Devrimler Yanlıştır. Kemalist Devrim de Yanlıştı

Son güncelleme: 06.11.2013 09:32
  • Kardeş, yanlış olan birşeyi sorgulamak yerine , kabul etmemek daha doğru olur bana göre. Bunun yanlış olduğunu bile bile neyini sorgulayalım. Herşey baiştan sona islam karşıtlığı. Var mı başka açıklaması ki, kendimizi bu yüzden yoralım.
#03.02.2013 18:03 0 0 0
  • @Terakkiperver adlı üyeden alıntı:
    [alinti=#4981444]neyzenteyfik[/alinti]

    İslam rejimini (ŞERİATINI) red edip de tağuti sistemlerin gelmesini isteyen dinden çıkar.Siz İslam'dan bihaber olduğunuz için bunları anlayabilecek kapasitede değilsiniz.M.Kemal'in getirdiği laiklik ve cumhuriyet tağuti sistemdir.Yani İslam dışı sistemlerdir.Bunlar batının kendi düzenleridir.İslam'sız devlet ve millet olamaz.

    Kemalistler veya laikçilerin asıl kendileri ateisttir ama bunu belli etmezler.Ancak dine saldırmayı da ihmal etmezler.
    Kemalistlere veya laikçilere hitap olarak biz de deriz ki:


    Mesela;Şeriata karşıyım ne demek? Bu,ALLAH'a karşıyım demektir.. ALLAH'ın emirlerine, kanunlarına, buyruklarına ben karşıyım. Sen kimsin yahu, ALLAH'ın yarattığı bi aciz mahluksun! Sen ALLAH' a nasıl karşı gelirsin. İçki içmeyin demiş içiyor bak karşı geliyor doğru, ALLAH' a karşı geliyor , zina etmeyin demiş zina yapıyor bak doğru karşı geliyor. Hem de istemiyor sen diyorsun ki yasak olsun bu işler, hayır yasak olmasın diyor, doğru, o doğru ama sana ne oluyor sen müslümanım demiyormusun Elhamdülillah ben müslümanım demiyor musun sana ne oluyor elbette İngiliz şeriata karşı olacak, elbette Rum şeriata karşı olacak, elbette Sırp şeriata, Kur'an'a, İslam'a karşı olacak, elbette Rus,Yunan şeriata karşı olacak bazıları gene aklı başında olanlar imana gelebiliyor.


    Peki sen müslüman oğlu müslüman!.. Sana ne oluyor sen onlara ne uyuyorsun sen kafirmisin, müşrikmisin, Sırp mısın, Rus musun,İngiliz misin, Amerikalı mısın, Yunan mısın? Sen Kur'an'a nasıl düşman olursun , sen ALLAH'a nasıl düşman olursun...


    Laiklik kesinlikle dinsizliktir.Bunun benimsyende dinden çıkar.Tağuti sistemlerin en yumuşak tarafı da demokrasi ile beraber budur.


    NİSA SURESİ-76. İman edenler Allah yolunda savaşırlar. İnkâr edenler ise tâğutun yolunda savaşırlar. Siz de şeytanın dostlarıyla savaşın. Gerçekte, şeytanın hilesi pek zayıftır.

    Bu ayet her şeyi açıklamaktadır.
    Orijinali Göster...
    İslam rejimini (ŞERİATINI) red edip de tağuti sistemlerin gelmesini isteyen dinden çıkar.Siz İslam'dan bihaber olduğunuz için bunları anlayabilecek kapasitede değilsiniz.M.Kemal'in getirdiği laiklik ve cumhuriyet tağuti sistemdir.Yani İslam dışı sistemlerdir.Bunlar batının kendi düzenleridir.İslam'sız devlet ve millet olamaz.

    Kemalistler veya laikçilerin asıl kendileri ateisttir ama bunu belli etmezler.Ancak dine saldırmayı da ihmal etmezler.
    Kemalistlere veya laikçilere hitap olarak biz de deriz ki:


    Mesela;Şeriata karşıyım ne demek? Bu,ALLAH'a karşıyım demektir.. ALLAH'ın emirlerine, kanunlarına, buyruklarına ben karşıyım. Sen kimsin yahu, ALLAH'ın yarattığı bi aciz mahluksun! Sen ALLAH' a nasıl karşı gelirsin. İçki içmeyin demiş içiyor bak karşı geliyor doğru, ALLAH' a karşı geliyor , zina etmeyin demiş zina yapıyor bak doğru karşı geliyor. Hem de istemiyor sen diyorsun ki yasak olsun bu işler, hayır yasak olmasın diyor, doğru, o doğru ama sana ne oluyor sen müslümanım demiyormusun Elhamdülillah ben müslümanım demiyor musun sana ne oluyor elbette İngiliz şeriata karşı olacak, elbette Rum şeriata karşı olacak, elbette Sırp şeriata, Kur'an'a, İslam'a karşı olacak, elbette Rus,Yunan şeriata karşı olacak bazıları gene aklı başında olanlar imana gelebiliyor.


    Peki sen müslüman oğlu müslüman!.. Sana ne oluyor sen onlara ne uyuyorsun sen kafirmisin, müşrikmisin, Sırp mısın, Rus musun,İngiliz misin, Amerikalı mısın, Yunan mısın? Sen Kur'an'a nasıl düşman olursun , sen ALLAH'a nasıl düşman olursun...


    Laiklik kesinlikle dinsizliktir.Bunun benimsyende dinden çıkar.Tağuti sistemlerin en yumuşak tarafı da demokrasi ile beraber budur.


    NİSA SURESİ-76. İman edenler Allah yolunda savaşırlar. İnkâr edenler ise tâğutun yolunda savaşırlar. Siz de şeytanın dostlarıyla savaşın. Gerçekte, şeytanın hilesi pek zayıftır.

    Bu ayet her şeyi açıklamaktadır.

    arkadaşım neden buraya her yazılanı şeriata bağlıyorsun
    daha öncede söylemiştim HERKES KENDİ ŞERİATINI YAŞAR
    senin bireysel olarak şeriatı yaşamak istemene benim itirazım yok
    hatta bu senin en demokratik hakkın
    peki dinden bihaberim kabul ediyorum ama
    senin gibi ayet hadis yazıp üzerinden fıkıh üretemeyecek bihaberim
    unutma ki hiçbir ayet senin internette siyaset üretmen için inmedi
    üzerinde düşünürsün hayatına uygularsın veya uygulamazsın


#12.02.2013 10:41 0 0 0
  • @neyzenteyfik adlı üyeden alıntı:
    [alinti=#4981849]Terakkiperver[/alinti]İslam rejimini (ŞERİATINI) red edip de tağuti sistemlerin gelmesini isteyen dinden çıkar.Siz İslam'dan bihaber olduğunuz için bunları anlayabilecek kapasitede değilsiniz.M.Kemal'in getirdiği laiklik ve cumhuriyet tağuti sistemdir.Yani İslam dışı sistemlerdir.Bunlar batının kendi düzenleridir.İslam'sız devlet ve millet olamaz.

    Kemalistler veya laikçilerin asıl kendileri ateisttir ama bunu belli etmezler.Ancak dine saldırmayı da ihmal etmezler.
    Kemalistlere veya laikçilere hitap olarak biz de deriz ki:


    Mesela;Şeriata karşıyım ne demek? Bu,ALLAH'a karşıyım demektir.. ALLAH'ın emirlerine, kanunlarına, buyruklarına ben karşıyım. Sen kimsin yahu, ALLAH'ın yarattığı bi aciz mahluksun! Sen ALLAH' a nasıl karşı gelirsin. İçki içmeyin demiş içiyor bak karşı geliyor doğru, ALLAH' a karşı geliyor , zina etmeyin demiş zina yapıyor bak doğru karşı geliyor. Hem de istemiyor sen diyorsun ki yasak olsun bu işler, hayır yasak olmasın diyor, doğru, o doğru ama sana ne oluyor sen müslümanım demiyormusun Elhamdülillah ben müslümanım demiyor musun sana ne oluyor elbette İngiliz şeriata karşı olacak, elbette Rum şeriata karşı olacak, elbette Sırp şeriata, Kur'an'a, İslam'a karşı olacak, elbette Rus,Yunan şeriata karşı olacak bazıları gene aklı başında olanlar imana gelebiliyor.


    Peki sen müslüman oğlu müslüman!.. Sana ne oluyor sen onlara ne uyuyorsun sen kafirmisin, müşrikmisin, Sırp mısın, Rus musun,İngiliz misin, Amerikalı mısın, Yunan mısın? Sen Kur'an'a nasıl düşman olursun , sen ALLAH'a nasıl düşman olursun...


    Laiklik kesinlikle dinsizliktir.Bunun benimsyende dinden çıkar.Tağuti sistemlerin en yumuşak tarafı da demokrasi ile beraber budur.


    NİSA SURESİ-76. İman edenler Allah yolunda savaşırlar. İnkâr edenler ise tâğutun yolunda savaşırlar. Siz de şeytanın dostlarıyla savaşın. Gerçekte, şeytanın hilesi pek zayıftır.

    Bu ayet her şeyi açıklamaktadır.

    arkadaşım neden buraya her yazılanı şeriata bağlıyorsun
    daha öncede söylemiştim HERKES KENDİ ŞERİATINI YAŞAR
    senin bireysel olarak şeriatı yaşamak istemene benim itirazım yok
    hatta bu senin en demokratik hakkın
    peki dinden bihaberim kabul ediyorum ama
    senin gibi ayet hadis yazıp üzerinden fıkıh üretemeyecek bihaberim
    unutma ki hiçbir ayet senin internette siyaset üretmen için inmedi
    üzerinde düşünürsün hayatına uygularsın veya uygulamazsın



    Orijinali Göster...
    arkadaşım neden buraya her yazılanı şeriata bağlıyorsun
    daha öncede söylemiştim HERKES KENDİ ŞERİATINI YAŞAR
    senin bireysel olarak şeriatı yaşamak istemene benim itirazım yok
    hatta bu senin en demokratik hakkın
    peki dinden bihaberim kabul ediyorum ama
    senin gibi ayet hadis yazıp üzerinden fıkıh üretemeyecek bihaberim
    unutma ki hiçbir ayet senin internette siyaset üretmen için inmedi
    üzerinde düşünürsün hayatına uygularsın veya uygulamazsın




    Herkes kendi dinini yaşar. İslamda zorlamak yoktur. Peki,, islamda zorlamak yokken kimsenin itirazıda yokken, inançlı insaanları zorlamak neden. Hayatın her alanında toplumu değiştirmek istenmesinin nedeni ne acaba? Dikkat edersen eğer, inançlı bir insan birşey dediği zaman , herkes kendi şeriatini yaşar sözleri meydana çıkıyor.. Peki inanmayan kesim neden inanaların üzerinde söz hakkına sahip oluyor yada nerden sahip oluyor?
    Ayrıca , herkes kendi şeriatini yaşar .. diye bir terim yoktur. dünya şeriat üzerine kurulmuştur ve Allahın emirleri doğrultusunda bir yaşam sürülmesi gerekmktedir. bunu karşılığında eğer biri derseki, ben Allah'a inanmıyorum. Şeriati kabul etmiyorum( Şeriat Allahın sözleridir, ki Allahın sözlerini kabul etmemek) o zaman zorlama olmaz. zorlama olmadan uyarılır. buda Allahın emri. İnsanları uyarıp Hakk yolu anlatmak.

    Tanıdığımız ve tanımadığımız insanları, hatalarından ve günahlarından dolayı uyarmak zorunda mıyız? Eğer ikaz etmezsek bu kişilerin nasıl bir yükümlülüğü vardır?..


    Değerli kardeşimiz;
    Kişinin tebliğ sorumluluğu, imkanları ölçüsünde ölünceye kadar devam eder. Ayrıca insanları hakka davet ederken bu davetin bir sınırı yoktur. O kişi hak yola ulaşıncaya kadar dine davet edilir.

    İrşâda muhatab olan, yani irşâd edilecek kimseler hem gayri müslimler ve hem de Müslümanlardır. Müslüman olmayanları irşâd; onları iman ve İslâm'a davet etmek demektir. Müslümanları irşâd ise; onlara imanın gereği olan salih amel ve güzel ahlâkı telkin etmektir. İrşâdı yapacak kimseler ise peygamberlerden sonra, salih müminler ve din bilginleridir.

    İrşâd, dini bir emir olup Müslümanlar üzerine farz-ı kifayedir. Müslümanların içlerinden bir grup bu görevi yapınca diğerlerinin üzerinden düşer.
    İnsanları irşâd edecek mürşidleri, din bilginlerini yetiştirmek Müslümanlar üzerine farzdır. Kur'an-ı Kerîm'de:

    "Sizden, insanları hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten alıkoyan bir topluluk olsun." (Âl-i İmrân, 3/104)

    buyurulur.

    Ümmet; grup, sınıf anlamınadır. "İçinizden irşâd görevini yapacak bir grup bulunsun" veya "sizden, emr-i bi'l ma'ruf ve nehy-i ani'l münker yapacak bir topluluk oluşsun" demektir.

    Üniversite ortamında olsun başka ortamda olsun, irşadda bulunamamaktan dolayı ahirette birilerinin sizden hak taleb etmesi diye bir durum yoktur. İrşad farz-ı kifaye olduğu için toplumda ehil bir kişinin bu görevi yapması yeterlidir. Ama yine de her Müslümanın irşadda bulunmaya gayret etmesi çok faziletlidir.

    İnsanları işlediği hatalardan dolayı uyarırken çok dikkatli olmak gerekir. Çünkü her insan hatasını kabul etmeyebilir. Bu da ters tepkiye sebep olur. Tavsiyelerimizi dinleyeceğinden emin olduğumuz kişileri uyarabiliriz. Çevremizdeki insanlara İslamiyeti anlatmanın en güzel yolu, onu hakkıyla yaşamaktır. En güzel tebliğ de budur.

    [h=1]Tebliğde üslubumuz nasıl olmalıdır? İslami değerleri küçümseyen insanlara nasıl tebliğde bulunmalıyız?
    Değerli kardeşimiz;
    Hz. Peygamber'in (s.a.s) Tebliğinde Göze Çarpan Hususlar

    Kâinatın Efendisi, Cenâb-ı Hakk'ın ifadesiyle mü'minler için en mükemmel örnek (Ahzab, 33/21) olduğundan; O'nun İslâm'ı tebliğ usûl ve şekilleri biz mü'minler için de baş vurulacak yegâne kaynaktır. Zira Allah Resûlü (s.a.s.) İslâm'ı tebliğ ederken, "Şeriat-ı Tekviniye" dediğimiz, kâinatın akışı içerisinde cereyan eden genel prensiplere göre davranmış ve daha sonraları karşılaşabilecekleri her türlü durumda ümmeti için bir model ortaya koymuştur. O isteseydi, Rabbisine yalvarır ve istediği dünyalığı elde edebilirdi; isteseydi ve hikmet-i İlâhiyeye uygun düşseydi, belki de bütün müşrikler helâk olur veya İslâm'a girebilirlerdi. Ama bütün bunlar mûcize kabilinden gerçekleşeceği için, O bir örnek, takip edilecek bir model olamazdı.
    Allah Resûlü'nün (s.a.s.) her konuda örnek olması sebebiyle, tarihin seyri içerisinde O'nun gönül verdiği dâvâ uğrunda "kandan-irinden deryaları geçip gitmeye azimli ve kararlı; varıp hedefine ulaştığında da her şeyi Sahibine verecek kadar olgun ve Yüce Yaratıcı'ya karşı edepli ve saygılı gönül erleri" yetişmiştir.
    Hz. Resûl-i Ekrem (s.a.s.) insanları İslâm'ı davet misyonunu ele aldığımızda, onda, daha pek çok ve önemli hususiyetin yanı sıra, şu prensiplerin de birer esas olduğunu söyleyebiliriz:

    1. Sabır,
    2. Yumuşak Davranma ve Hoşgörü,
    3. Tedrîcilik,
    4. Neticeleri Allah'tan bilme,
    5. İç derinliği,
    6. Tevazu,
    7. Muhasebe.

    1. Sabır

    Kâinatta en büyük belâ ve musibete hep peygamberler dûçâr olmuşlardır. Fakat bütün bu belâ ve musibetlere karşı en büyük sabrı da yine onlar göstermişlerdir. Hz. Nûh'un, Hz. Lût'un, Hz. Musa'nn, Hz. İsa'nın, Hz. Yahya'nın ve Kâinatın Efendisi'nin (s.a.s.) başına gelenler, az çok bütün mü'minlerin malûmudur. Fakat bütün bu belâ ve musibetler onları dâvâlarını anlatmaktan alıkoyamamış, aksine onlar sabır ve sebatla Allah'ı ve O'nun emirlerini tebliğde berdevam olmuşlardır.
    İşte peygamberlere ait bu umumî gaye ve vazife Kur'ân'da şöyle dile getirilir: "Onlar öyle seçkin kimselerdir ki, Allah'ın buyruklarını tebliğ ederler, O'nu sayıp, O'ndan çekinir ve O'ndan başka kimseden çekinmezler. Hesaba çeken olarak Allah yeter." (Ahzab, 33/39)

    Bu hususta Peygamber Efendimiz'e de Cenab-ı Hak, tebliğle alâkalı olarak şöyle buyurur:
    "Ey Peygamber! Rabbinden sana indirilen buyrukları tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan risalet vazifesini yapmamış olursun. Allah seni, zarar vermek isteyenlerin şerlerinden koruyacaktır. Allah kâfirleri hidâyet etmez, emellerine kavuşturmaz." (Mâide, 5/67)

    "Allah Resûlü'nün, bu ulvî vazifeyi yüklendikten sonraki bütün hayatı dini tebliğle geçti. O kapı kapı dolaşıyor ve mesajını kendilerine tebliğde bulunabileceği âşina sima ve gönüller arıyordu.

    "Karşı cephenin infiâli evvelâ ilgisizlik ve boykot şeklinde oldu. Daha sonra istihza ve alayla devam etti. Son sahada ise işkencenin her çeşidiyle sürüp gitti. Geçeceği yollara dikenler serpiliyor, namaz kılarken başına işkembe konuyor ve kendisine her türlü hakaret reva görülüyordu. Ne var ki, Allah Resûlü bunların hiçbiriyle yılmadı ve usanmadı. Çünkü O'nun dünyaya geliş gayesi buydu. Can alıcı hasımları dahil herkese defaetle uğradı. Ve ilâhî mesajı sundu. Evet, Ebû Cehil ve Ebû Leheb gibi din ve iman düşmanlarına bile kim bilir kaç defa gitti, hak ve hakikati anlattı..! O panayırları dolaşıyor, bir kişinin hidâyetine vesile olabilmek için çadır çadır geziyor; gittiği her kapı yüzüne kapanıyor; fakat O bir başka sefer yine aynı kapıya varıyor, aynı şeyleri tekrar ediyordu..

    "O, Mekke daha fazla ümit vermeyince Taif'e gitti.. Taif mesîrelik bir yerdir. Rahat ve rehavetin şımarttığı Taifliler, Mekkelilerden daha baskın çıktı. Bütün sefîh ve ayak takımı toplanıp Resûl-i Ekrem'i; evet O, meleklerin dahi yüzüne bakmaya kıyamadığı güneşler güneşini taşlayarak Taif'ten kovdular. Allah Resûlü'nün yanında, evlâdım deyip bağrına bastığı Zeyd b. Hârise vardı. Zeyd, gelen taşlara vücudunu siper ederek, Efendiler Efendisini korumaya çalıştı ama, yine de mübarek vücuduna isabet eden taşlar her yanını kanlar içinde bıraktı.

    "Bu müsamahasız atmosferden sıyrılıp bir ağacın altına iltica etmişlerdi ki, birdenbire Cibrîl-i Emin beliriverdi. Ve eğer izin verilirse, çevredeki bir dağı, bu azgın insanların başına geçirebileceğini teklif etti. Allah Resûlü çok rencide olduğu bu dakikalarda bile, böyle bir teklife "hayır" diyordu. Evet O, çok ileride bile olsa, eğer bunlardan bazıları imana uyanacaksa, onlara gelebilecek belâlara karşı "hayır!" diyordu...

    Ve, sonra ellerini açıp Rabb'ine niyazda bulundu:

    Allah'ım, güçsüzlüğümü, za'fımı ve insanlar nazarında hakir görülmemi Sana şikâyet ediyorum. Ya Erhamerrahimîn! Sen hor ve hakir görülen biçarelerin Rabbisin. Benim de Rabbimsin.. Beni kime bırakıyorsun? Kötü sözlü, kötü yüzlü uzak kimselere mi, yoksa işime müdahil düşmana mı? Eğer bana karşı gazabın yoksa, çektiğim mihnetlere, belâlara hiç aldırmam. Ancak afiyetin arzu edilecek şekilde daha ferah-feza, daha geniştir. İlâhî, gazabına giriftâr yahut hoşnutsuzluğuna düçâr olmaktan, Senin o zulmetleri parıl parıl parlatan dünya ve âhiret işlerinin medâr-ı salâhı Nûr-u Vechine sığınırım. İlâhî, Sen razı olasıya kadar Senin affını muntazırım! İlâhî, bütün havl ve kuvvet sadece Senin elindedir.

    "O böyle duâ ederken, yanlarına sessizce biri yaklaşır; bir tabağa koyduğu üzüm salkımını Allah Resûlü'nün önüne uzatır ve "Buyurun, bundan yiyin." ricasında bulunur. İki Cihan Serveri elini tabağa uzatırken, Allah'ın adıyla mânâsına "Bismillâh" der. Üzümü ikram eden Addas ismindeki köle için bu, beklenmedik bir hâdisedir. Hayretle sorar: "Sen kimsin?" Allah Resûlü cevap verir: "Son Peygamber ve son Resûlüm!" Addas üzerine abanır ve öpmeye başlar.. senelerce gökte aradığını şimdi yerde, hem de hiç beklemediği bir anda karşısında bulmuştur.. ve iman eder (İbn Hişam, Sire, 2:60-63; İbn Kesir, el-Bidaye, 3:166; nakl: M. Fethullah Gülen, Sonsuz Nur 1997, 1: 70-73).
    Günümüzde de İslâm'ı tebliğ ederken karşılaşacağımız zorluklara karşı en birinci sığınağımız yine sabır olmalıdır.

    Kur'ân-ı Kerim'de seksenden fazla yerde sabır zikredilerek, mü'minlerin ona ittibaları emredilir. "Ey iman edenler! Sabır göstererek ve namazı vesile kılarak Allah'tan yardım dileyin. Muhakkak ki Allah sabredenlerle beraberdir." (Bakara, 2/153) âyeti bunlardan sadece biridir. Bizler birer mü'min olarak sabrı hayatımızda üç kategoride tatbik edebiliriz: a) Belâ ve musibetlere karşı sabır. Bu, insanı sabredenler ve tevekkül edenler arasına katar. b) Günahlardan kaçınmada sabır. Bununla insana takvaya erer, müttakîlerden olur. c) Allah'a ibadet ve itaatte sabır. Bu sabır da, insanın Allah'ın sevdikleri arasında girmesine sebeptir. (Bediüzzaman, Sözler, 353)

    a) Belâ ve musibetlere karşı sabretmek, öfkeyi terk etmek, istenmeyen elem verici durumlarla karşılaştığında müşteki olmamaktır.

    b) Günahlardan kaçınmada sabır ise, kötülükleri bırakmak, isyandan kaçınmak ve bu hususlarda sebat etmekle olur. Bu da, daimî bir iman ve güçlü bir azmi gerektirir. Çünkü günah, imanı zayıflatır, bulandırır, nurunu ve parlaklığını giderir.

    c) Allah'a ibadet ve itaatte sabır, ibadette devam edip, ihlâslı olmak ve İslâmî ölçülere uygun hareket etmektir. (A. Zeydan, İslâm Davetçisinin Esasları, 2:69).
    Fethullah Gülen Hocafendi, bu sabır çeşitlerine şunları da ilâve eder: Dünyanın cazibedar güzelikleri karşısında yol-yön değiştirmeden Kur'ânî çizgiyi koruma adına sabır.

    Zaman ve vakit isteyen işlerde zamanın çıldırtıcılığına sabır.

    Emre bağlılıktaki inceliği kavrayarak "ircî" fermânına kadar vuslat iştiyakına karşı sabır.

    Müslüman, Allah'a itaat edip O'nun rızasını kazanmak için sabreder. Bu çeşit sabır, Allah'ın muhabbet ve rızasına vesiledir. Böyle bir sabırda ihlâs esastır. İhlâs, yapılan işin sadece ve sadece Allah rızas için yapılmasıdır (Bediüzzaman, Lem'alar, 21.Lem'a).
    İnsan, harama karşı da aynı sabırla mukabele etmelidir. Günaha ilk toslandığında gösterilecek mukavemet ondan gelecek kötü şerareleri kırar, insan da o oku böylece atlatmış olur. Onun içindir ki Efendimiz, Hz. Ali'ye "İlk bakış lehine gerisi aleyhinedir." buyurmuştur. Yani insann gözü günaha kayabilir. Ama o hemen gözünü kapar, yüzünü çevirirse, bu onun için günah olarak yazılmaz. Hatta harama bakmadığı için kendisine sevap bile yazılabilir. Bunun gibi, insan her zaman bir çeşit şekilde günaha düşme tehlikesiyle karşı karşıyadır. O, günaha girmeme konusunda direnç gösterdikçe, takvaya ve takvada daha üst derecelere ulaşır.
    İmtihan, hayatta Allah'ın kulları için bir sünnetidir. Allah (c.c.), insanların istidat ve kabiliyetlerini ortaya çıkarmak için onları imtihan eder. Böyle bir imtihanla insanlara bahşedilen irade ve tercih kabiliyetinin ne yönde kullanıldığı tebeyün eder. Allah kullarından dilediğini, dilediği zamanda ve dilediği şekilde imtihan eder. Kişi, en yakınlarıyla bile imtihan olabilir. Onun için insan, düşmanlarıyla olduğu gibi dostlarıyla da imtihan olunabileceğini düşünmeli ve Hakk'ın elinde bir imtihan unsuru olarak kullanılan dostlarına karşı mürüvvetli olmalıdır.

    2. Yumuşak Davranma ve Hoşgörü

    Hoşgörü ve hilim (yumuşak huyluluk), Efendimiz'in İslâm'ı tebliğinde en mühim köşe taşlarından birisidir. İnsanlara mülâyemetle yaklaşarak dâvâsını anlatan Peygamber Efendimiz'e, yaptığı işin doğruluk ve mükemmelliğini tebcil mânâsına Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "O vakit, Allah'tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın. Şayet sen, kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Şu hâlde onları affet; bağışlanmaları için duada bulun! (Umuma ait) işlerde onlara danış. Artık kararını verdiğin zaman da Allah'a dayanıp güven! Çünkü Allah, kendisine tevekkül edenleri sever."" (Âl-i İmran, 3/159)

    Hilm, Allah Resûlü'ne verilmiş ayrı bir altın anahtar durumundadır. O, bu anahtarla pek çok gönlü açmış ve onlara taht kurmuştur. Eğer O'nun bu hilmi olmasaydı, pek çok hazımsız gönül bir kısım sertliklerle karşılaşacak ve şimdi olduğunun aksine, kimileri İslâm'a cephe alacak, kimileri de belki bir hisle O'ndan uzaklaşacaktı. Ancak Allah Resûlü'nün hilmiyle ki, bütün bunların önü alındı ve koşan koşana herkes gelip İslâmiyet'e dehalet etti.

    Âyetten de anlaşıldığı üzere hilm, rahmetten gelir. Eğer Allah Resûlü, kaba ve haşin olsaydı -ki, asla değildi- etrafında bulunanların hepsi dağılıp gidecekti. Cenâb-ı Hakk'ın engin rahmetidir ki, O'nu yumuşak huylu kıldı. Yani O'nun mayesini öyle mükemmel ve mâhiyetini de öyle halîm kıldı ki, O'na dokunan eller dahi hiçbir zaman incinmedi ve diken bekledikleri anlarda gül buldular (Gülen 1997, 1:398).
    Burada merhametle ilgili birkaç hadis-i şerif zikretmeyi faydalı buluyorum. Allah Resûlü (s.a.s.), şöyle buyuruyor:

    İnsanlara merhamet etmeyene Allah merhamet etmez. (Buhâri, "Tevhid", 2; Müslim, "Fezâil," 66)

    Yerdekilere merhamet ediniz ki, göktekiler de size merhamet etsin. (Hâkim, el-Müstedrek, 4:277)

    Merhamet etmeyene merhamet edilmez. (Buhâri, "Edeb," 18; Müslim, "Fezâil", 65)
    Hz. Peygamber (s.a.s.), kendisinin dişini kıranlara, başını yaranlara karşı bile hep müsamahalı davranmıştır. Mekke'nin fethinden sonra durumlarının ne olacağını merakla bekleyen Mekkelilere, kendisini yurdundan yuvasından mahzun ve yaşlı gözlerle çıkarmış olmalarına bakmaksızın, "Gidiniz, hepiniz serbestsiniz." buyurmuştur. Ebû Süfyan'ı affetmiş ve Müslüman olması için gönlünü yumuşatmıştır. Ciğerinin parçası olan amcasının katili Vahşi'yi ve Ebû Cehil'in oğlu İkrime'yi de affetmiştir. Daha bunlar gibi nicelerini affederek bağrına basmış, işledikleri daha nice kötülüklerden dolayı onları muaheze etmemiştir.

    İnsanların kusurlarını yüzlerine vurmamış, yaptıkları hatalardan dolayı onları suçlayarak toplum nazarında hor-hakir görüp küçük düşürmek yerine, doğru ve güzellikleri öncelikle kendi hayatında yaşayarak insanlara örnek olmuştur.
    Bazen O'nun karşısına çıkıp kaba-saba hareket eden ve hakarette bulunan insanlar olurdu. O, parmağını indirip kaldırsaydı yüz kılıç birden o adamın kellesi üzerinde iner kalkardı. Ancak, bu kaba-saba hareketleri hep mülâyemetle karşılamış ve bütün bu hareketlere hilmle mukabelede bulunmuştur (Gülen, 1997, 1:403).

    Buhari ve Müslim, Ebû Said el-Hudrî'den rivâyet ediyorlar: Zü'l-Huveysira adında birisi Resûl-i Ekrem'e (s.a.s.) geldi. Allah Resûlü, o esnada ganimet malları taksiminde bulunuyordu. Efendimiz'e hitaben küstahça şöyle dedi: "Ya Muhammed, adaletli ol!." (Bu söz bizden birisine söylenmiş olsaydı, zannediyorum ciddî bir sarsıntı geçirirdik. Oysa ki biz, hakikaten adaletsizlik de etmiş olabiliriz. Fakat kendisine bu söz söylenen Zât, dünyaya adaleti getirmeye memur edilmiş bir peygamberdi.)

    O sırada orada bulunan Hz. Ömer, bu saygısızca hitap karşısında birden kükrer ve: "Bırak beni şu münafığın başını alıvereyim, yâ Resûlellah!" der.

    Allah Resûlü (s.a.s.), Hz. Ömer'i ve onun gibi düşünenleri teskin ettikten sonra bu adama döner ve sadece şunu söyler: "Yazık sana! Eğer ben de âdil olmazsam, başka kim âdil olabilir ki? (Buhari, "Edep", 95; Müslim, "Zekât", 142) Efendimiz'in bu mukabelesi, başka rivâyetlerde şu mânâya da gelebilecek şekildedir ki, bu da, onun nasıl bir muhasebe duygusuna sahip bulunduğunu gösterir: "Ben adalet etmezsem vah bana, ben mahvoldum demektir. Benim adaletsizliğimden dolayı vah sana, çünkü sen, peygamber olarak benim arkamdan geliyorsun!" (Gülen, 1997, 1:405-406)

    Müsamaha ve hoşgörüyle alâkalı şu düsturlar da yol gösterici mahiyettedir:
    Aç herkese açabildiğin kadar sîneni, ummanlar gibi olsun! İnançla geril ve insana sevgi duy; kalmasın alâka duymadığın ve el uzatmadığın bir mahzun gönül..! İyileri iyilikleriyle alkışla; inanmış gönüllere karşı mürüvvetli ol; inançsızlara öyle yumuşak yanaş ki, kinleri, nefretleri eriyip gitsin ve sen, soluklarında daima Mesih ol..! Kötülükleri iyilikle sav; görgüsüzce muamelelere aldırış etme! Herkes, davranışlarıyla kendi karakterini aksettirir. Sen, müsamaha yolunu seç ve töre bilmezlere karşı âlicenap ol..! Sevgiyi sevip düşmanlığa düşman olmak, inançla coşan bir kalbin en mümeyyiz vasfıdır. Herkesten nefret ise, ya gönlü şeytana kaptırmışlık veya bir cinnet eseridir. Sen, insanı sev; insanlığa hayran ol..! (Gülen, Ölçü veya Yoldaki Işıklar, s. 101)

    3. Tedricilik

    Kâinatta cereyan eden genel hâdiselere baktığımız zaman bir tedricilik görürüz. İşte bu tedricilik, İslâm'ın tebliğinde de en önemli noktalardan birisidir.
    Efendimiz'in (s.a.s) İslâm'ı tedricen ve merhale merhale tebliğ ettiğini ve Kur'ân-ı Kerim'in de tedricen 23 yılda inzâl buyurulduğunu biliyoruz. Hicretle iki döneme bölünen bu 23 yılın, bilindiği gibi ilk devresi Mekke dönemi, ikinci devresi ise Medine dönemi olarak anılır.

    Mekke döneminde de bazı dönemlerden bahsetmek mümkünse de, bunları, davetin henüz gizli yapıldığı ve açığa çıktığı iki dönem hâlinde ele almak mümkündür. Mekke'deki davet ve şekli konusunda şu âyet hayli mânidardır: "Sen insanları Allah yoluna hikmetle, güzel ve makul öğütlerle davet et, gerektiği zaman da onlarla en güzel tarzda mücadele et. Rabbin, elbette, yolundan sapanları en iyi bildiği gibi kimlerin doğru yola geleceğini de pek iyi bilir." (Nahl, 16/125)

    Mekke döneminde nâzil olan âyetler, genel itibariyle, imanî esasları, ahlâkî prensipleri, davranış kriterlerini ve öğütleri muhtevidir.

    Medine dönemi ise, bir yandan İslâm hukuk sisteminin vaz' edilip oturduğu, diğer yandan kul ile Allah arasındaki engellerin bütünüyle ortadan kaldırılmaya çalışıldığı bir dönem olmuştur. (Bûtî, S. Ramazan, Fıkhu's-Sîre s. 95).
    Kâinatın Efendisi (s.a.s.), bütün bu merhalelerde her döneme uygun bir şekilde tebliğde bulunmuş ve tabir caizse 10 kg. taşıma kapasitesi olan birisine 40 kg yük tahmil ederek o kişinin çatlamasına veya sakatlanmasına sebebiyet vermemiştir. Herkese durumuna göre muamelede bulunmuş ve insanların İslâm'a ısınmasına, kalblerine imanın girmesine zemin hazırlamıştır.

    Allah Resûlü'nün bu düsturu da Kıyamet'e kadar mü'minlere örnek olacak baş düsturlardandır. 1900'lü yılların başında Japonya'yı ziyaret eden ünlü Seyyah Abdürreşid İbrahim, başından geçen bir hâdiseyi şöyle anlatıyor: "Benim İslâm'ı anlatmamla Müslüman olan bir Japon'a önce namazların sadece farzlarından bahsettim, O da, o şekilde kılmaya başladı. Fakat bir gün benim sünnetleri kıldığımı görünce bana dedi ki, bu kıldığın nedir? Ben de Peygamber Efendimiz'in sünneti olduğunu söyledim. 'Pekiyi, bunları bana daha önce neden söylemedin?' diye sordu. Ben de, 'İlk Müslüman olduğunda bunları sana söyleseydim, o zaman nefsine ağır gelebilirdi' cevabını verdim. 'Haklısın' dedi ve o günden sonra namazların sünnetlerini de eda etmeye başladı (Abdürreşid İbrahim, Japonya'da İslâmiyet, 1:156).

    4. Neticeleri Sadece Allah'tan Bilme

    Efendimiz (s.a.s.), esbap dairesinde yapılması gereken her şeyi yapar ve gerisini Cenab-ı Hakk'a bırakırdı. Cenab-ı Hakk'ın ihsan etmiş olduğu başarılarla böbürlenmez, aksine her iyi neticenin O'ndan geldiğini ve O'nun yardımı olmadan hiçbir şeyin olamayacağını sık sık ifade ederdi.

    Efendimiz'in (s.a.s.) yolunu takip eden kara sevdalılar da hep başarı ve muvaffakiyeti ondan bilmişler ve kazandıkları zaferlerle, sarhoş olup nâdanlık yapmamışlardır. Mü'min kendi vazifesini yapmalı ve Allah'ın "vazifesi"ne karışmamalıdır. Bu hususla alâkalı dikkatimizi çeken can alıcı bir misal şöyledir:

    Meşhurdur ki, bir zaman İslâm kahramanlarından ve Cengiz'in ordusunu müteaddit defa mağlûp eden Celâleddin Harezmşah harbe giderken, vezirleri ve komutanları ona demişler:
    "Sen muzaffer olacaksın, Cenâb-ı Hak seni galip edecek."
    Celâleddin Harezmşah, onlara şunu söylemiş:

    "Ben, Allah'ın emriyle cihad yolunda hareket etmeye vazifedarım. Cenab-ı Hakk'ın vazifesine karışmam. Muzaffer etmek veya mağlûp etmek O'nun vazifesidir. (Nursî, Lem'alar, 17. Lema)

    Tabii ki anlayış bu olunca, insanların gurur ve kibire kapılmaları ve her başarıda "ene"lerini devreye sokmaları da söz konusu olmamaktadır.

    5. İç Derinliği

    Hz. Peygamber (s.a.s.), iç derinliği itibariyle de en zirve noktayı tutmuştur. Zira O, zahidlerin en zahidi, âbidlerin en âbidiydi. Allah'tan öyle korkardı ki, âdeta kalbi duracak gibi olurdu. O kadar hassas, o kadar duyarlı idi ki, göz yaşlarının akmadığı ve ürpermediği zaman çok azdı; coşarken âdeta bir derya, dururken de umman gibiydi.
    İçe doğru derinlik, zühd ve takva ile olur. Bunları hayatında en güzel tatbik eden de Peygamber Efendimiz'dir (s.a.s.). Zühd, dünya ona verilse sevinmeme, bütün dünya elinden gitse üzülmeme hâlidir. Bu hâl, Allah Resûlü'nde doruk noktadadır. Bütün dünya onun olsaydı herhalde bir arpa tanesi bulmuş kadar sevinmezdi. Bütün dünya elinden gitse, bir arpa tanesi kaybetmiş kadar üzülmezdi. O, dünyayı kalben bu şekilde terk etmişti. Ancak bu terk, hiçbir zaman kesben de dünyayı terk etmek değildir. Zira kazanç yollarının en mantıklısını ve en güzelini bize gösteren O'dur.

    Peygamberimiz (s.a.s.), dünyaya hiç ehemmiyet vermezdi. Hz. Ömer (r.a.), bir gün Allah Resûlü'nün huzuruna girdi. Efendimiz, yattığı hasırın üzerindeydi ve yüzünün bir tarafına hasır iz yapmıştı. Odasının bir yanında işlenmiş bir deri, bir diğer köşesinde de, içinde birkaç avuç arpa bulunan küçük bir torba vardı. İşte Allah Resûlü'nün odasında bulunan eşyalar bundan ibaretti. Hz. Ömer (r.a.), bu manzara karşısında rikkate geldi ve ağladı. Allah Resûlü niçin ağladığını sorunca da Ömer (r.a): "Ya Resûlellah! Şu anda kisralar, krallar saraylarında kuş tüyünden yataklarında yatarken, (kâinat, yüzü suyu hürmetine yaratılmış olan) Sen, sadece kuru bir hasır üstünde yatıyorsun ve o hasır, Senin yüzünde iz bırakıyor. Gördüklerim beni ağlattı." cevabını verir. Bunun üzerine Allah Resûlü, Ömer'e (r.a.) şu karşılıkta bulunur: "İstemez misin ya Ömer, dünya onların, âhiret de bizim olsun." (Buharî, "Tefsir", 21) Başka bir rivâyette ise Efendimiz şöyle buyururlar: "Dünya ile benim ne alâkam olabilir? Ben bir yolcu gibiyim, bir ağaç altında gölgelenip, sonra da orayı terkederek yoluna devam eden bir yolcu." (Tirmizî, "Zühd", 44; İbn Mâce, "Zühd", 3)

    O, dünyaya bir vazifeyle gelmişti. Duygu ve düşüncede insanlara diriliş solukları getirmişti. Vazifesi bittiği zaman da dünyayı terk edecekti. Dünya ile bu kadar alâkasız bir insanın, dünya adına bazı şeylere temayül edeceğine ihtimâl vermek aklın kabul edeceği şeylerden değildir. Evet, O, asla dünyaya meyletmedi ve O, hiçbir zaman inhirafa yelken açmadı... (Gülen 1997, 2:473-474)

    Evet O, ümmetine tebliğ edeceği hususları öncelikle kendi hayatında yaşayarak temsil ediyor ve her hâliyle ümmetine örnek oluyordu. Aslında, O'nun yaşadığı gibi bir hayat yaşamaya kimse güç yetiremezdi. Ferdî ibadetlerinde, kendine karşı çok disiplinli ve nefsine karşı da çok ciddiydi. Âdeta O'nun bütün hayatı, ibadete göre programlanmış gibiydi.. Tabii ki ibadeti sadece bildiğimiz, namaz, oruç vs. şeklinde sınırlandırmamak lâzım. O, yaptığı her işi ibadet şuuruyla yapıyordu (a.g.e., 2:478)

    Defalarca, dünya O'na temessül etmiş, kendini kabul ettirmek istemişti de O, her defasında elinin tersiyle onu itmişti. (İbn Hanbel, Müsned, 2:231) İşte asrımızın hizmet erleri de, Efendisini kendisine örnek alarak içe doğru derinleşmeli ve dış fethin yanında iç fethi ihmal etmemelidir.

    Eğer, insanın nefsi ve arzuları kendi hâline bırakılırsa onun dünyaya bağlılığı ve ilgisi artar. Hatta dünya onun en son emeli ve hayatının gayesi hâline gelir. Hâlbuki, Kur'ân'ın ifadesiyle "Dünya zevki pek azdır, âhiret ise günahlardan sakınanlar için sırf hayırdır ve size kıl kadar olsun haksızlık yapılmaz." (Nisa, 4/71) O hâlde mü'min içe doğru derinleşmeye bakmalı ve âhiret azığı hazırlamada ihmalkâr davranmamalıdır. Davranışlarıyla ruhun emrinde olan talihliler, hep Yaradanın hoşnutluğuna, insanlık ve fazilete doğru gideceklerdir.

    6. Tevazu

    Allah Resûlü'nün mahviyet ve tevazuu da, bir yanda fetanetinin, diğer yanda tebliğinin ayrı bir buudu olarak yıldız gibi parlamaktadır. O, herkes tarafından tanınıp, kabul edildikçe mahviyeti daha da derinleşmiştir. Tevazu ve mahviyet âdeta O'nunla beraber doğmuş gibiydi Ömrünün sonuna kadar da gelişerek devam etti. Bir gün melek geldi ve sordu: "Kul peygamber mi, melik peygamber mi olmak istersin?" Cibril kulağına fısıldadı: "Rabb'ine karşı mütevazı ol!" Ve, Allah Resûlü cevap verdi: "Bir gün aç yatıp tazarru eden, diğer gün tok olup şükreden bir kul peygamber olmak isterim..." (Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, 9:19-20.) O, her zaman kendisini insanlardan bir insan olarak görmüş ve hiçbir zaman kendini onlardan ayrı tutmamıştır. Yine bir gün karşısında titreyen adama baktı ve şöyle buyurdu: "Kardeşim titreme! Ben de senin gibi kuru ekmek yiyen bir kadının çocuğuyum..." (İbn Mâce, "Et'ime", 30)

    Evet, birer Müslüman olarak bizler de Efendimiz'i örnek almalıyız. Dünyevî makam ve mevkiler, mal ve mülkler insanı şımartmamalı ve ona kendini unutturmamalıdır. İnsanın üzerine tevdi edilen mükellefiyetin keyfiyeti onu başka bir varlık hâline getirmez. Dolayısıyla da insan, her zaman ve zeminde kendisini insanlardan bir insan olarak kabul etmelidir.

    Kâinatın Efendisi Mekke'ye muzaffer bir komutan olarak girerken de, oradan çıkmaya zorlandığı andaki tevazu ve mahviyeti devam ediyordu. Başını o kadar eğmişti ki, Arş'a değen o mübarek baş, orada semerin kaşına değecek kadar eğilmişti...
    Hz. Aişe Validemiz'den rivâyet edilen bir hadis bize şunları anlatır: "Allah Resûlü, evinde herhangi bir insan gibi davranırdı. Kendi elbisesini yamar, ayakkabılarını tamir eder ve ev işlerinde hanımlarına yardımda bulunurdu." (Tirmizi, "Şemâil", 78) O, bunları yaptığı sırada, O'nun adı cihanın pek çok yanında anılıyor; herkes O'ndan ve getirdiği dinden bahsediyordu. O, zamanını öyle ayarlamıştı ki, bu kadar mühim sorumlulukları arasında, bu gibi işlere de fırsat bulabiliyordu. O, her güzel hasletin zirvesine taht kurmuştu.

    Tevazu zillet olmadığı gibi, kibir de vakar değildir. Tevazu ve kibirle alâkalı olarak, Kâinatın Efendisi (s.a.s.), şöyle buyurur: "Allah için bir derece tevazu eden kimseyi Allah Teâlâ da bir derece yükseltir. Tâ ki onu Firdevs Cenneti'nin en yüksek yerine çıkarır. Allah'a karşı bir derece kibir gösteren kimseyi de Allah Teâla alçaltır. Tâ ki onu Cehennem'in en alçak derecesine indirir." (Münziri, et-Tergîb, 4:339)

    7. Muhasebe

    Hayatını sürekli bir muhasebe ve mes'ûliyet duygusu içerisinde yaşayanların en zirve ismi de yine Kâinatın Efendisi'dir. O, kulluğun ne kadar ağır bir yük olduğunu biliyor ve bu bilinçle kendisini her zaman hesap gününe hazırlamanın gayreti içerisinde bulunuyordu. Bu hususla alâkalı olarak da ümmetinin şöyle dikkatini çekiyordu.
    "Hesaba çekilmeden evvel kendinizi hesaba çekiniz." Elbette ki büyük hesap çok çetin olacaktır. O güne kendimizi hazırlamamız lâzımdır. Bu hususla alâkalı olarak Efendimiz'le Hz. Âişe Validemiz arasında geçen bir konuşmayı arz etmek istiyorum.

    Kâinatın Efendisi (s.a.s.), birgün Hz. Âişe Validemiz'in yanına geldiklerinde onu ağlar bir vaziyette bulunca, "Ya Âişe, seni ağlatan nedir?" diye sorar. Hz. Âişe Validemiz: "Ya Resûlellah, Mahşer Günü'nü düşündüm de, o günün dehşeti beni ağlattı. O günde ehlinizi hatırlar mısınız?" der. Allah Resûlü ise şöyle cevap verir: "Üç yer var ki ya Âişe, kimse kimseyi hatırlamaz. Bunlar, amel defterleri dağıtılırken, ameller tartılırken ve Sırat'tan geçerken." Zira herkes, "acaba amel defterim sağımdan mı verilecek yoksa solumdan mı veya arkamdan mı?" diye merak içerisindedir. Ameller tartılılırken, "acaba sevaplarım mı galip gelecek yoksa günahlarım mı?" diye, Sırat'tan geçip, Cennet'e ve Cemâlullah'a vâsıl olabilecek miyim, yoksa ayağım kayıp Cehennem'in derinliklerine mi düşeceğim?" diye merak içerisinde olacaklardır.

    İşte bu dehşetli güne hazırlanmayla alâkalı olarak da Efendimiz (s.a.s.), kendi yakınlarının şahsında bütün ümmetinin dikkatlerini şöyle çekmektedir:

    Ey Abdimenafoğulları! Allah'ın elinde rehin olan nefislerinizi kurtarmaya bakın, zira Ben sizin için bir şey yapamam.

    Allah Resûlü halkayı biraz daha daraltır ve kendi kabilesine hitaben şöyle devam eder:
    Ey Haşimoğulları siz de Allah'ın elinde rehin olan nefislerinizi kurtarmaya bakın, zira Ben sizin için de birşey yapamam.

    Efendimiz (s.a.s.), daireyi biraz daha daraltır ve amcası Abbas, halası Safiyye ve kızı Fâtıma için de aynı şeyleri söyler.

    Bunlardan anlıyoruz ki, âhirete gitmeden önce âhiret için hazırlık yapmamız lâzım. Zira Cennet ve Cemâlullah, Cennet'te değil dünyada kazanılır. Efendimiz'in mübarek beyanlan içerisinde "Dünya âhiretin tarlasıdır." (Aliyyülkârî, el-Masnû' 1:135; el-Aclûnî, Keşfü'l-hafâ 1:1320) Dünya tarlasına ne ekersek, âhiret harmanında onu hasat edeceğiz.
    Kulluğun ağır yükü altında inim inim inleyen İki Cihan Serveri, "Beni Hûd, Vâkıa, Mürselât, sûreleri ihtiyarlattı." buyurmuştur. Hûd Sûresinde O'na: "Emrolunduğun şekilde dosdoğru ol." (Hûd, 11/112) buyurulur. Bu doğruluk, Cenâb-ı Hakk'ın, Habibi için çizdiği doğruluktu. Ve O'ndan, bu çizginin korunması isteniyordu...

    Mürselât, Cennet ve Cehennem için insanların zümre zümre ayrıldığını, onların dehşet içinde iki büklüm olduğunu anlatıyordu. Vâkıa, yine bu zümreleri gösterip teşhir ediyordu. Bu sûrelerde anlatılanlar, Allah Resûlü'nü dehşette bırakıyor ve ihtiyarlatıyordu... (Gülen 1997, 2:475)

    Mes'ûliyet ve hesap duygusu altında âdeta kemikleri çatırdayan Sahâbe-i Güzin efendilerimiz, kılı kırk yararcasına titiz bir hayat yaşadılar ve her şeyleriyle bize örnek oldular. Hz. Ebû Bekir (r.a.) halife seçildikten sonra bile komşularının koyunlarını sağarak geçimini temine devam etmişti. Ancak Hz. Ömer ve diğer önde gelen sahabi efendilerimizin ısrarları üzerine devlet işlerini aksatmamak için cüz'î bir maaşa razı olup koyun sağmaktan vazgeçmiştir. Vefat ettiği zaman, "Benden sonraki halifeye verilsin." diye bir nameyle küçük bir küp brakmıştı. Küpü açtıklarında içinden küçük küçük paracıklar ve yazılı bir not çıkmıştı. Notta şöyle yazıyordu: "Bana tahsis ettiğiniz maaş bazı günler fazla geldi. Bunu harcamaktan Allah'a karşı haya ettim, zira bu, halkın malıdır." Hz. Ömer, bu durum karşısında ağlamış ve "Bize yaşanmaz bir hayat bıraktın." demişti.

    Hz. Ömer de bihakkın örnek bir hayat yaşamıştı. Onun hayatı gayr-i müslimler için bile numûne-i imtisal kabul edilmişti. O'ndan asırlar sonra gelen Hindistan'ın kurucusu Mahatma Gandi milletine şöyle sesleniyordu. "Ey halkım, ben size Müslümanların Ömer'i gibi adaletli bir yönetim vaad ediyorum." (Sırma, İ. Süreyya, İslâm Tarihi Ders Notları)
    Onlar, hayatlarını bu şuur ve idrak içerisinde dolu dolu yaşadılar ve bizlerin yollarını aydnlattılar. Bize düşen de, birer mü'min olarak o aydınlık yoldan yürüyüp ilerlemek ve onların mirasına sahip çıkmaktır.
#12.02.2013 11:07 0 0 0
  • @gamLı adlı üyeden alıntı:
    halk iradesi.millet iradesine bırakmıştır halkın onayını almayan hiçbir idare MEŞRU değildir
    tarih boyuna insanoğlunun keşfettiği tek bir çoğulcu sistem vardır
    o da DEMOKRASİDİR

    Öncelikle şu kullandığın "MEŞRU" kelimesi...
    Nedir?Ne demektir?
    Nerden hangi kelimeye dayanır aslı?...

    meşru yada gayrimeşru nedemektir?
    Bu kelime Şeriat kelimesinden gelir...

    meşru;şeriate uygun...gayrimeşru ise,şeriate uygun olmayan şeriate aykırı anlamı taşır...

    halk iradesine dayanmayan yönetimlerin MEŞRU olmadığını söylemişsin arkadaşım..
    Ama bu; senin Kemalist devrimin meşru olmadığını söylemenden farklı bir anlam taşımaz...

    Hangi devrim kime sorulmuş?
    Hangi meclise ?

    Tek partinin hüküm sürdüğü, seçimlerin yapılmadığı bir zamandan bahsettiğini unutmuşsun arkadaşım..

    Tek bir Muhalif sese bile tahammül edilmediği bir dönemden bahsettiğini unutmuşsun..

    Ben burada;yapılan tüm inkilaplar kötüdür anlamında yazmıyorum..
    Ama yanlış olanlarda olmuştur...

    Bak sokaklarda Cübbeyle Sarıkla gezen insanlar hâlâ var..

    Peki ya fötr şapkayla...

    İşe yarar yeniliklerin karşısında olmamıştır bu millet..

    Mesela ölçü tartıda ki yenilikler..Kimse itiraz etmişmi? Bilmiyorum açıkcası..

    Ama şu Süleymaniyeye, Sultan Ahmet e bakıyorumda.....
    Hiçde öyle ölçüden tartıdan anlamıyan adamların yapacağı işler değil gibi..

    Sencede bi tuhaflık yokmu bu işde..

    !!!
    Orijinali Göster...
    Öncelikle şu kullandığın "MEŞRU" kelimesi...
    Nedir?Ne demektir?
    Nerden hangi kelimeye dayanır aslı?...

    meşru yada gayrimeşru nedemektir?
    Bu kelime Şeriat kelimesinden gelir...

    meşru;şeriate uygun...gayrimeşru ise,şeriate uygun olmayan şeriate aykırı anlamı taşır...

    halk iradesine dayanmayan yönetimlerin MEŞRU olmadığını söylemişsin arkadaşım..
    Ama bu; senin Kemalist devrimin meşru olmadığını söylemenden farklı bir anlam taşımaz...

    Hangi devrim kime sorulmuş?
    Hangi meclise ?

    Tek partinin hüküm sürdüğü, seçimlerin yapılmadığı bir zamandan bahsettiğini unutmuşsun arkadaşım..

    Tek bir Muhalif sese bile tahammül edilmediği bir dönemden bahsettiğini unutmuşsun..

    Ben burada;yapılan tüm inkilaplar kötüdür anlamında yazmıyorum..
    Ama yanlış olanlarda olmuştur...

    Bak sokaklarda Cübbeyle Sarıkla gezen insanlar hâlâ var..

    Peki ya fötr şapkayla...

    İşe yarar yeniliklerin karşısında olmamıştır bu millet..

    Mesela ölçü tartıda ki yenilikler..Kimse itiraz etmişmi? Bilmiyorum açıkcası..

    Ama şu Süleymaniyeye, Sultan Ahmet e bakıyorumda.....
    Hiçde öyle ölçüden tartıdan anlamıyan adamların yapacağı işler değil gibi..

    Sencede bi tuhaflık yokmu bu işde..

    !!!


    MONARŞİDE iktidar VERASET yolu ile devredilir
    DOMOKRASİLERDE bir ülkede siyasi sisteminin niteliğini belirlemek için
    toplumu kim yönetecek?
    yönetme hakkını kimden alacağı? sorusu sorulur
    meşruluk siyasi iktidarın yani yönetenlerin kaynağını işaret eder
    meşruluğun kaynağı HALKTIR
    meşruluğun olmazsa olmazı da hukuk kurallarıdır
    arkadaşım ne yazık ki tek parti döneminde tam bir demekrasi modelinden
    bahsedemeyiz bunu kabul ediyorum
    tek parti dönemi eleştirmek için de
    tek partiden önceki dönemi de incelemek lazım
    hani sistem serbest secimler yoluylamı yapılıyordu
    padişahlar refarandum mu yapıyordu
    birden atatürk çıktı hepsini yasakladı mı
    tek parti dönemi dediğim gibi TAM BİR DEMOKRASİ modeli olmasa bile
    çok partiye demokrasiye geçişin alt yapısı olmuştur
    1923 öncesi ve sonrası meclis tutanakları bildiğim kadarıyla halka açık
    Cumhuriyetin kaç oyla kabul edildiği
    kimlerin muhalefet ettiği
    kimlerin meclisin terk ettiği
    kimlerin çekimser kaldığı tutanaklarda yazıyor


    mimar sinan serzenişinize katılıyorum gerçekten bir tuaflık var bu işte Türk İslam dünyasına bu kadar eser yap
    ölmeden önce yaşadıklarını haketmiyordu
#12.02.2013 11:18 0 0 0
  • asur arkadaşım ben insanların
    DİNLERİNE göre sınıflandırılmasına karşıyım

    durum böyle olunca bütün dinler birbirinin düşmanı olarak toplumda algılanıyor

    dikkat edersen dinler arası diyaloğa bile nefret duyan bir nesil yetişiyor
    bilseki bu adım iranda ki şiilerin önünü kesmek için de bir adımdı
    sünnilerin lehine durumlar var
    ama anlatsakta anlamazlar
#12.02.2013 11:52 0 0 0
  • @neyzenteyfik adlı üyeden alıntı:
    asur arkadaşım ben insanların
    DİNLERİNE göre sınıflandırılmasına karşıyım

    durum böyle olunca bütün dinler birbirinin düşmanı olarak toplumda algılanıyor

    dikkat edersen dinler arası diyaloğa bile nefret duyan bir nesil yetişiyor
    bilseki bu adım iranda ki şiilerin önünü kesmek için de bir adımdı
    sünnilerin lehine durumlar var
    ama anlatsakta anlamazlar
    Orijinali Göster...


    burada haklısın. dinler arası diyalog yanlış anlaşıldı. daha doğrusu yanlış algılanması için bilinçli sortiler yapıldı ve öyle anlatıldı. aslında lehimize olan durumlarda var. Laf gelince hemen karşıtlık düşünceleri değil, başkaları tarafından oluşturulmuş düşüncelerin savunuculuğundan öteye geçmemektedir. dinler arası diyalogla biz kendi değerlerimizden ödün vermediğimiz halde ödün verilmiş gibi konuşarak zihinler bulandırılmaktadır. Gni açıdan bakınca işimize yarayacağı çok şey var. Tabii dikkatli olmak kaydıyla. Dediğin gibi anlatsakta anlamayacak büyük bir grup var.
#12.02.2013 18:42 0 0 0
  • Arkadaşlar İslam dininden bahsediyoruz,Bu nedenle islam dinini başka dinlerle kıyaslamak yanlıştır,Çünkü ayet vardır,Allah indinde tek din İslamdır.Bakınız tek diyor Allah cc.Çoğul eki kullanmıyor.Bir müslümanın dinler demesi yanlıştır insanı küfre sokar,Allah cc katında makbul olmayan dinlerle diyalog Papalık makamının uydurduğu ve Müslümanlarıda alet ettiği safsatadır.Diyalog denen bu rezilliğin İslam dinine hiçbir faydası olmadığı gibi müslümanları hıristiyanlığa özendirecek kadarda zararı vardır.Şuan itibari ile İslam dini haricinde yaşanan hiçbir din ilahi değildir.Dinler şeklinde çoğul eki kullananlar küfür halindedir ve ayeti kerimeye muhalefet halindedir.Hata yaparız haram işlerle iştigal oluruz ama daha sonra tevbe ederiz Allah cc inşallah bizi affeder,fakat ayeti kerimeye muhalefet dinden çıkarır Allah korusun tevbe kapıları kapanır.Bakınız günümüzün hakiki mürşiti kamili Mahmuthoca efendi kesinlikle dinlerarası diyaloğa ödün vermemiş ve İslama karşı açılmış bir cephedir diyor,Bu yazdıklarım benim şahsi kanaatim ve inancımın yazıya tökülmüş halidir.hiçbir arkadaşıma kişisel bir cevabım değildir.
#12.02.2013 19:57 0 0 0
  • @neyzenteyfik adlı üyeden alıntı:
    [alinti=#4982031]gamLı[/alinti]Öncelikle şu kullandığın "MEŞRU" kelimesi...
    Nedir?Ne demektir?
    Nerden hangi kelimeye dayanır aslı?...

    meşru yada gayrimeşru nedemektir?
    Bu kelime Şeriat kelimesinden gelir...

    meşru;şeriate uygun...gayrimeşru ise,şeriate uygun olmayan şeriate aykırı anlamı taşır...

    halk iradesine dayanmayan yönetimlerin MEŞRU olmadığını söylemişsin arkadaşım..
    Ama bu; senin Kemalist devrimin meşru olmadığını söylemenden farklı bir anlam taşımaz...

    Hangi devrim kime sorulmuş?
    Hangi meclise ?

    Tek partinin hüküm sürdüğü, seçimlerin yapılmadığı bir zamandan bahsettiğini unutmuşsun arkadaşım..

    Tek bir Muhalif sese bile tahammül edilmediği bir dönemden bahsettiğini unutmuşsun..

    Ben burada;yapılan tüm inkilaplar kötüdür anlamında yazmıyorum..
    Ama yanlış olanlarda olmuştur...

    Bak sokaklarda Cübbeyle Sarıkla gezen insanlar hâlâ var..

    Peki ya fötr şapkayla...

    İşe yarar yeniliklerin karşısında olmamıştır bu millet..

    Mesela ölçü tartıda ki yenilikler..Kimse itiraz etmişmi? Bilmiyorum açıkcası..

    Ama şu Süleymaniyeye, Sultan Ahmet e bakıyorumda.....
    Hiçde öyle ölçüden tartıdan anlamıyan adamların yapacağı işler değil gibi..

    Sencede bi tuhaflık yokmu bu işde..

    !!!


    MONARŞİDE iktidar VERASET yolu ile devredilir
    DOMOKRASİLERDE bir ülkede siyasi sisteminin niteliğini belirlemek için
    toplumu kim yönetecek?
    yönetme hakkını kimden alacağı? sorusu sorulur
    meşruluk siyasi iktidarın yani yönetenlerin kaynağını işaret eder
    meşruluğun kaynağı HALKTIR
    meşruluğun olmazsa olmazı da hukuk kurallarıdır
    arkadaşım ne yazık ki tek parti döneminde tam bir demekrasi modelinden
    bahsedemeyiz bunu kabul ediyorum
    tek parti dönemi eleştirmek için de
    tek partiden önceki dönemi de incelemek lazım
    hani sistem serbest secimler yoluylamı yapılıyordu
    padişahlar refarandum mu yapıyordu
    birden atatürk çıktı hepsini yasakladı mı
    tek parti dönemi dediğim gibi TAM BİR DEMOKRASİ modeli olmasa bile
    çok partiye demokrasiye geçişin alt yapısı olmuştur
    1923 öncesi ve sonrası meclis tutanakları bildiğim kadarıyla halka açık
    Cumhuriyetin kaç oyla kabul edildiği
    kimlerin muhalefet ettiği
    kimlerin meclisin terk ettiği
    kimlerin çekimser kaldığı tutanaklarda yazıyor


    mimar sinan serzenişinize katılıyorum gerçekten bir tuaflık var bu işte Türk İslam dünyasına bu kadar eser yap
    ölmeden önce yaşadıklarını haketmiyordu
    Orijinali Göster...
    MONARŞİDE iktidar VERASET yolu ile devredilir
    DOMOKRASİLERDE bir ülkede siyasi sisteminin niteliğini belirlemek için
    toplumu kim yönetecek?
    yönetme hakkını kimden alacağı? sorusu sorulur
    meşruluk siyasi iktidarın yani yönetenlerin kaynağını işaret eder
    meşruluğun kaynağı HALKTIR
    meşruluğun olmazsa olmazı da hukuk kurallarıdır
    arkadaşım ne yazık ki tek parti döneminde tam bir demekrasi modelinden
    bahsedemeyiz bunu kabul ediyorum
    tek parti dönemi eleştirmek için de
    tek partiden önceki dönemi de incelemek lazım
    hani sistem serbest secimler yoluylamı yapılıyordu
    padişahlar refarandum mu yapıyordu
    birden atatürk çıktı hepsini yasakladı mı
    tek parti dönemi dediğim gibi TAM BİR DEMOKRASİ modeli olmasa bile
    çok partiye demokrasiye geçişin alt yapısı olmuştur
    1923 öncesi ve sonrası meclis tutanakları bildiğim kadarıyla halka açık
    Cumhuriyetin kaç oyla kabul edildiği
    kimlerin muhalefet ettiği
    kimlerin meclisin terk ettiği
    kimlerin çekimser kaldığı tutanaklarda yazıyor


    mimar sinan serzenişinize katılıyorum gerçekten bir tuaflık var bu işte Türk İslam dünyasına bu kadar eser yap
    ölmeden önce yaşadıklarını haketmiyordu

    Arkadaşım ;

    Bu millet seçimi oy kullanmayı ,partiyi Atatürkten öğrenmedi..
    Osmanlıda 10 dan fazla siyasi parti vardı..Buna Komunist parti ve işçi partiside dahil..

    Cumhuriyetin kaç oyla kabul edildiği

    Kaç oyla kabul edilmiş yazda öğrenelim...
    Salt çoğunluk bile yoktur Cumhuriyet ilanında...Çünkü Milletvekillerinin birçoğu Ankara dışındadır o vakit..

    Mustafa Kemal kendisini destekleyen 158 vekilin oyu ile kabul edilmiştir..
    Halbu ki Meclisin vekil sayısı 334 tür...

    Tabi bundan önce yaşananlar vardır..
    Atatürk kendisine güven oyu verilmesini ve vekil adaylarını kendisinin belirlemesini istemiştir..

    Kazım Karabekir buna muhalefet etmiş ve" buna Millet Meclisi denemez "demiştir..

    Ve bu şekilde oluşturulan bir meclis Cumhuriyeti ilan etmiştir...

    Ortada senin deyiminle " meşru" sayılabilmesi için gerekli olan bir "halk iradesi " falanda YOKTUR!

    Sorun Cumhuriyet ilanı değil ...Adına cumhuriyet denilen bir "dikta rejimi" dir..
    Bu millet senin zannettiğin gibi "çok partili bir demokrasiyi" DEĞİL;

    TEK PARTİLİ bir DİKTA REJİMİNİ ÖĞRENMİŞTİR ....


    mimar sinan serzenişinize katılıyorum gerçekten bir tuaflık var bu işte Türk İslam dünyasına bu kadar eser yap
    ölmeden önce yaşadıklarını haketmiyordu

    Peki öldükten sonrakileri hakediyormuydu..
    Sinan Türkmü değilmi diye mezarından kafatasını çıkartıp ölçen zihniyetide bir irdelesen..
    "Ha ! Bu Türkmüş"deyipte heykelini diken zihniyeti ...

    Halbuki adam Türk değil..
#12.02.2013 21:27 0 0 0
  • @neyzenteyfik adlı üyeden alıntı:
    [alinti=#4981849]Terakkiperver[/alinti]İslam rejimini (ŞERİATINI) red edip de tağuti sistemlerin gelmesini isteyen dinden çıkar.Siz İslam'dan bihaber olduğunuz için bunları anlayabilecek kapasitede değilsiniz.M.Kemal'in getirdiği laiklik ve cumhuriyet tağuti sistemdir.Yani İslam dışı sistemlerdir.Bunlar batının kendi düzenleridir.İslam'sız devlet ve millet olamaz.

    Kemalistler veya laikçilerin asıl kendileri ateisttir ama bunu belli etmezler.Ancak dine saldırmayı da ihmal etmezler.
    Kemalistlere veya laikçilere hitap olarak biz de deriz ki:


    Mesela;Şeriata karşıyım ne demek? Bu,ALLAH'a karşıyım demektir.. ALLAH'ın emirlerine, kanunlarına, buyruklarına ben karşıyım. Sen kimsin yahu, ALLAH'ın yarattığı bi aciz mahluksun! Sen ALLAH' a nasıl karşı gelirsin. İçki içmeyin demiş içiyor bak karşı geliyor doğru, ALLAH' a karşı geliyor , zina etmeyin demiş zina yapıyor bak doğru karşı geliyor. Hem de istemiyor sen diyorsun ki yasak olsun bu işler, hayır yasak olmasın diyor, doğru, o doğru ama sana ne oluyor sen müslümanım demiyormusun Elhamdülillah ben müslümanım demiyor musun sana ne oluyor elbette İngiliz şeriata karşı olacak, elbette Rum şeriata karşı olacak, elbette Sırp şeriata, Kur'an'a, İslam'a karşı olacak, elbette Rus,Yunan şeriata karşı olacak bazıları gene aklı başında olanlar imana gelebiliyor.


    Peki sen müslüman oğlu müslüman!.. Sana ne oluyor sen onlara ne uyuyorsun sen kafirmisin, müşrikmisin, Sırp mısın, Rus musun,İngiliz misin, Amerikalı mısın, Yunan mısın? Sen Kur'an'a nasıl düşman olursun , sen ALLAH'a nasıl düşman olursun...


    Laiklik kesinlikle dinsizliktir.Bunun benimsyende dinden çıkar.Tağuti sistemlerin en yumuşak tarafı da demokrasi ile beraber budur.


    NİSA SURESİ-76. İman edenler Allah yolunda savaşırlar. İnkâr edenler ise tâğutun yolunda savaşırlar. Siz de şeytanın dostlarıyla savaşın. Gerçekte, şeytanın hilesi pek zayıftır.

    Bu ayet her şeyi açıklamaktadır.

    arkadaşım neden buraya her yazılanı şeriata bağlıyorsun
    daha öncede söylemiştim HERKES KENDİ ŞERİATINI YAŞAR
    senin bireysel olarak şeriatı yaşamak istemene benim itirazım yok
    hatta bu senin en demokratik hakkın
    peki dinden bihaberim kabul ediyorum ama
    senin gibi ayet hadis yazıp üzerinden fıkıh üretemeyecek bihaberim
    unutma ki hiçbir ayet senin internette siyaset üretmen için inmedi
    üzerinde düşünürsün hayatına uygularsın veya uygulamazsın



    Orijinali Göster...
    arkadaşım neden buraya her yazılanı şeriata bağlıyorsun
    daha öncede söylemiştim HERKES KENDİ ŞERİATINI YAŞAR
    senin bireysel olarak şeriatı yaşamak istemene benim itirazım yok
    hatta bu senin en demokratik hakkın
    peki dinden bihaberim kabul ediyorum ama
    senin gibi ayet hadis yazıp üzerinden fıkıh üretemeyecek bihaberim
    unutma ki hiçbir ayet senin internette siyaset üretmen için inmedi
    üzerinde düşünürsün hayatına uygularsın veya uygulamazsın




    Yine cehaletin içinde boğuluyosunuz.Şeriatın anlamı sadece abdest, namaz, oruç, hac ve zekat değildir.İslam'da muamelat bölümüne şeriat denir.Bu, devletin aracılığıyla kanunlaştırırlır ve de kişisel değildir..Bu da Allah'ın muhkem ayetlerinde vardır.Şeriat hakkında önyargılı olmak kişinin cehaletini gösterir. Bunun en bariz örneği aşağıda ki ayette açıkça bildirilir.Biz burada İslam siyaseti güdüyoruz.Maksadımız, bu gafil milleti şeriat hakkında korku üretmesini önlemektir.

    NİSA SURESİ-1. (Bu) Bizim inzâl ettiğimiz ve (hükümlerini üzerinize) farz kıldığımız bir sûredir. Belki düşünüp öğüt alırsınız diye onda açık seçik âyetler indirdik.

    EĞER, ALLAH'IN BU SUREDE NELERİ EMRETTİKLERİNİ MERAK EDİYORSAN DİĞER AYETLERİDE SEN İNTERNETTEN ARAYIP BULABİLİRSİN..BUNLAR MUHKEM (HÜKÜM) AYETLERİDİR.BU HÜKÜMELERİ ANCAK İSLAM DEVLETİ KANUNLAŞTIRIP UYGULAYABİLİR.SİZİN ANLAYACAĞINIZ, BU AYETLER ALLAH'IN İNSANLAR ÜZERİNDE Kİ UYGULATMAK İSTEDİĞİ KANUNLARDIR.LAİKLİK, BU ALLAH'IN KANUNLARINI BERİTARF EDİP RAFA KALDIRIR.BU YÜZDEN LAİKKİK DİNSİZLİK DEMEK OLUYOR.

    MÜSLÜMANIN ANAYASASI KUR'AN'DIR.ONDAN BAŞKA YOL YOKTUR.
#13.02.2013 01:04 0 0 0
  • Gamlı arkadaş,
    Cevabın güzel ve doğru. Ama son cümlen yine çok bilmişlik örneği. Herşeyi bu kadar açık açık yazmışsında , son cümleninde kanıtını rica edelim. Mimar sinanın türk olmadığının kanıtlarını ve kaynağını rica edelim.

    Neden , Mensup olduğu millete hizmet etmemişte osmanlıya hizmet etmiş? Cevabını bekliyorum..

    Terakki perver arkadaş,

    Yine cehaletin içinde boğuluyosunuz.Şeriatın anlamı sadece abdest, namaz, oruç, hac ve zekat değildir.İslam'da muamelat bölümüne şeriat denir.Bu, devletin aracılığıyla kanunlaştırırlır ve de kişisel değildir..Bu da Allah'ın muhkem ayetlerinde vardır.Şeriat hakkında önyargılı olmak kişinin cehaletini gösterir. Bunun en bariz örneği aşağıda ki ayette açıkça bildirilir.Biz burada İslam siyaseti güdüyoruz.Maksadımız, bu gafil milleti şeriat hakkında korku üretmesini önlemektir.


    Şeriat asla ve asla kişisel değildir. Birkaç yorumunda hep bu ifadeyi kullanıyorsun. Kuran-ı Kerim bütün insanlığa gönderilmiştir. İnsanlar ayrılarak şunlar yapsın bunlar yapmasın diyerek ayırmamıştır. Bütün insanlığa gönderilmiş ve uyulması kesin olarak emredilmiş bir kelamdır. Allah'ın sözleri , Allahın kulu olan bütün insanlaradır. Allahın kulu olmayan insan varsa ayrı tabii....

    bu cümlenin ve düşüncenin ne kadar yanlış olduğunu bilmeni isterim. bu cümle ile haklı olunması mümkün değil. bu düşünce ilede kendinizi avutmayın.

    Şeriat islamın getirdiği hükümlerin genel adıdır. Devlet yönetimi de bunun içine girmektedir.

    Şeriat: "Din", "Allah'ın emri", "İlâhî emir ve yasaklar" gibi mânâlara geliyor.

    İnsan, bir kavramı reddederken de, kabul ederken de anlamını bilmeli, diye düşünüyoruz. Taraftar olmak veya olmamak ayrı mesele.

    En çok tartışılan kavramlardan biri de "şeriat." Bu konuda bir çok kişinin kafası bir hayli karışık. Anlamını bilen de konuşuyor, bilmeyen de.

    Önce, Şemseddin Sami Efendinin, dilimizin en esaslı lugati olarak bilinen "Kamus"una bakalım:

    Şeriat, "evamir ve nevahi-yi İlahiyye ve ayet ve hadis ve icma-ı ümmet esasları üzerine müesses kanun-u İlahi" diye tarif ediliyor.

    Tarifte iki unsur dikkat çekiyor. Biri, şeriatın "İlahi emirler ve yasaklar" oluşu. Diğeri, bu İlahi kanunların "ayet, hadis ve icma" denilen temeller üzerine kurulu bulunduğu.

    Ömer Nasuhi Bilmen ise, "Hukuk-u İslamiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu" adlı mükemmel eserinde bu ıstılahı ayrıntılı biçimde şöyle açıklıyor:

    "Şeriat, din lisanında, Cenab-ı Hakk'ın, kulları için vazetmiş olduğu dini, dünyevi ahkamının heyet-i mecmuasıdır. Bu itibarla şeriat, din ile müradif olup, hem ahkam-ı asliye denilen itikadiyatı, hem ahkam-ı fer'iye-i ameliye denilen ibadet, ahlak ve muamelatı ihtiva eder."

    "Şeriat, umumi manasına nazaran bir peygamber-i zişan tarafından tebliğ edilmiş kanun-u İlahi demektir. Ahkam-ı şer'iye denilince, bundan kanun-u İlahi hükümleri manasını anlamak lazımdır. Ve bununla asıl Kur'an'a, Hadise, İcmaa sarahaten müstenid olan hükümler kastedilmiş olur."

    Bu ayrıntılı tarifte şu temel noktalar ustalıkla sıralanmış:

    1. Şeriatı, kulları için Allah koymuştur.

    2. Şeriat, dini ve dünyevi hükümlerin tamamıdır.

    3. Şeriat, "din" kelimesiyle eşanlamlıdır.

    4. Şeriat kavramının içinde, imani hükümlerin yanında ahlaka, ibadete ve günlük hayattaki işlere dair hükümlerin hepsi vardır.

    5. Genel anlamda, her peygamberin getirdiği İlahi kanunlara da şeriat denilir.

    6. Şeriat kelimesiyle, açıkça Kur'an'a, Hadise ve İcmaa dayanan hükümler kastedilmiş olur.

    Asrımızın en büyük müfessirlerinden olan Elmalılı Hamdi Efendinin, "Hak Dini Kur'an Dili" isimli pek kıymetli tefsirindeki şeriat tarifi de şöyledir:

    "Lugatte bir ırmak veya herhangi bir su menbaından su içmek veya almak için girilen yol demektir. Bunda, insanların hayat-ı ebediyeye ve saadet-i hakikiyeye ulaşması için, Allah Tealanın vaz u teklif ettiği ahkam-ı mahsusaya ve mezheb-i müstakime bilistiare ıtlak edilmiştir ki, din demektir."

    Bu tarifte de bazı önemli noktalar dikkati çekiyor:

    1. Şeriatı Allah koymuş ve kullarını sorumlu tutmuştur.

    2. Allah, şeriatı kullarının ebedi hayata ve hakiki saadete ulaşması için göndermiştir.

    3. Şeriat, müstakim, yani doğru yolun adı olup, hususi hükümlerden ibarettir.

    4. Şeriat, din demektir.

    Asrımızın büyük alim ve mütefekkiri Bediüzzaman ise, şeriatı tarif ederken şunları söylüyor:

    "Şeriat ikidir. Birincisi, alem-i asgar olan insanın ef'al ve ahvalini tanzim eden ve sıfat-ı kelamdan gelen bildiğimiz şeriattır. İkincisi, insan-ı ekber olan alemin harekat ve sekenatını tanzim eden, sıfat-ı iradeden gelen şeriat-ı kübra-yı fıtriyedir ki, bazan yanlış olarak tabiat tesmiye edilir."

    Bu tanımda da önemli noktalar vardı. Şeriatı ikiye ayırarak tarif ediyor, tabiat mefhumuna da açıklık getiriyordu Bediüzzaman.

    1. "Küçük alem" olan insanın fiillerini ve işlerini düzenleyen ve Allah'ın "kelam" sıfatından gelen bildiğimiz şeriat.

    2. "Büyük insan" olan alemin hareketlerini ve durumlarını düzenleyen şeriat.

    3. Maddi alemdeki kanunlara "tabiat" demek yanlış. Çünkü, bu kavram Allah'ı hatıra getirmiyor. Oysa, bu "fıtri" kanunları koyan ve tatbik eden O'dur.

    Bu izah, başka bir manayı da hatırlatıyor: Kainattaki varlıklar, Allah'ın "fıtri" kanunlarına isyansız itaat ettikleri için bu alem muntazam ve mükemmel. Hiçbir yerde en küçük bir karışıklık yok. Demek insanlar da yaşayışlarında İlahi kanunlara isyansız itaat etseler, özlenen ahenge kavuşacak ve aradıkları saadete erecekler. Uyumsuzluğun ve huzursuzluğun sebebi, isyan ve tuğyanlarıdır. Ahiret saadeti gibi, dünyevi huzurun da çaresi İslam'dadır.

    Bütün bu tanımlara göre, "şeriat" diyen birisi, "din kuralları" demektedir. İnsan ise, hür bir varlıktır.

    Kabul de edebilir, red de... "Dinde zorlama yoktur."

    Biraz araştırarak şeriatle ilgili tanım yapman senin için daha hayırlı olacaktır.
#14.02.2013 11:42 0 0 0
  • @ADALI adlı üyeden alıntı:
    Arkadaşlar İslam dininden bahsediyoruz,Bu nedenle islam dinini başka dinlerle kıyaslamak yanlıştır,Çünkü ayet vardır,Allah indinde tek din İslamdır.Bakınız tek diyor Allah cc.Çoğul eki kullanmıyor.Bir müslümanın dinler demesi yanlıştır insanı küfre sokar,Allah cc katında makbul olmayan dinlerle diyalog Papalık makamının uydurduğu ve Müslümanlarıda alet ettiği safsatadır.Diyalog denen bu rezilliğin İslam dinine hiçbir faydası olmadığı gibi müslümanları hıristiyanlığa özendirecek kadarda zararı vardır.Şuan itibari ile İslam dini haricinde yaşanan hiçbir din ilahi değildir.Dinler şeklinde çoğul eki kullananlar küfür halindedir ve ayeti kerimeye muhalefet halindedir.Hata yaparız haram işlerle iştigal oluruz ama daha sonra tevbe ederiz Allah cc inşallah bizi affeder,fakat ayeti kerimeye muhalefet dinden çıkarır Allah korusun tevbe kapıları kapanır.Bakınız günümüzün hakiki mürşiti kamili Mahmuthoca efendi kesinlikle dinlerarası diyaloğa ödün vermemiş ve İslama karşı açılmış bir cephedir diyor,Bu yazdıklarım benim şahsi kanaatim ve inancımın yazıya tökülmüş halidir.hiçbir arkadaşıma kişisel bir cevabım değildir.
    Orijinali Göster...
    Arkadaşlar İslam dininden bahsediyoruz,Bu nedenle islam dinini başka dinlerle kıyaslamak yanlıştır,Çünkü ayet vardır,Allah indinde tek din İslamdır.Bakınız tek diyor Allah cc.Çoğul eki kullanmıyor.Bir müslümanın dinler demesi yanlıştır insanı küfre sokar,Allah cc katında makbul olmayan dinlerle diyalog ,Bu yazdıklarım benim şahsi kanaatim ve inancımın yazıya tökülmüş halidir.hiçbir arkadaşıma kişisel bir cevabım değildir.
    arkadaşım DİNLER tabirini kullanan benim
    son cümlenizin mantıksal tahlili Ben size yazdım ama siz bana yazmayın
    peki öyle olsun



    qamlı arkadaşım verdiğiniz 158 rakamıda doğrudur
    kazım karabekir paşanın tutumuda doğrudur hatta terk etmiş diye biliyorum
    ''Osmanlıda 10 dan fazla siyasi parti vardı..Buna Komunist parti ve işçi partiside dahil'' bunuda herkes biliyor yazmaya gerek bile yok

    sistem işçi partisinin ikdidara gelmesine engel

    sorgulanması gereken partilerin çokluğu değil
    meşru güç olarak yönetime gelmesi


    hatırladığım kadarıyla 1930 yıllarda mimar sinanın mezarı açılmış yazması bile çok çirkin utanılcak şeyler

    milliyetcilik aşk gibidir akıldan daha çok duygulara hitap eder
#14.02.2013 15:50 0 0 0
  • Gamlı arkadaş,
    Cevabın güzel ve doğru. Ama son cümlen yine çok bilmişlik örneği. Herşeyi bu kadar açık açık yazmışsında , son cümleninde kanıtını rica edelim. Mimar sinanın türk olmadığının kanıtlarını ve kaynağını rica edelim.

    Neden , Mensup olduğu millete hizmet etmemişte osmanlıya hizmet etmiş? Cevabını bekliyorum..

    Mimar Sinan 1511 yılında Kayserinin Ağırnas köyünden "Devşirme" olarak İstanbula getirilmiştir...1500 yılında yapılan Osmanlıya ait tahrir defterinde 53 hane gayrimüslim,3 hane Müslüman olarak belirtilmiş...O dönemde %95 i Rum olan bir yer....
    Devşirme ne demektir peki?


    Devşirme, Osmanlı İmparatorluğu'nun ele geçirdiği özellikle Rumeli ve Balkanlardaki Hristiyan topraklardan genç ve yetenekli çocukların toplanarak, sıkı bir eğitim altında üstün bir asker ve yönetici sınfı oluşturma sistemidir.

    kısaca bu demektir...
#14.02.2013 19:08 0 0 0
  • @ASUR adlı üyeden alıntı:
    Gamlı arkadaş,
    Cevabın güzel ve doğru. Ama son cümlen yine çok bilmişlik örneği. Herşeyi bu kadar açık açık yazmışsında , son cümleninde kanıtını rica edelim. Mimar sinanın türk olmadığının kanıtlarını ve kaynağını rica edelim.

    Neden , Mensup olduğu millete hizmet etmemişte osmanlıya hizmet etmiş? Cevabını bekliyorum..

    Terakki perver arkadaş,

    Yine cehaletin içinde boğuluyosunuz.Şeriatın anlamı sadece abdest, namaz, oruç, hac ve zekat değildir.İslam'da muamelat bölümüne şeriat denir.Bu, devletin aracılığıyla kanunlaştırırlır ve de kişisel değildir..Bu da Allah'ın muhkem ayetlerinde vardır.Şeriat hakkında önyargılı olmak kişinin cehaletini gösterir. Bunun en bariz örneği aşağıda ki ayette açıkça bildirilir.Biz burada İslam siyaseti güdüyoruz.Maksadımız, bu gafil milleti şeriat hakkında korku üretmesini önlemektir.


    Şeriat asla ve asla kişisel değildir. Birkaç yorumunda hep bu ifadeyi kullanıyorsun. Kuran-ı Kerim bütün insanlığa gönderilmiştir. İnsanlar ayrılarak şunlar yapsın bunlar yapmasın diyerek ayırmamıştır. Bütün insanlığa gönderilmiş ve uyulması kesin olarak emredilmiş bir kelamdır. Allah'ın sözleri , Allahın kulu olan bütün insanlaradır. Allahın kulu olmayan insan varsa ayrı tabii....

    bu cümlenin ve düşüncenin ne kadar yanlış olduğunu bilmeni isterim. bu cümle ile haklı olunması mümkün değil. bu düşünce ilede kendinizi avutmayın.

    Şeriat islamın getirdiği hükümlerin genel adıdır. Devlet yönetimi de bunun içine girmektedir.

    Şeriat: "Din", "Allah'ın emri", "İlâhî emir ve yasaklar" gibi mânâlara geliyor.

    İnsan, bir kavramı reddederken de, kabul ederken de anlamını bilmeli, diye düşünüyoruz. Taraftar olmak veya olmamak ayrı mesele.

    En çok tartışılan kavramlardan biri de "şeriat." Bu konuda bir çok kişinin kafası bir hayli karışık. Anlamını bilen de konuşuyor, bilmeyen de.

    Önce, Şemseddin Sami Efendinin, dilimizin en esaslı lugati olarak bilinen "Kamus"una bakalım:

    Şeriat, "evamir ve nevahi-yi İlahiyye ve ayet ve hadis ve icma-ı ümmet esasları üzerine müesses kanun-u İlahi" diye tarif ediliyor.

    Tarifte iki unsur dikkat çekiyor. Biri, şeriatın "İlahi emirler ve yasaklar" oluşu. Diğeri, bu İlahi kanunların "ayet, hadis ve icma" denilen temeller üzerine kurulu bulunduğu.

    Ömer Nasuhi Bilmen ise, "Hukuk-u İslamiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu" adlı mükemmel eserinde bu ıstılahı ayrıntılı biçimde şöyle açıklıyor:

    "Şeriat, din lisanında, Cenab-ı Hakk'ın, kulları için vazetmiş olduğu dini, dünyevi ahkamının heyet-i mecmuasıdır. Bu itibarla şeriat, din ile müradif olup, hem ahkam-ı asliye denilen itikadiyatı, hem ahkam-ı fer'iye-i ameliye denilen ibadet, ahlak ve muamelatı ihtiva eder."

    "Şeriat, umumi manasına nazaran bir peygamber-i zişan tarafından tebliğ edilmiş kanun-u İlahi demektir. Ahkam-ı şer'iye denilince, bundan kanun-u İlahi hükümleri manasını anlamak lazımdır. Ve bununla asıl Kur'an'a, Hadise, İcmaa sarahaten müstenid olan hükümler kastedilmiş olur."

    Bu ayrıntılı tarifte şu temel noktalar ustalıkla sıralanmış:

    1. Şeriatı, kulları için Allah koymuştur.

    2. Şeriat, dini ve dünyevi hükümlerin tamamıdır.

    3. Şeriat, "din" kelimesiyle eşanlamlıdır.

    4. Şeriat kavramının içinde, imani hükümlerin yanında ahlaka, ibadete ve günlük hayattaki işlere dair hükümlerin hepsi vardır.

    5. Genel anlamda, her peygamberin getirdiği İlahi kanunlara da şeriat denilir.

    6. Şeriat kelimesiyle, açıkça Kur'an'a, Hadise ve İcmaa dayanan hükümler kastedilmiş olur.

    Asrımızın en büyük müfessirlerinden olan Elmalılı Hamdi Efendinin, "Hak Dini Kur'an Dili" isimli pek kıymetli tefsirindeki şeriat tarifi de şöyledir:

    "Lugatte bir ırmak veya herhangi bir su menbaından su içmek veya almak için girilen yol demektir. Bunda, insanların hayat-ı ebediyeye ve saadet-i hakikiyeye ulaşması için, Allah Tealanın vaz u teklif ettiği ahkam-ı mahsusaya ve mezheb-i müstakime bilistiare ıtlak edilmiştir ki, din demektir."

    Bu tarifte de bazı önemli noktalar dikkati çekiyor:

    1. Şeriatı Allah koymuş ve kullarını sorumlu tutmuştur.

    2. Allah, şeriatı kullarının ebedi hayata ve hakiki saadete ulaşması için göndermiştir.

    3. Şeriat, müstakim, yani doğru yolun adı olup, hususi hükümlerden ibarettir.

    4. Şeriat, din demektir.

    Asrımızın büyük alim ve mütefekkiri Bediüzzaman ise, şeriatı tarif ederken şunları söylüyor:

    "Şeriat ikidir. Birincisi, alem-i asgar olan insanın ef'al ve ahvalini tanzim eden ve sıfat-ı kelamdan gelen bildiğimiz şeriattır. İkincisi, insan-ı ekber olan alemin harekat ve sekenatını tanzim eden, sıfat-ı iradeden gelen şeriat-ı kübra-yı fıtriyedir ki, bazan yanlış olarak tabiat tesmiye edilir."

    Bu tanımda da önemli noktalar vardı. Şeriatı ikiye ayırarak tarif ediyor, tabiat mefhumuna da açıklık getiriyordu Bediüzzaman.

    1. "Küçük alem" olan insanın fiillerini ve işlerini düzenleyen ve Allah'ın "kelam" sıfatından gelen bildiğimiz şeriat.

    2. "Büyük insan" olan alemin hareketlerini ve durumlarını düzenleyen şeriat.

    3. Maddi alemdeki kanunlara "tabiat" demek yanlış. Çünkü, bu kavram Allah'ı hatıra getirmiyor. Oysa, bu "fıtri" kanunları koyan ve tatbik eden O'dur.

    Bu izah, başka bir manayı da hatırlatıyor: Kainattaki varlıklar, Allah'ın "fıtri" kanunlarına isyansız itaat ettikleri için bu alem muntazam ve mükemmel. Hiçbir yerde en küçük bir karışıklık yok. Demek insanlar da yaşayışlarında İlahi kanunlara isyansız itaat etseler, özlenen ahenge kavuşacak ve aradıkları saadete erecekler. Uyumsuzluğun ve huzursuzluğun sebebi, isyan ve tuğyanlarıdır. Ahiret saadeti gibi, dünyevi huzurun da çaresi İslam'dadır.

    Bütün bu tanımlara göre, "şeriat" diyen birisi, "din kuralları" demektedir. İnsan ise, hür bir varlıktır.

    Kabul de edebilir, red de... "Dinde zorlama yoktur."

    Biraz araştırarak şeriatle ilgili tanım yapman senin için daha hayırlı olacaktır.
    Orijinali Göster...
    Gamlı arkadaş,
    Cevabın güzel ve doğru. Ama son cümlen yine çok bilmişlik örneği. Herşeyi bu kadar açık açık yazmışsında , son cümleninde kanıtını rica edelim. Mimar sinanın türk olmadığının kanıtlarını ve kaynağını rica edelim.

    Neden , Mensup olduğu millete hizmet etmemişte osmanlıya hizmet etmiş? Cevabını bekliyorum..

    Terakki perver arkadaş,



    Şeriat asla ve asla kişisel değildir. Birkaç yorumunda hep bu ifadeyi kullanıyorsun. Kuran-ı Kerim bütün insanlığa gönderilmiştir. İnsanlar ayrılarak şunlar yapsın bunlar yapmasın diyerek ayırmamıştır. Bütün insanlığa gönderilmiş ve uyulması kesin olarak emredilmiş bir kelamdır. Allah'ın sözleri , Allahın kulu olan bütün insanlaradır. Allahın kulu olmayan insan varsa ayrı tabii....

    bu cümlenin ve düşüncenin ne kadar yanlış olduğunu bilmeni isterim. bu cümle ile haklı olunması mümkün değil. bu düşünce ilede kendinizi avutmayın.

    Şeriat islamın getirdiği hükümlerin genel adıdır. Devlet yönetimi de bunun içine girmektedir.

    Şeriat: "Din", "Allah'ın emri", "İlâhî emir ve yasaklar" gibi mânâlara geliyor.

    İnsan, bir kavramı reddederken de, kabul ederken de anlamını bilmeli, diye düşünüyoruz. Taraftar olmak veya olmamak ayrı mesele.

    En çok tartışılan kavramlardan biri de "şeriat." Bu konuda bir çok kişinin kafası bir hayli karışık. Anlamını bilen de konuşuyor, bilmeyen de.

    Önce, Şemseddin Sami Efendinin, dilimizin en esaslı lugati olarak bilinen "Kamus"una bakalım:

    Şeriat, "evamir ve nevahi-yi İlahiyye ve ayet ve hadis ve icma-ı ümmet esasları üzerine müesses kanun-u İlahi" diye tarif ediliyor.

    Tarifte iki unsur dikkat çekiyor. Biri, şeriatın "İlahi emirler ve yasaklar" oluşu. Diğeri, bu İlahi kanunların "ayet, hadis ve icma" denilen temeller üzerine kurulu bulunduğu.

    Ömer Nasuhi Bilmen ise, "Hukuk-u İslamiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu" adlı mükemmel eserinde bu ıstılahı ayrıntılı biçimde şöyle açıklıyor:

    "Şeriat, din lisanında, Cenab-ı Hakk'ın, kulları için vazetmiş olduğu dini, dünyevi ahkamının heyet-i mecmuasıdır. Bu itibarla şeriat, din ile müradif olup, hem ahkam-ı asliye denilen itikadiyatı, hem ahkam-ı fer'iye-i ameliye denilen ibadet, ahlak ve muamelatı ihtiva eder."

    "Şeriat, umumi manasına nazaran bir peygamber-i zişan tarafından tebliğ edilmiş kanun-u İlahi demektir. Ahkam-ı şer'iye denilince, bundan kanun-u İlahi hükümleri manasını anlamak lazımdır. Ve bununla asıl Kur'an'a, Hadise, İcmaa sarahaten müstenid olan hükümler kastedilmiş olur."

    Bu ayrıntılı tarifte şu temel noktalar ustalıkla sıralanmış:

    1. Şeriatı, kulları için Allah koymuştur.

    2. Şeriat, dini ve dünyevi hükümlerin tamamıdır.

    3. Şeriat, "din" kelimesiyle eşanlamlıdır.

    4. Şeriat kavramının içinde, imani hükümlerin yanında ahlaka, ibadete ve günlük hayattaki işlere dair hükümlerin hepsi vardır.

    5. Genel anlamda, her peygamberin getirdiği İlahi kanunlara da şeriat denilir.

    6. Şeriat kelimesiyle, açıkça Kur'an'a, Hadise ve İcmaa dayanan hükümler kastedilmiş olur.

    Asrımızın en büyük müfessirlerinden olan Elmalılı Hamdi Efendinin, "Hak Dini Kur'an Dili" isimli pek kıymetli tefsirindeki şeriat tarifi de şöyledir:

    "Lugatte bir ırmak veya herhangi bir su menbaından su içmek veya almak için girilen yol demektir. Bunda, insanların hayat-ı ebediyeye ve saadet-i hakikiyeye ulaşması için, Allah Tealanın vaz u teklif ettiği ahkam-ı mahsusaya ve mezheb-i müstakime bilistiare ıtlak edilmiştir ki, din demektir."

    Bu tarifte de bazı önemli noktalar dikkati çekiyor:

    1. Şeriatı Allah koymuş ve kullarını sorumlu tutmuştur.

    2. Allah, şeriatı kullarının ebedi hayata ve hakiki saadete ulaşması için göndermiştir.

    3. Şeriat, müstakim, yani doğru yolun adı olup, hususi hükümlerden ibarettir.

    4. Şeriat, din demektir.

    Asrımızın büyük alim ve mütefekkiri Bediüzzaman ise, şeriatı tarif ederken şunları söylüyor:

    "Şeriat ikidir. Birincisi, alem-i asgar olan insanın ef'al ve ahvalini tanzim eden ve sıfat-ı kelamdan gelen bildiğimiz şeriattır. İkincisi, insan-ı ekber olan alemin harekat ve sekenatını tanzim eden, sıfat-ı iradeden gelen şeriat-ı kübra-yı fıtriyedir ki, bazan yanlış olarak tabiat tesmiye edilir."

    Bu tanımda da önemli noktalar vardı. Şeriatı ikiye ayırarak tarif ediyor, tabiat mefhumuna da açıklık getiriyordu Bediüzzaman.

    1. "Küçük alem" olan insanın fiillerini ve işlerini düzenleyen ve Allah'ın "kelam" sıfatından gelen bildiğimiz şeriat.

    2. "Büyük insan" olan alemin hareketlerini ve durumlarını düzenleyen şeriat.

    3. Maddi alemdeki kanunlara "tabiat" demek yanlış. Çünkü, bu kavram Allah'ı hatıra getirmiyor. Oysa, bu "fıtri" kanunları koyan ve tatbik eden O'dur.

    Bu izah, başka bir manayı da hatırlatıyor: Kainattaki varlıklar, Allah'ın "fıtri" kanunlarına isyansız itaat ettikleri için bu alem muntazam ve mükemmel. Hiçbir yerde en küçük bir karışıklık yok. Demek insanlar da yaşayışlarında İlahi kanunlara isyansız itaat etseler, özlenen ahenge kavuşacak ve aradıkları saadete erecekler. Uyumsuzluğun ve huzursuzluğun sebebi, isyan ve tuğyanlarıdır. Ahiret saadeti gibi, dünyevi huzurun da çaresi İslam'dadır.

    Bütün bu tanımlara göre, "şeriat" diyen birisi, "din kuralları" demektedir. İnsan ise, hür bir varlıktır.

    Kabul de edebilir, red de... "Dinde zorlama yoktur."

    Biraz araştırarak şeriatle ilgili tanım yapman senin için daha hayırlı olacaktır.

    Şeriatın ne olduğunu gayet iyi anlattınız..Allah razı olsun.Ancak "dinde zorlama yoktur" ayeti kerimesi sadece gayrimüslimler için geçerlidir.Eğer bu müslüman millete dinimizde tam serbestiyet verilse kişiler kendi nefislerinin doğrultusunda hareket etmeye çalışırlar.O taktirde Hak'la batıl birbirine karıştırılmış olur.Şeriatın kuralları hep insanlığın iyiliği, güvenliği ve bekası içindir.Yoksa kullar üzerinde asla baskı rejimi değildir.
#14.02.2013 19:40 0 0 0
  • @neyzenteyfik adlı üyeden alıntı:
    [alinti=#4991829]ADALI[/alinti]Arkadaşlar İslam dininden bahsediyoruz,Bu nedenle islam dinini başka dinlerle kıyaslamak yanlıştır,Çünkü ayet vardır,Allah indinde tek din İslamdır.Bakınız tek diyor Allah cc.Çoğul eki kullanmıyor.Bir müslümanın dinler demesi yanlıştır insanı küfre sokar,Allah cc katında makbul olmayan dinlerle diyalog ,Bu yazdıklarım benim şahsi kanaatim ve inancımın yazıya tökülmüş halidir.hiçbir arkadaşıma kişisel bir cevabım değildir.
    arkadaşım DİNLER tabirini kullanan benim
    son cümlenizin mantıksal tahlili Ben size yazdım ama siz bana yazmayın
    peki öyle olsun



    qamlı arkadaşım verdiğiniz 158 rakamıda doğrudur
    kazım karabekir paşanın tutumuda doğrudur hatta terk etmiş diye biliyorum
    ''Osmanlıda 10 dan fazla siyasi parti vardı..Buna Komunist parti ve işçi partiside dahil'' bunuda herkes biliyor yazmaya gerek bile yok

    sistem işçi partisinin ikdidara gelmesine engel

    sorgulanması gereken partilerin çokluğu değil
    meşru güç olarak yönetime gelmesi


    hatırladığım kadarıyla 1930 yıllarda mimar sinanın mezarı açılmış yazması bile çok çirkin utanılcak şeyler

    milliyetcilik aşk gibidir akıldan daha çok duygulara hitap eder
    Orijinali Göster...
    arkadaşım DİNLER tabirini kullanan benim
    son cümlenizin mantıksal tahlili Ben size yazdım ama siz bana yazmayın
    peki öyle olsun



    qamlı arkadaşım verdiğiniz 158 rakamıda doğrudur
    kazım karabekir paşanın tutumuda doğrudur hatta terk etmiş diye biliyorum
    ''Osmanlıda 10 dan fazla siyasi parti vardı..Buna Komunist parti ve işçi partiside dahil'' bunuda herkes biliyor yazmaya gerek bile yok

    sistem işçi partisinin ikdidara gelmesine engel

    sorgulanması gereken partilerin çokluğu değil
    meşru güç olarak yönetime gelmesi


    hatırladığım kadarıyla 1930 yıllarda mimar sinanın mezarı açılmış yazması bile çok çirkin utanılcak şeyler

    milliyetcilik aşk gibidir akıldan daha çok duygulara hitap eder

    milliyetcilik aşk gibidir akıldan daha çok duygulara hitap eder

    Bu söz geçersiz ve batıldır.Milliyetçilikle nice azınlık ve etnik ırklar baskı altına alınmak istenmiştir.Bir nevi ırkçılığın siyasi tarafıdır.Dinde milliyetçilk yoktur,ümmetçilik vardır.Milliyetçilikle bu müslüman milletleri bir çatı altında bir araya toplanması mümkün değildir.Bu milliyetçilik fikirlerinden uzak durunuz.
#14.02.2013 19:44 0 0 0
  • @Terakkiperver adlı üyeden alıntı:
    [alinti=#4992745]neyzenteyfik[/alinti]arkadaşım DİNLER tabirini kullanan benim
    son cümlenizin mantıksal tahlili Ben size yazdım ama siz bana yazmayın
    peki öyle olsun



    qamlı arkadaşım verdiğiniz 158 rakamıda doğrudur
    kazım karabekir paşanın tutumuda doğrudur hatta terk etmiş diye biliyorum
    ''Osmanlıda 10 dan fazla siyasi parti vardı..Buna Komunist parti ve işçi partiside dahil'' bunuda herkes biliyor yazmaya gerek bile yok

    sistem işçi partisinin ikdidara gelmesine engel

    sorgulanması gereken partilerin çokluğu değil
    meşru güç olarak yönetime gelmesi


    hatırladığım kadarıyla 1930 yıllarda mimar sinanın mezarı açılmış yazması bile çok çirkin utanılcak şeyler

    milliyetcilik aşk gibidir akıldan daha çok duygulara hitap eder

    milliyetcilik aşk gibidir akıldan daha çok duygulara hitap eder

    Bu söz geçersiz ve batıldır.Milliyetçilikle nice azınlık ve etnik ırklar baskı altına alınmak istenmiştir.Bir nevi ırkçılığın siyasi tarafıdır.Dinde milliyetçilk yoktur,ümmetçilik vardır.Milliyetçilikle bu müslüman milletleri bir çatı altında bir araya toplanması mümkün değildir.Bu milliyetçilik fikirlerinden uzak durunuz.
    Orijinali Göster...
    Bu söz geçersiz ve batıldır.Milliyetçilikle nice azınlık ve etnik ırklar baskı altına alınmak istenmiştir.Bir nevi ırkçılığın siyasi tarafıdır.Dinde milliyetçilk yoktur,ümmetçilik vardır.Milliyetçilikle bu müslüman milletleri bir çatı altında bir araya toplanması mümkün değildir.Bu milliyetçilik fikirlerinden uzak durunuz.

    anladığına da yazıyorsun
    anlamadığınada yazıyorun
    herşeye yazıyorsun


    milliyetcilik aşk gibidir akıldan daha çok duygulara hitap eder

    burda milliyetcilik övülmüyor tam tersi bir durum var tabi anlayana
#14.02.2013 20:31 0 0 0
  • @Terakkiperver adlı üyeden alıntı:
    [alinti=#4992626]ASUR[/alinti]Gamlı arkadaş,
    Cevabın güzel ve doğru. Ama son cümlen yine çok bilmişlik örneği. Herşeyi bu kadar açık açık yazmışsında , son cümleninde kanıtını rica edelim. Mimar sinanın türk olmadığının kanıtlarını ve kaynağını rica edelim.

    Neden , Mensup olduğu millete hizmet etmemişte osmanlıya hizmet etmiş? Cevabını bekliyorum..

    Terakki perver arkadaş,



    Şeriat asla ve asla kişisel değildir. Birkaç yorumunda hep bu ifadeyi kullanıyorsun. Kuran-ı Kerim bütün insanlığa gönderilmiştir. İnsanlar ayrılarak şunlar yapsın bunlar yapmasın diyerek ayırmamıştır. Bütün insanlığa gönderilmiş ve uyulması kesin olarak emredilmiş bir kelamdır. Allah'ın sözleri , Allahın kulu olan bütün insanlaradır. Allahın kulu olmayan insan varsa ayrı tabii....

    bu cümlenin ve düşüncenin ne kadar yanlış olduğunu bilmeni isterim. bu cümle ile haklı olunması mümkün değil. bu düşünce ilede kendinizi avutmayın.

    Şeriat islamın getirdiği hükümlerin genel adıdır. Devlet yönetimi de bunun içine girmektedir.

    Şeriat: "Din", "Allah'ın emri", "İlâhî emir ve yasaklar" gibi mânâlara geliyor.

    İnsan, bir kavramı reddederken de, kabul ederken de anlamını bilmeli, diye düşünüyoruz. Taraftar olmak veya olmamak ayrı mesele.

    En çok tartışılan kavramlardan biri de "şeriat." Bu konuda bir çok kişinin kafası bir hayli karışık. Anlamını bilen de konuşuyor, bilmeyen de.

    Önce, Şemseddin Sami Efendinin, dilimizin en esaslı lugati olarak bilinen "Kamus"una bakalım:

    Şeriat, "evamir ve nevahi-yi İlahiyye ve ayet ve hadis ve icma-ı ümmet esasları üzerine müesses kanun-u İlahi" diye tarif ediliyor.

    Tarifte iki unsur dikkat çekiyor. Biri, şeriatın "İlahi emirler ve yasaklar" oluşu. Diğeri, bu İlahi kanunların "ayet, hadis ve icma" denilen temeller üzerine kurulu bulunduğu.

    Ömer Nasuhi Bilmen ise, "Hukuk-u İslamiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu" adlı mükemmel eserinde bu ıstılahı ayrıntılı biçimde şöyle açıklıyor:

    "Şeriat, din lisanında, Cenab-ı Hakk'ın, kulları için vazetmiş olduğu dini, dünyevi ahkamının heyet-i mecmuasıdır. Bu itibarla şeriat, din ile müradif olup, hem ahkam-ı asliye denilen itikadiyatı, hem ahkam-ı fer'iye-i ameliye denilen ibadet, ahlak ve muamelatı ihtiva eder."

    "Şeriat, umumi manasına nazaran bir peygamber-i zişan tarafından tebliğ edilmiş kanun-u İlahi demektir. Ahkam-ı şer'iye denilince, bundan kanun-u İlahi hükümleri manasını anlamak lazımdır. Ve bununla asıl Kur'an'a, Hadise, İcmaa sarahaten müstenid olan hükümler kastedilmiş olur."

    Bu ayrıntılı tarifte şu temel noktalar ustalıkla sıralanmış:

    1. Şeriatı, kulları için Allah koymuştur.

    2. Şeriat, dini ve dünyevi hükümlerin tamamıdır.

    3. Şeriat, "din" kelimesiyle eşanlamlıdır.

    4. Şeriat kavramının içinde, imani hükümlerin yanında ahlaka, ibadete ve günlük hayattaki işlere dair hükümlerin hepsi vardır.

    5. Genel anlamda, her peygamberin getirdiği İlahi kanunlara da şeriat denilir.

    6. Şeriat kelimesiyle, açıkça Kur'an'a, Hadise ve İcmaa dayanan hükümler kastedilmiş olur.

    Asrımızın en büyük müfessirlerinden olan Elmalılı Hamdi Efendinin, "Hak Dini Kur'an Dili" isimli pek kıymetli tefsirindeki şeriat tarifi de şöyledir:

    "Lugatte bir ırmak veya herhangi bir su menbaından su içmek veya almak için girilen yol demektir. Bunda, insanların hayat-ı ebediyeye ve saadet-i hakikiyeye ulaşması için, Allah Tealanın vaz u teklif ettiği ahkam-ı mahsusaya ve mezheb-i müstakime bilistiare ıtlak edilmiştir ki, din demektir."

    Bu tarifte de bazı önemli noktalar dikkati çekiyor:

    1. Şeriatı Allah koymuş ve kullarını sorumlu tutmuştur.

    2. Allah, şeriatı kullarının ebedi hayata ve hakiki saadete ulaşması için göndermiştir.

    3. Şeriat, müstakim, yani doğru yolun adı olup, hususi hükümlerden ibarettir.

    4. Şeriat, din demektir.

    Asrımızın büyük alim ve mütefekkiri Bediüzzaman ise, şeriatı tarif ederken şunları söylüyor:

    "Şeriat ikidir. Birincisi, alem-i asgar olan insanın ef'al ve ahvalini tanzim eden ve sıfat-ı kelamdan gelen bildiğimiz şeriattır. İkincisi, insan-ı ekber olan alemin harekat ve sekenatını tanzim eden, sıfat-ı iradeden gelen şeriat-ı kübra-yı fıtriyedir ki, bazan yanlış olarak tabiat tesmiye edilir."

    Bu tanımda da önemli noktalar vardı. Şeriatı ikiye ayırarak tarif ediyor, tabiat mefhumuna da açıklık getiriyordu Bediüzzaman.

    1. "Küçük alem" olan insanın fiillerini ve işlerini düzenleyen ve Allah'ın "kelam" sıfatından gelen bildiğimiz şeriat.

    2. "Büyük insan" olan alemin hareketlerini ve durumlarını düzenleyen şeriat.

    3. Maddi alemdeki kanunlara "tabiat" demek yanlış. Çünkü, bu kavram Allah'ı hatıra getirmiyor. Oysa, bu "fıtri" kanunları koyan ve tatbik eden O'dur.

    Bu izah, başka bir manayı da hatırlatıyor: Kainattaki varlıklar, Allah'ın "fıtri" kanunlarına isyansız itaat ettikleri için bu alem muntazam ve mükemmel. Hiçbir yerde en küçük bir karışıklık yok. Demek insanlar da yaşayışlarında İlahi kanunlara isyansız itaat etseler, özlenen ahenge kavuşacak ve aradıkları saadete erecekler. Uyumsuzluğun ve huzursuzluğun sebebi, isyan ve tuğyanlarıdır. Ahiret saadeti gibi, dünyevi huzurun da çaresi İslam'dadır.

    Bütün bu tanımlara göre, "şeriat" diyen birisi, "din kuralları" demektedir. İnsan ise, hür bir varlıktır.

    Kabul de edebilir, red de... "Dinde zorlama yoktur."

    Biraz araştırarak şeriatle ilgili tanım yapman senin için daha hayırlı olacaktır.

    Şeriatın ne olduğunu gayet iyi anlattınız..Allah razı olsun.Ancak "dinde zorlama yoktur" ayeti kerimesi sadece gayrimüslimler için geçerlidir.Eğer bu müslüman millete dinimizde tam serbestiyet verilse kişiler kendi nefislerinin doğrultusunda hareket etmeye çalışırlar.O taktirde Hak'la batıl birbirine karıştırılmış olur.Şeriatın kuralları hep insanlığın iyiliği, güvenliği ve bekası içindir.Yoksa kullar üzerinde asla baskı rejimi değildir.
    Orijinali Göster...
    Şeriatın ne olduğunu gayet iyi anlattınız..Allah razı olsun.Ancak "dinde zorlama yoktur" ayeti kerimesi sadece gayrimüslimler için geçerlidir.Eğer bu müslüman millete dinimizde tam serbestiyet verilse kişiler kendi nefislerinin doğrultusunda hareket etmeye çalışırlar.O taktirde Hak'la batıl birbirine karıştırılmış olur.Şeriatın kuralları hep insanlığın iyiliği, güvenliği ve bekası içindir.Yoksa kullar üzerinde asla baskı rejimi değildir.

    Doğru söyledin. Dinde zorlama yoktur. Gayrimüslimler için. ama islamda da uyarı vardır. Tebliğ vardır. Bütün kurallar, yasaklar insanoğlunun iyiliği için olduğu kadar , bunlardan çok çok daha önemlisi ahiretteki kurtuluş için geçerlidir. İki Dünya arasında seçim yapmak zorundayız. Ya bu dünya , yada ahiret.

    Dünya mümün için cehennem, kafir için cennettir..

    Kullar üzerinde asla baskı demek değildir diye bir noktaya odaklanmayalım. bu yanlış yola götürür . allah korusun ahiretini kaybedersin. Şeriat islamı kabul eden etmeyen bütün insanlığa yönelilktir. Bütün peygamberler sadece kavimlerine tebliğde bulunmak üzere gönderilmişken , Peygamber efendimiz(sav) bütün insanlığa gönderilmiştir. Burayı karıştırmayalım. Bütün insanlığın uymak zorunda olduğu Kuranı kerimdir. Kuranı kerim şeriattir. Allah ac kullarına gönderrerek ,

    .... umulurki , düşünüp ibret alırsınız...

    diye birçok ayeti kerimede özellikle belirtip uyulmasını istemiştir. Uyan uyar, uymayanda türlü bahanelerle birşekilde reddetmesede uygulamamak için çıkış kapısı aramaya çabalar. Şeriat, Allahın kelamı olan Kur'anı-ı Kerimdir. Uyarsan ne mutlu sana,,,,, dinde zorlama yok isteyen uyar istemeyen uymaz da dersen .................................. söylenecek söz kalmaz. Kendi tercihindir. Her koyun kendi bacağından asılır. Hesabını verecek olan da , inanmayanlardır. İnanmak ta herşeyiyle inanmaktır. işimize gelen tarafı istediğimiz gibi yorumlayarak değil.........


    Arkadaşlar...
    bırakın rakamlarla şununla bununla uğraşmayı. Sizi kurtaracak olan bunlar değildir. Kuranı kerim zaten vatan sevgisini, millet sevgisini açıklamış ve doğrusunu söylemiştir. Nedir bu milliyetçilik? Kuranı kerimin neresinde var , söyleyecek olan var mı? Allahtan üstün olan, Peygamberden üstün olan, Kuranı kerimden üstün olan ne var ? Nedir bu milliyetçilik aşkı.? böyle bir aşk mı var ?

    Dinini bilen zaten bu aşkın en güzelini bilendir. Gerisi hikaye. İnsan ürünü miliyetçilik görüşünü , milli görüşü bırakın bir tarafa. Allahın görüşlerini, peygamber efendimizin görüşlerini kabul edin ki , o zaman diyelim haklısınız. Milliyetçilik vatanını çok sevmekse , islamda vatan sevgisi, millet sevgisi, insan sevgisi yok mu? İnsana verilen değer yokmu? İnsan deyince, insana en çok değer veren din yada görüş hangisi? Herşey islamda fazlasıyla mecvut. İnsan ürünü siyasi düşüncelerle üretilmiş yapay görüşler de bu saydıklarımdan üstün değil. yine de milliyetçilik sevdasında olanlar kendileri bilir........
#15.02.2013 09:44 0 0 0
  • @neyzenteyfik adlı üyeden alıntı:
    [alinti=#4991829]ADALI[/alinti]Arkadaşlar İslam dininden bahsediyoruz,Bu nedenle islam dinini başka dinlerle kıyaslamak yanlıştır,Çünkü ayet vardır,Allah indinde tek din İslamdır.Bakınız tek diyor Allah cc.Çoğul eki kullanmıyor.Bir müslümanın dinler demesi yanlıştır insanı küfre sokar,Allah cc katında makbul olmayan dinlerle diyalog ,Bu yazdıklarım benim şahsi kanaatim ve inancımın yazıya tökülmüş halidir.hiçbir arkadaşıma kişisel bir cevabım değildir.
    arkadaşım DİNLER tabirini kullanan benim
    son cümlenizin mantıksal tahlili Ben size yazdım ama siz bana yazmayın
    peki öyle olsun



    qamlı arkadaşım verdiğiniz 158 rakamıda doğrudur
    kazım karabekir paşanın tutumuda doğrudur hatta terk etmiş diye biliyorum
    ''Osmanlıda 10 dan fazla siyasi parti vardı..Buna Komunist parti ve işçi partiside dahil'' bunuda herkes biliyor yazmaya gerek bile yok

    sistem işçi partisinin ikdidara gelmesine engel

    sorgulanması gereken partilerin çokluğu değil
    meşru güç olarak yönetime gelmesi


    hatırladığım kadarıyla 1930 yıllarda mimar sinanın mezarı açılmış yazması bile çok çirkin utanılcak şeyler

    milliyetcilik aşk gibidir akıldan daha çok duygulara hitap eder
    Orijinali Göster...
    arkadaşım DİNLER tabirini kullanan benim
    son cümlenizin mantıksal tahlili Ben size yazdım ama siz bana yazmayın
    peki öyle olsun



    qamlı arkadaşım verdiğiniz 158 rakamıda doğrudur
    kazım karabekir paşanın tutumuda doğrudur hatta terk etmiş diye biliyorum
    ''Osmanlıda 10 dan fazla siyasi parti vardı..Buna Komunist parti ve işçi partiside dahil'' bunuda herkes biliyor yazmaya gerek bile yok

    sistem işçi partisinin ikdidara gelmesine engel

    sorgulanması gereken partilerin çokluğu değil
    meşru güç olarak yönetime gelmesi


    hatırladığım kadarıyla 1930 yıllarda mimar sinanın mezarı açılmış yazması bile çok çirkin utanılcak şeyler

    milliyetcilik aşk gibidir akıldan daha çok duygulara hitap eder


    Osmanlıda parti çokluğu var..Ama sistem yetersiz..
    Yeni kurulan Cumhuriyette Sistem var....Ama bu sistemin gerektirdiği çok partili bir siyasi hayat yok!

    Sistem olduğu sürece zaman içinde iyileşmeler beklenebilir...

    Peki;Sistemin olmadığı fakat partilerin bulunduğu Osmanlı siyasi hayatındada iyileşmelerin olma ihtimali "% sıfır"mıdır?...

    Osmanlı zaten tanzimat ve islahat fermanlarıyla ve meşrutiyetle bu konuda adımlar atmış değilmidir?
    Padişah kendi eliyle kendi yetkilerini kısıtlamamışmıdır?..
    "Şartlar bunu gerektiriyorduda ondan kısıtladı" denebilir..

    Ama ;Yeni Cumhuriyette "halkın yönetimde söz sahibi olması" için atılan adımlar içinde bu söylenebilir..
    "Şartlar bunu gerektiriyordu ,bu sebeple halkın yönetimde söz sahibi olması gerektiği vurgulanmıştır"denebilir...

    Peki halk yönetimde söz sahibi olmuşmudur?

    Bu dönem için "tam bir demokrasiden bahsedemeyiz bu çok partili hayata geçiş süreciydi" denebilir..
    Ama; aynı sözü Osmanlının bu yenilik hareketleri içinde söyleyebiliriz..."tam bir demokrasiye geçiş süreciydi" diyebiliriz..

    Hani?..Nerde kaldı "DEVRİM"?

    Yani bunca insan ,saatlerin yeniden ayarlanması , tatil günlerinin ,ölçü ve tartı birimlerinin değiştirilmesi uğrunamı ASILDI?
#15.02.2013 09:54 0 0 0
  • :):):):):)
    ya odunummmmmmm ...,,

    Kardeş bırak partili sitemleri. Çok partili sistem ne zaman fayda getirdiki geçmiştede getirsin şimdi de getirsin.
#15.02.2013 09:58 0 0 0
  • @neyzenteyfik adlı üyeden alıntı:
    [alinti=#4992797]Terakkiperver[/alinti]Bu söz geçersiz ve batıldır.Milliyetçilikle nice azınlık ve etnik ırklar baskı altına alınmak istenmiştir.Bir nevi ırkçılığın siyasi tarafıdır.Dinde milliyetçilk yoktur,ümmetçilik vardır.Milliyetçilikle bu müslüman milletleri bir çatı altında bir araya toplanması mümkün değildir.Bu milliyetçilik fikirlerinden uzak durunuz.

    anladığına da yazıyorsun
    anlamadığınada yazıyorun
    herşeye yazıyorsun


    milliyetcilik aşk gibidir akıldan daha çok duygulara hitap eder

    burda milliyetcilik övülmüyor tam tersi bir durum var tabi anlayana
    Orijinali Göster...
    anladığına da yazıyorsun
    anlamadığınada yazıyorun
    herşeye yazıyorsun


    milliyetcilik aşk gibidir akıldan daha çok duygulara hitap eder

    burda milliyetcilik övülmüyor tam tersi bir durum var tabi anlayana

    Milliyetçilik, duygulara hitap ediyorsa bu vatan sevgisini mi çağrıştırıyor?.Milliyetçi olmazsam vatan haini mi olmuş olurum?.Eğer bir kimse vatan, millet, din, iman meselesinde doğruları görmeyip de hep batıl yolda gidiyorsa bu bağnazlıktır.MilliyetÇilik fikirlerini aşılayacağınıza ümmetÇiliği ön plana getirirseniz üstün ümmetlerden olursunuz.Ümmetçilik milliyetçiliğin alternatifidir.Bir bayrak altında bu ümmet-i Muhammed'i toplayabiliriz ama milliyetçilikle bunu başarmak mümkün görülmüyor.Keşke sen de benin dediğimi bir anlasaydın bari!.
#15.02.2013 12:57 0 0 0