Yirmi üç senede peyderpey nazil olan ayetler, bir taraftan sahabeler tarafından hıfz edilmiş, diğer taraftan deri ve kemik parçaları gibi maddeler üzerine yazılmıştı. Hafız olan sahabelerden bir çoğunun vefatı Kur'anın derlenmesi meselesini zaruri hale getirmişti. Hz. Ebubekir (ra)ın hilafeti döneminde bir nüsha haline getirilen Kur'an-ı Kerim, Hz. Osman (ra)ın hilafeti döneminde çoğaltılarak diğer İslam merkezlerine gönderilmişti.
Bu devirde yazılan Kur'an-ı Kerim nüshalarında, hareke tabir edilen okutucu işaretler, noktalı harflerin noktası, secavendler bulunmamaktaydı. Bu hal ise, az da olsa yanlış okumalara sebebiyet verebiliyordu. Hem de İslamiyet'i kabûl eden Arap olmayan milletlerin, Kur'an'ı yanlış okumalarının önüne geçmek için, bu işaretlerin Kur'an-ı Kerim'e kazandırılması zaruret halini almıştı.
Bu sebeble mevzu-u bahs olan işaretlerin konması, Kur'an adına hayırlı bir hizmet olarak ümmetin hüsn-i kabulüne mazhar olmuştur.
Hz. Ebubekir ve Hz. Osman (ra) zamanında Kur'anın yazılmasına dair olan hizmetler, Hafız Osman Efendi zamanında yeni bir merhale kazanmıştır. Kayışzade Hafız Osman Efendi, daha önceki devirlerde toplatılan fakat belirli bir sayfa ve satır ölçüsü olmayan Kur'an'a sayfa ve satır ölçüsü getirmiştir. Bunu yaparken sayfa ölçüsü olarak Bakara Suresi'nin 282.ayetini (Ayet-i Müdayene), sık satırlara İhlas Suresi'ni, seyrek satırlara da Kevser Suresi'ni ölçü almıştır. Bu tanzim neticesinde, her sayfa on beş satırdan ibaret olup, ayetle başlayıp yine ayetle son bulmaktadır.
'Ayet Berkenar' tabir edilen bu hususiyet, Kur'an-ı Kerim'in yine Kur'an'dan alınan ölçülerle tertip edilmesidir. Bu tertip dahi Kur'an adına yapılan hayırlı bir hizmet olarak tarihe geçmiştir.
İşte bir gün de gelmiş, Ahmed Hüsrev Altınbaşak isminde bir zat Üstadının arzu, istek ve tarif etmesiyle yine Kur'anda zaten var olan tevafukatı, insanlığın nazarına takdim etmiştir. Akılları gözüne inmiş insanoğluna Kur'anın böyle bir mucizesinin dahi varlığını gösterip, O'na teveccühü temin etmiştir. Hüsrev Efendi'nin yazmış olduğu bu tevafuklu nüsha insanlığın hizmetine takdim edildikten sonra, Kur'ana ve İslam'a karşı iştiyakın kırıldığı, 'Kur'an öğrenmek zor, ben beceremiyorum' diyenlerin çoğaldığı bir dönemde, yepyeni bir çığır açılmıştır. Kur'an, Hüsrev Efendi'nin elinde ve kaleminde açığa çıkan bu mucizesiyle bütün insanların nazarını tekrar kendisine toplamış ve Kur'an öğrenimini ve okumasını çok daha kolay bir hale getirmiştir.
Allah'a kendisini tamamen vakfetmiş olan Hüsrev Efendi, Allah'ın inayetiyle Kur'anın zaten var olan tevafukunu gözlere göstermiş ve Üstadının tabiriyle "yaz emri buyrulmasıyla, Levh-i Mahfuzdaki Kur'an gibi"(1) yazmıştır.
Bediüzzaman Hazretlerinin, "Hüsrev; Türk milletinin manevi büyük bir kahramanı ve bu vatanın büyük bir halaskarıdır. Ve Türk milleti onunla iftihar edecek bir halis fedakarıdır"(2) dediği Hüsrev Efendi'nin, yazmış olduğu nüshaları görenlerin, "Maşallah, Barekallah, ben bu nüshayı görünceye değin Kur'an okumayı bilmiyordum, ama şimdi çok rahat bir şekilde Hüsrev Efendi'nin hattından öğrendim ve kolaylıkla okuyabiliyorum, Allah ebediyen ondan razı olsun" dediklerine müteaddid defalar şahid olmaktayız.
Hadd-i zatında bu Kur'an-ı Kerim, bütün hareke ve noktalarının harflerin tam üzerine veya tam altına getirilmiş olması, Kur'anda geçen bütün harflerin her yerde aynı ölçülerde bulunması, okuyucuya, hususen Kur'anı yeni öğrenenlere, büyük okuma kolaylığı sağlamaktadır.
İnsanların nazarını Kur'an'a çevirmekle Hüsrev Efendi'nin kazanacağı sevapları ise Üstadı Bediüzzaman Hazretleri şu şekilde ifade etmektedir.
"Ey Hüsrev! İnşallah senin yazdığın Mucizeli Kur'an-ı Azimüşşanın yakında tab'a girmesiyle, alem-i İslam'da senin ruhuna yağacak rahmet dualarını düşün, hamd ile Allah'a şükret"
Kastamonu, 233
"Maşallah, Barekallah! Kur'anın altın bir anahtarı olan kalem-i Hüsrevî, değil yalnız bizleri, belki ruhanileri ve melekleri de sevindiriyor."
Kastamonu, 2
Tevâfuk kelime olarak; denk gelme, latifane bir ahenkle uyum içinde olma manalarını taşır. Yani Kur'an'daki Allah lafızlarının ve aynı kökten gelen kelimelerin alt-alta, karşı-karşıya veya sırt-sırta gelmesiyle zuhur eden intizam ve ahenktir.
Bakmasını bilen gözler görecektir ki; kainatın hiçbir yerinde karışıklığa, tesadüfe mahal yoktur. Bu Cenab-ı Hakk'ın iradesini zahir bir şekilde göstermektedir. Kur'an-ı Kerim'deki Tevafuk meselesi dahi Kur'an'ın Allah kelamı olduğunu, bir başkasının elinin karışamayacağını ve Kur'an'ın, Allah'ın iradesinin varlığını, aklı gözüne inmiş insanlara gösterir bir mucizesidir.
Hadd-i zatında bu tevafuk meselesi Bediüzzaman Hazretlerinin, "Kur'an-ı Kerimin meânî ve hakâikinde, esrar ve işaratında olduğu gibi, elfaz ve hurufatında dahi çok esrar ve mezaya bulunduğuna bir zemin ihzar etmek için, Lafzullahın binde bir sırrına işaret edecek bir tarzı yazmak ve bizden sonra gelenler inşallah daha büyük esrarları o anahtarla açacak"(5) temennisi ve "nazar-ı dikkati Kur'anın hattına çevirmek ve hakaikine ehemmiyetle baktırmak" niyeti ile 1930'lu yılların başında Barla'da on talebesini toplayıp, her birisine üçer cüz yazdırmasıyla başlar.
Bediüzzaman Hazretlerinin "yalnız, mushaf üç renkli mürekkeple; lafzullah kırmızı, sair tevafukat başka renkli mürekkeple, ayetleri siyah yazdırmak emelindeyim"(6) arzusunu yerine getirmek için çoğu hafız, hattat, hatt-ı Arabi muallimi olan Şamlı Hafız Tevfik, Hafız Ali, Hoca Halid, Galib, Sabri, Zühdü, Tığlı Hakkı ve Ahmed Hüsrev Efendi gibi, Nur talebeleri yazmaya başlamışlarsa da, Üstad Hazretlerinin istediği tarz, sadece Hüsrev Efendi'nin hattında gözükmüştür. Öyle ki, büyük bir hat ustası olan Şamlı Hafız Tevfik, bu meseleyi duyunca; "işte tam bana göre bir hizmet açıldı" demişti. Fakat tevafuk, san'at ve maharet meselesi değildi. Tam bir ihsan-ı ilahi idi ki, hafız olmayan ve san'attan uzak gayet sade bir hat sahibi olan Hüsrev Efendiye nasib olmuştu. Neticeyi Bediüzzaman Hazretleri şu şekilde beyan eder:
"Asıl müsveddede tevafuk, Hüsrev'in tarzındadır. Onun için Hüsrev'in bir mahareti varsa tevafuku bozmamış. Tavsiye etmiştim ki; kimse maharetini karıştırmasın. Demek en büyük maharet odur ki, tevafuku bozmasın, çünki tevafuk var."(7)
Barla Lahikası, 31
Bu zat hafız olmadığı halde yazdığı iki mükemmel Kur'an ile ve üçüncüsünü gözle görünür bir nev'i lem'a-i i'caziyesine beş-altı mushafta işaretler yaptım. Hatt-ı Arabî-i Kur'anîleri mükemmel olan kardeşlerime, taksim ettim. Bunların içinde Hatt-ı Arabi-i Kur'anda Hüsrev onlara yetişemediği halde birden umum o katiplere ve hatt-ı Arabi muallimine tefevvuk eyledi. Ve hatt-ı Arabi'de en mümtaz kardeşlerimizden on derece geçti. Umumen onlar tasdik edip, evet bizden geçti, biz ona yetişemiyoruz dediler. Demek Hüsrev'in kalemi, Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyanın ve Risale-i Nur'un mucizevari kerametleri ve harikalarıdır."
Kastamonu, 109
Bediüzzaman Hazretlerinin "yorulmaz ve usanmaz, ciddi, samimi kardeş (Hüsrev)! Tevafukta muvaffakiyetli kalemin ile yazılan i'caz-ı Kur'anın ahirinde senin hakkında (Allah'ım! Onu hizmet-i imaniye ve Kur'aniyede muvaffak eyle) olan dua, bu defa şübhem kalmadı ki, tam kabul olmuş"(9) diye bahsettiği talebesi, en yakın arkadaşı, "Türk milletinin manevi büyük bir kahramanı ve bu vatanın bir halaskarı"(10) diye tarif ettiği Hüsrev Efendi, "yaz emrinin buyrulmasıyla Levh-i Mahfuz'daki Kur'an gibi yazılması"na (11) muvaffak olmuştur.
Bazı ehl-i kalb ve ehl-i hakikatin "bu tarz yazı, Levh-i Mahfuz'un yazısına benziyor diye hükmettikleri(12)" gibi insanlığın hizmetine takdim edilmesiyle, üzeri küllendirilmeye çalışılan Kur'an ve hakikatleri kendisini, Hüsrev Efendi'nin yazdığı bu nüshayla bütün insanlığa göstermiştir.
Davasını "Kur'an'ın sönmez ve söndürülmez bir nur olduğunu dünyaya göstereceğim ve isbat edeceğim" diye tarif eden Bediüzzaman Hazretleri, hakikatlerini inkar edenlere karşı, telif ettiği Risale-i Nur ile; aklı gözüne inenlere karşı da, Hüsrev Efendi'ye yazdırdığı Tevafuklu Kur'an-ı Kerim ile, bu davasını gerçekleştirmiştir.
Büyük insanlar, hakikaten büyük oluyorlar. Bir insanın büyüklüğünü anlamak için ise, meşgul olduğu işlere ve ortaya koyduğu eserlere bakmak kafi olsa gerektir. Hüsrev Efendi de, yazdığı bu Kur'an'ı satıp çok paralar kazanabilecekken, böyle yapmayıp, Cenab-ı Hakk'ın rızasını kazanmak noktasında, 1974 yılında talebeleriyle beraber Hayrat Vakfı'nı kurarak, yazmış olduğu okunuşu çok kolay ve tevafuklu olan bu nüshanın telif hakkını, ilâ-nihaye vakfına karşılıksız olarak vermiştir.
Husrev Efendi ahirete gittiğinde (gayet zengin bir aileye mensup olarak çok mülk sahibi olduğu halde) dünyevi bir miras bırakmamıştır. Fakat, elli yıllık bir emekle yazdığı Kur'an gibi, yine o Kur'anın hakiki bir tefsiri olan Risale-i Nur eserlerinden gece gündüz çalışarak binlerce nüsha yazıp, bu vatanın evlatlarına takdim etmiştir. İşte, bıraktığı bütün miras, bu iki büyük hazineden ibarettir.
Hüsrev Efendi çocukluk yıllarında şöyle bir rüya görür. "Büyük bir deniz ortasında bir ağaç vardır. Deniz çekilir ve ağaç kurur. Bir zat gelir, o ağacın dallarını budar. Sonra denizin ortasında büyükçe bir yol açılır ve kendileri o yoldan yürümeye başlarlar". Bu rüyasını şeyhine anlattığında, şeyhinin tabiri şöyle olmuştur. "O deniz şeriattir. Ağaç ve dalları ise, ondan feyiz alan tarikattir. Benden sonra Isparta'ya İslam'a hizmet edecek bir Zât gelecek ve sen ona ittiba edeceksin"
Bilahire 1926 yılında Bediüzzaman Hazretleri sürgün olarak Barla'ya gelmiştir. Büyük bir Zâtın Isparta'ya nefiy olarak gönderildiğini işiten Hüsrev Efendi'nin fıkıhla alakalı üç suâlini muhtevi mektubuna Bediüzzaman Hazretlerinin cevabı câlib-i dikkattir:
"Hüsrev Bey kardeşim! senin sorduğun meselelerin cevapları fıkıh kitaplarında mevcuttur. Bu bilgilere ulaşmak da kolaydır. Ben bir talebe arıyorum o sen olsan gerek! İslam alemi bu gün, büyük bir sarsıntı geçiriyor. İman kalesi tehlikededir. Gel, beraber Kurana ve bu aziz milletin İmanına hizmet edelim!"
Daha hiç görüşmemiş olduğu Üstadının mektubuna bir mektupla değil, kendisi bizzat huzuruna gitmek hassasiyetiyle ve "ehli kemâlin huzuruna yürüyerek gidilir" deyip kırk kilometre uzaklıkta bulunan Barla'ya yaya olarak Üstadın huzuruna gitmiştir.
Üstad Hazretleri, kendilerini -iltifaten- Barla dışındaki Karaca Ahmed Türbesinde karşılamışlardır. Hüsrev Efendi bu buluşmadan sonra Onun hem talebesi, hem hizmet arkadaşı, hem de İman ve Kur'an hizmetinde en büyük rükün olarak yerini almıştır.
^
Hüsrev Efendi Denizli mahkemesi müdafaasında (1944), Bediüzzaman Hazretleri ve Risale-i Nurla tanışmasının kıymet ve ehemmiyetini şu şekilde ifade ediyordu
"On iki seneden daha evvel Hâlıkımın lütfuyla Bediüzzaman Hazretleri'ne vasıl olmuş ve eserlerini okumuşum. İslam dininin pek büyük kudsiyetine ve pek yüksek fazilet telkin ettiğine o eserleri okumakla muttali oldum. Nur eserlerinin ve müellifinin, bu milletin iki hayatlarının saadetlerine çalıştıklarına o kadar bariz deliller gördüm ki; bu delâil karşısında hayran olmamak elden gelmiyor."
Şualar-II, 338
Küçüklüğünden beri hak ve hakikati arayan ve çoğu zaman içi içine sığışmayan Hüsrev Efendi, üstadı Bediüzzaman Hazretleri ile karşılaştığında aradığını bulmuş olmanın sevincini ve hayranlığını yukarıda da olduğu gibi, her zaman şükranla dile getirmiştir.
Bundan böyle Hüsrev Efendi'nin hayatında, Risale-i Nur ve iki cihanın saadet vesilesi olan bu eserlerin, milletin selameti ve kurtuluşu için mutlaka insanlara ulaştırılması gayesi vardır. Bu sadece bir temenni veyahut ağızdan bir çırpıda çıkan kuru bir söz değil, Onun hayatı ve hayatında ne varsa bu uğurda sarfıyla tezahür eden bir dava olmuştur.
^
Hüsrev Efendi Bediüzzaman Hazretlerini tanımakla, aradığını bulmuştu. Risale-i Nur gibi bir eserin müellifi olan Bediüzzaman Hazretleri de, gerek dava arkadaşı, gerek hizmet arkadaşı, gerekse en büyük dost olarak Hüsrev Efendi gibi bir yardımcıyı bulmuş olduğunu talebelerine,
"Şimdi Hüsrev gibi bir nur kahramanı size ihsan edildi, İnşallah bu medrese-i Yusufiye dahi medreset-üz Zehra'nın bir mübarek dershanesi olacak. Ben şimdiye kadar tamamıyla Hüsrev'i ehl-i dünyaya göstermiyordum, gizlerdim. Fakat neşredilen mecmualar, Onu ehl-i siyasete tamamıyla gösterdi, gizli bir şey kalmadı. Onun için ben onun iki üç hizmetini has kardeşlerime izhar eyledim. Hem ben, hem o daha gizlemek değil, lüzum ise ayn-ı hakikat beyan edilecek."
Şualar-II, 486
diyerek memnuniyetini ifade ediyordu.
Yine Üstad Bediüzzaman Hazretleri;
"Bu Zât (Hüsrev Efendi) müstesna ve şirin kalemiyle nurlardan altı yüz risaleye yakın yazmış ve bu vatanın her tarafına neşrederek, komünist perdesi altında dehşetli ifsada çalışan anarşistliği kırdı, ve tecavüzünü durdurdu ve bu mübarek vatanı ve kahraman milleti o zehirden kurtarmak için tesirli tiryakları (ilaçları) her tarafa yetiştirdi. Türk gençliğini ve nesl-i âtîyi büyük bir tehlikeden kurtarmaya vesile oldu.
Şualar-II, 547
diyerek, Onu tanıtıyordu.
^
"Aziz kardeşim Hüsrev" diye başlayan mektubunda "senin ağlamana ve ağlayan mektubuna iştirak ettim. Evet sen de benim gibi, dünya ile iki cihette alakan kesiliyor. Hem öyle lazım."(Kastamonu Lahikası, 231) diyen Bediüzzaman Hazretleri, dünya cihetindeki müşterekliklerini ifade ederek;
"Zaten Hüsrev'in mümtaz bir hâssiyeti budur ki, şimdiye kadar bana gelen bütün mektuplarının hiç birisi beni incitmiyor. Elîm zamanlarımda da yumuşak geliyor, ruhumu okşuyor. Bu cihetle dahi ona şahsım itibariyle çok minnetdarım."
Emirdağı Lahikası-I 95
ifadesi, yeni bir çığır açan Risale-i Nur hizmetindeki bu iki Zatın aralarındaki tevafuklarına (uygunluklarına) ışık tutuyordu.
^
Bediüzzaman Hazretlerinin, "seksen küsur senelik hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde bir cani gibi muamele gördüm, bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilattan men edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere maruz kaldım..." diye kısaca özetlediği hayatının aşağı yukarı aynını, Hüsrev Efendi dahi yaşamış ve mahkeme, esaret, zehir belalarına maruz kalmakla, ihtiyar bir insanken bile eziyet gördürülmekten hali bırakılmamıştır.
Memleketin Eskişehir-1935, Denizli-1944, Afyon-1948, Isparta-1960, Eskişehir-1971, Bursa, Bergama, İzmir ve Buca cezaevlerinde senelerce hapis yatmıştır. Hapishanelerden kurtulduğu yerde yine çile yakalamış kendisini, ondan kurtulduğunda da zehirler yakmıştır bağrını. Hastalıklar belini büktüğü halde, O talebelerine dinç görünmüş ve her zaman için davalarında en büyük destekçileri olmuştur.
1971 muhtırasından sonra, 72 yaşında bir ihtiyarken bile 96 talebesi ile beraber, ağır şartlar altında tutuklanıp 7 yıl süreyle hüküm giymiş ve -Yusuf (as) misali- 7 yıl hapis yatarak, medrese-i Yusufiyedeki çileli tahsilini tamamlamıştır. Hüsrev Efendi'nin bu hali, Ondaki mücadele ruhunu gözler önüne seren bir ibret vesikasıdır.
Akıldan uzak işkenceler ve yokluklar içinde bile, sünnet-i seniyyeyi yaşayabilmesiyle, hem talebelerine, hem diğer mahkumlara ve hapishane yetkililerine İslamiyet'in güzelliklerini gösterebilmiştir. Hapishane yetkililerinin "keşke bizim çocuklarımız da böyle olsa, fakat namaz kılmasalar" dedikleri talebelerinin şehadetiyle vakidir.
^
Bir tarafta hastalıklar, bir tarafta tarassudat ve zaman zaman sürgünlere aldırmadan, Üstadının çizdiği yolda hiçbir zaman istikametini kaybetmeden ilerleyebilmiş ve Üstadının istediği tarzda ve Risale-i Nurun düsturlarına muvafık talebeler yetiştirebilmiştir.
Isparta'daki evinin küçücük odasında, kırk küsur sene süren inziva hayatında, günlerce bıkmadan, usanmadan öğleye kadar Kur'anı tevafuklu ve kolay okunuşlu bir surette yazabilmiş, öğleden sonra memleketin dört bir yanından gelen talebelerinin müşkillerini halletmiş, hem de Üstadının kendisine tevdi ettiği hizmetini, o günkü esasatından hiçbir şey eksiltmeden bu güne taşıyabilmiştir. Risale-i Nurdan yaptığı derslerle gönüllere iman nurunu akıtmış ve Bediüzzaman Hazretlerinin tabiriyle, memlekete anarşistliğin girmesini engellemiştir.
^
Hüsrev Efendi'nin yirmi kişiyi bile zor alan küçücük odasına bazen çok daha fazla kişi sığmaktaydı. Talebeler, Hüsrev Efendi'den dinledikleri derslerle gönülleri dolu dolu olarak memleketlerine dönerler, her türlü belaya ve musibete dayanabilecek, güç ve kuvveti kendilerinde bulmuş olarak döndükleri memleketlerinde, aldıkları dersleri diğer insanlara aktarırlardı
Bir gün Hüsrev Efendiyi ziyarete gelen bir gurup, kendisine "biz kendimizi burada bir başka alemde gibi hissediyoruz" dediklerinde; o bunun sebebini, "çünki benim yanımda dünya yok" diye açıklamıştı. Talebelerine : "Ben sizleri yanıma kabul etmekle öyle büyük zevklerden vazgeçiyorum ki, siz bunun nasıl bir fedakarlık olduğunu bilemezsiniz" derdi.
^
Çocuk yetiştirilmesi mevzuuna çok ehemmiyet gösterir ve "çocuklar cennete siz cennete, çocuklar cehenneme siz cehenneme" diyerek talebe okutmanın istikbal için ehemmiyetini, her sohbette mutlaka zikrederdi.
Bediüzzaman Hazretlerinin, böylesine yorucu ve gayretli ve hizmet dolu hayatıyla en yakın talebesi ve hizmet arkadaşı olan Hüsrev Efendi, 1977 senesi Ramazan-ı Şerifinde İstanbul'da Hakk'ın rahmetine kavuşmuş, Isparta'da daha önceden hazırlanmış olan kabrine defnedilmiştir.
^
Bediüzzaman Hazretlerinin "Risale-i Nur'un kahramanı Hüsrev, benim bedelime ölmek ve benim yerimde hasta olmak samimî ve ciddî istiyor. Ben de derim: Te'lif zamanı değil, şimdi neşir zamanıdır. Senin yazın, benim yazımdan ne derece ziyade ve neşre faideli ise, hayatın dahi hizmet-i Nuriyede benim bu azablı hayatımdan o derece faidelidir.
Eğer benim elimden gelseydi, hayatımdan ve sıhhatimden size memnuniyetle verirdim."(Emirdağı Lahikası-I, 139) dediği Hüsrev Efendi, Bediüzzaman Hazretleri ve Risale-i Nur yanında haklı yerini almış ve ismi yüzlerce defa Risale-i Nurda hep övgüyle zikredilmiştir.
Hatta Bediüzzaman Hazretleri Şualar isimli eserinin ikinci kısmında, sanki kendisinden sonra hizmeti Hüsrev Efendiye bırakacağını -gerçi kendisi kerratla zikretmiş ve talebeleri de çok defalar şahid olmuş olmakla birlikte- kendi savunmasından sonra hemen onun savunmasını koymakla ihsas ettirmektedir.
Bediüzzaman Hazretlerinin
Yakın Talebelerinden
Büyük Ruhlu Küçük Ali diyor ki;
"Hazret-i Peygamberin soyu Hazret-i Fatıma yoluyla iki şecere üzerine takip etmiş. Molla Hüsrev kardeşimize gelene kadar, biri ulema şeceresi, biri de meşayıh şeceresi. Molla Hüsrev'e gelince yol birleşti. Hüsrev kardeşim hem meşayıh vazifesini aldı, hem ulema vazifesini aldı. Molla Hüsrev kardeşim ehl-i beyttendir. Ehl-i Beytin çift yolun gelmesine en ahirindeki birleştiği yerdir. Onun için Hüsrev kardeşim karşısına hangi profesör, hangi bilgin çıksa, hangi çeşit mesele sorulursa sorulsun cevabını vermeye haizdir."
Bediüzzaman Hazretleri Kuleönü'ne haber göndermiş, bütün kardeşler oraya toplansın, gece sohbet edeceğiz diye. Bu haber üzerine herkes oraya gelmiş, fakat bu toplantıda Molla Hüsrev yok, gelmemiş. Cemaat soruyor; 'niye gelmedi?' Bediüzzaman Hazretleri Hüsrev gelmezse biz Onun ayağına gideriz diye cevap veriyor ve o gece birkaç kardeşle Hüsrev Efendiyi ziyaret etmişler."
Ve böyle yapmakla Bediüzzaman Hazretleri Risale-i Nur hizmeti noktasında Hüsrev Efendi'nin vazifesinin ne kadar mühim olduğunu göstermiş ve o hayırlı hizmetinden alıkoymamak için kendisi O'nun yanına gitmiştir.