturulmaz, kapı eşiğinde şeytan bulunur.

    ♣ Yağmur yağarken kapı eşiğinde oturmak günahtır.

    ♣ Odanın ışığını evin erkeği yakarsa o ev daima nur içinde ve bereketli olur.

    ♣ Kadının yolda erkeğin önünü kesmesi uğursuzluktur.

    ♣ Bir kadın iki erkeğin arasından geçerse çocuğu olmaz.

    ♣ Bir adam iki kadının arasından geçerse sözü geçmez.

    ♣ Bir erkek iki kız arasından geçerse köse olur.

    ♣ Yarım çay içen kadın dul kalır.

    ♣ Ava gidecek kişinin önünden kadın geçerse avlanamaz. Bundan dolayı o kişi ava gitmekten vazgeçer.

    ♣ Kız çocuğunun ilk kez kesilecek saçını dayısı keserse saçı gür olur.

    ♣ Oğlan çocuğunun saçını ilk kez amcası veya dayısı keser.

    ♣ Kız baba evinden perşembe veya pazar günü çıkar.

    ♣ Makası açık bırakmak düşmanlarınızın sizin hakkınızda konuşmasına neden olur.

    ♣ Çarşamba gecesi işlenilmez, çamaşır yıkanmaz, temizlik yapılmaz.

    ♣ Gece tırnak kesilmez, ıslık çalınmaz, sakız çiğnenmez.

    ♣ Gelinin ayakkabısının altına kimin ismi yazılırsa en kısa zamanda ismi yazılan kişi evlenir.

    ♣ Birisi uzunca vakit eve dönmezse veya kaybolmuşsa ayakkabısına tuz dökülür. Kişi en kısa zamanda evine geri döner.
#16.08.2009 14:03 0 0 0
  • BAŞARI VERİLMEZ, ALINIR
    Bizim kuşağın büyüklerimizden aldığımız tavsiyeler hep çalışma ve gayret yönünde olurdu.Hangi yaşlıya rastlasanız,hangi güngörmüşe uğrasanız size yapacağı tavsiye aynıydı:-Çalışın kazanın,adam olun.Gökten ne altın yağar,ne de gümüş...Bunları insanlar çalışıp kazanarak elde ederler...

    Gerçekten de insanlar bilhassa gençler hayatın belli bir devresinde çalışacak.hem de çok çalışacaklar...

    Sadece çalışmak mı?Yetmez.yokluk çekecek.mahrumiyetlere göğüs gerecek sıkıntı ve zorluğu yenmeyi öğrenecekler...

    Gençler,şayet daha hayatın başında emeklilik devresine girer de bezgin düşer,ihtiyarlar gibi hareketsiz ve ümitsiz hale yönelirlerse bilsinler ki gökten ne altın ne de gümüş...

    Şurası bir gerçektir ki hamur ne kadar yumruk yerse o kadar güzel ekmek olur o hamurdan.Yumruk yemeyen hamurdan kaliteli ekmek yapılamaz

    Hayatta yumruk yemeden yaşayan gençler zorluk çekmeden mihnet meşakkatlere göğüs germeden yaşamak isteyenler basit bir zorlukla karşılaşınca yıkılıverirler.Mukavemetleri görülemez.Çünkü hep bir eli yağda bir eli balda yaşamışlar böyle bir hayat sürdüregelmişlerdir.Ne yokluk ne zorluk çekmişler ne de hayatın yumruğuna maruz kalmışlar...Böylesine dayanıksız gençler kendilerini hayatın muhtemel yumruklarına hazır hissetmeli zorluklara göğüs germe niyet ve azmini iç dünyalarında hep taşımalılar.

    Çünkü zorluksuz mihnetsiz hayat yoktur bu alemde.Alın terlemeden beyin zonklamadan beden yorgun argın külçe haline gelmeden başarı beklemek ilerleme ümidinde bulunmak biraz hayalcilik biraz da kolaycılık olur.Hatta yaşlılarımızın dediği gibi gökten armut elma beklemekten farksızlık hali arz eder.

    Başarının muvaffakiyetin birileri tarafından verildiğini sanmak hep yanlış olmuştur.

    Zira başarılar muvaffakiyetler verilmez,alınır.Hemde gayretinle azminle alın terinle beyninin zonklamasıyla...

    Bu gerçeği hayatını hep alın teriyle kazanan köylüler çok iyi bilir:

    Nitekim bu köylülerden birine sormuşlar:

    -ineğiniz ne kadar süt veriyor?

    Köylü ciddileşmiş:

    -Bizim ineğimiz hiçbir zaman süt vermez!

    -Biz verir biliyoruz

    -Hayır siz yanlış biliyorsunuz ineğimiz süt vermez biz ondan sütü hep sağarak alırız!!!

    Gençlerde başarıların muvaffakiyetlerin kendilerine gökten bir nimet sofrası halinde sunulacağını sanıyorsa yanılıyorlar.

    Başarı verilmez alınır.Çalışmakla azimle gayretle zorluk ve mihnetlere göğüs germekle...

    Bu konuda uzun söze hacet yoktur.Çünkü son sözü(Necm)süresinde Rabbimiz söylemiştir:

    -İNSAN İÇİN ÇALIŞMASINDAN BAŞKA BİR KARŞILIK YOKTUR!!!
#14.08.2009 09:55 0 0 0
#13.08.2009 18:55 0 0 0
#13.08.2009 18:51 0 0 0
  • Biliyor muydunuz, Türkçe ezanda ALLAH kelimesi dâhil her kelimeyi değiştirmişler, sadece bir kelimeye dokunmadan olduğu gibi bırakmışlardı.

    Hangi kelime olduğunu izah edeceğim. Ama önce gelin, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın, 18 Temmuz 1932 tarih ve 636 sayılı genelgesiyle ezan ve kametin Türkçe okunacağını bildiren kararının ardından, tam 18 yıl boyunca Türkçe okunan ezanın ilk defa Arapça okunduğu gün Edirne'den Artvin'e, Sinop'tan İskenderun'a kadar tüm Türkiye'yi gözyaşlarına boğan günün hikâyesine bir göz atalım.

    Tarih 16 Haziran 1950.
    Yani tam 57 yıl öncesi.
    Yer Sultanahmet Meydanı.

    Bir dönem Diyanet İşleri Başkan Vekilliği de yapan, 2006 yılı mayıs ayında kaybettiğimiz Yaşar Tunagür Hoca verdiği bir röportajda o günü şöyle anlatıyor: "Ezanın Türkçe okunduğu günlerdi. Cuma namazlarını Sultanahmet Camisinde kılmayı kendime adet edinmiştim. Cuma namazlarını meşhur Hafız Saadettin Kaynak kıldırırdı. Yani ilk defa Türkçe ezanı okumuş olan Hafız
    Yine böyle bir Cuma günüydü ve Sultanahmet camisine namaz kılmaya gidiyordum. Fakat her zamankinden farklı olarak caminin avlusunda büyük bir kalabalık ve telaş vardı. Ben ve yanımdaki arkadaşım, merakla cami avlusuna doğru ilerledik. Baktık ki caminin içinden çok, avluda insan var. Onlar bir şeyler duymuşlar ama biz henüz bilmiyoruz. Girdik içeri. Avluda baktık ki herkes yukarı bakıyor. Camiye giren falan yok. Herkes yukarı bakıyor. Birden cami minarelerinin bütün şerefelerinden, "ALLAHu Ekber! ALLAHu Ekber!" diye Arapça Ezan okunmaya başladı. Meğer caminin imamı olan Saadettin Kaynak, her bir şerefeye bir müezzin yerleştirmiş, birbiri ardına nasıl ezan okuyacaklarını da onlara güzelce tembihlemişti. Durumdan haberi olmayan caminin içindeki cemaat da Arapça Ezanı duyar duymaz kendilerini dışarı attı.

    Avlu hıncahınç doluydu. Herkes İstanbul semalarını inleten Arapça Ezanı dinliyordu. 14 müezzin 6 minarenin 14 şerefesinden biri başlıyor, öbürü bitiriyor, yarım saate yakın sürdü ezan. Bunu, İstanbul'un diğer camileri takip etti İstanbul'un bütün minarelerinden, yıllardır özlemini çektiğimiz ezan sedaları yükseliyordu göklere Bir an için rüyada olduğumu sandım. Fakat bu bir rüya değil, gerçekti. Minarelerden Arapça Ezan okunuyordu. (Duygulandı ve gözlerinden akan yaşları sildikten sonra devam etti): Arapça Ezan sesini duyan herkes olduğu yerde durmuştu. Sanki yere çivilenmiştik; ben ve Sultanahmet Meydanı'nı dolduran bütün insanlar Sokakta oynayan çocuklar bile oyunlarına ara verip, ALLAHu Ekber, ALLAHu Ekber'leri dinler oldular O an anlatılmaz, yaşanır ancak Büyük bir daüssıladan sonra, öz vatanımıza kavuşmuş gibiydik ALLAH bir daha göstermesin o günleri"

    Türkiye ayakta
    O gün ülkenin dört bir yanında benzer manzaralar yaşandı.
    Ezanın Arapça okunmasına imkân kılan Meclis kararı o gün radyolardan ilan edilince, Türkiye'nin dört bir yanında halk sevinçten sokaklara döküldü. Tüm gözler minarelere çevrildi ve ilk ezan sesi beklenmeye başlandı. Halk sevinçten çılgına döndü. Gözyaşları tüm Türkiye'de sel olup aktı. Yasanın 17 Haziran 1950 tarihli resmi gazetede yayınlandığı gün, aynı zamanda Ramazan ayının da ilk günüydü. Bu durum halktaki duygu yoğunluğunu daha da artırdı.
    Gelelim yazıya başlık olan ayrıntıya.

    Aralarında Hafız Burhan, Sadettin Kaynak, Hafız Nuri gibi isimlerin bulunduğu komisyonun çevirisini yaptığı "Türkçe ezan" metni şöyleydi:

    ''Tanrı uludur, Tanrı uludur
    Şüphesiz bilirim, bildiririm
    Tanrı'dan başka yoktur tapacak.
    Şüphesiz bilirim, bildiririm
    Tanrı'nın elçisidir Muhammed.
    Haydin namaza, haydin namaza
    Haydin felâha, haydin felâha
    Tanrı uludur, Tanrı uludur
    Tanrı'dan başka yoktur tapacak.''

    İşte o kelime

    Ezanın Türkçeye çevrilmeyen tek kelimesi 'felâh' oldu.
    Sebebi, halkın felah kelimesinin 'kurtuluş' anlamına geldiğini bilmemesini sağlamak ve ezan okunurken, "haydin kurtuluşa" manasına gelecek bir çağrıda bulunmamaktı.

    ALLAH'a ulaşmak özgürlüklerin en güzelidir. O an tüm dünyevi ayak bağlarından sıyrılır ve başka bir boyuta geçer insan. Namaz bu duygunun en yoğunluklu yaşandığı andır. O an kendine gelir ve her şeyiyle Rabbine döner insan. Kula kul olmaktan kurtulur. Hani Milli Şairimiz Mehmet Akif, "O rükû olmasa dünyada eğilmez başlar" der ya İşte namaz insana, ALLAH'tan başka kimseye boyun eğmemeyi talim ettirir.

    İşte ezanı Türkçeye çevirenler, 'felah' kelimesini de Türkçeye çevirip "haydi kurtuluşa" anlamına gelen bir çağrıya zemin hazırlamamakla, namazın temel fonksiyonunu acaba nasıl etkisizleştirebiliriz düşüncesinde olmuşlardır. Şimdilerde ara ara aynı düşünceyi seslendirip "millet anlamıyor, Türkçe okunsun" diyenlerin amacı milletin anlaması değil, değerlerinden kopmasının kapısını aralamaktır.

    Milletin değerleriyle cebelleşmeyi kendine vazife edinen dünyanın başka neresinde bu tür insanlar vardır acaba? Çok yazık. Çok şükür o günler geride kaldı. Geri getirme heveslilerinin çabaları da kursaklarında kalmaya mahkûmdur.
    ALLAH bugünlerimizi aratmasın.
    AMİN


    ALINTI
#13.08.2009 14:11 0 0 0
  • Kadın dili Bükce..."Erkekler içindir".

    Oğlum bir hafta sonra evleniyor. Sorumluluk sahibi bir baba olarak, ona öğüt vermem gerekiyor. Fakat bunu evde yapamam çünkü annesi ağız tadıyla öğüt vermeme izin vermez, sözü ağzımdan kapıp kendi devam eder. İş yerimden oğluma telefon açtım, akşam yemeğini dışarıda birlikte yiyelim, dedim. Deniz kenarında ki bu şirin lokantada şimdi onu bekliyorum.
    Geliyor aslan parçası, yakışıklılığı da aynı ben.Hoş beşten sonra konuya giriyorum.

    -Oğlum haftaya düğünün var, bir baba olarak sana bazı konularda yol yordam göstermem gerekiyor.
    Kaç dil biliyorsun oğlum sen?

    -İngilizce, Fransızca bir de kendi dilimi de sayarsak Türkçe'yle üç dil oluyor.

    -Bugün ben sana dördüncü dili öğreteceğim. Dilin adı Bükçe. Kadınlar tarafından kullanılır. Sen buna "kadın dili" de diyebilirsin.

    -Kadınların ayrı bir dili mi var?

    -Tabi ki. Eğer kadın dilini bilirsen bir kadınla yaşamak dünyanın en büyük zevkidir ama bu dili bilmezsen hayatın kararabilir. O yüzden bir kadınla mutlu olmak isteyen her erkek Bükçe'yi öğrenmeli.

    -İyi de niye Bükçe?

    -Çünkü kadınlar konuşurken genellikle, söyleyecekleri sözü, net söylemezler.

    Eğip bükerler onun için dilin adını "Bükçe" koydum.

    -Bükçe zor bir dil mi baba? diye sordu gülerek.

    -Bana bak, çok önemli bir konu, eğleniyor gibisin biraz ciddiye al. Bir kadınla mutlu olmak istiyorsan bu dili bilmen çok önemli. Çünkü kadınlar sözü bükerek Bükçe konuşurlar sonrada senin sözün doğrusunu anlamanı beklerler. Felsefesini anlarsan kolay, anlamazsan zor.

    -Tamam baba, haklısın ciddiyetle dinliyorum. Peki, sence kadınlar neden bizimle aynı dili konuşmuyorlar, söyleyeceklerini direkt söylemiyorlar.

    -Bence bir kaç sebebi var. Birincisi, duygusal oldukları için, hayır, cevabı alıp kırı lmaktan korktuklarından dolayı, sözlerini de dolaylı söylüyorlar. İkincisi, kadınlar dünyaya annelikle donanımlı olarak gönderildikleri için onların iletişim yetenekleri çok güçlü.

    -Bu konuda biz erkeklerden bir sıfır öndeler yani.

    -Ne bir sıfırı oğlum, en az on sıfır öndeler. Düşünsene, henüz konuşmayan, küçük bir çocuğun bile yüz ifadesinden ne demek istediğini hemen anlıyorlar. İşin kötüsü kendiler leb demeden leblebiyi anladıkları için biz erkekleri de kendileri gibi zannediyorlar. Onun için, leb, deyip bekliyorlar. Hatta bazen, leb, demek zorunda kaldıkları için bile kızarlar. Niye, leb, demek zorunda kalıyorum da o düşünmüyor, diye canları sıkılır.

    -Biz de bazen Canan'la böyle sorunlar yaşıyoruz. Niye düşünmedin, diye kızıyor bana.

    -Kızarlar oğlum kızarlar. Kadınlar ince düşüncelidirler, detaycıdırlar, küçük şeyler gözlerinden hiç kaçmaz. Bizim de kendiler gibi düşünceli olmamızı beklerler fakat erkekler onlar gibi değil. Biz bütüne odaklıyız, onlar detaya . Beyinlerimiz böyle çalışıyor.

    -Ne olacak baba o zaman, yok mu bu işin çaresi?

    -Var dedik ya oğlum, Bükçe'yi öğreneceksin, bunun için buradayız. Hazır mısın?

    -Hazırım baba.

    -Bükçe bol kelime kullanılan bir dildir. Biz erkeklerin on kelime ile anlattığı bir konu, Bükçe'de en az yüz kelime ile anlatılır. Dinlerken sabırlı olacaksın. Mesela karın o gün kendine elbise aldı, diyelim. Bunu sana "bu gün bir elbise aldım." diye söylemez. Elbise almak için dışarı çıktığı andan başlar, kaç mağazaya gittiğinden, almak için kaç elbise denediğinden, indirimlerden, yolda gördüğü tanıdıklarından alırken yaptığı pazarlıktan devam eder ve sana kocaman bir hikaye anlatır.

    -Hikaye dili yani.

    -Aynen öyle. Sen akıllı bir erkek olarak ona asla, "Hikaye anlatma, ana fikre gel, kısa kes." demeyeceksin. Böyle bir şey dediğinde, bittin demektir. İster öyle de, istersen "seni sevmiyorum." de. İki durumda da "seni sevmiyorum" demiş olacaksın.

    -Ne alakası var, baba. Sen i sevmiyorum demekle, kısa anlat demenin.

    -Çok alakası var. Kadınlar dinlenmedikleri zaman sevilmediklerini düşünürler.

    -Bu önemli, Bükçe'de dinlemek sevmektir, diyorsun.

    -Aynen öyle. Devam edelim. Bükçe ima dolu bir dildir. Kadınlar konuşurken, bir şeyler ima etmeyi severler. Biz erkeklerde imalı konuşuyoruz diye düşünürler ve sözlerimizle onlara ne demek istediğimizi çözmeye çalışırlar. Oysa erkeklerin ima yeteneği pek gelişmemiştir. Bizim kastımız söylediğimiz şeydir.

    -Geçen hafta Canan bana "Bir kaç kilo daha versem gelinliğin içinde daha iyi duracağım." dedi. Ben de "Böyle de iyisin." dedim. Canı sıkıldı bir kaç saat surat astı. "Neyin var." diye sordum. "Hiçbir şeyim yok." dedi. Sence nerede hata yaptım?

    -Böyle de iyisin, derken o "de" ekini orda kullanmamalıydın. Canan bunu şöyle anlamıştır. Böyle de fena sayılmazsın, eh işte, idare edersin ama tabi daha da iyi, daha da güzel olabilirsin."

    -Peki ne demem gerekiyordu?

    -Şunu hiç unutma. Kadınlar kendileri ile ilgili, giysileri ile ilgili ya da aileleri ile ilgili bir soru soruyorlarsa, kesinlikle iltifat bekliyorlardır. Es kaza eleştirmeye kalkarsan yandın. Bunu hiç unutmazlar. O gün "Hayatım sen zaten çok güzelsin, kilo vermeye falan bence ihtiyacın yok." deseydin, o günün zehir olmazdı. Mesela bir gün kucağına oturup, ağır mıyım, derse sakın "evet, biraz" falan deme "hayır" de. Yoksa bir daha kucağına oturmaz.

    -Yani diyorsun ki bir kadın her daim güzeldir, her giydiği yakışır ve her kadının annesi bir hanımefendi, babası da beyefendidir. Bana ne yaparlarsa yapsınlar.

    -Aferim oğlum, çok hızlı anlıyorsun bana çekmişsin. Kadının, kendi anne babasıyla sorunu olsa, kendi eleştirir ama asla senin eleştirmeni kabul etmez. Bunu kendine hakaret olarak alır.

    -Ve asla unutmazlar, değil mi?

    -Aynen öyle. Yıllar önce annene, annesi için "biraz cimri" demiştim. Hala "Sen benim annemi sevmezsin." der ve annesi bize bir şey aldığında gözüme sokar, en çok göreceğim yere koyar.

    -Hadi o konularda dilimi tutarım da, şu ima işini çözmek zor geldi.

    -Zor gibi ama biraz gayret edersen çözersin. En önemlisi imaları anlayacaksın ama "sen şunu mu demek istiyorsun." diye asla yüzüne vurmayacaksın.
    İlla Bükçe anlatacak, asık bir yüzle karşılaşmamak için senin de anlaman gerekiyor. "Hayır, evde yiyeceğim ama istersen hazır bir şeyler alıp geleyim, ne dersin."dedim. "Tamam" dedi. Döneri sever biliyorsun, dün eve giderken, ekmek arası döner yaptırdım. Onun dönerini de kepekli ekmek arasına yaptırdım. Bunu düşündüğüm için ayrıca sevindi. O da diyette, düğünde daha zayıf görünme derdinde, bu sıralar.

    -Bu Bükçe'de kısa konuşma yok mu baba?

    -Var ama yerinde olsam hiç tercih etmezdim. Kadın konuşmuyorsa ya da kısa konuşuyorsa kesin ciddi bir sorun var demektir. Mesela baktın canı sıkkın, soruyorsun, "Neyin var" diye. "Hiçbir şeyim yok." diyorsa, aman bir şeyi yokmuş, diye bırakma. Yoksa az sonra, çok ilgisiz olduğundan yakınarak, ağlamaya başlar.

    -Bükçe'de "Hiçbir şey yok" demek "Çok şey var, benimle ilgilen" demek oluyor, o zaman.

    -Evet. Biz erkekler "Bir şey yok." diyorsak ya gerçekten bir şey yoktur, sadece başımızı dinlemek istiyoruzdur ya da bir şey vardır ama; şu anda konuşacak bir şey yok." diyoruzdur. Her ikisinde de konuşmak istemiyoruzdur. Ama kadınlar ilgiyi sevgi olarak gördükleri için "Bana değer veriyorsan, ilgilen ki anlatayım." demek istiyordur. Çok nadirdir, gerçekten anlatmak istemiyor olabilir, o zaman da fazla üstüne varıp bunaltmayacaksın tabi.

    -Bir arkadaşım da kadınların "peki" demesi tehlikelidir, demişti.

    -Doğru. Bir kadının ağzından çıkan "kuru bir peki, olur, tamam" her zaman tehlikelidir. Bu Bükçe de "Şimdi tamam diyorum ama acısını daha sonra çıkaracağım." demektir. Sana en kısa zamanda kesin bir ceza keser. Fakat pekinin yanında "peki canım, olur hayatım" gibi bir hoşluk ekliyorsa korkmaya gerek yok.

    -Zor bir dil baba.

    -Yok yok gözün korkmasın. Bükçe, konuşman gerekmiyor. Dili anlaman yeterli.

    -Anlamak da pek kolay değil ama.

    -Korkma o kadar zor değil. Devam edelim. Kadınlar istediklerini söylemek zorunda kalınca, düşünemediğimiz için biz erkeklere kızarlar, ve konuşurken suçlayarak konuşurlar fakat suçladıklarının farkında olmazlar. Sitem ediyoruz zannederler.

    -Nasıl yani?

    -Mesela, karın sana "ne zamandır dışarı çıkmadık." derse bunu suçlama olarak üstüne alma, seninle gezmek canı istiyordur, bunu sen düşünüp teklif etmediğin için kalbi kırılmıştır. Maksadı seni suçlamak değildir. "Daha geçenlerde gezmeye gittik." gibi bir savunmaya girme. "Tamam canım haklısın, ben de istiyorum, en kısa zamanda gideriz." de, konu kapanır. Tabi ilk fırsatta da sözünü yerine getirirsen iyi olur.

    -Küçük ama önemli detaylar.

    -Aynen öyle. Mesela karın "üşüdüm" diyorsa, üstünü kalın giy demeni ya da kombiyi açmanı değil, ona sarılmanı istiyordur.

    -Keşke okullarda öğretselerdi biz erkeklere Bükçe'yi. Ne kadar erken başlasak o kadar çabuk kavrayabilirdik, belki.

    -Haklısın aslında ben de sana öğretmek için geç kaldım. Neyse zararın neresinden dönülse kardır.

    -Not mu alsaydım, epeyce detayı varmış dilin.

    -Sen bilirsin oğlum, unutacaksan al. Keşke ben de not alıp gelseydim. Umarım sana eksik öğretmem. Şimdi aklıma geldi. Kadınların en nefret ettiği sözcük "Fark etmez"dir. Fark etmezi kadınlar "Hiç umurumda değil, ne yaparsan yap " diye anlarlar.

    -En değerli sözcük nedir?

    -Sen bil, bakalım.

    -Seni seviyorum, demek herhalde.

    -Evet, kadınlar "seni seviyorum" sözünü sık sık duymak isterler. Biz erkekler söylemiştim, zaten biliyor diye bu konuda gaflete düşmemeliyiz.

    -Bükçe sadece konuşma dili midir baba? Bunun bir de davranış dili var gibi geliyor bana.

    -Ben de tam ona geliyordum. Kadınlar küçük şeylere önem verirler. Akşam ona sarıl, televizyon izliyorsan sarılarak izle. Gündüz onu düşündüğünü ifade etmek için kıs acık da olsa bir mesaj gönder, küçük sürprizler yap. O yemek hazırlarken ona yardım et, salata yap, çay demle.

    -Akşam gelip sırt üstü yatmak yok yani.

    -Gözünde büyütme. Sayınca çok şey gibi görünüyor ama aslında bunlar zaman alacak, zor ve masraflı şeyler, değil. Sen bu küçük şeylere dikkat et, zaten karın sana paşa gibi davranır, seni yormaz. Bir erkek bu küçük şeylere dikkat etmezse zamanını karısıyla büyük kavgalar yaparak geçirir. Sevgiyle geçirmek varken niye kavgayla geçiresin ki? Kadınlar çok vericidir ama eğer sen hep alıp vermezsen, bir gün birden patlarlar. Küçük küçük alırlarsa, büyük büyük verirler.
    -Tamam baba bunlara dikkat edeceğim.
    Garson yemek tabaklarını kaldırırken oğlumun telefonu çalmaya başladı. Belli ki nişanlısı arıyor, konuşmak için deniz kenarına doğru adımlamaya başladı. Az sonra geldi.

    -Baba çok teşekkür ederim. Bükçe'yi anlamaya başladım. Canan aradı. "Salonun perdelerini ne renk olsun karar veremedim, yarın birlikte m i baksak." dedi. Tam "Fark etmez, sen seç" diyecektim ki bunu senin söylediğin gibi "Ev de perde de umurumda değil" gibi anlayacağı aklıma geldi. "Tabi canım, istersen birlikte bakabiliriz ama ben senin zevkine güveniyorum, sen seç istersen," dedim çok mutlu oldu. Kendi seçecek.

    -O zaten perdeyi çoktan seçmiştir de kadınlar illa yaptıklarını onaylatmak isterler. Birlikte de gitsen o seçtiği perdeyi almak isteyecektir. Biz erkekler onların ne demek istediklerini anlarsak, işlerden kolay sıyırırız.
    -Baba tekrar teşekkür ederim. Bu iyiliğini hiç unutmayacağım. Bana Bükçe'yi öğretmeseydin halimi düşünmek bile istemiyorum.

    -Şanslısın oğlum. Benim seninki gibi bir babam yoktu. Bunları deneye yanıla öğrenmem yıllarımı aldı. Sen yine iyisin, hazıra kondun. Güle güle kullan, isteyene de öğret, herkes de güle güle kullansın. Kullansınlar ki yüzleri gülsün.


    Kaynak: Sema Maraşlı'nın "Eşimle Tanışmayı Unutmuşuz kitabından"
#11.08.2009 00:51 0 0 0
  • 7-12 yaş arası çocukların durumu :

    Bu dönemdeki çocuklar genelde ağır eğitim şartları içinde olan grubu oluşturmaktadır. Aynı zamanda TV nin eğitim amaçlı kullanımından daha fazla yararlanacak bir yaş grubunu oluşturmaktadır. Yukarıda saydıklarımıza ek olarak bu yaş grubunda soyut düşünce yerleşmeye başlamış olmasının etkileri görülür. Çocuklar TV deki görüntülerden etrişkin düzeyinde etkilenmeye başlarlar. Yukarıda değindiğimiz gibi bu yaş grubunda da şiddet içeren , korku ve gerilime neden olan sahnelerin çocuğun gelişiminde problem oluşturacağını söylemek gerekir. Yukarıda bahsettiğimiz iletişim ve sosyal adaptasyon üzerine etkileri 0-3 yaş ve 4-7 yaş grubundaki kadar negatif şekilde olmaz . Çocukların bu yaşlardan itibaren TV üzerinden kazanımları eğer iyi yönlendirilir ve seçici davranılırsa devam eder.

    Bu yaştaki çocukların ders ve okul saatleri de göz önüne alınarak TV izleme saatleri uygun bir şekilde sağlanmalıdır. TV izlemenin aşırılığı durumunda çocuğun sosyal aktivitelerinde ,arkadaş ilişkilerinde , ders başarısında ,sportif faaliyetlerinde ,yaşa uygun becerilerin geliştirilmesinde sorunlar yaşanabilir.
#11.08.2009 00:19 0 0 0
  • 4 -7 yaş çocuklar ve TV :


    Bu yaş grubunda çocuğun gelişimi ile ilgili önemli adımlar atılır. 0-3 yaş grubunda olduğu gibi çocuğun gelişimi bu dönemde de çok hızlı bir şekilde devam eder. Bu dönemde anne baba , arkadaş ve sosyal çevre ile etkileşim ve iletişim belirgin olarak artmış ve artık erişkinlerle birlikte belirgin olarak uyum sağlanmıştır. Bu dönemde gerek dil gelişimi , gerek motor gelişim de önemli aşamalar kaydedilir. Bu dönemde çocukta ki etkilenmeler hayat boyu çocuk için çok önemli olmaktadır. TV nin bu dönemde çok aşırı izlenmesi çocuğun dil ve sosyal gelişiminde bazı sıkıntıların ve eksikliklerin oluşmasına neden olabilir. Bu dönemde çocuklar TV de gördükleri görüntüleri tamamen somut olarak yorumlarlar yani çocuklarda tam olarak soyut düşünce gelişmediği için gerek çizgi filmler gerek filmler de görülen görüntüler olduğu gibi algılanır. Çocuk bütün bunları olduğu gibi uygulamaya çalışabilir. Yani çizgi filmde gördüğü bir hareket veya sahneyi olduğu gibi yapmaya çalışabilir. Çocuk için bu dönemde şiddet içeren ve aşırı abartılı konulardan oluşan çizgi filmler oldukça sakıncalı olabilir. Bilinçaltı şiddet duygularının yerleşmesine neden olabilir . Aynı zamanda çocuğun bu dönemde izleyeceği gerilim, korku veya aşırı şiddet içeren görüntülerden çocuklar oldukça aşırı etkilenebilir , bu durum onları akla gelen görüntüler ve düşünceler ile günlerce rahatsız edebilir. Ek olarak çocukta uyku bozukluğu , yalnız kalmak istmememe , korku ve endişe duyguları yerleşebilir ( klinik ortamda bunun örneklerini görmekteyiz ) . O nedenle anne babaların bu dönede izlenen programlara özellikle dikkat etmesi gerekir. Çocuğun sosyalleşmesi , yakınları ile diyalog kurması , sosyal adaptasyonu , dil gelişimi ve buna benzer konular TV izleme ( aşırı miktarlarda ) ile eksik kalabilir. Bu yaşlardaki çocukların eğitici programlar harici özellikle şiddet içeren ve çocuklar için travmatik olacak görüntülerden uzak kalmaları uygun olur. Bu hazırlıksız karşılaşılan görüntüler onlarda bilinçaltı kaygı , gerilim , korku , şiddete eğilim gibi sıkıntılara yol açabilir. Amerika ve Avrupada uzmanlar küçük yaşlarda gösterilen şiddet davranışlarının önüne geçmek için çok büyük gayretler sarfetmekte ,özellikle son zamanlarda okullarda gösterilen şiddet olaylarından sonra meselenin öneminin daha da arttığı anlaşılmaktadır . Mühim olan ve yapılması daha basit olan şey çocukların ruh sağlığı bozulmadan koruyucu önlemlerin alınması gerekliliğidir.Unutulmamalıdır ki çocukluk çağında görülen her görüntünün , duyulan her sesin , karşılaşılan her iyi ve kötü muamelenin muhakkak ileriki yıllarda bir yansıması olacaktır. Bu nedenle TV gibi iletişim araçları eğitim amaçlı olarak kullanılmalı , eğlence amaçlı ise belli sınırlarda kullanılmalıdır. Özellikle anne babalar, aile olarak birlikte izledikleri programlar konusunda oldukça seçici davranmalıdırlar . Bütün bunlara ek olarak , aşırı ve uygunsuz TV izleme durumunda , daha çok geç saatlerde izlenmesine müsade edilen programlar ile çocukların uyku ritmi bozulmakta , vakit ve motivasyon eksikliğinden dolayı çocukların oyunlar ve değişik aktiviteler ile kazanacakları motor beceriler yetersiz kalmakta , çocukların arkadaş ortamlarında kazanacakları sosyal adaptasyon yeteneği istenen seviyede olmamakta , ince motor becerilerin gelişimine ve anne babanın eğitimi için gerekli vakit azalmakta , bu yaş için gerekli olan fiziksel hareketlilik ile enerji atımı eksik kalmakta , TV nin çocuklar için bir miktar katkısı olsa bile genel olarak dil , sosyal ve motor gelişimde sıkıntılar gözlenmektedir. Bu durum eğer anne babanın çocuğu için yeterli vakit bulmasında sorun varsa , çocukta ek olarak psikiyatrik sıkıntılar varsa , çocuğun gelişimini destekleyecek diğer faktörler eksik ise daha da büyük sıkıntı olmaktadır.
#11.08.2009 00:18 0 0 0
  • 0-3 yaş gurubuna etkiler :


    0-3 yaş için TV bazı durumlarda ciddi sıkıntıların kaynağı olabilmektedir. Ailelerin sosyoekonomik zorlukları , çalışan annelerin durumu , çocuğun-ilgilenilmesi gereken - ek kardeş durumu , anne babaların kendilerine ait sorunları ,yapılması gereken ev işleri , anne babaların sosyoekonomik zorluklardan dolayı ek işlerde çalışmaları , anne babalardan birinin veya ev içerisindeki bireylerden birinin kronik hastalığı , ailelerin kendi psikososyal ihtiyaçları için zaman ayıramaması , anne babaların kendilerinin psikiyatrik sorunları , istenmyen hamilelik sonucu bebeğin doğmuş olması , çocuğun bedensel bir hastalığının olması ve buna benzer sayacağımız onlarca etken nedeni ile anne ve babalar çocuklarına yeterince zaman ayırmamakta veya ayıramamaktadırlar. Bu nedenlerden dolayı anne babalar isteyerek veya istemeyerek çocuğu ile fazla ilgilinememekte çocuğu ile ilgilenme fiziksel bakım ( karnını doyurma , altını temizleme vb. ) ötesine çok fazla geçememektedir.

    Bu dönemde çocukların duygusal doyum sağlaması ve onun ile her bakımdan ilgilenilmesi onun sağlam ve güçlü bir psikolojik yapısının oluşmasına zemin hazırlar. Bu dönem için bebeği okşamak , kucaklamak , onun ile konuşmak , sevildiğini hissettirmek , onun ile oynamak, onun ile birlikte vakit geçirmek , onu gezdirmek, psikomotor ve psikososyal yönünün gelişimine çok büyük katkılarda bulunur. Bebek ile birlikte vakit geçirmek , onun insanlar arası ilişkilere yabancılaşmasını engeller ve ilgilenen bakıcısı vasıtası ile önce karşısındaki bireyi , aile ortamını ve yavaş yavaş sosyal çevresini tanımasına yol açar . Bu bağlanma yolu ile önce anneye karşı bir ilişki gelişir . Bu durum anne karnında başlar ve bebeklik döneminde devam eder. Çocuk bu bakım veren aracılığı ile iletişim geliştirmeye , kendini ifade etmeye , ihtayaçlarını anlatmaya çalışmaya , kısacası sosyal ortamın gereklerini yaparak yanında ve çevresinde bulunan insanlar ile iletişim ve etkileşim içerisine girmeye başlar.

    Çocuk sosyal ortamda iletişimin temel esası konuşma olduğu için konuşmayı öğrenmek zorundadır. İnsanlar tarafından sevilmek için onları anlamak onların duygusal uyarılarına cevap vermek zorundadır. Çocuk sosyalleşmek ve iletişimini kurmak için etrafındakilerden özelliklede bakım veren kişiden teşvik almak zorundadır. Bu çocuğun ihtiyaçlarını karşılamak ( yiyecek , giyecek , temizlik , koruma vb) , onun dertleri ile ilgilenmek , onun ile birlikte vakit geçirmek , onu öpmek , okşamak, konuşmak , oynamak vb gibi yapılan girişimler ile çocuk sevildiğini hissettirerek , onun için , psikososyal gelişim için bir teşvik oluşturmalıdır. Konuşma , etraf ile ilgilenme , sosyal ortamların gereklerini yerine getirme , insanlar ve yaşıtları ile ilgilenme , ihtiyaçlarını insanlara anlatma , insanlara duygusal yakınlık kurma ,cansız varlıklardan çok canlı varlıklar ile ilgilenme gibi bir çok psikososyal faktör çocuklarda bu iletişim ve etkileşim ortamında kendileğinden meydana gelmeye başlar .

    Bütün bunlardan bahsetmemizin nedeni , bizim meselemiz ile yakından ilgili olmasından dolayıdır. Çocuk cansız bir varlığın karşısında , duygusal ve sosyal uyarıdan mahrum , sevgiden ve bağlandığı kişiden uzak ,çocuğun konuşmasına , bakışına , gülümsemesine karşılık vermeyen , gönderdiği iletişim ve etkileşim mesajlarına cevap vermeyen, sert , soğuk bir cismin karşısında kaldığında ( ne kadar ses ve görüntü olursa olsun çocuk onları yorumlayacak ve kabul edecek durumda ve psikososyal seviyede değildir ) biraz önce saydığımız sosyalleşme ve bireyselleşme ve kendiliğinden gelişecek olan psikososyal yönlerin hepsi eksik veya yetersiz kalacaktır. Neden küçük çocuklar için bu biraz daha sıkıntılı bir durum ? çünkü çocuğun busosyal ve duygusal eksikliği telafi edeceği arkadaş ve sosyal ortamı , konuşmak veya vakit geçirmek için gideceği ikinci bir ortam ve bunu telafi edebilecek psikomotor ,psikososyal yeterlilik henüz gelişmemiştir ayrıca alternatif bir gelişim ortamı yoktur .TV karşısında 0-3 yaş arasında aşırı miktarda kalan (günlük 1-2 saatin üzerinde ) çocuk , ailede ve özellikle de bakım veren kişide eşlik eden yukarıda saydığımız diğer etkenler de varsa , sosyal gelişim (duygusal etkileşim ve karşılık verme, sosyal ortamlara uyum , insanlar ile ilgilenme , onlara yakınlık gösterme , yaşıtlarına ilgi vb) , ve iletişim ( konuşma , anlamlı jest ve mimikler , heceleme , agulama , ses çıkarma , cümle kurma vb.) için gerekli olan fonksiyonların gelişiminde gecikmeler veya yetersizlikler görülür. Bu duruma yani iletişim ve etkileşim bozukluğuna yol açabilecek diğer nedenlerin olup olmadığı incelenmelidir. Bütün bu nedenlerden dolayı bebekler için sevgi ,duygusal ilgi ve birlikte geçirilecek vakit yerine çocuğun TV karşısında kalması son derece sakıncalıdır.Bu dönemde uzun süre çok aşırı miktarda TV karşısında kalan çocuklarda başka hazırlayıcı nedenler yok ise , başka nedenler de eklenerek bazı psikiyatrik tablolar gelişebilir. Bu tür çocuklarda etrafa karşı ilgisizlik , seslenince bakmama , göz kontağı kurmama , insanlara ve yaşıtlarına ilgisizlik , onlarla duygusal ve sosyal iletişime geçmeme , kendi halinde olmaya çalışma , kendi etrafında dönme , sallanma , aşırı derecede cansız nesneler ile ilgilenme , konuşmama , cümle kurmama , iletişim ve etkileşimde problemler , duygusal olarak karşılık verememe vb. bir çok belirti görülebilir. Bu nedenle ane babaların özellikle bu yaş için TV izleme konusunda sınırlamalar ile birlikte durumu yönlendirmeleri , normal psikomotor ve psikososyal gelişim için uygun olur. Aynı zamanda bu yaş içindeki bir bebek veya küçük çocuk ile hem anne hem babanın , mümkün olduğunca fazla vakit geçirme ,onunla oyun oynama , konuşma , sevdiğini belli etme , duygusal yakınlık gösterme , onun ile gezme , onun fiziksel bakımını ihmal etmeme , onun normal gelişim basamakları konusunda dikkatli olma , onun diğer çocuklar ile etkileşim ve iletişimine zemin hazırlama , sadece onun için belli zamanlar ayırma , ona masal anlatma vb. bir çok faaliyeti günlük hayat içerisinde yapmaları uygun olur.
#11.08.2009 00:17 0 0 0
  • Tv'nin Çocuklara Etkisi ve zararları

    20. Yüzyılın en büyük buluşları arasında kitle iletişim araçları yer almaktadır. Bunlar içerisinde şüphesiz en önemli yeri de Televizyon almaktadır. TV insanlık tarihi adına büyük gelişmelere vesile olmuş ve halada etkileri açısından insanlık adına tartışılmaz bir noktada yerini korumaktadır. TV evlerde yerini almadan önce ve aldıktan sonra diye aile hayatını ikiye ayırmak belkide pek fazla yanlış olmaz. Bizim konu başlığımızdan da anlaşılacağı üzere bu yazımızda TV nin erişkin birey , aile veya toplumsal yönlerini incelemek yönünde bir amacımız yok. Bu değerlendirmeleri şimdilik daha ileri tarihlere erteleme gerekliliğini düşünüyoruz.

    Gerek klinik görüşmelerimiz sırasında karşılaştığımız anne babalardan, gerek değişik yollar ile bize gelen sorularda sıkça karşılaştığımız sorulardan biri de ''TV nin çocuğumuza etkisi nedir ? '' şeklinde olan sorudur. Bu konuda anne babalara söylediğimiz genel şey her yaş için şüphesiz bu sihirli kutunun çocuğa etkileri farklı farklı olmaktadır. Bunu iyi veya istenen etkiler ve kötü veya istenmeyen etkiler şeklinde ikiye ayırabiliriz. Ama TV nin en büyük etkisi şüphesiz 0-3 yaşları arasında olmaktadır. Çünki bu yaşlar hayat boyu kullanılacak bazı psikososyal ve psikomotor özelliklerin kazanıldığı çok önemli bir devredir. Bu devrede oluşabilecek herhangi bir sorun bütün hayatı etkilemektedir. Bu nedenle yaşlara göre TV nin etkileri konusunda anne babaları bilgilendirmek gerektiğini düşünerek bu türlü bir yazı yazma ihtiyacı hissettik.

    (DEVAM EDİYORUZ)
#11.08.2009 00:15 0 0 0