Yenidoğan Bebek İle İlgili Merak Edilenler
Yenidoğan bebeğinizle ilk tanıştığınız günlerde onun bazı özellikleri dikkatinizi çekebilir. Özellikle ilk defa anne baba oluyorsanız, endişeye kapılabilirsiniz. Bu yazıda, takip ettiğimiz bebeklerin anne babalarından sıkça gelen sorulara yanıt verecek, böylece belki de sizin aklınızdaki soru işaretlerini de giderebileceğiz.
Bebeğimdeki kırmızı döküntüler normal mi?
Bebeklerde ilk hafta içinde, özellikle ilk 2 günde, ortası beyaz kırmızı benekler şeklinde bir döküntü görülebilir. Toksik eritem denilen bu döküntü tamamen masumdur, herhangi bir tedavi gerektirmeden geçer. ( Ancak bebeklerde farklı döküntüler de görülebilir, bunların ayırımını bebek doktoru yapacaktır)
Bebeğimin göğüslerindeki şişlik normal mi?
Yenidoğan bebeğiniz anneden geçen hormonlara bağlı olarak bazı özellikler gösterebilir. Bunlardan biri meme dokusundaki şiş görünümdür. Herhangi bir zararı yoktur, kendiliğinden geçecektir. Ancak dağılsın diye ovmak, masaj yapmak çok tehlikelidir, abse oluşumuna yol açabilir. Yine aynı şekilde annenin hormonlarının etkisiyle kız bebeklerde vajinal akıntı hatta kanamalar görülebilmekte, bazen göğüslerden süte benzer bir salgı da gelebilmektedir. Bunların hiçbiri için endişelenmeye gerek yoktur, tamamen normal bulgulardır.
Bebeğimin sırtında, kalçasındaki morluklar normal mi?
Mongol lekesi adı verilen bu lekeler de tamamen normaldir, zamanla kaybolacaktır.
Bebeğin sık sık sıçraması, irkilmesi normal mi?
Bebeklerde ilk 6 ayda irkilme ( Moro ) refleksi denilen normal bir refleks vardır. Ani bir ses veya pozisyon değişikliğinde bebeğiniz irkilecek, kollarını açarak tepki verecektir. Bu, olması gereken normal bir reflekstir. 6 ay içinde kaybolacaktır.
Bebeğimin yeterince emdiğini, doyduğunu nasıl anlarım?
Bu konuda, en güvenilir gösterge bebeğinizin rutin kontrollerde yeterince kilo almasıdır. Ancak ilk aydaki artışı değerlendirirken, ilk 15 gün önce biraz kayıp olacağı, yaklaşık 15 günde doğum kilosuna geri geleceği ve bundan itibaren kilo alacağı unutulmamalıdır. Doktor muayenesine gitmeden öncesinde ise, eğer bebeğiniz günde 8-10 defa bezini ıslatıyorsa, 2-4 defa kakasını yapıyorsa ve emzirme sonrası mutlu görünüyorsa doyduğunu anlayabilirsiniz.
Roma İmparatorluğu, yakın çağın en putperest imparatorluğudur. Vezüv yanardağının eteklerindeki Pompei şehri, Romalı yönetici-aristokrat ve zenginlerinin; sapkınlık, şımarıklık ve debdebe içinde yaşadığı; bağlar, bahçeler ve villalarla çevrili, çok güzel bir yerdi. M.S. 79 da patlayan Vezüv yanardağı, bir kaç saat içinde kenti mezarlığa, orada yaşayan Romalıları da, tapındıkları putlarının benzeri, "taşlaşmış insanlara" dönüştürdü.
24 Ağustos da VEZÜV yanardağından yükselen dumanlar, kısa bir sürede şehri mezarlığa dönüştürdü. 20 000'i aşkın insan yok oldu. İnsanlar, lavların içinde kavrulup 2000 yıl boyunca taşlaşmış olarak kaldılar. İtalyadaki Pompei, Napoli'nin 25 km uzağındaydı. Vezüv yanardağındaki püskürme, 2 gün sürdü. Pompei, bu 2 günün sonunda, 6-7 metre derine gömülmüştü. İlk kazılar, 1709 da Herculaneum da başladı. Uzun çalışmalar sonunda, kent ortaya çıkarıldı. Dönemin en güzel evlerini, eşyalarını ve sanat eserlerini bünyesinde barındıran Pompei, dakikalara sığabilecek bir zaman diliminde, yerle bir olmuştu. Akdeniz'in hafif deniz rüzgarlarını alan bu sevimli kent, Roma'nın tüm zengin, aristokrat ve nüfuzlu insanlarını kendine çekmişti. M.Ö 5000 yıllarında kurulmuş olan şehir, lavlar altında kalmadan 159 yıl önce Romalıların eline geçmişti.
Pompei' yi, 8 kapılı büyük bir duvar çeviriyordu. Şehrin ortasındaki forumda, her hafta ayrı bir eğlence düzenleniyordu. Eğlenceler, kimi zaman bir kölenin köleyle veya bir aslanla ölümüne dövüşmesi şeklinde oluyordu. Vahşetin her türlüsü, her hafta, Pompeililere sergileniyordu. Pompei'nin en önemli binaları, bu meydana bakıyordu. Bu binalar; 2 tiyatro binası, gladyatör alanı, hamamlar ve tapınaklardır. Yapılan kazılardan anlaşıldığına göre; zenginlik ve debdebenin akıl almaz boyutlara yükseldiği Pompei, günden güne tefessüh ediyor ve şehrin her köşesinde, "fuhuş ve lutilik evleri" boy gösteriyordu. Nitekim bir Roma belgeselinde, Sezar'ın, küçük yaştaki yeğeniyle olan homoseksüel ilişkisinin; oğlanın annesi tarafından teşvik edilerek; bir "şeref"(!) olarak takdim edilebilmesi, dehşet vericidir.
KÜL BULUTUNUN YUTTUĞU ŞEHİR: POMPEİ
Forum, tapınaklar, tiyatrolar, amfitiyatrolar, bazilikalar, caddeler, atölyeler, kenar mahalleler, hamamlar, meyhaneler, çamaşırhaneler, değirmenler, fırınlar, kumarhaneler, batakhaneler, hanlar, şehri gezenler tarafından bugün bile farkedilebiliyor. Ve sonunda da, kenti baştan başa kaplayan lavlardan kaçmaya çalışan insan ve hayvanların, bedenleriyle yüzyüze geliniyor. Burada, tarihin en trajik olaylarından birine tanık oluyorsunuz. Etnograf, prof. Carlo Giardano, 79 yılının 24 Ağustos günün saat 13'ünde Pompei de olup bitenleri şöyle anlatır:
"O gün öğle vakti, volkanın ağzından aniden yükselen bir kül bulutu, bir kaç saat içinde bütün Pompei'yi kaplamıştı. Böylece şehir, çok uzun bir sessizlik dönemine girdi. Burada yaşayan binlerce insanın, tehlikenin bu kadar yakınında oldukları halde gafil avlanmış olmaları, o tarihlerde Vezüv'ün bambaşka bir manzara altında olmasından ileri gelmiştir."
DEPREMLERLE UYANMAYAN ŞEHİR: POMPEİ
Yamaçları, meşhur politikacıların villalarıyla süslü olan Vezüv; bağlar, bahçelerle çevrili ağaçlık bir yerdi. Tepesindeki kalkerleşmiş taşlardan başka eski zamanların dramını hatırlatan herhangi bir hali yoktu. Oysa daha önceleri, Vezüv de yine bir püskürme olmuştu. Daha sonra bu püskürmeyi, Yunan coğrafyacısı Strabon, kraterleri incelemek suretiyle keşfetmişti. Ancak bundan bahsetmemeyi uygun bulmuştu. Aslında söyleseydi de ona kimse inanmazdı. Çünkü insanların gözü, para ve zevkten başka birşey görmüyordu. Belkide, M.S 62 de meydana gelen ve şehri tamamıyla yıkan bir zelzele, bu feleketin habercisiydi. Depremler, o kadar sık oluyordu ki, artık Pompei halkı,bunları önemsememeye başlamıştı. Tıpkı yavaş yavaş ısınan kurbağa gibi..
Vezüv'den dumanlar yükselmeye başladı. Bir patlama olacağını anlayan halk, limana doğru kaçmaya çabaladı. Gemilere binebilenler, bir daha dönmemek üzere kentten uzaklaşmaya başladılar. Sarsıntılar başlayınca, 20 dakika kadar süren bir şaşkınlık yaşandı. Halk paniğe kapıldı ve bir hareketle Sarno nehrindeki 600 metre uzakta olan bir limana atıldılar. Yollarını, bir deniz kabarması kesti. Dev dalgalar, bindikleri gemileri, birer çöp gibi yukarıya kaldırıyor ve şehrin surlarının içindeki kızgın lav denizine doğru fırlatıyordu.
Gökten iri kum taneleri büyüklüğünde, çok kızgın küçük taşlar yağmaya başlamıştı. Hemen arkasındanda da, gaz ve kül yüklü kocaman siyah taşlar düşmeye başladı. Bu sonuncular, yere değer değmez patlıyor ve ilk kayıpların verilmesine sebeb oluyordu. Diğer taraftan evlerinin, volkanın süngertaşı-kül yığınının ağırlığına dayanamayıp çökmesiyle, yok oluyorlardı. Volkandan çıkan zehirli gazları soluyanlar ise anında ölüyordu.Sonra ardı ardına Pompei üzerine kızgın küller yağmaya devam etti. Ve ilk ölenlerin üstünü yorgan gibi örttü. Birkaç saat içinde, "dünya ve zevk cenneti Pompei", büyük bir mezarlığa döndü. 20 000 insan bir anda yok oldu.
SODOM VE GOMORA'YI ÇAĞRIŞTIRAN ŞEHİR: POMPEİ
Gökyüzü kararmış olduğundan, şehirde görüş mesafesi sıfıra düşmüştü. Şehrin insanları, rastgele sağa sola koşup duruyorlardı. İçlerinde farkında olmadan, Vezüv'e doğru koşanlar bile vardı. Kurtuluşu evde görenler, volkandan çıkan müthiş sıcaklık yüzünden; havadaki oksijenin kısmen karbonik gaza dönüşmesiyle boğuluyorlardı.
İnsanlar, taştan tanrılarından, bu ölüm anında can-hıraş yardım diliyorlardı. Kendilerini tanrı ilan eden Romalı yöneticilerin, put-tanrılara ne kadar inandıkları şüpheli olsa da, kendi tanrılıklarını onaylatmak için bu put-tanrılara ihtiyaçları vardı. Kısacası Roma'nın zalim-aristokrat yönetimi, iktidarlarını bu taştan put-tanrılara borçluydu. Bu, Roma'nın akla ziyan putperest halkının, putlarına yakarışları, hiç bir zaman duyulmayacaktı. Zira kendi tarihinden habersiz insanoğlunun, bu kaçıncı aldanışıydı. Bu "dramatik helak"ın uzak veya yakın seyircileri, yahut bu azaptan kurtulanlar ise maalesef bu şokla da uyanamayacaklar ve "tanrıların gazabı" diyerek, "dramatik aldanmaları"nı sürdüreceklerdir.
Eski putperest kavimlerin, Elçilerini öldürmeye teşebbüs ederek; helak olmaları burada hatırlanmalıdır. Çağının emperyal gücünü temsil eden paganist Roma imparatorluğunun yöneticileri de, İsa peygamberi "öldürmeye teşebbüs"ün cezasını, acı bir şekilde ödemiş görünmektedirler. İsa peygamberi "öldürmeye teşebbüs" suçu, her ne kadar Yahudi din adamlarının, "tarihsel katletme alışkanlıkları"nın bir tezahhürü isede, zalim Roma'nın bu suçun ortağı olduğu, apaçık ortadadır.
Yaklaşık 2000 yıl o görkemli villalar, heykeller, duvar resimleri, mozaikler, tapınaklar ve pazarlar dokunulmadan gömülü olarak kaldı. Arkeologlar, kenti keşfettiklerinde, son gün pişmiş ekmeği bile fırında buldular. Pompei'nin üzerine düşen kızgın küller, 3 gün siyah kar gibi yağmaya devam etti. Ve arkasından Pompei, tamamen sessizliğe gömüldü. Pompeililer, taş olarak çıkarıldıkları vakit, ölüm anında ne yapıyorlarsa o halde bulundular.
Bir duvarın üstündeyse bugün bile görülebilecek; Sodom ve Gomora yazısı bulunmaktaydı. Tarihçilere göre; Pompei de yaşayan Yahudi köleleri, bu yazıyı, Pompei'nin "putperest, sapkın ve şımarık hayatı"na işaret etmek için yazmışlardı.
teşekürler ALEXxX. Bunların hepsinin oluş nedenleri o dönemde yapılan ve günümüzde de yapılan bazı nedenlerden allahın gazabına uğramıştır.
Roma İmparatorluğu, yakın çağın en putperest imparatorluğudur. Vezüv yanardağının eteklerindeki Pompei şehri, Romalı yönetici-aristokrat ve zenginlerinin; sapkınlık, şımarıklık ve debdebe içinde yaşadığı; bağlar, bahçeler ve villalarla çevrili, çok güzel bir yerdi. M.S. 79 da patlayan Vezüv yanardağı, bir kaç saat içinde kenti mezarlığa, orada yaşayan Romalıları da, tapındıkları putlarının benzeri, "taşlaşmış insanlara" dönüştürdü.
24 Ağustos da VEZÜV yanardağından yükselen dumanlar, kısa bir sürede şehri mezarlığa dönüştürdü. 20 000'i aşkın insan yok oldu. İnsanlar, lavların içinde kavrulup 2000 yıl boyunca taşlaşmış olarak kaldılar. İtalyadaki Pompei, Napoli'nin 25 km uzağındaydı. Vezüv yanardağındaki püskürme, 2 gün sürdü. Pompei, bu 2 günün sonunda, 6-7 metre derine gömülmüştü. İlk kazılar, 1709 da Herculaneum da başladı. Uzun çalışmalar sonunda, kent ortaya çıkarıldı. Dönemin en güzel evlerini, eşyalarını ve sanat eserlerini bünyesinde barındıran Pompei, dakikalara sığabilecek bir zaman diliminde, yerle bir olmuştu. Akdeniz'in hafif deniz rüzgarlarını alan bu sevimli kent, Roma'nın tüm zengin, aristokrat ve nüfuzlu insanlarını kendine çekmişti. M.Ö 5000 yıllarında kurulmuş olan şehir, lavlar altında kalmadan 159 yıl önce Romalıların eline geçmişti.
Pompei' yi, 8 kapılı büyük bir duvar çeviriyordu. Şehrin ortasındaki forumda, her hafta ayrı bir eğlence düzenleniyordu. Eğlenceler, kimi zaman bir kölenin köleyle veya bir aslanla ölümüne dövüşmesi şeklinde oluyordu. Vahşetin her türlüsü, her hafta, Pompeililere sergileniyordu. Pompei'nin en önemli binaları, bu meydana bakıyordu. Bu binalar; 2 tiyatro binası, gladyatör alanı, hamamlar ve tapınaklardır. Yapılan kazılardan anlaşıldığına göre; zenginlik ve debdebenin akıl almaz boyutlara yükseldiği Pompei, günden güne tefessüh ediyor ve şehrin her köşesinde, "fuhuş ve lutilik evleri" boy gösteriyordu. Nitekim bir Roma belgeselinde, Sezar'ın, küçük yaştaki yeğeniyle olan homoseksüel ilişkisinin; oğlanın annesi tarafından teşvik edilerek; bir "şeref"(!) olarak takdim edilebilmesi, dehşet vericidir.
Panasonic ile tek diske 50 GB veri kaydetmek 'gerçek' oluyor !
Panasonic, 50 GB'a kadar veri depolayabilen yeni nesil optik disk teknolojisi Blu-ray Disk sürücüleri 2006 ilkbaharında satışa sunuyor. Hem masaüstü hem de taşınabilir PC'ler için üretilen Yeni Blue-ray disk sürücüler Blue-ray disklere kayıt da yapabilecek.
Tüketici elektroniği alanında dünyanın lider markası olan Panasonic'in bağlı olduğu Matsushita Electric Industrial Co. Ltd., araştırma ve geliştirme için ayırdığı 5.5 milyar dolar ile yaşam için yeni fikirleri hayata geçiriyor. Panasonic, yeni nesil kayıt standardı Blu-ray diskler için disk sürücü üretimine 2006 yılı başında başlayacağını açıkladı.
Tek katmana 25GB, çift katmana ise 50 GB'a kadar veri kaydedilmesine imkan tanıyan Blue-ray teknolojisi yeni nesil görüntü standardı olan HD (High Definiton - Yüksek Çözünürlüklü) görüntüleri depolamak için de çok önemli bir medya olarak ortaya çıkıyor.
Blue-ray Disc standardının ilk geliştiricilerinden olan Panasonic, yeni nesil optik disk formatını ilk kez yaygın günlük kullanıma açıyor. Masaüstü ve taşınabilir PC'lerde dünyada ilk kez kullanılacak olan Blue-ray sürücüler içinde bulunduğumuz Ekim ayında PC üreticilerine test amaçlı olarak gönderilecek. Sürücülerin seri üretimine ise 2006 yılı Ocak ayında başlayacak. Panasonic'in üreteceği Blue-ray sürücüler CD ve DVD standardında üretilmiş tüm eski optik diskleri de okuyup yazabilecek. Yeni disk sürücüler ilk olarak HP ve Dell gibi dünyanın önde gelen bilgisayar üreticileri tarafından kullanılacak.
Şu anda test aşamasında olan Blue-ray standardındaki diskler bir koruyucu kasa içerinde bulunuyor. Bu da disklerin hacimlerini artırıyor. Bu sorunu çözmek için çalışan Panasonic, koruyucu kasaya ihtiyaç duymayan, toza ve çizilmeye karşı dayanıklı yeni Blue-ray diskler de üretti. Bu yeni diskler öncelikle Panasonic'in kişisel bilgisayarlar için ürettiği disk sürücülerde kullanılacak.
Internette devrim yaratan Google, birkaç yıl içinde 100 dilden çeviri yapan hizmetini devreye sokuyor. Tüm siteleri Türkçe okumak mümkün olacak
internet dünyayı değiştirdi, Google ise inteneti yeniden yarattı. Bu konuda artık kimsenin şüphesi yok Stanford üniversitesi'nden iki genç kafadarın kurduğu Google şimdi tarihi bir devrime daha imza atmaya hazırlanıyor.
Internet, günümüzde bir bilgiyi aramak için kullanılan en etkili yol, ancak o bilginin yazıldığı dil bilgiye ulaşmaktaki en büyük engellerden biri. İnternetin yaklaşık yüzde 65'i İngilizce yazılmış dokümanlardan oluşuYOR Ancak Arapça, Rusça, Çince gibi Latin Alfabesi kullanmayan dillerdeki bilgilere ulaşmak bu dili konuşmayan kişiler için çok zor. Bu konuda Google gibi birçok arama motoru dilden dile çeviri programlan ile kullanıcılara yardımcı olmaya çalışıyor; ancak Almanca bir dokümanın İngilizce çevirisi bile anlaşılmayacak düzeyde olduğu içini bu yöntem hiç etkili değil. İşte bu sorun önümüzdeki birkaç yıl içerisinde Google tarafından ortadan kaldırılıyor.
BM ve AB Destekliyor
Google'ın Los Angeles laboratuvarında geliştirdiği sistem şu an internette yer alan çeviri programlarından/sayfalarından çok farklı bir şekilde çahşıyot Varolan sözlükler ya da simultane tercüme programları çeviri yaptıkları dilin gramer kuralları dahilinde cümle içindeki kelimelerin teker teker anlamlarına bakarak çeviri gerçekleştiriyor. Google' ın geliştirdiği sistem ise şimdiye kadar bire bir çevrilen milyonlarca dokümam referans alarak çeviri yapacak. Google bilgisayarlarına aylardan beri birleşmiş milletler ve Avrupa Birliği'nin dünyanın çok değişik dillerine çevrilmiş olan binlerce dökümanı yükleniyor. Bu metinler daha sonra yeni çeviriler için kaynak olarak kullanılacak.
Çığır Açıcı ve Şaşırtıcı
Yani siz Çince bir metni Google' e girdiğinizde Google bilgisayarları hemen o metinde yer alan ifadeleri daha önce veritabanına kaydettiği metinlerde arayıp hemen karşılığını bularak size ulaştıracak. Tabi ki bu bahsettiğimiz çeviri işlemi 1 saniyeden daha kısa bir sürede gerçekleşecek Tek bir tıklama ile tamamı Çinçe olan web sitesini karşınızda Türkçe olarak. hem de mükemmel bir çeviri ile göreceksiniz. Google'ın otomatik çeviri çalışmalarının yürütüldüğü laboratuarının başındaki 3 dil bilen Alman asıllı mühendis Franz Och var. Özellikle Çince, Arapça ve Rusça' da büyük başarıya ulaştıklarını söyleyen Och, "Uzun zamandır otomatik çeviri işi içinde olan insanlar bizim Arapça-İngilizce çeviri çalışmalarımızı gördüklerinde, sonuçların şaşırtıcı ve çığır açıcı olduğunu söylediler" dedi. Google'ın hedefi projeyi aralarında Türkçe'nin de olduğu 100 dilde çeviri yapacak şekilde genişletmek.
Arapça, Çince ve Rusça çeviriyi denemek için adres:
Işığı elektriğe dönüştüren nanokablolar gelecekte tıptan bilişime, ev cihazlarından otomobillere kadar birçok üründe nano-robotların kullanımını kolaylaştıracak.
Japon bilim insanları, ışığı hammadde olarak kullanan bazı bakteri türlerinden esinlenerek elektrik üreten nanokablolar üretti. Araştırmayı yürüten Tokyo Üniversitesi uzmanı Takanori Fukuşita, Science dergisinde yayımladığı makalesinde ilk kez nanokabloların ışığı elektriğe dönüştürdüğünü belirtti. Fotonları elektrik akımına dönüştüren nanokablolar, 16 nanometre çapında ve sadece birkaç mikrometre uzunluğunda.
Fukuşita ve ekibi, nanokabloları hexabenzocoronene (HBC) adlı bir maddeyi baz alarak, 2 karbon-12 zinciri ve trinitrofluorenone (TNF) kullanarak üretti. Bileşim, tetrahydrofuran içeren bir solusyona batırıldı. Burada meydana gelen kimyasal reaksiyonda metan buharı bileşimin arasından geçirilerek, bileşen maddelerin bir kablo oluşturması sağlandı.
ELEKTRONLAR İÇ DUVARDAN DIŞA GEÇİYOR
Işıkla temasta elektronları dağıtma özelliği olan hexabenzocoronene (HBC) kablonun iç duvarını oluşturuyor. Trinitrofluorenone (TNF) ise HBC'nin dağıttığı elektronları toplama özelliğine sahip ve kablonun dış duvarını oluşturuyor. Elektronlar iç duvarda asılı duruyor.
POZİTİF YÜKLÜ 'BOŞLUK'
Fotonlar kabloya dıştan temas ettiğinde, önce dış duvardan çarpıyor ve içduvardaki elektronları yerinden oynatıyor. Böylece yerini terkeden elektron dış duvara sızıyor ve geride pozitif yüklü bir 'boş alan' bırakıyor. İç duvardaki pozitif yüklü 'boş alan' ile dış duvara geçen elektron arasın nano ölçekte bir devre oluşuyor.
Nanokabloları test etmek için uzmanları silikon yüzeye teker teker yerleştirdi ve ışık verdi. Işık yüzeye yansıtıldığında, kablo boyunca meydana gelen elektrik akımı elektrotlar arasından geçmeyi başardı. Işık kapatıldığında akım duruyor. Nanokablolar şimdilik Güneş'ten elektrik enerjisi üretemiyor, zira trinitrofluorenone gerekli düzeyde geçirgen değil. Fukushita sonraki deneylerde karbon-60 molekülleri kullanmayı tasarlıyor.
Batı Avrupa'da küçük bir krallık. Yüzölçümü 34.000 kilometrekare, nüfusu 11.810.000 dir. Kuzeyde ve batıda Kuzey Denizi, güneyde Belçika, doğuda Almanya ile sınırlıdır. Başşehri Amsterdam'dır. Fakat kral ve hükümet Den Haag'da oturur.
Coğrafya : Yüzölçümü bakımından Konya ilimizden küçük bir memlekettir. (Konya ilinin yüzölçümü 48.681 kilometrekare). Fakat, kilometrekare başına 324 kişiyi bulan nüfus sıklığı ile dünyanın en kalabalık ülkelerinden biridir. Yüzey şekilleri bakımından sadelik gösterir. Her tarafı düz ovalardan meydana gelmiştir. Holânda'nın yüzey şekillerinin başka bir özelliği de, Kuzey Denizi kıyılarının çoğu yerlerinin, deniz seviyesinden bir kaç metre aşağıda bulunmasıdır. Buraların, büyük akarsuların getirdikleri alüvyonlar ve sonradan yapılan setlerle denizle olan ilgileri kesilmiştir. Böylece, Holânda'ya Kuzey Denizinden yeni topraklar kazandırılmıştır. "Polder" adı verilen bu yerler, ülkenin en kalabalık yerleridir. Denizin setleri yıkarak su baskınları meydana getirmemesi için her türlü tedbirlerin alınmasına dikkat edilmesine rağmen, zaman zaman setlerin yıkılarak bu bölgelerin sular altında kalması ve çok sayıda insanın ölmesinin önüne geçilememiştir. Diğer bölümlerin de ,dördüncü zaman buzullarının sürükleyip getirdikleri kil ve kum yığınlarına yer yer rastlanmakta ise de, bunlar ovaların düzlüğünün bozacak kabartılar meydana getirmezler. Holânda' da Batı Avrupa'nın okyanus iklimi görülür. Yazlar serin, kışlar orta derecede soğuktur. Hava çoklukla bulutlu ve nemlidir. Rhein, Meuse ve Escaut nehirleri, bunların kolları ve sonradan yapılmış kanallarla ülkenin hemen her tarafı sulanmaktadır.
Tarım ve hayvancılık, bazı endüstri kolları (gemi inşaatı) ve çok önemli bir coğrafya mevkiinin sağladığı deniz ticareti, Holânda ekonomisinin temelini meydana getirir.
Hollanda - Hollanda Hakkında - Hollanda Tarihi Konu Anlatım
On birinci yüzyılda Low Countries'te (bugünkü Belçika, Hollanda ve Lüksemburg'un üzerinde bulunduğu bölgede) kontluklar ve dükalıklar kuruldu. On beşinci yüzyılın ortalarında Burgundy Dükalığı bölgeyi hakimiyeti altına aldı. 1555'te İmparator İkinci Charles'in yerine geçen oğlu İspanya Kralı İkinci Philip bölgenin yeni hakimi oldu. Bu olayların seyri esnasında Flemenkler ekonomilerini kurdular ve içte birliği sağladılar. 1568'den itibaren 80 sene süren bağımsızlık savaşına başladılar. 1568'de Hollanda ve Zeeland, 1579'da ise yine Hollanda ve Zeeland başta olmak üzere Utrecht, Groningen, Overissel, Gelderland ve Friesland dahil yedi bölge resmen isyan etti. Birleşip Utrecht birliğini kurdular. İki sene sonra da bağımsızlıklarını ilan ettiler. 1648'de Westphalia Antlaşmasıyla Seksensene Savaşları sona erdi. Bağımsızlıklarına kavuştular.
On yedinci yüzyılda yeni yapılan keşiflerle zengin hammadde kaynakları bulundu. Bunun etkisiyle Hollanda ekonomik bakımdan güçlendi. Dünyanın sayılı bir ticaret merkezi ve deniz gücü haline geldi. Bundan sonra denizlerdeki hakimiyetini uzun süre korumayı başardı. On sekizinci asırda güneydeki toprakları İspanya ve Avusturya arasında birçok defa el değiştirdi. 1795'te Fransızlar bu bölgeyi hakimiyetleri altına aldılar. 1814'te Napolyon mağlub edilince Hollanda'nın yeni kurucuları tekrar faaliyete geçtiler. Bunlar monarşiye karşı idiler fakat daha önceki yönetimde bulunanları mühim mevkilere getirmeksizin demokrasinin kurulup gelişemiyeceğini biliyorlardı. Kral Birinci William devlet başkanlığına getirildi. 1814'te Hollanda ve Belçika arasında yapılan antlaşmayla Hollanda Birleşik Krallığı altında topraklar birleştirildi. 1830'da Belçika Krallığı kurulunca bu antlaşma sona erdi. 1849'da liberal bir anayasa ilan edildi. Üçüncü William demokratik bir düşünceyle 1863'te Batı Hindistan'daki sömürgelerinde köleliği kaldırdı. 1873'te başlayan savaşlara ilaveten 1894'te Lombok'da bir isyan çıktı. Bu yüzden Hollanda ordusu ciddi kayıplar verdi. Ordunun dağılmasını önleyen General William Vetter, devlet otoritesini yeniden kurdu. Bundan sonra ekonomik ve siyasi yönden zengin ve güçlü bir devlet oldu.
Birinci Dünya Harbinde tarafsız kalan Hollanda, 1940'ta Nazi orduları tarafından muhtemel bir Fransız ve İngiliz işgalini önlemek maksadıyla işgal edildi. Hollanda, Almanlara karşı savunmaya elverişsiz kuzey kesimi terk edip, batıda savunmaya geçti. Fakat Almanlar bir hafta içinde bütün Hollanda topraklarını ele geçirdi. Bu arada Belçika (Hollandaca: België, Fransızca: Belgique, Almanca: Belgien), Kuzey Avrupa'da bulunan, Avrupa Birliği ve NATO üyesi ülkedir.
Federal devlet yapısına sahip olup, Hollandaca'nın bir lehçesinin resmi dil olduğu Flaman Bölgesi (Vlaanderen), Fransızca'nın resmi dil olduğu Valon Bölgesi (Wallonie) ve her iki dilin de resmi sıfatını taşıdıkları Brüksel Başkent Bölgesi (Région de Bruxelles-Capitale)'den oluşur. Brüksel'de Fransızca ağırlıklı dil olduğu için Valon Bölgesi ve Brüksel yere
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.Londra'da deniz aşırı bölgeleri yönetmek için bir hükümet kuruldu. Bu hükümet Japonların Endonezya'yı işgal etmesi üzerine İngiltere'nin başkenti. Büyük Britanya Adasının güneydoğusunda, Kuzey Denizine dökülen Thames Nehrinin ağzından 64 km içeride ve ırmağın iki yakasında yer alır. Banliyölerle birlikte yüzölçümü 1579 km2 olup, nüfûsu da 7.5 milyon civârındadır.
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.Japonya'ya, bir gün sonra da Japonya (Japonca'da Nihon veya Nippon, (güneş) (kaynak), kelime anlamı "güneşin kaynağı"), Uzak Doğu'da adalardan oluşan bir ülkedir. Hiçbir ülke ile kara sınırı yoktur. Kuzeyinde Kore Yarımadası (Güney Kore ve Kuzey Kore) ve Rusya ile sınırlanan Japon Denizi bulunur. Batıda deniz ötesinde Tayvan ve Çin ile komşu olan Japonya'nın doğu ve güneyinde ise Büyük Okyanus bulunur.
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.İtalya'ya savaş ilan etti. 1942 Haziranında hükümet, tonajları toplamı 2.750.000 tona ulaşan ticaret gemilerini harbin sona ermesinden 6 ay sonrasına kadar kullanmak üzere ABD ve İngiltere emrine verdi. İşgal esnasında Almanlar bölgede birçok katliamlar yaptı. Bunun yanında 200.000 Hollandalıyı harp sanayiinde çalıştırmak üzere Almanya'ya götürdüler. 4 Mayıs 1945'te Hollanda'daki Alman birlikleri komutanı teslim oldu. Savaş sonunda yapılan istatistiklere ve 1938'deki para değerine göre Hollanda'da 15 milyar guldenlik maddi bir zarar vardı.
İtalya Cumhuriyeti ya da kısaca İtalya (İtalyanca:Repubblica Italiana) Avrupa'nın güneyinde, çizme biçimli bir yarımadanın ve Akdeniz'de Sicilya ve Sardinya adalarının üzerine kurulmuş bir ülkedir. Kuzeyinde Fransa, İsviçre, Avusturya ve Slovenya ile komşudur. San Marino ve Vatikan şehir-devletleri de bütünüyle İtalyan topraklarıyla çevrilidir. İtalya devleti vatandaşı olanlar ya da soyu İtalya ile bağlantılı olan kişilere İtalyan denir.
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.İkinci Dünya Savaşından önce güttüğü tarafsızlık politikasından vazgeçerek, Belçika ve Lüksemburgla beraber Fransa ve İngiltere'yle Brussel antlaşmasını yaptı ve sonra NATO'ya girdi. Ortak Pazara da üye oldu.
Kur'an'ı Kerim Berat gecesi indirilmiştir. Hadid suresi 23. Ayette de "Dünyada olacak her şey, dünya yaratılmadan evvel, ezelde "oraya" yazılmış, takdir edilmiştir. Bunu size bildiriyoruz ki, hayatta kaçırdığınız fırsatlar için üzülmeyesiniz
Levh-i mahfuz,olmuşların ve olacakların, zamandaki bütün anların ve mekandaki bütün varlıkların, kısacası, her şeyin yazılı bulunduğu bir İlâhî muhafaza levhası; İlahi ilmin aynası, kaderin defteri, kâinatın programıdır.
Levh-i mahfuzun insandaki küçük örneği, "hafıza"dır. Hafıza, başımızdan geçen olayları, gördüğümüz yerleri, tanıdığımız insanları, duyduğumuz sesleri, tattığımız tatları, hayatımız boyunca edindiğimiz bütün intibaları, öğrendiğimiz bütün bilgileri içine alır, ama yine de dolmaz.
Hafıza, zekanın hazinesi, tefekkürün sermayesi, benliğimizin tarihidir. Ruhumuza takılan en değerli cihazlardan biridir. Hafızasız bir zeka işimize yaramaz. Çünkü biz, eskiden öğrendiklerimize dayanarak düşünürüz.
Hafızanın bir de ebedi hayatımıza bakan yönü vardır. Hafıza, bir senet, bir vesika, bir belgedir. Ahiretteki muhasebe vaktinde, dünyada işlediğimiz sevapları ve günahları göstererek bize şahitlik eder.
Nasıl insanın başından geçen bütün olaylar hafızasında yazılıyorsa, kâinattaki bütün olmuş, olan ve olacak olaylar da o büyük hafızada yazılıdır. Her iki "levha"da da Rabbimizin "Hafîz" (koruyan, muhafaza eden) ismi tecelli eder.
Her şeyin levh-i mahfuzda yazılmış olduğu gerçeğini bazı kimseler akıllarına sığıştıramazlar. "Yazılma" denilince "harf harf kaleme alınmayı" anlamak eksik olur. Genlerin dizilişi yazı yazmadan çok farklı. Hafızanın bir şeyi kaydetmesi de daktiloyla yazmaya benzemiyor. Bir teyp bandında yahut video kasetinde de sözler ve olaylar kalemle kaydedilmiyorlar.
İşte her şeyin ve her hadisenin, levh-i mahfuzun defterleri olan imam-ı mübîn ve kitab-ı mübînde yazılması bunların çok ötesinde bir keyfiyetledir. Bu kaydın da harflerle, kelimelerle alakası yoktur.
Hak, muharref ve bâtıl bütün dinlerde hak ile bâtıl, iyi ile kötü mücadelesinin sürekli var olduğunu görmekteyiz. Eski Mısırlılar, Çinliler ve Hindlilerde iyiliği temsil eden ilâhla kötülüğü temsil eden şerli yaratıkların savaşlarına yer verilmektedir ki, burada şerli varlıkla Deccal arasındaki benzerlik açıkça görülmektedir.
Bâtıl dinlerde mânâ olarak yer alan Deccal inancı, muharref dinlerde ismen dahi yer alabilecek bir boyut kazanmıştır. M.Ö. 2. yüzyılda Deccalın, Daniel'in kitabında zâlim bir hükümdar olarak muşahhaslaştığını görüyoruz.(1) Eski Ahid'de ve tarihî kaynaklarda, âhirzaman Deccalının bir kısım özelliklerine sahip muşahhaşlaştırılmış daha birçok şahıs bulmak mümkündür. Meselâ Nemrud bunlardan biridir. Roma imparatoru zalim Neron Deccalın bir prototipi olarak görülmüştür.
Yahudîlerde kurtarıcı Messiah'ın zıddı olan Deccal, Anti-Messiah olarak nitelendirilir. Ve Deccal, Messiah'ın ağzından çıkan nefesle öldürülecektir.
Âhirzaman Deccalından da bahsedilir Eski Ahid'de. Hezekiel'de herşeyi tahrip eden, büyük ve korkunç bir plân hazırlayan, fakat sonunda mağlup düşen Deccalın şer kuvvetlerinden bahsedilir.(2) Zakarya ve Yoel'de de yer alan Deccal fikri, Daniel'de daha bariz şekilde kendini gösterir. Daniel onu bizzat gözleriyle görür ve portresini çizer.(3) Bu Deccal büyük bir idareci, güçlü orduların komutanı, üç kralı deviren, mabed yıkan bir kimse olarak bilinmektedir.
Hıristiyanlıkta da Deccaldan özellikle bahsedilir. Pavlus'a göre, Mesih'in âhirzamanda gelişine inanmak Hıristiyanlığın rükünlerindendir.
Yeni Ahid'de belirtildiğine göre Deccal, Mesih'in ikinci gelişinden önce çıkacaktır ve Hz. İsa'nın soluğuyla öldürülecektir.(4)
Matta İncil'inde Deccaldan "Mesiha Daggala" diye bahsedilmektedir. Yeni Ahid'in Süryanice tercümesinde Mesiha Daggala açıkça zikredilir.(5)
Matta İncil'inin bir âyetinde yalancı Mesih'le ilgili şöyle denildiğini görüyoruz:
"İsa'nın şâkirdleri dünyanın sonuna alâmet ne olacak diye sordular. İsa cevap verip onlara dedi: 'Sakın kimse sizi saptırmasın. Çünkü birçokları 'Mesih benim' diye, benim ismimle gelip birçoklarını saptıracaklar. Ve birçok yalancı peygamberler kalkıp birçoklarını saptıracaklar ve fesat çoğalacağından ötürü birçokların sevgisi soğuyacak. Ancak sona kadar dayanan kurtulur."(6)
Başka bir âyette ise bu yalancı mesihlerin "büyük alâmet ve harikalar" göstereceklerinden söz edilmiştir.(7)
Yuhanna İncilinin birinci mektubunda Deccaldan İsa'nın zıddı anlamında antichrist diye bahsedilir.(8)
Görüldüğü gibi bu âyetlerde Mesih-i Deccaldan tek bir şahıs olarak değil çoğul olarak, yani bir topluluk olarak söz edilmektedir. Ancak Katolik ilahiyatçıların çoğu, onun bir şahıs olacağı konusunda ittifak etmişlerdir.(9)
Markos İncili'nde de yalancı Mesihlerden söz edilmekte, seçilmiş insanları bile saptırabilecek alâmet ve harikalar gösterecekleri belirtilmekte ve onlardan sakındırılmaktadır.(10) Benzer sakındırma Luka İncili'nde de yer alır.(11) Yuhanna İncil'inde ise Deccala Yahudîlerin inanacaklarından söz edilmekte, "Çünkü onlar Mesih'e inanmamışlardır" denilmektedir. İncil yorumcuları da sayıları 64'ten fazla olan Deccallere Yahudîlerin inanacaklarını söylemektedir.(12)
Havarîlerin risalelerinde de Deccalden söz edildiğini görüyoruz. Pavlus, Selâniklilere yazdığı bir mektupta, dinden dönme gelmedikçe, tanrılık dâvâsında bulunan fesad adamı çıkmadıkça Kıyametin kopmayacağını belirtmekte,(13) Hz. İsa'nın gelişiyle güneş doğduğunda karanlığın kaybolduğu gibi Deccalın da yok olacağını bildirmektedir.(14)
Yunanna risalelerinde belirtildiğine göre ise Hz. İsa'nın kurtarıcı olduğuna hücum eden birçok Deccal çıkacaktır. Vahiy kitabında Deccal, yalancı peygamber, canavar, ejderin başı gibi ifadelerle anılmaktadır.(15)
Hıristiyanlarca 2. yüzyıla kadar Neron Deccalle özdeşleştirmiş, çağımızda da Hitler ve Lenin için aynı teşhis konulmuştur.(16)
Deccallerin bir değil, birçok olduğu anlayışı Hıristiyanlık dünyasında da hâkimdir. Ama âhirzaman Deccalı hepsinden de büyük ve korkunçtur. Bir Hıristiyan yazar ve öğretmen bunu şöyle anlatır:
"Mesih-Deccalın birçok prototipi vardır. Fakat bu çok Deccaller arasında birisi çıkacaktır ki, hepsinden daha şiddetli olup, bu isme en lâyık kişi olacaktır. Diğerleri değişik zamanda bulunmakla birlikte, bu gerçek Deccal âhirzamanda çıkacaktır."(17)
Görüldüğü gibi muharref dinler, onca değişikliklerine rağmen kâinatın "en büyük hadisesi," "en dehşetli fitnesi" Deccala ilgisiz kalmamış, birçok âyetlerinde, hem de doğrudan bahsederek ona yer vermişlerdir. Bu durum, Resûlullahın, bütün peygamberlerin Deccalın şerrinden ümmetlerini sakındırdıkları gerçeğini de teyid etmektedir.
Aynı zamanda bu âyetler Yahudîlik ve Hıristiyanlığın Deccal anlayışıyla İslâmdaki Deccal anlayışı arasında genel hatlarıyla büyük benzerlikler bulunduğunu göstermektedir.
kaynaklar
1. Daniel, VII:7, VIII:10.
2. Hezekiel, 38-39.
3. Daniel, VII:8, 24.
4. II. Selaniklilere, II:8-10.
5. Yeni Ahit, Peschitta nüshası, Matta: 24.
6. Matta, XXIV:3-4, 11-13.
7. Matta, XXIV:24-26.
8. I. Yuhanna, II:18.
9. Sarıtoprak, A.g.e., 1992, s. 34.
10. Markos, XIII:5-7, 21-23.
11. Luka, XXI, 5-9.
12. Sarıtoprak, A.g.e., s. 35.
13. II. Selâniklilere, II:3-5.
14. Sarıtoprak. A.g.e., s. 37.
15. A.g.e., s. 38-39.
16. A.g.e., s. 43.
17. A.g.e., s. 44.
Sevgili Anne ve Baba,
Çocuklarda normal büyüme ve gelişmenin izlenmesi, normalden sapmaların tespiti yoluyla hastalıkların belirlenmesi ve önlenmesi için gereklidir. Sağlıklı çocuk takibinde düzenli olarak boy, ağırlık ve baş çevresi ölçümleri yapılmalıdır.
Her şeyden çok sevdiğiniz bebeğinizin büyümesi, gelişmesi ve sağlıklı bir yaşam sürmesi şüphesiz ona sağlayacağınız imkanlarla mümkündür. Düzenli olarak doktora götürmek, kilosunu ve boyunu ölçtürmek, aşılatmak ve uygun besinlerle beslemek suretiyle iyi gelişmesini ve sağlıklı kalmasını sağlayabilirsiniz. Belirli bir çocukta saptanan değerler normal sınırlar içinde olsa bile, zaman içinde çocuğun kendine özgü büyüme grafiğinden sapmalar olabilir.
"Çocukluk Çağında Beslenme" adını verdiğim bu kılavuzda, doğduğu andan itibaren 5 yaşına gelinceye dek çocuğunuzun büyüme gelişmesindeki önemli aşamaları esas alarak, beslenme konusunda yol göstermeyi amaçladım. Her şey çocuklarımızın sağlığı için ..
Dr. Çağatay Nuhoğlu
0 - 4 AYLIK BEBEĞİN BESLENMESİ:
Anne sütü mükemmel besin içeriği ile kolay hazmedilir, etkili bir biçimde kullanılır. Bebeğinizi hastalıklardan korur, mamalarla beslenmeden daha ucuza mal olur. Bunun ötesinde emzirmek suretiyle, anne bebek bağının kurulması kolaylaşır, yeni bir gebeliğin gecikmesi ve annenin sağlıklı kalması mümkün olur.
Doğumdan sonraki ilk 4 ayda yalnızca anne sütüyle beslenen bebekler ishal ve zatürree gibi bulaşıcı hastalıklara, alerjik rahatsızlıklara daha az yakalanırlar, daha sağlıklı büyürler. Bu nedenle;
İlk 4 ay bebeğinizi tek başına anne sütüyle besleyiniz. Bu aylarda anne sütüyle birlikte verilen ek besinler bebeğin anne sütünden yeterince yararlanmasını engeller.
Bebeğinizin yalnızca anne sütüyle beslendiği bu dönemde, su kaybına yol açan hastalık halleri dışında ilave su gereksinimi yoktur! Eğer ishal gibi mutlaka su verilmesi gereken bir durum söz konusuysa kaynatılmış su veriniz.
İlk günlerde gelen anne sütü çok besleyicidir. Bebeğinizi istedikçe ve sık sık emzirerek bu sütten yararlanmasını sağlayınız. Anne sütünün artmasını sağlamak için sık emzirme birinci koşuldur. Bebeğinizin emmediği durumlarda, göğsünüzde süt birikimi söz konusu olduğunda tırle adı verilen pompalarla boşaltma işlemi yapabilirsiniz. Bu pompalar hemen her eczaneden kolaylıkla temin edilebilmektedir.
Tüm annelerin sütü yararlıdır. Başlangıçta oldukça koyu olan sütünüz zamanla sulu bir hal alır; bu, anne sütünün genel özelliğidir ve tamamen doğal bir durumdur. Benim sütüm bebeğime yaramıyor gibi sözlerin hiçbir anlamı yoktur. Çünkü her annenin sütü kendi bebeği için özeldir.
Bebeğiniz her beslenmeden sonra az miktarda kaka yapabilir, bu durum bazen yanlışlıkla ishal olarak değerlendirilir. Oysaki altın sarısı renkte, kötü kokmayan, sulu, günde 7 - 8 kereye kadar olabilen bu dışkı tamamen normaldir. Yine aynı özellikleri taşıyan ama 3 günde bir bol miktarda yapılan kaka da normal kabul edilir. Ancak dışkı çok sert ise nedeni araştırılmalıdır.
Göğüs uçlarında meydana gelen çatlaklar genel kanının aksine, temizlikteki yetersizlikten değil, uygun emzirme pozisyonunun ve tekniğinin sağlanamamasından ileri gelir. Bebek, memenin sadece ucunu değil renkli kısmın önemli bir bölümünü bir ağız dolusu almalı, çene ucu meme cildine temas eder vaziyette ve alt dudak dışa kıvrılmış olmalıdır. Bu şekilde bebeğin yanaklarında şişlik oluşur ve yutkunarak annesinin sütünü aldığı kolayca fark edilir. Eğer çatlak meydana gelmişse doğru pozisyonda ve uygun emzirme tekniğiyle sorun kısa sürede halledilir. Beslenme sonrası bir miktar anne sütünün çatlak bölgelere sürülerek kurutulmasının yararlı olduğu düşünülmektedir.
Emziren anneler her zaman bol ve pamukludan yapılma sutyen giymelidirler.
Anne sütünün yetmediği inancıyla doktora danışmadan yeni bir gıdaya başlanmamalıdır. Düzenli kilo alan, günde ortalama 6 kez beslenebilen, bezini günde 6 defa ıslatan bir bebek anne sütünü yeterince alıyor demektir. Kaka sayısı beslenmenin değerlendirilmesinde güvenilir bir işaret değildir.
Anne sütünün yeterliliği en iyi çocuğun gereken tartıyı almasıyla anlaşılır. Bu nedenle bebeğinizi düzenli aralıklarla sağlık kontrollerine getiriniz.
Çalışan anneler sütlerini sağdıktan sonra, kaynatılarak steril edilmiş şişelerde oda sıcaklığında 8 saat, buzdolabında 24 saat ve buzlukta dondurarak 6 ay saklayabilirler. Bu amaçla saklanan anne sütü hiçbir zaman kaynatılmamalıdır.
Bebeklere ilk yaşın sonuna kadar kaynatılmamış su verilmemesi tavsiye edilir.
Bebeklerini emziren annelerin iyi beslenmesi anne bebek sağlığı açısından çok önemlidir. Bu nedenle annelerin; günde 2 litre (10 su bardağı) kadar sulu gıdalar (su, süt, az şekerli limonata, komposto çorbalar, vb.) almaları önerilir.
Günlük beslenmede en az 2 su bardağı süt veya yoğurt, 1 köfte kadar et ve bir adet yumurta, 3 ince dilim ekmek veya 3 porsiyon unlu yiyecek 2 adet meyve bulunmalıdır. Anne sütü verirken sigara içmemeli, çay ve kahve gibi besleyici değeri olmayan içecekleri tüketmemelidir.
4 - 9 AYLIK BEBEK BESLENMESİ
Yalnız anne sütüyle beslenen bebeklerde ek gıdalara dördüncü aydan sonra başlanır. 4-6 ay arasında anne sütüyle yeterli büyüme gelişme sağlanıyorsa sadece anne sütüyle beslemeye devam edilir, bu durumda ek gıdalara altıncı aydan sonra başlanır.
Bu dönemde çocuğunuza verdiğiniz ek gıdalar anne sütünün tamamlayıcısıdır.
Ek Gıdalar:
Çocuğun ayına uygun büyüme ve gelişme sürecini destekleyen, değişik tatlarla tanışmak suretiyle sonraki aylarda kolay yeme alışkanlığı kazandıran, besleyici değeri yüksek ama allerji yapma niteliği az olan besinlerdir. Meyve suyu veya meyve püresi, sebze çorbası veya sebze püresi, muhallebi, yoğurt, peynir, reçel, bisküvi, ekmek, yumurta bebek beslenmesinde önde gelen ek gıdalardır.
Ek gıdaları kaşık ya da bardakla veriniz.
Yeni deneyeceğiniz yiyecekleri çocuk açken alışık olduğu yiyeceklerden önce veriniz. Miktarı daima azdan başlayarak arttırınız.
Yeni gıdaların allerji yapıp yapmadığına dikkat ediniz. Bu nedenle aynı gün içinde birden fazla yeni besin denemeyiniz. Şüpheli bir gıdayı kestiğinizde belirtilerin geçip geçmediğini kontrol ediniz. Bir iki gün sonra yeniden deneyiniz.
Bebeğinizin hoşlanmadığı önemli yiyecekleri zaman zaman yeniden deneyiniz.
Meyve Suyu:
Elma ve şeftali gibi meyvelerin suları taze olarak 1-2 tatlı kaşığı miktarından başlanarak verilir ve yavaş yavaş arttırılır. Portakal ve mandalina suyunun daha ileri aylarda verilmesi uygun olur.
Meyveler iyice yıkanır, kabukları soyulur ve cam rendede rendelenir. Temiz bir tel süzgeç veya tülbentle süzülerek suyu elde edilir. Meyve suyuna başlandıktan bir iki hafta sonra püre halinde verilebilir. Meyve sularına şeker eklenmemelidir!
Sebze Çorbası:
Meyve suyuna başlandıktan iki hafta kadar sonra öğle öğününde verilmek üzere patates, havuç, pirinç ve taze sebzelerden günlük olarak hazırlanır. Bir iki tatlı kaşığından başlanarak yavaş yavaş arttırılır. Dört haftalık bir süre içinde tam sebze püresine geçilir.
1. Hafta (sebze çorbası): 3-4 su bardağı su, 2 orta boy havuç, 1 orta boy patates 45 dakika kapaklı kapta pişirilir. Tel süzgeçle hiç ezmeden suyu bir başka kaba alınır. Bir çay kaşığı irmik ilavesiyle tekrar 5-10 dakika pişirilir. Sıvı miktarı 200 gram olacak şekilde ayarlanır.
2. Hafta (basit sebze püresi): Aynı şekilde pişirilir. Havuç ve patatesler tel süzgeçten tamamen ezilerek püre olarak geçirilir. Bu pürenin içine yine irmik katılarak mamanın hazırlanması tamamlanır.
3. Hafta (karışık sebze püresi): Havuç ve patatesin yanına 1 çay kaşığı pirinç ve her gün bir yenisi ilave edilmek üzere mevsimlik sebzeler eklenir. Örneğin ilk gün 3-4 yaprak maydanoz, ertesi gün maydanoz ve bir kaç yaprak ıspanak, sonraki gün ilaveten dörtte bir enginar, daha sonra dörtte bir domates gibi .. Tel süzgeçten ya da blenderden geçirilerek elde edilen püreye yine bir çay kaşığı irmik eklenerek 5 dakika daha pişirilir.
4. Hafta (tam sebze püresi): Ayrıntılarıyla anlattığım şekilde hazırlanan püreye 1 çay kaşığı zeytin yağı veya pastörize tereyağı katılır.
Altıncı aydan itibaren sebze çorbası ya da püresine 1 yemek kaşığı kıyma (3 kez çekilmiş yağsız sinirsiz dana) eklenmelidir.
Muhallebi:
Sebze püresinden 1-2 hafta kadar sonra genellikle 5. aydan itibaren akşam (gece değil) öğünü olarak verilir. 1 su bardağı süt, bir tatlı kaşığı pirinç unu, 1 tatlı kaşığı toz şekerle yapılır. Soğuk sütün bir kısmıyla pirinç unu iyice ezilir, kalan süt eklenir karıştırılarak pişirilir. Ateşten indirmeye yakın şeker eklenir. İlk günlerde süt sulandırılabilir.
Muhallebi, kutu mamalarla da hazırlanabilir. Özellikle inek sütü proteinlerine duyarlı olan bebeklerde bu durum tercih edilir. Bir su bardağı su 1 tatlı kaşığı pirinç unu karıştırılarak pişirilir. Ateşten indirildikten sonra içine 5-6 ölçek hazır mama toz halinde katılır. Topaklanma durumunda tel süzgeçten geçirilir. Son yıllarda süt çocukluğu döneminde inek sütünün hiç kullanılmaması yönünde olan görüşler giderek ağırlık kazanmaktadır.
Yoğurt:
Süt kaynatılır, elin dayanabileceği sıcaklığa kadar soğutulur. 1 litre süt içine bir çorba kaşığı yoğurt 1-2 kaşık sütle sulandırılarak eklenir, yavaşça karıştırılır. Hareket ettirmeksizin sıcaklığını koruyabilecek şekilde 3-4 saat bekletilir. Bir kase kadar ikindi öğünü olarak verilir.
Kahvaltı:
Çocuk altı ya da yedi ayını bitirdikten, sebze püresi, muhallebi, yoğurt gibi gıdalara iyice alıştıktan sonra kahvaltılara başlanır. Süt, beyaz peynir, reçel, pekmez, ekmek veya bebe bisküvisi başlıca malzemelerdir. Tuzu alınmış bir parça beyaz peynir ve reçel sütle ezilir. Karışıma ekmek içi katılır. Bu amaçla 3-4 bebe bisküvisi kullanılabilir. Kahvaltıya önce 1-2 tatlı kaşığı olarak başlanır, miktarı giderek arttırılır. Bal allerji yapma olasılığı nedeniyle bir yaşından önce tercih edilmez. İstenirse 1 çay kaşığı yağ eklenebilir. Bir süre sonra peynir, reçel, yağ ve ekmek sütten ayrı olarak verilebilir.
Yumurta:
Katı olarak pişirilmiş yumurtanın sarısı 1 çay kaşığı miktarından başlanıp giderek arttırılmak suretiyle kahvaltıya ilave olarak verilir. Bir haftanın sonunda bebeğiniz bir tam yumurta sarısı yiyebilir. İyice alışmış olan çocuklara yumurta kayısı kıvamında verilebilir. Yumurtanın beyazının bir yaşında önce verilmesi genellikle tercih edilmez.
Tahıllı Çorbalar:
Mercimek, yoğurtlu yayla, acısız tarhana çorbası gibi gıdalar, taze sebze çorbalarına alıştırılmış olan bebeklere 7. aydan sonra değişik tatları öğretmek amacıyla verilebilir.
Köfte:
Sebze çorbasıyla birlikte, yağsız sinirsiz üç kez çekilmiş dana kıymasından baharatsız olarak hazırlanmış 1-2 köfte 6. Aydan itibaren verilebilir.
Balık ve Tavuk:
Bebeğiniz yedi sekiz aylık olduğunda kıymaya alternatif olarak püre halinde öğle öğününde tavuk ve kılçıksız balık eti verebilirsiniz.
Karaciğer:
Kuzu ciğeri tercih edilir. Az tuzlu suda haşlanır, zarı çıkarılır, rendelenerek balık ve tavuk etleriyle dönüşümlü olarak sebze çorbalarıyla birlikte verilir.
Çay:
Çayın besleyici hiç bir değeri yoktur. Aksine diğer gıdaların besleyici değerini düşürür, barsaklardan demir emilimini bozarak kansızlığa yol açabilir. Bu bakımdan süt çocuğu beslenmesinde yeri yoktur.
6-8 AYLIK BEBEKTE BESLENME ŞEMASI:
_____________________________________
1. Öğün (saat 06.00-07.00)
Kahvaltı + Anne Sütü
Ara Öğün (saat 09.00-09.30)
Meyve Suyu
2. Öğün (saat 11.30-12.30)
Et + Sebze Maması + Anne Sütü
Ara Öğün (saat 15.30-16.00)
Yoğurt + Meyve Püresi + Ekmek
3. Öğün (saat 18.30-19.30)
Sütlü Muhallebi + Anne Sütü
Gece Öğünü
Anne Sütü (1-2 kez)
_____________________________________
Anne sütü verilmeyen bebeklerde bunun yerine uygun şekilde hazırlanmış hazır mama verilebilir. Ancak unutulmamalıdır ki hiç bir mama anne sütünün tam olarak yerini tutamaz. Bu nedenle bebeğinizi kendi sütünüzle beslemek için olabildiğince gayret gösteriniz.
Et olarak 1 köfte, 5 tatlı kaşığı karaciğer veya tavuk ezmesi dönüşümlü olarak verilebilir. Sütlü muhallebi yerine mamalardan hazırlanmış muhallebiler ya da hazır unlu sütlü mamalar verilebilir. Sebze maması ve muhallebi öğünleri önceleri az miktarda başlanır, daha sonra 200-250 gram (bir kase dolusu) olarak hazırlanır.
9-12 AY ARASI BEBEĞİN BESLENMESİ:
Çocuğunuz için bu dönemde özel yiyecekler hazırlamanıza gerek yoktur. Yetişkinler için pişirilen tüm ev yemekleri az yağlı püreler halinde bebeğe verilebilir.
Örnek Mönü:
Sabah: Kahvaltı
1 Bardak şekersiz süt
1 Yumurta sarısı
1 Tatlı kaşığı reçel ya da pekmez
1 Çay kaşığı yağ
1 İnce dilim ekmek veya 3-4 adet bisküvi
Ara: Meyve püresi
Öğle: Kıymalı sebze püreleri
Dolma içleri, sebzeli köfteler
Kuru baklagil püreleri
Bir dilim ekmek içi (sebzelerle)
Akşam: Muhallebi (veya öğle öğünün aynısı)
Sebze olarak bakla ve patlıcan bebek beslenmesinde tercih edilmez. Bir yaşına basan bebekler aile sofrasına oturtulur, kendi kendine yemesi için teşvik edilir. Diğer sütlü besinlerin yanı sıra günde bir bardak süt içmesine özen gösterilir.
1-5 YAŞ ÇOCUK BESLENMESİ:
Dokuz aydan sonra çocuğun temel gıdası olmaktan çıkan anne sütü 2 yaşına dek anne için uygun olan bir zamanda kesilebilir.
Bir yaşından sonra 13-14 aylık olan çocuğa, çatal kaşık kullanma alıştırmaları yapılabilir. Ailenin diğer fertleriyle birlikte sofrada oturan çocuğun ayrı tabağı olmalı, neyi ne kadar tükettiğine dikkat edilmelidir.
Bu dönemde de çocuklar günde dört öğün beslenmeli, temel besin gruplarından (süt ve sütlü gıdalar .. etler, yumurta ve baklagiller .. sebze ve meyveler .. unlu ve nişastalı besinler) yeterli ve dengeli tüketmelidirler.
Ülkemizde en sık yapılan hatalardan biri çocuğu yemek suyuyla beslemektir. Hiç bir besleyici değeri olmayan bu beslenme biçimi uygulanmamalıdır.
Her gün yarım litre süt çocuklara verilmelidir. Süt her şekilde verilebilir. Sütün içerdiği kalsiyum çocukların gelişimi için çok önemlidir. 25 gram peynirde de 200 gram sütteki kadar kalsiyum vardır.
Her gün et ve baklagillerden bir ikisi beslenme listesinde bulunmalıdır.
Her gün bir yumurta yedirilmelidir. Düzenli et verilen çocuklara gün aşırı olabilir.
Günde bir ya da iki kez sebze verilmelidir.
Günde bir iki kez meyve yenmelidir. Fazladan bir öğün meyve vermek sebzenin yerini tutabilir. Meyve suları da meyvenin yerine geçebilir.
Günde bir iki kez nişastalı besinler ve üç dilim ekmek beslenme listesinde bulunmalıdır.
Çocuklara olabildiğince erken dönemde kendi kendilerine çatal kaşık kullanarak yemeleri öğretilmelidir.
Her çeşit şekerleme, pasta, kek, dondurma sık sık verilmemesi gereken yiyeceklerdir. Öğünler arasında çocuğa şekerleme vermek iştahı azaltarak yetersiz beslenmeye yol açtığı gibi diş çürüklerinin de önde gelen nedenidir.
Çay ve kahve verilmesi içerdikleri uyarıcı maddeler nedeniyle sinirliliğe yol açtığından bu içecekleri çocuklara hiç tattırmamak en iyisidir.
Bu dönemde çocuklar ağız ve diş sağlığı konusunda eğitilmelidirler. 1,5 - 2 yaşına gelen çocuğun bir diş fırçası olmalı, macunsuz olarak fırçalama eğitimi verilmelidir. Üç yaştan itibaren diş macunu kullanmaya başlanabilir.
Sevgili Anne ve Baba,
Hazırlamış olduğum bu kısa ve özlü beslenme kılavuzunun, bebeğinizin yeterli ve dengeli beslenmesi için gösterdiğiniz çabada size yol göstererek yararlı olacağını umut ediyorum. Bebek beslenmesi ile ilgili kapsamlı ve kaliteli çok sayıda kaynak eseri kitapçılarda bulabilir, merak ettiğiniz ayrıntıları doktorunuzla konuşarak bilgilerinizi pekiştirebilirsiniz.
Sağlıklı ve başarılı nesiller yetiştirmeniz dileğiyle ..
Hz Lût (a.s), Arap yarımadasını puta tapıcılıktan alıkoymak, ortaksız ve tek bir Allah'ı tanıtmaya çağıran ve bu mukaddes yolda büyük başarılar kazanan Hz. İbrahim'in amcasının oğludur. Ömrü ve peygamberliği bugün Ürdün devletinin sınırları içinde bulunan Lût gölü çevresinde geçmiştir. Günümüzde tuzlu suların doldurduğu orta büyüklükte olan su saha, eskiden toprakları oldukça verimli bir vadi idi ve o günün önemli şehirlerini sinesinde barındırıyordu. Bu şehirlerin ikisinin adını bugün de biliyor ve yapılan ilmi kazılar sonunda izlerine rastlıyoruz.
Şehirler; Şezum (Sodom) ve Omore (Gomore) şehirleridir.
Hz. Lût (a.s) Şezum şehrinde oturuyordu. Şimdi size bu çevrenin ve bu çevrede dosdoğru Allah yolunun sözcülüğünü ve yılmaz mücadelesini yapan Hz. Lût'un son günlerine ait bir hikayeyi kısaca anlatacağız...
İnsanoğlu, yolun doğrusundan bir kere çıkmaya görsün; düşmeyeceği sapıklık ve yuvarlanmayacağı uçurum yoktur. Hz. Adem'in oğlu Kabil'e yeryüzünün ilk cinayetini, üstelik öz kardeşinin canına kıydırmak suretiyle işleten şehvet hırsı, Hz. Lût'un kavmini büsbütün başka ve yüz kızartıcı bir ahlak düşkünlüğüne sürüklemiştir.
Bu sonsuz kavim erkek erkeğe cinsi birleşmeyi (livata) vazgeçilmez, sapıkça bir huy haline getirmişlerdi. Hz. Lût'un dosdoğru yolu temsil eden bir Allah resulü sıfatıyla durmak ve yorulmak bilmez bir gayret göstererek yaptığı bütün ikazlar ve verdiği bütün acı-tatlı öğütler bu ahlak düşkünlerine zerrece bir tesir etmiyordu.
Nihayet her şeyi daha başından bilen Ulu Allah'ın kesin ve değişmez hükmünün günü geldi. Hz. Lût'un sapık kavmi, Allah'ın başlarına vereceği karşı durulmaz bir felaketle, toptan mahvolacak ve yokluğun karanlıklarına gömülecekti.
Ulu Allah (c.c) bu kesin kararını bildirmek ve kendisine inanmış birkaç yakını ile birlikte, son günlerini yaşayan günahkar şehirden ayrılmasını söylemek üzere Hz. Lût'a günün birinde üç tane melek göndermişti. Melekler; genç ve yakışıklı erkek kılığına girerek yeryüzüne inmişlerdi.
Şezum (Sodom) şehrine vardıklarında doğruca Hz. Lût'un evine yöneldiler. Şehvet sapıkları şehre üç tane genç ve yakışıklı delikanlının geldiğini duyunca bir anda yollara dökülerek gelenleri görmek istediler. Meleklerin geçtiği yolun hir iki yanı, ahlak düşükleri tarafından doldurulmuştu. Tap taze erkek kılığına girmiş meleklere bakarken hepsi şehvet kururganlıkları içinde kıvranıyor; ağızlarından salyalar akıyordu. Azgın kalabalığın arasında yollarına devam eden melekler, Peygamber Lût'un evine vardılar. Kudurmuş ahlaksızların hiçbirisi, ele geçirip azgın şehvetlerini bir anlığına tatmin edebilmek için arkalarından kıvrandıkları gençlerin, şehirlerini ve çevrelerini toptan yok etmeyi kararlaştıran Allah'ın emri ile birlikte gelmiş melekler olduğunu bilmiyor ve düşünmüyorlardı.
Melekler Lût'un evine varınca önce kim olduklarını söylemediler. Arkalarına takılan kalabalık evin kapısına dayanmıştı. Anlaşılmaz sözlerle bağırışıyorlar ve Hz. Lût'un evine aldığı genç delikanlıları ellerine vermesini istiyorlardı. Hz. Lût (a.s) gelen misafirlerinden utanıyordu ve kapıda bağrışan kalabalığın azgın hırslarından endişe ediyordu.
Bir ara evinin kapısına çıktı; kudurmuş kalabalığa dündü "ey azgınlar, soysuzlar, gelenler benim olduğu kadar kendinize de aziz misafirlerdir; yani hepinizin misafirleridir. Bu kadar da mı insanlığınızı unuttunuz? Bir parça olsun kendinize geliniz." diye söze başladı.
Kalabalıktan homurtulu gülüşmelerin geldiğini duyunca "size iki tane genç ve güzel kızımı vereyim. Gözlerinizi bürüyen şehvetinizi onlarla tatmin edin de tek beni misafirlerim karşısında rezil etmekten vazgeçerek buradan uzaklaşın" diye teklifte bulundu.
Fakat kendinden geçmiş kalabalık hiçbir söz dinlememekte ve hiçbir teklife yanaşmamaktadır. Evin kapılarını arka arkaya zorluyor ve içerdeki gençleri istiyorlardı.
Ağlamaklı bir çehre ile içeriye dönen Hz. Lût'a kapıdakilerin ısrarla istediği genç misafirler; melek olduklarını, Allah'ın emri üzerine geldiklerini bildirdiler ve dediler ki; "Allah'ın emri artık kesindir. Yıllardan beri söz dinletemediğin bu beyinsiz halkın artık sonu gelmiştir. Birkaç saat sonra topuna gökten ateş ve ölüm yağacak ve şehirleri ile birlikte yokluğa kavuşacaklardır. Onların başlarına gelmek üzere olan bu felaket, ısrarla Allah'ın emirlerine karşı gelenlere ve Peygamberler'in verdiği öğütlerine arka dönen sapıklara bütün devirler boyunca ibret dersi olacaktır. Allah'ın sana emri böyledir:
Gece olunca sana inananları ve yakınlarını alacak ve ölüm kokan şu lanetlik şehirden habersizce uzaklaşacak ve şu sapık halkı lanetlik akibetleri ile baş başa bırakacaksın. Sana bunları söyleme geldik."
Allah'ın emri üzere Hz. Lût (a.s) ile inanmış yakınları meleklerin dediklerine uyarak Sodam ve Gomere'yi o gece yarısı, sezdirmeden terkettiler. Sabahın ilk ışıkları ile birlikte lanetlik şehirlere ve sapık halkına gökyüzünden görülmemiş bir Allah gazabı boşalmaya başlamıştı. Ahlaksız soysuzlar neye uğradıklarını anlayamadılar. Yüce Allah (c.c.) ulu sabrını iyice kötüye kullanarak günden güne daha da azgınlaşanlara yakıcı kükürt alevleri ile taşlar yağdırıyordu. Bir kaç saniyelik afet ve ölüm saçan bir yağmur sonunda, halkın yekünü ile birlikte bütün şehirlerini ilerdeki insanlığın gözleri önüne bir ibret dersinin örneği olmak üzere harabeye çevirmiş ve yerle bir etmişti.
Esirgeyici Allah (c.c.) cümlemizi görünür, görünmez ve aniden bastıran felaketlerden korusun, amin!..
KAYNAK: Ermişlerden Osman Efendi, Seçme Dini Hikayeler, Seda Yayınları, İstanbul 2000, s. 1122-128
Simya bilgini, kahin, tip doktoru, sifali bitkiler uzmani, kozmetiklerin ve meyveleri korumakta kullanilan maddelerin mucidi, bu 16. yüzyil Rönesans adami yüzyilimiza kadar olagandisi ve esrarengiz bir kisi olarak kalmistir. Bin kehaneti içeren on ciltlik "yüzyillar" adli eseri günümüze dek defalarca basilmis; ve sakladigi sirlann açiklanacagi günü beklemistir. Bir insanin gelecegi nasil bu kadar kesin bir sekilde görebildigi bilinmiyor.
Nostradamus 14 Aralik 1503 tarihinde Renee ve Jacques de Nostredame'in oglu Michel de Nostredame olarak dünyaya geldi. St.Remy sehrinde noter olan babasi sayesinde Provence'in zengin mutfagi ve babasinin arkadas sofralarindaki is konusmalari arasinda oldukça varlikli bir çocukluk dönemi yasadi.
Michel'in gelecegi görme yetenegi ilkönce büyükbabalari Jean de St.Remy ve Pierre de Nostredame tarafindan desteklenmisti. Jean ve Pierre, Kral Rene ve oglunun fizikçileriydiler; ve bir bilginler ve sanatçilar grubu ile beraber tüm Bati Avrupa'yi dolasmis, bu arada da iyi iki arkadas olmuslardi. Büyükbabasi Jean'in yaninda oturdugu süre içinde Eski Yunanca'yi, Latince'yi ve Ibranice'yi ögrendi. Jean'in bu istekli ögrencisi özellikle Matematik ve Simya Bilimi konusuyla çok ilgiliydi. Jean torununa hemen her konuda ders veriyordu: Klasik edebiyat, tarih, tip, astroloji ve sifali otlarla tedavi. Nostradamus ilk defa Hiristiyan dünyasinda yasaklanan sanat ve bilimin tadini Yahudi Kabbalah'ini ve Simya'yi ögrenerek almis oluyordu. (Simya adi verilen bu bilim kolu "baz metalleri altina çevirme yöntemi" oldugu maskesi altinda gizlenmis ve yasaklanmisti). Jean ölünce Nostradamus eve döndü ve diger büyükbabasi egitimine devam etti. Michel Provence'da o siralarda bütün Avrupa'yi kasip kavuran savastan uzak bir çocukluk yasadi. 14 yasina geldiginde dedesi tarafindan egitimini sürdürmesi için bir önceki yüzyilda Papaligin baskenti olan Avignion'a gönderildi. Bos zamanlarini yenilenen Papalik kütüphanesinde büyü ve astroloji ile ilgili kitaplari okuyarak geçiriyordu. Bu ilahi bilimlere olan asiri ilgisi yüzünden arkadaslari arasinda "küçük astrolog" lakabi ile çagrilir oldu. Michel'in astrolojiyi ve Kopernik'in görüslerini açikça savundugu haberi Nostradamus'un ailesinde endiseye yol açti. Zira büyükbabalari eskiden Yahudiydi. Avrupa'da sofu Hiristiyanlarin Isa'nin katlinin sorumlulugunun Yahudilere ait oldugunu ileri sürmesi ile Ispanya'dan Yahudiler kovulmustu. Avrupa'nin geri kalanindakiler de Hiristiyan olmamalari halinde ayni akibete ugrayacaklari tehdidi altindaydi. Bu sebeplerden ötürü de bazi Yahudiler Hiristiyan olmayi tercih etmek zorunda kalmislardi. Nostradamus da bu nedenle hem Yahudi geleneklerine, hem de dis dünyadaki Hiristiyan yasayisina sahip bir çifte kültür içerisinde yetismisti. Babasi oglunun bu konulara olan ilgisinden endiselenince büyükbabasi simyanin yaninda fizigi de beraber götürürse fazla tepki görmeyecegini söyledi. 1522'de Montpellier üniversitesine tip okumaya gitti. Ondokuz yasindaki bu ögrenci dedelerinden aldigi egitimle öylesine doluydu ki kisa süre sonra ögretmenlerini yetersiz bulmaya basladi. Bu arada dedesinden agzini siki tutmayi da ögrenmisti. O zamanlar gözde tedavi yöntemleri olan kan akitmaya, müshil kullanmaya ve temizlige dikkat edilmemesine karsi olmasina ragmen karsilastigi dogma duvarini görünce sesini çikartmamayi tercih etti.
Tip diplomasini aldiktan sonra, meslegini yürütmek için tasraya, merakli gözlerden uzaga gitmeyi tercih etti. Kisa süre sonra köy köy dolasarak, tüm ülkeyi kasip kavuran sarbon illetiyle savasmaya basladi. Fransizlar karsilarinda görmeye alisik olmadiklari bir doktorla tanistilar. Kisa boylu, çevik ve kuvvetli, ciddi bakisli, pembe yanakli, genç, sakalli bir adam... Nostradamus alisilmisin disinda hastalarin arasinda uzun zaman harciyor, onlara temiz hava ve suyu tavsiye ediyor, bitki tedavileri uyguluyordu. Herkesin sasirdigi bir baska nokta ise, genç doktonin digerlerinin aksine hiç kimsenin damarlarini açip kan akitmamasiydi.
Salginin adeta izini sürerek bütün Güney Fransa'yi dolasti ve hiçbir sehri hastalik tamamen geçmeden terketmedi.
Nostradamus, bu çok basarili doktorluk kariyerinin yani sira bir astrolog olarak da ün salmisti. Soylular ona gelip burçlari hakkinda bilgi alirlardi. Soylu hanimlarin kendisini ziyaret nedeni ise, kozmetiklerdi. Ünlü klasik eserleri Fransizca'ya ilk çeviren de Nostradamus'tu. Sik sik doktorlar ve eczacilarin misafiri olur gündüzleri hastalari iyilestirir, geceleri ise büyü konusunda bildiklerini ögrenirdi. Bu insanlar da onun gibi eski Yahudilerdi. Simya ve tefsir gibi bilimlerle gizlice ugrasarak, Hiristiyanlarca mutlak kabul edilen soyut kavramlara açiklayici cevaplar ariyorlardi.
1529 yilinda Montpellier üniversitesine geri çagrilip, yaptigi tedaviler hakkinda açiklamalarda bulunmasi istenildi. Alisilmamis metotlarina karsi sert tepkiler almasina ragmen, tedavilerinin basarisi onu savunmaya yetti. Dekan tarafindan üniversitede bir kürsü ile ödüllendirilen Nostradamus üç yil kadar profesörlük yaptiktan sonra okutulmasi gereken metinlerin disina çiktigi için karsilastigi baskilar nedeniyle tekrar yola koyuldu.
1534'te Rönesans'in en büyük bilim adami ve düsünürlerinden Jules Cesar Scalinger tarafindan Agen'e davet edildi. Yeni memleketini çok seven Nostradamus burada da basarili doktorlugu ile dikkati çekti. Kisa süre içinde sehrin zengin aileleri kizlarini genç doktorla evlendirmek için yarisa girmislerdi. Adini bilmedigimiz genç, güzel ve alimli bir hanimla evlenen Nostradamus, üç yil boyunca mutlu bir evlilik hayati yasadi.
1537 yilinda sarbon bu sehre de ulastiginda Nostradamus basarili tecrübelerinin verdigi güvenle hastaliga karsi mücadeleye basladi. Bir gün zengin ve güçlü bir hastasini tedavi edip eve döndügünde esinin ve iki çocugunun yüksek atesleri oldugunu ve sarbona adini veren kömür rengi lekeleri gördü. Nedendir bilinmez, ne kadar çabaladiysa da kendi esini ve çocuklarini hastaligin pençesinden kurtaramadi. Doktorun bu trajik hikayesi sehirde hizla yayildi ve doktora karsi bir güvensizlik hatta kizginlik basladi. Bu kadar felaket yetmezmis gibi, mutlu günlerinde yaptigi bir saka basina bela olmustu. Bir gün bronz bir Meryem Ana heykelini döken isçiye söyledigi bir cümle, tam üç yil sonra yasadigi bu zor dönemde, dine bir hakaret olarak ortaya çikartilmisti. Nostradamus bu masum sakasini savunduysa da Engizisyon zihniyeti tasiyan kilise olaya büyük kusku ile bakti. Bunun üzerine Nostradamus sehri bir gece gizlice terk ederek kaçti. Kilisenin baskisindan kaçtigi sonraki alti yil boyunca önce Italya'ya dogru yöneldi, sonra Bati ve Güney Avrupa'yi gezdi. Bu arada kendini kesfedip tanimaya basladi. Kahinlik kabiliyetlerinin gelistigi zaman da bu dönemdir.
1544 yilinda yasanan büyük bir sel felaketi sonrasinda her yana dagilan insan ve hayvan lesleri yüzünden yeniden yayilan salgina karsi tedavilerine, meslektaslarinin tüm karsi çikmalarina ragmen, bu sefer Aix sehrinde devam etti. Bu sehirde büyük itibar gördü ve birçok hediye aldi. Aldigi armaganlari kurtaramadigi hastalarin geride kalanlarina verdi. Aix sehrinin kahramani bu defa Lyons'a davet edildi. Salon sehrine dönüp hayatinin geri kalanini burada geçirdi. Bu güzel yerde karisini ve çocuklarini kaybettikten on yil sonra zengin bir dulla ikinci evliligi yapti. Artik hayati daha güvenli ve stressizdi. Evin en üst katini özel çalisma odasi haline getirmisti. Yillarca süren Avrupa gezileri sirasinda topladigi çesitli malzemeyi burada bir araya getirmisti. Usturlaplar,sihirli aynalar, su bulan çatallar, pirinç kaseler, eski kahinlerin tasarladigi üç ayakli sehpa Branchus... Nostradamus sehirde dindar bir Hiristiyan olarak taniniyordu. Günes battiktan çok sonra doktor, karisina iyi geceler diler, yukari, merakli gözlerden uzaktaki odasina çikip kendisini kilitlerdi. Halk zaman içinde her dini bütün Hiristiyan uyurken niye doktorun üst kattaki isiginin yandigini ve neler yaptigini merak etmeye baslamisti.
O koca pencerenin ardinda, titrek mum isiginda Astronomik takvimlere danisir, burçlarin rotasini çikartirdi. Bu denizcinin kullandigi yildizlar ve günesler onu bambaska bir denize, zamanin sularina götürüyordu. Durumun uygun oldugunu görürse, bu sefer, agzina kadar doldurulmus pirinç kaseyi karsisina alip, pirinç üç ayakli sehpa üzerinde çalismaya baslardi. Kendisini bütün düsüncelerden arindirir ve ince bir aleve yogunlasirdi. Daha sonra bir transa girer ve kasede kaynayan suyun sihirli kabarciklari arasinda yüzler sekiller ve yerler görürdü. Bu gördükleri Fransa'nin yasayacagi dini bir savasin gölgeleriydi. Bu ugursuz isaret, kahinin hayatinda, kaderin sularina atilmis, gittikçe büyüyen dalgalar yaratan büyülü bir tas etkisi yapti.
Nostradamus'un içinde, gördüklerini baskalariyla paylasmak için dayanilmaz bir istek vardi. Bunu gerçeklestirmek için 1550'de ilk almanakini yazdi. Bu kitapta on iki tane manzum dörtlük bulunuyordu. Her bir dörtlük gelecek yilin bir ayi ile ilgili genel bir kehanet içeriyordu. Kitap yayimlanir yayimlanmaz büyük ilgi gördü ve hayatinin sonuna kadar her yil bir almanak yazdi. Kisa zaman içinde, tüm ulasim güçlüklerine ve tehlikelere ragmen, Fransa'nin her yerinden kendisine danismaya gelen insanlar kapisinda kuyruklar olusturmaya baslamislardi.
Jean-Aymes de Chavigny adinda bir delikanli parlak bir politika ve hukuk kariyerinden vazgeçip kahinin asistani olmak için yanina gelmisti. Nostradamus'un kehanetlerini basilmadan önce redakte eden ve daha sonra ustasinin biyografisini yazan odur.
Belli bir süre sonra Nostradamus almanaklari yetersiz bulmaya basladi ve kiyamete kadar insanoglunun karsilasacagi her olayi içine alan bir eser fikrini Chavigny'ye açti. "Yüzyillar" adini tasiyacak olan bu eser her biri bin dörtlük, dolayisiyla bin kehanetten olusacak ciltlerden meydana gelecekti. 1554 yilinda yazmaya basladigi bu eserinin ilk bölümleri 1555'te yayinlanmaya basladi. Çok büyük bir tepkiyle karsilasmislardi. Kibar ve soylular Nostradamus'u bir deha olarak görürken, sade halk ve köylüler kendisini cehennemin akil çelen karmasik dörtlükleriyle insanlari etkilemeye çalisan, seytanin bir usagi olarak görüyordu. Meslektaslari için ise, bir utanç kaynagiydi. Düsünürlerin bazilari onu övüyor bazilari da hakaret ediyordu. Sairler ise bu Provence Fransizcasi, Latince, Yunanca ve Italyanca karisimi ile yazilmis bu bilmece ve kelime oyunlari karsisinda sasirmislardi.
Kraliçe Catherine de Medici en sadik okuyucularindan biriydi. Italyanlara yakisir bir merak ve entrikaciliga sahip bir insan olan kraliçenin Katolik Kilisesi'ne olan bagliligi mevkisinin gerektirdigi bir formaliteden baska bir sey degildi. Kendine ait dairesinde farkli bir dinin büyü ayinlerini düzenlerdi. Beraberindeki genç rahibeler ve astrologlarla sihirli aynasinin ardindan tanrilarina danisir, yasaklanmis sanatlarin yardimiyla gelecege isik tutacak isaretleri görür, bu sekilde ihtiraslarina hizmet ederdi. Kendinden önceki Mediciler gibi o da çocuklarinin dogru kisilerle evlenmelerini saglayarak Avrupa'ya hakim olma sabit fikrine sahipti.
Bir gün isaretlerin eskisi gibi iyi olmadiginin farkina vardi. Kocasi kral Henry II'nin geleceginde kara bulutlar görülüyordu. Kocasinin basina gelecek bir felakeç dört oglu ve üç kizi için de tehlikeli olabilirdi. Kraliçe "yüzyil"'in 35. dörtlügünde bahsedilen yasli aslanin kocasi olduguna inaniyordu. Kral karisinin büyüye olan meraki ile pek ilgilenmese de bu sefer kehanetten ötürü içine bir süphe düsmüstü. Saray müneccimi krala hiçbir turnuvaya katilmamasini, kendini tehlikeye atmamasini söylemisti. Bunun üzerine Nostradamus saraya davet edildi. Normal sartlarda en az iki ay sürmesi gereken yolculuk, kraliçenin emri ile her durakta arabanin atlarinin yenileri ile degistirilmesi ile bir ayda bitmisti. Hiç durmadan yol alan Nostradamus 15 Agustos 1556'da Paris'e ulasti.
Kraliçe kendisini büyük bir heyecanla karsiladi. Kral ise kahine sadece kibarlik çerçevesi içerisinde, gereken ilgiden fazlasini göstermedi. Nostradamus'un kendisini rahatlatmak için yaptigi açiklama ile yetindi. Kraliçe ise kahinle özel olarak saatlar boyu, astrolojiden büyüye, kehanetlere kadar birçok konuda uzun uzun sohbet etti. Kraliçe bu konudan fazlasiyla etkilenmisti. Nostradamus'un laboratuvarini, Sens Baspiskoposu'nun Paris'teki muhtesem sarayina tasimak için faaliyete giristi. Burada kendisinden kraliçenin çocuklarinin yildiz haritalarini çizip geleceklerini anlatmasini istemisti, oysa onlarin gelecekleri hakkinda Nostradamus zaten her seyi biliyordu. Kraliçe'ye tam olarak ne söyledigini bilmiyoruz ama kraliçe bundan yeterince tatmin olrnus ve gerekli önlemleri almisti.
Nostradamus kendine tahsis edilen saraya döndügü bir sirada yanina gelen bir hanim, Paris adliyesinin çalismalariyla ilgilendigini ve dikkat etmesi gerektigini söyledi. Bu uyariyla engizisyonun nefesini yeniden ensesinde hissetti ve derhal Salon sehrine geri dönmeye karar verdi. 1558'de "yüzyillar" adli çalismasini tamamlamisti. Son üç "yüzyil"in sagliginda basilmamasina karar vermisti. Kralin ölümünü haber veren, birinci yüzyilin otuzbesinci dörtlügü 1559 yilinda gerçeklesiyor ve Nostradamus'un ününü tüm Avrupa'ya yayiyordu. Bir yil sonrasinda ise tutuculugun zulmü ile karsi karsiya kalacakti. Bazi kitaplar onu sarlatanlik ve asilikle suçladilar. Bu kadar olumlu ve mizah anlayisina sahip bir insanin bu kadar karanlik bir gelecek çizmesi herkesi sasirtiyordu. Nostradamus kendi yazdigi savunmasinda, gelecekte gördügü bu siddetin bugünü daha olumlu yasamayi gerektirdigini ileri sürmüstü. Bu sirada hiç bitiremedigi ekstra iki cilt olan onbirinci ve onikinci "yüzyil"i yazmakla mesguldu. Genç ve dindar katolikler tarafindan sik sik camlari taslaniyor, giderek daha fazla siddete hedef oluyordu. Bu öylesine asiri bir noktaya geldi ki, kendi istegi ile ailesiyle beraber hapishanede korunmaya basladi. 1559'da bu kizginlik Nostradamus'un ünü ile ayni anda baslamisti.
Henry II kizkardesi Margarite ile Savoy Dükü'nün ve kizi ile Ispanya Krali Philip'in çifte dügünleri onuruna düzenlenen eglenceler sirasinda, kehanetlere kulak asmayip, turnuvalara katildi. Kalabalik, büyük bir aslan resmiyle süslenmis altin renkli zirh içindeki krallarini seyretmek için toplanmisti. Üç yil öncesinin kehanetine önem veren tek kisi kraliçeydi. Kral her galibiyetinden sonra halki selamliyordu. Bu seferki rakibi kralin Iskoç muhafizlarindan aslan amblemi tasiyan, genç bir yüzbasiydi. Kehaneti bilen yüzbasi affini istediyse de kralin israri üzerine çarpistilar ve yüzbasinin mizragi kralin migferinin arasindan gözüne saplanip onu öldürdü. Haber hizla Paris'te yayildi, sinirli kalabalik Nostradamus'un tasvirlerini yakip, Engizisyonun da onu yakmasini istediler.
Genç aslan yasli olani yenecek
Savas meydanindaki bir tek dögüste
Altin bir kafesin arasindan gözünü oyacak
Iki yara bir olacak ve o acimasiz dögüste can verecek
("yüzyil 1" 35. Dörtlük)
Henry'nin ölümünden sonra saray mensuplari onuncu "yüzyil"'in 39. dörtlügünü gizlice birbirlerine aktarmaya basladilar. Birinci satirda bahsedilenin, Iskoç prensesi Mary Stuart ile mutsuz bir evliligi olan, çekingen ve zayif bünyeli Francis II oldugunu artik herkes biliyordu. Sözü geçen dul ise simdiki Ana Kraliçe Catharine de Mediciden baskasi degildi.
Francis'in sagligi kötülesince Tuscany elçisi Floransa Düküne bir mektup yazip Nostradamus'un onun ölecegini haber verdigini hatirlatir. Bu mektup yerine ulastiktan üç gün sonra, yani onsekizinci dogumgününden kisa süre sonra Francis öldü.
Büyük ogul, bir dul, talihsiz bir evlilik ki
çocuk sahibi olamadilar
Birbiriyle anlasamayan iki ada
Onsekizinden önce, henüz resit degilken, digeri daba da gençken nisan olur.
Dörtlük, ileriki yillarda kendi kendini açiklamaya devam edecekti. "Çocuksuz" Mary Stuart Iskoçya'ya dönüp kraliçe olur. Bu, iki ada kralligi arasinda sürtüsmeye neden olur. Yani Mary ile "çocuksuz" Kraliçe Elizabeth I arasinda. Charles IX, Fransa tahtinin bir sonraki varisi, dördüncü satirda bahsedilen "digeri"dir. Ölen kardesinden daha genç yasta, onbir yasindayken Avusturya hanedanindan Elizabeth ile nisanlanmisti.
Kesin olarak önceden bildirilen bu talihsizlikler kraliçenin Nostradamus'a olan saygisini bir kat daha arttirdi. Belki de onun kendisine, kocasinin ölümü ile baslayan bu felaketler zincirini önleyebilmek için bir çare bulmasini umuyordu. Nostradamus saraya çagrilarak burada saray bilgini ilan edilmis, bu sekilde kendisine maas baglandigi gibi kral tarafindan ikiyüz altin, ana kraliçe tarafindan da yüz altin ile ödüllendirilmisti.
Böylece Nostradamus kahinlik kariyerinin en üst noktasina erismis oluyordu. Haziran 1566'da, ilk kez saraya davet edildiginde yaptigi yorucu yolculuk sonrasi yakalandigi Gut hastaligi, bir kez daha ve daha ciddi olarak yakasina yapisiyordu. Yaklasan ölümünü hisseden Nostradamus 17 Haziran'da vasiyetini yazdirdi. Serveti üç bin dört yüz kirk dört altin olarak kayitlara geçti (o zaman için bu
oldukça büyük bir servetti). Mirasini esi, üç erkek ve üç kiz çocugu arasinda esit olarak paylastirdi. Bu arada her ihtimal vasiyette gözönüne alinmisti. Kizlardan birisinin evlenmeden önce beklenmedik ölümü halinde ne yapilacagi bile ayarlanmisti. Yatagini üst kata, çok sevdigi çalisma odasina tasimisti. Hasta ve yorgun vücudunu rahatça hareket ettirebilmesi için özel bir sira bile yaptirilmisti. Ayin yirmi besinde artik doktor Nostradamus, hastaliginin su toplama safhasina geçtiginin farkina vardi. Son duasini yapmak üzere Franciscan Manastiri'ndan çagirilan Rahip Vidal Nostradamus'un günah çikartmasini tek duyan insan oldu. Taniklarin anlattiklarindan ögrenilene göre, büyük bir istirap çekmesine ragmen sakin ve sessizdi. Geceyi yalniz geçirmek istedigini söyleyip ertesi sabaha kadar kimsenin odaya gelmemesini istedi. Yardimcisi Chavigny'nin "Niye yarin sabaha kadar?" sorusunu ise "Beni gün dogusunda canli bulamayacaksiniz" diye cevaplandirmisti.
Chavigny alt kata inerken ustasinin gri gözlerinde gördügü piriltinin bir haylazligin isareti olmasindan süphe ediyordu. Bu denli sakaci bir insan acaba ölüm döseginde de bir saka mi hazirliyordu.
Nostradamus son almanakindaki son kehanetinde söyle diyordu:
Elçilik görevinden dönüp kralin hediyesi yerine konunca,
Artik liiçbir sey yapamayacak, Tanri'ya gidecek
Yakin akrabalar, dostlar, kardesler
Onu yatagin ve siranin yaninda ölü bulacaklar.
Ertesi gün günes dogarken, Chavigny Nostradamus'un ailesi ve dostlari ile beraber üst kata çikti. Gelmis geçmis en büyük kahini yatagi ve yaptirdigi sirasi arasinda cansiz yatarken buldular.
Dul esi Anne, esinin son istegini yerine getirtti ve tabutunu dik biçimde Cordeliers de Salon kilisesinin duvarina gömdürttü. Böylece hiçbir saskin mezarinin üzerine basmayacakti. Ayrica su sözleri de Latince olarak, tabutunu örten 2.5 metre boyundaki mermer duvara yazdirtti:
"Burada bütün ölümlülerden farkli olarak, yildizlarin etkisiyle gelecegi gören kalemiyle olaylari kaydetmeye layik bulunmus meshur Michel Nostradamus yatiyor. Altmis iki yil, alti ay ve yedi gün yasadi. 1566'da Salon'da öldü. Gelecek nesiller onun istirahatini bozmasinlar. Anne Posart Gemelle esine gerçek mutluluk diler."
nazlikiz
elerine sağlık.
Yanlız şunuda demek istiyorum. Aspirinin özü ilk kullanımı yanlış bilmiyorsam 500 yıl evvel Michel de Notre Dame (NOSTRADAMUS) Veba hastalığını yok etmekte kullanmıştır.Aspirin şimdi
ki halinide 108 yıl evvel almıştır.
NOSTRADAMUS çoğu kişi tarafından kahin olarak bilinsede o dönemin ileri gelen doktorlarındandı. asıl mesleği doktordur
ŞEYTANIN İNSANI SAKİN VE SESSİZ ŞEKİLDE DİN AHLAKINDAN UZAKLAŞTIRMA PLANI
Kuran'daki pek çok ayette belirtildiği gibi, şeytanın bu planı Allah'ın rızasını tam anlamıyla gözeten ve nefsinin mazeretlerine geçit vermeyen samimi Müslümanlar üzerinde etkili olamamaktadır. Şeytanın etkisini inananlardan uzaklaştıran, sürekli Allah'ı anmaları ve Rabbimiz'in gücünü, sevgisini ve azabını düşünme konusunda gevşeklik göstermeleridir.
(Şeytan) Dedi ki: Madem öyle, beni azdırdığından dolayı onlar (ı insanları saptırmak) için mutlaka Senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım. Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın.
Yukarıda bahsettiğimiz güçsüzlük telkiniyle ibadetlerini aksatmaya başladıktan sonra, insanın fikirlerinde de bir gevşeme ve çözülme görülür. Din ahlakının kendisine kazandırdığı haysiyet duygusuyla, daha önceleri iman etmeyenlerin din ahlakına uygun olmayan davranış ve sözlerine fikren tepki duyan insandaki bu fikri tepkiler giderek zayıflar ve yerini kayıtsızlığa bırakır. Çünkü kendisi de bu aşamada yavaş yavaş kendi nefsinin istediği gibi yaşamaya başlamıştır ve nefsinin rehberliğinde yaşayanlara tepki göstermek, yeni yaşam felsefesiyle çelişecektir. Bu kayıtsızlık, bir süre sonra insanların Allah'ın emir ve isteklerini göz ardı ederek yaşayabilecekleri yanılgısını savunmaya dönüşür. Henüz dinsizliği kendine yakıştıramayan ve hala din ahlakının bir kısmını uygulayan bu kişi, vicdanını kendince rahatlatmanın yolunu samimiyetsiz ve yanlış çıkarımlar yapmakta bulur. Kendi kendine bir çok mazaret öne sürer; sözde "gücünün yetmediğini", "aslında elinden geleni yaptığını", "iyi niyetli olduğunu" iddia ederek vicdanını rahatlatmaya çalışır. Halbuki samimi bir Müslüman, tüm bunların aslında kişinin dinsizliğe giden yolda kendini rahatlatabilmek amacıyla samimiyetsizce kullandığı mantıklar olduğunun farkındadır. Din ahlakını yaşayan bir kişinin sınırlarını dünyevi istekleri ve amaçları değil, Kuran ayetlerine göre samimi olarak işleyen bir vicdan belirlemelidir. Din ahlakının nasıl yaşanacağı konusunda bu tür sapkın mantıklar üretenlerin şeytanın peşinden gittikleri Kuran'da şöyle bildirilir:
İnsanlardan kimi, Allah hakkında bilgisi olmaksızın tartışır durur ve her azgın-kaypak şeytanının peşine düşer. Ona yazılmıştır: "Kim onu veli edinirse, şüphesiz o (şeytan) onu şaşırtıp-saptırır ve onu çılgın ateşin azabına yöneltir." (Hac Suresi, 3-4)
İnsanı namaz kılmaktan ve Müslümanca duyarlılık göstermekten alıkoyan şeytanın planındaki bir sonraki adım, bu kişinin inkarcı ahlakına duyduğu duyarsızlığı sempatiye dönüştürmektir. Bununla eş zamanlı olarak, bu insanın Allah'ın kendilerinden istediği hayatı yaşamakta kararlı olan samimi Müslümanlara olan bağlılığı ve sevgisi de azalır. Tahmin edileceği gibi, azalmakla da kalmaz ve bu kişi inkar edenlerin ahlakını normal karşıladıkça Müslümanların ahlakını da vicdanının zayıflamasının bir neticesi olarak- kendince anormal karşılamaya ve suni bahanelerle eleştirmeye başlar. Çünkü vicdanı kendisine aslında samimi Müslümanlar gibi yaşaması ve nefsi uğruna Allah'ın rızasından taviz vermemesi gerektiğini sürekli hatırlatmaktadır. Samimi Müslümanların varlığı, bu kişiyle kendisini dünyada ve ahirette hüsrana uğratacak olan- dünyevi istek ve tutkuları arasında görünmez bir engel gibidir. Eğer hayatlarını derin bir Allah sevgisi ve korkusuyla yönlendiren bu insanların varlığı vicdanını rahatsız etmese, belki din ahlakından uzaklaşıp küfür ahlakına tam olarak adapte olması çok daha çabuk olacaktır.
Bu aşamadaki bir insan, henüz tam anlamıyla dinsiz olacak kadar vicdanını köreltmiş değildir. Giderek artan iradesizliğinin verdiği vicdan azabını bastırmak için zaman zaman hala Allah'ın taraftarı olduğunu düşünür. Fakat din ahlakını yaşama konusunda ancak samimi Müslümanlarla birlikte olduğu sürece irade gösterebilir. Nefislerinin istediği gibi din ahlakına muhalif yaşayanların yanına gittiği anda, aslında onların tarafında olduğunu düşünmeye başlar. Şeytanın etkisi altındaki bu insanın karanlık ruh halini Allah Kuran'da şöyle bildirmektedir:
İman edenlerle karşılaştıkları zaman: "İman ettik" derler. Şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında ise derler ki: "Şüphesiz sizinle beraberiz. Biz (onlarla) yalnızca alay ediyoruz. (Asıl) Allah, onlarla alay eder ve taşkınlıkları içinde şaşkınca dolaşmalarına (belli bir) süre tanır." (Bakara Suresi, 14-15)
Onlar, ne sizdendirler, ne onlardan. Kendileri de (açıkça gerçeği) bildikleri halde, yalan üzere yemin ediyorlar. (Mücadele Suresi, 14)
Şeytanın Kişiyi Samimi Müslümanlardan Uzaklaştırması
Allah'a tam teslim olmuş Müslümanları artık kendi içinde eleştirmeye başlamış olan bir insan, zamanla bu eleştirilerin dozunu arttırır. Ancak belirtmek gerekir ki, bunlar hakka ve gerçeğe dayalı eleştiriler değildir. Samimi olarak iman edenler, günlük yaşamlarında Rabbimiz'in bir emri olan "insanları kötülükten alıkoymak ve onlara iyiliği emretmek" hükmünün gereği olarak zaten birbirlerini uyarır ve sürekli güzelliğe yönlendirirler. Şeytanın etkisiyle hareket etmeye başlayan zayıf imanlı birinin Müslümanlara yönelik eleştirileri ise, onları güzelliğe yönlendirmek ya da kötülükten alıkoymak amaçlı değildir. Bu eleştirilerin amacı, kişinin nefsine uyabilmek için kendince mazaretler bulabilmek ve din ahlakından uzaklaşmasına kendince zemin hazırlayabilmektir. Dolayısıyla bu eleştiriler hakka ve gerçeğe dayanmayan, suni bahanelerden ibarettir.
Dini Allah rızasının en fazlasını hedefleyerek yaşamak, insanın nefsinin isteklerinden tamamen feragat etmesi demektir. Nefsine karşı koyamayan insan ise hatanın kendisinde değil, sözde dini katıksızca yaşamaya kararlı olan kişilerde olduğu yanılgısına inanmaya başlar. Bu sapkın düşünceyi öne sürmesinin nedeni ise, aksinde kendisinin hatalı olduğunu kabul etmesinin gerekecek olmasıdır. Kuran'da Allah'ın kendilerinden istediği hayatı yaşayan ve asıl hedefleri sonsuz hayatta cenneti kazanmak olan müminler, Allah'tan samimi olarak korkan ve iyiliği, merhameti, sadakati gerçek anlamda, gönülden isteyerek yaşayan kişilerdir. Dolayısıyla bir insanın samimi Müslümanlar'da suni hatalar bulmaya çalışması ve onlara öfke ve kin duyması için, ancak şeytanın telkinlerine kapılması ve kendisine hiçbir zararı dokunmamış bu insanları nefsinin isteklerini gerçekleştirmeye bir engel gibi görmesi gerekir. Nitekim şeytanın planına göre artık ölümden sonra hesap vereceğini unutması ve hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamaya başlaması gereken bu insan için, samimi Müslümanların varlığı ve Allah rızası için yaptıkları tüm faaliyetler son derece rahatsız edici hareketlerdir. Bu şiddetli rahatsızlığın sebebi, gerçek ve samimi Müslümanların Allah yolunda tüm imkanlarını en son noktasına kadar seferber ederek din ahlakına sahip çıkmalarıdır. Tevbe Suresi'nin 111. ayetinde Müslümanların bu kararlılığı şöyle bildirilir: "Hiç şüphesiz Allah, mü'minlerden -karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır" Ayetin devamında ise müminlerin bundan dolayı duydukları sevinç ve mutluluk şu şekilde haber verilmiştir:
" Şu halde yaptığınız bu alışverişten dolayı sevinip-müjdeleşiniz. İşte 'büyük kurtuluş ve mutluluk' budur. (Tevbe Suresi, 111)
Dolayısıyla hiçbir dünyevi çıkarı olmayan müminlerin varlığını bilmek bile, dünya hayatındaki geçici ve ahirettekilere göre kıyas bile edilemeyecek kadar eksik zevklere razı olan bir insanın nefsani keyfini kaçırmaya yeterlidir. Gerçek bir Müslüman, Allah'ın rızası için akılcı biçimde kötülükle fikri alanda mücadele etmenin dünyadaki tüm işlerinden daha öncelikli olduğuna inanır ve İslam'ın insanlığa getireceği güzellikleri, barışı ve refahı insanlara mümkün olan her yolla anlatır. Şeytanın yolundan gidenler nasıl her yerde ve her fırsatta kendi sistemlerinin propagandasını yaparak insanları din ahlakından uzaklaştırmaya çalışıyorsa, mümin de fikri olarak her alanda şeytanın sisteminin gerçek yüzünü deşifre eder. Bunların karşılığında tek beklediği Allah'ın kendisinden razı olması ve kendisini cennetine kabul etmesidir. Bu karşılıksız ve canı gönülden yapılan tebliğ faaliyetleri, her yerde din ahlakını terk edip küfür ahlakına uyan kişinin karşısına çıkar. Samimi Müslümanların fikri mücadelesindeki ana amaç olan Allah'ın emrettiği sevgi, saygı ve iman dolu hayat biçiminin güzelliği, şeytanın etkisi altındaki insanlar tarafından fark edilip anlaşılamaz. Şeytanın din ahlakından uzaklaştırma planına tabi olmadan önce Müslümanların güzel ahlakını, Allah yolundaki asil fikri mücadelelerini destekleyen bu kişi, şeytanın hilelerine aldanarak artık müminlere kin duyar hale gelmiştir. Şeytanın telkiniyle din ahlakını yaşamayanlara duyduğu sempati, artık bağlılığa dönüşmüştür.
Bu aşamadan sonra şeytanın işi daha kolaydır, çünkü hedefi olan insanı tamamen Allah'ın zikrinden uzaklaştırmış ve Müslümanlara karşı kalbine nefreti yerleştirmiştir. En başlarda vicdanının sesini zaman zaman da olsa dinleyen ve ahireti ölümü hatırlayıp Allah'tan bağışlanma dileyen bu kişi, artık samimi Müslümanlarla olan bağlarını da tamamen koparmıştır. İnkar eden diğer pek çok insan gibi ne kendi hatalarını görmeye ne de başkalarının kendisine hatalarını göstermesine tahammülü kalmamıştır, çünkü kendini şeytanın sahte "zeka ve uyanıklık" telkiniyle her tür hata ve eksiklikten müstağni görmekte, bu da onu iyice azgınlığa sürüklemektedir. Allah, Alak Suresi'nde müstağniyetin azgınlığı getirdiğini şöyle bildirir:
"Hayır; gerçekten insan, azar. Kendini müstağni gördüğünden." (Alak Suresi, 6-7)
Artık nefsinin istediği her şeyi yapabileceğini zanneden bu kişinin hayatı, çok huzursuzdur ve azap doludur. Söz konusu kişi bu huzursuzluk ve vicdan azabından kurtulmanın yolunu Allah'ı, ölümü ve din ahlakını tamamen unutmakta bulacağını zanneder. Oysa bu çok büyük bir yanılgıdır. Çünkü şu kesin bir gerçektir ki "kalpler yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur." (Ra'd Suresi, 28) Din ahlakından uzak yaşayan insanların, müminlerin arasında geçerli olan gerçek sevgiden, saygıdan, fedakarlık ve karşılıksız iyiliklerden de son derece uzak olduklarını anlamaları çok uzun sürmez. Çünkü bu insanlar Allah'ın değil şeytanın istediği sistemi yaşarlar.Bu sistemin temel özelliği, içinde bulunduğu sevgisiz ve acımasız ortam içerisinde ezilmemek mücadelesi ve karşısındakini ezerek yükselme yarışıdır. Dolayısıyla sevginin yerini nefret, saygının yerini karşısındakine değer vermemek, fedakarlığın ve karşılıksız iyiliğin yerini ise acımasızlık ve yapılan iyilikleri karşısındakinin yüzüne vurmak gibi ahlaksızlıkar ve kötülükler alır. Tüm bunları açıkça gördüğü halde, bu kişi pişman olamayacak kadar kibirlidir, çünkü gururu ve kibiri yüzünden Allah'a itaat etmeyen şeytanın etkisi altındadır. Samimi Müslümanların içinde bulundukları yaşam şartları ne olursa olsun her zaman huzurlu ve mutlu olmaları, en zor zamanlarda dahi ümitsizliğe kapılmamaları, hatta tam aksine daha da şevkli ve azimli olmaları, onu iyice öfkelendirir. Samimi dindarların başarıya ulaşmaları ve hiçbir şeyden yılmamaları demek, şeytanın düzeninin başarısız ve eninde sonunda yenilmeye mahkum olması demektir. Çünkü Rabbimiz'in Kuran'da müjdelediği gibi "Müşrikler istemese de, O, dini (İslam'ı) bütün dinlere üstün kılmak için elçisini hidayetle ve hak dinle gönderen O'dur." (Tevbe Suresi, 33)
SONUÇ
Bu yazıda şeytanın insanı sessiz ve sakin bir şekilde, yavaş yavaş din ahlakından uzaklaştırma planına karşı yapılan uyarılar, şüphesiz her Müslüman için geçerlidir. Çünkü her insan nefsiyle mücadele etmekle sorumludur ve nefis insana durmaksızın kötülüğü emretmektedir. Şeytanın planının ilk safhalarında belki namaz kılmamanın ya da mümin kardeşlerine düşman olmanın asla ve asla kendisi için mümkün olamayacağına emin olan bir insan, safha safha Allah'ı anmaktan uzaklaşarak sonunda şeytanın emirlerine uyar hale gelebilir. Şeytanın bu planını baştan bozmanın yolu, Allah'ı her an "ayakta iken, otururken, yan yatarken" (Al-i İmran Suresi, 191) zikretmekten ve şeytanın vereceği her şüphenin Kuran'la düşünüldüğünde yok olup gideceğini bilmekten geçmektedir. Rabbimiz ayette şöyle bildirmiştir:
"(Allah'tan) Sakınanlara şeytandan bir vesvese eriştiğinde (önce) iyice düşünürler (Allah'ı zikredip-anarlar), sonra hemen bakarsın ki görüp bilmişlerdir." (A'raf Suresi, 201)
Şu da unutulmamalıdır ki şeytanın planının samimi olarak iman edenler ve Allah'a sığınanlar üzerinde hiçbir etkisi yoktur. Her insan zaman zaman gaflete düşebilir, nefsinin vesveseleriyle karşılaşabilir. İmanı zayıf olan bir insana göre, samimi ve Allah'a katıksızca bağlı bir Müslümanın önemli bir ahlaki üstünlüğü, şeytanın hileli planını fark etmesi ve onun aldatmacalarına Kuran'la düşünerek cevap verebilmesidir. Şeytan da Allah'ın kontrolü altındadır ve Allah'ın gücünü takdir edebilen, O'nun hakimiyetine kendisini gönülden teslim eden ve ahireti dünyadan üstün tutan insanları asla etkisi altına alamaz:
"Gerçek şu ki, iman edenler ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın) hiçbir zorlayıcı-gücü yoktur. Onun zorlayıcı-gücü ancak onu veli edinenlerle, onunla O'na (Allah'a) ortak koşanlar üzerindedir." (Nahl Suresi, 99-100)
Şeytanın hileli düzeninin bilinmesi gereken bir başka özelliği de, insanı oyunlarıyla imandan uzaklaştırıp ümitsizliğe düşürerek, artık dönüş imkanının kalmadığı yalanını telkin etmesidir. Halbuki Allah çok bağışlayan ve çok esirgeyendir ve gerçekten samimi olarak hatasını anlamış bir insana tevbe ve bağışlanma kapıları her zaman açıktır. Allah, şeytana uyup hata yapanların Kendisi'nden bağışlanma istediklerinde bağışlandıklarını ve bir daha bu kötülüklere dönmemekte kararlı davrandıklarında sonsuza kadar cennetle karşılık gördüklerini şöyle bildirmiştir:
" Ve 'çirkin bir hayasızlık' işledikleri ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah'ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyenlerdir. Allah'tan başka günahları bağışlayan kimdir? Bir de onlar yaptıkları (kötü şeylerde) bile bile ısrar etmeyenlerdir. İşte bunların karşılığı, Rablerinden bağışlanma ve içinde ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetlerdir. (Böyle) Yapıp-edenlere ne güzel bir karşılık (ecir)var." (Al-i İmran Suresi, 135-136)
Kendisini yaratanın ve sahip olduğu tüm nimetleri verenin Allah olduğunu bilen bir insan için Rabbimiz'i sevmek, O'nun azabından sakınmak ve O'nu yüceltmek büyük bir şereftir. Allah'ın varlığının dellileri her yerdedir ve olayları vicdanıyla değerlendiren bir insan için bunları görmek son derece kolaydır. Şeytanın bu planıyla karşılaşmış olan herkes için, her ne aşamada olursa olsun, her an Allah'ın bağışlayıcılığına dönüş imkanı vardır. Her ne hata yapılırsa yapılsın, önemli olan insanın son halidir. Yaptıkları için Allah'tan bağışlanma dileyen ve hatalarını telafi etmek isteyen bir Müslümanın geçmişle kıyaslanmayacak kadar samimi olması da mümkündür. Bunu isteyen bir insanın ilk yapacağı şey, Allah'a sığınarak şeytanın oyununu bozmak ve bildiği her yolla Rabbimiz'in rızasını kazanmaya çalışmaktır.
Şüphesiz, bu bir öğüttür. Artık dileyen Rabbine bir yol bulabilir. (Müzzemmil Suresi, 19)
"Hayır; gerçekten insan, azar. Kendini müstağni gördüğünden." (Alak Suresi, 6-7)
Bayram bir sevinç ve neşe günüdür. Yüce duyguların coştuğu, sevgi ve saygı, hislerinin mü'minler arasında alabildiğine canlandığı güzel günlerden biridir. O günde yardımlaşma ve kaynaşma son sınırına varır.
Bayram insanları kaynaştırıp biraraya getiren en güzel vesilelerden biridir. Öyle ki, bayramda şahlanan yardımlaşma ve hediyeleşme ruhu yalnızca hayatta olanlara bağlı kalmaz, dünyadan gidip kabirlerinde bir Fatiha bekleyenlere kadar uzanır. Onların bu dileğini yerine getirmek için mü'minler bayramda kabirleri ziyaret ederler; ruhlarına Kur'ân'lar, Fatihalar ve dualar okuyarak onları da sevindirirler.
Ramazan Bayramının mü'minler arasında ayrı bir yeri vardır. Çünkü Ramazan Bayramı, hergün tutulan orucun iftar vaktindeki sevinci gibi, tutulan bir aylık orucun toplu bir iftar sevincini ifade eder. Bir ay gibi uzun bir süreyle, özellikle Ramazan'ın yaz mevsimine denk geldiğinde sıcak günlerde nefislerine oruç tutturan mü'minler, sabır imtihanını vererek manevi sorumluluktan kurtulmanın sevincini Ramazan Bayramında yaşama imkânına kavuşurlar.
Ramazan ve Kurban bayramları Hicretin 2. yılından İtibaren kutlanmaya başlanmıştır. Ramazan orucu da ilk defa bu yıl farz kılınmış, bu ayı oruçla geçiren rnü'minler sonraki ayın (şevval) ilk üç gününü bayram olarak kutlamışlardır. Bu sebeple bu bayrama Ramazan Bayramı denmiştir.
"Bu günümüzde yapacağımız ilk şey namaz kılmaktır"(1) mealindeki hadise dayanarak Ramazan ve Kurban bayramları bayram namazlarının kılınmasıyla başlar.
Hz. Peygamber, "Arefe günü, kurban günü ve teşrik günleri biz Müslümanların bayramıdır. Bu günler yeme içme günleridir"(2) buyurmuştur.
Ramazan Bayramım da bu manada bir gün olarak kabul etmiş ve bu bayramı Ramazan orucunun iftar günü olarak nitelendirmiştir.(3) Bu sır içindir ki, Ramazan ve Kurban Bayramlarında oruç tutmak haram kılınmıştır. Bir gün önce oruç bozmak haramken, bir gün sonra oruç tutmanın haram olması, mü'minlerin düşünce ve duygu dünyasında nimetlerin gerçek Sahibini hatırlatan en etkili bir sebeptir.
Herkes bir gün önce kimin emrine uyarak oruç tutuyorsa, bugün de Onun rızasına uyarak orucunu açar. Ve Onun gerçek nimet Sahibi olduğunu hakkıyla idrak ederek, gerçek bir şükre yol bulur.
Bayram bir aylık orucun toplu bir iftarı olduğu için, günlük iftarların sünnet türünden âdabı bayramda da yerine getirilir. Nitekim orucunu tatlı bir şeyle açmayı adet edinen Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam, Ramazan Bayramına da tatlı yiyerek başlarlardı. Bayram sabahında hurma gibi bir tatlı ile bir aylık oruçlarını açmadan evlerinden ayrılmazlardı. (4)
Her vesile ile bizleri ibadete ve ahiret amellerine teşvik buyuran Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam, yılın iki bayram gecesinde kalkıp ibadet etmeyi tavsiye ederlerdi. Bu gecelerde uyanık bulunmanın, kalbin uyanıklığına vesile olduğunu bildirirlerdi. Bunu bir hadis-i şeriflerinde şöyle ifade etmişlerdi:
"Sevabını Allah'tan umarak iki bayram gecesinde kalkıp ibadet eden kimsenin kalbi, kalblerin öldüğü gün ölmez." (5)
Bayramlar saadet asrında da bambaşka bir hava ve neş'e içinde yaşanırdı. Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam bayram sabahında namazgaha çıkardı. Peygamber hanımlarının da, diğer hanımlar ve kızlarla birlikte namazgaha çıkması istenirdi. Kadınlar cemaatin arka tarafında yer alırlardı.(6) Kılınan bayram namazından sonra Peygamberimizin Aleyhissalâtü Vesselam cemaate hitaben bir hutbe okuduğunu anlatan îbni Mes'ud (r.a.) devamla şöyle der:
"Resuîullah Aleyhissaiâtü Vesselam üzerine şehadet ederim ki, o namazı hutbeden önce kıldı. Sonra hutbe okudu. Daha sonra kadınlara işittiremediğini düşünüp onların yanına geldi. Onlara hatırlatmalarda bulundu, öğüt verdi ve sadaka vermelerini emretti.
Bilal de elbiselerini açmış, vermelerini işaret etmekte idi. Kadınlar yüzük, halka ve diğer kıymetleri şeyleri atmaya başladılar." (7)
Bu hadiseyi anlatan sahabilerden biri, "Kadınların bu verdikleri Ramazan Bayramı zekatı mı idî?" sualine şöyle cevap verdi: "Hayır, lakin o vakit verdikleri bir sadaka idi. Kadınlar yüzüklerini atıyor ve atıyorlardı."(8)
Aynı olaya işaret eden Ebu Saidi'l-Hudri de (r.a.) bayram gününde en çok sadaka verenlerin kadınlar olduğunu anlatır.
Ramazan Bayramı, bağışlanmış olmanın bir sevinç işaretidir. Bu bağışlanma müjdesini insanlara melekler veriyor.
Sa'd bin Evs el-Ensârî anlatıyor: Resulullah Sallal-lahü Aleyhi Vesellem şöyle buyurmuştur.
Ramazan Bayramı sabahı melekler yollara dökülür ve şöyle seslenirler:
"Ey Müslümanlar topluluğu! Keremi bol olan Rabbinizin rahmetine koşunuz. O, bol iyilik ve ihsanda bulunur. Sonra onlara bol bol mükâfatlar verilir. Siz gece ibadet etmekle emrolundunuz ve emri yerine getirdiniz. Gündüz oruç tutmakla emrolundunuz, orucu tuttunuz ve Rabbinize itaat ediniz, mükâfatınızı alınız.
"Bayram namazını kıldıktan sonra bir münadi şöyle seslenir:
"Dikkat ediniz, müjde size! Rabbiniz sizi bağışladı, evlerinize doğru yola ermiş olarak dönünüz. Bayram günü mükâfat günüdür. Bugün semâ âleminde mükâfat günü olarak ilan edilir."(9)
Bayram günleri sevinç günleri olduğu için, bu sevincin açıkça gösterilmesine vesile olacak meşru oyun ve eğlencelere de müsaade edilmiştir. Bu hususta Müslim'de ayrı bir bab ayrılmış ve misaller verilmiştir. Bunlardan birinde Hazret-i Âişe (r.a.) şöyle anlatır:
"Bir grup Habeşli, bir bayram günü mızrak ve kalkanlarıyla gösteriler yaparken rakseder gibi oynuyorlardı. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam beni çağırdı. Başımı onun omuzuna dayadım. Bu vaziyette onların harp oyununa bakmaya başladık. Ta onlara bakmaktan ilk vaz geçen ben oluncaya kadar."(10)
Ancak bayramdaki sevincin gaflete dönüşecek kadar taşkınlığa varmaması lazımdır. Eğlence meşru dairede olmalı ve günah unsurlarını taşımamalıdır. Esasen bayram Allah'ın bize verdiği İlahi bir ziyafettir. Bu bakımdan, bayram gününde en çok Allah'ı hatırlayıp şükretmeye ihtiyacımız vardır. Zaman şeridi içinde bayram yeni bir değişimin başı, bir dönüm noktası ve bir muhasebe vaktidir. Ömürden bir yılın daha geçip gittiğini, kabir alemine doğru bir adım daha yaklaşıldığını hatırlatan vesilelerden biridir.
"Bunun içindir ki, bayramlarda gaflet istila edip gayr-i meşru daireye sapmamak için, rivayetlerde zikrullaha (Allah'ı zikretmeye) ve şükre azim tergibat (büyük teşvikler) vardır. Ta ki, bayramlarda o sevinç ve sürür nimetlerini şükre çevirip, o nimeti idame ve ziyadeleştirsin. Çünkü şükür nimeti ziyadeleştirir,, gafleti kaçırır." (11)
Nitekim büyük cemaatler halinde kılınan bayram namazları esnasında getirilen tekbirler, gafletin giderilmesine ve şükür vazifesinin yerine getirilmesine en büyük bir vesiledir. Sadece bir ülke halkının değil, yeryüzünde sayısı milyarlara varan Müslümanların hep beraber aynı anda tekbir getirdiklerini hayal ettiğimizde, karşımıza çıkan muhteşem tablo, bayramlarımızı kâinat çapında bir manaya kavuşturur. O anda adeta yeryüzü tek bir ağız olur, tekbir getirip namaz kılar gibi bir hale bürünür. Misâl âleminde birleşen o seslerin bir anda yeryüzünden yükselişi, adeta muhteşem bir koro halinde dünyamızın göklere doğru tevhidi haykırmasıdır.
Bu muhteşem manaların yaşandığı bayram günlerinde küçük meselelerden çıkan kırgınlıkların, dargınlıkların ne önemi olabilir? Onun için bayramda her mü'minin kardeşleriyle kardeşlik sözleşmesini yenilemesi, kuvvetlendirmesi, fakirlerin yardımına koşması, çocuklarını sevindirmesi lazımdır ki, o manalar yaşanan hayata geçsin.
Bayramların asıl süsü ve zineti tekbirlerdir. Getirilen her tekbir ruh ve gönüllerde manevi coşkuyu ve heyecanı canlandırır. Kulu, Rabbinin azameti karşısında yüce duygulara taşır.
Ebû Hüreyre anlatıyor:
Resulullah Resulullah Sallallahü Aleyhi Vesellem şöyle buyurmuştur:
"Bayramınızı tekbir getirmek suretiyle süsleyiniz." (12)
Bayramlara sünnet çerçevesinde hazırlanmak bu âdeti de ibadet haline getirir, bu sevinç günlerini biri iman şuuru içinde geçirmeyi temin eder.
Bunun için sünnette yer aldığı gibi bayrama önceden hazırlanmak, temiz ve güzel elbiseleri giymek, gusletmek, misvak kullanmak veya dişleri fırçalamak, güzel kokular sürünmek, güler yüzlü olmak, namazdan önce Ramazan Bayramında hurma vb. tatlı bir şey yemek bugünlerimize ayrı bir mana kazandırır.
Asıl itibariyle fıtır sadakası olarak bildiğimiz fitre de bayram günü verilir. Ramazan ayı içinde verilmemişse fitrenin de o gün verilmesi gerekir. Zaten Ramazan Bayramının hadislerde geçen adı "İydü'I-fıtr", yani Fıtr Bayramı demektir. Yaratılışın gereği olan kulluk görevleri yapıldığı için bu adı almıştır.
Bayramların en güzel şekli tanısın tanımasın mü'minlerin tokalaşarak, kucaklaşarak birbirleriyle bayramlaşması, bayramlarını kutlaması ve tebrikleşmesidir. Saadet Asrında Sahabiler birbirleriyle "Bârekâllâhü lenâ ve leküm" diyerek bayramlaşılardı, yani "Allah bizden de, sizden de kabul etsin" dedikleri rivayet edilir.(13) Bu tebrikleşme bizim dilimizde "Bayramınız mübarek olsun, bayramınızı kutlu olsun, hayırlı bayramlar" gibi sözlerle ifade edilir.
İslam literatüründe kıyametten önceki son dönem olan ahir zaman'da Deccal'ın ortaya çıkacağı ile ilgili hadisler mevcuttur. Ancak bu konuda bir ayetin bile bulunmaması ilginçtir. Bu konudaki hadislerin peygamber döneminden sonra, İslam'a geçen Yahudi ve Hristiyanlarca oluşturulduğu düşünülse de güvenilir islam alimlerince bu yanlış bir düşüncedir. Çünkü ehli sünnet alimleri`nin titizlikle oluşturduğu hadis kitaplarında da deccal ile ilgili bir çok hadis vardır. Yahudi ve Hıristiyanlarca uydurulduğu düşüncesine gelince, islam alimleri`nin bildirdiklerine göre deccal bu dinlerin peygamberleri tarafından da bildirimiştir. Yani her peygamber deccal hakkında ümmetini uyarmıştır. Eski Ahit ve Yeni Ahit'de benzer bir varlıktan bahsedilmektedir (Anti-Mesih, Anti-Christ).
Deccal'den önce 32 adet küçük deccalin geleceği, İslâm'da hadislerde zikredilir. Bu kişiler, Deccal'in hilâfına ancak yöresel etkileri olacaktır. Bütün deccallerin ortak özelliği, "tek gözünün kör" olması, yâni dünyâyı görmesi, maddî açıdan durumu düzelteceği, fakat dînî konularda gerileme getireceğidir. İnsanların inancını kendine "taptırarak", kendini kurtarıcı olarak göstererek ve kendisine "inanmayanları" tâkip edip öldürerek bozacaklardır.
"Gerçek şu ki, onlar hileli-düzenler kurdular. Oysa onların düzenleri, dağları yerlerinden oynatacak da olsa, Allah Katında onlara hazırlanmış düzen (kötü bir karşılık) vardır." (İbrahim Suresi, 46)