bir nefes ki

bir nefes ki

Üye
01.01.2011
Uzman Onbaşı
2.848
Hakkında

  • Konu: ne garip...
    noimage
    Ne kadar da farklı insanlar...
    Biri hüznü, kimsesizliği, yalnızlığı iliklerine kadar solurken,
    Diğeri kahkahalar ile gülebiliyor...

    Hayatın gerçek yüzü bu olsa gerek...
#19.01.2013 13:35 0 0 0
  • Konu: mektuplar...
    noimage
    Mektuplar...
    Var mı mektup gibisi ya...
    Ne Facebook aracılığı ile gelen bir mesaj ne de telefonumuza düşen bir sms yerini tutar mektupların...
    Yüreği derinden etkiler mektuplar...

    Bilirsin onu yazan kişi, tüm işlerini bırakmıştır bir k
    enara...
    Çünkü hızlıca yazılamaz en güzel mektuplar..
    Önce kafanda toparlarsın kelimlerini birbir ve en güzellerini seçer, nakış nakış işlersin özenle seçilen mektup kağıdına...
    Çoğu zaman da beğenmezsin yazdıklarını, tek tek buruşturur atarsın sayfaları, en güzelini bulana kadar dökersin yüreğinde saklı kalanları tekrar tekrar....
    Bir de aldıysan kulağına en güzel melodiyi, dökersin içindekileri yalansız...
    Kağıtlar dolar taşar adeta...
    Bir, iki, üç derken dökülmüşdür yüreğindekiler sayfalarca...

    Bazen yâre, bazen dosta, bazen de bir anaya yazılır mektup...
    Ama kime yazarsan yaz, ilkin yüreğini koyarsın ortaya...
    Hafızanın satırlarına biranda düşüverir anılar, bazıları yüzüne kırık tebessümler bırakır bazıları da neşe ile kahkahayı bastırır...
    Ve hepsinin yüreğine ayrı ayrı bıraktığı duygu yoğunluğu ile işlersin satırlarını birbir...
    Yalansız, dolansız olur satırlara düşenler...

    Yani güzel şeydir mektup almak, önemsendiğini, sevildiğini anlarsın...
    Hele en keyifsiz olduğun anda posta kutuna düşmüşse mektup, herşeyi unutuverirsin adeta...
    Bazen de sayfaların arasından düşüverir ya avuçlarına özenle kurutulmuş bir gül... Baktıkça yüzüne neşe gelir sanki...

    Okudukça okuyasın gelir satırları ve hiç bitmesin istersin çoğu zaman...

    Ancak vardır mektuplarında bir sonu...
    Son cümleye geldiğin zaman yavaş yavaş okursun...
    Sanki bitmesin hiç der gibi ağırdan alırsın ancak son cümlenin de vardır elbet bir "noktası"...
    Eğer sevdiğindense mektup neşe belirir yüreğinde,
    Bazende hüzünlenirir mektuplar ancak ne olursa olsun güzel şeydir mektup almak....

    Eski değil hiç eskimeyecek olandır mektuplar...

    Ve satırlar sonlanır sonlanmaz sende alırsın eline kalemi çünkü içindekileri dökme sırası sana gelmiştir...
    İşte o dakika bir mektup yolculuğu daha başlar...

    Velhasıl-ı Kelam güzel şeydir mektup almak )
#19.01.2013 13:10 0 0 0
  • noimage
    Biliyorum oradasın,
    Belki de bir demli çay yudumluyorsun...
    Ve her zamanki gibi tek dostun olan kitapların elindedir yine...
    Aklından geçiyormuyum ki?
    Peki anılarımız, düşüyor mu hafızanın satırlarına?
    Böyle hani oradasın ya sen,
    Varlığın içime nakış nakış işleniyor sanki...
    İçimi bir huzur kaplıyor,
    Bu sefer korkmuyorum yalnızlıktan ve sessizlikten...
    Yüzüme anlamsız bir gülümseme konuyor...
    Nedenini bende bilmiyorum işte,
    Tüm olmusuzluklar siliniyor biranda,
    Ve sadece sen oluyorsun aklımda...
    Yüreğime düştüğün andan beri çekip alamadım ki seni oradan...
    İstiyorum, uğraşıyorum ama olmuyor işte...
    Bu konuda çok beceriksizim galiba...
    Sensiz olsam da, varlığın en derinimde...
    Ve en önemlisi haberin yok tüm bunlardan...
    Ben kendi kendime sadece içimdeki senle yaşıyorum işte...
    Neyse lafı yine uzattım,
    Hani herzaman ki gibi...
    En iyisi susayım.
    Zaten yollarımız çoktan ayrıldı...
    alıntı
#19.01.2013 13:06 0 0 0
  • noimage
    "Bedenimin üşüdüğü gibi, yüreğimde üşüyor şu sıralar...
    Ve ne yaparsam yapayım, ısınmıyor içim...
    Talihsizliklere boyun eğişleri ile titriyor kalbim,
    Çaresiz, yorgun ve sonuna kadar hüzünlü..."
    noimage
    Yürekler müptelası olmuş artık hüznün...
    Hüznü işledikçe, kendimizi buluyoruz adeta...
    Bizler hüzünle gülümseyebilen insanlarız...
    Ondandır neşemiz bile hüzünden geçer mutlaka...
#19.01.2013 12:59 0 0 0
  • Konu: Evlenirken
    İnsan evlenirken sonsuzluk umutlarıyla evlenmeli..
    Eşini seçerken de öyle.
    Demeli ki kişi: “Bu seçtiğim, benim hem dünya hayatında hem de ahiret hayatında eşim olacak!” Ve öylece de muamele etmeli.


    İnsan hiç cennette de sonsuz birlikte olacağı yarısına kötü davranabilir mi? İncitebilir mi?
    Baş üstünde taşır, yürek içinde..
    Aşk ötelercedir.Lafta değil. Bedenin hazlarında değil.

    |Ayşe Reşad
    noimage
#19.01.2013 11:41 0 0 0
  • noimage

    Kadın işte… Ne kadar da küçümseyici bir söz…


    Belli ki altında bırakılan derin izler hiç düşünülmeden, tamamen düşüncesizce sarf edilmiş bir söz bu ancak bir bayan olarak benim için oldukça sinir bozucu…
    Bu konuya nereden geldik diye sorarsanız, bu ‘küçümseme’ günlük hayatımızda oldukça sık karşılaştığımız ancak üzerinde durmadığımız, duramadığımız bir durum…
    Evet tam da tahmin ettiğiniz gibi, bayanların araba kullanma meselesinden bahsediyorum…

    Bir bayan olarak, ehliyet sahibi olan tüm hemcinslerimi ayakta alkışlıyorum ancak biz bayanları trafikte kendilerine hiç bakmadan küçümseyen beylerimizi de esefle kınıyorum…

    Neden beylerimiz trafikte bayanları bu denli küçümseme yoluna girerler?
    Hata yapılmış bir arabanın içerisinde ki sürücünün bayan olduğunu gördüklerinde neden dudaklardan dökülen ilk kelime "Kadın İşte…" olur?
    Neden bir bey hata yaptığında ‘Erkek işte ne yapsa yeridir’ gibi aşağılayıcı laflar edilmez?
    Gerçekten bunları anlamakta güçlük çekiyorum…

    Biz bayanlar hassas ve ince düşünen varlıklar olabiliriz ancak bu özelliğimiz bizleri sürekli hata yapan anlamına getirmez… Keza TÜİK yani Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2011 yılı içerisinde Trafik Kazaları kapsamında yaptığı araştırmada sürücü cinsiyetlerine baktığımızda kaza yapan erkek sürücü istatistiklerinin bayan sürücülere oranla oldukça yüksek olduğu gözlenmektedir… Böyle bir araştırmanın yapılmasına ve bunun sosyal medya vb. kuruluşlarında yayınlanmasına rağmen hala trafikte en çok hata yapan bayandır diyenin akıl sağlığından şüphe duyarım… Bence bu kişilerin algılamalarında bir sorun var ve acilen doktora görünmelerinde yarar olabileceği kanısındayım…

    Ancak tabi ki burada sarf ettiğim tüm sözler sadece trafikte bayanları küçümseyenler için geçerli çünkü trafik gibi stresli bir ortamda bayanlara karşı oldukça anlayışlı ve kibar davranan çok sayıda beylerimiz de mevcut Türkiye’de…

    Her alanda, her ortamda olduğu gibi trafikte de anlayışlı ve sağduyulu olmalı insan… Yapılan tek bir hatada her şeyi yakıp yıkmak hiç bir şeyle üzeri kapatılabilecek bir konu değil bence… Öyle ki bizler hoşgörü timsali Hz.Muhammed (s.a.v) ‘in ümmetleriyiz… O’nu örnek almamız gerekirken neden hâla tam zıddına hareket ediyoruz?

    Herkes hayatta hata yapar, kimse mükemmel değil şu fani dünyada ve kimse kimseyi kendine bakmadan yargılamaya hakkı yok!
    Uzun bir zamandır etrafımda gerçekleşen bu tip konularda oldukça birikmişliğimin bir yansımasıdır bu cümleler… Trafikte yolcu koltuğunda otururken hem erkek olup hem de sürücü olanların kendi hatalarını dile getirmeden başkalarını özellikle bayanları haksız eleştilere maruz bırakan beylerimize hitaben yazılmış bir yazıdır…
    Kötü bir niyetim yok sadece bu konuda bir bayan olarak duygularımı yazmak istedim…
    Eleştirilere oldukça açığım
    Ayrıca bu konuda fikirleri olanların yorumlarını da özellikle bekliyorum…
#19.01.2013 11:38 0 0 0
  • hikaye tıkanmış gibi duruyo heyecan katmak lazım burda
#19.01.2013 10:58 0 0 0
  • Konu: Bir Nefes Ki
    @Ay Kız adlı üyeden alıntı:
    çok güzeldi arkadaşım sunumda şiirde harikaydı emeklerinize sağlık olsun
    Orijinali Göster...


    teşekkür ederim ay kız içten yorumun için...
#19.01.2013 09:24 0 0 0
  • Konu: Bir Nefes Ki
    @musaca adlı üyeden alıntı:
    yüreğine sağlık kardeşim güzel bir sayfa yapmışsın farkı fark edenlerin diyarına hoşgeldin
    Orijinali Göster...

    teşekkür ederim musaca farkı farkettiğiniz için de ayrıca teşekkür ederim
#19.01.2013 09:23 0 0 0
  • noimage
    ”Oysa bir gidişinde daha demiştim sana

    “Demek ki biz ne can olabilmişiz birbirimize ne de canan. Ne Mevlana olmak bize göreymiş ne de Şems’e benzemek haddimizeymiş” ..

    Meğer bizimkisi sadece dostluk oyunundan ibaretmiş..”
#18.01.2013 17:27 0 0 0
  • Konu: Son'a
    güzel bir paylaşım olmuş . teşekkürler
#18.01.2013 16:47 0 0 0
  • noimage
    ”Yolcu yolunda gerek döndüm, döndüm ay oldum ay karanlık gecede kayboldum…!”

    Yarım kalmışlık bitim anı dedikleri Ah…! Vah…!

    İle tükettikleri ömürleri Gönüller esiri bade sun saki mey ziyade…

    Gönül eri olmak gerek vuslat hasreti ile yanıp tutuşan ey canlar can var canın içinde…

    Gül gülistan da Gülşen…

    Hazan mevsimi hüzün dolar fani alamet rüzgâr önünde tel, tel savrulur…

    Bahar mevsimi baki alamet yeni doğumlara gebe… Gönül gibi…

    Gözlerde sahte sürme gönül gözü nerede dilde sükût Aşk-ı ilahi kavurur mecnunu çöllerde dolandırır… Yusuf’u kör kuyularda halvete düşürür… Bilal-i Habeşi şevk ile okur O’nun için hu nidasını neyin feryadı semazenin pervane olup kendinden geçirir ben diyemez bencillik yapmamadan ötürü…

    Zamana mı yenildik zamansız mı geldik Sızılar gönül sızılar bitap düşer göz şaşkın nefse yenik düşük tenler gün için yaşamak derler gaye baki ömür umursanmaz. Emanet tende canım benim…

    Vakit daralır ömür zembereği yeniden kurulma faslında susmalı dil susmalı Rüzgâr önünde savrulmalı vuslata gebe ruhum deryada kaybolmalı…

    Aşk ile şevk ile ezelden ebede…!

    Ahmet f.g
#18.01.2013 14:50 0 0 0
  • …korkmadan okuyun..

    ***
    ….kendimi ta derinden tanımak istiyorum!

    …beş yaşında bir çocuğun yanına yetmişbeş yıl unutamayacağı bir manzarayı koyuyorlar: ölü bir kadın…hayatın sıcaklığını taşıyan çocuk, ölümün soğukluğunu taşıyan kadına bakıyor: annesi!…öyle bir çığlık atıyor ve kaçmaya başlıyor ki bir daha kendisini hiç kimse durduramıyor..

    ..bir ayna gibi taşıdığı günlüğünü hiç ayırmıyor yanından..her şeyi en ince hatlarıyla aksettiriyor aynasına..annesini gülümserken görmedi ya..gülmüyor hiç…kaçamadığı zamanlarda kaçma planları yapıyor hayatı boyunca..

    on altı yaşında üniversiteye kaçarken, üç yıl sonra öğrenimini yarıda bırakıp..yasnaya polyana’ daki topraklarına kaçıyor..toprakları evet, dokuz yaşında kaybedilen soylu bir babanın yadigarı..fakat kaçacak o kadar çok yer varki..beklemek olmaz..mesela moskova ve petersburg..mesela kafkaslar, asker ağabeyinin yanı… neden orduya kaçmasın? hem savaş var…kırım savaşında tuhaf bir asker, savaşın görünmeyen yüzünü yazıyor..”sivastapol” adı altında topluyor hikayelerini.. hikayeleri okuyan çar, tehlikelerden uzak tutulmasını istiyor bu askerin..oyle ya: küçük bir kurşunla kaybetmemeliler büyük yazarını rusya’ nın…
    ..savaş sona erer ermezde askerliği bırakıp kendi hikayesine kaçıyor..yirmidört yaşında hiç bir yazarın cesaret edemediği bir şeye, kendini yazmaya koyuluyor da..üç halkalık altın bir zincir çıkıyor ortaya: “çocukluk yıllarım”..”ergenlik yıllarım”.. “gençlik yıllarım”..iki yaşını hatırlayacak kadar keskin bir hafıza, zapt edilmesi zor güçlü bir beden, aynaya her bakışta çirkin bulunan bir “köylü yüzü”.. ve bu yüzün sahibi garip bir kont: kont lev nikolayeviç tolstoy..

    …tek bir kapıya yanaşmıyor kaçarken…ölüm!.
    ..nereye nişan alsa hedefini bulan saçmalar, bir yandan genç avcının heybesini doldururken, diğer yandan hedefe sahibini oturtuyor..nasıl olurda bir kez dahi hastalanmamış bedeni, vurulmuş bir av gibi toprağın heybesine konabilir? ölümü hissettiği o an dehşete kapılıyor..hayır!!! korkmamaktadır ölümden..onun korkusu “hayata bir anlam verememektir..”

    ..yedi yılda yedi kere yazdığı ikibin sayfalık romanı “savaş ve barış” ta beşyüz kahramanı konuşturmuştur..hemde hiç bir ayrıntıyı atlamadan..öyle bir panoramadır ki bu gerçek bir tabiat harikası gibi bütün ihtişamıyla ruhları sarsmış…her gününe on ıstıraplı saat sığdırılan yedi yılın madalyasını tolstoy’ un yorgun boynuna asmıştır..

    …tolstoy’ un yüzlerce kahramanından söz ediyorum ya..itiraz ediyor bana.. “tek kahraman var” diyor.. bütün ruhumla sevdiğim..bütün ruhumla çizmeye çalıştığım tek bir kahraman “gerçek!” ve şöyle devam ediyor sözüne “dün de en güzeli oydu..bugün de..yarın da en güzeli o olacaktır!..” doğrusu usta haklıdır ve ömrünü görmeye adamıştır..görmeye çalışmak..huzur dolu geçen on altı yılın sonunda büyüyerek ve giderek bütün hayatına yayılacak olan şu sorularla karşılar onu..

    …niçin yaşıyorum?
    …hayatın anlamı nedir?
    …ölüm karşısında ne yapabilirim?.

    ..gözleri hiç kıpırdamayan, hiç konuşmayan, yemek yemeyen tolstoy..bu dünyadan değildir sanki..

    …”bana inanç ver tanrım!..” diye yalvardı sonunda tolstoy ve devamında.. “bu gücü ver ve başkalarınında onu bulmasına yardımcı olmamı sağla lütfen!..”

    ..çalınan her kapı hemen açılsaydı, ümidin, sabrın ve isteğin derecesi anlaşılmazdı..aradığı cevabı bulabilmek için denemediği bir şey kalmasını istemeyen tolstoy, filozoflara, ilahiyatçılara ve bilim adamlarına da adresi sormuş ancak onlarda şüphelerini beslemekten başka bir işe yaramamıştı.. bir ara kilisede ruhunu yatıştırmayı denediysede, kilsenin şekilcilikle buz tutmuş donuk iklimi hayal kırıklığına uğratmıştı onu..ona göre kilisede yapay bir inanç vardı: hayatı kurutan, israf eden ve sahteleştiren..

    yıl 1901’ di ve kilisenin otoritesini reddeden tolstoy aforoz edilmişti..


    ..köylüler!.. belkide onlar biliyorlardı hayatın sırrını. tabiatın kucağında yaşayanların, bu insanların dinginliği, yoksulluğu ve samimiyetinde aramalıydı gerçeği.. ve sıyrıldı urbalarından kont tolstoy…oysa çarlık dikkatle izliyordu onu..yazılarına sansür koyuyor bazen tamamen yasaklıyordu. zira o “sevginin ilahi krallığı” nı öneriyor, milyonlarca insana yeni bir ümit aşılıyordu.

    ..eserleri için telif hakkı kabul etmiyor..yoksul insanlara evinin kapısını açıyor ve yardım ediyor onlara..efendi olmayı kabul etmiyor ve “efendi” arayanlara “allah” ı işaret ediyor tek hükmedici olarak.. öte yandan hala konforlu bir evde oturuyor ve hala paranın gölgesinde kurtulamamak nefes almasını güçleştiriyordu, ta ki ailesine yazdığı veda mektubunu çekmecesine koyana dek.. farklı inançlara sahip insanlardan mektuplar geliyor tolstoy’a..bütün eserlerinin telif haklarından vazgeçip insanlığa devrettiğini bildiren bir vasiyetname hazırlıyor gizlice..son yıllarını “allah” a adamak yoluna…

    ..ve dua’ lar, tolstoy’ un elinden tutup bir gece sabaha karşı kaldırıyorlar yatağından..takvim 28 ekim 1910’ u gösteriyor. aceleyle kendini karanlığa bırakıyor..yanına üç şey alıyor.. günlüğü ve biri kurşun, biri kamış iki kalem….

    “daha uzağa! daha uzağa gitmeliyim!”..diyor..sonunda yalnız kalabileceğim bir yere… günlüğüne “insan, allah’a ancak yapayalnızken yaklaşabilir” yazmıştı..o halde durmak neden!..

    ..”uzak” ın neresi olduğunu kim bilebilir?.. “itiraflarım” da şöyle dile getirir tolstoy..”hayatla ölüm arasında son bir kez çırpındım ve içimde olanları tekrar gözden geçirmeye başladım. birdenbire ancak allah’ a inandığım zamanlarda yaşadığımı fark ettim. sırf o’ nu düşünmekle bile hayatın dalgaları kabarıyor benliğimde. çevremde her şey canlanıyor, her şey bir anlam kazanıyordu. halbuki o’ nu unuttuğumda ve o’ ndan uzaklaştığımda hayat duruveriyordu.. “öyleyse, ne arıyorsun daha? diye haykırdı içimden bir ses…. o gün bugün, bu “ışık” hiç bırakmadı beni…”

    bir mektup…zavallı kadın, nasılda çaresizdi satırlarında: “üç çocuk annesiyim..kocam müslümandır.. çocuklarımız hristiyan.. oğullarım, babalarının dinine geçmek için benden izin istiyorlar. ne yapmalıyım?..” ..verdiği cevabın içindeki cümlelerden bir kaçı bir adım öne çıkıyor.. “muhammed’ in dinini kabul etmenin ne derece önemli olduğunu anlatamam”.”müslümanlığın, kilise hrıstiyanlığından kıyas kabul edilmez derecede üstün durması, bende hiç bir şüphe uyandırmıyor..”..

    kaçış…ne kadar gizlesede kendini tanınıyor tolstoy.. polisler, gazeteciler ve meraklılar bu kaçış öyküsüne tanık olabilmek için çırpınıyor..”demek yalnız kalmak istemiş”, “demek yalnız kalıp kendini ve allah’ ı bulacakmış”.. tren sınıra geliyor ve dedektifler selamlıyor usta’ yı ve sınırı geçmesine izin vermeyeceklerini bildiriyorlar.. birden hastalanıyor tolstoy.. ateş ve su aynı anda kuşatıyor onu.. astapova adlı küçük bir tren istasyonuna kısmet oluyor bu büyük adamı kucaklamak. istasyon şefinin yoksul odası, tolstoy’ un “uzak” ı oluyor.. samimiyetlerine hayran olduğu köylüleri hatırlayıp soruyor kendi kendine “peki ama köylüler nasıl ölüyorlar?”.. bir ara gözlerini son bir gayretle açıp etrafındakilere bakıyor ve dudaklarından şu cümleler dökülüyor.. “yeryüzünde milyonlarca kişi acı çekiyor. siz niçin burada toplanmış, yalnız benimle ilgileniyorsunuz?”

    ..bir el ölünün gölgesini kalemiyle çiziyor duvara, bir daha silinmesin diye..
    ..köylüler nasıl ölüyor bilmiyoruz ama tolstoy böyle ölüyor..
    ..lev nikolayeviç tolstoy..(1829-1910)
    ………………………………………………………..güneşimin önünden çekil..a.ali ural….

    “ALLAH (C.C.)’I KAYBEDEN NEYİ BULUR..ALLAH (C.C)’I BULAN NEYİ KAYBEDER…”
#18.01.2013 14:42 0 0 0
  • noimage
    Rahman’ın rahmeti yeryüzündeydi bugün yine..
    Şıkır şıkır melodisiyle indi rahmet dünyaya, mis gibi toprak kokusunu yeni yeni açmaya çalışan bahar çiçeklerine, mor sümbül kokusuna katarak..

    Yeryüzü sanki ılık bir duş aldı bugün.. herşey kana kana su içti.. yagmurdan kaçanlar.. yagmurun tadına varıp ağır ağır yürüyenler ve yağmuru tanımaya çalışan masum çocuk yüzleri vardı bugün…

    minicik masum bir gülümseme ile baktı çocuk gökyüzüne.. yüzüne düşen damlalara aldırmayarak.. sıcacık güldü.. gökte sıcacık güneş belirdi..

    yagmur sonrası yıkanmış,temizlenmiş ve bir nebzede olsa günahlardan arınmış yeryüzünü aydınlattı, masum tebessüme eşlik ederek..çocuk güldü, güneşin dünyayı ısıştısı gibi içimi ısıttı..

    yağmur sonrası dünya tertemiz ve yeni görünüyor gözüme.. yıkanmış yeşil ağaçlar, beyaz, pembe ve mor çicekler.. hepsi yağmura dönerken yüzünü Rabb’lerini şükrüde unutmuyorlar bence..

    Dedim ya, maviden nurani damlalar aktı yine bugün yeryüzüne… indi rahmet herşeye rağmen, her yere… inadına güzeldi damlacıklar inadına nurani… yeryüzünü, yüzümüzü temizlemek,yıkamak istercesine indiler dünyamıza Rabb’lerinin izniyle..

    Kirli dünya bunca güzelliği haketmesede Rabb’im gönderdi yine rahmet bulutlarını yeryüzüne.. pırıl pırıl bir dünya için…

    Mavi gökyüzünde beyaz bulut topluluğunun önünden gri bir kuş kanat çırptı uzaklara.. kanat çırpışları yağmurda…çırpnışlarımız gibiydi dünyada…

    Allah’ım! Sen ki.. kirli dünyaya dahi tertemiz rahmeti sunansın.. Rabb’imiz, Sultan’ımız rahmetini esirgeme üzerimizden.. bizlere yaşama gücü ver, sabrımızı arttır, dayanma gücü, gayret gösterebilme kabiliyeti ver…

    herşeye rağmen, bize gönderdiğin rahmet gibi güzellikler gönder bize.. bizi doğruluktan ayırma.. yağmurun arındırdığı evren gibi arınabilmeyi nasip et cümlemize.. nasip et ki, arınalım ve ağlayalım yağmur yüklü bulutlar gibi, yağmurla birlikte..

    bu gün, evrene rahmet indi, duayla her zerreye dokundu.. minik bir kelebeğin ağırlığınca, ufak bir bebeğin öpücüğü gibi masumca kondu toprağa, yeni açan bahar çiçeklerine,alımlı renkli lalelere..

    yağmur yağdı, beni ağlattı. yağmur yağdı, zamanı, mekanı, dünyayı arındırdı!…alıntı
#18.01.2013 14:38 0 0 0
  • Konu: Sevsin Yeter
    güzel bir sunum olmuş emeklerinize sağlık
#18.01.2013 14:28 0 0 0
#18.01.2013 14:22 0 0 0
  • Konu: Bir Nefes Ki
    [main-arkaplan-muzik]683[/main-arkaplan-muzik]

    noimagenoimage


    Bir nefes ki "aşk" sana benzer

    Bir gün çıkıp gel uzak yollardan...

    noimage
    noimage
    Benim can yaramı sarmak için..



    Çünkü,
    Bir nefes ki "aşk" sana benzer..





    noimagenoimage


    noimage
    noimage
    noimage





    Gökte parlayan ay...
    Kâlpte incinen söz...
    Çölde ışıldayan su...
    Sana benzer....

    noimage

    noimage


    Hoyrat
    Bir aşk için yandım çok zaman..Söyle koca bir hayat nasıl geçer...

    noimage
    noimagenoimage


    noimage
    noimage




    Senle geçen her ömür..
    Sana Benzer...
    Şimdi söyle "bu hayat" nasıl geçer...
    noimage

    "Sensiz"

    geçen her ömür..
    Küle benzer...

    noimage
    noimage


    noimage
    noimage
    noimage


    noimage
    söz:nurettin rençber
    sunu: bir nefes ki
    noimage,
    noimage

    e-kartlar alıntıdır
#18.01.2013 13:53 0 0 0


  • noimage
    Felekler yandı ahımdan muradım şemn-i yanmaz mı?

    Aşkım sabrımı aşar diye korkuyorum.
    Ben de kalmam bu çilehanede biliyorum.Gel de şu yüreğe anlat.

    Gel dokun da bin ah işit…
    Yandım Ey Yar! Geceler ahımla inler oldu.Dışarıda efsunlu bir bahar var.Güllerin de hali sana aşikâr.Toprak küskün yağmura.
    Yağmurda yağmaz oldu yokluğunda.Gündüzler zulüm,gece keder ,gece gam ,gece boynu büküklük ,gece ölüm.

    Meylim yok dünya yollarında yürümeye bu nasırlı ayaklarla.
    Hani kovanımda balımsın isterse kovanım yağma olsun.
    Ama gel de istersen zehirim ol, ol da bu can ten evini terk edeyim.
    Bu gece ayın şavkı vurmasın yüzüme ve gece örtüsünü örtmesin üzerime.Bu bendeki gurbet zârı zârı inletiyor beni.Arşı tepelere verilen kızların ağıtlarından farklı benim ki.Ben suçunu inkar etmeyenlerdenim.Dünyaya mahkum edilişimin sebebini bilmekteyim
    ‘Şayet aslından biraz ayrılsa can,öyle bekler vuslata ersin zaman’ (Mesnevi.)
    Ne zaman vuslat Ey Yar! Can bitap düştü,saçlarıma hazan düştü. Sevdama köz düştü.Lime lime etti bu hasret beni.İlmek ilmek cana dokudum da seni, gönül gözüme hayranlık düştü.
    Özlem iklimlerinden dergahına sesleniştir bu, ahı feryada karışmış bir kıtmirin yanmasıdır.Gel ne olur bir gün çıkıp gel alev almadan ruhum.Canı dişinde,özü közünde bir ağlayıştır bu.
    Kâlin Hâle serzenişi,Mecnunun leylaya vurgunluğu.
    Gel ateşe su(uuu)…
    ‘Herkesin zannında dost oldum ama,kimse talip olmadı esrarıma.’(Mesnevi.)
    Sen benim esrarım,sen yok(sul)luğum,sen ahım,sen
    garipliğim,sen benim inşirâhımsın. Kalabalıklar içinde yalnızlığı acıya buladım gezdim biçâre.Kirletilmiş hecelerin arasında kayboldu adın bazen,an oldu kaldım divâne.Ve utandım adın başlara tâç iken.
    İnfak ettim nefsi diyerek çıkıp gel(e)medim huzuruna.
    Bu mağlubiyetin sonu şu demdeki halim oldu bak hanem gühahla dolu geldim kapına. Gayri bildim ben kendimi, ne olur kapından geri gönderme beni.





    Maşukun sırrıyla aşık örtülü,sağ olan maşuktur aşık bir ölü.(Mesnevi.)

    Sır oldum Ey Yar!
    Koyboldum ,ben dahi kendimi kendimde bulamazken gel de beni çıkar benliğimden.Can benden çıktı artık kana boyandı.Bir hançer yarası sırtında yangın yerinde ateşe bulandı.Ben bu yolda yandım da pişemedim.Kâr ed(e)medim, amelim yetmedi huzuruna gelmeye ve sana hakkıyla eremedim.

    Ben yandım da felekler de yandı ey yar!.Sesime bir ses sun, ruhumda hazan, dışarıda bahar..
    Bir nazar ediver bu can aşkından yanar da yanar…
    Bir selam;Bir nida;Bir meram
    Ey yar…


    Alıntı.


#18.01.2013 12:14 0 0 0
  • Allah istediği için mi yoksa kendimiz benimsediğimiz için mi namuslu olmalıyız?
    Her insan İslam fıtratı üzere dünyaya gelir. Daha sonra nefis ve şeytan insanın fıtratında kaymalara sebep olur.

    İslam fıtratı üzerine yaratılan insanlar, Allah’ın emir ve yasaklarına göre yaşadıkları zaman mükemmel manada yaşamış olurlar. Çünkü fıtratları bunu gerektirmektedir.

    Mesela, elmas kesme makinasıyla tuğla keserseniz makinayı fıtratına uygun kullanmamış olursunuz. Bu da zarar verir.. İnsan da böyledir. Dinimizin emir ve yasaklarına uyulmadığında ruh ve kalbimiz yaralar alır.

    Bir makinayı kim yapmışsa kullanma kılavuzunu da o hazırlamaktadır. İnsanın yaratıcısı olan Rabbimiz de bizim hayat kılavuzumuzu Kur’an-ı Kerim olarak bize göndermiştir. Bizzat yaşayarak örnek ve rehber olması için de Peygamberimiz (asv)’i en güzel ahlak üzere bize göndermiştir.

    İnsan namus ve iffet gibi değerlerle insan olur. Aksi halde insanlık özelliklerini kaybedecektir. Allah’ın bizim için istediklerini benimsemek, bizim fıtratımızda olan bir şeydir.

    Rum Sûresinde şöyle buyrulur:

    “O halde (Habibim) sen yüzünü bir muvahhid olarak dine yönelt. Allah’ın insanları yaratmasında esas aldığı o fıtrata uygun hareket et.”(Rum, 30/30)

    Şems suresinde de bazı mahlûkata kasem edilir, bunlardan birisi de nefistir. Yedinci ve sekizince âyetlerde, “nefse ve ona birtakım kabiliyetler verip de iyilik ve kötülüklerini ilham edene” kasem edilmektedir. Bu âyet-i kerime, “her çocuğun İslâm fıtratı üzere doğduğunu” haber veren Peygamberimiz (asv)’in kelâmıyla birlikte düşünüldüğünde şöyle bir hakikat ortaya çıkar: Demek ki, insanın fıtratı iyice dikkate alınabilse güzel ahlâkın kaynağına da inilmiş olacak.

    İnsanın bedeni İlâhî bir sanat olduğu gibi, istidadı ve tabiatı da Hakk’ın tanzim ve takdiriyledir; o da İlâhîdir.

    Buna göre, sözlük anlamından hareketle, güzel ahlâk denilince, insanın yaratılışında mevcut olan bu kabiliyetlerin yerli yerince kullanılması akla gelir. Ahlâksızlıkların tümünde bu sermayenin yanlış kullanılması söz konusudur.

    İnsanın yaratılışında iman etme kabiliyeti vardır. Zira insan basit bir masanın bile kendi kendine yapılıp çatılamayacağını bilecek güçtedir. Putperestler bile kendilerini birinin yarattığını bilmişler, ama onu doğru tanıyamamışlar ve tabiatlarındaki ibadet etme ihtiyaçlarını yanlış olarak cansız cisimlerle tatmin etmeye çalışmışlardır.
    noimage
    Hiçbir insanın gıybet edilmekten hoşlanmaması, insan yaratılışının gıybeti reddetmesi demektir.

    Yalan söylemenin zorluğu, doğru söylemenin ise rahatlığı; yalanın yasak, doğrunun sevap olduğuna fıtratın şehadetidir.

    Kıskanma duygusunun insanın yaratılışına konulması da namus mefhumunun fıtrî olduğunu ders verir bize.

    Borç para istediğimiz bir dostumuzun, alacağını fazlasıyla geri istemesinden rahatsız olmamız, faizin haram oluşuna fıtratın şehadetidir. Misâller çoğaltılabilir.

    Demek ki, insanın yaratılışı güzel ahlâk üzeredir. Ancak, insan tabiatına yerleştirilmiş bulunan bütün bu özelliklerin mecralarını bularak tekâmül etmeleri gerekiyor. Bu tekâmülün esasları, İlâhî kitaplarda konulmuş ve peygamberlerce (as.) insanlık âlemine tebliğ edilmiştir.

    “Ben ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.”

    hâdis-i şerifinin bir mânâsı da bu olsa gerek.alıntı
#16.01.2013 10:15 0 0 0