GeceMavisi

GeceMavisi

Üye
20.01.2008
Uzman Çavuş
5.132
Hakkında

#16.04.2008 00:44 0 0 0
#16.04.2008 00:42 0 0 0
  • noimage

    İNSANLAR...

    İnsanlar da ülkelere benziyor
    Sınırları var, yüzölçümleri
    Yasaları var
    Bayrakları, ilkeleri
    Kimi dağlık bir arazidir.
    Kimi kıraç
    Kimi bereketli
    Kimi dardır
    Kimi engin gözalabildiğince
    Kiminin sınırlarından sıkı pasaport denetimiyle girilebilir.
    Elini kolunu sallayarak girersin kiminden içeri
    Sonuçta ne küçümse insanları kızım
    Ne de önemse gereğinden çok
    Ama anlamaya çalış
    Nedir ve ne kadar genişleyebilir yüzölçümleri

    Ataol Behramoğlu


    noimage

#16.04.2008 00:17 0 0 0
#15.04.2008 23:58 0 0 0
#13.04.2008 06:35 0 0 0
  • noimage

    GECENİN MAVİSİNE


    Yolun yarısına doğru yaklaşıyorum
    Tarancının dediğine göre tabi..
    Ömrümce görmediğim tatmadığım kalmadı.
    Halime şükrederek, isyansız yaşıyorum.


    İnsan olan herşeyi görür derler,
    herşeyi yaşar.
    Benim yaşadıklarımı, yaşamayan bilmez;
    Dinleyenlerse şaşar;

    Yaşadıklarımın acısına en güzel merHemi;r
    Rabbime sığınmakta buldum.
    "O"ndan başkası yalan bu dünyada;
    "O"ndan başkasından fayda yok insana;

    Beşer-şaşar ya; insanlarda hep şaşmış;
    Öyle isyankarlar varki haddini aşmış;
    Ne gelirse gelsin başa RABİMDEN BİLMELİ;
    Yalnız "O"na dayanmalı, "O"na güvenmeli;

    "O"na sığındığım gecelerde buldum huzuru;
    "O"na yalvardığım gecelerde buldum mutluluğu;

    Geceler kara gelir rabbimi bilmeyene;
    "O"nu yar bilipde "O" na güvenene;
    Nurlanır geceler, ayışığı vurunca penceremin önüne;
    Huzurun kapıları açılır gecenin mavisine...




    Sevgili Bir Dost..

    Beni yakından tanıyan bir dost, beni anlatmış bu güzel..şiiri ile.

    Emeğine sağlık Dost.


    noimage
#12.04.2008 06:07 0 0 0
  • Teşekkürler..

    @atesilter
    @garip07

    Ses geç geldiği için duymadim,bak şimdi bile ses geç geldi..noimage

    Çok teşekkür ediyorum şimdiden,emeğinize ve yardımınıza.noimage
#12.04.2008 05:31 0 0 0
  • noimage
    noimage[list]
    Bellek potansiyelinizi arttırın
    Öğrenme becerinizi geliştirin
    Bilgileri uzun süre saklayın
    Beyninizi daha verimli kullanın
    Yaşam kalitenizi yükseltin
    [/list]Sizler için hazırladığımız Bellek Geliştirme eğitim CD-Rom'unda beyin, bellek ve öğrenme ile ilgili bilmek istediğiniz hemen her şeyi toplamaya çalıştık. Beynin ve belleğin yapısından öğrenme stratejilerine hemen herkesin yararlanabileceği çok sayıda konuyu izleyerek ve dinleyerek kolayca inceleyebilirsiniz.
    Ayrıca işinize yarayacak bellek geliştirici sorular ve oyunlar gibi çeşitli bölümleri inceleyebilir ve kolayca uygulayabileceğiniz testler yardımıyla durumunuzu ölçebilirsiniz. Bellek kullanım kapasiteniz ile ilgili becerilerinizi geliştirecek bu CD-Rom sayesinde artık bilgiyi çok daha hızlı ve kolay kullanabilir hale gelebilirsiniz![list]
    Beyin
    Beyin nedir?
    Beyin yapısı
    Beyin hücreleri
    Beyin Dalgaları
    Bellek
    Belleğin yapısı
    Belleğin çalışma sistemi
    Bilgilerin bellekte uzun süre kalmasıyla ilgili teknikler
    Öğrenme
    Öğrenme nedir?
    Öğrenme Stili
    Öğrenme Stratejileri
    Öğrenmeyi engelleyen faktörler
    Bellek geliştirici Sorular ve Oyunlar
    Öğrenme kapasitenizi artıran müzikler
    [/list]noimage

    noimage
    noimage

    noimage

    Part 1


    Part 2


    Part 3




#12.04.2008 05:19 0 0 0
  • Doğru Yazmak

    noimage

    Nasıl yazacağım?
    Yazmaya başlarken bunu sorarız kendi kendimize. Çok basit kurallar, iyi yazmanızı sağlar. En azından yazdıklarınızın iyi görünmesini, iyi okunmasını sağlar. Bu iyi okunma ve görünme, kuşkusuz içerikle ilgili değil. Burada kastedilen biçimsellik. Yazarken biçimle ilgili uymamız gereken belli başlı bazı kurallar var. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

    BUNLARI YAPIN
    Mutlaka sık sık paragraf yapın. Paragrafsız bir yazı upuzun ve ürkütücü bir duvara benzer. Böyle bir duvarı kimse görmek istemez. Yazınızı da kimse okumak istemez.
    Her noktalama işaretinden sonra, (yani virgül, nokta, üst üste iki nokta, soru ve ünlem işaretleri gibi) bir boşluk (yani espas) bırakın. Bunu yapmazsanız cümleleriniz ve sözcükleriniz karmakarışık bir koyun sürüsüne benzer. Hiç birini diğerinden ayıramazsınız.

    Ne kadar sade yazarsanız o kadar güzel görüneceğinden emin olun. Yani mümkün olduğu kadar az noktalama işareti kullanın. Gereksiz tırnaklardan, parantezlerden, çizgilerden, şapkalardan kaçının. Noktalama işaretlerini sadece gerektiğinde ve zorunlu olduğunuzda kullanın ki onların da kıymeti bilinsin.

    İmla kurallarına mutlaka uyun. O kurallar dilin birliğini ve düzenini sağlar. Yazdıklarınızın okuyan herkes tarafından anlaşılmasını sağlar. Bilmediğiniz bir imla kuralı olursa diye, yanınızda bir "imla kılavuzu" bulundurmanız sizi küçük düşürmez.

    Kısa cümleler okunma açısından büyük avantaj sağlar. Tamam, uzun cümleler kurup ne kadar usta yazar olduğunuzu göstermek isteyebilirsiniz. Ama art arda sıralanmış onlarca sözcüğün insan beynine anlamlı bir mesaj göndermesi, birkaç sözcüğün göndermesinden daha zordur.

    Artık çoğumuz bilgisayarlarda, klavyeleri kullanarak yazıyoruz. Yazı büyüklüğünüzün (yani punto) ve yazı karakterinizin (yani font), kullandığınız dile uygun olmasına özen gösterin. Çok küçük de olmasınlar, çok büyük de. Unutmayın yazınız binlerce bilgisayarda açılacak. Her yerde aynı düzenlilikte görünmesi, sık kullanılan yazı tipleri (font) ve normal ölçülerde bir punto seçmenizle mümkün olabilir.

    Boşluklar çok önemlidir. Yukarıda her noktalama işaretinden sonra boşluk bırakmanız önerildi. Yazınızın bütününün biçimsel olarak sıcak görünmesi için, yanlardan, alt ve üstten de uygun boşluklar bırakmalısınız. Derli toplu bir görüntü, karmaşa karşısından her zaman avantajlıdır.

    Yazıda bazı durumlarda başlık (yani belirleyici, vurgulayıcı sözcük ya da sözcükler) kullanırız. Bunların dikkat çekmesi için yazının bütününden farklı bir font ve punto ile yazılmaları gerekir.

    DOĞRU SÖZCÜKLER

    İmla kurallarına mutlaka uymalısınız. Türkçe'de bazı sözcükler söylenişlerindeki kolaylık ve alışkanlığın yazı diline de yansıması sonucu yanlış yazılıyor. Bunları yaparsanız, yazınızı okuyan sizin için "acemi" diye düşünür. "Acemi" bir yazar olarak adlandırılmamak için şu sözcüklerin yazılışına mutlaka dikkat edin:

    Yanlız değil yalnız yazmalısınız
    Yalnış değil yanlış yazmalısınız
    Çünki değil çünkü yazmalısınız
    Herkez değil herkes yazmalısınız
    Kurdela değil kurdele yazmalısınız
    Meyva değil meyve yazmalısınız
    Makina değil makine yazmalısınız
    Sarımsak değil sarmısak yazmalısınız (Kaynak TDK Türkçe Sözlük)
    Fasulya değil fasulye yazmalısınız
    Ambülans değil ambulans yazmalısınız
    Akedemi değil akademi yazmalısınız
    Deklerasyon değil deklarasyon
    Papuç değil pabuç yazmalısınız
    Otobos değil otobüs yazmalısınız
    Orjinal değil orijinal yazmalısınız
    Konservatuar değil konservatuvar yazmalısınız
    Alimünyum ya da aliminyum değil alüminyum yazmalısınız
    Sovan değil soğan yazmalısınız
    Kapora değil kaparo yazmalısınız
    Prosedir değil prosedür yazmalısınız
    traş ve heykeltraş değil tıraş ve heykeltıraş yazmalısınız
    dokuman değil doküman yazmalısınız
    Labaratuvar veya labaratuar değil laboratuvar yazmalısınız
    Acenta değil acente yazmalısınız


    ESPAS

    İmla kurallarımızın en çok ihlal edilenlerinden ya da yanlış kullanılanlarından biri ayrı yazılması gereken eklerin bir türlü yazılmamasıdır. Dahi (üsteleme) anlamına gelen de'ler, da'lar ve ki'ler kullanıldıkları sözcükten bir boşlukla (espas) ayrılır. Yani "Ben de geleceğim" yazmalısınız. "Bende geleceğim" yazarsanız yanlış olur. "Ben de" deki bu de eki dahi anlamındadır. "Öyle sevdim ki, kimse inanamadı" yazmalısınız. "Öyle sevdimki kimse inanamadı" yazarsanız yanlış olur.

    Soru ekleri de bağlı oldukları sözcükten bir boşlukla ayrılır. Bu ekler mi, mı, mu şeklinde olabilir. Yani şöyle: "Ben de geleyim mi?" Burada "mi" bir soru ekidir. Yapayım mı, seveyim mi... Gibi...

    ÜNLÜ VE ÜNSÜZLER

    Türkçe'de bazı harflere ünlü, bazılarına ünsüz denir. Sesli ve sessiz harfler tanımı da kullanılır. Sesli harfler a, e, i, ı, o, ö, u, ü'dür. Sessiz harfler ise kalan 21 harf. Sessiz harfler kendi aralarında "sert" ve "yumuşak sessiz" olarak ayrılırlar. f, ç, h, p, k, s, ş, t sert sessiz harflerdir. Kalan sessizler ise "yumuşak sessiz". Sert sessizlerle biten sözcüklere bir ek yapılacaksa, bu ek de mutlaka sert sesiz bir harfle başlamak zorundadır.

    Örneğin "otobüsdeki" sözcüğü yanlıştır. Çünkü otobüs'ün son harfi s sert sessizdir. Bu nedenle de ekinin "te" şeklinde kullanılması gerekir. Yani doğrusu "otobüsteki". Peki, sert ve yumuşak sessizleri nasıl ayıracağız? Kullanabileceğiniz en basit yöntem "FISTIKÇI ŞAHAP" yöntemidir. Bu iki sözcükteki sesli harfleri çıkarın. Yani I'ları ve A'ları. Kalan harflerin tümü sert sessizlerdir. Eğer ekleyeceğiniz sözcüğün son harfi fıstıkçışahap'ı oluşturan sessizler arasında varsa, ek de sert sessizlerden, yani fıstıkçışahap içindeki harflerden (f. s, t, k, ç, ş, h , p) biri ile başlamalıdır.

    ŞAPKA VE ÜNLEM

    Şapka inceltme ya da uzatma işaretidir. Bazı sesli harflerin üzerine konur. A, u, i gibi. Amacı, bu harfin uzatılarak ya da iki taneymiş gibi okunması gerektiğini göstermektir. Yani şapkalı bir a harfi gördüğünüzde bunu aa gibi okursunuz. Türkçe'ye özellikle Arapça ve Farsça dillerinden giren sözcüklerdeki anlam karışıklığını önlemek amacıyla uzatma işareti kullanmak gerekiyor. Hala yazdığınızda bu sözcüğün babanın kız kardeşini kastettiği anlaşılır. Ama hâlâ yazarsanız bu devam eden, süregelen, devam etmekte olan anlamındadır. Aynı şekilde kar yazarsanız, meteorolojik bir olay anlaşılır. Kazanmak, çoğaltmak, artırmak anlamına gelen kâr'ı kastediyorsanız kâr yazmalısınız. Uçurum anlamındaki yar ile sevgili anlamındaki yâr'i de bir şapka ayırır. Genel kural olarak şapka bu üç sözcükte kullanılır. Çünkü hala ile hâlâ'yı, kar ile kâr'ı, yar ile yâr'i birbirinden ayırmak gerekir. Ama örneğin reklam yazarken şapkalı da yazsanız, şapkasız da o sözcüğün reklam olduğu anlaşılır. Yazının sade olması bakımından gereksiz ve sık şapka kullanılmaması yerindedir. Yazıyı illa "süslemek" istiyorsanız kullanın.

    Yine yazının sadeliği, kolay okunması bakımından sık sık ünlem işareti (!) ve soru işareti (?) kullanmak da gereksizdir. Kurduğunuz cümle zaten bir vurgu içermiyorsa siz sonuna istediğiniz kadar ünlem işareti koyun istediğiniz etkiyi sağlayamazsınız. Ama yeterli vurgu varsa, ünlem işareti koymaya bile gerek kalmaz.

    ŞU HAİN EKLER

    Özellikle yabancı sözcükler ve kısaltmalara yapılan eklerde hatalı kullanım çok yaygın. Örneğin IMF kısaltmasına den, ye, nin benzeri ekler yapıldığında bu kısaltmanın orijinal okunuşuna göre mi, yoksa Türkçe okunuşuna göre mi ek yapılacağı kestirilemiyor. Doğrusu eki Türkçe okunuşuna göre yapmak. Yani IMF kısaltmasının son harfi "f" olduğuna göre yapılacak ekin de bu yumuşak sessiz harfe uygun olması gerekir. IMF'e (okunuş şekli orijinal ef'ten) yazılışı ya da söylenişi yanlıştır. Doğrusu IMF'ye (okunuş şekli Türkçe fe) olmalı.

    NE ZAMAN AYRI NE ZAMAN BİRLEŞİK ?

    Türkçe'de 1980 döneminde başlayan ayrı mı yazmalı, birleşik mi yazmalı konusundaki kaos hâlâ sürüyor. Örneğin "karabahtım" mı yazılmalı, "kara bahtım" mı yazılmalı gibi. Bu tartışmanın temelinde sözünü ettiğimiz dönemde ülkemizdeki dilbilimciler arasında ortaya çıkan "öztürkçe", "canlı ya da yaşayan Türkçe" bölünmesi yatıyor. Öztürkçe'yi savunanlar genellikle birleşik, "yaşayan Türkçe"yi savunanlar ise ayrı yazımdan yanadır. Genel kural olarak, eğer iki ayrı sözcük birleşip yeni ve bambaşka anlamlı bir sözcük oluşturuyorsa birleşik yazılmalıdır. Örneğin, sivrisinek, anamuhalefet, karabasan, kardelen, tümdengelim, ortaokul, altyapı, üstgeçit, karadelik gibi...

    GELİYİM Mİ, GELEYİM Mİ ?

    Sık yapılan yanlışlardan biri de bu. Yani soru eklerindeki ilgeçlerin (edatların) yanlış kullanımı. Geliyim mi, söyliyeyim mi, ağlıyayım mı, başlıyayım mı, yatırıyım mı demek ya da yazmak yanlıştır. Doğrusu geleyim mi, söyleyeyim mi, ağlayayım mı, başlayayım mı, yatırayım mı olmalı...

    ŞİİR VE NOKTALAMA İŞARETLERİ

    Sık yapılan bir başka hata şiirlerde dize sonlarında virgül kullanılması. Yapısı gereği şiirde bir dize ya bir cümledir ya da alt dizelerde tamamlanacak olan bir cümlenin parçasıdır. Bir cümle olması halinde dize sonuna virgül değil nokta konulur. Ki bu da şiirin görselliği, estetiği ve anlatım kaygısı bakımından illa gerekmez.

    Ustaların noktalama işareti kullanmadan yazdığı pek çok güzel şiir olduğunu hatırlayın. Bir cümlenin parçası olması halinde ise her dizenin sonuna virgül koymak, bir yandan anlamı karmaşıklaştırır, söylemi zayıflatır, bir yandan da görselliği içinden çıkılmaz hale getirir. Eğer şiirde bölünmüş bir cümleden oluşan birden çok dize varsa, anlamı zayıflatmamak, söylem kaybının önüne geçmek amacıyla virgül kullanılabilir. Ama "bu dize bitti, cümle bitmedi, alt dize ya da dizelerde sürüyor" mantığıyla her dize sonuna virgül koyarsanız estetiktek, içerikten ve okuma kolaylığından ödün vermiş olursunuz.

    BOL NOKTA BOL HATA

    Türkçe imla kılavuzunda "yan yana iki nokta" şeklinde bir noktalama işareti yok. Ama "yan yana üç nokta" Türkçe imlasında yer alan bir noktalama işareti. Bunu unutmayın. Milli edebiyat akımının ilk dönemlerinde Latin alfabesine geçişin karmaşası içinde kimi yazarların kullandığı "yan yana iki nokta" yanlışı kısa sürede düzeltildi. Çoğu zaman düzyazıda, özellikle şiirde yapılan bir başka nokta hatası "yan yana üçten çok nokta" ya da "sıralı nokta" koymak. "Sıralı noktalar", kural olarak, bir metinde "bilerek ya da eksik bilgilenme nedeniyle" atlanan veya çıkarılan bölümleri belirtmekte kullanılır. Ya da bir yazının içine herhangi bir metinden bir bölüm alındığında, alınan bölüm metnin başından değil başka bir yerinden başlıyorsa, bunu belirtmek için "sıralı nokta" kullanılır. Siz, şiir ya da düzyazınızdaki cümlelerin sonuna "anlamı ve söylemi güçlendirme" kaygısıyla "üçten fazla" noktayı sıralarsanız, ortaya çıkan anlam budur: Yani kastınızdan çok uzak ve tümüyle yanlış bir anlam.

    NİDÂ'YI NÂDİM ETMEYİN

    Nidâ, bildiğiniz gibi, ünlem işareti. Bu tür düşünce, duygu ve fikirleri içeren cümlerin sonlarında korku, şaşkınlık, hayret, üzüntü benzeri güçlü duyguları belirtmek için konulur. Bağırma, haykırma, isyan etme, zafer düzeyindeki bir sevinci belirtme gibi güçlü duguysallık ve şiddet içeriği bulunan cümleler de ünlem işaretiyle bitirilir. Bilinmeyen, belirlenemeyen, anlam verilemeyen durumların ifade edildiği cümlelerin sonuna bunu vurgulamak amacıyla yine ünlem işareti konulur.

    Sık yapılan bir hata, ya da yanlış anlama nedeniyle başvurulan bir yöntem, bu tür cümlelerde güya anlamı güçlendirmek, vurguyu artırmak amacıyla art arda ünlem işaretinin kullanılması. Oysa art arda iki ya da üç ya da dört ya da daha fazla ünlem işareti Türkçe'nin noktalama işaretleri arasında yer almaz. Ünlem işareti bir kez kullanılır ve istenilen vurguyu yapar. Eğer cümleniz zaten doğuştan vurgusuzsa sizin art arda ünlem işareti koymanız onu ne güçlendirir ne de kurtarır. Olsa olsa zayıflığını iyice ortaya çıkarır. Bir yandan da bu kadar kalabalık "nidâ" bir "nidâ"yı "nâdim" eder. Yani üzer.

    noimage
#12.04.2008 04:28 0 0 0
  • Kadının en önemli statüsü anneliğidir. Daha sonra işleneceği üzere ailenin önemli sosyal fonksiyonlarından biri üyelerine birincil grup tatmini sağlamasıdır. Bunun da büyük kısmını annelik rolü ile kadın yeri*ne getirmektedir;

    "Ağlarsa anam ağlar, gayrısı yalan ağlar".

    "Ana gibi yar, Bağdat gibi diyar olmaz".

    "Ana evlâdından geçmez".

    "Analı kuzu kınalı kuzu".

    "Anadan doğmayan kardeş sayılmaz".

    "Anadan olur dana, hamurdan olur maya".

    Türk atasözlerinde ve deyimlerinde silenin ikinci önemli öğesi babadır:

    "Baba ocağı".

    "Baba nasihatı tutmayan pişman olur".

    "Baba oğlunun fenalığını istemez".

    Türk atasözleri ve deyimlerinde çocuk da aile içinde önemli ve ge*rekli bir öğe olarak işlenmiştir. Çocuk evde aileyi tamamlar, özellikle kırsal kesimde küçükken aileye maddî katkı sağlar, büyüyünce de yaşlılık gü*vencesidir, aynı zamanda statü kaynağıdır.

    "Çocuklu ev pazar, çocuksuz ev mezar".

    "Çocuksuz kadın meyvesiz ağaç gibidir".

    "Çocuk evin meyvesidir".

    "Oğlanı kızı olmayan avrattan, eski hasır yeydir".

    "Evlâdı olmayanda merhamet olmaz".

    Çocuk sahibi olmayı teşvik eden bu atasözleri ailenin insan neslinin üretilmesi ve devamındaki fonksiyonunu da getirir. Böylece hem ailenin ya da soyun hem de toplumun devamlılığı sağlanmış olur.

    Geleneksel Türk kültüründe çok çocuk statü ve güven kaynağıdır, fakat, Türk atasözleri ve deyimlerinde genellikle çocuk büyütmenin zorluklarına işaret edilir:

    "Çok çocuk anayı şaşkın, babayı düşkün eder".

    "Evlâdın varsa başında derdin var".

    "Çocuk büyütmek taş kemirmek".

    "Çocuk isteyen belâsını da istemek gerek".

    "Evlâdın varsa bin derdin var, evlâdın yoksa bir derdin var".

    "Evlâdın var mı derdin var".

    Merter'e göre "Türkiye'de doğurganlık oranları diğer Avrupa ülke*lerine göre yüksek olmasına rağmen, Türkiye'nin sanayileşmesi, modern*leşmesi, eğitim düzeyinin yükselmesi, kentleşme hızının artması ve kadının tarım dışı işgücüne katılması ile paralel olarak azalmaktadır. "(Merter 1990: 58)"

    Çocuklar içinde de kız çocuğun değeri düşüktür, çünkü ele gidecek*tir. Erkek çocuğun değeri yüksektir, çünkü ondan beklentiler çoktur; hem baba adını, soyunu ve ocağını sürdürecek, hem de anne babaya sta*tü kazandıracaktır. Kâğıtçıbaşı'na göre, erkek çocuğuna verilen değer köylerden kentlere ve büyük kentlere doğru gidildikçe değişmektedir. Büyük kentlerde kız erkek ayırımı yapılmadan çocuğun aile bağlarını güçlendirici fonksiyonu köylere göre daha çok vurgulanmaktadır. "(Kâ*ğıtçıbaşı 1969: 110)" Şu atasözlerinde kız ve erkek çocuğun değeri işlenmiştir:

    "Kız yükü tuz yükü":

    "Kız doğuran tez kocar".

    "Kız evde olsa da elden sayılır".

    "Oğlan doğuran övünsün, kız doğuran dövünsün".

    "Oğlanı her karı doğurmaz, er karı doğurur".

    "Oğlandır oktur, her evde yoktur".

    Torunda bile "Oğlanınki oğul balı, kızınki bahçe gülü" olarak nite*lendirilir.

    B. Aile Üyeleri Arasındaki Etkileşim

    Aile üyeleri birbirlerine karşılıksız sevgi bağı ile bağlıdırlar. Aile için*de birincil ilişkiler, yani, sıcak, samimî, yüzyüze, duygusal yönü ağır... İlişkiler yaşanır. Birincil ilişkiler her yaştaki insanın kendini güvende hissetmesi, diğer insanlarla normal ve sağlıklı etkileşime girebilmesi için çok gerekli ve önemlidir. Anne baba çocuklara sıcak bir ortam sağlar. Çocuklar da belli yaşa geldiklerinde anne babaya yardımcı olurlar. Ay*rıca çocuk küçükken anne baba nasıl onun için güvence kaynağı ise, an*ne babanın yaşlılığında da çocuklar güvence olabilirler. Dolayısıyla sile üyelerine birincil grup tatminleri sağlayarak, toplumsal birlik, dayanış*ma ve bütünleşmede fonksiyonel rol oynamış olur Ailenin bu önemli fonk*siyonu şu atasözlerinde dile getirilmektedir:

    "İnsana ata ana gibi yâr olmaz".

    "Bağdat gibi şehir olmaz, kardeş gibi yâr olmaz; ana baba hiçbir yerde bulunmaz".

    Aile üyeleri arasındaki etkileşimi dört başlık altında incelemek müm*kündür:

    1. Eşler Arası Etkileşim:

    Aile kurulduktan sonra eşler arası etkileşim hem kadın hem de er*kek için birinci planda gelir:

    "Bir adamın karısı onun yarısıdır".

    "Kardeş kardeşi atmış, yar başında tutmuş".

    "Kardeşten karın yakın".

    "Otuz oğlun olacağına bir oturak kocan olsun".

    "Baba/oğul ekmeği zindan ekmeği, koca ekmeği meydan ekmeği".

    Eşlerarası ilişkide "eşitlik"ten çok "otorite" ilişkisi dikkati çeker. "Erkeksiz ev, yelkensiz gemiye benzer" atasözü gereği erkek evin reisi*dir. Kadın elinin hamuru ile erkek işine karışmamalıdır. Hele evde ka*dının otorite kurması hiç tasvip edilmez.

    "Kadının hükmettiği evde mutluluk olmaz".

    "Bir evde iki horoz olunca sabah güç olur".

    "Kocana göre bağla başını, harcına göre pişir aşını".

    Aile düzeninin sürmesi için eşlerin rollerini gereği gibi oynamaları tavsiye edilir:

    "Kadını yeşil yaprak eden de kocası, kara toprak eden de kocası".

    "İyi kadının kocası cüppesinden bellidir".

    "Erkeğin rızkı kadının ruhsatına bağlı".

    "Avradı bed olanın sakalı tez ağarır".

    2. Anne-Baba-Çocuk Etkileşimi:

    Çocuk dünyaya geldikten sonra ilk tecrübelerini aile içinde edinir. Kişinin daha sonraki yaşantıları ve çevresi ile ilişkileri aile içi ilişkiler*den büyük ölçüde etkilenir. Aile bütün dünyada en önemli bir birincil gruptur. Aile üyeleri arasındaki sevgi ve samimiyet "biz duygusu"nu ge*liştirir ve bu duygu ana babalardan çocuklara tutum ve alışkanlıkların geçmesini teşvik eder. Ailenin sosyalleştirme fonksiyonu şu atasözlerin*de dile getirilmektedir:

    "Sen seversen oğlunu, o da sever oğlunu".

    "Soydur çeker, huydur geçer".

    "Meyve ağacından uzak düşmez".

    "Armut dalının dibine düşer".

    "Ağaca çıkan keçinin dala bakan oğlağı olur"

    "Çocuğuna iyi-kötü huy anadan gelir".

    Aile sosyalleştirme süreci içinde çocuğa statü kazandırır. Çocuk ai*leye girdiği andan itibaren yaş, cinsiyet, doğum sırası gibi bir seri statü*lere sahip olur. Diğer bazı statülerin kazanılması da sile üyeliğine bağlı olarak gerçekleşir. Meselâ, Ankaralı olmak, orta tabaka mensubu olmak gibi. Ailenin sağladığı statü toplamı çocuğun daha sonra kazanacağı sta*tülere de zemin hazırlar. Yine sile verdiği değerler ve yaptığı telkinlerle eş, meslek, arkadaş gibi seçimlerinde çocuğa statü yönlendirmesi de yapar:

    "Ata dostu oğula mirastır".

    "Babası ekşi elma yer, oğlunun dişi kamaşır".

    "Dedesi koruk yemiş, oğlunun dişi kamaşmış".

    Buna karşılık çocuğun sosyalleşmesinde ve statü kazanmasında şah*siyetin gelişmesinde ailenin yeterli olmadığı, diğer kişi ve gruplara da ihtiyaç duyulduğu bazı atasözleriyle dile getirilmektedir. Böylece Türk atasözleri ve deyimlerinde hem anne babanın statü kazandırıcı fonksi*yonları hatırlatılarak aile kurumu fonksiyonel hale getirilir, hem de bu*nun yeterli olmadığı gösterilerek fert ve toplum hayatında diğer kişi ve gruplararası etkileşime de yer verilir; böylelikle dolaylı yoldan da olsa sosyal etkileşim ve dayanışmanın önemi de vurgulanır.

    "Ana baba ile iftihar olmaz".

    "Ata malı mal olmaz, kendin kazanmak gerek".

    "Atalar çıkarayım der tahta, döner dolaşır gelir bahta".

    "Babadan mal kalır, kemal kalmaz".

    Atasözlerinde silenin statü kazandırma fonksiyonu da çift yönlü olarak işlemektedir. Anne baba çocuklara doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak statü kazandırdığı gibi, çocuklar da hem küçükken hem de büyü*dükleri zaman anne babaya statü kazandırabilirler. "İyi evlât anayı babayı vezir eder, kötü evlât rezil eder", "Doğan anası olma, doğuran anası ol" atasözleri bu gerçeği dile getirmektedir.

    Türk toplumunda erkek çocuğun değeri daha büyük olduğundan er*kek çocuk doğuran anne de, erkek çocuğa sahip olan baba da daha yük*sek bir statü kazanmış olurlar: "Oğlanı her karı doğurmaz, er karı doğurur" atasözü bu gerçeği dile getirmektedir.

    Zaten realitede olduğu gibi Türk atasözleri ve deyimlerinde de an*nelik başlı başına bir statü kaynağıdır: "Çocuksuz kadın meyvesiz ağaç gibidir".

    Çocuk sosyalleşme sürecinde cinsiyet rollerini aile içinde öğrenir. Cin*siyet rolleri çocuğun kişiliğinin gelişmesinde, diğer insanlarla ilişkileri*nin düzenli ve uyumlu olmasında ve topluma uyumlu bir kişi olarak katılmasında, aile içi uyumun sağlanmasında önemli rol oynar. Bu öğ*renme sürecinde kız çocuk anne ile, erkek çocuk baba ile özdeşim ku*rar. Aşağıdaki atasözleri ailenin bu fonksiyonunu açıklar niteliktedir:

    "Oğlan babaya kız anaya çeker".

    "Kenarına bak bezini al, anasına bak kazını al".

    "Oğlan atadan öğrenir sofra açmayı, kız anadan öğrenir biçki biç*meyi".

    Türk atasözleri ve deyimlerinde ebeveyn-çocuk ilişkilerinde otorite*-itaat ilişkisi dikkati çeker. Çocuklar anne babaya hürmet etmeli, saygılı davranmalıdırlar.

    "Oğula devlet gerek ise, anaya ataya hürmet eyleye".

    "Ana ata önünden geçmek hata".

    "Ana baba duasını almış".

    "Ana baba bedduasını alan onmaz".

    "Ata yolu doğru yoldur".

    "Atanın önünden geçeni Allah sevmez".

    Anne baba çocuk ilişkilerinde çocuk ve ebeveynlerin birbirlerine kar*şılıklı görevleri vardır, fakat ebeveyn daha vericidir. Çocuklar özellikle evlendikten sonra kendi ailelerini (eşlerini ve çocuklarını) ön plana al*makta, anne-babalarına gereken ilgi ve yardımı gösterememektedirler.

    "Baba borcu evlâda düşer".

    "Baba himmet, oğul hizmet".

    "Doğurdum oğlum oldu, evlendi komşum oldu".

    "Bir baba dokuz oğlu besler, dokuz oğul bir babayı besleyemez".

    "Babası oğluna bir bağ bağışlamış, oğlu babasına bir salkım üzüm vermemiş".

    Çocuk için genelde annenin varlığı ve rolü daha önemlidir:

    "Yüz koyunlu atam kalmaktan, bir yüksüklü anam kalmak yeydir".

    "Baba öksüzü öksüz değil, ana öksüzü öksüz".

    "Ana analık olursa, baba da babalık olur".

    Aile içi ilişkilerde karşılıklı sevgi ve saygıdan, işbölümünden doğan işbirliği ve dayanışma istenir:

    "Oğlun güder, karın sağarsa koyun olur",

    "Anasını babasını dinlemeyen evlât, kocasını saymayan avrat, üven*dere ile yürüyen atı kapında tutma hiç, durma sat".

    "Buyurmadan tutan evlât, çağırmadan kalkan avrat, orada olur devlet".

    3.Kardeşlerarası Etkileşim:

    Türk atasözleri ve deyimlerinde çok çocuk da tek çocuk da istenmez. Aileyi bir sosyal sistem olarak aldığımızda anne, baba, çocuk yanında kardeş de ikinci bir çocuk olarak bu sistemi tamamlayan bir alt sistemdir.

    "İnsana kardeş gibi yâr, Irak gibi diyar olmaz".

    "Kardeşi olmayan garip olur".

    "Kardeşçe taksim" deyiminden kardeşlik ilişkisinin paylaşma, eşit*lik duygularını kazandırdığını, "Kardeşin büyüğü peder, küçüğü evlât yerine geçer" atasözünden de kardeşliğin aile içi dayanışmayı da sağla*yan bir ilişki olduğunu anlıyoruz. "Anadan doğmayan kardeş sayılmaz"

    Atasözünde kardeşlik duygularının ve rollerinin verilmesinde annenin ro*lünü vurgular, oysa soy bağı olarak kardeşlik babadan geçmektedir.

    Bazı atasözlerinde kardeşlerarası ilişki rekabet ya da düşmanlık iliş*kisi olarak verilir Tabiî atasözleri ve deyimler halkın belli yer ve zamanda belli bir durumu ifade etmek için söyledikleri sözler olduklarından, söy*lendikleri bağlamda değerlendirildiklerinde anlam kazanırlar.

    "Allah kardeşi kardeş, keselerini ayrı yaratmış".

    "Kardeş kardeşin ne öldüğünü, ne onduğunu ister".

    "Kardeş kardeşi bıçaklamış, dönmüş yine kucaklamış".

    "Dost kazan, anan düşman doğurur".

    4. Akrabalık:

    "Et tırnaktan ayrılmaz", "Akrabaya taş atan onmaz" gibi atasözleri akrabaların öneminden bahsetmekte ise de genellikle Türk atasözleri ve deyimlerinde ortaya çıkan akrabalık ilişkileri realitede olduğu kadar da sıcak ve samimi değildir:

    "Hısım hısımın ne öldüğünü ister, ne unduğunu".

    "Akraba idik akrep olduk biz bize, ayrı düştük bakmaz olduk yüz yüze".

    "Akrabanın akrabaya akrep etmez ettiğin".

    Aile ve ev içinde olduğu gibi akrabalar arasında da ilişkiyi kadın be*lirler. Bu sebeple kadın tarafı ya da annenin akrabalarına daha yakın davranılır:

    "Hanım hısmı gelince oklovalar tıkır tıkır, beyin hısmı gelince diş*ler takır takır".

    "Oğlan anası kapı arkası, kız anası minder kabası".

    "Karı hısmı alay bağlar, erkek hısmı sinek avlar".

    Gelin-kaynana ilişkisi Türk atasözleri ve deyimlerinde de bir kalıba oturmuştur. Gelin ile kaynana arasında daima soğuk ve gergin bir ilişki yansır:

    "Gelin çiçek, her dediği gerçek; kaynana yılan, her dediği yalan".

    "Gelinin dini yok, kaynananın imanı".

    "Kaynana dırıltısı".

    "Kaynana pamuk ipliği olup raftan düşse gelinin başını yarar".

    Eltiler ve gelin-görümce arasındaki ilişkiler de soğuk ve gergindir:

    "Elti eltiden kaçar, görümceler bayrak açar".

    "Ortak/Kuma gemisi yürümüş, elti gemisi yürümemiş".

    "Görümce, yüzünü görmeyim ölünce".

    Anne babanın birinci dereceden kardeşleri çocukların bakımında ve yetiştirilmesinde büyük rol oynar:

    "Oğlan dayıya kız halaya çeker".

    "Teyze ana yarısıdır".

    "Amca baba yarısıdır".

    "Gayret dayıya düştü".

    SONUÇ olarak bütün bu açıklamalardan sonra Türk atasözleri ve deyimlerinde ortaya çıkan sile modelini şöyle tesbit edebiliriz: Aile an*ne baba ve çocuklardan meydana geliyor Kadının kadın olarak statüsü düşük, fakat ailenin devamında, aile üyelerinin etkileşiminde, kısacası aile içindeki rolü çok önemli, annelik rolü ile ön plana çıkıyor. Erkek evde reis rolündedir, eşi ve çocukları üzerinde otorite sahibidir. Fakat Gökalp'ın da belirttiği gibi, erkeğin evdeki otoritesi ataerkil aile düze*ninde olduğu gibi sınırsız değil, velâyete dayalı sınırlı bir otoritedir. Ai*lede çocuğun değeri yüksektir Ancak atasözleri ve deyimler baba soyuna ve baba otoritesine dayalı, bir aile düzenini, henüz kentleşme ve modern*leşme düzeyinin yükselmediği, kadının eğitim düzeyinin düşük olduğu ve çalışa hayatına katılmadığı bir toplumsal yapıyı yansıttıklarından ai*lede kız çocuğun değeri erkek çocuğa göre düşüktür. Akrabalar arasın*daki ilişkiler de fazla sıkı ve yoğun değildir Gökalp'ın tanımladığı "Pederî aile" tipi (Gökalp 1976: 155-156) ortaya çıkmaktadır.

    Türkiye'de özellikle 1960'lı yıllardan itibaren sanayileşme ve kent*leşme hızının yükselmesi, iç ve dış göçlerin artması, doğum kontrolü uy*gulamasının yaygınlaşması, özellikle büyük şehirlerde kadının eğitim düzeyinin yükselmesi ve iş alanına atılması ile kadının ve kız çocuğun statüsünde yükselme gibi değişiklikler dışında Türk atasözleri ve deyim*lerinde ortaya çıkan sile ve akrabalık anlayışı hemen hemen günümüz*deki sile anlayışını da yansıtmaktadır.

    Bu haliyle Türk ailesi Türk toplumunda nesillerin ve toplumun/kül*türün devamlılığını sağlayan, birincil ilişkilerle üyelerini tatmin eden, sosyalleştirme süreci ile topluma yeni üye sağlayan, üyelerine statü ak*taran ve rol modelleri sunan, bütün bu fonksiyonları ile de sosyal kont*rol ve sosyo-kültürel bütünleşmede önemli rolü olan temel bir sosyal kurumdur.


    Nevin Güngör ERGAN
    Doç.Dr.Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü, Beytepe-Ankara

    KAYNAKÇA:

    ARSOY, Ömer Asım, Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü, Cilt: I-II, 3. b., Ankara: Türk Dil Kurumu Yay., 1981.

    BAŞARAN, Fatma, "Ailede Cinsiyet Rollerine İlişkin Tutum Değişmeleri" . Türkiye'de Ailenin Değişimi, Ankara: Sosyal Bilimler Derneği Yay., 1984, ss. 145-160.

    DPT, Türk Aile Yapısı, VI. Beş Yıllık Kalkınma Planı Ö.İ.K Raporu, Ankara: T.C. Başbakanlık Devlet Planlama Teşkilâtı Yay., 1989.

    GÖRALP, Ziya, Türkçülüğün Esasları, (Haz: Mehmet Raplan), İstanbul: Kültür Bakanlığı Yay., 1976.

    KÂĞITÇIBAŞI, Çiğdem, "Aile İçi Etkileşim ve İlişkiler: Bir Aile Değişme Modeli Önerisi" Türkiye'de Ailenin Değişimi, Ankara: Sosyal Bilimler Derneği Yay., 1984, ss. 131-143.

    KÂĞITÇIBAŞI, Çiğdem, İnsan Aile ve Kültür, İstanbul: Remzi Kitabevi Yay., 1990.

    MERTER, Feridun, 1950-1958 Yılları Arasında Köy Ailesinde Meydana Gelen Değişmeler, Ankara: T.C. Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu, 1990.,

    TÜLBENTÇİ, Feridun Fazıl, Türk Atasözleri ve Deyimleri, İstanbul: İnkılâp ve Aka Kitabevi, 1963.

    YURTBAŞI, Metin, A Dictionary of Turkish Proverbs, Ankara: Turkish Daily News, 1993.


    Türk Kültürü Kongresi Bildirileri Cilt II
#12.04.2008 04:20 0 0 0
  • noimage

    TÜRK ATASÖZLERİ VE DEYİMLERİNDE AİLE VE AKRABALIK ANLAYIŞI


    Atasözleri geniş halk yığınlarının yüzyıllar boyunca geçirdikleri tecrübe ve bunlara dayanan düşüncelerden doğan ve benimsenen, kimin tarafından söylendikleri belli olmaksızın ağızdan ağıza dolaşan, yol gösterici nitelik kazanmış, az kelime ile çok mana ifade eden kültür unsurlarıdır. Deyimler de, çekici bir anlatım özelliği taşıyan ve çoğunun gerçek manasından ayrı bir manası bulunan kalıplaşmış söz topluluklarıdır.

    Türk atasözleri ve deyimlerinin muhteva analizi yapılacak olursa çok büyük bir kısmının aile ve akrabalık ilişkilerini ifade etmeye yönelik olduğu görülür.

    "Aile, kan bağlılığı, evlilik ve diğer yasal yollardan aralarında akrabalık ilişkisi bulunan ve çoğunlukla aynı evde yaşayan fertlerden oluşan, fertlerinin cinsel, psikolojik, sosyal, kültürel ve ekonomik ihtiyaçlarının karşılandığı, fertlerin topluma uyum ve katılımlarının sağ*landığı ve düzenlendiği temel bir toplumsal birimdir şeklinde tanımlanabilir". (DPT 1989: 3-4)

    Toplumsal yaşayışın ilk zamanlarından beri her toplumda ailenin varlığı gözlenmiştir. İlkel topluluklarda aile tek sosyal kurum olma durumundadır. Hayatın gerektirdiği dinî, ekonomik, eğitimle ilgili, siyasî... bütün faaliyetler aile çerçevesinde gerçekleştirilmiştir. Kültürler geliştikçe kurumlar da genişleyip daha karmaşık hale girmektedirler. Bu sü*reç yapısal farklılaşmayı ve sosyal yapının kurumsal bileşiklerini ortaya çıkarıyor Dolayısıyla aile dinî, ekonomik, siyasî birçok fonksiyonunu bu faaliyetlerle ilgili kurumlara devretmiş ya da onlarla paylaşmıştır. Fakat sile insan neslini üretme ve sosyalleştirmedeki birincil grup olma fonksiyonları ile hem insan neslinin üretilmesinde hem de toplumun devamlılığında ve şekillenmesinde vazgeçilmez bir sosyal kurum olarak varlığım sürdürmektedir.

    Bu tebliğimizde önemli folklorik malzeme, olan Türk atasözleri ve deyimlerinde ortaya konmuş olan aile ve akrabalık ilişkileri silenin kurulması, sile üyeleri ve aralarındaki etkileşim boyutlarında ele alınıp sos*yolojik bakış açısıyla değerlendirilmeye çalışılacaktır. Aile konusu çeşitli boyutlarıyla incelenirken, ilgili çok sayıda atasözü ve deyim içinden belli başlıları seçilerek verilecektir.

    Türk atasözleri ve deyimlerinde ortaya çıkan aile ve akrabalık anla*yışının incelenmesinin sosyolojik açıdan iki önemi vardır:

    Öncelikle Türk atasözleri ve deyimleri Türk toplumunun, Türk kültürünün bir ürünüdür. Burada tesbit edilen bulgular Türk toplumunu, Türk ailesini tanımamızda bize yardımcı olur; Türk toplumunu ve ailesini birleştiren, bütünleştiren bağları, aynı zamanda bu süreçte ortaya çıkan problemleri tesbit edebiliriz.

    İkinci olarak, Türk atasözleri ve deyimleri aynı zamanda Türk aile*sine ve Türk toplumuna şekil veren unsurlardır. Buradaki tesbitlerimiz toplumun sosyal kontrolü, sosyo-kültürel bütünleşmesi konularındaki çalışmalarımızda bize yol gösterebilir.

    I. AİLENİN KURULMASI

    Aile evlilik kurumu yoluyla kurulur. Türk atasözleri ve deyimlerin*de evlilik kurumu değişik yönleriyle ayrıntılı olarak işlenmiştir.

    "Bekârlık sultanlıktır" gibi bekârlığı destekleyen atasözleri de bu*lunmakla birlikte, Türk atasözleri ve deyimlerinde genellikle evli olma teşvik edilen, bekârlık ise arzu edilmeyen bir statüdür.

    "Bekâr gözü kör gözü".

    "Bekârın parasını it yer, yakasını bit".

    "Bekârlık maskaralıktır".

    "Varsa eşin rahattır başın, yoksa eşin zordur işin".

    "Evlenenle ev alana (yapana) Allah yardım eder".

    Genellikle kız çocukları için erken yaşta evlilik teşvik edilir, fakat evlilik konusundaki kararın aceleye getirilmesi de istenmez. Fatma Ba*şaran'ın 1980'li yılların başında Manisa kent merkezi ve köylerinde yaptığı araştırmaya göre kız için en ideal evlenme yaşının 16-20 olmasına karşılık, erkek için ideal evlenme yaşı 21-25'dir. (Başaran 1984: 148) Ev*lenme yaşı kırsal kesimden kasabaya ve kente doğru gittikçe, kadının eği*tim düzeyi yükseldikçe yükseklemtedir. Erken evlilik konusu şu atasözlerinde dile getirilmektedir:

    "Kız beşikte çeyiz sandıkta".

    "Onbeşindeki kız ya erdedir, ya yerde".

    "Demir tavında, dilber çağında".

    "Erken evlenen döl alır, erken kalkan yol alır".

    "Erken evlenen yanılmamış".

    "İven (acele eden) kız ere varmaz, varsa da baht bulmaz".

    Türk atasözleri ve deyimlerinde tek eşlilik (monogami) vurgulanmak*tadır. Tarih içersinde Türklerin birden fazla eşle evlendikleri görülmüştür. Gökalp'ın bildirdiğine göre, hakanların ve beylerin "hatun"dan başka "kuma" adıyla başka illere mensup eşleri de bulunabilirdi. Fakat Türk töresi bunları resmen eş olarak tanımazdı, çocukları hakan olamazdı, mirasdan hak alamazlardı. (Gökalp 1976: 159) Bugün de ikinci kadın kuma olarak hoş karşılanmamaktadır. Daha çok kırsal kesimde görülen iki eşle evlilik, çocuk sahibi olma veya erkek çocuk sahibi olma gibi sebeplerle yapılmaktadır. Nitekim atasözlerinin hiçbirinde çok eşlilik des*teklenmemektedir:

    "Kadının biri alâ, ikisi belâdır".

    "Bir eve bir baca, bir kadına bir koca".

    "Kızın kimi severse güveyin odur, oğlun kimi severse gelinin odur"

    atasözü eş seçmede kız ve erkek çocuğu serbest bırakmayı öngörüyorsa da, genelde atasözlerinde gençlerin evlenmelerine müdahale edildiği göz*lenir. Bu özellikle kızlar için erken yaşta evlilik teşvik edilmesi ve biraz sonra açıklanacağı üzere, Türk ailesinde üyeler arasındaki sıkı bağlar dikkate alındığında tutarlı bir yaklaşımdır. Merter'e göre "evlenme ve eş seçiminde kırsal alanlarda çok etkili olan aile baskısı köy ailesinden kent ailesine doğru etkisini kaybetmektedir... Yine Türkiye'de özellikle kızların evlenme kararında silenin etkisi erkeklere göre daha fazla ol*maktadır. "(Merter 1990: 29, 41)" Konu ile ilgili atasözlerinden bazıları:

    "Kızı kendi havasına bırakırlarsa ya davulcuya varır, ya zurnacıya".

    "Kızı kendi keyfine koysalar çalgıcıya varır".

    "Ergen gözü ile kız alma, gece gözü ile bez alma".

    Eş seçmede hem ailenin hem de akraba ve çevrenin fikri alınır. Eş*ler arasında denkliğe özen gösterilir. Özellikle kızın köklü bir aileden gelmesine, belli özelliklere ve değerlere sahip olmasına dikkat edilir. Ku*rulan ailenin sağlam temellere sahip olmasında bu seçim önemli rol oynar:

    "Davul dengi dengine çalar".

    "Halayıktan (beslemeden) kadın olmaz, gül ağacından odun".

    "Kenarın dilberi nazik de olsa nazenin olamaz".

    "Kendinden küçükten kız al, kendinden büyüğe kız verme".

    "Kız alan gözle bakmasın, kulak ile işitsin".

    "Pekmezi küpten, kadını kökten al".

    "Lafın azı uzu, çobana verme kızı; ya koyun güttürür, ya kuzu".

    "Asili alması zor, saklaması kolaydır".

    "Babasının mezarını görmediğin adama kız verme".

    Eğer yeni evlenen çiftler ayrı ev açmayacaklarsa, genellikle erkeğin babasının evine yerleşme usulü (patrilokal) hakimdir. Evliliklerde "İçgüveysi" olarak kızın baba evine girme az görülür. Erkeğin "baba" ocağı'nı tüttürmesi önemlidir. Bu yalnız kırsal kesim için değil, kent ke*simi için de bugün de geçerli bir tesbittir. Şu atasözleri ve deyimlerden bu durum gözlenebilir:

    "Kızı ver, köprü kes".

    "İç güveysi iç ağrısı".

    "İç güveysinden hallice".

    "Baba ocağı".

    II. AİLE ÜYELERİ VE ARALARINDAKİ ETKİLEŞİM

    A. Aile Üyeleri:

    Türk atasözleri ve deyimlerinde anne, baba, kız ve erkek çocuklar üzerinde ayrı ayrı durulmaktadır. Ailede en büyük rol kadına verilir, kadın ön plana çıkmaktadır. Çünkü, evi yuva haline getiren, aileyi bir*birine bağlayan kadındır.

    "Evi ev eden avrat (kadın), yurdu şen eden devlet".

    "Kadın erkeğin eşi, evin güneşidir".

    "Kadının düzdüğü evi Tanrı yıkmaz, kadının bozduğu evi Tanrı yapmaz."

    "Kadın var ev yapar, kadın var ev yıkar".

    "Kadınsız ev olmaz".

    "Dişi kuş yapar yuvayı, içini, dışını sıvayı sıvayı".

    Buna karşılık bazı atasözlerinde kadının statüsünün düşük olduğu vurgulanmaktadır:

    "Kadını sırdaş eden esrara tellal aramaz".

    "Avradın kazdığı kuyudan su çıkmaz".

    "Kadının saçı uzun olur, aklı kısa".

    "Kadın şerri şeytanın şerrine eşittir".

    "Kadının bir aklı, erkeğin dokuz aklı vardır".

    "Avrattan vefa, zehirden şifa".

    1971-1981 yılları arasında yapılan Türkiye'de aile içi etkileşimi esas alan birtakım araştırmaların ortak bulgusu da erkeğe kıyasla kadının aile içi düşük statüsü üzerinde odaklaşmaktadır. Kadın-erkek statü fark*lılaşması özellikle karar verme süreçlerinde; tüketimde ve genellikle mad*dî imkânlarda; çevre ile ilişkilerde ve hareket özgürlüğünde kendini göstermektedir. Bulgular kadının eve bağlı, bağımlı konumunu yansıtmaktadır. (Kâğıtçıbaşı 1984: 131-132) Yine "Erkek getirmeyi, kadın yet*tirmeyi bilmelidir", "Anasız çocuk evde hordur; babasız çocuk çarşıda" atasözleri kadın ile erkek arasındaki işbölümüne işaret eder; kadının yeri evidir, erkeğin görevi dışarıdadır.
#12.04.2008 04:19 0 0 0
  • HİÇ ESKİMEYEN YAZILAR TÜRKÇE'NİN SIRLARI

    Şu fani dünya saâdetleri içinde hiçbir şey, aziz Türk çocuklarına Türk dilini öğretmek kadar güzel hizmet değildir.

    Vatan çocuklarına bir milletin yarattığı ve yaşattı*ğı dili, bütün güzellikleri, incelikleri, yücelikleri ve güzel sesleriyle öğretmek...

    Onları, böyle bir dilin sihirli ifadelerine yükselterek; her an, daha çok duyan, düşünen, anlayan ve yara*tan insanlar olarak yetiştirmek...

    Dilin, böylesine tılsımlı vasıta olduğunu bilmek ve bütün bunları, bilerek, severek yapmak...

    Burada cesaretle söyleyebilirim ki yeryüzünde nice insan, böyle büyük bir sanatın, böyle şerefli bir hizmetin vazifelisi olduğunu düşünmemiştir. Çünkü bilindiği ve zannedildiği gibi, bu güzel hizmet, yalnız dil ve edebi*yat hocalarının vazifesi değildir. Muallimler, hangi dersin hocası olurlarsa olsunlar, Türk çocuklarına her şeyden çok Türkçe'yi öğretecek, onlara, anadillerinin ses ve söz güzelliklerinden, ifade ve mana zenginliklerinden güfteler ve besteler vereceklerdir. Öğretmen değil de anne ve baba iseniz, abla ve ağabey iseniz, bu sizin daha sevgili vazifenizdir. Yavrularınıza, sözlerini halk dehasının yarattığı ve bestesi yine halk sanatından yükselen ninniler söylemekten başlayarak, öğreteceğiniz en güzel şey, Türkçe'dir.

    Aradaki fark, bunu bilmekte ve bunu Türkçe'nin bü*tün incelik ve güzelliklerini benimseyerek, zevkle ve ül*kü ile yapmaktadır.

    Çünkü diller, milletlerin en aziz, en tılsımlı, en kıymetli servetleridir. Çünkü dillerin bir ses güzelliği ile dalgalanıp bir duyurma, anlatma ve inandırma gücün ulaşmaları, kısa zamanda olmamıştır.

    Çünkü yeryüzünde diller kadar millet fertlerini bir*birlerine bağlayan, onlara birbirlerini sevip anlamakta, hele sevgilerini dile getirmekte aziz yardımcı olan başka kuvvet mevcut değildir.

    Bir tarih boyunca ordu ordu insanları, savaş meydanlarından geçirerek, zafere, gazi veya şehit olmaya koşturan cihangirler, büyük başarılarını, birçok da, sa*vaşçılara duyurabildikleri hitabet dilinin büyüleyici güzelliğiyle kazandılar.

    Bizim tarihimizde: Bu denizler, bu ırmaklar bize yetmez! Daha deniz, daha ırmak istiyoruz! Yurdumuzu öylesine büyültelim ki gök kubbesi ona çadır, güneş de bayrak olsun! diyen Oğuz Han; yine böyle bir hitabeyle, kendisine isyan etmiş bir orduya Çaldıran gibi zafer kazandıran Yavuz Sultan Selim ve daha nice cihangirler, tarihi zaferlerini, birçok da, kütlelere söz söyleyişlerindeki inandırıcı lisana borçludurlar.

    Mermere can veren heykeltıraş gibi, kelimelere ses ve hayat veren söz sanatkarının da bu başarısı, söze musikinin duyurucu kudretini katabildiği ölçüde derin ve ölümsüzdür. Bu bakımdan, büyük ses şairi Baki'nin:

    Avâzeyi bu âleme Davud gibi sal
    Baki kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş

    mısralarında, yalnız şiir anlayışı bakımından değil, dil anlayışı bakımından da varılmış derin hakikat vardır.

    Çünkü, tekrar edelim ki:

    Dillerin bir musiki kudreti kazanması, kelimelerin birer nağme güzelliği alması, kısa zamanda olmamıştır.

    Denilebilir ki dil ve edebiyat sanatı, bu güzel neticeye varmak için, sanat ve edebiyat tarihinin daha ilk anla*rından başlayarak; sözü sesle birleştirmeğe çalışmıştır.

    Bunun en açık delili, sözün en güzel sesli ifadesi olan şiir sanatının, başlangıçta musiki sanatından ayrı olmayışıdır: Bilindiği gibi, ilk şiirler, asırlarca, hatta çağlarca, musiki aletlerinden çıkan seslerle birlikte söylenmiştir.

    Bir misal olarak, eski Yunanlılar, söze bir duyuruculuk vermek için, şiiri, lyre isimli sazla söylüyorlardı.

    Eski İranlı'lar, bunun için, rûd, çenk, rebâb gibi sazlar kullanıyorlardı. İbrani şiiri, Davud Peygamber'in de kullandığı mizmâr isimli bir sazla söyleniyordu. Davud'un ilahilerine Mezâmir denilmesi, bu dini şiirlerin miz*mar'la birlikte söylenmesindendi.

    Eski Türkler, şiiri, kopuzla söylüyorlardı. Saz, eski Türk şiirinin, ayrılık kabul etmez arkadaşıydı. Türkler, onsuz şiir söylemez; yalnız söz sanatında değil, yapacak*ları hareketlerin de pek çoğunda onun yardımını arar*lardı.

    Bütün bunlar, dillerin daha ilk devirlerinde söz' e musiki katmak ihtiyacındandır. Dillerde kelimeler, uzun asırlar içinde, işte bu musikili çalışmalar sonunda nağmeleşmiştir.

    Düşünmelidir ki, söz'ün ses'e bu ölçüde ihtiyacı olduğunu, daha ilk insanlar, bizim kendilerine iptidai dedi*ğimiz insanlar anlamıştır.

    Asırların, bazen çağların emeğiyle, böylesine güzel ses ve güzel mana kazanmış kelimelerin, neden, şu veya bu hoyratlıklar içinde ziyan edilmemesi lâzım geldiğinin (anlayanlar için) en büyük delili budur.


    Nihat Sami BANARLI
#12.04.2008 04:05 0 0 0
  • Hasan Ali Yücel | İki Dil

    Düşünmek, içten konuşmak; konuşmak, dıştan düşünmektir. Bu yazıyı yazışını, bu sözün anlatmak istediği fikre bir örnek olabilir:
    Önümde boş bir kağıt. Yanımda kimse yok, büsbütün kendi kendimeyim.. Düşünüp yazıyorum. Yazmadan önce, düşünürken yaptığım iş, kendi kendime konuşmanın bir türlüsüdür. içten konuştuğum bu sözleri yazmaya başlayınca, düşündüklerimi kağıt üstüne çiziyorum demektir.

    Düşünme, konuşma, yazma... Bir dilde bu üç iş at başı beraber gitmez de, konuşma dili başka, yazma dili başka olursa o dilde doğru bir düşünüş var olamaz, işte Osmanlıca... Nice yüz yıllar, bir yanda ulus, öbür yanda okuryazarlar, başka başka dil kullanırlardı. Okuryazarlar da konuşurken başka, yazarken başka bir dilde idiler. Bunun içindir ki bu çağlarda aramızdan başka ülkelerde de tanınmış değerde büyük düşünenlerimiz çıkamadı.

    Gazi dil değişiminin kalın çizgisi; düşünmede, konuşmada, yazmada öz Türkçeye varmaktır. Hepimizin ilkönce yapacağımız iş, kafamızın içini Türkçeleştirmek olmalıdır... Öz Türkçe düşünmeye kendimizi alıştırmaksızın, ne güzel Türkçe söyleyebiliriz, ne de güzel Türkçe yazabiliriz.

    Bu bakımdan ATATÜRK dil değişiminin en korkunç düşmanı, konuşma dilinin başka, yazma dilinin başka olmasıdır. Bu başkalıktan, bu ikilikten çok çekinmeliyiz. İki dil, konuşma ve yazma, başka başka olursa Osmanlıcanın uğradığı sona gidiyoruz demektir. Bu engeli ortadan kaldırmak, kendimizi bu kötü ikilikten kurtarmak için birinci olarak düşünmede, ikinci olarak konuşmada, en sonra da yazmada güzel Türkçeye alışmak, güzel Türkçeyi aramak gerektir.

    Bir günde bin söz yazıyorsak, hiç değilse on bin söz söyleriz. Öz Türkçe konuşmadan yalnız yazıda bunu yapmaya kalkmamız çok yanlış, çok eksik bir iş olur. Öz Türkçe yazmak için yaptığımız emeğin yüz kere daha çoğunu öz Türkçe konuşmak için yapmalıyız.

    Öz Türkçeye gelince bu dil açık olmalı; düşünceleri kolay anlatmalı. Bir söz, Osmanlıcada olduğu gibi, hem öyle, hem şöyle anlaşılmamalı; bir türlü anlaşılmalı. Her söz bir düşünüşün kalıbı olmalı. Türkçemizde bu iyilikler vardır. Yeter ki biz okuryazarlar, onları ortaya çıkarabilelim.

    Son günlerde gazetelerde gördüğümüz öz Türkçe yazılar içerisinde, bu işe alışkın, usta ellerden çıkanları ne kolay, ne seve seve okuyor, anlıyoruz.

    Kendi sınamalarıma, daha çok bizden başka yerlerde bu işte yapılan sınamalara bakıyorum da açık olarak anlayıp inanıyorum ki konuşma ile yazma arasındaki ayrılık, düşünmek için en kötü bir engeldir. Öz Türkçeye, güzel Türkçeye varmak için öz Türkçe düşünerek, öz Türkçe konuşarak öz Türkçe yazalım.
    26 Teşrinievvel-1934
#12.04.2008 03:59 0 0 0
  • Türkçe Yanardağ'dır, "Türk demek, Türkçe demektir; ne mutlu Türk'üm diyene!


    Dil bilinç, bilinç yaşamdır. Çevremizdeki kişileri, olayları, nesneleri; söz etiketleriyle birbirinden ayırarak adlandırır, üzerlerinde düşünebilme olanağını elde ederiz. Dil; binyıllardır kuşaklardan kuşaklara akıp gelerek gelişen sözel DNA'dır. Dil; organik beden'i düşünen konuşan insan; toplumu ulus yapan sihir'dir.

    Atatürk ne güzel açıklar bu gerçeği... "Türk demek, Türkçe demektir; ne mutlu Türk'üm diyene!" (Türk=Türkçe) Denklemini sıfırlamak, Türk'ü bulanık suda balık gibi avlamak isteyenler; bunu tarihimizde iki kez denemişler, iki kez yenilmişlerdir. Üçüncü kez deneyenler, aynı nedenle yenileceklerdir.

    Nedir bu neden? Türk'ün Türkçe, Türkçe'nin Türk olmasıdır... Türk ulusu gibi, Türk dilinin de ele avuca sığmamasıdır. Gerektiğinde, yanardağ gibi bilinçaltını bilincine fışkırtabilmesidir. Böyle olmasaydı, ne Türk kalırdı ne de Türkçe.

    Türkçe yanardağının bilebildiğimiz ilk patlamasının tanığı, Göktürk yazıtlarıdır. Türk soylu'larının, kabuğunu beğenmez kestaneler olabildiklerine tarih tanıktır. Çocuklarına Çince adlar veren, onlarla Çince konuşan, Çin yaşam biçimi ve geleneklerini benimseyen bu soysuzlar başarılı olabilselerdi; biz bugün Çindeydik, Çinliydik.

    Türk ulusunun bilinçaltından gelen bir patlama; köklerinden kopmuş bu eğrelti otlarını, lavlarının önüne katarak tarihe gömüverdi. Dindaşlığın yeşil ışığıyla dilimize dolan Arapçalar Farsçalar; Cumhuriyetimizin dipten gelen Türk ve Türkçe lavlarının önünde etkinliğini yitirdi. Üçüncü saldırgan, İngilizce, Fransızca, aynı nedenle yenilecek, kuşkunuz olmasın.

    Çünkü Türkçe; sayısız kökleri, her kökü eylemleştirebilmesi, her kökten sayısız söz türetebilmesi ile ele avuca sığmaz bir dil. Binicisini bekleyen kısrak gibi. Ne var ki, salt bunu söylemek yetmez. "Lâfla pilav pişerse, deniz kadar yağ benden." der bir atasözümüz. Ne yazık ki, Türk dili kısrağını çalıştıracak yeterli binicisi, onu işleyecek dil kuyumcusu yok Türkçemizin.

    Ziya Gökalp Türkçe kuyumculuğunun kuralını koydu:

    Yap yaşayan Türkçe'den
    Türkçe'yi incitmeden
    İstanbulun Türkçesi
    Zevkine olsun giden

    Kaç ozanımız, kaç yazarımız Türkçe'yi geliştirdi, işledi? Çok az! Aydın denilenlerimiz başka dillerin kölesiyken; halkımız kendi dilinin efendisi oldu. Çünkü halk kendi dilinden başka dil bilmez, onunla sınırlıdır. Zora geldimi hemen türetir: Gecekondu, buzdolabı, dolmuş, çekyat, vb.

    Yunus Emre, Karacaoğlan, Pir Sultan Abdal gibi halk'a uyumlu aydınlar; Türkçe'yi işleyip geliştirirken, kestaneler dili çıkmaza sokar; kısırlaştırır, yozlaştırırlar. Bilmezliklerinden değil, Türkçe'yi önemsemezliklerinden yaparlar. Örnek mi?

    TDK Sözlüğü, baskı yılı 1983: Burada "Söz; Bir ya da birkaç heceden oluşan ve anlamı olan ses birliği, sözcük, kelime" olarak anlamlandırılıyor. İyi, iyi de; söz en az bir heceden oluşurken; 1 heceli söz'den daha küçük ya da sıfır heceli, yani sözsüz kelime hangi dilde vardır?

    Arabın kelime'sini söz ile karşılamışken; ayrıca sözcük'e ne gerek var? Arapça "Kelime" Türk dilinde yadırganıyorsa; TDK olarak, Sözlük'ünde belirlediğin gibi onu "Söz" ile karşılayarak Türkçe konuşanlar ortamına önerirsin. Sonuç üçün biri değil, üçünden biridir:

    1) Kelime gider, söz kalır.
    2) Söz gider, kelime kalır.
    3) Her ikisi kardeş kardeş yaşarlar.

    Dilde ırkçılık, yersiz gereksiz. Sözlerin Türkçe uyruğuna alınmaları, Türk
    Diline uyum sağlamaları, Türkçe'yi zenginleştirir nitelikte olmaları, Türkçeleşmeleri için yeterlidir.

    Yabancı dillerden dilimize giren sözlerin o dillerdeki anlamlarını, dilimize oldukları gibi taşırsak; onları sırtımızdan silkip atmamız ya da onlarla dilimizi zenginleştirmemiz kolaylaşır. Yeter ki, içeriğini bilmez söz hamalı olmayalım.

    Örnek mi? Fransızca'dan gezgin gelerek Türkçemize yerleşen otomobil sözünün Fransızca'daki anlamı "Kendi giden"dir. Otomobil sözüne Fransızca'nın içinden bakarsak ne diyor Fransız? "Pierre kendi gideni ile geldi". Gülünç değil mi? Nerede kaldı otomobil sözünün sihri, büyüsü? Yine de silkip atmışız sırtımızdan: "Ahmet arabası ile geldi" diyoruz.

    TDK'mız, "Podyum" yerine "Çıkmalık" önermiş. "Çıkmalıkların başarılı mankeni Canan Mutluer iş kadını oldu." örneğini vermiş (REF: Bizim Gazete, 15 Mayıs 2002). Podyum; Fransızca podium, Yunanca podion'dan dilimize girmiş. Söze Yunanca'dan bakıldığında, -küçük ayak- anlamında. Gülünç. Mankenler ayaklarının ne kadar küçük olduğunu göstermek için çıkmıyorlar oraya. Sıkmalık portakalı çağrıştıran çıkmalık, yerine oturmamış. Haydi dil kuyumcuları, Türk dili TDK tekeline bırakılmayacak kadar önemlidir. Soru şu: Podyum'un Türkçesi, Türk dilinde tanımı kopye çekmeden ne olabilir?

    Ses zenginliğinde Türkçe 1. sırada. 2. sırada İngilizce, Fransızca yer alıyor. 3. sırada Almanca var. Ezgisel (Melodik) olma açısından Türkçe'yi Fransızca izliyor... Fransızca'nın melodisi, sözel yapısının özelliğinden değil; seslerin genizden çıkarılmasından kaynaklanıyor. Türkçe'nin müzikalitesi yüksek! Neredesiniz dil bestecileri? Türkçe'nin ses zenginliğinden, sayısız köklerinden yeni ses, yeni kavram türeticileri, neredesiniz?

    Türkçemizde, eylem köklerine getirilebilen eklerle pek çok söz türetilebilmektedir. Örneklersek: (+n) eki, eylem köklerinden ad kurar. Sessizle biten eylem kökleri; (+ı, +i, +u, +ü) ile seslendirilerek, sözgelişi, basmak'tan; (Bas+ı+n = Basın), yazmak'tan (Yaz+ı+n = Yazın), sormak'tan (Sor+u+n) sözleri TDK görevlilerince türetilmiştir.

    Bu sözler konuşma dilinde vurgu ile ayrımlandırılabilirlerken, yazı dilinde buyruklarla karıştırılabilmektedir: Basın (Nereye basalım?), Yazın (Ne yazalım? Yoksa geçen yaz'dan mı söz ettiniz?), Sorun (Ne soralım? Kime soralım?) sorularını akla getirebilmektedirler. Gökalp, "Türkçe'yi incitmeden" derken karmaşaya neden olan bu tür iki yönlülüğü de, öngörmemiş olmalıdır. Bu kavramlar; başka kökler, başka eklerle karşılanamaz mıydı?

    Bir başka karmaşa, konuşma dilinde vurgu ile giderilirken, yazı dilinde varlığını sürdürebilmektedir: "Yazılım iyi" yazarsak, yazılı sınavın mı, yoksa bilgisayar yazılımının mı iyi olduğu anlaşılamaz. Yazılı sınavdan söz ediliyorsa, "Yazılı'm iyi" yazılmalıdır.

    TDK memurları, "Benimsemek" sözünü maydanoz olarak kullandırırken, Türkçemizin nasıl kısırlaştırılabileceğini de örneklemektedirler. Ancak "Ben", "Ben+im+seyebilirim". Sen benimseyemez, seninseyebilirsin ancak. O; onunsayabilir. Biz; bizimseyebiliriz. Siz; sizinseyebilirsiniz. Onlar; onlarınsayabilirler ancak, benimseyemezler. Çünkü onlar. Ben değildirler.

    Ne mutlu Türkçe'yim diyene.


    NOT: Bu yazı önce Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nin yayın organı BİZİM GAZETE'de yayınlanmıştır.


    noimage


    Erol ERDOĞMUŞ: 1 Şubat 1933 Tirebolu/Giresun doğumlu, İÜ İletişim Fakültesi mezunu (Master), Eğitim Merkezi ve vakıf müdürlükleri yaptı. 1979 Spor-Toto Çocuk yılı Masal yarışması, 1986 Oluşum dergisi "Gençliğe Nasıl Eğitim Verebiliriz?" ve 1987 Milli Prodüktivite Merkezi "Az Gelişmiş Ülkelerde Prodüktivite" yarışmalarında mansiyonlar kazandı. 1978'de Redhouse yayınevince "Ağaçlar Kaçamaz" adlı biyografi çevirisi yayınlandı. Ayrıca 1.000'e yakın makalenin de yazarı.
#12.04.2008 03:56 0 0 0
  • Efe Sözcüğünün Kökeni


    Efe sözcüğünün ise, yaklaşık bütün sözcüklerde genellikle yiğit, özellikle köy yiğidi, mert, korkusuz anlamlarına geldiği açıklanmaktadır. Bununla birlikte efeliğin kabadayılık, baş eğmemek, diklenmek, kafa tutmak anlamlarına geldiği de belirtilmektedir.

    Efe sözcüğü ile ilgili kimi kavramlar türetilmiştir ki, bunlardan biri "efe yürüyüşü", diğeri "efelik"tir. Efe yürüyüşü, diklenerek gösterişli bir biçimde yürümeye denir.

    Efelik ise, karşı koyma, korkusuzluk, yiğitlik, mertlik sergileme durumudur.Bu sözcüğün kökeni konusunda kesin bir düşünce olmamasına karşın, biz büyük bir olasılıkla Türkçe kökenli olduğunu düşünüyoruz.Çünkü benzeri sözcükler bugün Anadolu'nun birçok yöresinde halk dilinde halen canlı bir şekilde yaşamaktadır. Bu, benzeri sözcüklerden sözgelimi bazıları şunlardır:

    Aba: Abla, büyük kız kardeş

    Ağa: Büyük erkek kardeş, varlıklı ve cömert kişi.

    Apa, ape, abe: Büyük erkek kardeş, ağabey.

    Ebe: Babaanne.

    Ede: Ağabey.

    Eke: Büyümüş, herşeyi bilen.

    Eme: Hala, bibi.

    Bu sözcüklerin yapılarına ve anlamlarına baktığımızda efe sözcüğü ile yakınlığı hemen göze çarpmaktadır. Ayrıca kimi yörelerde - özellike Batı Anadolu'da - ağabeye efe dendiği de bilinmektedir. Bazı kaynaklarda efe sözü yetişmiş genç anlamına gelen "efeb" sözünden türemiş olabilir, denilmektedir ki, bu durumda açıklamalarımızla uygunluk içindedir. Kimi araştırmacılar bu sözcüğün bugünkü Efes kentinin eski adı olan Epheus'tan geldiğini, kimi araştırmacılar ise bu sözcüğün eski Anadolu dillerinden Grekçeye, Grekçeden Türkçeye geçtiğini söylemektedirler.Bu savların varsayımdan öte bize göre sağlam bir kanıtı yoktur. Oysa yukarıda ki sözcüklerle benzerliğine baktığımızda yaygın olarak kullanılan yiğit, baş eğmeyen, mert, koruyu gibi anlamları da düşünülerek Türkçe kökenli olduğu rahatlıkla söylenebilir.
#12.04.2008 03:48 0 0 0

  • [left]TÜRKÇENİN LEHÇELERİ VE YAYILDIKLARI COĞRAFYA


    [/left] Burada, (biri dışında) tüm Türk topluluklarının kendi dillerini yani Türkçenin lehçelerini ve şivelerini anadil olarak konuştukları kabulu kesinlikle yanlış olmayacaktır. İkinci dil olarak ise, geçmişte veya günümüzde de bağımlı bulundukları devletlerin resmi dilini konuşmaktadırlar. Bunlar içinden en önemlileri Rusça, Çince, Farsça, Bulgarca ve Ukraynaca'dır. Kuşkusuz bu dillere ayrıca Arapça, Yunanca ile 1960'dan sonra Türklerin işçi olarak yabancı ülkere göçü sonucu öğrendikleri diller olan Almanca, Hollandaca Fransızca ve İngilizce de eklenebilir. Anadolu Türkçesi: Anadolu Türkçesi, Türk dilleri içinde Oğuz dilleri grubunda yer alır. Toplam nüfusları 60 milyona yaklaşan ve Anadolu, Trakya, Kuzey Kıbrıs'ta (Kıbrıs'taki Türk nüfusu yaklaşık 140 bindir) yaşayan Anadolu Türkleri tarafından konuşulan bu dil, Türk lehçeleri arasında en büyük grubu oluşturur. Ayrıca bu lehçe, Türk azınlıklarının da ana dilini oluşturmaktadır:

    Türk Azınlıklar Nüfus

    Bulgaristan Türk azınlığı 750.000
    Batı Trakya Türkleri (Yunanistan) 140.000
    Makedonya Türk azınlığı 66.000
    Irak Türkmenleri 300.000
    Başta Almanya (1.920.000) olmak üzere
    Hollanda (250.000),
    Fransa (240.000),
    Belçika (85.000),
    ingiltere (65.000)
    ve Danimarka'ya (37.000)

    1960'lı yılların başından itibaren göç etmiş Türkler 2.600.000

    Azeri Türkçesi:

    Anadolu Türkçesine yakınlığı ile bilinen Azeri Türkçesi de Oğuz dil grubundadır. "Azeri Türkleri"nin toplam nüfusu yaklaşık 23 milyon kadardır ve Azerilerin ancak 6,5 milyon kadarı Azerbaycan Cumhuriyeti'nde yaşarken yaklaşık 16 milyon Azeri, İran İslam Cumhuriyeti'nin kuzeyinde (Güney Azerbaycan), 330 bini Gürcistan'da ve 110 bini Ermenistan'da yaşamaktadır.

    Özbek Türkçesi:

    Dilleri Karluk grubunda yer alan "Özbek Türkleri"nin büyük çoğunluğu Özbekistan Cumhuriyeti'nde (16,2 milyon) yaşamaktadır. Başta Tacikistan (1,5 milyon) olmak üzere Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Afganistan'da yaklaşık 3 milyon Özbek bulunmaktadır.

    Kazak TürKçesi:

    Kazakça, Türk dillerinin Kıpçak grubunda yer alır."Kazak Türkleri"nin büyük bölümü Kazakistan'da yaşarken, komşu cumhuriyetlerde de (özellikle Türkmenisten, Moğolistan) Kazak azınlıklara rastlanır ve toplam nüfusları 9 milyonu aşar. Kırgız Türkçesi: Kırgız dili, Kırgız-Kıpçak grubunda yer alır ve bu dili konuşan Kıgızların sayısı, diğer komşu cumhuriyetlerde yaşayanlarla birlikte 4 milyonu bulur.

    Türkmence:

    Türkmenistan Cumhuriyeti'nde bugün 3 milyon, diğer bölgelerde de (İran, Irak, Afganistan) yine yaklaşık 3 milyon Türkmen yaşamaktadır. Dilleri Oğuz grubunda yer alır ve Anadolu Türkçesine çok yakın nitelikler taşır.

    Tatarca:

    "Tatar Türkleri"nin 2 milyonu Rusya Devleti'nin içinde (Moskova'nın yaklaşık 750 km güneydoğusunda) Tataristan Özerk Cumhuriyeti'nde (Kazan Tatarları) yaşarken, 1,1 milyon Tatar yine Rusya içindeki Başkurdistan Özerk Cumhuriyeti'nde, 350 bini Kazakistan'da ve 300 bini ise Kırım Yarımadası'nda (Kırım Tatarları) yerleşmiştir. Dilleri Kıpçak grubundandır.

    Başkurt Türkçesi:

    Günümüzde Başkurdistan Özerk Cumhuriyeti'nde (Moskava'nın yaklaşık 1.250 km Güneydoğusu'nda 1milyon, diğer bölgelerde ise 1,6 milyon Başkurt Türkü yaşamaktadır. Dilleri Kıpçak grubunda yer alır.

    Karakalpak Türkçesi:

    Dilleri Kıpçak grubunda yer alan Karakalpak Türkleri,Özbekistan'da (Aral Gölü'nün güneyinde) Karakalpak Özerk Cmmhuriyeti'inde yaşarlar; nüfusları 500 bin civarındadır.

    Çuvaş Türkçesi:

    Çuvaşistan Özerk Cumhuriyeti'nde (Moskova'nın yaklaşık 600 km güneydoğusunda, Tataristan Özerk Cumhuriyeti'nin kuzeybatısında) 950 bin civarında Çuvaş Türkü yaşamaktadır.

    Sors Türkçesi:

    Kültür ve dil yönüyle Hakas ve "Altay Türkleri"ne çok yakın olan Sors Türkleri Rusya'nın Kemerowo bölgesinde (Alma-Ata'nın yaklaşık 1.750 km kuzeydoğusunda) yaşarlar; sayıları 17.000 dolayındadır.

    Altay Türkçesi:

    Altay (Oyrat) dili Kırgız-Kıpçak grubunda yer alır. Bu dili konuşan 60 bin Altay Türkü Altay Özerk Cumhuriyeti'nde (Rusya Cumhuriyeti'nde Kemerowo'nın güneyinde, Moğolistan sınırında) yaşarken 70 bini ise diğer bölgelere yerleşmiştir.

    Uygur Türkçesi:

    Türklerin ilk yazılı eserlerinde kullanılan Uygurca,Karluk dil grubunda yer alır. Bu lehçeyi konuşan yaklaşık 16 milyon Uygur Türkü (bazı kaynaklara göre 20-23 milyon) günümüzde Batı Çin'de (Doğu Türkistan'da), çok azı ise Rusya'da yaşamaktadır.

    Gagavuz (Gökoğuz) Türkçesi:

    Dilleri Oğuz dil grubunda yer alan dolayısıyla Anadolu Türkçesine çok yakın olan Gagavuz Türkleri Moldavya'nın güneyinde 1991 yılında kurulan Gagavuz Özerk Cumhuriyeti'nde yaşamaktadırlar; nüfusları yaklaşık 160 bindir. Ayrıca Balkanlar'da ve Rusya'nın çeşitli bölgelerinde dağılmış küçük topluluklara da rastlanır. Stavropol Türkçesi: Türkmence ve Nogay diline çok yakın olan bu dil, bölgeye göç etmiş Türkmenler tarafından konuşulmaktadır.

    Kumuk Türkçesi:

    Kumuk Türkçesi Kıpçak grubundan olmakla birlikte Anadolu, Azeri ve Karaçay dillerine yakınlık da gösterir. Toplam nüfusları 300 bin kadar olan "Kumuk Türkleri"nin yaklaşık 250 bini Dağıstan bölgesinde (Kuzeydoğu Kafkasya'da) yaşamaktadır.

    Karaçay Türkçesi:

    Karaçay dili Kıpçak grubundan olup, Karaçay-Çerkes Özerk Cumhuriyeti'nde (Gürcistan'ın 200 km kuzeyinde) yaşamakta olan yaklaşık 160 bin Karaçaylı tarafından konuşulmaktadır. Balkar (Malkar) Türkçesi: Dilleri hemen hemen Karaçay Türkçesi ile aynı olan Balkar Türkleri Gürcistan'nın kuzeyinde, bu ülkeye komşu olan Balkar Özerk Cumhuriyeti'nde yaşamaktadır; sayıları 85 bin civarındadır.

    Karaim Türkçesi:

    Kıpçak dil grubuna ait Karaim dili bugün çok az Karaim Türkü tarafından konuşulmaktadır. Bunlar, Ukrayna'nın batısı, Litvanya ve Polanya'da yaşamaktadır.

    Hakas Türkçesi:

    Hakas Türkçesi Kırgız dil grubuna çok yakın olup, Hakas Özerk Cumhuriyeti'nde yaşayan yaklaşık 80 bin Hakas Türkü tarafından konuşulmaktadır.

    Nogay Türkçesi:

    Nogay Türkleri, Stavropol ve Dağıstan Bölgesi,Çeçen-İnguş Cumhuriyeti ve de Karaçay-Çerkes bölgesinde dağınık olarak yaşamaktadırlar. Dilleri Kıpçak grubunda yer alan "Nogaylar"ın sayısı 75 bin dolayındadır.

    Tuva Türkçesi:

    Yaklaşık sayıları 220 bin tahmin edilen "Tuva Türkleri"nin 200 bini Tannu-Tuva Halk Cumhuriyeti'nde (Moğolistan'nın kuzey sınırına komşu bölgede) yaşamaktadır.

    Yakut (Saka) Türkçesi:

    Moğolcanın etkisi ile hayli değişikliğe uğrayan Yakut dili, tahmini sayıları 400 bin olan ve büyük çoğunluğu Yakut Özerk Cumhuriyeti'nde (Çin sınırına 1.250 km uzaklıktaki Doğu Sibirya'da) yaşayan Yakut Türkü tarafından konuşulmaktadır.

    Kaskay Türkçesi:

    Anadolu ve Azeri Türkçesine çok yakın bir Türkçe ile konuşan Kaskay Türkleri, Hasme Türkleri ile birlikte Iran'ın güneyinde yaşarlar; sayıları 700 bin dolayındadır.

    Ahıska (Mesketi, Meşet) Türkçesi:

    Dilleri Oğuz grubunda yer alan Ahıska Türkleri günümüzde dağınık olarak Özbekistan, Kırgızistan,Azerbaycan ve Türkiye'de yaşamaktadırlar. Sayıları 200 bin civarındadır.

    SONUÇ

    VI. Yüzyılın ikinci yarısından sonra kuzeye, güneye ve önemli ölçüde de batı yönüne göçe başlayan Türk kavimleri, XV. Yüzyılın ortalarında bugünkü Bulgaristan sınırına ulaştılar. 1960'lı yılların başında Orta Avrupa'ya yönelen işçi göçünü, bu göçün devamı olarak nitelendiren bazı yazarlar da görüyoruz. Bu göçler sırasında sahip olunan özgün kültür, etkilenişim içinde bulunan diğer kültürlerle zenginleşmiş, ancak anadil olarak konuşulan Türkçe korunmuş ve böylelikle dil çok geniş kıta parçalarına yayılmıştır. Birleşmiş Milletler'in 1990 yılına ait istatistiklerine göre Türkçe, 165 milyon dolayında kişi tarafından anadil olarak konuşulmaktaydı.

    Böylelikle dilimiz Çince, Hintçe, ingilizce ve ispanyolcanın arkasından en büyük (yaygın) dil karakterine sahiptir. Nüfus artışının ortalama % 1,5 olduğu varsayılırsa bu sayının artık 180 milyona yaklaşması gerekir. Çincenin, Çin ve Tayvan dışında Güneydoğu Asya ülkelerindeki Çin azınlık tarafından konuşulduğu, Hintçenin yalnızca Hint Yarımadası'nda yayıldığı düşünülürse, Türkçe, ispanyolca ve ingilizce gibi dünyada geniş coğrafyaya yayılmış diller arasında yer alır. Bunlardan ingilizce, Büyük Britanya dışında, Kuzey Amerika kıtasında , Güney Afrika Cumhuriyeti'nde (ingiliz kökenliler tarafından) ve Avustralya'da anadil olarak konuşulmaktadır. ispanyolca, ispanya dışında Orta (ABD'nin güneyi dahil) ve Güney Amerika'da (Brezilya dışında) yayılmıştır. Türkçenin ise Rusya Federasyonu'nun Pasifik kıyılarından başlayıp, Orta Asya, Kafkasya, Anadolu ve Trakya'yı aşıp Orta ve Batı Avrupa'daki Türklerle, ayrıca az sayıda da olsa Kuzey Amerika'ya göç etmiş Türkler tarafından anadil olarak konuşulmakta olduğunu, böylelikle Afrika kıtası ve Güney Asya dışında (değişik yoğunluklarda) tüm Kuzey Yarımküre'ye yayıldığını görüyoruz.
#12.04.2008 03:44 0 0 0
  • Türkçenin Üstünlükleri



    Türkçe diğer dillerden üstün bir dil olduğu tarışılmaz bir gerçekken nedense bunu kendimize dahi inandırmanın güçlüklerini yaşıyoruz. Yüzyıllardır bu kadar hor görülmesine rağmen hala ayakta durabiliyorsa bu durum en başta dilimizin ne kadar güçlü olduğunu göstermez mi? Bir gün Türkçenin üstünlüklerini arkadaşlarımla konuşurken içlerinden biri "Türkçe bizim kendi dilimiz onu savunmak ve korumak için üstün olması gerekmez" demişti. Evet çok haklı üstün olmasa da sahip çıkmamız gerekirdi çünkü bizim dilimiz. İşte size tesbit edebildiğimiz kadarıyla Türkçenin üstünlüklerini anlatan bir kaç madde..

    1- Önce insan: Dünyadaki yaygın dillerin bir çoğunda insan ile eşya arasında fark yoktur, cinsiyet ayırımı vardır. Oysa Türkçemizde bütün insanlar eşittir ve diğer doğa varlıklarından farklıdır. Örnek olarak şu cumleye bakın "İnek ve yavrusu otluyor." Benzeri bir cümlede özne insan olduğunda şu şekil oluşacaktır "Anne ve çocuğu yemek yiyorlar." Bu iki cümle birbirlerine çok benziyor fakat dikkat ederseniz yüklemin sonunda lar takısı sadece insanlar sözkonusu olduğunda ekleniyor. Bir dilin insana önem vermesi ve cinsiyet ayrımı yapmadan her insanı eşit kabul etmesi üstün bir özellik değil de nedir. En azından bu özellik sayesinde sözlerinde üçüncü tekil şahıs geçen bütün şarkılar ve türküler hem kadınlar hem de erkekler tarafından rahatlıkla söylenebilmektedir.

    2- Kelime türetme yeteneği: Eklemeli dillerin en güzel özelliklerinden biri kelime üretme imkanlarının çok geniş olmasıdır. Kökten kelime türetildiği gibi türetilmiş kelimelere yeniden ekleme yapma imkanı bulunmaktadır.

    3- Türkçede kelimelere vurgu sayesinde anlatım gücü çeşitliliği: Örneğin "Onu buradan atmalıyım". Cümlesinde her kelimeye ayrı ayrı vurgu yapalım, göreceğiz ki hangi kelimeyi vurgularsak o unsura daha fazla dikkat çekmiş oluyoruz. Kimi buradan atmalısın? Sorusuna yanıt "Onu buradan atmalyım". Onu nereden atmalısın sorusuna yanıt; Onu buradan atmalıyım. Onu ne yapmalısın sorusuna yanıt; Onu buradan atmalıyım.

    4- Gizli sözcük zenginliği: Türkçede genelde kullanılmayan bir çok gizli kelime vardır. Genelde kullanılmayan kelimeler dilin parçası sayılır mı hiç diyeceksiniz. Başka dillerde sayılmayabilir ama Türkçede sayılmalıdır. Eğer bir kişi bu gizli kelimeyi kullanacak olursa karşıdaki de bunu anlayacak olursa nede sayılmasın. Sözcük köklerini ve isim yapan ekleri terketmediğimiz sürece gizli kelimeler de bizi terketmez, her an kullanılmayı beklerler. Türkçenin binlerce yıl ayakta kalabilmesinin sırrı da belki burda yatmaktadır. Türkçede atıl bekleyen kelimeler o kadar çoktur ki bazı dillerin kelime sayısından bile fazladır. Gizli olan ve olmayan kelimelere örnek verelim; Ver kökünden vergi türetilmiştir günümüzde kullanılmaktadır yani gizli bir kelime değildir, oysa al kökünden algı kullanılmamaktadır, "dilenci insanlardan algı topluyordu" cümlesi sizce ne manaya geldiği az çok anlaşılmıyor mu algı= sadaka değil mi?. Duy kökünden duygu, gör kökünden görgü kullanılmaktadır, dur kökünden durgu ise kullanılmamaktadır. "Trafik durgusuna yakalandım" gibi bir cümle kurduğumuzda (ilk defa kullanıldığı için tuhaf gelebilir) bu cümlenin de ne manaya geldiğini anlayabiliriz. Gizli kelimelerim sayısı sadece köklerle sınırlı değil, bir ekle yetinmeyip ikinci ve üçüncü eklemeler yaparak aynı kelime üzerinde kelime türetme olasılık sayısını arttırmak mümkündür. Durguluk, durguç, durgucuk vs.

    5- Kelime haznesi konusunda gizli kelimelerin katkısından yukarıda bahsetmiştik. Bir de kelime haznesini artıran fakat bir çoğu sözlüklerimizde yer almayan Türkçenin cümle içindeki geçici kelimeleri vardır. "Sigarasında bir kaç içimlik yer kalmıştı" cümlesindeki içimlik kelimesinde olduğu gibi.

    6- Türkçede kelimeler cümle içinde çok değişik yerde kullanılabilir: Cümledeki yerine bağlı olarak farklı bir anlam kazanan cümle aynı kelimelerle değişik ifadeler sağlamaktadır . "Gökteki yıldız parlıyordu" ile "Yıldız gökte parlıyordu" aynı anlamı taşımaz. Bu şekilde kullanımlar Türkçede çok yaygındır. Bir çok dilde ise kelimelerin yerini değiştirmek hem kolay değildir hem de değiştirilse bile anlamda farklılık meydana gelmez.

    7- Türkçe kendini ispat etmiş en eski diller arasındadır: Doğal şartlara uyum gösteremeyen canlı türleri yok olmaktadır. Türkçe terkedilmeye çalışılmış (osmanlıcada olduğu gibi) fakat kendini toparlayıp yeniden canlanmıştır. Günümüzde Türkçe kadar köklerine bağlı bir dil çok azdır. Avrupa dillerinin geçmişi 400-500 yıllıktır. Belki 200 yıl sonraki dünya yüzeyinde birbirini anlamayan fakat ingilizce konuşan değişik halklar olacaktır çünkü bu gün dahi ingilizce çok yerde farklılaşmaktadır. Zaten latince aynı akibete uğrayarak çatallaşmış fransızca, almanca, ingilzce dilleri meydana gelmişti. Türkçe yine köklerine bağlı olarak ayakta durabilecetir ( yeter ki terkedilmesin). Binlerce yıl geçmesine rağmen dünyadaki Türkçe konuşan insanların dilleri latin dillerindeki örnekteki gibi ayrı diller olarak değil farklı lehçeler olarak kabul edilmektedir.

    8- Türkçe olduğu gibi yazılan-yazılabilen bir dildir: Bir sesi ifade ederken tek bir harf kullanılmaktadır. Bu açılardan okuma yazma öğrenimi, proğramlama dili (henüz ciddi bir çalışma yok), bilimsel isimlendirmelerde (çok az kullanılsa da) üstünlük taşımaktadır.

    9- Ses uyumu: Ünlü ünsüz uyumu, kelime sonlarına gelen eklerden sonra bazı harflerin yumuşaması gibi özellikler Türkçenin ses olarak kulağa hoş gelen bir dil olmasına sebep olmaktadır. Üstelik insan doğasına en uygun sesleri barındırmaktadır. Bazı kasıtlı yanlış dayatmaların aksine Türkçe şarkı, şiir ve edebiyat için en uygun dildir.

    Ayhan Ayvaz
#12.04.2008 03:37 0 0 0
  • Türkçe de küfür olarak kullandığımız birçok sözcük aslında çok masum anlamlar taşıyor. Türkçeye yabancı dilden geçen bazı sözcükler ise gerçek anlamlarını çoktan yitirmiş. İşte onlardan birkaç örnek...

    ANGUT: Bir tür kuş türüdür. Angut kuşunun eşi öldüğü zaman (Yanına o sırada yırtıcı br hayvan gelse bile veya bir insan gelse dahi) gözlerini bir dakika olsun eşinin ölüsünün üzerinden ,ayırmadan oda ölene kadar onun başucunda bekler.

    DANGALAK: Gerçek anlamı gereksiz konuşan kişidir.

    DENYO: Delibozuk, dengesiz anlamlarının yanı sıra ortaoyunda mahallenin aptalı anlamında kullanılır. Bir diğer anlamıda emanettir

    YAVŞAK: Bit yavrusu,sirke demektir

    DÜRZİ: Suriye nin Havran yöresinde, Lübnan'ın bazı bölgelerinde ve buralara yakın bölgelerde yaşayan ve kendilerine özgü mezhepleri olan bir topluluktur.

    YOSMA: Şen,güzel kadın

    UKALA: Arapçadan dilimize gelmiş ama bu dilde ve pekçok Osmanlıca metinde "AKILLILAR" demektir.

    PEZEVENK: Farsça "PEJAVEND" kelimesinden geldiği söylenir . O dildeki anlamı "KAPI TOKMAĞI" veya "SÜRGÜ" imiş. Türkçeye de "KAPIDA BEKLEYEN ADAM" anlamıyla girmiş . Şimdi kullanılan anlamı ise malum..

    KAHPE: Arapçadan dilimize girer ve etimolojik olarak öksürme kelimesi ile ilgili. Bu bayanlar yerlerini gece karanlığında öksürerek belli ederlermiş. Türkçe'deki anlamı ahlaksız kadındır

    PUŞT: Farsça'da "ARKA" anlamına geliyor.

    KALTAK: Üzeri meşin , halı vb. şeylerle kaplanmamış olan eyerin tahta bölümü.

    SIPA: Abazaca'da "spau " çocuk , yavru" demektir. Bizde ise eşşek yavrusu... Arapça'da benzer biçimde "Sabi,sibyan,çocuk" anlamdadır

    İSTERİK: "HİSTERİ" nöbetlerine tutulan kişinin aldığı isimdir . Duyu bozuklukları , türlü ruh karışıklıkları, çırpınma, kasılmalar ve bazen inlemelerle kendini gösteren bir sinir bozukluğudur. Oysa Türkçe'de "isteme" ile bağ kurulması ve "bir şeyi çok isteyen" anlamında kullanılması çok yaygındır. Hatta bazen , "isterik kadın" lafı oldukça aşağılayıcı mantıkla kullanılır
#12.04.2008 03:34 0 0 0
  • Siz Hangi Türkçeyi Konuşuyorsunuz?



    Araba kullanırken radyo dinlemeyi severim. Bir kanaldan diğerine merakla ve sorumsuzca gezinmek bana eğlenceli gelir. Türk popu‚ rock‚ arabesk‚ haber‚ dini yayınlar‚ dualar‚ r&b derken gideceğim yere varır‚ trafik derdine de çok kapılmamış olurum. Bu gezinmeler sırasında artık daha belirgin olarak dikkatimi çeken bir noktayı paylaşmak istiyorum.

    Her dil konuşulduğu yörenin kültürel dokusu yönünde farklıklılar gösterir. Bu lehçeler aslında dil ortamının rengi‚ zenginliği sayılır. Ancak son yıllarda lehçe ile alakası olmayan bir Türkçe farklılaşması yaşanıyor ki buna argo demek de mümkün değil. Bu deformasyonlardan ilki özellikle yabancı dille eğitim yapan gençler ve daha çok yukarı mahalle sakinleri tarafından konuşulan‚ yayılan ve popüler müziklerinde de kendini gösteren İngilizce tonlamalı‚ vurgulamalı‚ içinde w tınlamaları olan bir Türkçe. Bu durum dil kullanımında İngilizce sözcük kullanmaktan tamamen farklı. Burada bambaşka bir şey‚ Türkçenin İngilizce gibi söylenmesi söz konusu.

    Diğer bir gelişme ise Türkçenin Arapça etkili kullanımı. Özellikle İslamcı radyo kanallarında yayımlanan İslami müziklerde bu etki çok belirgin. Bu defa da Türkçe-Arapça vurgulama ve tonlamalarla‚ gırtlaktan gelen kh seslerinin belirlediği bir Türkçe oluveriyor. Her iki kullanımda da hem komik hem de üzücü bir olguyla karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum. Bir dilin böylesi etkilenmelere açık olması‚ bizim düşünce iklimimizi belirleyen kuvvetli rüzgârları göstermekte. Doğu'dan ve Batı'dan gelen rüzgârlar o kadar kuvvetli ki zihnimizin altı üstü bu rüzgârların etkisine tabi olmakta. Her toplum kendi diliyle düşünür‚ bu dille sanat‚ edebiyat‚ felsefe‚ bilim‚ siyaset‚ müzik vb yapar. Soluk aldığı kültürü bu dille yani ana diliyle oluşturur.

    Bu gelişmelerin yani kültürümüz‚ dilimiz üstünde egemen olan kültürlerin bu ölçüde güçlenmesi şüphesiz ki bir tehdit. Oysa diline sahip çıkamayan bir toplum‚ zihnine sahip çıkamaz ve gerçek emperyalizm‚ toprakların fethinden daha etkili biçimde zihinlerin fethinden geçer. Dikkat kesilmemiz gereken bir konu.


    Nur Başnur / 24.02.2007
#12.04.2008 03:28 0 0 0