hep gitmelerin zamanı gelir zaten kavuşmaların zamanı gelmezki
iki ortak nokta vardır gitmedede kavuşmadada
birinde gitmesin diye dua edersin diğerinde kavuşalım diye
her ikisindede dualar edilir ama pek işe yaramaz
giden gider ve kavuşmalar olmaz
sonunda imkansız bir aşk doğar
"Atatürk Kürtlere Özerklik Verdi" Yalanı
En katmerli Cumhuriyet tarihi yalanlarından biri, "Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı yıllarında Kürtlere özerklik ve bağımsızlık sözü verdiği, ancak daha sonra bu sözünde durmadığı" biçimindedir.
Kurtuluş Savaşı yıllarında, "Atatürk ve TBMM tarafından Kürtlere özerklik verildiği" yalanının temel kaynağı, Robert Olson'un "The Emergence of Kurdish Nationalism and The Sheikh Said Rebellion, 1880-1925"adlı kitabıdır.[1]
Olsen'in yalanının Türkiye'de taraftar bulması fazla gecikmemiştir.
15 Temmuz 2009 tarihinde Abdullah Öcalan, avukat görüşmesinin bir yerinde, "10 Şubat 1922 tarihinde Meclis'in gizli oturumlu 18 maddelik bir kararı var. Bu karar 64 red oyuna karşılık 373 kabul oyuyla kabul edilmiş bir yasadır. Dikkat edilirse 64'e 373! Bu, Meclis arşivlerinde mevcuttur, devlet yetkilileri bunu biliyorlar. Bu kararla Kürdistan'a başta özerklik olmak üzere birçok hak tanınmış." diyerek, Olsen'in yalanını dillendirmiştir.
Öcalan'ın bu açıklamalarından sonra Türkiye'yi bölüp parçalamak isteyen "Kürtçülerin" ağzında sakız olan bu yalanı gündeme getirenler arasında Prof. Dr. Cemil Koçak ve -sonradan vazgeçmiş olsa da- Doğu Perinçek de vardır.
Şimdi gelin, son zamanlarda "demokratik özeklik" nutukları atan "malum siyasi partinin" milletvekillerinin ve sempatizanlarının "Kurtuluş Savaşı yıllarında Atatürk ve TBMM, Kürtlere özerklik vaad etmişti" yalanını deşifre edelim
Yalanın Ayakları
"Kurtuluş Savaşı yıllarında Atatürk ve TBMM, Kürtlere özerklik vaad etmişti!" yalanı şu "ayaklar" üzerinde durmaktadır.
1. 22 Ekim 1919'da, İstanbul Hükümeti'yle Heyet-i Temsiliye arasında yapılan Amasya Görüşmeleri sonrası hazırlanan protokollerden birinde (2. Protokol), Atatürk Kürtlere özerklik vaad etmiştir!
2. Koçgiri İsyanı'ndan sonra Haziran 1921'de TBMM'de yapılan bir gizli oturumda Kürtlere özerklik verilmesi kararlaştırılmıştır!
3. 10 Şubat 1922'de TBMM'de yapılan bir gizli oturumda Kürtlere özerklik verilmesi kararlaştırılmıştır!
4. Atatürk 16/17 Ocak 1922 tarihinde çıktığı İzmit seyahatinde "Kürtlere özerklik verileceğini" söylemiştir!
5. Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı yıllarındaki konuşmalarında "Kürdistan" tabirini kullanması "bağımsız Kürdistan"ı tanıdığının işaretidir!
Şimdi de sırasıyla bu "ayakları" devirelim!
1. Ayak
22 Ekim 1919'da, İstanbul Hükümeti'yle Temsil Heyeti arasında yapılan Amasya Görüşmeleri sonrası hazırlanan protokollerden birinde, Atatürk Kürtlere özerklik vaad etmiştir!
Bilindiği gibi, 4-11 Eylül 1919 tarihleri arasındaki Sivas Kongresi, İstanbul'daki Damat Ferit Paşa Hükümeti'nin tertiplediği Ali Galip Olayı'yla dağıtılmak istenmişti. Elazığ Valisi Ali Galip, İngiliz casusu Noel'le birlikte Sivas-Malatya hattında ayrılıkçı Kürt aşiretlerinden toplayacağı silahlı adamlarla Sivas'ı basarak kongreyi dağıtacak ve Atatürk'ü de öldürecekti. Ancak Atatürk, daha önce anlattığımız gibi, aldığı önlemlerle Ali Galip olayı'nı sonuçsuz bırakmıştı. Ali Galip Olayı'nın İstanbul'daki Damat Ferit Hükümeti'nce tertiplenmiş olmasına çok öfkelenen Atatürk, bu olay sonrasında İstanbul'la bütün haberleşmeyi ve bağlantıyı kesmiştir. Bunun üzerine Damat Ferit Paşa Hükümeti görevden alınarak yerine Ali Rıza Paşa Hükümeti'ni kurulmuştur. Ali Rıza Paşa Hükümeti de Bahriye Nazırı Salih Paşa'yı, Temsil Heyeti adına Atatürk'le görüşmesi için Amasya'ya göndermiştir.[2]
Salih Paşa ile Atatürk, 20-22 Ekim 1919 tarihleri arasında Amasya'da görüşmüşlerdir. Atatürk, Amasya Görüşmeleri'nden önce üç konuda (İstanbul Hükümetinin dış politikası, iç politikası ve ordunun yönetimi) kolordu komutanlarının görüşlerini almıştır
Salih Paşa ile Atatürk arasında üç gün devam eden Amasya Görüşmeleri sonunda ikişer sayı olmak üzere beş protokol düzenlenmiştir. Bu beş protokolden üçü, karşılıklı olarak imzalanmış, ikisi ise gizli sayılarak imzalanmamıştır.[3]
Amaysa Görüşmeleri sonrası alınan kararlar kolordulara da bildirilmiştir.[4]
Atatürk, Nutuk'ta bu protokollerin içeriklerinden de söz etmiştir. "Amasya Görüşmeleri'nde Atatürk Kürtlere özerklik vaad etti!" diyenler, işte Atatürk'ün Nutuk'ta söz ettiği bu protokollerden birine, 2. Protokole dayanmaktadırlar.[5]
Atatürk, söz konusu protokol hakkında, "22 Ekim 1919 günlü ikinci protokol, uzun süren bir görüşme ve tartışmanın tutanak özetidir" demiştir.[6]
Atatürk'ün Nutuk'taki ifadeleriyle, 22 Ekim 1919 tarihli 2.Protokol şudur:
"1. Bildirinin birinci maddesinde düşünülen ve kabul edilen sınırın, en az bir istek olmak üzere elde edilmesi gerektiği birlikte kabul edildi.
Kürtlerin bağımsızlığını gerçekleştirme amacını güder gibi görünerek yapılmakta olan karıştırıcılığın önüne geçmek uygun görüldü. Şimdi yabancıların işgalinde bulunan bölgelerden Kilikya'yı, Arabistan ile Türkiye arasında bir tampon devlet meydana getirmek için anayurttan ayırmak istendiği söz konusu edildi. Anadolu'nun en koyu Türk ortamı ve en verimli zengin bir bölgesi olan bu toprakların hiçbir yolla ayrılmasının kabul edilemeyeceği; Aydın ilinin de aynı kesinlikle ve yeğlikle yurdun bölünmez parçalarından olduğu ilkesi genel olarak kabul edildi".[7]
Bu protokol dikkatle okunduğunda, bırakın herhangi bir etnik unsurun veya bölgenin "özerkliğini" veya "bağımsızlığını", tam tersine " bu toprakların hiçbir yolla ayrılmasının kabul edilemeyeceği" belirtilerek, Türkiye'nin "birliği" ve "bütünlüğü" vurgulanmıştır.
Ancak, 22 Ekim 1919 tarihli 2. Protokoldeki bazı ifadeler, 1960'lı yıllara kadar kamuoyundan saklanmıştır.
2. Protokolün bu "saklanan" bölümlerini, (Başbakanlık Arşivi'ndeki belgenin aslını) Tarihçi Faik Reşit Unat, 1961 yılında "Tarih Vesikaları Dergisi"nde yayımlamıştır. Yani, Cumhuriyet tarihi yalancıların iddia ettiği gibi bugün bu protokol saklı değildir; bu protokol 1961 yılından beri, 50 yıldır araştırmacıların hizmetindedir. Ancak 50 yıldır öylece duran bu protokol, bugün birileri tarafından istismar edilerek, "ayrılıkçı Kürt hareketine" tarihsel dayanak yapılmaya çalışılmaktadır.
Nutuk'ta yer almayan ve 1961 yılına kadar saklanan bölümde şu ifadeler vardır:
"Türk ve Kürtlerin oturduğu araziyi kapsadığı ve Kürtlerin Osmanlı toplumundan ayrılmasının imkânsızlığı izah edildikten sonra bu... Bununla birlikte Kürtlerin gelişme serbestliğini sağlayacak şekilde ırk hukuku ve sosyal haklar bakımından daha iyi duruma getirilmelerine izin verilmesine ve"[8]
İşte, 1961 yılına kadar saklanan o bölümüyle birlikte 2. Protokolün tamamı:
"Bildirinin [Sivas Kongresi Sonuç Bildirisi] birinci maddesinde, Osmanlı Devleti'nin düşünülen ve kabul edilen sınırının Türk ve Kürtlerin oturduğu araziyi kapsadığı ve Kürtlerin Osmanlı toplumundan ayrılmasının imkânsızlığı izah edildikten sonra bu sınırın en az bir istek olmak üzere elde edilmesi gerektiği birlikte kabul edildi. Bununla birlikte Kürtlerin gelişme serbestliğini sağlayacak şekilde ırk hukuku ve sosyal haklar bakımından daha iyi duruma getirilmelerine izin verilmesine ve yabancılar tarafından Kürtlerin bağımsızlığını gerçekleştirme amacını güder gibi görünerek yapılmakta olunan karıştırıcılığın önüne geçmek için bu hususun şimdiden Kürtlerce bilinmesi hususu uygun görüldü..."
2. Protokolün tamamını incelediğimizde ortaya şöyle bir tablo çıkmaktadır:
1. Osmanlı'nın (Türkiye'nin) sınırı, Türklerin ve Kürtlerin oturduğu araziyi kapsamaktadır.
2. Kürtlerin Osmanlı'dan (Türkiye'den) ayrılması imkansızdır.
3. Kürtlerin, gelişme özgürlüğü sağlayacak biçimde "ırk hukuku" ve "sosyal haklar" bakımından daha iyi duruma getirilmelerine izin verilecektir.
4. Yabancılar tarafından Kürtlerin kışkırtılmasının önüne geçilecektir.
İşte, gizlisiyle açığıyla, 2 numaralı Amasya Protokolü!
Allah aşkına! Bu protokolün neresinde, "özerk" veya "bağımsız" Kürdistan ifadesi veya iması vardır?
"Türkiye'nin sınırlarının Türklerin ve Kürtlerin oturduğu araziler" olduğunu söylemek, Kürtlere, özerklik veya bağımsızlık vermek değil, tam tersine Türklerin ve Kürtlerin ortak bir vatanda "tek millet" olarak yaşayacaklarını ifade etmektir. Ayrıca bu ifadeyle, Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı Kuzey Irak'ın (Musul'un) da Türkiye sınırları içinde olduğu vurgulanmak istenmiştir.
"Kürtlerin Türkiye'den ayrılmasının imkansız olduğunu" söylemek, Kürtlere özerklik veya bağımsızlık verilmesinin söz konusu olmadığının en açık kanıtıdır.
Kürtlere gelişme özgürlüğü sağlayacak şekilde, "ırk hukuku" ve "sosyal haklar" verilmesi ise, "insan hakları" ve "demokrasinin" bir gereğidir. Buradan Kürtlere özerklik veya bağımsızlık verildiğini çıkarmak olanaksızdır.
Çok daha önemlisi, Kürtlere verilecek olan "ırk hukuku" ve "sosyal hakların" Kürtlerin yabancılarca kışkırtılmasının önüne geçmek, Kürtleri Türklere ve Milli harekete yakınlaştırmak amacı taşıdığı 2. Protokolün sonunda, çok açık bir biçimde ifade edilmiştir:
2. Protokolün sonundaki: "Yabancılar tarafından Kürtlerin bağımsızlığını gerçekleştirme amacını güder gibi görünerek yapılmakta olunan karıştırıcılığın önüne geçmek için bu hususun şimdiden Kürtlerce bilinmesi hususu uygun görüldü..." cümlesi, Atatürk'ün bütün amacının, Kürtlerin yabancılarca Milli harekete karşı kışkırtılmasını önlemek olduğunu kanıtlamaktadır.
Amasya Görüşmeleri'nin yapıldığı Ekim 1919'den üç ay kadar önce Mayıs-Haziran 1919'da Kürt kökenli Ali Batı İsyanı'nın çıkmış olması, bir ay kadar önce de Eylül 1919'da Kürtleri kışkırtmayı amaçlayan Ali Galip Olayı'nın yaşanmış olması, Atatürk'ü "Kürtler konusunda" bazı önlemler almaya yöneltmiştir.
Atatürk, Ali Galip Olayı sırasında, 9 Eylül 1919'da Kemah'ta bulunan Halet Bey'e gönderdiği bir telgrafta, Kürdistan kurmak için propaganda yapan İngiliz casusu Noel'e yardım eden Kürt aşiret reislerini "Din ve ulusu satmış Kürt beyleri" olarak tanımlamaktadır: "İngiliz koruyuculuğunda bağımsız bir Kürdistan kurulması amacı ile propaganda yapmakta olan İngiliz binbaşılarından Mr. Nowil'in, din ve ulusunu satmış Kürt beylerinden, Ekrem, Karman, Ali, Celadet'le birlikte"
Atatürk, 10 Eylül 1919'da Malatya'daki İlyas Bey'e gönderdiği başka bir telgrafta da "Kürtlük akımına kesinlikle elverişli alan bırakılmamasını" istemiştir.[9]
Şimdi düşünebiliyor musunuz? 9 Eylül 1919'da bağımsız Kürdistan kurmak isteyen İngiliz casusuna yardım eden Kürt beylerini "din ve ulusu satmış Kürt beyleri" olarak adlandıran, 10 Eylül 1919'da da bir komutana verdiği emirde, "Kürtlük akımına kesinlikle elverişli alan bırakılmamasını" isteyen Atatürk, nasıl olur da, aradan daha iki ay bile geçmeden, 22 Ekim 1919'da "Kürtlere özerklik veya bağımsızlık" verebilir!
Tarihçi Şerafettin Turan'ın bu konudaki değerlendirmesi önemlidir: "Mütareke sınırları içindeki toprakların birbirinden ayrılmaz bir bütün olduğu ilkesini savunan M. Kemal de bağısız Kürdistan girişimlerine daima karşı çıkmış ve bunu önleyebilmek için, Türklerle Kürtlerin 'öz kardeş" oldukları görüşünü savunmuştur.Hatta Ulusal Ant (Misak-ı Milli) taslağında da bu kardeşliğin belirtilmesini istemiş, ancak Mebuslar Meclisi'nde bunu içeren tümceye yer verilmemiştir"[10].
Özetle, Amasya Görüşmeleri sonundaki 2. Protokol, Cumhuriyet tarihi yalancılarının iddia ettiği gibi, Kürtlere özerklik veya bağımsızlık vermek için değil, tam tersine Kürtlerin yabancılar tarafından kışkırtılmasını önlemek ve Kürtleri Milli harekete kazanmak için hazırlanmıştır.
Çok daha önemlisi, Amasya Görüşmeleri sonunda hazırlanan 2. Protokolde gerçekten de Kürtlere özerklik veya bağısızlık vaad edilmiş olsa bile, bilindiği gibi bu protokol Son Osmanlı Mebusan Meclisi'nde ilan edilen ve daha sonra TBMM'nin de onayından geçerek Milli hareketin "bağımsızlık bildirgesi" olarak kabul edilen Misak-ı Milli'de hiçbir şekilde yer almamıştır, dolayısıyla hiçbir bağlayıcılığı da yoktur.
Sanırım yalanın altındaki "I. Ayak" devrildi!...
2.Ayak
Koçgiri İsyanı'ndan sonra Haziran 1921'de TBMM'de yapılan bir gizli oturumda Kürtlere özerklik verilmesi kararlaştırılmıştır!
Kurtuluş Savaşı'nın en kritik aşamasında İngilizler, Kürt Teali Cemiyeti'ni kullanarak, "bağımsız Kürdistan" kurmak amacıyla ayrılıkçı Kürtleri isyan ettirmişlerdir. Ekim 1920'de başlayıp Haziran 1921'e kadar devam eden Koçgiri İsyanı hayligeniş bir alana yayılmış, bazı doğu illeri isyancıların eline geçmiş, isyancılar bu illerdeki devlet dairelerine kendi bayraklarını asarak bir anlamda bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. İsyan, TBMM'nin görevlendirdiği Nurettin Paşa komutansındaki Merkez Ordusu'nca bastırılmıştır.
Koçgiri İsyanı'nın, Yunan taarruzu ve Çerkez Ethem İsyanı'yla hemen hemen aynı döneme denk gelmesi, Milli hareketi çok zor bir duruma düşürmüştür. Kurtuluş Savaşı'nın önderi Atatürk, bir taraftan emperyalizme karşı mücadele dereken diğer taraftan emperyalizmin yerli işbirlikçileriyle mücadele etmek zorunda kalmıştır.
Koçgiri İsyanı öncesinde, isyancı Kürt aşiretleri, Ankara hükümetine isteklerini iletmişlerdir. Ankara'ya gönderilen 15 Kasım 1920 tarihli bildirideki ayrılıkçı Kürt istekleri şunlardır:
Kürdistan muhtariyet (özerk) idaresine muvafakat eden (kabul eden)İstanbul Saltanat Hükümeti'nin bu baptaki kararını Mustafa Kemal Hükümeti'nin de kabul edip etmediğinin açıklanması. Kürdistan muhtariyet idaresi hakkında Mustafa Kemal Hükümeti'nin görüş noktasının ne olduğu hususunda aşair rüesasına (aşiret başkanlarına) acele cevap verilmesi. Elazığ, Sivas, Malatya ve Erzincan mıntıkaları hapishanelerinde tutuklu bulunan bütün Kürtlerin derhal serbest bırakılması
Kürt çoğunluğu bulunan mıntıkalardan Türk memurların çekilmesi. Koçgiri mıntıkasına gönderildiği haber alınan müfrezelerin derhal geri çekilmesi.[11]
Baytar Nuri'nin babası İbrahim Ağa'nın hazırladığı bu bildiriden sonra Batı Dersim aşiret liderleri adına 25 Kasım'da TBMM'ye bir bildiri daha gönderilmiştir. Bu bildiride TBMM açıkça tehdit edilerek "bağımsız Kürdistan" talep edilmiştir.:
"Sevr Antlaşması gereğince Diyarbakır, Elazığ, Van ve Bitlis illerinde bağımsız bir Kürdistan kurulması gerekiyor. Bu nedenle bu oluşturulmalıdır. Yoksa bu hakkı silah zoruyla almaya mecbur kalacağımızı beyan ederiz."[12]
Atatürk ve TBMM, ayrılıkçı Kürtlerin "özerk" veya "bağımsız" Kürdistan taleplerini kabul etmeyerek, bu talepleri elde etmek için çıkarılan Koçgiri İsyanı'nı bastırmıştır. İsyan başlamadan önce kabul edilmeyen bu taleplerin, isyan bastırıldıktan sonra kabul edilmesi çok anlamsızdır. Atatürk ve TBMM eğer gerçekten Kürtlere özerklik veya bağımsızlık vermeyi düşünseydi, isyan daha başlamadan isyancıların "özerk" veya "bağımsız" Kürdistan taleplerini yerine getirir, böylece Kurtuluş Savaşı'nın en kritik aşamasında böyle büyük bir isyanla uğraşmak zorunda kalmazlardı.
Koçgiri İsyanı bastırılmıştır; ancak isyanı bastıran Nurettin Paşa'nın "aşırı güç kullandığı, masum insanlara da zarar verdiği" iddiaları, TBMM'de uzun tartışmalara yol açmıştır.
Meclis'teki Kürt kökenli milletvekilleri "Kürtlere zulmeden" Nurettin Paşa'nın çok ağır bir şekilde cezalandırılmasını istemişlerdir.[13]
TBMM'de kabul edilen bir önergeyle bir soruşturma kurulu kurulup olayın araştırılmasına karar verilmiştir. Soruşturma kurulu, Nurettin Paşa'nın görevden alınıp yargılanmasına karar vermiştir.
Atatürk, Meclis'te yaptığı konuşmada Nurettin Paşa'ya verilen cezanın "biraz ağır olduğunu" belirtmiştir:
"Nurettin Paşa'nın yasadışı elem ve davranışlarına gelince Ben bunları incelettim. Bu incelemelerden bazı sonuçlar da çıkarttım. Nurettin Paşa'nın değiştirilmesi kanısı doğmamıştır. ."[14]
Atatürk, Nutuk'ta Nurettin Paşa konusundan şöyle söz etmiştir:
".Nurettin Paşa, merkez bölgesinde bir yıla yakın bu görevi yaptı; ama 'yetkisi dışında kimi yurttaşların haklarına el uzatıyor' diye milletvekillerinin yakınmaları ve İçişleri bakanlığı'na soru yöneltmeleri, Bakanlığın da yakınmaları yerinde görmesi üzerine, Meclis'in isteğiyle Kasım 1921 başlarında görevden alındı. Meclis, Nurettin Paşa'nın yargılanmasına da karar verdi. Bu iş benimle Bakanlar Kurulu arasında bir sorun çıkmasına da yol açtı. Ben, Nurettin Paşa'ya uygulanmak istenen işlemi kabul etmedim. Fevzi Paşa Hazretleri de benim görüşüme katıldı. İkimizle, Bakanlar Kurulu arasında çıkan anlaşmazlık Meclisçe bir çözüme bağlandı. Meclis'te Nurettin Paşa'yı savundum, kendisini ağır bir işleme uğramaktan kurtardım."[15]
Atatürk'ün Koçgiri İsyanı'nı bastıran Nurettin Paşa hakkındaki bu değerlendirmeleri, onun, her ne pahasına olursa olsun, Kurtuluş Savaşı'nın çok kritik bir aşamasında böyle bir isyanın bastırılmasından memnun olduğunu göstermektedir. Meclis'teki doğulu milletvekillerinin "Kürtlere aşırı güç uyguladı" diye Nurettin Paşa'yı alabildiğince eleştirdikleri bir ortamda, Atatürk'ün Nurettin Paşa'ya kısmen sahip çıkması, onun Kürtlere özerklik veya bağımsızlık vermeyi değil, Kürt isyanlarının bastırılarak Türklerle Kürtlerin birlikte yaşamasına önem verdiğini kanıtlamaktadır.
Nurettin Paşa'nın isyanı bastırırken "aşırı güç kullandığı" iddialarının gittikçe yayılması üzerine, Kurtuluş Savaşı'nın en kritik aşamasında hem bölgedeki Kürtleri kışkırtmamak, hem de Meclis'teki Kürt milletvekillerini biraz olsun yatıştırmak ve nihayetinde Kürtleri Kurtuluş Savaşı'na kazanabilmek için Atatürk ve TBMM, idam cezalarının uygulanmamasına karar vermiştir. Bu karar göre, 85'i gıyaben, 15'i de vicahen olmak üzere, toplam 110 kişi hakkındaki idam kararı, Atatürk'ün isyancılarla ilgili af çıkarılmasını kabul etmesi ve Sivas'taki Sıkıyönetim Mahkemesi'ni kaldırmasıyla birlikte uygulanmamıştır.[16] Sadece tutuklular için geçerli olan bu af, Dersim'dekileri kapsamamıştır. Atatürk'ün yakın dostlarından olan Dersim milletvekili Diyap Ağa, arabulucu olarak Dersim'e gönderilmiştir. Dahası, Meclis'te ikinci bir af kanunu kabul edilerek Baytar Nuri ve Alişir dışındaki tüm isyancılar af kapsamına alınmıştır. Alişan ise Erzincan Valisini dinleyerek Dersim'i terk etmiştir.[17]
Yani, Cumhuriyet tarihi yalancılarının iddia ettiği gibi Koçgiri İsyanı'ndan sonra Kürtlere özerklik veya bağımsızlık verilmemiş, sadece İngilizlerin Kürtleri Milli harekete karşı isyan ettirmelerinin önüne geçmek için TBMM tarafından "af çıkarılarak" isyancı Kürtlerin bazıları serbest bırakılmış ve Dersim milletvekili Diyap Ağa "arabulucu" olarak Dersim'e gönderilmiştir.
Peki ama "Haziran 1921'de TBMM'de yapılan bir gizli oturumda Kürtlere özerklik verildiği" yalanı nereden çıkmıştır?
Bu yalanın kaynağı Robert Olson'un, "The Emergence of Kurdish Nationalism and The Sheikh Said Rebellion" adlı kitabıdır.
Olson'un kaynaklık ettiği bu iddiayı dillendirenler, TBMM'nin Haziran 1921'de, bazı Kürt ileri gelenleriyle bir "Özerk Kürdistan Protokolü" imzaladığını ve hatta o dönem bölgede etkin olan Fransızların buna aracı olduğunu iddia etmişlerdir. İddiaya göre, Haziran 1921'de TBMM'de yapılan gizli oturumlardan birinde bu protokol tartışılmıştır.
Oysa, Haziran 1921'deki tek gizli oturum, Hariciye Vekili Yusuf Kemal Bey'in yurtdışındaki ve yurtdışından geldikten sonraki görüşmelerinin ve bu arada Fransızlarla imzalanacak olan barış antlaşması ile İngilizlerle imzalanacak olan esir değişimi antlaşmasının tartışıldığı 27 Haziran 1921 tarihli gizli oturumdur.
Bu görüşmelerde, özellikle "Trabzon mebusanı Hüsrev Bey ve Ali Şükrü Bey, Fransızlarla olan sınır anlaşmazlıkları hakkındaki mükâlemata dair, bizzat TBMM Reisi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ni hedef alan suçlamalarda bulunmaktan çekinmiyorlardı; suçlamaları, 'Misak-ı Millî haricinde' antlaşma imzalamak ağırlığındadır." Ancak bunlar da önemsizdir. Nitekim, Haziran 1921'deki bu görüşmelerde "Misak-ı Millî haricinde süregiden mükâlemat", Kurtuluş Savaşı'nın Sakarya Zaferi'yle yeni bir aşamaya girmesiyle birlikte Türkiye açısından daha olumlu bir seyir izlemiş ve Ekim 1921'de imzalanacak olan ve Misak-ı Millî'ye gayet uygun Ankara Antlaşması'yla sonuçlanmıştır.[18]
Özetle, Haziran 1921'de TBMM'deki tek gizli oturumun konusu "Hariciye Vekili Yusuf Kemal Bey'in yurtdışındaki ve yurtdışından geldikten sonraki görüşmeleri ve Fransızlarla imzalanacak olan barış antlaşması ile İngilizlerle imzalanacak olan esir değişimi antlaşmasının" tartışılmasıdır. O gizli oturumda "Özerk Kürdistan" konusunda hiçbir görüşme, tartışma veya protokol gündeme gelmemiştir.
Sanırım yalanın altındaki "2. Ayak" da derildi!...
3. Ayak
10 Şubat 1922'de TBMM'de yapılan bir gizli oturumda Kürtlere özerklik verilmesi kararlaştırılmıştır!
Robert Olson, "The Emergence of Kurdish Nationalism and The Sheikh Said Rebellion, 1880-1925"adlı kitabında. Ekim 1920'de başlayıp Haziran 1921'e kadar devam eden Koçgiri İsyanı'nın nedenlerini araştırmak için bölgeye gönderilen heyetin incelemelerinin ardından "Millî Savunma Komisyonu, Kürdistan'ın idaresini ilgilendiren bir yasa taslağı oluşturmuştur." demiştir.[19] Olson, ayrıca aynı zaman diliminde bir diğer komisyonun aynı konuya dair bir diğer yasa tasarısı oluşturduğunu belirtmiştir. Olsen, bu yasa tasarısının TBMM'de 10 Şubat 1922'de görüşüldüğünü belirttikten sonra bir yerde 65 mebusun[20], bir başka yerde ise 64 mebusun[21] ret oyu verdiğini yazmış ve tasarının 373 kabul oyuyla yasalaştığını ileri sürmüştür.[22]
Olson'un bu iddialarındaki kaynakları, İngiliz Dış İlişkiler Dairesi'nin arşivinde bulunan, dönemin Türkiye Büyükelçisi Horace Rumbold'un, dönemin Dışişleri Bakanı Lord Curzon'a gönderdiği, "FO 371/7781 e 3553/96/65" arşiv numaralı bir telgraftır[23] Söz konusu yasa taslağının bir özetini de içeren telgraf, Olson'un kitabının sonunda "ikinci ek" olarak sunulmuştur.[24]
Olson, bu yasaya TBMM'deki Kürt mebuslarının çoğunluğunun ret oyu verdiklerinin anlaşıldığını da yazmaktadır, çünkü yasayla Kürtler için ayrı bir meclisi olan özerk bir yönetim kurulabilmesine olanak tanınsa da, özerk bölgenin yöneticisinin Türk mü, yoksa Kürt mü olacağı gibi hususlar ve son onay hep TBMM'ye bırakılmıştır.[25]
Olson, Türklerin o dönem Kürtlere yönelik "sertlik" ve "vahşet" yanlısı bir politikadan yana olmadıklarını, fakat yine de "tam bağımsızlığa" ve hatta "tam bir özerkliğe" sıcak bakmadıklarını, TBMM'nin Kürt sorunu gibi bir konuyu bu açıklıkta tartışabilmesinin bu kurumun "göreli özgürlüğüne" işaret ettiğini yazmış ve Lozan Antlaşması'nın imzalanmasından sonra konunun bir daha asla bu "açıklık" ve "özgürlükle" tartışılamayacağını eklemiştir.[26]
Olson'a göre, bu yasa taslağı, aynı zamanda, genç Türk devletinin en çalkantılı döneminde, Kürtlerin desteğini muhafaza etmenin bir aracıdır.[27]
Olson, "Kürdistan'a özerklik" tanıyan yasanın TBMM'de 10 Şubat 1922 kabul edildiğini ileri sürmüştür. Ancak, 9 Şubat 1922 ve 11 Şubat 1922 tarihli gizli oturumların zabıtlarına ulaşılırken, 10 Şubat 1922'deki gizli oturumun zabıtlarına ulaşılamamaktadır.
O zabıtlara ulaşılamamaktadır; çünkü 10 Şubat 1922'de TBMM'de böyle bir "gizli oturum" gerçekleştirilmemiştir.
TBMM Gizli Celse Zabıtları'na baktığımızda 9 Şubat 1922 tarihli oturum "157. ini'kat" ve 11 Şubat 1922 tarihli oturum ise "158. ini'kat" olarak geçmektedir.[28] Başka deyişle, arada herhangi bir "kayıp oturum" yoktur. Üstelik, 10 Şubat 1922 tarihi Cuma gününe rastlamaktadır. Bu günün tipik özelliği, o dönemde "resmî tatil" olması nedeniyle o gün herhangi bir oturumun yapılmamasıdır. Cuma günü yapıldığını görebildiğimiz çok az sayıdaki oturum, o dönem sürdürülen Kurtuluş Savaşı'ndan kaynaklanan "olağanüstü" nedenlerden dolayıdır. Bir örnek vermek gerekirse; 5 Ağustos 1921 tarihli "gizli oturum", "Başkumandanlık ihdası ile bu vazifenin Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine tevcihi hakkında kanun teklifi" gündemiyle gerçekleştirilmiştir.
Özetle; 10 Şubat 1922'de TBMM'de yapılan gizli oturumda Kürtlere özerklik verildiği kocaman bir yalandır; çünkü 10 Şubat 1922 Cuma gününe denk gelmektedir ve o dönemde Cuma günleri "resmi tatil"dir. Ayrıca, Meclis Zabıt Cerideleri'de bu gerçeği doğrulamaktadır. 157. oturum 9 Şubat 1922'de, 158. oturum ise 11 Şubat 1922'de yapılmıştır. Yani, 10 Şubat'ta Meclis'te oturum yapılmamıştır.
Anlaşılan, önce İngiltere'nin Türkiye Büyükelçisi Horace Rumbold, sonra da Tarihçi Robert Olson, İngiltere'nin "Kürtlere özerklik" planına "tarihsel meşruiyet" kazandırmak için "Kurtuluş Savaşı yıllarında Atatürk'ün ve TBMM'nin Kürtlere özerklik verdiği" yalanını söylemişler; ancak, Cumhuriyet öncesinde Türkiye'de hafta tatilinin, Avrupa'daki gibi Cumartesi ve Pazar günleri değil Cuma günleri olduğunu gözden kaçırmışlar ve böylece kelimenin tam anlamıyla "çuvallamışlardır".
Sanırım, yalanın altındaki "3. Ayak" da devrildi!...
4. Ayak
Atatürk 16/17 Ocak 1922 tarihinde çıktığı İzmit seyahatinde "Kürtlere özerklik verileceğini" söylemiştir!
Atatürk, 30 Ağustos 1922'deki Büyük Taarruz'dan sonra, 14 Ocak 1922'de bir yurt gezisine çıkmıştır. Bu yurt gezisizinde Eskişehir'den sonraki durağı İzmit'tir.
Atatürk, 16/17 Ocak 1922'de Körfeze bakan tepe üzerindeki İzmit Kasrı'nda İstanbul'dan gelen gazetecilerle konuşmuştur.
Orada, Akşam gazetesi yazarı Falih Rıfkı Atay'ın bir sorusu üzerine Atatürk, Musul ve Kürtler konusuna değinmiştir:
Atatürk, "Musul, ulusal sınırlarımız içindedir. Bu ulusal sınır deyişini de ben bulmuştum"[29] dedikten sonra şunları söylemiştir:
"Musul'u da kendi topraklarımız içine alan sınıra ulusal sınır demiştim. Gerçekten o zaman Musul'un güneyinde bir ordumuz vardı. Fakat biraz sonra bir İngiliz kumandanı gelmiş ve İhsan Paşa'yı aldatarak orada oturmuş. Musul, bizim için çok önemlidir. Birincisi Musul'da sınırsız servet oluşturan petrol kaynakları vardır. İkincisi onun kadar önemli olan Kürtlük sorunudur. İngilizler, orada bir Kürt hükümeti kurmak istiyorlar. Bunu yaparlarsa, bu düşünce bizim sınırlarımız içindeki Kürtlere de yayılır. Buna engel olmak için sınırı güneyden geçirmek gerekir"[30]
Şimdi, Atatürk'ün aslında ne demek istediğini anlamaya çalışalım:
"Musul bizim için önemlidir, çünkü orada hem petrol hem de Kürtler vardır."
"İngilizler, Musul'u ele geçirirlerse sadece petrolü ele geçirmiş olmakla kalmazlar oradaki Kürtlere de bir devlet kurdururlar"
"Bunu yaparlarsa, bu düşünce, yani 'bağımsız Kürdistan kurma düşüncesi', bizim sınırlarımız içindeki Kürtlere de yayılır"
"Buna, yani, 'sınırlarımız içinde bağımsız Kürdistan kurulması düşüncesine' engel olmak için sınırı güneyden geçirmek gerekir".
Özetle Atatürk, 16/17 Ocak 1922 gecesi, İzmit'te, Falih Rıfkı (Atay)'ın sorusuna verdiği yanıtta; sınırlarımız içinde ve hatta dışında (Kuzey Irak'ta) bağımsız bir Kürdistan kurulması düşüncesine karşı olduğunu çok açık bir biçimde ifade etmiştir.
"Atatürk 16/17 Ocak 1922 tarihinde çıktığı İzmit seyahatinde Kürtlere özerklik verileceğini söylemiştir!" diyenler, Atatürk'ün tam da o gün, Falih Rıfkı (Atay)'ın sorusuna verdiği yukarıdaki yanıtı nedense hiç görmezler!
Her neyse!...
Yine o gece, İzmit'te, Vakit gazetesi başyazarı Ahmet Hamdi (Yalman) Bey, Atatürk'e, "Kürt sorununa değinmiştiniz" diye konuya girerek, şu soruyu sormuştur:
"Kürtlük sorunu nedir? Bir iç sorun olarak değinseniz iyi olur?"
Atatürk, bu soruya şu yanıtı vermiştir:
"Kürt sorunu, bizim yani Türkiye'nin çıkarları için kesinlikle söz konusu olmaz. Çünkü, bizim ulusal sınırlarımız içinde Kürt öğeleri öylesine yerleşmişlerdir ki, pek sınırlı yerlerde yoğun olarak yaşarlar. Bu yoğunluklarını da kaybede ede ve Türklerin içine gire gire öyle bir sınır oluşmuştur ki, Kürtlük adına bir sınır çizmek istesek, Türkiye'yi mahvetmek gerekir. Örneğin, Erzurum'a giden, Erzincan'a, Sivas'a giden, Harput'a kadar bir sınır çizmek gerekir.Ve hatta Konya çöllerindeki Kürtleri de göz önünde tutmak gerekir."
Atatürk, Kürt sorunuyla ilgili durum tespiti yapıp, görüşlerini belirttikten sonra, soruna şöyle bir çözüm önermiştir:
"Bu nedenle, başlı başına bir Kürtlük düşünmekten çok Anayasamız gereğince zaten bir çeşit özerklik oluşacaktır. O halde hangi bölgenin halkı Kürt ise onlar kendi kendilerini özerk olarak yöneteceklerdir. Bundan başka Türkiye'nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade etmek gerekir. İfade olunmadıkları zaman bundan kendileri için sorun çıkarırlar. Şimdi TBMM, hem Türklerin hem de Kürtlerin yetkili temsilcilerinden oluşmuştur. Ve bu iki öğe, bütün çıkarını ve bütün yazgılarını birleştirmiştir. Yani, onlar bilirler ki bu ortak bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmek doğru olmaz."[31]
İşte, bugün bilumum "ayrılıkçı Kürtçünün" dört elle sarıldığı belge budur! Bugün, Türkiye'yi bölerek "bağımsız Kürdistan" kurma sevdasındakilere göre Atatürk, bu sözleriyle "Kürt özerkliğini" tanımış, hatta "bağımsız Kürt devletine" onay vermiştir!
Peki ama, bu sözlerden böyle bir anlam çıkar mı?
Şimdi gelin hep birlikte Atatürk'ün bu sözlerinde aslında ne demek istediğini anlamaya çalışalım:
Atatürk, "Kürt sorunu, bizim yani Türkiye'nin çıkarları için kesinlikle söz konusu olmaz." diyerek, gerçekte Türkiye'nin böyle bir sorunu olmadığını belirtmiştir.
Atatürk: "Bizim ulusal sınırlarımız içinde Kürt öğeleri öylesine yerleşmişlerdir ki, pek sınırlı yerlerde yoğun olarak yaşarlar. Bu yoğunluklarını da kaybede ede ve Türklerin içine gire gire öyle bir sınır oluşmuştur ki, Kürtlük adına bir sınır çizmek istersek, Türkiye'yi mahvetmek gerekir" diyerek; 1.Kürtlerin Türkiye'nin her yanında yaşadıklarını, 2. Bu nedenle Kürtlük adına bir sınır çizilecek olursa Türkiye'nin mahvolacağını ifade etmiştir.
Özetle; "Kürtlük adına ayrı bir sınır çizmek istersek Türkiye'yi mahvetmek gerekir" diyen Atatürk, "bağımsız Kürdistan"a kökten karşıdır.
Atatürk: "Bu nedenle, başlı başına bir Kürtlük düşünmekten çok Anayasamız gereğince zaten bir çeşit özerklik oluşacaktır. O halde hangi bölgenin halkı Kürt ise onlar kendi kendilerini yöneteceklerdir." diyerek, o zaman yürürlükte olan "1921 Anayasası'na" gönderme yapmıştır. Burada dikkat çeken iki nokta vardır: 1. Atatürk, doğrudan "özerklik" demeyerek "bir çeşit özerklik" demiştir, 2. Atatürk'ün gönderme yaptığı 1921 Anayasası, Kurtuluş Savaşı'nın olağanüstü koşullarında hazırlanmış, "geçici" bir savaş anayasasıdır. Dolayısıyla Atatürk'ün hem "bir çeşit özerklik" demesi, hem de bu "bir çeşit özerkliği" o zaman yürürlükteki "geçici savaş anayasasına" dayandırması, Atatürk'ün bu "bir çeşit özerklik" düşüncesinin de tamamen o dönemin koşullarına özgü, daha çok Kürt isyanlarını önlemeye yönelik, stratejik bir açıklama olduğunu kanıtlamaktadır. Atatürk, eğer gerçekten de Kürtlere "özerklik" vaad etseydi, 1. "Bir çeşit özerklik" yerine, doğrudan "özerklik" ifadesini kullanırdı, 2. Bu "özerkliği", o zaman yürürlükteki geçici 1921 Anayasası'na değil, daha sonra hazırlanacak olan Cumhuriyet'in ilk gerçek anayasası olan 1924 Anayasası'na dayandırırdı.
Atatürk'ün gönderme yaptığı 1921 Anayasası'nın 21. maddesiyle "illerin manevi kişiliğe ve özerkliğe sahip" oldukları belirtilmiştir.
İşte o madde:
"İl yönetimi, yerel işlerde manevi kişilik sahibidir. Dış ve iç siyaset, dinsel, adli ve askeri işler, uluslar arası ekonomik ilişkiler ve birçok ili ilgilendiren işler dışında, Hükümetin önerisi üzerine Büyük Millet Meclisi'nce çıkarılacak yasalar gereğince, Evkaf, Medreseler, Eğitim, sağlık, ekonomi, tarım, bayındırlık, sosyal yardım işlerini düzenlemek İl Kurullarının yetkisindedir."
İşte, Atatürk, "Anayasamız gereğince zaten bir çeşit özerklik oluşacaktır" derken 1921 Anayasası'nın bu maddesine gönderme yapmıştır.
1. Bu anayasa maddesi sadece Kürtlerin yaşadığı bölgeler için değil, bütün Türkiye için geçerlidir.
2. Bu anaysa maddesindeki "özerklik" ifadesiyle kastedilen İl Kurullarının "yerel işleri" idare etmesidir. Bu işler de "Evkaf, Medreseler, Eğitim, sağlık, ekonomi, tarım, bayındırlık, sosyal yardım" işleridir. Üstelik il Kurulları bu işleri de kendi başlarına değil, "Hükümetin önerisi üzerine Büyük Millet Meclisi'nce çıkarılacak yasalar gereğince" yerine getirebileceklerdir. Ayrıca, İl Kurullarının, "Dış ve iç siyaset, dinsel, adli ve askeri işler, uluslar arası ekonomik ilişkiler ve birçok ili ilgilendiren işlerle" ilgilenmesi de yasaktır. Atatürk'ün, sözünü ettiği "bir çeşit özerklik" tabiri, o günün terminolojisi içinde değerlendirilmelidir. Görüldüğü gibi, Atatürk, "bir çeşit özerklik" ifadesiyle 1921 Anayasası'ndaki "güçlü yerel yönetimleri" kastetmiştir[32]. Nitekim, 1921 Anayasası'nın 21. maddesinde söz edilen "özerklik", gerçek anlamda bir özerklik değil, sadece "illerin belediye işlerini kendilerinin yerine getirmeleri" anlamında bir özerkliktir ki, buna da ancak Atatürk'ün dediği gibi "bir çeşit özerklik" denir.
3. Çok daha önemlisi, 1921 Anayasası'nın "illerin manevi kişiliğe ve özerkliğe sahip olduklarını" belirten bu 21. maddesi, 1924 Anayasası'nda yer almamıştır. Yani, Atatürk'le İzmit'te yapılan bu mülakattan yaklaşık bir yıl sonra, 24 Nisan 1924'te yürürlüğe giren 24 Anayasası'nın 91. Maddesiyle "iller tanınmış olan özerklikler" kaldırılmıştır.[33] Burada tabi şu soruyu sormak gerekir? Atatürk eğer gerçekten de Kürtlere "özerklik" vermek isteseydi, 1921 Anayasası'nda "illere tanınmış olan özerklikleri" 1924 anayasasında kaldırır mıydı?
Atatürk, "Bundan başka Türkiye'nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade etmek gerekir. İfade olunmadıkları zaman bundan kendileri için sorun çıkarırlar." diyerek, hem "Türkiye halkı" ifadesini kullanmış, hem de "Türkiye halkı" derken, Kürtlerden de söz edilmesi gerektiğini, aksi halde sorun çıkaracaklarını belirtmiştir.
Atatürk, "Şimdi TBMM, hem Türklerin hem de Kürtlerin yetkili temsilcilerinden oluşmuştur. Ve bu iki öğe, bütün çıkarını ve bütün yazgılarını birleştirmiştir. Yani, onlar bilirler ki bu ortak bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmek doğru olmaz" diyerek. TBMM'yi oluşturan Türklerle Kürtlerin "bütün çıkarlarını ve bütün kaderlerini birleştirdiklerini" bu nedenle Kürtlere "ayrı bir sınır çizmenin doğru olmadığını", dolayısıyla "bağımsız Kürdistan" düşüncesine sonuna kadar karşı olduğunu ifade etmiştir. Tabi ki anlayana!...
Sanırım, yalanın altındaki "4. Ayak" da devrildi!.
5.Ayak
Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı yıllarındaki konuşmalarında "Kürdistan" tabirini kullanması "bağımsız Kürdistan"ı tanıdığının işaretidir!
Atatürk, Kurtuluş Savaşı yıllarındaki "Kürt politikası" çerçevesinde "o günün terminolojisi" içinde zaman zaman "bölgesel" ve "coğrafi" anlamda "Kürdistan" tabirini kullanmıştır. [34]
Ancak Atatürk bu deyimi genellikle "Kürdistan" biçiminde değil de "Kürdistan-ı Türki" yani "Türk Kürdistan'ı" biçiminde kullanmıştır.[35]
Bin bir güçlük içinde Kurtuluş Savaşı'nı örgütlemeye çalışan Atatürk'ün, o yıllarda asker, sivil yetkililere gönderdiği telgraflarda, halka yönelik beyannamelerde ve konuşmalarda her şeyden önce "ne demek istediğini" en kestirme ve en anlaşılır yoldan iletmesi gerekiyordu. Bu nedenle Atatürk, Kurtuluş Savaşı yıllarında kavramları kullanırken daha çok bilinen kavramları, insanların alışık oldukları biçimde kullanmaya özen göstermiştir. Anadolu'nun belli bir bölümünün Osmanlı Devleti döneminde coğrafi olarak "Kürdistan" diye adlandırılması nedeniyle Atatürk de Kurtuluş Savaşı boyunca "Kürdistan" tabirini kullanmıştır; ancak bu kullanımın "ayrılıkçı Kürtlerce" ve "emperyalistlerce" istismar edilmesini engellemek için daha çok "Kürdistan-ı Türki" biçiminde kullanmıştır.
Sanırım, yalanın altındaki "5. Ayak" da devrildi!...
Ne demişler, "Yalancının mumu yatsıya kadar yanar."
Kurtuluş Savaşı Yıllarında Birileri Kürtlere Bağımsızlık Vaad Etmişti
Evet, aslında Cumhuriyet tarihi yalancıların haklı oldukları bir nokta var! Evet, Kurtuluş savaşı yıllarında gerçekten de birileri Kürtlere "özerklik" ve "bağımsızlık" vaad etmiş, hatta sadece "vaad etmekle" de kalmamış, bu konuda Kürtlere yasal güvenceler de vermiştir.
Kurtuluş Savaşı'nda Atatürk ve TBMM değil ama İstanbul'daki Damat Ferit Hükümeti ve Padişah Vahdettin, Kürtlere "özerklik" ve "bağımsızlık" vaad etmiştir.
Damat Ferit'in, 12 Eylül 1919 tarihinde İngilizlerle imzaladığı "gizli anlaşma"nın 3. maddesinde, "Türkiye, bağımsız bir Kürdistan kurulmasına engel olmayacaktır" denilerek Kürtlere "bağımsız Kürdistan" vaad edilmiştir.[36]
Padişah Vahdettin'in, Saltanat Şurası'ndaki onayından sonra imzalanan 10 Ağustos 1920 tarihli Sevr Antlaşması'nın 62 ve 64. maddeleriyle de Kürtlere özerklik ve bağımsızlık vaad edilmiştir:
Madde 62: "Fırat'ın doğusunda ilerde saptanacak Ermenistan'ın güney sınırının güneyinde Suriye ve Irak'ta, Türkiye sınırının kuzeyinde, Kürtlerin sayıca üstün bulunduğu bölgelerin yerel özerkliğini, işbu anlaşmanın yürürlüğe konulmasından başlayarak altı ay içinde İstanbul'da toplanan İngiliz, Fransız ve İtalyan hükümetlerinden her birinin atadığı üç üyeden oluşan bir komisyon hazırlayacaktır."
Madde 64: "Kürt bu bölgedeki nüfusun çoğunluğunun Türkiye'den bağımsız olmak istediklerini kanıtlayarak Milletler Cemiyeti'ne ve Konseyi'ne başvurulursa ve konseyden de bu nüfusun bu bağımsızlığa yetenekli olduğu görüşüne varırsa ve bu bağımsızlığı onlara tanımayı Türkiye'ye salık verirse Türkiye bu tavsiyeye uymayı ve bu bölgeler üzerinde bulunan bütün haklarından sıfatlarından vazgeçmeyi şimdiden yükümlenir.."
Vahdettin, Kürdistan'ı Tanıyacaktı
Türk Tarih Kurumu şeref üyesi Prof. Dr. Salahi R. Sonyel, Son Padişahı Vahdettin'in "Kürt militanlarla" birlikte Atatürk'ü devirip "bağımsız Kürdistan"ı tanıyacağını öne sürmüştür.
Sonyel, "Kıskaç Altında" adlı kitabında, Irak'taki bir İngiliz polis müfettişinin, İngiliz Yüksek Komiseri ve istihbarat örgütlerine gönderdiği raporuna göre, 1926'da 40 bin Kürt militanı Musul'da Türkiye'ye karşı emekli subaylarca eğitilmiştir. Bu militanların önderleri, devrik Vahdettin'le ve o sırada Türkiye'nin muhalefet partisiyle Atatürk'ü yönetimden düşürmek için anlaşmışlardır. Belgeye göre Vahdettin iktidarı ele geçirince, "Kürt bağımsızlığını" tanıyacaktır.
Irak'taki Polis Cürüm Araştırma Bölümü'ne mensup genel müfettiş yardımcısı J.F Wilkins, 21 Ağustos 1926'da Irak İçişleri Bakanı, İngiliz Yüksek Komiseri ve öteki istihbarat örgütlerine gizli bir yazı göndermiştir. Bu yazıya bir de rapor iliştirilmiştir. Raporda, şu bilgiler vardır:
"Doktor Ahmet Sabri ve Kracya Muratyan, Musul'a gitmek üzere 16 Ağustos'ta Bağdat'a uğramış; 18 Ağustos'ta Hacı Raşit el Hava'yı ziyaret ederek, ona, amacı Kürdistan'da Türklere karşı harekete geçmek olan kendi partilerine katılmasını önermişlerdi. 19 Ağustos akşamı her ikisi de doktor Şükrü Muhammed'in evine gitmiş ve orada Doktor Ahmet Sabri onlara Türkiye'de geniş kapsamlı bir isyandan söz etmişti. Bununla ilgili planın amacına da değinen Sabri, Büyük Britanya'dan kapsamlı bir yardım gelmesinin beklendiğini de söylemişti. Kürt asiler epey hazırlık yapmışlardı. 40 bin kadar Kürt militan emekli subaylarca eğitiliyordu. Bu militanların önderleri devrik Padişah Vahdettin ve o sırada Türkiye'nin muhalefet partisiyle şu koşullara göre anlaşmaya varmışlardı: Mustafa Kemal'i yönetimden düşürmek için bu kişiler yardımda bulunacak, iktidarı ele geçirince 'Kürt bağımsızlığını' tanıyacaklardı. Onların iddialarına göre, aralarında Rusya, Fransa ve İtalya olmak üzere, çeşitli yabancı yönetimlerle görüşmelerde bulunmuşlardı."[37]
Türkiye'den kaçtıktan sonra San Remo'da ikamet eden Vahdettin, burada Türkiye Cumhuriyeti ve Atatürk düşmanı kimi "Kürtçülerle" çok sıkı fıkı olmuştur. Örneğin, bir Yunan Albayı ile birlikte Vahdettin'i burada ziyaret eden Atatürk düşmanı 150'liklerden Kürtçü Mevlanzade Rıfat, Yunanistan'la birlikte Ankara'ya karşı bir anlaşma yapmak istediğini bildirerek Vahdettin'den para almıştır.[38] Mevlanzade Rıfat'ın daha sonra Şeyh Sait İsyanı'yla ilişkisi ortaya çıkmıştır.
Vahdettin'i tekrar Halife-sultan yapmak amacıyla faaliyet gösteren merkezi Romanya'daki Hilafet-i Kübra Cemiyeti, yaptığı bir toplantıdan sonra, başkan Mehmet Ali Bey aracılığıyla Vahdettin'e yeni bir kabine önermiştir. Vahdetin bu kabineyi onaylamıştır. Şeyh Sait İsyanı'ndan önce bu cemiyet, isyanın beyni durumunda Seyit Abdülkadir'le ilişki içindedir. İddiaya göre, Şeyh Said'in iki oğlundan biri, yurt dışında devrik padişah Vahdettin'le, öbürü de yurt içinde Seyit Abdülkadir'le temas kurmuştur.
Kürt isyancıların, Şeyh Sait İsyanı öncesinde halka dağıttıkları bildirilerden birinde aynen şunlar yazılıdır:
"Halife sizi bekliyor! Halifesiz Müslümanlık olmaz! Hiçbir halife memleketten çıkartılamaz. Şeriatımız dindir, şeriat isteyiniz. Şimdiki hükümet durmadan dinsizlik yapmaktadır! Kadınlar çıplaktır! Mekteplerde dinsizlik ilerliyor!.." [39]
Bugünkü "bölücü Kürtçülerin", neden Atatürk'e ve Lozan Antlaşmasına düşman, neden Padişah Vahdettin'e ve Sevr Antlaşması'na hayran oldukları sanırım şimdi çok daha iyi anlaşılmıştır.
Atatürk, Halifeliğin kaldırıldığı sıralarda, Kızılay adına yaptığı bir gezi sırasında, Mısır'a uğrayan Antalya milletvekili Rasih Efendi'nin, kendisiyle yaptığı görüşmeden söz eder. Rasih Efendi,
"Gezdiği ülkelerdeki Müslüman halkın" Atatürk'ün "Halife olmasını" istediklerini anlatır.
Atatürk, Müslümanların kendisine olan güvencinden çok duygulandığını belirttikten sonra,
Rasih Efendi'ye şu karşılığı verir :
"Siz din bilginlerindensiniz. Halife'nin Devlet Başkanı demek olduğunu bilirsiniz. Başlarında kralları, imparatorları bulunan halkın, bana ulaştırdığınız dilek ve önerilerini ben nasıl kabul edebilirim?
Kabul ettim desem, o halkın başındaki kişiler bunu isterler mi? Halife'nin buyrukları ve yasakları
yerine getirilir. Beni Halife yapmak isteyenler buyruklarımı yerine getirebilecekler midir?
Bu duruma göre, yapacak işi ve anlamı olmayan bir kuruntu sanını takınmak gülünç olmaz mı?"
Osmanlı İmparatorluğu son dönemlerini yaşamaktadır; hem ekonomik olarak hem de toprak bütünlüğü açısından sıkıntılıdır. Bu ortamda işi şansa bırakmak istemeyen Sultan 2. Abdülhamid, Musul, Kerkük ve Bağdat başta olmak üzere ülkedeki petrol yataklarını özel mülkü haline getirir.
Bu şekilde, petrol kaynaklarını korumaya alır. Daha sonra araştırmalar yaptırarak bölgenin bir petrol haritasını çıkartır.
Petrolün hâmisi Sultan Abdülhamid
Bir petrol kuyusu açmak için yüzlerce metre yerin altına inmek gerekiyor, hatta bu derinlik bazen bin metreleri buluyor. Durum böyleyken bundan yüz yıl önce 'petrol gölleri' denebilecek kadar yüzeyde petrol kuyuları bulunuyormuş. Bunu Sultan 2. Abdülhamid dönemine ilişkin yapılan araştırmalardan öğreniyoruz. Bundan daha önemlisi ise, "Osmanlı petrolün ne olduğunu bilmiyordu, bu yüzden zengin petrol yataklarının yer aldığı toprakları Batılı güçlere kaptırdı." yönündeki iddiayı tamamen çürütecek bir bilgi. Çünkü, bu bölgelere özel bir önem veren 2. Abdülhamid, Musul-Kerkük ve Bağdat'taki petrol yataklarının haritasını çıkarmış ve üzerine işletmeler kurmuştu. Onun bölgeyi korumak için bulduğu zekice yöntem ise bu toprakları özel mülk haline getirmesiydi. 1880 yılından başlayarak, tüm petrol yataklarını kişisel mülküne katan padişah, ancak 1908'de İkinci Meşrutiyet'in ilanı ile birlikte bunları Hazine'ye devreder. Doç. Dr. Arzu Terzi'nin hazırladığı, 'Bağdat-Musul'da Abdülhamid'in mirası Petrol ve Arazi' isimli çalışmada bu haritalar ilk kez yer alıyor. Timaş Yayınları tarafından çıkarılan kitapta, bu bölgedeki yataklar ve işletmelere ait pek çok fotoğraf da bulunuyor.
Düveli muazzama olarak anılan dönemin büyük güçlerinin Bağdat-Musul bölgesindeki petrole ilgisinin artmaya başlamasıyla, bölgedeki zengin petrol yataklarını içine alan önemli arazi parçalarının Osmanlı tarihinde ilk kez bir padişahın, Sultan 2. Abdülhamid'in şahsi mülkü haline getirilmesi aynı döneme denk gelir. Osmanlı hem maliyesi hem de toprak bütünlüğü açısından sıkıntılı günler yaşamaktadır. Ekonomik olarak dışa bağımlıdır ve girdiği savaşlarla da toprak kaybına uğramaktadır. Musul ve Bağdat'taki yer altı ve yer üstü zenginliklerinin önemine vâkıf olan ve bu toprakların siyasi önemini de göz ölüne alan Padişah 2. Abdülhamid işte bu sebeple bölgedeki petrol yataklarının korunması için özel bir çare arar. Bu toprakların hem toprak kaybından hem de yabancılara tanınan işletme imtiyazlarından etkilenmemesi lazımdır. Bunun için en ideal çözümü de, bu toprakları özel mülkü arasına katmakta. Bunu, 29 Nisan 1888 tarihli bir emlak-ı hümayun defterinden öğreniyoruz. Bu defterde 1880-81 yıllarından itibaren düzenlenmiş olan belgeler yer alıyor. Yine bu deftere göre, padişahın Osmanlı tahtında bulunduğu süre içinde emlak-ı hümayununa dahil edilen arazilerin yüzde 44'lük kısmı Bağdat ve Musul vilayetlerinde bulunuyor. Bu arazi, 17 milyon 770 bin 363 dönümü Musul vilayetinde, 6 milyon 235 bin 160 dönümü ise Bağdat vilayetinde olmak üzere toplam 24 milyon 5 bin 528 dönüm olarak belirleniyor.
Hem iç hem dış politika
Padişah'ın Musul ve Bağdat'taki zengin arazileri özel mülkü haline getirmesiyle, pek çok ülkenin bu araziler üzerindeki girişimleri de başlıyor. Ancak bu bölgeler padişahın özel mülkü olduğu için Almanya, Hollanda, Fransa başta olmak üzere pek çok ülkeden gelen teklifle bizzat padişah kendisi ilgileniyor. Hatta bu dönemde, güven telkin etmediği için Almanlarla yapılan bir sözleşme iptal edildiği için sıkıntılar yaşanıyor. Aynı süre içinde diğer devletlerden ümidini kesen Sultan 2. Abdülhamid, Japon hükümetinden petrol uzmanı isteyerek bu ülkenin dikkatlerini bölgeye çevirmeye çalışıyor. Bu bölgeyi durumdan habersiz olarak vermek bir yana uzun yıllar mücadele eden 2. Abdülhamid'in bu davranışının ülke içindeki politika açısından da başka bir yönü bulunuyor. Bu padişaha göre, bölge halkının büyük bir kısmını oluşturan ve yüzyıllardır bir türlü boyun eğdirilemeyen aşiretlerin boyun eğdirilmesi için de önemli bir yoldur. Bunu da içerideki karışıklıklara karşı bir politika olarak elinde bulunduruyor.
İskenderun'u kaybedince öğrendi
Sultan 2. Abdülhamid bu bölgelerdeki kıymetli arazileri özel mülküne almakla da kalmıyor. Bölgenin varlıkları, padişah mülküne geçtikten sonra yapılan araştırmalarla tüm değerleri tespit ediliyor. Bunun üzerine de gerekirse işletme imtiyazları da özel mülk haline getiriliyor. Petrolün önemine vakıf olan Sultan 2. Abdülhamid ve hazine bakanları sadece Musul ve Bağdat'taki arazilerle ilgilenmeyip, ülkenin çeşitli yerlerindeki petrol yataklarını yabancılardan önce ele geçirmeye çalışıyorlar. Bunun tek istisnası ise İskenderun petrolleri oluyor ve bu kaybın Padişah'a deneyim kazandırdığı belirtiliyor. Zira burası devlet mülkü iken yerli sermayedarlara çıkarma ve işletim lisansı veriliyor. Ancak bağlayıcı hükümlerin de zayıflığı nedeniyle kısa sürede bu yerli firmalar İngiliz ve Alman ortaklarına şirketi devrediyorlar. Bu olaydan sonra tecrübe kazanan padişah, sadece Musul ve Bağdat vilayetleri ile ilgilenmekle kalmıyor, Van gölü petrolleri, Yanya vilayetindeki Senice petrol madenleri ve Ferecik petrollerinin imtiyazlarını da Hazine-i Hassa Nezareti'ne alıyor.
Musul ve Bağdat vilayetleri üzerinde ısrarla duran Padişah 2. Abdülhamid'in bu bölgeleri özel mülkü haline getirmesinden sonra yine bu bölgeler için çıkardığı bir nizamname bulunuyor. Padişah, Musul vilayetindeki petrol yataklarının mülk ve işletme belgesini Şubat 1889'da, Bağdat vilayetindeki petrol yataklarının mülk ve işletme belgesini ise 19 Eylül 1898'de almış. Sultan 2. Abdülhamid'in Fransız maden mühendisi Jakraz'a hazırlattığı 'Musul vilayetindeki petrol yataklarının işletiminin modernleştirilmesi için yapılması gereken masrafları gösteren keşif defteri' de bulunuyor.
Ali Emiri Tasnifi
Ali Emîrî Efendi başkanlığında bir heyet tarafından 1918-1921 seneleri arasında gerçekleştirilen bir tasnif olmasından dolayı "Ali Emîrî Tasnifi" adı verilmiştir. Osmanlı Devleti'nin kuruluş yıllarından başlayarak Abdülmecid zamanına kadar gelen vesikaları ihtiva eder. Vesikalar, padişahların saltanat sıraları esas alınarak tasnif edilmiştir. Fon katalog halinde bir ksımı Eski Harfli Tükçe, bir kısmı ise Türkçe olarak hizmet vermektedir. Bilgisayar ortamına aktarma çalışmaları sürmektedir.
Bab-ı Asafi
Tanzimat öncesine (m.1476-1839) ait Divan-ı Hümayun belge ve defterlerinden oluşan fon, Amedi Kalemi, Nişan Kalemi, Kalebendlik, Şikayet vb. kalemlerden oluşan 26 alt koda sahiptir. 2 Dosya envanter ve 1 defter katalogu ile hizmet vermektedir. Tasnifsiz bir kısım belgelerin tasnifi devam etmektedir.
Bab-ı defteri
Tanzimat öncesi (m.1327-1839) maliyesine ait defter ve belge serilerinden oluşan fon, Başmuhasebe, Haremeyn Muhasebesi, Mukataalar vb. 210 alt koda sahiptir. 37 defter, 9 Dosya envanter, 1 analitik olmak üzere 47 katalog hizmet vermektedir. Tasnifsiz bir kısım belge ve defterlerin tasnifi devam etmektedir.
BEO Evrakı
Babıali Evrak Odası belgeleri (m.1892-1921) Osmanlının son dönemine ait orijinal olarak tasnifli arşiv malzemesinden oluşmaktadır. Belgeler Babıali Evrak Odası gelen-giden defterlerinde kayıtlı bulunmaktadır. Araştırıcılar, defter kayıtlarından hareketle belgelere ulaşmaktadır. Revizyon çalışmaları için hazırlıklara başlanmıştır. Eski Harfli Türkçe olan kayıt defterleri bilgisayar ortamına aktarılmaktadır.
Bosna Müfettişliği
Beylikçi Ziya Bey'in 1862 yılında tayini ile Bosna'da göreve başlayan müfettişliğe ait 1862-1865 tarihleri arasındaki belgelerden oluşmaktadır. 2 adet analitik katalogu mevcuttur.
Cevdet Tasnifi
Muallim Cevdet tarafından oluşturulan tasnif komisyonunca 1932-1937 yıllarında konularına göre yapılmış tasniftir. m. 1553-1904 tarihlerini kapsayan Adliye, Askeriye, Bahriye, Belediye, Dahiliye, Darphane, Evkaf, Eyalet-i Mümtaze, Hariciye, İktisad, Maarif, Maliye, Nafia, Sıhhiye, Saray, Tımar ve Zaptiye bölümlerinden oluşmaktadır. Katalogların bir kısmı bilgisayar ortamında taranmakta, bir kısmı üzerinde ise tashih çalışmları devam etmektedir.
Dahiliye Nezareti
Dahiliye Nezareti'ne ait m.1870-1922 yıllarını kapsayan 30'dan fazla alt koda sahip fonun Mektubî Kalemi, Hapishaneler Müdüriyeti, Kalem-i Mahsus gibi bazı kalemleri analitik olarak kataloglanmış olup, bir kısım evrakın dosya envanter katalogları hazırlanmaktadır.
Darphane-i Amire
m. 1615-1850 yıllarını kapsayan 1 dosya envanter ve 1 defter katalogundan oluşmaktadır. Hazine-i Hassa evrakının evveli mahiyetinde olup, daha ziyade saray harcamalarını ihtiva etmektedir.
Devai Nezareti
m. 1840-1870 yıllarına ait 1 dosya envanter katalogu mevcut olup, kişisel davaları muhtevidir.
Defterhane-i Amire
m. 1517-1836 yıllarına ait Timar ve Zeamet defterlerinden oluşmaktadır. 2 katalogla hizmet vermektedir. Sanal ortamda resimleri mevcuttur.
Divan-ı Ahkam-ı Adliye
M. 1868-1876 yıllarına ait olup 1 adet dosya envanter katalogla hizmet vermektedir.
Divan-ı Hümayun Sicilleri
Tanzimat öncesi ve sonrasına ait Divan-ı Hümayun defterlerinden oluşan fon, 1412-1920 yıllarını ihtiva etmektedir. Mühimme Defterleri, Name-i Hümayun Defterleri, Nizamat Defterleri, Ahkam Defterleri vb. serilerden oluşan fon toplam 47 kod altında 2017 defter mevcuttur. Hemen tamamına yakınının image'leri çekilmiş, sanal ortamda mevcuttur.
Emniyet-i Umumiye
Zaptiye Nezareti'nin devamı mahiyetinde, günümüzde Emniyet Genel Müdürlüğü görevi yürüten bu kuruma ait 24 adet alt kod mevcuttur. 1909-1923 yıllarını ihtiva eden toplam 40 analitik katalogu mevcuttur.
Evkaf Nezareti
Evkaf Nezareti defter ve belgeleri 1826-1922 yıllarını ihtiva etmektedir. 88 alt koddan oluşan fonun 8 defter katalogu, 1 dosya envanter katalogu mevcuttur. Fonun tamamı tasnif edilmiş olup, dosya envanter katalogları hazırlanmaktadır.
Hariciye Nezareti
1838-1923 yıllarını kapsayan fonda 29 alt kod mevcuttur. Bir kısmı analitik bir kısmı dosya envanter olmak üzere 25 katalogu mevcuttur. Hariciye Tercüme Odası, Hariciye Siyasi Fonunun bir kısmı, Paris Sefareti evrakının ilk 300 dosyası yine analitik olarak araştırmaya açılmıştır. Fon üzerinde çalışmalar devam etmektedir.
Hatt-ı Hümayunlar
"Hatt-ı Hümayun" terim itibariyle padişah el yazısını ifade etmektedir.Padişah emirlerinden oluşan bu fon, arşivimizin önemli fonlarındandır. I. Mahmud'dan II. Mahmud devri sonuna kadar olan 112 senelik dönemi ihtiva etmekle beraber, vesikaların çoğu, III. Selim ve II. Mahmud devirlerine aittir. İstisnaî olarak, I. Mahmud'dan önceye ve II. Mahmud devrinden sonraya ait vesikalara da rastlanmaktadır. Tamamı bilgisayar ortamından taranabilen 30 adet katalogu mevcuttur. Bir kısmının image'leri çekilmiştir.
Hazine-i Hassa Nezareti
Darphane-i Amire'nin devamı mahiyetinde olan Hazine-i Hassa Nezareti esas itibariyle Saray giderlerini ve faaliyetlerini ihtiva etmektedir. 22 alt koddan oluşan ve 1850-1892 yıllarını kapsayan bir dosya envanter katalogu mevcuttur. Defterlerinin tasnifi tamamlanmış olup tashih aşamasındadır.
İbnü'l-Emin Tasnifi
Arşvimizde İbnülemin Fonu olarak bilinen bu fona ait belgeler, tarihçi ve yazar İbnülemin Mahmud Kemal İNAL (İstanbul 1870-1957) başkanlığında 1921 yılında kurulan tasnif heyeti tarafından tasnif edilmiştir. 1426-1873 yıllarını kapsayan fon Eski Harfli Türkçe ve Türkçe olmak üzere 30 katalogtan oluşan fonun kataloglarının gelecek yıllarda bilgisayar ortamına aktarılması düşünülmektedir. Konu tasnifli fonda Askeriye, Adliye, Bahriye, Dahiliye, Darphane, Ensab, Hatt-ı Hümayun, Hil'at, Hariciye, Meadin, Muhallefat, Maliye, İmtiyazat, Müstediyat, Nafia, Sıhhiye, Saray, Şükr ü Şikayet, Timar, Zeamet, Hususiye, Tevcihat ve Vakıf konuları altında seriler bulunmaktadır.
İradeler
İrade kelimesi literatürde padişah emri olarak kullanılmıştır. m. 1839-1923 yıllarını ihtiva eden iradeler Hatt-ı Hümayun'ların devamı mahiyetindedir. Bütün irade katalogları bilgisayar ortamında araştırmaya açılmıştır. Toplam 157 katalogdan oluşan iradeler fonunun dijitalleştirme çalışmaları sürmektedir.
Kamil Kepeci Defterleri
Kamil Kepeci tarafından yapılan tasnif çalışması sonucu ortaya çıkan ve Kepeci Defterleri olarak bilinen fonda toplam 7604 defter bulunmaktadır. Divan-ı Hümayun ve Babıasafiye ait defterlerden oluşan ve m. 1468-1878 yıllarını kapsayan fonun dijitalleştirme çalışmalrı sürmektedir.
Maarif Nezareti
Maarif Nezareti evrakı 21 alt kod halinde tasnif edilmiş, 1 adet dosya envanteri bulunmaktadır. m. 1857-1922 yıllarını kapsayan fonun Mektubi Kalemi'nin analitik tasnif çalışmaları sürmektedir.
Mabeyn Evrakı
m. 1871-1924 yıllarını kapsayan fon saray evrakından oluşmaktadır. 1 adet dosya envanteri mevcuttur.
Maliye Nezareti
Maliye Nezareti belgeleri ilerki yıllarda tasnif edilecek olup, hali hazırda 26 defter katalogu mevcuttur.
Maliyeden Müdevver Defterler
m. 1480-1923 yıllarını ihtiva eden fonun 25 adet katalogu mevcut olup bilgisayar ortamından taranmaktadır. Dijitalleme çalışmaları devam etmektedir.
Meclis-i Vala
m.1837-1867 yıllarına ait olan Meclis-i Vala evrakı, 86 Eski Harfli katalogdan oluşmaktadır. Kişilerle devlet arasındaki davalar ile önemli devlet işlerinin görüşülerek karara bağlandığı bu meclisin devamı olarak Şura-yı Devlet görev yürütmüştür. Meclis-i Vala'ya ait 89 adet Eski Harfli Türkçe katalog mevcuttur.
Meclis-i Vükela Mazbataları
Günümüz Bakanlar Kurulu diyebileceğimiz Meclis-i Vükela'da alınan kararların mazbatalarından oluşmaktadır. m. 1881-1921 yıllarını kapsayan fonun 9 adet analitik katalogu mevcuttur.
Muahedeler
Devletler arası antlaşma ve mukavelelerden oluşan, daha ziyade görsel malzeme diyebileceğimiz özel bir fondur. m. 1622-1920 yıllarını kapsamaktadır.
Müzehhep Fermanlar
Tezhipli, tuğralı padişah fermanlarının bir araya getirilmesinden oluşmuştur. Muahedeler gibi, muhteva bakımından önemli olduğu kadar görsel olarak sanat değeri bulunan fermanlar, m. 1526-1906 yılları kapsamaktadır.
Rumeli Müfettişliği
1900 yılında Balkanlarda kurulan Rumeli Müfettişliği'ne ait belge ve defterler oluşmaktadır. Kosava, Manastır, Yanya, İşkora, Edirne ve Selanik vilayetlerini içine alan müfettişliğe ait belge ve defterler, m. 1900-1909 yıllarını kapsamaktadır. 37 analitik ve 1 defter katalogu mevcuttur.
Sadaret
Tanzimat sonrası hükümet merkezi olan Babıali bünyesindeki Sadaret'e ait belge ve defter serilerinden oluşmaktadır. 1839-1923 yıllarını kapsayan fon, 2 defter, 93 analitik ve 6 dosya envanter katalog altında toplanmıştır.
Sıhhiye Nezareti
Sıhhiye Nezareti'ne ait belge ve defter serisinin tasnif ve kataloglama çalışmaları devam etmektedir.
Şura-yı Devlet
1868 tarihinde Meclis-i Vala'nın lağvıyla yerine kurulan Şura, Osmanlı Devleti'nin sonuna kadar vazife yürütmeye devam etmiştir. Şura-yı Devlet'e ait 263 Eski Harfli Türkçe Katalog mevcuttur.
Tapu Tahrir Defterleri
Osmanlı topraklarında bulunan yerleşim yerlerinin nüfus ve gelir defterleri hükmünde olan tahrir defterleri, m. 1431-1882 yıllarını ihtiva etmektedir. 1100 defterden oluşan fonun bir defter katalogu mevcut olup, dijitalleşme çalışmaları tamamlanmıştır.
Ticaret ve Nafia Nezaretleri
Osmanlı Devlet Teşkilatı tarihinde yıllar içinde sürekli isim değişikliğine uğrayan nezarete ait belge ve defterler, Ticaret, Nafia, Orman, Meadin, Ziraat nezaretlerine aittir. 1840-1923 yıllarını kapsayan fonun 1 dosya envanter, 1 defter katalogu mevcuttur. Belge katalogu tek kod altında toplanmış olup, birimlere göre ayrıca seriler oluşturulmuştur.
Yıldız Evrakı
II. Abdülhamid devrinde Saray'da biriken defter ve belge serilerinden oluşmaktadır. 2 defter katalogu ve 40 analitik belge katalogu mevcuttur.
Zaptiye Nezareti
m.1846-1909 yıllarını kapsayan Zaptiye Nezareti fonu Emniyet-i Umumiye fonunun önceliği niteliğindedir. 1 defter katalogu ve 11 analitik katalog altında hizmet vermektedir.
Dijital Ortamda Hizmete Sunulan Fonlar
Osmanlı dönemi arşiv malzemesinden aşağıdaki listede bulunan fonlar dijital ortamda, Genel Müdürlüğümüzün Ankara ve İstanbul'da bulunan araştırma salonlarında araştırmaya açıktır.
Fon Adı
Bab-ı Asafî Divan-ı Hümayun Sicilleri Ahkam Defterleri Adana Ahkam Defterleri
Fon Adı
Bab-ı Asafî Divan-ı Hümayun Sicilleri Ahkam Defterleri Bosna Ahkam Defterleri
Fon Adı
Bab-ı Asafî Divan-ı Hümayun Sicilleri Ahkam Defterleri Cezayir ve Rakka Ahkam Defterleri
Fon Adı
Bab-ı Asafî Divan-ı Hümayun Sicilleri Ahkam Defterleri Diyarbekir Ahkam Defterleri
Fon Adı
Bab-ı Asafî Divan-ı Hümayun Sicilleri Ahkam Defterleri Erzurum Ahkam Defterleri
Fon Adı
Bab-ı Asafî Divan-ı Hümayun Sicilleri Ahkam Defterleri Halep Ahkam Defterleri
Fon Adı
Bab-ı Asafî Divan-ı Hümayun Sicilleri Ahkam Defterleri İstanbul Ahkam Defterleri
Fon Adı
Bab-ı Asafî Divan-ı Hümayun Sicilleri Ahkam Defterleri Karaman Ahkam Defterleri
Fon Adı
Bab-ı Asafî Divan-ı Hümayun Sicilleri Ahkam Defterleri Maraş Defterleri
Fon Adı
Bab-ı Asafî Divan-ı Hümayun Sicilleri Ahkam Defterleri Mora Defterleri
Fon Adı
Bab-ı Asafî Divan-ı Hümayun Sicilleri Ahkam Defterleri Özi ve Silistre Ahkam Defterleri
Fon Adı
Bab-ı Asafî Divan-ı Hümayun Sicilleri Ahkam Defterleri Sivas Ahkam Defterleri
Fon Adı
Bab-ı Asafî Divan-ı Hümayun Sicilleri Ahkam Defterleri Trabzon Ahkam Defterleri
Fon Adı
Bab-ı Asafî Divan-ı Hümayun Sicilleri Ahkam Defterleri Rumeli Ahkam defterleri
Fon Adı
Bab-ı Asafî Divan-ı Hümayun Sicilleri Düvel-i Ecnebiye Defterleri
Fon Adı
Bab-ı Asafî Divan-ı Hümayun Sicilleri Hadariye Defterleri
Fon Adı
Bab-ı Asafî Divan-ı Hümayun Sicilleri İmtiyaz Defterleri
Fon Adı
Bab-ı Asafî Divan-ı Hümayun Sicilleri İzn-i Sefine Defterleri
Fon Adı
Bab-ı Asafî Divan-ı Hümayun Sicilleri Kalebend Defterleri
Fon Adı
Bab-ı Asafî Divan-ı Hümayun Sicilleri Kanunname-i Askeri Defterleri
Fon Adı
Bab-ı Asafî Divan-ı Hümayun Sicilleri Mühimme
Fon Adı
Bab-ı Asafî Divan-ı Hümayun Sicilleri Mühimme Defterleri
Fon Adı
Bab-ı Asafî Divan-ı Hümayun Sicilleri Mühimme Zeyli Defterleri
Fon Adı
Bab-ı Asafî Divan-ı Hümayun Sicilleri Mühimme-i Mektume Defterleri
Fon Adı
Bab-ı Asafî Divan-ı Hümayun Sicilleri Mısır Mühimmesi Defterleri
Fon Adı
Bab-ı Asafî Divan-ı Hümayun Sicilleri Name-i Hümayun Defterleri
Fon Adı
Bab-ı Asafî Divan-ı Hümayun Sicilleri Tahvil (Nişan) Defterleri
Fon Adı
Bab-ı Asafî Divan-ı Hümayun Sicilleri Ruus Defterlerleri
Fon Adı
Bab-ı Asafî Divan-ı Hümayun Sicilleri Atik Şikayet Defterleri
Fon Adı
Bab-ı Asafî Divan-ı Hümayun Sicilleri Tevziat, Zehair, Esnaf ve İhtisab Defterleri
Fon Adı
Bab-ı Asafî Divan-ı Hümayun Sicilleri Ahkam Defterleri Anadolu Ahkam Defterleri
Fon Adı
Bab-ı Asafî Divan-ı Hümayun Sicilleri Mukteza Defterleri
Fon Adı
Defterhane-i Amire Timar Zeamet (Ruznamçe) defterleri
Fon Adı
Dahiliye Sicilli Ahval İdare-i Umumiyesi
Fon Adı
Dahiliye Sicilli Ahval İdare-i Umumiyesi Defterleri
Fon Adı
Hatt-ı Hümayun
Fon Adı
Hazine-i Hassa defterleri
Fon Adı
Haritalar
Fon Adı
İradeler Divan-ı Ahkâm-ı Adliye
Fon Adı
İradeler Meclis-i Mahsus
Fon Adı
Kamil Kepeci Defterleri
Fon Adı
Maliyeden Müdevver Defterler
Fon Adı
Maliye Nezareti Varidat Muhasebesi Temettuat defterleri
Fon Adı
Tapu Tahrir Defterleri
Fon Adı
Yıldız Esas Evrakı
Sultan Abdülaziz devrinin son yılları, iç ve dışta bazı karışıklıklarla geçmiştir. Âli Paşa ve Fuad Paşa gibi devlet işlerinde büyük tecrübe sahibi Tanzimat ricâlinin vefatı ve onların yerlerine tayin olunanların aynı seviyede insanlar olmayışı bunun en büyük sebeplerindendir. Dış politikada denge Osmanlı aleyhine tehlikeli bir şekilde bozulmuştur. Almanya ve Avusturya-Macaristan'ın işbirliği yapmaları yakın gelecekteki en ciddi tehditlerdendir. Ordu ve donanmanın ihtiyaçlarının karşılanması için büyük masraflara girişilmesi ve bazı israflar, hazinenin takatini kesmiştir. Böyle bir dönemde Serasker Hüseyin Avni Paşa, Mithat Paşa, Sadrazam Mütercim Rüşdü Paşa, Harbiye Mektebi Nâzırı Süleyman Paşa, Bahriye Nâzırı Kayserili Ahmet Paşa ve Şeyhülislâm Hayrullah Efendi birlikte hareket ederek, önce medrese öğrencilerine el altından paralar dağıtılarak nümayişler yaptırdılar. Daha sonra Abdülaziz'in üzerine titrediği ve büyük bir güç hâline getirdiği donanmanın zırhlıları, Çırağan Sarayı önüne getirilerek tehditlerin dozu artırıldı. Son olarak da harbiye nâzırı, üç yüz civarındaki harbiye öğrencisi ve kendilerinin padişahı korumak için getirildiklerini zanneden ve Türkçe bilmeyen Arap bölükleri ile Dolmabahçe Sarayı'nı kuşatarak padişahı tahttan indirdi.
Sultan Abdülaziz'in tahttan indirilişinden on altı, öldürülmesinden on iki gün sonra İstanbul'da büyük bir hâdise yaşandı (15 Haziran 1876). Çerkes İsmail Bey'in oğlu 26 yaşındaki Kurmay Binbaşı Çerkes Hasan Bey, Mithat Paşa'nın Beyazıt'taki konağında toplantı hâlinde bulunan bakanlar kurulu toplantısını sağ elinde tabanca, sol elinde bıçakla bastı. Önce Serasker Hüseyin Avni Paşa'yı kurşunlayıp akabinde bıçakla öldürdü. Kendisine engel olmaya çalışan sadaret yâverini ve bir hizmetkârı öldürüp bahriye nâzırının da ellerini kesti. Bu arada Hâriciye Nâzırı Raşit Paşa da kendisine isabet eden bir kurşun sebebiyle öldü. Askerler tarafından yakalanan Çerkes Hasan, merdivenlerden indirilirken kendisine hakaret eden bahriye yüzbaşılarından birini daha öldürdü. Çerkes Hasan, hâdiseden bir gün sonra -16 Haziran'da- divan-ı harp kararıyla Beyazıt Meydanı'nda asıldı.
Tarihe Çerkes Hasan Vak'ası olarak geçen bu hâdisenin sebepleri şöyle izah edilmektedir: Çerkes Hasan Bey'in ablası Neş'erek Kadınefendi, Sultan Abdülaziz'in zevcesiydi. Padişahın tahttan indirildiği gün, Dolmabahçe Sarayı'nda büyük bir yağma olmuş, haremdeki kadınların yanlarına herhangi bir mücevher veya kıymetli eşya almalarına müsaade edilmemiş; kadınlar, saraydan çıkarılırlarken üzerleri tekrar aranmıştır. Bu esnada, şal ve örtüsü padişahın gözleri önünde üzerinden alınan Neş'erek Kadınefendi hakarete uğramış ve sonra bir kayığa bindirilerek rüzgâr ve yağmur altında Boğaz'ın karşısına geçirilmiştir. Bu hâdise üzerine hastalanan Neş'erek Kadınefendi, padişahın dramatik bir şekilde vefatı üzerine, 11 Haziran'da ölmüştür.
Padişahın tahttan indirilmesiyle yakınlarındaki bütün görevliler gibi, Hasan Bey'in de tayini İstanbul dışına -Bağdat- çıkarılmıştı. Ancak o, yaşananlardan sonra Bağdat'a gitmekten vazgeçip hem padişahın hem de hakarete uğrayarak vefat eden ablasının intikamını almak istemiştir. 2. Abdülhamid Han tahta çıktıktan sonra Çerkes Hasan Bey'in mezarını yaptırarak, taşına da "genç yaşında veliyyü'n-nimeti uğrunda fida-yı can etmiş" olduğunu yazdırmıştır. Yakın dönemde yaşadığımız bazı hâdiselerin, bu hâdiseyle benzerliği tarihin nasıl tekerrür ettiğinin bir misâli olarak karşımızda durmakta ve ibret almamızı beklemektedir
Yakın tarihin aydınlatılamamış olaylarından biri Sultan Abdülaziz'in oğlu Yusuf İzzettin Efendi'nin ölümü ile ilgili kuşkulardır. İttihatçılar, veliahdın intihar ettiğini öne sürerken özellikle hanedan üyeleri ittihatçılar tarafından öldürüldüğünü iddia etmektedir.
Osmanlı hanedanı içerisinde en renkli simalardan biri olan Yusuf İzzetin Efendi,müzisyen entelektüel bir kişiliğe sahipti. 1857'de Dolmabahçe Sarayı'nda doğan İzzettin Efendi öldüğünde 59 yaşındadır.
13 Nisan 1919 tarihli Zaman gazetesi, Yusuf izzettin Efendi'nin ölüm olayını manşetine taşıyarak okuyucularını aydınlatma gereği duyar. Gazeteye göre veliahdın intihar etme olasılığı yüksektir. Çünkü daha önceki konuşmalarında babası Abdülaziz gibi intihar edeceğini " Ben babamın oğluyum, söylediğimi yaparım" demiştir. Damat Salih Paşa'nın İttihatçı yönetim tarafından idam edilmesi veliaht şehzadeyi müteessir etmiş, ittihatçılara olan düşmanlığını perçinlemiştir. Yusuf İzzettin Efendi'nin Salih Paşa'nın idam ettirilmesinden sonra çevresine "bu adamların her şeyi yapmaya gücü yeter. Çünkü hiçbir şeye hürmetleri yok" sözünden öldürülebileceği endişesinin zihninde var olduğunu göstermektedir. Fakat bu olaydan sonra ittihatçılarla uzlaşmayarak onlara karşı daha muhalif davranması onlardan korkmadığını da göstermekte.
İttihatçılar ile İzzettin Efendi'nin aralarının açılması, Yusuf İzzettin Efendi'nin Alman imparatoru Wilhelm'in yanında Enver Paşa'yı tokatlaması sonucu Enver Paşa'nın şehzadeye husumet duyması mı yoksa veliahdın Birinci Dünya Savaşı'na girilmesine karşı çıkması mıdır?
Çanakkale savaşlarına Mehmed Reşad'dan daha fazla ilgi göstererek cepheleri gezmiş, Osmanlı subayları ve İtilaf devletleri temsilcileriyle görüşmelerde bulunmuştu. Enver Paşa'nın veliaht şehzadenin bu temaslarından rahatsız olduğunu gizlemeyecek bir gazeteye verdiği demeçte Yusuf İzzettin Efendi'yi eleştirecektir.
Vefatından bir süre önce hastalandığı ve İsviçre'ye gitmek istediği bilinmektedir. Fakat İttihat ve terakki Yönetimi, veliahdın İsviçre'ye gitmesine şiddetle karşı çıkarak, Avusturya'ya gitmesini önermişlerdi. İttihatçıların bu önerisinin arkasında güvenlik endişesinin olabileceği söylenebilir. Fakat ziyaret öncesinde annesinin mezarını ziyaret emesi ve akşamüzeri evine döndüğünde yorgun bir şekilde odasına çekilmesi intihar olayını doğrulasa da hastalığı artmış Sultan Reşad'dan sonra padişah olacağına kesin gözüyle bakılan birisinin intihara kalkışması ancak psikolojik bir travma ile açıklanabilir. Sarayında hizmetine bakanlar, o güne kadar çok sakin bir yapıda olduğunu, intihar edebileceğine dair hiçbir emareye rastlamadıklarını Leyla Açba'nın Bir Çerkez Prensesinin Hatıralarında belirtilmektedir.
Yusuf İzzetin Efendi, 1 Şubat 1916'da bilekleri damarlarından kesilmiş halde hizmetçilerinden biri tarafından bulunur. Hizmetçiler oda da kimsenin olmadığını söyleyerek veliaht şehzadenin usturayla kendi bileklerini kestiğini iddia etmişlerdi. Fakat kızı Mihrişah Sultan, içeri girdiklerinde sadece yatakta kan olmadığını duvarlarda da kan olduğu ve mevsimin kış olmasına rağmen pencerelerden birinin açık olduğunu belirtmişti.
Osmanlı hanedan üyeleri, veliahdı, Bahaddin Şakir'in öldürdüğünü iddia etmişlerdir. Yusuf İzzettin Efendi'nin özel hekimi Bahattin Şakir, ittihatçıların en önde gelen isimlerinden biri olup Teşkilat-ı Mahsusa'nın da kurucularındandır. Öldüğü akşam Bahattin Şakir'in de Zincirlikuyu'nda şu an İSOV'un okul olarak kullandığı yalıda görüldüğü hizmetçiler tarafından da teyit edilmesine rağmen, başta Ercüment Ekrem Talu olmak üzere bu iddianın asılsız olduğu öne sürülmüştür.
Central Florida Üniversitesi öğretim görevlisi Hakan Özoğlu'da Amerikan arşivlerinde geçen bir belgeye göre ittihatçılar ile Yusuf İzzettin'in politik görüşlerinin uyuşmadığı ittihatçıların Vahdettin'le pazarlık masasına oturduğunu söylüyor.
Prof. Dr. Bülent Özdemir'in İngiliz arşivinden faydalanarak hazırladığı "Fişlenen Türkiye adlı eserinde ise Yusuf izzettin Efendi'nin azıcık Avrupa kültürüne sahip sessiz fakat alelade bir zekaya sahip olduğundan, Cemiyetle arasının iyi olmadığından bahsedilir.
Yusuf İzzettin Efendi'nin ölümü sır perdesi olmaya devam edecektir. Fakat mikro tarih yazımları geliştiğinde belki bu şüpheli tarihi olayda aydınlatılabilecektir.
Bölge: Yıldız Hamidiye Camii önünde
Tarih: 21 Temmuz 1905
Silahlar: 120 kg patlayıcı
Ölü: 26
Yaralı: 58
İşleyenler: Ermeni Devrimci Federasyonu
Yıldız Suikastı, 21 Temmuz 1905 günü Osmanlı padişahı II. Abdülhamit'e karşı Ermeni Devrimci Federasyonu tarafından Yıldız Hamidiye Camii önünde yapılmış bombalı bir suikast girişimidir.
Doğu Anadolu'da bağımsız bir Ermeni Devleti kurulmasını isteyen Ermeni Devrimci Federasyonu yanlısı bir grup Ermeni Osmanlı padişahı II. Abdülhamit'i öldürmeyi planladı. Bu amaçla bir atlı arabaya 120 kg miktarında patlayıcı yerleştirerek padişahın Cuma selamlığından sonra Yıldız Hamidiye Camii önündeki yoluna yerleştirdiler. Suikast için padişahın kendi arabasına yürüyüş süresi (1 dk 42 saniye) gibi en ince detay dahi hesaplanmıştı. Patlayıcıların içine konduğu arabaya metal parçaları doldurulup bombanın etkisi artırılmıştı. Ancak Şeyhülislam Cemaleddin Efendi'nin Sultan Abdulhamit'e bir soru sorarak geciktirmesi üzerine bomba Sultan Abdülhamit'in etki alanı dışındayken patladı ve padişah hiçbir zarar görmeden kurtuldu.
Patlama sonucu civardaki halk arasında 26 kişi öldü ve 58 kişi yaralandı. Olaydan sonra yapılan araştırma sonucu olaya karışan 40 kişinim kimlikleri belirlendi. Bunlardan 15 kişi yakalanarak tutuklandı. Belçika vatandaşı Edward Joris'in suikast girişiminin lideri olduğu sonucuna varıldı. Edward Joris 2 yıl hapis yattıktan sonra serbest bırakıldı.
Sultan Abdülhamit'in suikast girişiminde kurtulması hoşuna gitmeyen şair Tevfik Fikret "Bir Lâhza-i Ta'ahhur" (Bir anlık duraklama) adlı şiirinde şu mısraları yazmıştır:
Ey şanlı avcı, damını bihûde kurmadın.
Attın fakat yazık ki, yazıklar ki, vurmadın
Gel bir pazarlık yapalım seninle, Paylaşalım her şeyi..
Sulardan başlayalım önce;
Aşılmaz okyanuslar, masmavi denizler, derin göller senin olsun..
Bana sadece gözlerini ver..
Ben bilmem öyle süslü kelimeleri, Seviyorsam bunu başka türlü söyleyemem..
Bana lazım değil anlaşılmaz sözler, senin olsun lugattaki tüm sözcükler..
Bana " Seni Seviyorum " yeter !
Alfabeden en güzel sözü yazmak için 29 harfe ne gerek var
Al 26′sını senin olsun
Bana "SEN" yeter !!...
HALK EDEBİYATI Cevap Anahtarı
1. E
2. D
3. C
4. D
5. B
6. D
7. C
8. C
9. D
10. E
11. D
12. E
13. B
14. C
15. A
16. A
17. D
18. A
19. B
20. E
21. A
22. A
23. E
24. A
25. E
26. C
27. D
28. A
29. E
30. A
31. D
32. E
33. D
34. C
35. E
36. B
37. D
38. A
39. A
40. E
41. D
42. D
43. E
1. Açıl mor menekşe bahar erişti.
Lale sümbül nergis reyhan yetişti
Benim karşıma ak zambak düştü
Menevşem oy bir tanem oy
Çadır almış nerelerden gelirsin
Benim seni sevdiğimi bilirsin
Çok da geçmez benim gibi olursun
Menevşem oy bir tanem oy
Bu dörtlüklerden aşağıdakilerden hangisi çıkarılamaz?
A) Bağlamalı olduğu
B) Konusunun doğa ve sevgi olduğu
C) Anlatımın açık, dilin yalın olduğu
D) Uyak ve rediflerden yararlanıldığı
E) Üretenin kim olduğu
2. "Koşmanın kendine özgü ve ezgiyle söylenen bir türüdür. Uyak düzeni koşma gibidir. Hecenin sekizli ölçüsüyle söylenir. Yiğit, mertçe bir havası vardır. 'Behey, bre ...' gibi ünlemlerle başlar. En güzel örneklerini Karacaoğlan vermiştir."
Yukarıda sözü edilen 'Halk edebiyatı şiir türü' aşağıdakilerden hangisidir?
A) Semai B) Mani
C) Nefes D) Varsağı
E) İlahi
3. Aşağıdakilerden hangisi 'semai'nin özelliklerinden biri değildir?
A) Aruzun belli kalıplarıyla yazılanları da vardır.
B) Aruzla yazılanların farklı bir ezgileri olup, bunlar hecenin 8 + 8 kalıbına uyarlar.
C) Konuları kahramanlık, yiğitliktir.
D) Aruzlu semailer gazel, murabba, muhammes, müseddes biçiminde olabilirler.
E) E) Eklemeliler 'ayaklı = yedekli' semai adını alır.
4. Dadaloğlu yarın kavga kurulur
Öter tüfek davlumbazlar vurulur
Nice korkunç yiğetler yere serilir.
Ölen ölür kalan sağlar bizimdir.
Bu dörtlükten aşağıdakilerden hangisi çıkarılamaz?
A) Türü
B) Ölçüsü
C) Nazım biçimi
D) Ozanın doğaya bakışı
E) Uyak, uyak ölçüsü
5. Aşağıdakilerden hangisi 'koşma'nın özelliklerinden biri değildir?
A) Dörtlük sayısı genellikle 3 - 5 arasıdır.
B) Halk edebiyatının en az kullanılan nazım biçimidir.
C) On birli hece ölçüsüyle söylenir.
D) Hem bir nazım biçimi, hem bir ezginin adı olup Divandaki gazeli andırır.
E) Konusuna göre koçaklama, güzelleme, ağıt, taşlama adlarıyla adlandırılır.
6. 'Şu dağlar olmasaydı
Çiçeği solmasaydı,
Ölüm Allahın emri
Ayrılık olmasaydı."
Bu dörtlük için aşağıdakilerden hangisi söylenemez?
A) Mani olduğu
B) Yedili hece ölçüsüyle söylendiği
C) Yarım uyakla uyaklandığı
D) Dilinin özentili, süslü olduğu
E) Konusunun ayrılık olduğu
7. 'Mani'yle ilgili aşağıdaki bilgilerden hangisi doğru değildir?
A) Uyak düzeniyle diğer şiir biçimlerinden ayrılır; çoğunlukla yedi hecelidir.
B) Dört dizeden oluşmuş yedili manilere 'düz mani' adı verilir.
C) Uyaklanışı 'abab' biçimindedir.
D) Sona iki dize eklenerek oluşturulanlara 'yedekli, ayaklı mani' denir.
E) İlk dizesi düşmüş, yerini çoğunlukla anlamlı, anlamsız bir sözcük, sözcük öbeğinin aldığı manilere 'kesik mani' denir.
8. 'Halk edebiyatında konular'la ilgili aşağıdaki belirlemelerden hangisi doğru değildir?
A) Aşk, en çok işlenen konudur. Sevgili somuttur, idealize edilmez.
B) Tanrısal, düşsel aşk hemen hemen yok gibidir.
C) Doğa, bu edebiyatın baş konularından biri olup, Divanda olduğu gibi soyuttur.
D) Özlem, önemli bir konudur; çünkü aşık çeşitli nedenlerle gurbete çıkar ve çoğu zaman bu ayrılık yıllarca sürer.
E) Ölüm, felsefesi yapılan, düşünce üretilen bir konu değildir; ağıtlarda iyiliğe, dostluğa ağlanır.
9. 'Tasavvuf edebiyatı'yla ilgili aşağıdaki eşleştirmelerden hangisi doğru değildir?
A) Tek varlık (Vahdet - i vücut): varlığın tekliği, birliği
B) Tecelli (yansıma): Tanrı'nın her şeyde görünmesi
C) Aşk: insan ruhunun Tanrı'ya ulaşması, Tanrı'da eriyip yok olması
D) Enel Hak: evrenin yaratılış kuramı
E) Ayan - ı sabite (değişmez görüntüler): her şeyin Tanrı bilgisiyle olması, hiçbir şeyin değişmemesi
10. "Dörtlüklerden oluşan bir nazım biçimidir. Uyak düzeni, dördüncü dizede yinelenen ana uyak çevresinde gelişir: abab/cccb/dddb ya da aaab/ccccb/dddb biçimindedir. Temel uyağın bulunduğu dize durmadan yinelenirse buna 'kavuştak' adı verilir. Ozanın son dörtlükte adını söylemesine 'tapşırma' denir. Tapşırma mahlas karşılığıdır."
Yukarıdaki sözü edilen şiir türü, aşağıdakilerden hangisidir?
A) Mani B) Destan
C) Varsağı D) Deme
E) Koşma
11. Aşağıdakilerden hangisi tasavvufla ilgilenmemiştir?
A) Kaygusuz Abdal B) Pir Sultan Abdal
C) Yunus Emre D) Dadaloğlu
E) Mevlana
12. Aşağıdakilerden hangisi 'tecelli = yansıma' görüşünün özelliklerinden biri değildir?
A) Tanrı her şeyde, evrende belirmiş, görünmüştür.
B) Yaratılış sözle başladığından , söz oldukça önemlidir.
C) Tecelli süreklidir; önsüz sonsuz zaman bu oluşumun içindedir.
D) Bütün varlık sürekli var olmakta, yok olmaktadır.
E) Tanrı çekilse de oluşum sürecek, evren düzenli bir biçimde gelişecektir.
13. Aşağıdakilerden hangisi 'tasavvufun' konularından biri değildir?
A) Tanrı'nın niteliği
B) Çalışmanın, kazanmanın gerekliliği
C) Evrenin oluşumu
D) Tanrı - halk ilişkileri
E) Fizikötesi gerçeklik
14. Aşağıdakilerden hangisi tasavvufun 'insana bakış' özelliklerinden biri olamaz?
A) Tanrı'nın en çok yansıdığı varlık insandır.
B) İnsanda hem varlık, hem yokluk öğeleri bulunur.
C) İnsanın yaşarken ruhunu eğitip, isteklerini öldürüp gövdeyi özgürleştirmesi gerekir.
D) Gövde, diğer varlıklarda olduğu gibi ateş, toprak, su, havadan oluşur.
E) İnsan, dünyaya dönük isteklerini ölmeden öldürmeli, Tanrı'ya ulaşmalıdır.
15. Aşağıdakilerden hangisi 'Halk edebiyatı şiiri'nin ortak özelliklerinden biri değildir?
A) Tür adları, biçim adı olamaz.
B) Ölçü, hece ölçüsüdür. 18. yüzyıldan sonra aruz ölçüsünü kullananlar da olmuştur.
C) Heceli biçimler çoğunlukla 4 + 4 + 3,
6 + 5, 4 + 4, 5+ 3 , 4 + 3 ölçüleriyle oluşturulur.
D) Aruzlu biçimlerinden en çok divan, semai, kalenderi biçimleri kullanılır.
E) Nazım birimi dörtlüktür; dörtlük, belirli ölçü ve uyak kurallarına uyarak dört dizeden oluşur.
16. "Dinsel halk şiirinde Tanrı'yı öven ya da din, ahlâk konularında söylenen şiirlerdir. Tasavvufa özgü gizemleri, Tanrısal sevgiyi işler. Koşma biçiminde, hecenin 7, 8, 11'li kalıplarıyla yazılır. Tekke törenlerinde söylenir. Hiçbir tarikatın özelliklerini yansıtmaz."
Bu şiir türü aşağıdakilerden hangisidir?
A) İlahi B) Nefes
C) Şathiye D) Deme
E) Devriyye
17. "Bektaşilerin söylediği ilahilerdir. İlahiden farkı Bektaşi ulularını övmesi, tarikat ilkelerini yansıtması, bu inancın savunucusu olmalıdır."
Yukarıdaki sözü edilen bu şiir türü, aşağıdakilerden hangisidir?
A) İlahi B) Deme
C) Devriyye D) Nefes
E) Şathiyye
18. Tasavvufta 'aşk' için aşağıdakilerden hangisi söylenemez?
A) Kişi dünyaya aşkla bağlanmalı, bütün nimetlerden yararlanmalıdır.
B) Geçici aşk, dünya güzelliklerine; gerçek aşk, Tanrı'ya duyulan aşktır.
C) Tasavvufta aşk, Tanrı'ya ulaşma, Tanrı'da eriyip yok olmalıdır.
D) Aşk Tanrı'nın gizi (sır), insanlara bağışıdır.
F) C) Evrenin yaratılmasına neden, Tanrı'nın kendine duyduğu aşktır; bu nedenle önemlidir.
19. Aşağıdakilerden hangisi 'Halk edebiyatı şiirinin' ortak özelliklerinden biri değildir?
A) Dörtlüklerde dize sayısı değişebilir; bu bölümlere 'bend' ya da 'hane' adı verilir.
B) Kapalı söyleyiş, süslülük Divandaki kadar yoğundur.
C) Uyak, yarım ya da cinaslıdır; ahenk için redif de kullanılır.
D) Dil, halk dilinin tüm belirgin özelliklerini yansıtır.
E) Halk edebiyatı şiirinin, hem kendiliğinden hem de Divan'dan aldığı simge ve kalıplarla zenginleşmiş bir benzetme örgüsü vardır.
20. 'Anonim Halk edebiyatı' için aşağıdakilerden hangisi söylenemez?
A) Halk kültür ve edebiyat yaratımının tümünü kapsar.
B) Folklorun tam karşılığıdır.
C) Sanatçısı bilinmez, bilinse de zamanla adı silinir.
D) Bu edebiyat verileri belli süreçlerin özelliklerini taşır.
E) Tanrı nedir, evren nasıl oluşmuştur? sorularına yanıt vermeye çalışır.
21. "Kendine özgü bir ezgiyle söylenen, bağlamalı (kavuştaklı) nazım biçimidir. Halkın çokça benimsediği bu tür ezgi konu ve yapısına göre ayrımlanır. Ezgilerine göre oyun havaları uzun havalar biçiminde kümelendirilebilir."
Yukarıda sözü edilen 'Halk edebiyatı nazım türü' aşağıdakilerden hangisidir?
A) Türkü B) Semai
C) Koşma D) Varsağı
E) Mani
22. 'Aşık Veysel' için aşağıdakilerden hangisi söylenemez?
A) Dinsel, tasavvufa özgü terimleri gerektiğinde çok kullanılmıştır.
B) Aşk, doğa tasavvuf, yurt konularını, toplumsal gerçekleri halk şiiri geleneğine bağlı olarak işlemiştir.
C) Halk şiirini, çağdaş verilerden yararlanarak zenginleştirmiştir.
D) Dil, deyiş öz açısından şiire katkısı büyüktür.
E) Deyişler, Sazımdan Sesler, Dostlar Beni Hatırlasın adlı kitaplarda toplanmıştır.
23. 'Dadaloğlu' için aşağıdakilerden hangisi söylenemez?
A) XIX. yüzyılda yaşamış bir halk ozanıdır.
B) Avşar olup Avşar beylerine divan katipliği yaptığı bilinmektedir.
C) Türkmen'in başkaldırısını yazan şairin dili, söyleyişi yalındır.
D) Koşmalarıyla Karacaoğlan'ı, koçaklamalarıyla Köroğlu'yu andıran Dadaloğlu bir 'kavga' şairidir.
G) C) Divanın etkisiyle yazdığı şiirleri de başarılıdır.
24. Aşağıdakilerden hangisi 'türkü'nün özelliklerinden biri değildir?
A) Dörtlüklerle söylenmiş türkülere rastlanılmaz.
B) Konularına göre ninni, doğa türküleri, aşk, kahramanlık türküleri biçiminde ayrımlanabilir.
C) Halk şiirinin tümü türkü olabilir, yapıyı belirleyen ezgidir.
D) Biçimi belirleyen bağlama dizeleri, kavuştaklardır.
E) Türkü bent, kavuştak, dize sayısına göre kümelenir.
25. "Yapısal yönden koşmayla birdir; koşmadan konusu, dörtlük sayısı, anlatım ve ezgisiyle ayrılır. Dörtlük sayısı sınırlı değildir. Konusu yiğitlik herkesçe bilinen bir olay, hastalık, savaş, deprem, eşkiya serüvenleri; kişisel, toplumsal... gülünçlüklerdir."
Yukarıda sözü edilen 'Halk edebiyatı şiir türü' aşağıdakilerden hangisidir?
A) Semai B) Varsağı
C) Koşma D) Türkü
E) Destan
26. "Koşma biçiminde, sekizli hece ölçüsüyle söylenir. Genellikle 3 - 5 dörtlükten oluşur. Koşmadan ezgisi, ölçüsüyle ayrılır. Özel bir ezgiyle söylenir. Sevgi, ayrılık, doğa konularını işler."
Yukarıda sözü edilen 'Halk edebiyatı şiir türü' aşağıdakilerden hangisidir?
A) Nefes B) Türkü
C) Semai D) Varsağı
E) Mani
27. Aşağıdakilerden hangisi 'Anonim Halk edebiyatı' ürünlerinden biri değildir?
A) Mani B) Türkü
C) Ninni D) Koşma
E) Bilmece
28. Aşağıdakilerden hangisi 'Anonim Halk edebiyatı' ürünlerinden biri değildir?
A) Deme B) Masal
C) Atasözü D) Halk hikayeleri
E) Ninni
29. 'Alınmış abdestim aldırırlarsa
Kılınmış namazım kıldırırlarsa
Sizde şah diyeni öldürürlerse
Ben de bu yayladan şah'a giderim.'
Bu dörtlükten aşağıdakilerden hangisi çıkarılamaz?
A) Ölçüsü B) Uyak, uyak düzeni
C) Konusu D) Nazım türü
E) Âşık edebiyatı, ürünü olduğu
30. Bakkal mısın terazuyu n'eylersin
İşin gücün yoktur gönül eğlersin
Kulun günahını tartıp n'eylersin
Geçiver suçundan bundan sana ne
Bu dörtlükten aşağıdakilerden hangisi çıkarılamaz?
A) Anonim olduğu B) Ölçüsü
C) Uyak, uyak düzeni D) Şathiye olduğu
E) Dil özellikleri
31. "Şeyhin tarikata yeni girenlere yol göstermek için söylediği şiirlerdir. Nefesten, yalnızca okunmak için söylenmiş olmalarıyla ayrılırlar. Bu tür düzyazılar da vardır."
Yukarıda sözü edilen şiir türü, aşağıdakilerden hangisidir?
A) Deme B) İlahi
C) Şathiye D) Nutuk
E) Devriyye
32. Aşağıdakilerden hangisi 'şathiyye'nin özelliklerinden biri değildir?
A) Tasavvufa özgü inançları anlatan, anlamlandırılması çeşitli yorumlara neden olan şiirdir.
B) Alışıla gelmiş inançları hafife alır, gerçeküstü imgeler kullanıldığından saçma gibi görünür.
C) Çoğunlukla aykırı inançlar, alışılmamış olay ve görüntüleri işler.
D) Tanrısal sevgiden çıkarak Tanrı'yı korkutan, cezalandıran bir güç olarak gösterenleri hafife alır.
E) Yunus Emre ve Kaygusuz Abdal'da bu türün örneklerine rastlanılmaz.
33. "Alevilerde ilahi, nefes karşılığı olan şiir türüdür. Biçim, içerik özellikleriyle ilahiyi andırır. Ayrılan yanı, Alevi inançlarını, tarikat ilkelerini benimsemesi, savunması ve tarikat ulularını övmesidir. Bu türün çoşkulu usta ozanı Pir Sultan Abdal'dır."
Yukarıda sözü edilen şiir türü, aşağıdakilerden hangisidir?
A) Nefes B) Devriyye
C) Şathiyye D) Deme
H) E) Nutuk
34. 'Türkü' için aşağıdakilerden hangisi söylenemez?
A) Aruzla söylenmişler, ezgibi nedeniyle türkü sayılır.
B) Bu türü belirleyen iki önemli özellik anonim olması ve ezgisidir.
C) Diğer türler toplumsal, türkü kişiseldir.
D) Yazarı bilinen türkülerde zamanla halkın malı olur, söyleyeni unutulur.
E) Toplumun olaylar karşısındaki tepkilerini yansıtan bir türdür.
35. 'Köroğlu' için aşağıdakilerden hangisi söylenemez?
A) Şiirleri dil, anlatım birliği göstermediklerinden birden çok Köroğlu olabileceği görüşü yaygındır.
B) Koşmaları yiğitçe, çoşkun bir söyleyişle söylendiklerinden çoğunlukla 'koçaklama'dır.
C) Aşk, doğa güzellikleri, toplumsal bozukluklar, kavga gibi bireysel - toplumsal konular iç içe işlenir.
D) Kullanılan dil halk dilidir.
E) Kimi şiirlerinde Divanın etkisindedir.
36. 'Karacaoğlan ve şiiri' işin aşağıdakilerden hangisi söylenemez?
A) Şiirinde Divan, Tekke şiiri özellikleri görülmez.
B) Dini inançları, toplumsal konular şiirini derinden etkiler.
C) Halk şiirini etkilediği gibi 'aydın sanatçılar'ı da etkilemiştir.
D) İyimser olan ozan, yoğun yaşamı nedeniyle öyküleyici anlatımı yeğlemiştir.
E) Öte dünya, günah korkusu yok gibidir; tek korkusu yaşlanmaktır.
37. 'XVII. yüzyılda yaşayan ozanın Kırımlı olduğu sanılmaktadır. Belli öğrenim görmüş, divan katipliklerinde bulunmuştur. Yoksul, gezginci bir yaşam sürdüğü, Bektaşi olduğu şiirlerinden anlaşılır. Hem Halk, hem Divan şairlerince tanınmaktadır. Hece, aruzla şiirle yazmış, Divanın etkisinde kalmıştır."
Bu parçada sözü edilen Halk edebiyatı ozanı, aşağıdakilerden hangisidir?
A) Kaygusuz Abdal B) Karacaoğlan
C) Köroğlu D) Gevheri
E) Seyrani
38. "Geredeli'dir. Zamanla Bektaşi inancını benimser. Aruzla yazdığı şiirlerde Fuzuli'nin etkisindedir. Aşık geleneği sürdürdüğü şiirlerindeyse Aşık Ömer, Gevheri etkisi sezilir. Asıl başarısı yakarı, lergi şiirlerinde görülür. Kara bahtım şiiri döneminin en güzel şiirlerinden birdir."
Yukarıda sözü edilen Halk ozanı, aşağıdakilerden hangisidir?
A) Dertli B) Seyrani
C) Gevheri D) Dadaloğlu
I) E) Aşık Veysel
39. "XVI - XVII. yüzyılda yaşamış olan bir halk ozanıdır. Çukurovalı olduğu, Türkmenler arasında yaşadığı sanılmaktadır. Hece ölçüsünü kullanmış, halk diliyle söylemiş; kıvrak, canlı bir anlatımla yaşadığı dönemi romanını yazar gibi ayrıntılamıştır. Güzel, güzellik, doğa, yaşama sevgisi, ayrılık gibi konuları içtenlikle vermiştir. Daha çok koşma, semai biçimini kullanmıştır."
Yukarıda sözü edilen halk ozanı aşağıdakilerden hangisidir?
A) Karacaoğlan B) Köroğlu
C) Dertli D) Seyrani
E) Dadaloğlu
40. 'Mevlana' için aşağıdakilerden hangisi söylenemez?
A) 13. yüzyılda yaşamış büyük bir tasavvuf ozanı olduğu
B) Farsça - Türkçe birkaç şiiri dışında, Farsça yazdığı
C) Hoşgörüyü, iyiliği, aşkı en yüce değer saydığı
D) Doğu şiirini besleyen Mevlana'nın Mesnevi, Divan - ı Kebir, Mektubat, Rübailer, Fihhi Ma Fih gibi eserler verdiği
E) Aşktan çok akılla Tanrı'ya varılacağı görüşünde olduğu
41. "Geniş bir coğrafyada söylenen bir destan kahramanıdır. Bu destan tüm aşamalarını tamamlamış sayılamaz. Hem ozan, hem zulme başkaldıran bir kahramandır. Celali olduğu son belgelerle doğrulanmıştır.
Düzyazı ile şiirin karışık olduğu söylencelerinde değişmeyen nokta, bir eylem adamı olmasıdır."
Yukarıda sözü edilen ozan, aşağıdakilerden hangisidir?
A) Karacaoğlan B) Pir Sultan Abdal
C) Yunus Emre D) Köroğlu
E) Kaygusuz Abdal
42. Aşağıdakilerden hangisinin 'Pir Sultan Abdal'ın şiiriyle ilgili olduğu söylenemez?
A) Şiirinin inanç şiiri olduğu
B) Çoşkulu, içten olduğu
C) Toplumsal yaşam, doğa ve sezgiyi zengin bir bileşimle toplayan yetkin bir şair olduğu
D) Şiirinin, kimi terimlerle yüklü olması nedeniyle günümüzde pek anlaşılmadığı
E) Şiirinin sevgi, toplum, inancı içerdiği
43. 'Yunus Emre' için aşağıdakilerden hangisi söylenemez?
A) Dili, düşüncesi engin sevgisiyle belirginleşen Yunus, Anadolu Türk edebiyatının en büyük ozanı olarak değerlendirilir.
B) Halk, Tekke, Divan şiirini sürekli etkilemiştir.
C) Canlı, cansız tüm varlığı birlik düşüncesiyle işlemiş, sevgiyi yaşamının odağı edinmiştir.
D) Tanrı'lma ilişkileri, ölüm, yaşam gibi konuları sevginin sınırsız hoşgörüsüyle almış, duymuş, yaşamıştır.
J) C) Tüm şiirlerinde heceyi kullanmış, Divan türleriyle şiir vermemiştir.
Yer Yüzünde Yoktur Bendeki SözLer
Çünkü Benim Yüreğim Gibi Sevmesini BiLmezLer
Ne Hissetmesini BiLirLer
Nede HisLerini GüzeLce Haykıra BiLirLer
Ne Sevmesini BiLirLer
Nede Sevgiyi Yürekte Taşımasını
Ne Aşkın Adını BiLirLer
Nede O Esrarengiz Sözcüğün VarLığından HaberdardırLar
İşte Ben BöyLeyim
Yürekten Sever Yürekten SöyLerim
Yürekten SöyLer DiLden Dökerim
DiLimdekiLeri YüreğimdekiLeri Kağıda Geçerim
Yani Secdimmi Ben Tam Severim...