Anneannesinin sözleri yankılandı kulaklarında: ''Oğlum
namaz hiç bu vakte bırakılır mı?'' Anneannesinin yaşı
yetmişe dayanmış, ama ezan
okunduğu vakit yerinden sıçrar, yaşından beklenmeyecek
bir hızla abdestini alır ve namazını kılardı.
Kendisi ise,nefsini bir türlü yenemiyordu. Ne
oluyorsa, hep... namaz son dakikalara kalıyor, bu
sebeple namazını alelacele eda ediyordu. Bunu
düşünerek kalktı yerinden, gözü saate kaydı. Yatsı
ezanının okunmasına on beş dakika kalmıştı. Başını her
iki yöne pişmanlıkla sallayarak, "Yine geciktirdim
namazı." dedi kendi kendine.
Kıvrak hareketlerle abdestini aldı ve daha elini
yüzünü tam kurulamadan kendisini odasına attı.
Mecburen, hızlı hareketlerle namazı eda
etti. Tesbihatını yaparken anneannesini düşünmeden
edemedi. "Bu halimi görse, tatlı-sert kızardı yine
bana." dedi. Çok seviyordu onu ...Hele öyle bir namaz
kılışı vardı ki, onu hep bir gökkuşağı hayranlığıyla
seyrederdi. Namazda öyle bir mahviyeti vardı ki...
hicabından renkten renge girerdi.
O gün akşama kadar derse girmişti. Müthiş bir ağırlık
vardı üzerinde. Duasını yaparken, başını ellerinin
arasına alıp secdeye durdu. Namazdan sonra bir süre bu
şekil tefekkür etmeyi severdi. Gözleri kapanır gibi
oldu. "Ne kadar da yorulmuşum." dedi. Daldı gitti
öylece....
Kıyamet kopmuştu. Mahşeri bir kalabalık vardı. Her yön
insanlarla doluydu. Kimi dona kalmış, hareketsiz bir
şekilde etrafı izliyor; Kimi sağa sola koşturuyor,
kimisi de diz çökmüş, başı ellerinin arasında
bekliyordu. Yüreği yerinden fırlayacak gibi atıyor,
adeta kafesinden kurtulmaya çalışıyor,soğuk soğuk
terler döküyordu. Hayattayken kıyamet, sorgu sual ve
mizan hakkında çok şey duymuş ve ahiret hayatı adına
bu kavramlar kendisi için köşe taşı olmuşlardı. Ama
mahşer meydanında ki ürperti, korku ve bekleyişin bu
denli dehşet vereceğini düşünmemişti.
Hesap ve sorgu devam ediyordu. Bu arada onun ismini de
okudular. Hayretle bir sağa, bir sola baktı. "Benim
ismimi mi okudunuz?" dedi dudakları titreyerek.....
Kalabalık birden yarılmış, bir yol olmuştu önünde. İki
kişi kollarına girdi. Mahşer meydanının vazifelileri
oldukları belliydi. Kalabalık arasından şaşkın
bakışlarla yürüdü. Merkezi bir yere gelmişlerdi.
Melekler her iki yanından uzaklaştılar. Başı
önündeydi. Bütün hayatı, bir film şeridi gibi
geçiyordu gözlerinin önünden...." Şükürler olsun "
dedi, kendi kendine ve devam etti; " Gözlerimi dünyaya
açtım,Hep hizmet eden insanları gördüm. Babam
sohbetlerden sohbetlere koşuyor, malını islam yolunda
harcıyordu. Annem eve gelen misafirleri ağırlıyor,
yemek sofralarının biri kalkıp, bir yenisi
kuruluyordu. Ben ise, hep bu yolda oldum. İnsanlara
hizmete çalıştım. Onlara Allah'ı anlattım. Namazımı
kıldım. Orucumu tuttum. Farz olan ne varsa yerine
getirdim. Haramlardan kaçındım. "Kirpiklerinden aşağı
gözyaşları
dökülürken, "Rabbimi seviyorum, en azından sevdiğimi
zannediyorum." Diyordu. Ama bir yandan da "O'nun için
ne yapsam az, Cennet'i kazanmama yetmez." Diye
düşünüyordu.Tek sığınağı Allah'ın rahmetiydi.
Hesap sürdükçe sürdü. Boncuk boncuk terliyordu.
Sırılsıklam olmuş, zangır zangır titriyordu. Gözleri
terazinin ibresindeki neticeyi
bekliyordu. Sonunda hüküm verilecekti. Vazifeli
melekler ellerinde bir kağıt, mahşer meydanında ki
kalabalığa döndüler. Önce ismi okundu. Artık ayakları
tutmaz olmuştu. Neredeyse yığılıp kalacaktı.
Heyecandan gözlerini kapamış, okunacak hükme kulak
kesilmişti.
Mahşeri kalabalıktan bir uğultu yükseldi. Kulakları
yanlış mı duyuyordu? İsmi cehennemlikler
listesindeydi. Dizlerinin üstüne yığıldı. Hayretten
dona kalmıştı." Olamaaaazzzz " diye bağırdı. Sağa sola
koşturdu. "Ben nasıl Cehennemlik olurum? Hayatım
boyunca hizmet eden insanlarla birlikte oldum. Onlarla
beraber koşturdum. Hep rabbimi anlattım." Diyordu.
Gözleri sağanak olmuş, titrek vücudunu ıslatıyordu.
Vazifeli iki melek kollarından tuttu. Ayaklarını
sürüyerek ve kalabalığı yararak
alevleri göklere yükselen Cehennem'e doğru yürümeye
başladılar. Çırpınıyordu. Medet yok muydu? Bir yardım
eden çıkmayacak mıydı?
Dudaklarından kelimeler kırık dökük, yalvarmayla
karışık döküldü.."Hizmetlerim... Oruçlarım....
Okuduğum Kur'anlar......Namazım....Hiçbiri beni
kurtarmayacakmı?" diyordu. Bağıra bağıra yalvarıyordu.
Cehennem melekleri onu hiç sürüklemeye devam ettiler.
Alevlere çok yaklaşmışlardı. Başını geriye çevirdi.
Son çırpınışlarıydı.
Resülullah, "Evinin önünde akan bir ırmak içinde günde
beş defa yıkanan bir insanı o ırmak nasıl temizler,
günde beş vakit namazda insanı günahlardan öyle
temizler." Buyuruyordu. "Oysa ki benim namazlarım da
mı beni kurtarmayacak?" diye düşünüyordu.
" Namazlarım.....Namazlarım....Namazlarım." diye diye
hıçkırdı. Vazifeli melekler hiç durmadılar. Yürümeye
devam ettiler; Cehennem çukurunun başına geldiler.
Alevlerin harareti yüzünü yakıyordu. Son bir defa
dönüp geriye baktı. Artık gözleri de kurumuştu.
Ümitleri sönmüştü. Başını öne eğdi. İki büklüm oldu.
Kollarını sıkan parmaklar çözüldü. Cehennem
meleklerinden birisi onu itiverdi. Vücudunu birden
bire havada buldu. Alevlere doğru düşüyordu. Tam bir
iki metre düşmüştü ki, bir el kolundan tuttu.
Başını kaldırdı. Yukarıya baktı. Uzun beyaz sakallı
bir ihtiyar onu düşmekten kurtarmıştı. kendisini
yukarıya çekti. Üstündeki başındaki tozu silkerek
ihtiyarın yüzüne baktı.
"Siz de kimsiniz ?" dedi.
İhtiyar gülümsedi: " Ben senin namazlarınım."
"Neden bu kadar geç kaldınız ?Son anda yetiştiniz.
Neredeyse düşüyordum."dedi....
İhtiyar yüzünü gererek, tekrar güldü; Başını salladı;
" Sen beni hep son anda yetiştirirdin, ...hatırladın
mı?
Secdeye kapandığı yerden başını kaldırdı. Kan-ter
içinde kalmıştı. Dışarıdan gelen sese kulak kabarttı.
Yatsı ezanı okunuyordu.Bir ok gibi yerinden fırladı.
Abdest almaya gidiyordu. Selametle.
Namaz, Müminin Mirâcıdır.
Namaz, müminin mirâcı olup başlı başına bir saâdet tâcıdır. Namaz Yüce Allaha gösterilmesi gereken tazimin ve sağlanması gereken irtibatın en önemli vesilesidir. Namaz, hem bir intizam, hem bir inşirah, hem de bir şükran vesilesi ve gayesidir. Namaz, müminlerin korkulu hâllerinde ümitlerini, güvenli hallerinde de şevklerini artıran ve onları sürekli olarak zinde ve ayakta tutan bir ibâdettir. İşte namazın bu gibi özelliklerinden ötürüdür ki, bir kimsenin namazı ne kadar sağlam ve mükemmel olursa, diğer ibâdet ve davranışları da o nispette muntazam ve mükemmel olur. O halde Yüce Allaha ve âhiret gününe inanan bir kimse, zamanını ve işlerini ayarlamalı ve namazlarını hem vaktinde ve cemâatle kılmalı hem de acele etmeden ve huşu dolu saygılı bir kalb ile kılmalı veya en azından böyle kılmaya özen göstermelidir. Çünkü Yüce Allah katında en sevimli ve en yüce değere sâhip olan amel, vaktinde, cemâatle, huzur, huşu ve saygı dolu bir kalb ile kılınan namazdır. Huşu, kalbin haşyet, bedenin de sükûnet içerisinde bulunması ve kişinin haddini bilmesi ve gerek kalbiyle gerekse uzuvlarıyla son derece mütevâzı, saygılı ve edepli olması demektir. Namazda huşu demek, kalbin Allahın sonsuz olan azameti ve rahmeti karşısında, Ondan başka her şeyi unutturacak şekilde haşyet ve rağbet içinde olması ve Allaha karşı tazim ve saygı hissiyle dolup taşması, bedenin de sükûn ve sükûnet içerisinde bulunması, gözleriyle secde yerine bakıp sağa sola iltifat etmemesi ve göz hırsızlığında bulun- maması demektir. Öyle ise insan, bütün ibâdetlerin özeti olan namazı huşu içerisinde, yani gücü yettiğince son derece hazırlıklı ve ne yaptığını bilerek, vaktinde ve cemâatle, tadîl-i erkâna riâyet ederek ve o anda kıldığı namazın, son namaz olabileceğini düşünerek kılmalı. Aksi takdirde gaflet içerisinde kıldığı namaz, kendisine Sen bana değer vermeyip beni zâyi ettiğin gibi, Allah da sana değer vermesin ve seni zayi etsin diyebilir. Allah korusun. Evet namazda Yüce Allaha karşı çok saygılı olmak lazım. Çünkü bedenle Onun huzurunda duruyor gibi olup da ruhundaki gaflet ve cehâlet ve kalbindeki saygısızlık ve duyarsızlık yüzünden Ondan uzak durmak, gerçekten çok büyük bir nasipsizlik ve çok ciddî bir mahrûmiyettir. Hafizanallah... Namazı, Yüce Allah katında en güzel bir kabul ile kabul olacak şekilde güzel kılmayı sağlayan etkenlerin başında, abdestle ilgili olan hazırlığı eksiksiz bir şekilde yaptıktan sonra, huşu ve saygı dolu bir kalb ile iki rekat namaz kılan kimseye söz verilen mükâfâtın büyüklüğünü düşünmek ve öyle namaz kılmak vardır. Nitekim Buhâri ve Müslimde rivâyet edilen bir hadiste, Hz. Osman (r.a.) bir defasında Rasûlüllah sallallahü aleyhi ve sellemden gördüğü gibi, bir tas su isteyip abdestini tastamam olarak aldıktan sonra Rasûlüllah sallallahü aleyhi ve sellemin şöyle buyurduğunu nakletmişti: Kim benim bu abdestim gibi abdest alır, sonra da nefsiyle bir şey konuşmadan (gaflete dalıp da ne yaptığını ve ne okuduğunu unutmadan, huzur dolu bir kalb ile huşulu ve saygılı bir şekilde) iki rekat namaz kılarsa, onun geçmiş günahları bağışlanır. * * * Şüphesiz ki, Sahâbe-i Kirâm Efendilerimizi bu derece yükselten hususların başında, onların bütün itâat ve ibâdet hususlarına, özellikle de namaza karşı çok önem vermeleri ve son derece titizlik göstermeleri vardır. İşte bunun çarpıcı ve o kadar da düşündürücü bir örneği: Sahâbîlerden bazıları vardı ki, bunlar savaş esnâsında Rasûl-i Ekrem sallallahü aleyhi ve sellemin yanı başında nöbet tutar ve böylece ansızın gelebilecek tehlikelere karşı onu kollamaya ve korumaya çalışırlardı. Bunların önde gelenlerinden birisi, Ensârın ileri gelenlerinden olan Abbâd bin Bişr (r.a.)dir. Hz. Abbâd (r.a.), gözü kara ve son derece cesûr olan; ama aynı zamanda ibâdete de çok düşkün olan bir Sahâbiydi. O derece ki, bazı geceler sabahlara kadar ibâdet ettiği olurdu. Zâtür-Rika Seferi dönüşünde, Rasûl-i Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem, istirâhat için mola verilmesini, ancak düşmanın uyumadığını, saldırmak için fırsat kolladığını, her an bir saldırıda bulunabileceğini ve işte böyle muhtemel bir saldırıya karşı gönüllü olarak iki kişinin nöbet tutmasını istemişlerdi. Onun bu isteğini anlayan Muhâcirlerden Ammâr bin Yâsir ile Ensârdan Abbâd bin Bişr, herkesten önce davranarak ve ikisi birden aynı anda ayağa kalkarak, Biz bekleriz, Ey Allahın Rasûlü! diyerek öne atıldılar. Rasûl-i Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem, onların bu samimi civanmertliklerini kabul etti ve O hâlde şu vâdînin ağzında bekleyiniz ve etrafa göz kulak olunuz dedi. Bu iki kahraman vadiye doğru ilerlediler ve aralarında vakit taksimi yaparak nöbet tutmaya başladılar. Görünürde düşmana âit bir belirti olmadığı ve aynı zamanda da kendisi yorgun olduğu için Hz. Ammâr, Ben biraz yatayım. dedi. Hz. Abbâd ise, ben de biraz namaz kılayım. dedi ve huşû içerisinde namaza durdu. Karşılarında onları gözetleyen ve saldırmak için fırsat kollayan düşman, birisinin ayakta namaz kıldığını görür görmez bu fırsatı değerlendirdi; yayına yerleştirdiği okunu attı ve Hz. Abbâdı yaraladı. Bu hal üç defa tekerrür etti. Fakat Hz. Abbâd, Yüce Allahın huzurunda olma şuuruyla ve ciddî bir huşu içerisinde namaza öyle konsantre olmuştu ki, vücuduna saplanan üç tane okun acısını nerede ise hiç hissetmiyordu. Bu yüzden de tavrını bozmuyor ve namazını kesmiyordu. Sadece vücuduna saplanan okları eliyle çıkarıp yere bırakıyor ve yine namazına devam ediyordu. Vücuduna isâbet eden üçüncü oku da çıkarmıştı. Ancak hayli halsiz kalmış olduğundan dolayı hemen rukûa vardı, secdelerini yaptı, selâmını verip namazını bitirdi, sonra da yanında istirâhat eden Hz. Ammârı uyandırdı ve ona Ben dura- mayacak ve dayanamayacak şekilde yaralandım. Kalk da bundan sonra nöbeti sen tut. dedi. Gözlerini açan Hz. Ammâr, Hz. Abbâdı kanlar içinde görünce hayretler içerisinde kaldı ve ona hâdisenin nasıl cereyan ettiğini sordu. Hz Abbâd da başından geçenleri, olduğu gibi ona anlattı. Duydukları ve gördükleri karşısında hayretler içerisinde kalan Hz. Ammâr ona, Sübhânallah! Sana ilk ok isâbet ettiği zaman, beni niçin uyandırmadın? deyince, Hz. Abbâd son derece ibretli olan, akıllara durgunluk veren ve kalbleri hoplatan şu cevabı verdi: Ben namazda uzun bir sûreyi okumaya başlamıştım. Kendimi öyle namaza vermiş ve öyle konsantre olmuştum ki, sûreyi bitirmedikçe kesmek istemedim. Ancak oklar üzerime ard arda gelmeye başlayınca, uyandırıp sana haber vermek için okumayı kestim ve rukûa varıp selâm verdim. Vallahi, Rasûlüllah sallallahü aleyhi ve sellemin korunmasını emret- tiği vâdîyi gereği gibi koruyamayıp da kaybetmiş olmaktan korkmasaydım, namazda iken ölürdüm, ama sûreyi bitirme- den bırakmazdım. Evet Hz. Abbâd (r.a.), namazda Yüce Allahın huzurunda iken okuduğu sûre karşısında o derece etkilenmiş ve namaza öyle konsantre olmuştu ki, bir düşman karşısında bulunduğunu unutuyor ve vücûduna isâbet eden okların acısını bile hissetmiyordu. Siz şimdi bu samimi hâlin ve namazdaki huşûnun şu aydınlık dolu feyzine bakın. Bir gece Hz. Abbâd, Hz. Üseyd bin Hudayr ile birlikte Rasûlüllah sallallahü aleyhi ve sellemi ziyârete gitmişlerdi. Feyizli sohbetten sonra evlerine dönerlerken ortalık iyice kararmıştı. Öyle ki önlerini bile göremiyorlardı. İşte tam o esnâda ikrâm ve ihsan dolu şöyle bir hâdise cereyan etti: Gerek namazdaki huşûnun gerekse o geceki sohbetin bir feyzi olarak her ikisinin ellerinde bulunan baston birden ışık vermeye ve yollarını aydınlatmaya başladı. Birbirlerinden ayrılınca da ışık ikiye bölündü ve her biri kendi bastonunun ışığında yürüyerek selâmetle evlerine gittiler. Hâsılı, büyüklerimiz ne güzel söylemişler: Âkıl isen kıl namazın; çün saâdet tâcıdır. Sen namazı şöyle bil kim, müminin mirâcıdır.
Ve meleklere: "Adem'e secde edin" dedik. Iblis haric (hepsi) secde ettiler. O ise, diretti ve kibirlendi, (boylece) kafirlerden oldu. (BAKARA SURESI / 34)
Ve hatirlayin, demiştik ki: "Su sehre girin ve orada istediginiz yerde bol bol yiyin, yalnizca secde ederek kapisindan girerken 'dilegimiz bagislanmadir' deyin: (biz de) hatalarlnizi bağislayalim: iyilik yapanlarin (ecirlerini) arttiracagiz." (BAKARA SURESİ / 5)
Hani Evi (Ka'be'yi) insanlar icin bir toplanma ve guvenlik yeri kıimistik. "Ibrahim'in makamini namaz yeri edinin", Ibrahim ve Ismail'e de, "Evimi, tavaf edenler, itikafa çekilenler ve rüku ve secde edenler için temizleyin" diye ahid verdik. (BAKARA SURESİ / 125)
(1) Beş vakit namaz farz-ı ayndır; İslâmın eyleme ve ibadete dair en temel ve önemli emridir. Bütün Müslümanların bu ibadeti eda etmeleri (dosdoğru bir şekilde yerine getirmeleri) gerekir.
(2) Son yıllarda Müslüman toplumda namazın terki yahut namaz konusunda tehâvün (önemsememe, hafife alma) yaygınlaşmıştır. Bu husus elem ve kaygı duymayı gerektirir.
(3) Beş vakit namazın kılınmasını emir ve tavsiye, bütün ilgililer ve sorumluların borcudur; yine namazın terkinden dolayı Müslümanları uyarmak aynı şekilde bir borçtur.
(4) Mukim (seferi olmayan) ve hür (hukuken köle statüsünde bulunmayan) bütün erkek Müslümanların beş vakit namazı cemaatle kılmaları Hanefî mezhebine göre, vâcibe yakın çok kuvvetli bir Sünnet-i Müekkededir. Şerî bir özür olmaksızın bu kuvvetli sünnetin terki câiz değildir. (Bazı müctehidler ve fukaha cemaatin farz olduğunu söylemişlerdir.)
(5) Namazı ve cemaati büyük ölçüde terk eden bir İslâm toplumunun başına uğursuzluklar, belâlar, felâketler, âfetler ve azab gelmesinden korkulur. Her hâl-ü kârda târik-i salât olan bir topluluk zillete, esarete, yenilgiye mâruz kalır.
(6) Namaz Müslümanların, eyleme ait en temel değeridir. Hangi mezhebe, meşrebe, cereyana, tarikata, fırkaya mensup olurlarsa olsunlar bütün Müslümanların bu müşterek ana değer ve kurumda birleşmeleri gerekir.
(7) Sevgili Peygamberimiz Men terekes-salâte müteammiden fekad kefer buyurmuşlardır. Farziyyetini inkâr ederek namazı terk edenlerin durumlarının ne kadar vahim olduğunu bu hadîs göstermektedir.
(8) Müslümanlara nasihat etmek durumunda bulunan, sözleri ehl-i iman katında dinlenen, temsilci sıfatına sahip herkesin; İslâmın emr bil-maruf ve nehy anil-münker farizası gereğince namazın kılınması ve cemaate dikkat edilmesi konusunda Müslümanları uyarması gerekir.
(9) Ayrıca Cuma günleri ezan okununca Müslümanlar işyerlerini ve dükkânlarını kapatarak Cuma namazını kılmaya gitmelidirler. Bu konuda da Ümmete nasihat edilmelidir.
(10) Sahih hadîslerde, bir Müslümanın Büyük Hesap Gününde Ulu Mahkeme huzurunda önce namaz konusunda hesaba çekileceği, bunun hesabını verebilirse geri kalan hesaplarının âsan (kolay) olacağı, bu hesabı veremezse halinin yaman olacağı bildirilmiş ve Müslümanlar uyarılmıştır.
(11) 1400 küsûr yıldan beri her asırda gelip geçen Müslümanlar namaza ve cemaate dikkat etmişler; maalesef yakın zamanda tarihî ârızalar yüzünden bu konuda bir kopukluk olmuştur, bugünkü gidişin sonu iyi değildir, gaflet mâzeret olamaz.
(12) İş bu beyannamenin yayınlanmasından itibaren Türkiye çapında beş vakit namaz ve cemaat seferberliği başlamıştır. Üzerlerine vazife düşen erkek kadın bütün Müslümanların bu konuda çalışmaları gerekir.
Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretleri Hepiniz çobansınız ve her biriniz kendi sürünüzden sorumlusunuz buyurmuşlardır. Âile reisleri ev halkından, cemaat başkanları cemaatlerinden, iş sahipleri çalıştırdıklarından sorumludur. Allahtan başarı diliyoruz. Selametle.
BAKARA
(3) Onlar gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiğimizden de Allah yolunda harcarlar.
BAKARA
(43) namazı kılın, zekatı verin. Rükû edenlerle birlikte siz de rükû edin.
BAKARA
(45) Sabrederek ve namaz kılarak (Allahtan) yardım dileyin. Şüphesiz namaz, Allaha derinden saygı duyanlardan başkasına ağır gelir.
BAKARA
(83) Hani, biz İsrailoğullarından, Allahtan başkasına ibadet etmeyeceksiniz, anne babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz, herkese güzel sözler söyleyeceksiniz, namazı kılacaksınız, zekatı vereceksiniz diye söz almıştık. Sonra pek azınız hariç, yüz çevirerek sözünüzden döndünüz.
BAKARA
(110) namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin. Kendiniz için her ne iyilik işlemiş olursanız, Allah katında onu bulursunuz. Şüphesiz Allah bütün yaptıklarınızı görür.
BAKARA
(125) Hani, biz Kâbeyi insanlara toplantı ve güven yeri kılmıştık. Siz de Makam-ı İbrahimden kendinize bir namaz yeri edinin. İbrahim ve İsmaile şöyle emretmiştik Tavaf edenler, kendini ibadete verenler, rukû ve secde edenler için evimi (Kâbeyi) tertemiz tutun.
BAKARA
(153) Ey iman edenler! Sabrederek ve namaz kılarak Allahtan yardım dileyin. Şüphe yok ki Allah sabredenlerle beraberdir.
BAKARA
(177) İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmeniz(den ibaret) değildir. Asıl iyilik, Allaha, ahiret gününe, meleklere, kitap ve peygamberlere iman edenlerin; mala olan sevgilerine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, (ihtiyacından dolayı) isteyene ve (özgürlükleri için) kölelere verenlerin; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirenlerin ve zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda (direnip) sabredenlerin tutum ve davranışlarıdır. İşte bunlar, doğru olanlardır. İşte bunlar, Allaha karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir.
BAKARA
(238) namazlara ve orta namaza devam edin. Allaha gönülden boyun eğerek namaza durun.
BAKARA
(239) Eğer (bir tehlikeden) korkarsanız, namazı yaya olarak veya binek üzerinde kılın. Güvenliğe kavuşunca da, Allahı, daha önce bilmediğiniz ve onun size öğrettiği şekilde anın (namazı normal vakitlerdeki gibi kılın).
BAKARA
(277) Şüphesiz iman edip salih ameller işleyen, namazı dosdoğru kılan ve zekatı verenlerin mükafatları Rableri katındadır. Onlara korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır.
ÂL-İ İMRÂN
(39) Zekeriya mabedde namaz kılarken melekler ona,Allah sana, kendisinden gelen bir kelimeyi (İsayı) doğrulayıcı, efendi, nefsine hakim ve salihlerden bir peygamber olarak Yahyayı müjdeler diye seslendiler.
NİSÂ
(43) Ey iman edenler! Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar, bir de -yolcu olmanız durumu müstesna- cünüp iken yıkanıncaya kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta olur veya yolculukta bulunursanız, veyahut biriniz abdest bozmaktan gelince ya da eşlerinizle cinsel ilişkide bulunup, su da bulamazsanız o zaman temiz bir toprağa yönelip, (niyet ederek onunla) yüzlerinizi ve ellerinizi meshedin. Şüphesiz Allah çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır.
NİSÂ
(77) Daha önce kendilerine,(savaşmaktan) ellerinizi çekin, namazı kılın, zekâtı verin denilenleri görmedin mi? Üzerlerine savaş yazılınca hemen içlerinden bir kısmı; insanlardan, Allahtan korkar gibi, hatta daha çok korkarlar ve Rabbimiz! Niçin bize savaş yazdın? Bizi yakın bir zamana kadar erteleseydin ya!derler. De ki: Dünya geçimliği azdır. Ahiret, Allaha karşı gelmekten sakınan kimse için daha hayırlıdır. Size kıl kadar haksızlık edilmez.
NİSÂ
(101) Yeryüzünde sefere çıktığınız vakit kâfirlerin size saldırmasından korkarsanız, namazı kısaltmanızdan ötürü size bir günah yoktur. Şüphesiz kâfirler sizin apaçık düşmanınızdır.
NİSÂ
(102) (Ey Muhammed!) Cephede sen de onların (müminlerin) arasında bulunup da onlara namaz kıldırdığın vakit, içlerinden bir kısmı seninle beraber namaza dursun. Silahlarını da yanlarına alsınlar. Bunlar secdeye vardıklarında (bir rekat kıldıklarında) arkanıza (düşman karşısına) geçsinler. Sonra o namaz kılmamış olan diğer kısım gelsin, seninle beraber kılsınlar ve ihtiyatlı bulunsunlar, silahlarını yanlarına alsınlar. İnkar edenler arzu ederler ki, silahlarınızdan ve eşyanızdan bir gafil olsanız da size ani bir baskın yapsalar. Yağmurdan zahmet çekerseniz, ya da hasta olursanız, silahlarınızı bırakmanızda size bir beis yoktur. Bununla birlikte ihtiyatlı olun (tedbirinizi alın). Şüphesiz Allah inkarcılara alçaltıcı bir azap hazırlamıştır.
NİSÂ
(103) namazı kıldınız mı, gerek ayakta, gerek otururken ve gerek yan yatarak hep Allahı anın. Güvene kavuştunuz mu namazı tam olarak kılın. Çünkü namaz, müminlere belirli vakitlere bağlı olarak farz kılınmıştır.
NİSÂ
(142) Münafıklar, Allahı aldatmaya çalışırlar. Allah da onların bu çabalarını başlarına geçirir. Onlar, namaza kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar ve Allahı pek az anarlar.
NİSÂ
(162) Fakat onlardan ilimde derinleşmiş olanlar ve müminler, sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler. O namazı kılanlar, zekatı verenler, Allaha ve ahiret gününe inananlar var ya, işte onlara büyük bir mükâfat vereceğiz.
MÂİDE
(6) Ey iman edenler! namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi ve -başlarınıza mesh edip- her iki topuğa kadar da ayaklarınızı yıkayın. Eğer cünüp iseniz iyice yıkanarak temizlenin. Hasta olursanız veya seferde bulunursanız veya biriniz abdest bozmaktan (def-i hacetten) gelir veya kadınlara dokunurda su bulamazsanız, o zaman temiz bir toprağa yönelin. Onunla yüzlerinizi ve ellerinizi meshedin (Teyemmüm edin). Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez. Fakat o sizi tertemiz yapmak ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister ki şükredesiniz.
MÂİDE
(55) Sizin dostunuz ancak Allah tır, Resûlüdür ve Allah ın emirlerine boyun eğerek namazı kılan, zekâtı veren müminlerdir.
MÂİDE
(91) Şeytan, içki ve kumarla, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak sizi Allah ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçiyor musunuz?
ENÂM
(92) İşte bu (Kuran) da, bereket kaynağı, kendinden öncekileri (ilahi kitapları) tasdik eden ve şehirler anasını (Mekkeyi) ve bütün çevresini (tüm insanlığı) uyarasın diye indirdiğimiz bir kitaptır.Ahirete iman edenler, ona da inanırlar.Onlar namazlarını vaktinde kılarlar.
ARÂF
(170) Kitaba sımsıkı sarılanlara ve namazı dosdoğru kılanlara gelince, şüphesiz biz, iyiliğe çalışan (erdemli) kimselerin mükafatını zayi etmeyiz.
ENFÂL
(3) Onlar namazı dosdoğru kılan, kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda harcayan kimselerdir.
TÂHÂ
(14)Şüphe yok ki ben Allahım. Benden başka hiçbir ilah yoktur. O halde bana ibadet et ve beni anmak için namaz kıl.
TÂHÂ
(132) Ailene namazı emret ve kendin de ona devam et. Senden rızık istemiyoruz. Sana da biz rızık veriyoruz. Güzel sonuç Allaha karşı gelmekten sakınanlarındır.
HAC
(35) Onlar, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperen, başlarına gelen musibetlere sabreden, namazı dosdoğru kılan ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda harcayan kimselerdir.
HAC
(41) Onlar öyle kimselerdir ki, şâyet kendilerine yeryüzünde imkan ve iktidar versek, namazı dosdoğru kılar, zekatı verir, iyiliği emreder ve kötülüğü yasaklarlar. Bütün işlerin âkıbeti Allaha aittir.
HAC
(78) Allah uğrunda hakkıyla cihad edin. O sizi seçti ve dinde üzerinize hiçbir güçlük yüklemedi. Babanız İbrahimin dinine uyun. Allah sizi hem daha önce hem de bu Kuranda müslüman diye isimlendirdi ki, Peygamber size şahit (ve örnek) olsun, siz de insanlara şahitt (ve örnek) olasınız. Artık namazı dosdoğru kılın, zekatı verin ve Allaha sarılın. O sizin sahibinizdir. O ne güzel sahip, ne güzel yardımcıdır!
MÜMİNÛN (2)
Onlar ki, namazlarında derin saygı içindedirler.
MÜMİNÛN (9)
Onlar ki, namazlarını kılmağa devam ederler.
NÛR (37)
Allahın, yüceltilmesine ve içlerinde adının anılmasına izin verdiği evlerde hiçbir ticaretin ve hiçbir alış verişin kendilerini, Allahı anmaktan, namazı kılmaktan, zekatı vermekten alıkoymadığı birtakım adamlar buralarda sabah akşam Onu tesbih ederler. Onlar, kalplerin ve gözlerin dikilip kalacağı bir günden korkarlar.
NÛR (56)
namazı dosdoğru kılın, zekatı verin, Resüle itaat edin ki size merhamet edilsin.
Bir adam bir kadına sarkıntılık eder. Kadın gelip bunu kocasına anlatır.
Koca, kadına derki:
- Git o adama şöyle de:
"Eğer kocamın arkasında kırk gün sabah namazı kılarsan, isteğini yerine getiririm!"
Kadın, adama gider ve kocasının tenbih ettiği teklifi yapar. Adamda:
"Olur!" der ve tam kırk gün kocasının arkasında sabah namazı kılar.
Sonra bir aralık kadın ona:
"Haydi, hazır mısın?" deyince,
"Ben Allah Azze ve Celle'ye tevbe ettim, çirkin işlerden vaz geçtim artık!" diye cevap verir...
Kadın gelip durumu kocasına anlatınca, koca "Şüphesiz ki namaz fuhşiyyat ve Münker'den alıkor!" mealindeki ayeti okur.