Bugünkü yazım tüm sevenlere... Sevmekten öte yürek yarası çekenlere... Tamam, okuduktan sonra gülelim geçelim ama, bugün tuşlara bir hüzünlü dokunuyor ellerim. Aynı eller alttaki satırların müsebbibini aramama izin vermiyor. Dostlar sanki bugün benim içimde bir hüzünlü şarkı çalıyor
Kaç kere geldin hayatıma? Ve sonra kaç kere gittin? Ben durgun sularda yüzerken, sen çalkantılı bir denizdin. Medcezirlerinle kumdan kalelerimi devirdin. Geldin gittin, geldim gittin... Söylese canım, ben seni kaç kere sevdim? Seviyorum cümlesi bile yetersiz kalır mı bir duyguyu anlatırken? Hani laf cambazıydım ben, kelimelerimi yitirdim seni seyrederken.
Şimdi soruyorum... Madem ki gidecektin, niye geldin? Madem ki beni hiç olmadığı kadar kimsesiz, öksüz, yetim bırakacaktı yokluğun, neden doldurdun hayatımdaki boşluğu? Bıraksaydın yürek, içindeki koca delikle yaşamaya devam etseydi. Alışmıştı ne de olsa...
İşin kötüsü, nice şairde sonradan ilhama dönüşen acılara da benzemiyor benimki. Ne sadece gözlerin özlediğim, ne sadece ellerin, ne sadece kokun... Sensiz de yapabilirim sanıyordum ama yanılmış içim. Daha gitmek için arkanı döner dönmez, her şeyini özledim.
Vuslat
Dalıp gidiyorum öylece umarsız
Sensizlik dipsiz bir kuyu sanki
Seni istiyorum; bu gerçek en yalansız
Yokluğun ayazda üşümek sanki
Dalıp gidiyorum öylece umarsız
Kalbime yazılmış ismin, beynime çizilmiş resmin
Bu oyunu mu? Olamaz kaderin
Kader değil, kaybedilmiş kumar sanki
Ah gitti işte biliyorum dönmeyecek
Ah bitti işte belki de istenmeyerek
Elleri gözleri haram, değmeyecek
Beklenen tüm günler gelecek gibi de
Sanki vuslata ömür yetmeyecek
Bazen bir düğmem olsun isterim kalbimde. Gelenlere kapıyı otomatik olarak açmak için değil de, yitip gidenleri şıp diye unutabilmek için... Tıptan rica ediyorum; bu konuda bir şeyler yapılsın! Aşkın bir türlü soğumayan küllerine su atamayanlar kalbine bu düğmeden taktırsın
Okumakta olduğunuz satırları ne zor şartlarda yazıyorum bilemezsiniz. Başımda bir ağrı... Hatta ağrıdan da öte bir acı. Kalbime en son yerleşen kiracının vardı böyle kronik başağrısı... Ne üzülürdüm. Hala da üzülürüm. Ağrılarının nedenlerini araştırırken doktor oldum! Ben onun başağrılarını gidermeye uğraşırken, o oturduğu evi öyle bir talan etti ki sormayın. Siz siz olun, kimseyi kendinizden fazla şımartmayın! İşte bakın, şu an iki ağrı birden çekiyorum üstelik. Kalpteki sancının kaynağını biliyorum da, bu dayanılmaz başağrısının sırrına eremedim. Ama belki de "madem bu kadar üzüldün sevgili kiracının ağrılarına, o zaman ondan alıp sana veriyorum" diyor olabilir Yaradan. Bu durumda onunkinin dinmiş olması gerekiyor. Acaba ağrıyor mu hala, arayıp sorsam mı birazdan?
Di'li geçmiş zamanlı fiiller kullanmış olmam yanıltmasın şimdi sizi. Beyefendinin tahtı kalbimde duruyor hala; ama hiçbir duygu yitimi şaşırtmıyor artık beni. Her aşk bitmek için başlıyor biliyorum. Galiba ben artık yaşlanıyorum.
Bendeniz bir aşkın küllerinden ancak yüreğime düşen yeni bir korla sıyrılabiliyorum. Sigaraları birbiri ardına ekleyen insanlar vardır ya hani... Ya da "çivi çiviyi söker" diye tanımlar kimileri. Yanlış anlaşılmasın; adamları üst üste koyup pişti yapmıyorum! Yeni biri geldiğinde dünyama, bir önceki çoktan "fiilen" gitmiş oluyor. Aslında o giden kişi kendisini gitti, aşkımızı da bitti sanıyor ve inanın her giden bu konuda yanılıyor... Gerçek yaşanmışlıkların hiçbiri "elveda" diye bir kelimeyi tanımıyor... Hiçbir aşk kapıdan çıkışlarla bitmiyor.
Bazen bir düğmem olsun isterim kalbimde. Gelenlere kapıyı otomatik olarak açmak için değil de, yitip gidenleri şıp diye unutabilmek, anıların tortusunu yürekte biriktirmemek için... Tıptan rica ediyorum; bu konuda bir şeyler yapılsın! Aşkın bir türlü soğumayan küllerine su atamayanlar da benim gibi bu düğmeden taktırsın.
Fonda denk düşen şarkıyı duyurmak istiyorum şu an size... Ferhat Göçer söylüyor...
Yıllar sonra bile hiç kimseye söyleyemedim
Bu sevdayı kalbime gömdüm ve sen öldün
Şimdi eşim dostum beni hastayım sanıyor
Yastayım hiç kimse bilmiyor
Aşık olup da yas tutmayan var mıdır acaba? Yaşadığı aşkı bir kez bile kalbine gömmek zorunda kalmayan? Ya aşk ile acının kardeş olduğuna inanmayan? "Mutlu aşk vardır" diyerek hala kendini kandıran... Önemli olan aşkı tüm muhteviyatıyla buyur edebilmek belki de hayatımıza. Aşkın kendisi kadar beraberinde getirdiği acıları, döktürdüğü yaşları, huysuz kimyasını da sevebilmek... İçimi acıtan o gitmeler olmasa, gelişler de bu kadar anlamlı olmazdı belki de...
İlk yazılarıma aldanıp da "Bu kız aşık olmaz mı?" diye düşünenlere bu kez şiirden öte son kiracıya ithafen yazılmış bir mektup örnekliyorum. Hadi yine iyisiniz, para mara da istemiyorum
ÜNLEM
Bugün sesini duymak istedim. Özlediğimi hissettim. Olur ya insana hani bazen. Özel bir ses duymak istersin. Ayda bir kez bile olsa... Seni anlayan bir insan sesi... Ya da öyle sandığın. Yanılmış olabilirsin de. Sesinin iyi geleceğine inanırsın o an, ama duyamayabilirsin de. Zaten, o sesi duymak istediğin anın yoğunluğu geçince boşverip, her zamanki gibi hayata dönersin. Kaldığın yerden...
Hele ki ben ne çok alışkınım tüm bu hayal kırıklıklarını göğüslemeye. Doğduğum dakikadan beri vedalarla uğraşıyorum. Sarı saçların altındaki erken beyazları değirmende ağartmadım ki.
Binlerce vurgunla enkaza dönüşen kalbimin beynime verdiği emirle nihayetinde bir kadından çok erkek gibi düşünmeye başlıyorum ve senden -gelmeyen- haberle bir kez daha tüm dünyanın anasını satıyorum. ÜNLEM. Kimselere falso vermeden, mutluluk pozu veriyorum. Teoman'ın şarkıda dediği gibi, Hem yara bandım hem yaram olamazsın, biliyorum.
Yine hayal kırıklıklarımın, duygularım üzerinde geliştirdiği bir savunma mekanizması mıdır bilmiyorum, ama belki arayıp sormamanın iyi yanları da olabileceğini düşünüyorum. Aramıza giren uzun sessizlikler, bu durumun öyle olmasına alıştırıyor beni. Hiçbir insan bir diğerinin her şeyi olamıyor, bunu öğreniyorum. Ne kadar istesek de... Kimi zaman kendime bile şaşırıyorum; aramadığın zamanlarda sana karşı içimde beslediğim en sıcak duyguları deepfrizda muhafaza edebilmeyi nereden biliyorum?
Hayatta, senin beni arayıp sormamandan daha mühim şeyler var. Şükür ki hayattayız, şükür ki hayattasın mesela. Sevdiğin bir insanın suskunluğu, onun ebedi sessizliğinden iyidir en azından diye düşünmeye başlıyorum.
Ve zaman her yaraya devadır, hep söylüyorum. ÜNLEM.
merhaba arkadaşlar ben ayşegül 23 yaşındayım bi şirkette finans bölümünde bi süre önce çalışıyordum şuan işsizim ozlems_o nun en yakın dostuyum beşiktajlıyım
Mutlu olmak için en ideal yaş 57...
İngiltere'de bin kişi üzerinde yapılan bir anket, 57 yaşındaki kişilerin aile hayatlarını düzene sokmuş, gelecek ile ilgili herhangi bir kaygı taşımayan kişiler olduğunu gösteriyor. 57 yaşındakiler aynı zamanda, hayata en doymuş gözlerle bakan ve nefes almaktan en mutlu olan kişiler... Anketten, 25-30 yaş grubunun ise arkadaşlarından ve seks hayatlarından en mutlu olanlar olduğu sonucu çıkarken, bu yaş grubundaki her 10 kişiden 8'i, arkadaşlarına aşırı düşkün olduklarını ve seks yapmanın kendilerine büyük mutluluk verdiğini söylüyor. Anketi haber yapan İngiliz Sun gazetesi de, 57 yaşındaki ünlüleri araştırdı ve 57 yaşındaki Meryl Streep, Prince Charles ve Bruce Springsteen gibi şöhretlerin en mutlu yıllarını yaşadıklarını yazdı.
Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Erkan, burun kanamasını durdurmak için başa ve enseye soğuk su dökmenin hiçbir faydası olmadığını, sırtüstü yatmanın da kanın akciğere kaçmasına ve boğulmaya sebebiyet verebileceğini bildirdi.
Prof. Dr. Erkan, nezle, buruna yabancı cisim sokulması, burun karıştırma alışkanlığı, burun travmaları, burun ve geniz tümörleri ve burun damar problemleri gibi lokal nedenler ile genel damar patolojileri, genel enfeksiyonlar, faktör yetmezlikleri, lösemi ve hipertansiyonun burun kanamalarına neden olduğunu söyledi.
Çocuklardaki burun kanamalarının en önemli nedeninin enfeksiyonlar, yaşlılardaki burun kanamalarının en önemli nedeninin ise hipertansiyon olduğuna işaret eden Prof. Dr. Erkan, şu bilgileri verdi:
''Yaşlılarda görülen hipertansif burun kanamaları, daha büyük tehlikeleri önlemek için supap görevi görür. Bu nedenle hastaneye hipertansif burun kanaması ile gelen hastaya tampon uygulanması kesinlikle yasaktır. Önce tansiyon düşürülmelidir. Tansiyon normal seviyeye geldiği halde kanama devam ederse o zaman tampon uygulanır.''
Sırtüstü Yatmayın
Prof. Dr. Mustafa Erkan, halk arasında burun kanamasının ''sırtüstü yatarak, başa ve enseye soğuk su dökerek durdurulabileceği'' gibi yanlış bir inanış olduğuna dikkat çekerek, sırtüstü yatıldığı için kanın mideye ve akciğere kaçabileceğini, başa soğuk su döküldüğü için üşütülebileceğini belirtti.
Prof. Dr. Erkan, sözlerini şöyle sürdürdü:
''Burun kanamasını durdurmak için sırtüstü yatmanın, başa ve enseye soğuk su dökmenin hiçbir faydası yoktur. Aksine sırtüstü yatıldığında kanın akciğer kaçması, boğulmaya neden olabilir. Mideye kaçması ciddi bulantı, kusma nedenidir. Yapılması gereken ilk müdahale, hasta dik şekilde oturtularak bel hafif öne eğilir, baş arkaya doğru kaldırılır ve burnun içine buzlu, soğuk su püskürtülür. Kanama devam ederse burun, temizliğinden emin olunduktan sonra baş ve işaret parmağı arasına alınarak sıkılmalı ve 3-5 dakika bu şekilde beklenmelidir. Bu müdahale genellikle kanamayı kontrol eder. Kanama devam edecek olursa mutlaka kulak burun boğaz hekimine başvurulması gerekir.'' Burun kanamasının aşırı olması ve vaktinde müdahale edilmemesi halinde ölüme kadar gidebilecek çok ciddi sonuçlar doğurabileceğini ifade eden Prof. Dr. Erkan, ''Kanama, kanamayı kontrol eden faktörlerin yetersizleşmesine neden olur. Bu faktörler yetersizleşince kanama artar ve kontrolsüz bir kanama başlar. Hemofili kanamaları, lösemi kanamaları, damar patolojilerine bağlı kanamalar da öldürücü olabilir'' diye konuştu.
30 yaşındayım ve çok şükür ki hala bekarım" dedim kendi kendime. Bir kez daha anladım ki karar versen bir dert, vazgeçsen bir dert... Sırf bu yüzden, ailemin bütün "asla olmaz"larına inat, ayağımda bir kot ve üstünme bir t-shirtle gideceğim nikahıma, bir gün evlenmeye karar verirsem eğer...
Gülfem'den ayrılıp kuaföre doğru yollanmıştım. İsyankar saçlarıma "Bana bakın, patron benim! Ya yola gelirsiniz ya da ben getiririm" dedikten sonra, tam kuaförden çıkmak için hazırlandığım sırada, iş arkadaşım Eylem'in de aynı salonda olduğunu fark ettim. Aynanın karşısında oturmuş, kendisiyle ilgilenilmesini bekler halde ve yüzünde ağlamaklı bir ifadeyle üstelik... Bir hafta sonra evlenecek olduğuna inanmak ne kadar güçtü yüzüne bakınca! Derhal yanına gittim hatır sormak için. Hayatın 24 saat içinde bana ikinci kez Bak kızım, bekarlık gerçekten de sultanlıktır! diyeceğini o an bilemezdim...
-Hayrola? Bu ne mutsuzluk?
-Sorma Yasemin& Yarın nikahımız kıyılacak ama ben hala kararsızım!
Düğünleri bir hafta sonraydı. Meğer düğün ile nikah için aldıkları tarih birbirini tutmadığından yarın aile arasında kıyılacak nikah töreniyle dünyaevine gireceklermiş. (Bu arada dünyaevi denilen yer tam olarak neresi bilen var mı aranızda? ) Nikah sonrası da düğüne kadar yine herkes kendi evine... Ne fena!!! Neyse, asıl konumuz bu değil. Bu arada size Eylem'in nişanlısının iki ay önce çok büyük bir trafik kazasında ölümden döndüğünü de hatırlatayım ve o gece hastanede Bertan'a kan bulmak için yaşadıklarımızı... Neredeyse dünyaevine giremeden gidiyordu çocuk. Şimdi iyi ama doktorlar daha uzun bir süre kendisini yormamasını, hatta birkaç ay seks bile yapmamasını tembihlemişler. Yine "Ne fena" demek istiyorum! Ve yine, neyse; çünkü konu bu da değil.
-Midem ağrıyor Yasemin, her an vazgeçecek gibiyim. Ne yapacağımı bilmiyorum. Konuşmaya çok ihtiyacım var!
Eylem'in bu sözleri karşısında bende akan sular durdu tabii. Saate baktığımda 19.00'du. Savaş'la randevumuz saat 20.00'deydi. Yetişirim diye düşündüm. Nasıl olsa dışarıda değil, evde bekliyordu. Ben bunları düşünürken Eylem'in çaresizce bakan gözleri gitgide ıslanıyordu. Çevremizdeki insanların bakışlarının bize yöneldiğini hissedince durumu toparlamak üzere harekete geçtim. Yanıbaşına bir sandalye çekerek, sorulara cevap aramaya başladım. Bana, canının bu akşam eve bile gitmek istemediğini söylediğinde durumun vehametini daha da iyi kavradım.
-Yoksa sevmiyor musun Bertan'ı artık?
-Seviyorum ama sanırım evlenmek istemiyorum. Sanki o bu işin altından kalkamayacak gibi hissediyorum. Ben, el bebek gül bebek bakılmak istiyorum. O ise ailesine karşı bile beni savunmuyor. Bugün telefonda çok şiddetli kavga ettik.
Gel de çık işin içinden. İki ucu kirli değnek! Ne diyeceğimi bilemedim, ama hızla düşünüp, mantıklı bir şeyler söylemem gerektiğini biliyordum. Yarınki nikah benim nikahımdı sanki anasını satayım!!!
Eylem'e, böyle bir durumda kesinlikle benim yapacağım şeyi söylememeye karar vererek başladım söze... Ona kaldırabileceği güçte bir fikir, daha doğrusu gaz vermem gerektiğine inandım.
-Eylemciğim evlilik dediğin olay, zaten bir tür -katlanma, idare etme sanatı- değil mi? Eğer Bertan'ı gerçekten seviyorsan, ailesine ve tüm dünyaya karşı kör, sağır ve dilsiz olmak durumundasın. Aksi takdirde mutsuz olursun, mutsuz edersin ve yürümez. O nedenle herşeyi sıfırlamak ve yarın da o imzayı öyle atmak durumundasın.
Ama ağzındaki asıl baklayı sona saklamıştı.
-Ya başka birine aşık olursam diye de çok korkuyorum!
-O ihtimal annelerimiz için bile hala var. Bertan için de öyle. Herkes için de... Ama evlilik, aşkın ve sevginin çok çok ötesinde başka bir mesele.
Dedim ve bu söylediklerimi nereden bildiğime inanın kendim de şaştım. Velhasıl, ayrılırken biraz daha hafiflemişti mide ağrısı.
-Git şimdi sıcak bir duş al. Sonra git nişanlının yanına -ki Allahtan altlı üstlü oturuyorsunuz- ve ona söylediğin bütün kötü sözleri unuttur. Doktorun söylediklerini unutma. Hasta adamı yormadan yap bunu ve yarınki nikaha iki ay önceki Eylem gibi git. İyi şanslar.
En çok son söylediğim cümleye inandım onun adına; iyi şanslar! Ayrıldığımızda saat 21.00'di. Savaş'ı arayıp özür diledim. O da benden ümidi kesip annesine uğramış neyse ki.
Meğer ne zor işlermiş bunlar. Ayrıca ben ne alakayım bu konularla ilgili fikir almak için? Ölmeden mezara konmak gibi bir şey bu benim için! "30 yaşındayım ve çok şükür ki hala bekarım" dedim kendi kendime. Bir kez daha anladım ki karar versen bir dert, vazgeçsen bir dert... Sırf bu yüzden, ailemin bütün "asla olmaz"larına inat, ayağımda bir kot ve üstünme bir t-shirtle gideceğim nikahıma, bir gün evlenmeye karar verirsem eğer... Çünkü gördüm ki insan en son ana kadar vazgeçebilir her şeyden; ama vazgeçmek istese bile, o ana kadar yapılmış masrafları düşünüp bile bunu göze alamıyor. Bir bakıma istemeye istemeye kara deliğe giriyor!
Bir hafta sonra...
Onlar ermiş muradına ben çıktım kerevetine
Eylem ve Bertan evlendiler en sonunda ve inanır mısınız Eylem o gün çok mutluydu! "Sana da tavsiye ederim mutlaka" diyor şimdi gözleri parlayarak. Daha iki gün önce kararsızdı hani? Nasıl yani???
-Ait olma duygusunu hissettim nikah masasında. Çok güzel bir duyguymuş, dedi.
Nasıl bir duygu acaba şu ait olma duygusu? Yani normalden farkı ne? Yoksa sadece nikah masasında ve birazcık da sonrasında yaşanan bir illüzyon mu? Hemen gider mi?.. Yatıya da kalır mı?.. En önemlisi de ömür boyu kalır mı? Merak ettim şimdi.
Bekarlık sultanlıktır" beylik bir laftır, ama umduğunu yüzde 50 bile bulamadığın bir evliliğin yanında; bekarlık gerçekten de sultanlıktır!
Selam
Tanışma, vedalaşma gibi merasimleri pek sevmem. O nedenle izninizle bu bölümü es geçmeyi tercih edeceğim. Keza; bundan böyle dertleşeceksek eğer, aramızdaki dostluk şifresinin "samimiyet" olmasını arzu ederim; ama buraya kadarki satırları okuyup da beni akıllı uslu, gözleri her dem sulu biri zannettiyseniz hemen düzelteyim; kesinlikle öyle biri değilim. Etik olarak ahlak bilgisi öğretmeni kıvamında da değilim. Göz pınarlarımdaki deltalara gelince... Onları kurutalı epey oldu. Kısacası; kaderimin kölesiyken, hayatımın efendisi olma yolunu seçtim erkenden. Yakın dostlarıma göre delilikle dahilik arasında sık sık gidip gelmekteyim; ama yakından bakınca kim normal ki zaten? Ben açık açık itiraf ediyorum, evet efendim deliyim! Hem de "zır" cinsinden! Ruh röntgenimi çekip, hüviyetimi huzurlarınıza sunduktan sonra şimdi izninizle esas yazıma
geçebilir miyim?
***
Hayat benim için her sabah yeniden başlar. Uykuyu her gece kafamda bin türlü muhakeme ile selamlasam da değişmez bu. Hangi andan sonra kapandığını bir türlü hatırlayamadığım gözlerime eşlik edip, aynı anda uykuya daldığını düşündürerek sinsice çalışmaya devam eden beynim, sabah gözlerimi yeniden açana dek verilmesi en zor kararları çoktan vermiş olur. Üstelik her seferinde böyle olur. 19 yaşımdan beri, 11 senedir hemen her gece ve her sabah... Matematiği iyi olmayanlar için hemen belirteyim; 30 yaşındayım! Yirmi ile başlayan rakamlı yaşlara bir kaç gün önce veda ettim. Her biri, bir 10 yılı simgelen üç mumlu pastayı üflerken, tahmin ettiğiniz boyutta bir erozyon yaşamadım. Yaşı 30'u benden önce geçmiş arkadaşlarımın söyledikleri kadar sarsıcı bir durum değilmiş anladım. Ya da en azından ben öyle sarsılmadım. 30. yaş günüm sadece takvimsel olarak artık değişmeyecek bir miladın başlangıcı benim için. Yoksa yaş dediğiniz şey yalnızca sayıdan ibaret değil mi?
Tabii ki hayatında 30 yılı tamamlamış genç bir kadın olarak benim de kaygılarım var. Kaygıdan sayarsanız eğer, mesela henüz evli değilim. Anne de değilim; ama bunlar da sırf çevremdeki insanlar sürekli olarak bir şeylere geç kalmakta olduğumu hatırlattığı için kaygı sayılıyorlar. Şimdilik hala boş duran parmağıma bakıp "Hala yok mu bir şey?" diye soruyorlar. Biliyorum günün birinde o parmağım bir alyans ile dolsa bu kez de içi boş duran karnıma bakıp "Hala yok mu bir şey?" diye soracak bu insanlar. Yok işte bir şey kardeşim!!!
Bana sorarsanız o rollere bürünmek zorunda da değilim. Elbette günün birinde anne olmayı çok isterim. Hatta ne yalan söyleyeyim; hormonlarım sanki şimdiden istiyor gibi. Bu da bir gerçek, ama sanki önce kendimi biraz daha büyütmem gerekiyor. Yoksa bir an önce torun sahibi olmak isteyen annemi - babamı mahçup etmek istemezdim, o başka; ama çok erken öğrendim ki; sevmek başka bir şey, sevişmek çok başka...
Konu evliliğe doğru uzanmışken, size "bekarlık, sultanlıktır" tezini doğrulayan canlı bir örnekten, arkadaşım Gülfem'den bahsetmek istiyorum. Arkadaşım dediğim evli ve iki çocuk annesi bir kadın oldu artık. Bu satırları yazmak için bilgisayarımın başına oturmadan birkaç saat önce beni ziyarete geldi Gülfem. Bu arada bakmayın siz onun adının Gülfem (gül yüzlü) olduğuna, yüzü evlilikten yana pek gülmedi!
Birbirimizi birkaç haftadır göremediğimizden epeyce sohbet edip, özlem giderdik. O bana zor giden evliliğinden, ben ona zor giden çalışma hayatından bahsedip, hangimizin daha şanslı olduğuna karar vermeye çalıştık. Ben her ne kadar kendisine genç yaşta anne olmanın güzelliklerini sayarak, içinde bulunduğu durumdan keyif almasını sağlamaya çalıştıysam da biliyordum ki; asıl şanslı olan bendim! Umduğunu yüzde 50 bile bulamadığın bir evliliğin yanında, bekarlık gerçekten de sultanlık gibi duruyordu; ama ona söylediklerimde de doğruluk payı yok değildi. Anlayacağınız, pembe bir yalandı benimkisi.
Sonra birlikte çıktık evden. O eve; okuldan gelecek olan çocuklarını karşılamaya, ben ise kuaföre saçlarıma fön çektirmeye doğru yollandık. Bu iki yol arasındaki ayrım, bizi sadece ev ya da kuaför adreslerine ulaştıran sokaklardan öte bir ayrımdı. Çocukluk arkadaşı olmamıza rağmen, hayata dair seçimlerimiz ne kadar farklı olmuştu. O artık karnını çekiyordu içine yürürken... Ben ise hala kendimi çekiyordum içime... O, bugüne dek üçüncü kez değiştirmek zorunda kaldığı evinden söz edip "Yeni eve yerleşmek çok zor oluyor" derken, ben "İnsanın kendine yerleşmesi bütün bir ömür alıyor" diyordum. Ayrımlarımız, yollar gibi uzayıp gidiyordu...
Özgürce yasını tutamadagım , gönlümde bir türlü vedalasamadıgım ,karanlıuk gecelerde kör yıldızlara yoldas ettigim gözyaslarımı senin yoluna seriyorum.Sen yıllandıkca hsareti ve de özlemi cogalan ,acısı bile haz veren hüzün kokan siirlerimin en tatlısın.Sen olmasan da yanımda ben sana alev alev yanacagım.
gerçekten çok güzel bir yazı paylaşım için sağol arkadaşım