GeceMavisi

GeceMavisi

Üye
20.01.2008
Uzman Çavuş
5.132
Hakkında


  • Destan:
    Eski çağlarda genellikle tanrıların,olağanüstü güçlerin yaptıkları savaşları,savaş katılanların başlarından geçenleri,gösterilen kahramanlıkları,yaşana olağanüstü olayları,felaketleri hayal gücüyle donatarak ve manzum olarak anlatan ürünlere denir.Bunların çoğu anonimdir.Mitolojiyle karıştırmamak gerekir.Mitolojinin kahramanları tanrılar ve tanrılaştırılmış insanlardır.Ayrıca, Aşık Edebiyatı nazım şekillerinden "destan"ın söyleyeni bellidir.
    *Bir milletin destanının olabilmesi için;
    1)Milletin tarihinin efsaneler yaratma dönemine uzanacak kadar eski olaması,
    2)O milleti tarihinde unutulmaz tabiat olayları,büyük savaşlar,göçler,istilalar,yeni coğrafyada vatan kurmalar gibi halk hayat ve hafızasını nesillerce meşgul edecek olaylar bulunmalıdır.
    3)Bütün bu olayları derleyip gelecek nesillere aktarılmasını sağlayacak birisinin olması gerekir.
    Destanların Özellikleri
    1)Olağanüstü olaylara ve kişilere yer verilir.
    2)Destanların söyleyeni belli değildir.
    3)Bir milletin ulusal törelerini,inançlarını ve değerlerini yansıtır.
    4)Destan kahramanlarına tarih sayfalarında rastlanabilir(Oğuz Kağan Destanı-Mete Han) * Destanlar Doğal ve Yapma Destanlar Olmak Üzere İkiye Ayrılırlar
    A)Doğal Destanlar:Milletlerin ilkel çağlarında kendiliğinden oluşan,ait olduğu milletin vicdanında derin izler bırakan bir olayın nesilden nesile aktarılarak- hayal gücü de katılarak-anlatılmasıdır.Anonim özellikler gösteren bu destanlar derlenip şekillenir.
    1)İlyada ve Odysseia(Homeros) : 4)Nibelungen(Wagner):Almanların
    2)Şehname(Firdevsi): 5)Ramayana:Hintlilerin
    3)Kalevala(Lönnört) 6)Chasenderolant:Fransızların
    7)Oğuz Kağan,Türeyiş:
    B)Yapma Destanlar:Yeni ve yakın çağlarda,herhangi bir tarihi olayın bir şair tarafından yazılmasıyla oluşan destanlardır.
    1)Vergilius(Aeneis,Latin Edb.), 2)Çılgın Orlando(İtalyan şair,Ariosto)
    3)Kurtarılmış Küdüs(Tasso) 4)Kaybolmuş Cennet(Milton)
#12.04.2008 03:20 0 0 0
  • noimage Manas Destanı

    Kırgız Türkleri arasında doğan Manas destanı Kazak-Kırgız Türk kültür dâiresi içinde bugün de bütün canlılığı ile yaşamaktadır. Bu destanın XI ile XII. yüzyıllarda meydana geldiği düşünülmektedir. Destanın kahramanı Manas da, Oğuz Kağan destanının islâmî rivayetindeki ve Satuk Buğra Han gibi islâmiyeti yaymak için mücadele eden bir kahramandır. Böyle olmakla beraber Manas destanında islâmiyet öncesi Türk kültür , inanç ve kabullerinin tamamını görmek mümkündür. Bazı varyantları 4oo.ooo mısra olan Manas destanı Türk-Bozkır medeniyetinin Kazak -Kırgız dâiresinin kültür belgeseli niteliğindedir.

    noimage Cengiz-nâme

    Ortaasya'da yaşayan Türk boyları arasında XIII. yüzyılda doğup gelişmiştir. Cengiznâme Moğol hükümdarı Cengiz'in hayatı, kişiliği ve fetihleri ile ilgili olarak Cengiz'in oğulları tarafından idare edilen Türkler tarafından meydana getirilmiştir. Orta Asya'da yaşayan Türkler özellikle de Başkurd, Kazak ve Kırgız Türkleri, Cengiz destanını çok severek günümüze kadar yaşatmışlardır. Cengiz-nâme'de, Cengiz bir Türk kahramanı olarak kabul edilmekte ve hikâye Türk tarihi gibi anlatılmaktadır. Cengiz, Uygur Türeyiş destanının kahramanları gibi gün ışığı ile Kurt-Tanrı'nın çocuğu olarak doğar. Cengiz-nâme, Moğol Hanlarının destanî tarihi olarak kabul edildiğinden tarih araştırıcılarının da dikkatini çekmiştir. XVII. yüzyılda Orta Asya Türkçesinin değerli yazarı Ebü'l Gâzi Bahadır Han, "şecere-i Türk" adlı eserinde "Cengiz-Nâme"nin ı7 varyantını tesbit ettiğini söylemektedir. Bu bilgi, bu destanın, Orta Asya'daki Türkler arasındaki yaygınlığını göstermektedir. Orta Asya Türkleri, Cengiz'i islâm kahramanı olarak da görmüşler ve ona kutsallık atfetmişlerdir. Batıdaki Türkler tarafından ise Cengiz hiç sevilmemiştir. Arap tarihçilerinin, bu hükümdarı islâm düşmanı olarak göstermeleri ve tarihî olaylar onun sevilmemesinde etkili olmuştur. Moğolların Anadoluya saldırgan biçimde gelip ortalığı yakıp yıkmaları, Bağdat'ın önce Hülâgu daha sonra Timurlenk tarafından yakılıp yıkılması, Timurlenk'in Yıldırım Beyazıd'la sebebsiz savaşı gibi tarihi gerçekler, Cengiz'in de diğer Moğollar gibi sevilmemesine sebeb olmuştur. Cengiz-Nâme batıda yaşayan Türkler'in hafıza ve gönüllerinde yer almamıştır. "Cengiz-Nâme"nin Orta Asya Türkleri arasında bir diğer adı da " Dâstân-ı Nesl-i Cengiz Han"dır.

    noimage Edige

    Bu destanda XIII yüzyılda Hazar denizi kıyısında kurulan Altınordu Hanlığının XV. yüzyılda Timurlular tarafından yıkılışı anlatılmaktadır. Destanın adı, Altınordu Hanı ve bu destanın kahramanı Edige Mirza Bahadır'a atfen verilmiştir. Edige Mirza Bahadır'ın devletini ayakta tutabilmek için yaptığı büyük mücadeleler, ölümünden sonra XV. yüzyılda destan haline getirilmiştir. 1820'yılından itibaren yazıya geçirilen Edige destanının Kazak-Kırgız, Kırım, Nogay, Türkmen, Kara Kalpak, Başkırt olmak üzere altı rivâyeti tesbit edilmiştir Çeşitli Türk guruplar arasında Alp Er Tunga ve Oğuz Kağan gibi ilk Türk destanlarının izlerini taşıyan Türk kahramanlık dtünya görüşünü temsil eden burada bahsi geçenler kadar yaygınlaşmamış ortak edebiyat geleneği içinde yer almamış pek çok başka destan örneği bulunmaktadır. Osmanlı sahasında destandan hikâyeye geçişte ara türler olarak da nitelendirilen çok tanınmış ve bir çok Türk topluluklarınca da bilinen Köroğlu örneği yanında daha sınırlı alanlarda tesbit edilen Danişmendname , Battalname gibi ilgi çekici örnekler de bulunmaktadır.

    noimage Battal-Nâme

    Bu destanın kahramanı Türkler arasında Battal Gâzi adıyla benimsenmiş bir Arap savaşcısıdır. Asıl destan, VIII. yüzyılda, Emevî'lerin hırıstıyanlarla yaptıkları savaşlarda büyük kahramanlıklar göstermiş Abdullah isimli bir kişiyle ilgili olarak doğmuştur. Battal arapça kahraman demektir, Battal Gâzi, Arap kahramanına verilen unvanlardır. Türklerin müslüman olmalarından sonra Battal Gâzi destan tipi Türkleştirilmiş önceki destan epizotlarıyla zenginleştirilmiş ve anlatım geleneği içine alınmıştır. XII ve XIII yüzyıllarda Battal-Nâme adı ile ve nesir biçimi yazıya geçirilmiştir. Hikâyeci âşıkların repertuarlarında da yer almıştır.Seyyid Battal adıyla da anılan bu kahraman hem çok bilgili, çok dindar ve cömertdir. Müslümünlığı yaymak için yaptığı mücadelelerde insanların yanında büyücü, cadı ve dev gibi olağanüstü güçlerle de savaşır. " Aşkar Devzâde" isimli atı da kendisi gibi kahramandır. Arap, Fars ve Türklerin X-XX. yüzyıllar arasında oluşturdukları ortak islâm kültür dâiresinin ürünlerinden biri olmakla beraber Orta Asya'da yaşayan Türk guruplar arasına da yayılarak Türk kabul ve değerleriyle kaynaşmıştır.

    noimage Dânişmendnâme

    Anadolunun fethini ve bu mücadelenin kahramanlarını anlatan, X11. yüzyılda sözlü olarak şekillenen X111. yüzyılda yazıya geçirilen islâmî Türk destanlarındandır. Danişmendnâme'de hikâye edilen olayların tarihi gerçeklere uygunluğu, kahramanlarının yaşamış Türk beyleri olmalarından, Anadolu coğrafyasının gerçek isimleriyle anılmasından dolayı uzun süre tarih kitabı olarak nitelendirilmiştir. Köroğlu metni destan adıyla anılmakla ve bazı destanî niteliklere de sahib olmakla birlikte XX. yüzyılda Anadolu'dan derlenen örnekleri daha çok halk hikâyesi geleneğine yakındır. Anadolu'da hikâyeci âşıklar tarafından 24 kol halinde anlatılan hikâyesinin özeti kısaca şöyledir :

    noimage Köroğlu Destanı

    Bolu beyi, güvendiği seyislerinden biri olan Yusuf'a : " Çok hünerli ve değerli bir at bul ." emrini verir. Seyis Yusuf, uzun süre Bolu beyinin isteğine uygun bir at arar. Büyüdüklerinde istenen niteliklere sahip olacağına inandığı iki tay bulur ve bunları satın alır. Bolu beyi bu zayıf tayları görünce çok kızar ve seyis Yusuf'un gözlerine mil çekilmesini emreder. Gözleri kör edilen ve işinden kovulan Yusuf, sıska taylarla birlikte evine döner. Oğlu Ruşen Ali'ye verdiği talimatlarla tayları büyütür. Babası kör olduğu için Köroğlu takma adıyla anılan Ruşen Ali, babasının isteğine göre atları yetiştirir. Taylardan biri olağanüstü bir at haline gelir ve Kırat adı verilir. Kırat da destan kahramanı Köroğlu kadar ünlenir. Seyis Yusuf, Bolu beyinden intikam almak için gözlerini açacak ve onu güçlü kılacak üç sihirli köpüğü içmek üzere oğlu ile birlikte pınara gider. Ancak, Köroğlu babasına getirmesi gereken bu köpükleri kendisi içer, yiğitlik, şâirlik ve sonsuz güç kazanır. Babası kaderine rıza gösterir ancak oğluna mutlaka intikamını almasını söyler. Köroğlu Çamlıbel'e yerleşir, çevresine yiğitler toplar ve babasının intikamını alır. Hayatını yoksul ve çaresizlere yardım ederek geçirir. Halk inancına göre silâh icat edilince mertlik bozuldu demiş kırklara karışmıştır. Çeşitli dönemlere ve farklı siyâsî birlikler sahip Türk gurubları arasında tesbit edilen Türk destanlarının kısaca tanıtımı ve özeti bu kadardır. Bu destan metinleri incelendiğinde hepsinde ilk Türk destanı Oğuz Kağan destanının izleri bulunduğu görülür. Bu destan parçaları Türk dünyasının ortak tarihî dönem hatıralarını aksettiren ilk edebî ürünler olarak da önem ve değer taşırlar. Bir gün bu parçalardan hareketle Fin destanı Kalavala gibi değerli mükemmel bir Türk destanını yazılabilirse çeşitli kaynaklarda dağınık olarak bulunan malzeme daha anlamlı hale gelebilir kanaatindeyim.

    Prof. Dr. Umay Günay

    Kaynaklar

    1. Banarlı Nihat Sami, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, Istanbul 1971.
    2. Bang W. - R.R. Arat, Die Legende von Oghuz-Kaghan, Berlin ı932. Türkçe çevirisi, Oğuz Kağan Destanı,
    Istanbul 1936.
    3. Ebulgâzi Bahadır Han, şecere-i Terakime, fotokopi, Istanbul ı937.
    4. Gökyay Orhan şâik, " Han-nâme" Necati Lugal Armağanı, Ankara ı968.
    5. inan Abdulkâdir, Tarihte ve bugün şamanizm, Ankara ı945.
    6. Köprülü Mehmet Fuat, Türk Edebiyatı Tarihi, Istanbul 1928. ikinci baskı Istanbul 1982.
    7. Moğolların Gizli Tarihi, çeviren Ahmet Temir, Ankara ı948.
    8. Orkun H.N., Oğuzlara Dâir, Ankara ı935.
    9. Ögel Bahaeddin, "Uygurların Menşe Efsanesi", A.Ü. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi , Ankara 1947.
    10. Ögel Bahaeddin , Türk Kültür Tarihi, Ankara 1962.
    11. Türk Mitolojisi, Ankara 1971.
    12. Sümer Faruk, Oğuzlar , Ankara 1967.
    13. Togan Zeki Velidi, Umumî Türk Tarihine Giriş, Istanbul 1946.
#12.04.2008 03:18 0 0 0
  • Türk Destanları


    Bütün dünya edebiyatlarında olduğu gibi Türk Edebiyatının da ilk örnekleri destanlardır. Türk edebiyat geleneği içinde "destan" terimi birden fazla nazım şekli ve türü için kullanılmış ve kullanılmaktadır. Eski Türk Edebiyatı nazım şekillerinden mesnevilerin bir bölümü ve manzum hikâyeler, Anonim edebiyatta ve Âşık edebiyatında koşma veya mâni dörtlükleri ile yazılan veya söylenen ferdî, sosyal,tarihi, acıklı veya gülünç olayları tahkiye tekniği ile çeşitli uslûplarla aktaran nazım türüne ve bu yazıda ele alınan kâinatın, insanlığın, milletlerin yaradılışını , gelişimini, hayatta kalma mücadelelerini ve çeşitli olay ve nesnelerle ilgili sebeb açıklayan ve Batı Edebiyatında "epope" terimiyle anılan eserlerin tamamı da Türk edebiyatı geleneği içinde "destan" adı ile anılmaktadır. Bütün dünya edebiyatlarının başlangıç eserleri olan destanlar, çeşitli konularda yaradılış hikâyeleri yanında, milletlerin hayatında büyük yankılar uyandırmış bir kahramanın veya tarih olayının millet muhayyilesinde ortak sembol ve ifadelerle zenginleştirilmiş uzun manzum hikayeleridir. Destanlar bütün bir milletin ortak mücadelesini ortak değerler, kurallar, anlamlar bütünlüğü içinde yorumladığı ve yaşatıldığı toplumun geçmişini ve geleceğini temsil ettiği için dünya edebiyatının en ülkücü eserleri olarak kabul edilirler.

    Destanlar her zaman tarihî gerçekleri doğru biçimde nakletmezler. Destanlarda tarihi olay ve kahramanlar milletin ortak bilinçaltının, vicdanının istek, beklenti ,doğruları ve değerleri ile idealleştirilir, eski hatıralarla birleştirilerek tarihî gerçekmiş gibi anlatılırlar.Her milletin millî kimlik ve nitelikleri, ortak dünya görüşü , hatıra ve beklentileri yanında kusurları ve yanlışları da destanlarına yansır. Cihangirlik tutkusu, kuvvet, binicilik ve savaşcılık yanında verdiği sözde durma , acizlere ve mağluplara hoşgörü ile yaklaşma, yardımcı olma Türk destanlarında dile getirilen ortak değer ve kabullerdir. Türk destanları,kâinatın, insanın, kadının ve erkeğin yaradılışı, Türk milletinin doğuşu, çeşitli Türk devletlerinin kuruluş gelişme, çöküşleri, zafer ve yenilgileri gibi konularla beraber pek çok sebeb açıklayıcı efsaneyi de içinde barındırır. ilk örneklerinin manzum olduğu kabul edilen Türk destanlarından Kırgız Türkleri arasında yaşayan Manas destanı dışında bütünüyle günümüze gelebilen örnek bulunmamaktadır.Diğer Türk destanları çeşitli kaynaklarda özet, epizot, hatıra, kısaltılmış seçme metinler halinde bulunmaktadır. Türk tarihine anahatlarıyla bakıldığında Türk hayatı fetihlerle başlamış ve yeni toprakları yurt edinerek gelişmiştir. ilk anayurt olan Orta Asya hiç bir zaman terkedilmemiştir. Türk halkları ilk anayurt olan Orta Asya'dan itibaren dünya coğrafyası üzerinde geniş alana yayılmış ve bugün yedi Türk cumhuriyetinde, pek çok özerk toplulukda ve çeşitli devletlerin idaresinde azınlık halinde yaşamaktadır. Türk kültürü de tarih ve coğrafyadaki çok boyutluluğa paralel olarak çeşitlenmiş farklı seviye ve birikimlerle zenginleşerek ve farklılaşarak ancak ilk kaynaktan gelen ortaklıklarını sürdürerek günümüze ulaşmıştır. Bu sebeble Türk destanları da tarihî ve coğrafî çok boyutluluğun getirdiği dil ve kültür dairelerine paralel olarak çeşitlenmiştir. Türk destanları, anahatlarıyla kültür dâirelerine, kronolojik ve içinde teşekkül ettikleri veya muhafaza edildikleri siyâsî birliklere göre şöyle sınıflandırılmaktadırlar:

    noimage İlk Türk Destanları

    1.Altay - Yakut
    Yaradılış Destanı
    2.Sakalar Dönemi
    a.Alp Er Tunga Destanı
    b.şu Destanı
    3.Hun Dönemi
    Oğuz Kağan Destanı
    4.Köktürk Dönemi
    a.Bozkurt Destanı
    b.Ergenekon Destanı
    5.Uygur Dönemi
    a. Türeyiş Destanı
    b. Göç Destanı
    noimage İslamiyetin Kabulunden Sonraki Türk Destanları :

    1.Karahanlı Dönemi
    Satuk Buğra Han Destanı
    2.Kazak-Kırgız Kültür Dâiresi
    Manas Msn Öğretmen öss kpss Gazeteler Sohbet hazır mesajlar ders izle Belirli Gün ve Haftalar Çanakkale savaşı şiir
    3.Türk-Moğol Kültür Dâiresi
    Cengiz-name
    4.Tatar-Kırım
    Timur ve Edige Destanları
    5.Selçuklu-Beylikler ve Osmanlı Dönemleri
    a. Seyid Battal Gazi Destanı
    b. Danişmend Gazi Destanı
    c.Köroğlu Destanı

    noimage Türk Kozmogonisi-Yaradılış Destanı:

    Altaylardan Verbitskiy'in derlediği yaradılış destanı özetle şöyledir: Yer gök hiç bir şey yokken dünya uçsuz bucaksız sulardan ibaretti. Tanrı Ülgen bu uçsuz bucaksız dünyada durmadan uçuyordu. Göklerden gelen bir ses Tanrı Ülgen'e denizden çıkan taşı tutmasını söyledi. Göğün emri ile oturacak yer bulan Tanrı Ülgen artık yaratma zamanı geldi diye düşünerek şöyle dedi :

    Bir dünya istiyorum, bir soyla yaratayım
    Bu dünya nasıl olsun, ne boyla yaratayım
    Bunun çaresi nedir, ne yolla yaratayımş
    Su içinde yaşayan Ak Ana,su yüzünde göründü ve Tanrı Ülgen'e şöyle dedi :
    Yaratmak istiyorsan Ülgen, Yaratıcı olarak şu kutsal sözü öğren :
    De ki hep," yaptım oldu " başka bir şey söyleme.
    Hele yaratır iken,"yaptım olmadı" deme.

    Ak Ana bunları söyledi ve kayboldu. Tanrı Ülgen'in kulağından bu buyruk hiç gitmedi . insana da bu öğüdü iletmekten bıkmadı : " Dinleyin ey insanlar, varı yok demeyin. Varlığa yok deyip de, yok olup da gitmeyiniz." Tanrı Ülgen yere bakarak : " Yaratılsın yer!" Göğe bakarak "Yaratılsın Gök!" Bu buyruklar verilince yer ve gök yaratılmış. Tanrı Ülgen çok büyük üç balık yaratmış ve dünya bu balıkların üzerine konmuş. Böylece dünya gezer olmamış bir yerde sabit olmuş.Tanrı Ülgen balıkların kımıldadıklarında dünyaya su kaplamasın diye Mandı şire'ye balıkları denetleme görevi vermiş. Tanrı Ülgen, dünyayı yarattıktan sonra tepesi aya güneşe değen etekleri dünyaya değmeğen büyük Altın Dağın başına geçip oturmuş.Dünya altı günde yaratılmışdı, yedinci günde ise Tanrı Ülgen uyumuş kalmışdı. Uyandığında neler yarattım diye baktı: Ayla güneşden başka fazladan dokuz dünya birer cehennem ile bir de yer yaratmıştı. Günlerden bir gün Tanrı Ülgen denizde yüzen bir toprak parçacığı üzerinde bir parça kil gördü" insanoğlu bu olsun, insana olsun baba." dedi ve toprak üstündeki kil birden insan oldu. Tanrı Ülgen bu ilk insana "Erlik" adını verdi ve onu kardeşi kabul etti. Ancak Erlik'in yüreği kıskançlık ve hırsla doluydu. Tanrı Ülgen gibi güçlü ve yaratıcı olmadığı için öfkelendi.

    Tanrı Ülgen, kemikleri kamıştan, etleri topraktan yedi insan yarattı. Erlik'in yarattığı dünyaya zarar vereceğini düşünerek insanı korumak üzere Mandışire adlı bir kahraman yarattıktan sonra yedi insanın kulaklarından üfleyerek can, burunlarından üfleyerek başlarına akıl verdi.Tanrı Ülgen insanları idare etmek üzere May-Tere'yi yarattı ve onu insanoğlunun başına han yaptı. Yakut'lardan (Saka) derlenen yaradılış efsaneleri de Altay yardılış destanının yakın varyantı niteliğindedir . XIX.yüzyıl'da derlenen bu efsanelerin çeşitli din ve kültürlerin etkilerini taşıdıkları düşünülmektedir.

    noimage Alp Er Tunga

    Sakalar dönemine âit Alp Er Tunga ve şu olmak üzere iki destan tesbit edilmiştir. Alp Er Tunga, M.Ö. VII. yüzyılda yaşamış kahraman ve çok sevilen bir Saka hükümdarıdır. Alp Er Tunga Orta Asya'daki bütün Türk boylarını birleştirerek hâkimiyeti altına almış daha sonra Kafkasları aşarak Anadolu Suriye ve Mısır'ı fethetmiş ve Saka devletini kurmuştur. Alp Er Tunga'nın hayatı savaşlarla geçmiştir. Uzun süre mücadele ettiği iranlı Medlerin hükümdarı Keyhusrev 'in davetinde hile ile öldürülmüştür. Alp Er Tunga ile iranlı Med hükümdarları arasındaki bu mücadelelerin hatıraları uzun asırlar hem Türkler hem iranlılar arasında yaşatılmıştır. Alp Er Tunga, Asur kaynaklarında Maduva, Heredot'ta Madyes, iran ve islâm kaynaklarında Efrasyab adlarıyla anılmaktadır.

    Orhun Yazıtlarında "Dokuz Oğuzlar" arasında "Er Tunga" adına yapılan "yuğ" merasiminden söz edilmektedir. Turfan şehrinin batısında bulunan "Bezegelik" mabedinin duvarında da Alp Er Tunga'nın kanlı resmi bulunmaktadır. "Divan ü Lügat-it Türk" ün yazarı Kaşgarlı Mahmud'a ve " Kutadgu Bilig" yazarı Yusuf Has Hacip'e göre "Alp Er Tunga" iran destanı "şehname" deki büyük ve efsanevî Turan hükümdarı "Efrasiyab"dır. Divan ü Lûgat-it Türk'de Turan hükümdarlığının merkezi olarak "Kaşgar" şehri gösterilmektedir. islâmiyeti kabul etmiş olan Karahanlı devleti hükümdarları da kendilerinin "Efrasyap" sülalesinden geldiklerine inanmışlar ve bunu ifade etmişlerdir. Moğol tarihçisi Cüveyni de Uygur devletinin hükümdarlarının da Efrasyap soyundan olduğunu yazmaktadır. şecere-i Terakime'ye göre Selçuklu Sultanları kendilerini Efrasyab soyundan kabul ederlerdi. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğıinin dağılmasından sonra iletişim kurmak imkânı bulduğumuz ve Rusların Yakut adını verdiği Türk gurup aslında kendilerine Saka dediklerini söylemişlerdir. Tarih içinde kaybolduğunu düşündüğümüz Saka Türklerinin az da olsa bir bölümünün bugün hayatiyetlerini sürdürmeleri pek çok meselenin yeniden araştırılarak doğruların ortaya çıkmasına yardımcı olabilecektir.Tarihçi Mesudî de M.S. 7. yüzyılın başındaki Köktürk hakanının "Efrasyab" soyundan olduğunu yazmaktadır. Bütün bu bilgilerden hareketle "Tunga Alp" le ilgili efsanelerin Kök Türklerden önce doğu ve orta Tiyanşan alanında yaşayan Türkler arasında meydana geldiğini ve bu destanın daha sonraları Kök Türk ve Uygurlar arasında yaşayarak devam ettiğini göstermektedir.Alp Er Tunga destanının metni bu güne ulaşamamıştır. Bir kısmından yukarıda bahsettiğimiz kaynaklarda bu değerli Saka hükümdarı ve kahramanı hakkında bilgiler ve bir de sagu (ağıt) tesbit edilmiştir:

    Alp Er Tunga Öldü mü
    Dünya sahipsiz kaldı mı
    Korkak öcünü aldı mı
    şimdi yürek yırtılır

    Felek yarar gözetti
    Gizli tuzak uzattı
    Beğlerbeyini kaptı
    Kaçsa nasıl kurtulur

    Erler kurt gibi uludular
    Hıçkırıp yaka yırttılar
    Acı seslerle bağırdılar
    Ağlamaktan gözleri kapandı

    Beğler atlarını yordular
    Kaygı onları durdurdu
    Benizleri yüzleri sarardı
    Safran sürülmüş gibi oldular

    Kutadgu Bilig'de "Alp Er Tunga" hakkında şu bilgi verilmektedir: " Eğer dikkat edersen görürsün ki dünya beyleri arasında en iyileri Türk beyleridir. Bu Türk beyleri arasında adı meşhur ikbali açık olanı Tonga Alp Er idi. O yüksek bilgiye ve çok faziletlere sahip idi. Ne seçkin, ne yüksek, ne yiğit adam idi ; zaten âlemde ferasetli insan bu dünyaya hâkim olur. iranlılar ona Efrasiyap derler; bu Efrasiyap akınlar hazırlayıp ülkeler zaptetmiştir. Dünyaya hâkim olmak ve onu idare etmek için pek çok fazilet, akıl ve bilgi lâzımdır. iranlılar bunu kitaba geçirmişlerdir.Kitapta olmasa onu kim tanırdı." Bugünkü bilgilerimize göre Alp Er Tunga ile ilgili en geniş bilgi iran destanı şehname'de tesbit edilmiştir. şehname'nin başlıca konularından biri iran -Turan savaşlarıdır. Bu destana göre en büyük Turan kahramanı önce şehzade sonra hükümdar olan Efrasyap'tır.şehname'deki Alp Er Tunga ile ilgili bilgiler şöyle özetlenebilir:

    "Turan şehzadesi Efrasyap babasının isteği üzerine iran'a harp açtı. iki ordu Dihistan'da karşılaştılar.Boyu servi, göğsü ve kolları arslan gibi ve fil kadar kuvvetli olan Efrasyap, iranlı'ları yendi. iran padişahı Efrasyap'a esir düştü. iran'ın ilk intikamını o zaman iran'a bağlı olan Kabil Padişahı Zal aldı. Zal başarılı olmasına rağmen iran şahının öldürülmesini engelleyemedi. Efrasyab iran'ı ele geçirmek için yeni bir savaş açtı. iran'ın yetiştirdiği en büyük kahramanlardan Zal oğlu Rüstem Efrasyab'ın üzerine yürüdü.. Efrasyab ile Zal oğlu Rüstem arasında bitmez tükenmez savaşlar yapıldı. iran tahtında bulunan Keykâvus, hem oğlu Siyavuş'u hem de Zal oğlu Rüstem'i darılttı. Siyavuş Efrasyap'a sığındı . Siyavuş'un Turan'da bulunduğu sırada evlendiği Türk beyi Piran'ın kızından bir oğlu oldu. Siyavuş oğluna babası Keyhusrev'in adını verdi. Efrasyab uzun yıllar Turan'da hükümdarlık etti. iran'lılar Siyavuş'un oğlu Keyhusrev'i kaçırarark iran tahtına oturttular. Keyhusrev Zaloğlu Rüstem'le işbirliği yaptı ve Turan ordularını yendi. Keyhusrev ile Efrasyap defalarca savaştılar. Sonunda ordusuz kalan Efrasyap Keyhusrev'in adamları tarafından öldürüldü. şehname'de Efrasyap adıyla anılan Turan hükümdarı Alp Er Tunga'nın iran hükümdarlarına sık sık yenildiği anlatılmaktadır. Ancak iran Turan savaşlarında iran hükümdarları sürekli değişmiş ı4o yıl yaşadığı rivayet edilen Alp Er Tunga ise mücadeleye devam etmiştir. Bu durum Efrasyap'ın başarısız olmadığını gösterir. Gerçek destan metni bulunduğu takdirde bu destanla ilgili daha sağlıklı değerlendirmeler yapılabilir görüşündeyim.

    noimage Şu Destanı :

    Şu destanı M.Ö. 330-327 yıllarındaki olaylarla bağlantılıdır. Bu tarihlerde Makedonyalı iskender, iran'ı ve Türkistan'ı istilâ etmişti. Bu dönemde Saka hükümdarının adı şu idi. Bu Destan Türklerin iskender'le mücadelelerini ve geriye çekilmeleri anlatımaktadır. Doğuya çekilmeyen 22 ailenin Türkmen adıyla anılmaları ile ilgili sebeb açıklayıcı bir efsane de bu destan içinde yer almaktadır. Kaşgarlı Mahmud Divan ü Lügat-it Türk'de iskender'den Zülkarneyn olarak bahsetmektedir.Destanın tesbit edilebilen kısa metni şöyle özetlenebilir: iskender, Türk memleketlerini almak üzere harekete geçtiğinde Türkistan'da hükümdar şu isminde bir gençti. iskender'in gelip geçici bir akın düzenlediğine inanıyordu.Bu sebeble de iskender'le savaşmak yerine doğuya çekilmeği uygun bulmuştu. iskender'in yaklaştığı haberi gelince kendisi önde halkı da onu izleyerek doğuya doğru yol aldılar. Yirmi iki aile yurtlarını bırakmak istemedikleri için doğuya gidenlere katılmadılar. Giden gurubun izlerini takip ederek onlara katılmaya çalışan iki kişi bu 22 kişiye rastladı. Bunlar birbirleriyle görüşüp tartıştılar. 22 kişi bu iki kişiye: "Erler iskender gelip geçici bir kişidir. Nasıl olsa gelip geçer , o sürekli bir yerde kalamaz. Kal aç" dediler. Bekle , eğlen, dur anlamına gelen "Kalaç" bu iki kişinin soyundan gelen Türk boyunun adı oldu. iskender Türk yurtlarına geldiğinde bu 22 kişiyi gördü ve Türk'e benziyor anlamında " Türk maned " dedi.Türkmenlerin ataları bu 22 kişidir ve isimleri de iskender'in yukarıdaki sözünden kaynaklanmıştır. Aslında Türkmenler, Kalaçlarla birlikte 24 boydur ama Kalaçlar kendilerini ayrı kabul ederler. Hükümdar şu Uygurların yanına gitti. Uygurlar gece baskını yaparak iskender'in öncülerini bozguna uğrattılar.Sonra iskender ile şu barıştılar. iskender Uygur şehirlerini yaptırdı ve geri döndü. Hükümdar şu da Balasagun'a dönerek bugün şu adıyla anılan şehri yaptırdı ve buraya bir tılsım koydurttu. Bugün de leylekler bu şehrin karşısına kadar gelir, fakat şehri geçip gidemezler. Bu tılsımın etkisi hâlâ sürmektedir.

    Bu destana göre iskender Türkistan'a geldiğinde Türkmenlerin dışındaki Türkler doğuya çekilmişlerdi. iskender Türkistanda mukavemetle karşılaşmamış bu sebeble de ilerlememiştir. Büyük ölçüde çadırlarda yaşayan Türkler iskender'in seferinden sonra şehirler kurmuş ve yerleşik hayatı geliştirmişlerdir.

    noimage Hun - Oğuz Destanı :

    Oğuz Kağan destanı M.Ö. 209-174 tarihleri arasında hükümdarlık yapmış olan Hun hükümdarı Mete'nin hayatı etrafında şekillenmiştir. Bütün Türk destanlarında olduğu gibi bu destanın da ilk şekli günümüze ulaşmamıştır. Bugün, elimizde Oğuz destanının üç varyantı bulunmaktadır. XIII ile XVI yüzyıllar arasında Uygur harfleriyle yazılmış ve islâmiyetten önceki inancı yansıtan varyantın ilk örneği temsil ettiği kabul edilebilir. XIV. yüzyıl başında yazıldığı bilinen Reşîdeddîn'in Câmiüt-Tevârih adlı eserinde yer alan Farsça Oğuz Kağan Destanı islâmî varyantların ilkini temsil etmektedir. Oğuz Kağan Destanının üçüncü varyantı ise XVII. yüzyılda Ebü'l-Gazî Bahadır Han tarafından Türkmenler arasındaki sözlü rivayetlerden ve önceki yazmalardan faydalanarak yazılmıştır.

    Oğuz Kağan Destanının islâmiyet Öncesi Rivayeti Ay Kağan'ın yüzü gök , ağzı ateş, gözleri elâ ,saçları ve kaşları kara perilerden daha güzel bir oğlu oldu. Bu çocuk annesinden ilk sütü emdikten sonra konuştu ve çiğ et ,çorba ve şarap istedi.Kırk gün sonra büyüdü ve yürüdü. Ayakları öküz ayağı , beli kurt beli, omuzları samur omzu, göğsü ayı göğsü gibiydi. Vücudu baştan aşağı tüylüydü. At sürüleri güder ve avlanırdı. Oğuz'un yaşadığı yerde çok büyük bir orman vardı. Bu ormanda çok büyük ve güçlü bir gergedan yaşıyordu. Bir canavar gibi olan bu gergedan at sürülerini ve insanları yiyordu. Oğuz cesur bir adamdı. Günlerden bir gün bu gergadanı avlamağa karar verdi. Kargı, yay, ok, kılıç ve kalkanını aldı ve ormana gitti. Bir geyik avladı ve onu söğüt dalı ile ağaca bağladı ve gitti. Tan ağarırken geldiğinde gergedanın geyiği almış olduğunu gördü. Daha sonra Oğuz, avladığı bir ayıyı altın kuşağı ile ağaca bağladı ve gitti. Tan ağarırken geldiğinde gergedanın ayıyı da aldığını gördü. Bu sefer kendisi ağacın altında bekledi. Gergedan geldi ve başı ile Oğuz'un kalkanına vurdu. Oğuz kargı ile gergedanı öldürdü. Kılıcı ile başını kesti. Gergedanın barsaklarını yiyen ala doğanı da oku ile öldürdü ve başını kesti. Günlerden bir gün Oğuz Kağan Tanrıya yalvarırken karanlık bastı. Gökten bir gök ışık indi. Güneşden ve aydan daha parlaktı. Bu ışığın içinde alnında kutup yıldızı gibi parlak bir ben bulunan çok güzel bir kız duruyordu. Bu kız gülünce gök tanrı da gülüyor, kız ağlayınca gök tanrı da ağlıyordu.Oğuz bu kızı sevdi ve bu kızla evlendi. Günler ve gecelerden sonra bu kız üç oğlan çocuk doğurdu. Çocuklara Gün, Ay ve Yıldız isimlerini verdiler. Oğuz ormanda ava çıktığı günlerden birinde göl ortasında bir ağaç gördü. Ağacın kovuğunda gözü gökten daha gök, saçı ırmak gibi dalgalı, inci gibi dişli bir kız oturuyordu. Yeryüzü halkı bu kızın güzelliğini görse dayanamaz ölüyoruz derlerdi. Oğuz bu kızı sevdi ve onunla evlendi. Günlerden gecelerden sonra Oğuz'un bu kızdan da üç oğlu oldu. Bu çocuklara Gök, Dağ ve Deniz isimlerini koydular.

    Oğuz Kağan büyük bir toy(şenlik) verdi. Kırk masa ve kırk sıra yaptırdı.Çeşit çeşit yemekler,şaraplar, tatlılar, kımızlar yediler ve içtiler.Toydan sonra Beylere ve halka Oğuz Kağan şunları söyledi:

    Ben sizlere kağan oldum
    Alalım yay ile kalkan
    Nişan olsun bize buyan
    Bozkurt olsun bize uran
    Av yerinde yürüsün kulan
    Dana deniz, daha müren
    Güneş bayrak gök kurıkan

    Oğuz Kağan bu toydan sonra dünyanın dört bir tarafına elçilerle şu mektubu gönderdi:" Ben Uygurların kağanıyım ve yeryüzünün dört köşesinin kağanı olmam gerekir. Sizden itaat dilerim. Kim benim emirlerime baş eğerse, hediyelerini kabul eder ve onu dost edinirim. Kim baş eğmezse, gazaba gelirim. Onu düşman sayarım. Onunla savaşır ve yok ettiririm". Yine o zamanlarda sağ yanda bulunan Altun Kağan, Oğuz Kağan'a pek çok altın gümüş ve değerli taşlar hediye etti ve ona itaat ederek dostluk kurdu. Oğuz Kağanın sol yanında ise askerleri ve şehirleri çok olan Urum Kağan vardı. Urum Kağan Oğuz Kağanı dinlemezdi. Oğuz Kağan'ın isteklerini gene kabul etmedi. Oğuz Kağan gazaba geldi, bayrağını açtı ve askerleriyle birlikte Urum Kağana doğru yürüdü.Kırk gün sonra Buz Dağ'ın eteklerine geldi. Çadırını kurdurdu ve sessizce uyudu. Tan ağarınca Oğuz Kağanın çadırına güneş gibi bir ışık girdi.O ışıktan gök tüylü gök yeleli büyük bir erkek kurt çıktı. Kurt: " Ey Oğuz, sen Urum üzerine yürümek istiyorsun; Ey Oğuz ben senin önünde yürüyeceğim."dedi. Bunun üzerine Oğuz çadırını toplattırdı ve ordusuyla birlikte kurdu izlediler. Gök tüylü gök yeleli büyük erkek kurt itil Müren denizi yakınındaki Kara dağın eteğinde durdu. Urum Hanın ordusu ile Oğuz Kağanın ordusu arasında büyük savaş oldu. Oğuz Kağan savaşı kazandı, Urum Hanın hanlığını ve halkını aldı.Oğuz Kağan ve askerleri Gök tüylü ve gök yeleli kurdu izleyerek itil ırmağına geldiler. Oğuz Kağan'ın beylerinden Uluğ Ordu bey itil ırmağını geçmek için ağaçlardan sal yaptı ve böylece karşıya geçtiler. Oğuz'un bu buluş hoşuna gittiği için bu Uluğ Ordu Bey'e "Kıpçak" adını verdi. Gök tüylü gök yeleli kurdu izleyerek yeniden yola devam ettiler. Oğuz Kağan'ın çok sevdiği alaca atı Buz Dağa kaçtı. Oğuz Kağanın çok üzüldüğünü gören kahraman beylerinden biri Buz Dağa çıktı ve dokuz gün sonra alaca atı bularak geri döndü. Oğuz Kağan atını ve karlarla örtünmüş kahraman beyi görünce çok sevindi. Atını getiren bu beye: " Sen buradaki beylere baş ol. Senin adın ebediyen Karluk olsun." dedi. Bir süre ilerledikten sonra gök tüylü ve gök yeleli erkek kurt durdu. Çürçet yurdu adı verilen bu yerde Çürçetlerin kağanı ve halkı Oğuz Kağana boyun eğmeyince büyük savaş oldu. Oğuz Kağan, Çürçet Kağını yendi ve halkını kendisine bağladı. Oğuz Kağan, ordusunun önünde yürüyen bu gök tüylü gök yeleli erkek kurdla Hint, Tangut, Suriye, güneyde Barkan gibi pek çok yeri savaşarak kazandı ve yurduna kattı. Düşmanları üzüldü, dostları sevindi. Pek çok ganimet ve atla evine döndü. Günlerden bir gün Oğuz Kağanın tecrübeli bilge veziri Uluğ Bey rüyasında bir altın yay ve üç gümüş ok gördü. Altın yay gün doğusundan gün batısına kadar uzanıyordu. Üç gümüş ok da kuzeye doğru gidiyordu.Oğuz Kağan bu rüyayı dinleyince yurdunu oğulları arasında paylaştırdı.

    noimage Köktürk Destanı

    Köktürklerle ilgili tesbit edilen destanın iki farklı rivayeti bulunmaktadır. Çin kaynaklarında tesbit edilen varyant "Bozkurt", Ebü'l-Gâzi Bahadır Han tarafından tesbit edilen varyant şecere-i Türk'te ise "Ergenekon" adıyla verilmiştir.

    noimage Ergenekon Destanı

    Moğol ilinde Oğuz Han soyundan il Han'ın hükümdarlığı sırasında Tatarların hükümdarı Sevinç Han Moğol ülkesine savaş açtı. ilhan'ın idaresindeki orduyu Kırgızlar ve diğer boylardan da yardım alarak yendi. ilhanın ülkesindeki herkesi öldürdüler. Yalnız il Han'ınn küçük oğlu Kıyan ve eşi ile yeğeni Nüküz ile eşi kaçıp kurtulmayı başardılar.Düşmanın, onları bulamayacağı bir yere gitmeğe karar verdiler. Yabanî koyunların yürüdüğü bir yolu izleyerek yüksek bir dağıda dar bir geçite vardılar. Bu geçitten geçerek içinde akar sular,pınarlar, çeşitli bitkiler, çayırlar, meyva ağaçları, çeşitli avların bulunduğu bir yere gelince Tanrıya şükrettiler ve burada kalmağa karar verdiler. Dağın doruğu olan bu yere dağ kemeri anlamında "Ergene" kelimesiyle "dik" anlamındaki "Kon" kelimesini birleştirerek "Ergenekon" adını verdiler. Kıyan ve Nüküz'ün oğulları çoğaldı. Dört yüz yıl sonra kendileri ve sürüleri o kadar çoğaldılarki Ergenekon'a sığamadılar.Atalarının buraya geldiği geçitin yeri unutulmuştu.Ergenekon'un çevresindeki dağlarda geçit aradılar. Bir demirci, dağın demir kısmı eritirlerse yol açılabileceğini söyledi. Demirin bulunduğu yere bir sıra odun, bir sıra kömür dizdiler ve ateşi yaktılar. Yetmiş yere koydukları yetmiş körükle hep birden körüklediler.Demir eridi, yüklü bir deve geçecek kadar yer açıldı.ilhan'ın soyundan gelen Türkler yeniden güçlenmiş olarak eski yurtlarına döndüler, atalarının intikamını aldılar. Egenekondan çıktıkları gün olan 21 martta her yıl bayram yaptılar. Bu bayramda bir demir parçasını kızdırırlar, demir kıpkırmızı olunca önce Hakan daha sonra beyler demiri örsün üstüne koyarak döğerler. Bugün hem yeniden özgür hem de bahar bayramı olarak hala kutlanmaktadır.

    noimage Uygur Destanları

    Uygurlara âit Türeyiş ve Göç isimli iki destan parçası tesbit edilmiştir.Türeyiş parçası Çin kaynaklarından Göç ise hem Çin hem iran kaynaklarında bulunmaktadır.

    noimage Türeyiş Destanı

    Eski Hun beylerinden birinin çok güzel iki kızı vardı. Bu bey kızları ile ancak Tanrıların evlenebileceğini düşünüyordu. Bu sebeble ülkesinin kuzey tarafında yüksek bir kule yaptırarak iki güzel kızını Tanrılarla evlenmek üzere buraya yerleştirdi. Bir süre sonra kuleye gelen bir kurdun Tanrı olduğu düşüncesiyle kızlar bu kurtla evlendiler. Bu evlenmeden doğan Dokuz Oğuzların sesi kurt sesine benzerdi.

    noimage Göç Destanı

    Uygurların yurdunda "Hulin" isimli bir dağ vardı. Bu dağdan Tuğla ve Selenge isimli iki ırmak çıkardı. Bir gece oradaki bir ağacın üzerine gökten ilâhi bir ışık indi. iki ırmak arasında yaşayan halk bunu dikkkatle izlediler. Ağacın gövdesinde şişkinlik oluştu, ilâhi ışık dokuz ay on gün şişkinlik üzerinde durdu. Ağacın gövdesi yarıldı ve içinden beş çocuk göründü. Bu ülkenin halkı bu çocukları büyüttü. En küçükleri olan Buğu Han büyüyünce hükümdar oldu. Ülke zengin halk mutlu oldu. Çok zaman geçti. Yuluğ Tiğin isimli bir prens hükümdar oldu. Çinlilerle çok savaştı. Bu savaşlara son vermek için Oğlu Galı Tigini bir Çin prensesi ile evlendirmeğe karar verdi. Çinliler , prensese karşılık hükümdardan Tanrı dağının eteğindeki Kutlu Dağ adını taşıyan kayayı istediler. Gali Tigin kayayı verdi. Çinliler kayayı götürmek için kayanın etrafında ateş yaktılar, kaya kızınca üzerine sirke döktüler. Ufak parçalara ayrılan kayayı arabalara koyarak Çin'e taşıdılar. Memleketteki bütün kuşlar, hayvanlar kendi dilleriyle bu kayanın gidişine ağladılar. Bundan yedi gün sonra da Gali Tigin öldü. Kıtlık ve kuraklık oldu . Yurtlarını bırakarak göç etmek zorunda kaldılar.

    Buraya kadar kısaca tanıtmağa çalıştığımız Türklerin ilk dönem edebî eserleri olan Yaratılış, Alp Er Tunga, şu, Oğuz Kağan, Ergenekon, Türeyiş ve Göç destanları bugünkü bütün Türk Cumhuriyet ve Topluluklarının ortak destanları olarak kabul edilmektedir. Büyük bir ihtimalle XV. yüzyılda yazıya geçirildiği kabul edilen "Dede Korkut Hikâyeleri" nin Hun-Oğuz Destan dâiresinden ayrılmış destan parçası olduğu görüşü oldukça yaygındır. Dede Korkut Hikâyeleri ve bu hikâyelerin hem anlatıcısı hem de kahramanlarından biri olan Dede Korkut bütün Türk dünyasında ortak olarak tanınan sözlü ve yazılı gelenekte yaşatılan önemli eserlerden biridir. Türklerin X. yüzyılda büyük kitleler halinde islâmiyeti kabul etmelerinden ve Oğuzların büyük bir bölümünün batıya bugünkü Anadolu topraklarına göçmelerinden sonra gerek Orta Asyada gerek Anadolu , Balkanlar ve Orta Doğuda, Türkler farklı siyasî birlikler içinde yaşamışlardır. X. yüzyıldan sonra teşekkül eden destanlardan Köroğlu dışındakiler Türk topluluk ve guruplarının iletişimleri ölçüsünde yaygınlaşmıştır. Köroğlu destanı XVI. yüzyılda Anadolu'da teşekkül etmiş ve hemen hemen bütün Türk dünyası tarafından benimsenmiş ve çeşitlenerek yaşatılmaktadır.

    İslâmiyetin Kabulünden Sonraki Türk Destanları Karahanlı hükümdarı Satuk Buğra Han X. yüzyılda islâmiyeti resmen devlet dini olarak kabul etmiştir. islâmiyetten sonra ilk teşekkül eden destan da bu hükümdarın islâmiyeti kabul ve yaymak için yaptığı mücadelelerin efsanelerle zenginleştirilerek anlatımıyla doğmuştur. Bu destanın bir elyazmasında bulunan metni kısaca şöyle özetlenebilir :

    noimage Satuk Buğra Han Destanı

    Hz. Muhammed kanatlı atı Burak'ın sırtında göklere yükseldiği "Mirâc Gecesinde" gök katlarında kendinden önceki peygamberleri görür. Bunlar arasında birini tanıyamaz ve Cebrail'e bunun kim olduğunu sorar.

    Cebrail :

    " Bu peygamber değildir. Bu sizin ölümünüzden üç asır sonra dünyaya inecek olan bir ruhtur. Türkistan'da sizin dininizi yayacak olan bu ruh " Abdülkerim Satuk Buğra Han" adını alacaktır." Hz. Muhammed yeryüzüne döndükten sonra hergün islâmiyeti Türk ülkesine yayacak olan bu insan için dua etti. Hz. Muhammed'in arkadaşları da bu ruhu görmek istediler. Hz. Muhammed dua etti. Başlarında Türk başlıkları bulunan silâhlı, kırk atlı göründü. Satuk Buğra Han ve arkadaşları selâm verip uzaklaştılar. Bu olaydan üç asır sonra Satuk Buğra Han, Kaşgar Sultanının oğlu olarak dünyaya geldi. Satuk Buğra Hanın doğduğu gün yer sarsılmış, mevsim kış olduğu halde bahçeler , çayırlar çiçeklerle örtülmüştü. Falcılar bu çocuğun büyüyünce müslüman olacağını söyleyerek öldürülmesini isterler. Satuk Buğra Hanı, annesi : " Müslüman olduğu zaman öldürürsünüz." diyerek ölümden kurtarır.

    Satuk Buğra Han ı2 yaşında arkadaşlarıyla birlikte ava çıkmağa başlar. Avda oldukları günlerden birinde kaçan bir tavşanın arkasından hızla koşarken arkadaşlarından uzaklaşır. Kaçan tavşan durur ve bir ihtiyar insan görünümü kazanır.Satuk Buğra Han'ın sonradan Hızır olduğunu anladığı bu yaşlı kişi ona müslüman olmasını öğütler ve islâmiyeti anlatır. Satuk Buğra, Kaşgar hükümdarı olan amcasından islâmiyeti kabul etmesini ister. Kaşgar Hanı, müslüman olmayacağını söyler. Satuk Buğra Han'ın işaretiyle yer yarılır ve hükümdar toprağa gömülür. Satuk Buğra Han hükümdar olur ve bütün Türk ülkeleri onun idaresinde islâmiyeti kabul ederler. Satuk Buğra Han, ömrünü müslümanlığı yaymak için mücadele ile geçirmiştir. Menkabelere göre Satuk Buğra Han'ın düşmana uzatıldığında kırk adım uzayan bir kılıcı varmış ve savaşırken etrafına ateşler saçıyormuş. 96 yaşında Tanrıdan davet almış bu sebeble Kaşgar'a dönmüş ve hastalanarak burada ölmüştür.
#12.04.2008 03:17 0 0 0
  • Bir Vicdanı Tahattür Mehmet Akif


    Fikir ve şiir dünyamızda eşine az rastlanan bir vicdanın aramızdan ayrılışını hatırlamak ve onu sevgiyle yad etmek, Asım'ın nesli olan gençlerin görevi olmalı. Büyük şahsiyetleri tanımanın yolu nedir? Kanaatimizce bu şahsiyetleri hatıralarıyla tanırsak hafızamızda daha kalıcı olacaklardır.

    Haşim'in "Ağlarım hatıra geldikçe gülüştüklerimiz." Sözü aklıma geliyor. Büyük şair, dava adamı ve dahası bir vicdan abidesi olan Mehmet Akif'in bu sözü doğrularcasına hatıraları var.

    Bu hatıralardan ilki pek bilinmez. Hepimizin malumu 'şairimizin İstanbul Fatih'te, Sarıgüzel mahallesinde doğduğudur.' Fakat aşağıdaki hal tercümesini okuduğumuzda;

    "Mehmet Akif Efendi, Fatih Ders-i 'âmlarından İpekli Müteveffa Tahir Efendi'nin mahdumudur. Bin İki yüz doksan sene-i hicriyesinde Kal'a-i Sultaniye sancağına mülhak Bayramic kasabasında tevellüd ettiği Tezkire-i Osmaniye-i sûre-i musaddakasında muharrerdir....

    Burada ister istemez Kal'a-i Sultaniyye'nin neresi olduğu sorulacaktır. Burası Çanakkale ilimizin eski adı olup Bayramiç kasabası da halen eski ismiyle anılmaktadır. Kanaatimizce Akif'in babasının bir evi de Bayramiç kasabasında olduğudur. Nitekim Bayramiç Arnavut kökenli vatandaşlarımızın yaşadığı yerlerdendir. Hatta "Bayramic" kelimesi de Arnavutça'ya geçmiş Türkçe bir kelimedir.

    Mehmet Akif'in babasının vefatı üzerine ekonomik kaygılar sebebiyle Baytar mektebine yazıldığını hepimiz biliyoruz. Hatta şairin Baytar mektebinden önce Beyâzıd Camii avlusunda tesbih sattığı rivayet edilmektedir.

    Mehmet Akif, her ne kadar baytar mektebine yazılmışsa da gönlünde edebi ve sosyal ilimleri okumak vardı.Çok küçük yaşlarda başladığı hafızlık ilmini tamamlar, bir yandan Mesnevi ile Mevlana'yı, diğer yandan ünlü şair Hafız'ı okumaktadır. Burada klasik edebiyat zevkini tadar, Farsça'sını ilerletir. Sonraları Baytar mektebinde Fransızca'sını ilerletir,hatta bu ilerletme Fransız ediplerin eserlerini çevirecek derecededir.

    Mehmet Akif memuriyet hayatına haliyle baytarlıkla başlar.Umur-ı Baytariye'de Müdür yardımcısı ve müfettişlik yapar.Onun yine bu görevi vasıtasıyla Edirne'de bulunduğu yıllarda aynı şehirde kitapçılık yapan Rizeli Taşçıoğlu Süleyman Efendi'ye verdiği bir defterde bazı manzumeler ve mektupları var.Yukarıda hal tercümesinin de içinde bulunduğu bu defterde bazı manzumeler ile birlikte üç mektubu da bilinmektedir.

    Bu mektuplardan birisi:

    "Leh'ül-hamd buraca işlerim yoluna girmektedir. İnşallah iade-i memuriyet-i kadîmeme muvaffak olacağım. Ve ma tevfik-i illa billah Bizim Bekir efendi orada ise göndermiş olduğum parayı kendisine teslim ediniz. Eğer hasbel-vazife kıra çıkmış yani Edirne'den ayrılmış ise lütfen fakirhaneye kadar şedd-i rahl eder ve bizim ihtiyar valideye eşyayı toplamasını söylersiniz. Gönderilen para, ev kirası ve şömendöfer navlumudur. Bekir Efendi bulunmadığı takdirde onları şömendöfere yükletmek tabii sizin himmetinize kalacaktır...."

    İstanbul'dan gönderildiği anlaşılan 8 Şevval 1312 (24 Mart 1896) tarihli mektupta, ev kirasından annesine alınacak tren biletine kadar Edirne'ye para yollandığını anlıyoruz.

    Yine onun başka bir mektubunda İzmir'de görev yaptığını öğreniyoruz.

    "Bismillah...

    Süleyman Efendiye

    Azizim,

    İstanbul'da iken almış olduğum mektubu işte İzmir'den cevap verebiliyorum. Hayvan mübayasına memur olarak Anadolu vilayet-i şarkiyyesine azimet üzre bulunduğumuzu gazete (orijinal nüshada burası okunmuyor.) behemahal görmüş olacağınız cihetle nasıl olup da İzmir'e geldiğimi beyana hacet göremem

    ...

    Âkif'inizi gönülden çıkarmayınız. Duadan unutmayınız ki bu müfarakatın beynimizdeki vedud-ı vifaka kat'a tesiri olmasın. Allah'a ısmarladık azizim Süleyman.

    Fi 29 Mayıs sene 312

    Kardeşiniz Mehmed Âkif


    Kaya Bilgegil, Mehmet Akif Basılmamış Bazı Mektupları, Atatürk Ü. Edebiyat Fak. Arşt. Dergisi Ekim 1971 Sayı 3 s.3-32

    Yine Bursalı olup İstanbul'da tavuk üretimi ve yumurta ticareti ile uğraşan ve Akif'in hayranlarından olan Hüseyin Cahit Bey, bir tesbih alış verişi sırasında Bahriye nazırı Salih Paşa'ya iğneleyici bir beyit söylediğini, Paşanın bir altın vererek işin içinden sıyrıldığını bildiriyor.

    Kaya Bilgegil hocamızın naklettiğine göre bu zatın oğlu Ali Taşçıoğlu, İstanbul -Bakırköy'de ikamet etmektedir. Bu defterle birlikte birkaç mektup daha Kaya Bilgegil'e verilmiştir. Taşçıoğlu,hatıratında Mehmet Akif Edirne'dey-ken babasının kitapçı dükkanına uğradığını, kendisini okşayıp sevdiğini söyler. (Hatıra 1972 de derlenilmiş..)

    Kardeşiniz Mehmed Âkif


    Bu görevler dolayısıyla bir süre Anadolu'nun muhtelif illerini gezen Mehmet Akif, daha sonra Halkalı Ziraat mektebinde hitabet dersleri hocalığına getirilir. Buradan Çiftçilik mektebinde edebiyat hocalığına geçti, Edebiyat derslerinde ihtisası o zamanlara göre çok öndeydi ve Darülfünûn edebiyat fakültesinin dikkatini çeker.

    Âkif'in Darülfünûn'a gelişi de ilginç bir hatıra ile başlar. Edebiyat tarihimizi akademik anlamda inceleyenlerin tanıdığı Hacı İbrahim Efendi, Darülfünun Fünûn (İ.Ü) Edebiyat Fakültesinde Edebiyat-ı Osmaniyye dersleri verir. Mehmet Akif de Edebiyat Fakültesine tayin olununca hocalar arasında ders paylaşımı yapılır ve Edebiyat-ı Osmaniyye dersleri Hacı İbrahim Efendi'den alınıp Mehmet Akif'e tebliğ edilir. H. İbrahim Efendi, hem bu ders için öğrencilerle vedalaşmak hem de Mehmet Akif'i takdim için onunla sınıfa gider. Hacı İbrahim Efendi, bıyığı daha yeni terlemiş Mehmet Akif'i biraz süzdükten sonra "Arkadaşlar, bundan sonra Edebiyat-ı Osmaniyye derslerini Mehmet Akif Bey verecek. Ben de bilahare gelir yine size anlatırım." Der. Bu sözün sahibi olan zat o dönemde edebiyat tarihinde otoriter bir zattır. Dönemin Servet-i Fünûn dergisinin karşısında Malumât dergisini çıkarmış ve Batı düşüncesi karşısında direnen ediplerin lideri durumunda. Belağât-ı Osmaniyyeyi en hararetli savunanların başında gelir ve yine Servet-i Fünûncular'ın fikir babası olan Recaizâde'nin Ta'lim-i Edebiyatı üzerine elli küsur eleştiri yazısı yazmış adamdır. Mehmet Akif'i zamanla çok seven bu zat, milli şairimiz üzerinde derin izler bırakır.

    Edebiyat Fakültesinde Mehmet Akif'in öğrencileri arasında sonradan Çalıkuşu, Yaprak Dökümü, Dudaktan Kalbe adlı romanlarıyla haklı bir şöhret kazanan Reşat Nuri Güntekin de vardır. O, Mehmet Akif'e dair ilk intibalarını şöyle anlatıyor.

    "Derken kapı açılıyor; içeriye orta boylu, kara, top sakallı kalender bir zat giriyor. Şemsiyesiyle lastiklerini kapının arkasına bıraktıktan sonra talebe sıralarına gideceği yerde muallim kürsüsüne doğruluyor. O zaman yanımdaki arkadaştan öğreniyorum ki bu zat edebiyat muallimimiz Mehmet Akif'tir. Akif, derslerinde manzumeler yazdırıp izah etmiştir." O sırada bu öğretim tarzını Darülfünûn için basit bulan Reşat Nuri, Maarif Vekaleti (MEB) müfettişi iken yazdığı makalede Akif'i haklı görerek "Aradan geçmiş bunca seneden sonra anlıyorum ki Âkif, o zaman bizim için yapılacak şeylerin en iyisini yapmıştır. Onun sağlam mantığı,samimi ve pratik zekası çürük temel üzerine kurulacak nazariyelerin boşluğunu anlamış, bir hoca için en iyi usulûn -planı programı bir yana bırakarak- talebeyi hangi seviyede bulursa orada alıp yürütmek olduğunu gayet iyi takdir etmiştir." Diye hatıralarında nakleder.

    Akif, Darü'l-fünûnda ders verdiği dönemde klasik edebiyat tarzında şiirler beğenir ve yazar. Bu, onun gençlik dönemi şiirleridir. Bu dönemdeki şiirleri ilkin Hazine-i Fünûn dergisinde yayınlanır. "Allah'ını seversen nazarımdan güzâr etme" dizesiyle başlayan bu şiirinin de bir hikayesi vardır.

    "Uzun bir zaman güzâr eylediği halde mazhar-ı telâkîsi olamadığım yâr-ı kadîmime bu gice (30 Teşrin-i sâni) rü'yamda mülâki oldum. Sirâc-ı Kudret'ten bir lem'a olan o çehre-i furûğ-efşanın temâşây-ı cezbe ferması beni saatlerce gaşy eyledi. Dil-beste-i sevdası bulunduğum hengâmda kendinden sitem ve azardan başka bir hal görmemişken -her ümidin fevkinde olarak gûn-â-gun iltifâtlarına, nüvâzişlerine mahrem oluşum gönlümde meserret ve hayretle memzûc bir his peyda eyledi. Nihayet, ihtiyarım idrakimle birlikde elimden giderek o rûh-ı mücesseme şu vadide niyâza başladım.-Cânânımın, eshar-ı baharda bile göremediğim, sabâhat-ı aleminde o kadar vâlihâne vakf-ı istiğrak olmuşum ki bîdâr olub da cihân-ı zulmete avdet eylediğim zamân bile bir müddet evvelki ân-ı şevk-a-şevkı tahayyül etmekten kendimi alamadım.... Mehmed ÂKİF "

    Allah'ı seversen nazarımdan güzer etme
    Müştakım başın içün olsun heder etme!

    Kurban oluyor bir nigeh-i hışmına ruhum
    Sevdâ-zededen böyle dirîğ-i nazar etme!

    Ey mâh yetiş bezm-i safâ zulmet içinde
    Herkes uyuyor gayrdan aslâ hazer etme!

    Âşkın ne azab olduğunu sen de bilirsin
    Gel hâtırımı beni pür-keder etme!

    Ben kûyunu terk eyleyemem ah garîbim
    Bâbındaki nevmîdini me'yûs-ter etme!

    Tard etme kapından şu ciğer-sûzu yazıkdır
    Hûn-âbına rahm et de anı der-be-der etme!

    Ey nur-ı dü çeşmim! Bu temaşaya doyulmaz
    Allah'ı seversen nazarımdan güzer etme!



    İ.Ü. Edebiyat Fak. Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü "Türk Tenkit Tarihi" Ders Notları

    Reşat Nuri Güntekin Hatıralar 2.1.1939 Tan Gazetesi'nden naklen, Eşref Edip...

    Hazine-i Fünun 1. sene s.200 16 Kanun-ı evvel 1309, İstanbul


    Bu dönemde M. Akif, Ziya Paşa ve Muallim Nâci etkisindedir. Nitekim Darü'l-fünûn'da öğrencisi olan Reşat Nuri Güntekin hatıralarının devamında şunları nakleder. "Darü'l-fünûn'da hocamız olan Mehmet Akif, üçüncü derste bize 'siz gidin Sahaflar Çarşısında yüzer paraya bir terkib-i bend ile terci-i bend alıp getirin. Onu okutayım.' Demişti."


    Bu hatıradan da anlıyoruz ki Âkif'in Ziya Paşa'ya olan hayranlığı öteden beri bilinmektedir. Hasılı, onun Ziya Paşa gibi terkib-i bend ile terci-i bend tarzında şiirler yazdığı bilinmektedir. Prof. Dr. Kaya Bilgegil'in araştırmasıyla tespit ettiği "terkib-i bend"inde Ziya Paşa üslûbunu hissederiz.


    Terkib-i Bend'den

    Sâkî! Getir ol bâdeyi kim rûh-i revândır.
    Peygûle-nişinân-ı gama neş'e-resândır
    Her katresi erbâb-ı kemâl'in nazarında
    Hurşîd-i hakikat gibi envâr-feşândır

    Her müntesib-i sâgar-ı gül-reng-i müdâmın
    Âyine-i ikbâli müdâmü'l-leme 'andır.
    Sâki içelim aşkına yârân-ı kâdîmin
    Kim her bir kûşe-i firkatde nihândır

    .......................................................



    Eşref Edip, M. Akif Ersoy,

    Dr. Kaya Bilgegil'in eline geçen defterde en önemli şiir bu terkib-i bendidir. Hatta sayın Bilgegil, bahsi edilen fakat bulunamayan terci-i bendin de bu olduğu nakletmektedir.

    Cemal Kutay, Mehmet Akif-Tarih Konuşuyor, Ercan Matbaası,Tarih Yay. Müesesesi, İst.

    Bu şiirlerden sonra Akif'in siyasi bir hatırası daha var. Enver Paşa tarafından kurulan teşkilat-ı mahsusa (istihbarat servisi) kurulur. Âkif 1.Dünya savaşında Enver Paşa'nın yanında bu teşkilat-ı mahsusanın şefidir. Burada başarılı görevlerde bulunur. Almanya, Ortadoğu, Balkanlar hemen her yeri gezer. Ayrıca Osmanlı dışında kalan Müslüman unsurlarla temasa geçer.

    Özellikle onun Doğu Anadolu'daki aşiret reislerini ziyaret ve devlet-i aliyeye bağlılıkları hususunda gönüllü "Teşkilat-ı Mahsusa Alayları"nın kurulmasına öncülük etmiştir. Bu alaylardan ilk üçü de Urfa, Mardin Diyarbakır ve Antep'de yaşayan ve Padişah Abdülhamid hanın -akrabalarımdır dediği, onlar için aşiret mektebi kurdurduğu- Kayı boyuna mensup Karakeçililer'dir. M. Akif, Urfa'da Teşkilat-ı Mahsusa adına Aşiretin reisi Dree' Bey ile görüşmesinden sonra aşiret üç alay ile başta Yıldız sarayını koruma görevinin yanı sıra Balkan savaşına katılmışlar. Geri dönüşlerinde Doğu'da ayrılıkçı unsurların özellikle de Ermeniler'in saldırılarına mukavemet ettikleri gibi Kuvay-i Milliye saflarına katılmışlardır.

    Hatıralar, vicdanlara yüklendiğinde Âkif'in "Nev-i şahsına münhasır" şahsiyeti, genel kabul gören düşüncelere muhalefeti, onu tanımayanı oldukça güçleştirmektedir. Şöyle ki, Akif'in çalıştığı büroya katip olarak giren ve üniversite öğrenciliği boyunca onun yanında çalışan, dolayısıyla Âkif'i yakında gözleme imkanı bulan M. Emin Erişilgil hususiyetle şunları söyler. "Bu adam, yaşadığı devirde de şimdi de türlü türlü tanıtılıyor. O devirde Akif, bazılarına göre zındık, gavur bir baytardı. Çünkü ölülerden şifa dilemeye kızıyor, yağmur dualarıyla alay ediyordu. Bazı ittihatçılara göre "Hüriyet ve İtilafçı"ydı. İtilafçılar'a göre "İttihatçı" idi. Bu memleket müstakil olmazsa camii kalmaz iddiasında bulunduğu, hele Balkan Harbinde "Medeniyetin yüzüne tükürün" dediği için bazı aydınlara göre çok geri bir adamdı. Mahalle Kahvesine hücum ettiği ve göreneğe kızdığı için oraya devama alışmış olanlara göre ise o bir züppeden başka bir şey değildi. 1908 temmuzundan sonra "Yaşasın" diye bağıran miting kahramanlarını beğenmediği için sokak meşrutiyetçilerine göre, hürriyeti anlamaz bir zavallı idi. Mütareke yıllarında Amarikan mandasının aleyhinde bulunduğu için bazı komisyoncu

    ajanların gözünde "bizi orta çağa götürmek isteyen tehlikeli bir adamdı." İstanbul'da onu sarıklı sananlar çoktu... Mısır'da ise entarili gezmediği için gavurdu, Hristiyandı.

    Bu ilginç anektod Akif'in portresi konusunda çok ilgi çekicidir. Ama o, bütün bu resimlendirmenin dışında Mithat Cemal'in ifadesi ile tam bir "Asr-ı Saadet" Müslüman'ıydı. Bu inanç çerçevesinde yaşayan, hareket eden, eser veren bir insandı.

    Bütün bunlarla paralel, Âkif, devletine faydalı biri miydi? Yani resmî bir çerçevede ele alınan bir Mehmet Akif var mıdır? Elbette ortada böyle bir resim de bulunmaktadır. Bu resme göre Akif, milli mücadelenin destanı olan İstiklal Marşını yazan adamdır. Bu şiirine bir de Çanakkale Şehitleri şiiri eklenebilir. Ötesi üzerinde durulmaz. Zira ötesi ile ilgili resmi görüş menfidir. Bu menfilikle ilgili canlı bir şahsiyetin anlattıklarına kulak kesilelim. "Mehmet Akif Ersoy vefat ettiğinde tabutu Beyazıd camiinin avlusuna tek atlı bir arabayla getirilir ve sessizce musalla taşına bırakılmıştı.Bir tıbbiye öğrencisi tabuta iliştirilmiş küçücük bir yazıdan cenazenin büyük vatan şairi, İstiklal marşımızın şairi Mehmet Akif'e ait olduğunu öğrenerek bu acı haberi tüm üniversiteye yayar. O zamanlar adı daha yeni İstanbul Üniversitesi olan Darül-fünûnlu gençler üniversiteyi boşaltır ve akın akın Beyazıd Camiine koşarlar. Burada kılınan cenaze namazını kılarlar. Üniversite yönetimi o zamanlar Ankara'dan aldığı bir talimat gereğince, öğrencileri bu rejim muhalifi, mürteci şairin cenaze törenine katılmamaları için uyarır. Bütün bunlara rağmen gençler bir yerlerden Türk Bayrağı bulup Akif'in tabutuna İstiklal Marşındaki mısraları eşliğinde :

    Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak
    Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
    O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak!
    O benimdir, o benim milletimindir ancak!

    Türk Bayrağını örter.Ve cenaze, mahşeri bir kalabalığın omzunda Edirnekapı Mezarlığındaki son istirahatgahına taşınır. Burada öğrenciler adına bir genç ateşli bir konuşma yapar ve İstiklal hep birlikte okunmaya başlar. Bu genç sonradan ülkemizin üçüncü edebiyat doktoru payesini alacak olan Abdülkadir Karahan'dan başkası değildir. Törenden sonra polis, Karahan ve arkadaşlarını tutuklayıp sorgulamaya alırlar. Kendilerine devletin tören düzenlemediği bir şahsiyete neden tören düzenlediği sorarlar. Gençler adına Karahan, şu tarihi ama manidar cevabı verir.

    "Efendim, bize dediler ki İstiklal Marşımızın şairi ölmüş.Cenaze namazına gidelim. İstiklal Marşı devletimizin resmi marşıdır. Siz onu kaldırın. Biz de tören düzenlemeyelim."

    Hasılı Mehmet Akif, için edebiyattan siyasete, toplumdan ferde dahil bu hatıralar ışığında şu sonuçlara ulaşabiliriz: İstanbul-Fatih- Sarıgüzel mahallesinde doğduğu bilinen Âkif'in doğum yeri Çanakkale'nin Bayramiç ilçesidir. Şairimiz Baytar müfettişliği yaptığı Edirne'de annesi sağdır ve yanında kalıyordu. Âkif'in geçici bir süre ile baytarlıkla ilgili bir vazifeden dolayı İzmir'e gitmiştir. Edirne'nin dar muhitindeki mecmualara verdiği şiirlerinde şairliğini kabul ettirmiştir.

    Âkif'in ilk şiirlerinde onun Muallim Naci ile Ziya Paşa tesirinde şiirler yazdığını biliyoruz. Daha sonra divan tarzında şiirleri bırakır. Bunun sebebi, ülkenin sosyal bunalımlar ve işgaller karşısındaki durumudur. Bir aydın olarak Âkif'in ister istemez gül ile bülbülden bahsetmesi etik olmazdı. Klasik edebiyat devrini tamamlamıştı artık. Edebiyatı toplumun hizmetine sokma arayışındaydı. Milletin var veya yok olma savaşını şairlikten önde tutmuş bir edibimiz olan Âkif yine de şairlik gücünü çağının olağanüstü olaylarının idrakine söyletmiştir. O isteseydi Fuzuli ayarında büyük bir lirik ve hüzün şairi olabilirdi. Kendi deyimiyle "ben gül devrinde gelseydim elbette bülbül olurdum." Hatta kadim dostu klasik şiirlerini kastederek "Bunları toplasak da bir kitap halinde neşretsek nasıl olur?" şeklinde sorduğu sorudan Âkif'in bir hayli rahatsız olduğu ve "Onlar oldukları yerde dursun."

    O kurtuluş savaşımızın bir destan kalbi, bir destan dilidir. Cumhuriyet döneminin bir zihin ve beyin fırtınasıdır. Ölümünün yaklaşması o dar vakitlerde tarihi gölgeden üşüyen, öte yandan ölümün hamasi gölgesine sığınan bir garip, mahzun bir ruhtur. Ama ruhu hiçbir zaman üşümemiştir.İnsanımızın manen ve maddeten yeniden ihyası için bütün kültür, edebiyat ve irade gücünü harcamış büyük bir kahramandır Mehmet Âkif. O duasında kendini unutan adamdır.

    Eyüp AZLAL
#12.04.2008 03:14 0 0 0
  • Mehmet Akif'in Düşünce Dünyası


    Mehmet Akif, bir şair-yazar ve mücadele adamı olmanın ötesinde aynı zamanda bir mütefekkirdi. Bu özelliği dolayısıyla siyasi ve fikri mücadelelerin en yoğun olduğu bir dönemde yaşayan Akif'in fikri şahsiyeti de en azından edebi şahsiyeti kadar önemlidir. Akif'i bu yönüyle değerlendirebilmek için yaşadığı dönemde revaçta olan fikir akımlarına başka bir söyleyişle devrin fikri atmosferine bakmak gerekir.



    Tanzimat'tan beri yazan, düşünen, yönetimde bulunan insanların cevabını aradıkları bir tek soru vardı. "İçinde bulunduğumuz durumdan nasıl kurtulabiliriz?" Çünkü sıkıntılı bir yüz yıl yaşanmaktadır ve ortada siyasi, sosyal, kültürel, ekonomik bir bunalım vardır. Daha da kötüsü altı asırlık bir cihan devleti parçalanmak, yıkılmak ve bir millet istiklalini kaybetmek üzeredir.



    Tanzimat, bu hayati soruya ne yazık ki müspet bir cevap olamamıştır. Hatta Tanzimat, Batı karşısındaki yenilginin resmi bir fermanıdır. Derken Meşrutiyete gelinmiştir ve hasta devlet için teklif edilen yeni tedavi reçeteleri ortaya çıkmıştır. Birbirinden farklı bu reçeteleri teklif edenlerin düşünceleri esas olarak üç ana grupta toplanmaktadır.



    Birinci grupta yer alanlar Türkçülerdir. Tanzimat'tan sonraki gelişmeler nasıl Batıcılığı ortaya çıkarmış ve güçlendirmişse, aynı şekilde Türkçülük de bu süreçte güçlenmişti. 1789 Fransız ihtilali, 3. Napolyon'un Osmanlı'yı parçalamak için ortaya attığı "milliyetler prensibi" Balkanları çoktan kavmiyet davalarıyla bir barut fıçısına çevirmişti. Osmanlı'ya bağlı değişik ırklar, bir bir bu birlikten ayrılıyorlardı. Çok kanlı bir şekilde gerçekleşen bu ayrılıkçı hareketler sebebiyle her millet, kendi kavmi değerlerini ön plana çıkarmaya, kendini artık "millet" olarak tanımlamaya başlamıştı.



    Bu hadiselerin etkileri çok geçmeden İstanbul'da da kendini göstermeye başladı. Bu siyasi gelişmelere Avrupa'da başlayan Türkoloji çalışmaları da eklenince Osmanlı toplumunun Türk unsuruna mensup aydınlar Türk dili, Türk tarihi, kısacası Türklük üzerinde düşünmeye başladılar. Hele az önce söylediğimiz, imparatorluğa bağlı diğer kavimlerin ayrı birer devlet halinde ortaya çıkmaya başlamaları II. Meşrutiyet devrinde Türkçülüğün tam anlamıyla bir ideolojiye dönüşmesine yol açtı. Bu gruba mensup olanların temel tezleri ise "Türk ırkının ve varlığının şuuruna varmak" la içinde bulunduğumuz durumdan kurtulacağımız şeklindeydi.



    Bu görüşlerden ikincisi Batıcılıktır. Bu fikri savunanlar, "Her şeyimizle tam bir batılı gibi olmak" gerektiğini ileri sürmekteydiler. Zira Batı karşısındaki sürekli mağlubiyetler, her alandan batıdan geride oluşumuz, batıcılarda "İslam, terakkiye manidir." şeklinde bir anlayışı ortaya çıkarmıştı. Madem ki gerçek böyledir. Öyleyse "Batı medeniyetine girebilmek, onlar gibi olabilmek için batılı gibi düşünmek ve yaşamak gerekir."di. Onlar da böyle bir tezi öne sürüyorlardı.



    Bu fikri Ernest Renan gibi batılılar da desteklemekteydi. Diğer yandan Batı'ya öğrenim için giden gençler, ezilmişlik psikolojisiyle özgüvenlerini kaybettikleri için orada olup bitenleri sathi değerlendirmekteydiler. Dolayısıyla ülkeye geldiklerinde "batıcılık" dillerinden hiç düşmeyen bir terane olmuştu.



    Ayrıca mürebbilik, öğretmenlik gibi sebeplerle İstanbul'a gelen batılıların düşünüş ve yaşayış şekilleri Osmanlı toplumunun kimi kesimlerinde özellikle de aydınlar, gazeteciler ve gençler arasında kabul görüyor, böylece yeni bir hayat tarzı olarak batıcılık güç ve itibar kazanıyordu.



    Üçüncü görüş, islamcılıktı. Fakat ona geçmeden bu üç görüş kadar tesirli olmasa da kısaca Osmanlıcılıktan da bahsedilmesi gerekir. Osmanlıcılık fikri, aslında Meşrutiyette ortaya çıkmış değildi. Bu fikir daha Tanzimat'tan itibaren telaffuz edilmeye başlanmıştı. Islahat fermanlarında da kendini hissettiren bu görüş "İmparatorluğun bünyesinde bulunan çeşitli kavimleri, bir millet olarak düşünmek." Şeklinde özetlenebilir. Böyle bir fikrin gündeme gelmesindeki en önemli sebep ise devletin birliğini batılı saldırılar karşısında korunması arzusuydu. Zira Osmanlı, değişik ırklardan hatta değişik dinlere mensup milletlerden meydana gelmekteydi.



    Batı, bu durumu bildiği için, Osmanlı ülkesi içinde ırkçı kışkırtmalara hız verdi. Zaten Fransız ihtilalinden sonra bu akım giderek güç kazanmaya başlamıştı. Artık çok geç kalınmıştı. Çünkü Osmanlı ülkesinde ayrılıkçı hareketler görülmeye başlanmıştı. Dolayısıyla Osmanlıcılık, çok değişik kavimleri ifade edebilecek bir üst kimlik olma özelliğini kaybetmişti. Böylece bu fikir yani Osmanlı milleti fikri tutmamış oldu.



    Bütün bu sebeplerden dolayı Meşrutiyet yıllarında "Osmanlıcılık" söyleminin yerini "İslamcılık" almış oldu.



    İslamcılar, devletin ve milletin ancak İslam'a sarılarak içinde bulunulan kötü durumdan kurtulacağımızı savunmaktaydılar. Zaten bu fikir, Osmanlı dışındaki diğer İslam topluluklarında da çoktan telaffuz edilmeye başlanmıştı.



    İslamcılığı ortaya çıkaran şartlar, diğer İslam ülkelerinde de hemen hemen aynıydı. Osmanlıdaki duruma daha yakından baktığımızda ise bu fikrin daha tanzimat devrinin fikir ortamında doğduğu görülür. O zaman pek çok aydın geri kalmışlığımızın sebebi olarak İslam'ı hakkıyla yaşamamayı gösteriyorlardı.



    Öte yandan yine Tanzimat'ın fikir ortamında çarpık batılaşma dolayısıyla İslama dışardan ve içeriden saldırılar da söz korusu olmaya başlamıştı. İşte bütün bu sebepler aydınları İslam üzerinde yeniden düşünmeye sevk etti. Dolayısıyla II. Meşrutiyet sonrasında Batıcılık ve Türkçülük gibi İslamcılık da güç kazanan bir fikir oldu.



    İslamcılık, ciddi manada Abdülaziz'in son zamanlarında tartışılmaya başlandı ve II. Abdülhamit zamanında resmi bir politikaya dönüştü. Gerçi, devletin İslamcılığı ile sivil İslamcı diyebileceğimiz aydınların İslamcılık tezleri aynı olmadı. Mesela Mehmet Akif- II.Abdülhamit anlaşmazlığını da bir bakıma böyle anlamak gerekir.



    Mehmet Akif, müslüman bir toplumun müslüman bir ailesi içinde islami değerlere yürekten bağlı birisi olarak yetişmişti. Bunun tabii sonucu olarak da gelişmeleri doğru tahlil edecek bir bilgi ve anlayış birikimine sahipti. Bundan dolayıdır ki, yerini İslamcılar arasında aldı ve bu akımın en güçlü temsilcisi oldu. Eşref Edip'le çıkardıkları Sırat-ı Müstakim dergisi bu akımın yayın organı durumundaydı. Dergide ayrıca Ahmet Naim, Manastırlı İsmail Hakkı, Musa Kazım, Tahir'ül Mevlevi gibi başka İslamcı isimler de bulunmaktaydı.



    Akif ve arkadaşları bütün dikkatlerini bizi geri bıraktıran ve batıyı üstün hale getiren sebepler üzerine yönelttiler. Tezleri özetle felaketlerimizin kaynağı Kur'an'dan ve İslam'dan uzaklaşmak, kurtuluşumuzun çaresi ise İslam'a ve Kur'an'a yeniden dönmek şeklindeydi.



    Başta Akif olmak üzere diğer İslamcı yazarlar, bu üslup içinde önce toplumsal problemlerin tespitine yöneldiler. Batıcılara cevap olarak İslam'ın ilerlemeye mani olmadığı fikrini temellendirdiler. Türkçülüğün, Arapçılığın, Arnavutçuluğun v.s. İslam'ın son devleti Osmanlı için bir tehdide dönüşmemesi için de fırkacılığa ve kavmiyetçiliğe karşı çıktılar.



    Özellikle Akif, bu gayelerin gerçekleşmesi için vaazlar verdi, makaleler yazdı. Şiirlerinde bu konuları işledi. İslamcılığın diğer İslam devletlerindeki gidişatını göstermek için de çağdaş İslam düşünürlerinden tercümeler yaptı.



    Fakat, şartlar değişmekteydi. Özellikle ayrılıkçı hareketler ve Balkan harbi bozgunu İslamcılığın yerine Türkçülüğü kuvvetlendirmeye başladı.



    Akif, her şeye rağmen mücadelesini sürdürmekteydi. Son gelişmeler ümitlerini sarstıysa da Anadolu'da başlayan hareket ona yeniden güç ve ümit verdi. Bu defa da mücadele sahasını Anadolu'ya kaydırdı. Ne var ki, buradaki gelişmeler de Akif'in düşlediği gibi olmadı. İslamcılık fikri, Milli mücadelede etkili bir söylem olmasına rağmen kurulan yeni devletin muhtevası içinde yer almadı.



    Mehmet Akif'in bu anlamdaki toplumsal düzen ideali gerçekleşmedi ama İslâmcılık fikri asla gündemden düşmedi ve önemini yitirmedi. Bugün bu topraklarda hâlâ fikri anlamda İslami bir duyarlılık yaşıyorsa ve böyle bir birikim mevcutsa bunu büyük ölçüde Mehmet Akif'e borçluyuz. Mehmet Akif'i okuyup anlama çalışmalarında onun bu ideali üzerinde yeterince durulmalı ve yeni yaklaşımlarla bu mesele toplumun gündemine taşınmalıdır. Zira, farklılıkları ortadan kaldırıp herkesi birlik şuuru içerisinde millet yapacak düşünce budur.

    Mustafa ÖZÇELİK
#12.04.2008 03:12 0 0 0

  • HECE ÖLÇÜSÜ , ÂŞIK EDEBİYATI , DESTAN , HİKAYE , KAHRAMANLIK ŞİİRLERİ




    TANIM

    Yazı dili olmayan toplumlarda sözle aktarılan kültür birikimi halk edebiyatını oluşturur. Bütün toplumlar belli dönemlerde bu tür ürünler vermiştir. Halk edebiyatı gelişmiş toplumlarda da yazılı edebiyatla birlikte varlığını sürdürür. Halk edebiyatının başlıca biçimleri halk şarkısı, halk türküsü, halk öyküsü, söylenceler, atasözü, bilmeceler ve büyülerdir.

    TÜRK HALK EDEBİYATI

    noimage Türklerin İslam dinini kabul etmelerinden sonra, halk arasında İslam öncesi Türk edebiyatı geleneğinin sürdürülmesiyle gelişen edebiyat türüdür. Türklerin İslam öncesi toplumsal yaşamlarında yönetenler ve yönetilenler arasında anlayış, düşünce ve ideal bakımından büyük farklılıklar yoktu. Ozanların sazla çalarak söyledikleri aşk ve doğa şiirleri, destan ve sagular bütün Türklerin duygularına sesleniyordu.haber ve
    İslamiyet'in kabulünden sonra bu birlik bozuldu. Kentlerde kurulan medreselerde yetişenler kendilerini halktan ayrı tutmaya başladılar. Ayrıca yönetim, siyaset ve askerlik alanındaki etkinlikleri nedeniyle bazen devlet ve saray korumasında olan bir sınıf ortaya çıktı.
    Divan Edebiyatı bu kesimden insanların duygu, düşünce ve zevklerini yansıtırken, Halk Edebiyatı bunların dışındaki kitlelerin beğeni, düşünce ve ideallerini yansıtma aracı oldu. Ama gerçek anlamda halk edebiyatı kavramı ancak 2'nci Meşrutiyet'ten sonra yerleşti ve halk geleneklerinin ürünleri olan yapıtlar bu dönemden sonra "Halk Edebiyatı" olarak adlandırılmaya başlandı.
    Bu yapıtlar, genellikle öğrenim görmemiş köylüler, kasabalılar ya da kentliler ile yeniçeri ve tekke çevreleri gibi yine halktan kopmamış zümreler arasında, zaman içinde dinin, tasavvufun, tarikatların ve Divan Edebiyatı'nın etkisiyle değişikliklere uğramış eserlerdir.
    İslamiyet'in kabulünden sonra anonim halk edebiyatının temel ürünleri sayılan atasözü, destan, masal, bilmece, mani, türkü, ağıt, mesnevi gibi türlerde büyük gelişme görüldü. Türk Halk Edebiyatı'nın ilk gerçek örnekleri Karahanlılar döneminde ortaya çıktı.
    Kaşgarlı Mahmud'un "Divanü Lügati't Türk" adlı eserindeki manzum örnekler Türk halk şiirinin temel biçimi olan dörtlüklerle söylenmiş ve genellikle yedili, sekizli ve on ikili hece ölçüleriyle düzenlenmişti. Bu eserde atasözleri de bulunuyordu. Yine Karahanlılar döneminde oluşmuş "Satuk Buğra Halk Destanı" ve 11 ve 12'nci yüzyıllarda Türkistan'da Yedisu bölgesinde doğduğu sanılan eski Türk destanlarından motifler taşıyan Manas Destanı da bu dönem halk edebiyatının önemli eserleri arasındadır.

    HECE

    noimage Türk Halk Edebiyatı nazımda hece ölçüsüne (veznine) dayanır. Bu nedenle hece ölçüsünün tanımlanması gerekir. Hece, tek bir sesli hafrten ya da bu sesli harfin başına ya da sonuna gelen bir ya da birden çok sessiz harften oluşan ses öbeğidir. Örneğin, o, ot, bir, git, kırk gibi. Kapalı ya da engelli denilen heceler sessiz harfle, açık ya da engelsiz heceler sesli harfle biter.

    HECE ÖLÇÜSÜ (VEZNİ)

    noimage Şiirde mısralardaki hece sayısının eşit olmasına dayanan ölçüdür. Türkçe'nin yapısına uygun bir ölçüdür. Hecelerin sayısı parmakla sayıldığı için "parmak ölçüsü" adıyla da bilinir. Türkçe'de heceler uzunluk kısalık bakımından hemen hemen aynı değerdedir. Bu yapısal özellik şiirde hece ölçüsünün kolayca kullanılmasına imkan verir. İlk yazılı Türk edebiyatının ürünleri olarak bilinen Göktürk Yazıtları'nda şiir bulunmamasına rağmen şiirsel özellikler taşıyan ve hece ölçüsüne uyan bölümler vardır. Kaşgarlı Mahmud'un Divanü Lugati't Türk eserindeki şiirler de hece ölçüsüyle yazılmışlardır. Türklerin İslamiyet'i kabulünden sonra divan edebiyatı ve aruz ölçüsünün yaygınlaşması hece ölçüsünün yalnızca tekke ve aşık edebiyatına özgü bir ölçü olmasına yol açtı.
    Hece ölçüsünde kalıbı dizelerdeki hecelerin sayısı belirler. Her dizesinde 11 hece bulunan bir şiirin kalıbı "11'li hece ölçüsü" olarak gösterilir. Bir hecenin belli bölümlere ayrılmasına "durgulanma", bu bölümlerin okuma sırasında hafifçe durularak vurgulanan yerlerine de "durak" denir. Kalıplar 2'liden başlayarak 20'lilere kadar çıkar. Az heceli, yani 2'liden 6'lıya kadar kalıplar tekerleme, atasözü, bilmece gibi ürünlerin şiirsel parçalarında uyum öğesi olarak yer alır. Bu tür kısa kalıpların durakları dizenin sonundadır.
    Hece ölçüsünde durağın önemi büyüktür. Bir kalıp en az 2, en çok 5 duraklı olabilir. Bir durakta bulunan hece sayısı ise 1 ile 10 arasında değişir. Hece kalıpları duraklar ve duraklardaki hece sayıları bakımından bölümlenir. Bu kalıplar içinde en çok kullanılanlar 7'li, 8'li, 11'li ve 14'lü olanlardır. 7'li ölçü daha çok mani türünde kullanılmıştır. 8'li kalıp semai, varsağı, destan ve türkülerin ölçüsüdür. 11'li ölçü ise başta koşma ve destan olmak üzere aşık ve tekke debiyatı şiirlerinde kullanılmıştır. 14'lü hece ölçüsüne ise daha çok tekke şiiri ve çağdaş Türk şiirinde rastlanır.

    Tasavvuf ya da tekke edebiyatı

    noimage Halk edebiyatının "tasavvufi halk edebiyatı" ya da "tekke edebiyatı" denilen türü 12'nci yüzyılda Ahmed Yesevi ile başladı. Ama Anadolu'nun bu alandaki ilk ve en büyük şairi Yunus Emre'dir. Anadolu'da 19'uncu yüzyıla değin çeşitli tarikatlarla gelişen bu edebiyat geleneğinin sürmesinde en önemli rolü Alevi-Bektaşi ve Melami-Hamzavi şairler oynadı.
    Tekke edebiyatı şairleri, yalın bir dille, hece ölçüsüyle ya da aruzun heceye yakın yalın kalıplarıyla şiirler yazdılar. Tekke şiirinin genel adı, özel bestelerle okunan ve tarikatlara göre değişik isimlerle anılan ilahilerdi. Nazım birimi dörtlüktü. Ama gazel biçimde yazılmış ilahiler de vardır. Bu edebiyatın düzyazı biçimini ise evliya menkıbeleri, efsaneler, masallar, fıkralar ve tarikat büyüklerinin yaşamlarını konu alan yapıtlar oluşturur.

    Âşık edebiyatı

    noimage Halk edebiyatının aşık adı verilen halk sanatçılarının ürünlerinden oluşan ve 16'ncı yüzyılın başlarında ortaya çıkan "aşık edebiyatı" türünde ise söz ve müzik birbirini tamamlayan iki unsurdur. Günümüzde varlıklarını sürdüren aşıklar, bir yandan eski destan geleneğini yaşatırken, bir yandan da doğaçlama aşk şiirleri söyler, başka sanatçıların ürünlerini yayar, çeşitli törenlerde bir eğlence unsuru olarak yer alırlar. Aşık şiirinin nazım biçimi de dörtlük olmakla birlikte dize sayısı çoğalıp azalabilir.
    Bu edebiyatın başlıca türleri destan, güzelleme, taşlama, koçaklama, ağıt ve muammadır. Genellikle yalın ve yapmacıksız bir dil kullanılan aşık şiirinde yinelemeler, boş tekerlemeler, ölçü ve uyak tutturmada kolaylık sağlayan yakıştırmalar bulunur.

    Aşıklarımız

    noimage Aşık edebiyatının en büyük şairleri 16 ve 17'nci yüzyılda yetişti. Bunlar arasında Aşık Ömer, Gevheri, Katibi, Kayıkçı Kul Mustafa, Şahinoğlu, Katip Ali, Karacaoğlan, Üsküdari, Aşık Halil, Aşık Ali, Aşık Mehmed sayılabilir. 18'inci yüzyılın aşık şairleri arasında ise Kabasakal Mehmed, Levni, Kıymeti, Mecnuni ve Nuri sayılabilir. Bayburtlu Zihni, Dertli, Seyrani, Tokatlı Nuri, Erzurumlu Emrah, Ruhsati, Sümmani, Celali, Muhibbi, Dadaloğlu, Beyoğlu, Seyyit Osman 19'uncu yüzyılan aşık şairleridir. 20'nci yüzyılda ise sönmeye yüz tutan aşık edebiyatı Mazlumi, Kahraman, İrşadi, Mesleki, Talibi, Karamanlı Gufrani, Aşık Ali İzzet ve Aşık Veysel gibi şairlerle bir gelenek olarak varlığını sürdürdü.

    Halk edebiyatında düzyazı

    noimage Türk Halk Edebiyatı'nın düzyazı alanındaki öyküler, Türk, Arap ve İran-Hint kaynaklı olmak üzere 3 grupta toplanır. Türk kaynaklı öyküler arasında Dede Korkut, Köroğlu, Danişmendname gibi serüven-kahramanlık öyküleri, Kerem ile Aslı, Aşık Garip, Karacaoğlan ile İsmigan Sultan, Emrah ile Selvihan gibi aşıkların yaşam öyküleri çevresinde gelişen öyküler yer alır. Doğu Anadolu'da kaside adı verilen küçük öyküler, Güney Anadolu'da bozlaklar, meddah öyküleri ve Nasreddin Hoca fıkraları da halk edebiyatının düz yazı örneklerindendir. Yusuf ü Züleyha, Ebu Müslim, Battalname, Leyla ile Mecnun da Arap kaynaklı öykülerin en yaygın olanları ve bilinenleridir. Hint-İran kaynaklı öykülerin en ünlüleri arasında Ferhat ili Şirin ve Kelile ve Dimne sayılır.


    TÜRLER

    Düzyazı türleri

    Destan

    noimage Kahramanlarının olağanüstü eylemlerini coşkulu, törensel bir üslupla anlatan ve genellikle birkaç bölümden oluşan manzum yapıtlardır. Destanlar ve destansı öyküler ilkçağlardan beri dünyanın her yerinde gelenekleri sonraki kuşaklara aktarmak için kollektif olarak yaratılmış edebi biçimlerdir. Halk edebiyatında Yaradılış Destanı, Karahanlılar döneminde oluşmuş "Satuk Buğra Halk Destanı", 11 ve 12'nci yüzyıllarda Türkistan'da Yedisu bölgesinde doğduğu sanılan Oğuz Kaan Destanı, Manas Destanı, , Dede Korkut Kitabı, Cengiz Han Destanı, Timur Destanı, Danişmend Gazi Destanı ve Battal Gazi gibi destanlar günümüzde bile bilinirler.

    Kahramanlık öyküleri

    noimage Soylu savaşçıların ve hükümdarların kahramanlıklarını dramatik bir üslupla işleyen öykülerdir. Konuları, bakış açıları ve üsluplarıyla kahramanlı şiirinin düzyazıdaki karşılığıdır. Sözlü ve yazılı olabilirler. Anlatılmak üzere üretilmişlerdir. Bu tür öykülerde sözlü gelenekteki birçok kalıp kullanılır. Türk Edebiyatı'nda bu tür öykülere sık rastlanır. Sözlü gelenekteki destanların yanı sıra Hazreti Muhammed'in zaferleri, Hazreti Ali'nin devlerle çarpışması ve inanılmaz kahramanlıkları konu alan halk öyküleri vardır.

    Masal

    noimage Hayal ürünü olan, bilinmeyen bir zamanda geçen, anlatılanlara inandırmak iddiası bulunmayan anlatım türüdür. Dinleyicinin dikkatini masalda toplayabilmek için masalın başında, sonunda ve bazen uygun görülen yerlerde masal tekerlemeleri söylenmektedir.

    Hikaye

    noimage Kaynağını gerçek yaşamdan alan, anlatıya sazın-ezginin eşlik ettiği, ses ve mimiklerin kullanıldığı uzun soluklu anlatım türüdür. Boyutları açısından ikiye ayrılırlar: 1. Efsaneden, masaldan ya da gerçek yaşamdan alınmış, bir tek olay çevresinde geçen yapısı basit, kısa hikâyelerdir. Türküleriyle birlikte en çok iki saatlik anlatma süresi vardır. 2. Daha çok kalabalık kişileri, birbiri ardından gelen beklenmedik durumları ve bunun sonucu olarak da az çok çapraşıklaşan olayları birbirine ekleyerek anlatıya uzun bir süre sağlayan hikâyeler. Bu hikâyeler 1-7 gece devam edebilir.


    Halk öyküsü

    noimage Geleneksel bir içeriği olan, kuşaktan kuşağa sözlü olarak aktarılan öykülerdir. Söylencelerle halk öyküleri arasında kesin bir ayırım yoktur. Kimi öyküler söylence olarak gelişmiş, aktarılmıştır. Çeşitli öykü türlerinde belli motifler, örneğin hayvanlar, sınamalar, belli kalıp olaylar yer alır. Halk öykülerinin başlıca türleri masallar, efsaneler, dini kişilerle ilgili anlatılanlar, hayvan öyküleri, kahramanlık öyküleri ve fıkralardır.

    Fıkra

    noimage Yaşamsal olaylardan hareketle anlatılan, anlatılanlardan bir sonuç çıkarma amacında olan, nükte, hiciv, mizah unsuru barındıran kısa sözlü ürünlerdir.

    Atasözü

    noimage Atalarımızdan günümüze kadar ulaşan, belirli bir yargı içeren, söyleyeni belli olmayan düz konuşma içinde kullanılan sözlerdir.

    Deyimler

    noimage Asıl anlamlarından uzaklaşarak yeni kavramlar meydana getiren kalıplaşmış sözlerdir. İki veya daha çok kelimeden kurulu bir çeşit dil ifadesi olan bu sözler, duygu ve düşüncelerimizi dikkati çekecek biçimde anlatan isim, sıfat, zarf, basit ve birleşik fiil görünüşlü gramer unsurlarıdır.


    NAZIM TÜRLERİ

    Kahramanlık şiirleri

    noimage Yine soylu savaşçılarla, hükümdarların kahramanlıklarını ağırbaşlı, yüce, dramatik bir üslupla, belirli biçimsel kurallara bağlı kalarak anlatan şiirlerdir. Genellikle tek tip çalgı eşliğinde okunur ya da hal şarkısı olarak söylenirler. Halk ozanlarının yapıtları aracılığıyla kuşaktan kuşağa nakledilirler. Halk edebiyatında yiğitlik, yurt sevgisi gibi konuları ya da tarihsel olayları coşkulu bir anlatımla işleyen kahramanlık şiirleri vardır. Şiir, destan ve koçaklama türünde yazılmışlardır.

    Halk şarkısı

    noimage En eski halk edebiyatı biçimlerinden biridir. Sözlü gelenek içinde yaşayan, daha çok duyarak, yani kulaktan öğrenilen ve alilerle sınırlı toplumsal gruplar içinde yayılan şarkılardır. En belirgin özelliği, günlük yaşamdaki etkinliklerle yakın ilişkili olmasıdır. Köylerde bu tür etkinlikler ekin, hasat, harman, iplik eğirme, dokuma, bebek uyutma, içki, oyun oynama gibi etkinliklerdir. Halk şarkılarının dedikodu iletmek, yerel tarihle, aile kütüklerini belgelemek, bir topluluğun bilgi ve edebiyat birikimini korumak, sürdürmek gibi işlevleri de vardır.
#12.04.2008 03:10 0 0 0
  • DİVAN SÖZCÜĞÜNÜN TANIM

    Divan sözcüğünün sözlük bakımından iki anlamı vardır: Belli bir kalıpla yazılan ve besteyle okunan şiir türüne divan denir. Kalıp "fâilâtün fâilâtün fâilâtün fâilün" şeklindedir. Divan sözcüğü, ikinci olarak, divan tarzında şiir yazan sanatçıların eserlerini topladıkları kitap anlamına gelir. Divan, klasik Türk müziğinde ise en az üçer kıtalık şiirlerden bestelenen şarkıları tanımlar. Bu kıtalar birbirlerinden ara nağmelerle ayrılır. Her kıtanın başında genellikle "ah", "yâr" gibi bir terennüm sözcüğü eklenir. Kıtalardan biri yer yer ritimsiz okunacak şekildedir. Bir diğer kıta da "doğaçlama" görüntüsü vermesi amacıyla tümüyle ritimsiz olarak bestelenir. Divan, aynı zamanda İslam devletlerinde idari yargı, maliye, askerlik ve yönetimle ilgili işleri yürüten kurul ve dairelere verilen addır.
    Divan şairlerinin eserlerini önceleri serbest, daha sonra belli bir düzen içinde topladıkları kitaplar divanlar, divançeler ve hamselerdir. Divan, divançe ve hamseler, yazarlarının adlarıyla anılırlar. Örneğin Nedîm Divanı, Fuzulî Divanı gibi.

    Divan

    Şairlerin şiirlerini belli bir düzen içinde topladıkları kitaplardır. Bir tür antoloji olarak görülebilir. Zamanla divanlarda şiirler belli bir düzene göre sıralanmaya başladı. Bu elemeye "divan tertibi" bu tür divanlara da "mürettep divan" adı verilir. Tam bir divanda sırasıyla, kaside (tevhid, münacat, na't, medhiye), tarih, musammat, gazel bölümleri yer alır. En sonda da lugazlar, muammalar, müfredler, azadeler bulunur. Divanda gazeller kafiye ve rediflerinin son harfinin Arap alfabesindeki sırasına göre dizilir. Yani elif'ten başlayıp ye harfine kadar. Her harften en az bir şiir olması şarttır. Ama buna uymayan şairler de olmuştur.

    Divançe

    Küçük divan anlamındadır. Düzen ve konuları divanlarla aynıdır. Yine kaside, tarih, musammat, gazel ve kıta sırasını izler. Ama bir divançede bu bölümlerden en az biri eksik olur. Divançe, belli türleri seven şairlerin bilinçli bir seçimi olabildiği gibi, bir şairin divan dolduracak kadar şiir yazamadan ölmesi nedeniyle de oluşabilir. Figânî ve Fâzlı'nin divançeleri bu türdendir.

    Hamse

    Bir şairin 5 mesnevisinin bir araya getirilmesiyle oluşturulan yapıttır. Hamse yazarı şairler hamse şairi ya da hamsenüvis diye bilinir. Türk edebiyatında 16. yüzyılda gelişmeye başladı. İlk hamseyi Çağatay şairi Ali Şir Nevai yazdı. Divan edebiyatının ilk hamsesini yazan şair de Hamdullah Hamdi'dir. Hamse türüne düzyazının girişi ise 17. yüzyılda gerçekleşti. Nergisi hamseye düzyazıyı sokan ilk yazardır. Çoğunlukla hüzünlü aşkların konu edinildiği hamselerde soyut kavramları işleyen mesnevilere de yer verilir. Hamse sahibi divan yazarları edebi çevrelerde büyük saygı görürdü.

    DİVAN EDEBİYATININ TARİHÇESİ

    Divan debiyatı, Türklerin, 13 ve 19'uncu yüzyıllar arasında Anadolu'da yarattıkları İslam kültürünün ortak özeliklerini yansıtan, geniş ölçüde Arap ve Fars edebiyatının etkisini taşıyan yazılı edebiyat türüdür. Ancak divan edebiyatı, Türklerin İslam dinini kabul ettikleri ilk dönemlerden başlayarak Orta Asya ile Azerbaycan'da ortaya çıkan ve aynı nitelikleri taşıyan divan edebiyatı ile karıştırılmamalıdır. Divan edebiyatı tanımı tümüyle Anadolu'ya özgüdür.
    Tarihsel süreçte dindışı ve dini tasavvuf olmak üzere iki kolda gelişti. Şiir ve düzyazı alanındaki en eski örnekler 13. yüzyıldan kalmıştır.
    Divan edebiyatında başlangıcından beri şiir, düz yazıdan daha önde gitmiş ve daha gelişmiştir. Bunun belki de en önemli nedeni, şiirin sanatçının yaratıcılığını ortaya koymasına daha uygun olmasıdır. Divan şiiri, söz ve anlatım sanatlarını kullanarak, yeni manzumlar bularak okuyucusunu daha kolay etkiler. Düz yazı dalında ise ağır basan, öne çıkan özellik "öğretici" olmaktır. Bu nedenle anlam gözardı edilir ve belagat önem kazanır.
    Divan edebiyatı yazarlarının beslendikleri kaynaklar, başta dinsel inançlar, yani İslami inançlar olmak üzere İslami ilimler, İslam tarihinin olayları, tasavvuf, Hint-İran kökenli söylenceler, peygamber kıssaları, evliya menkıbeleri, çağın bilimleri, günlük olaylar, gelenek ve görenekler, terimler, deyimler, atasözleri ile zenginleşen bir dildir.

    Dünyevi ve tanrısal aşk

    Divan şiirinde aşk büyük yer tutar. Ama bu aşk hem dünyevi hem de tasavvufidir. Tasavvufa bağlanan şairin amacı, "mutlak güzellik" olan "tanrıyı bulmak"tır. Tanrısal aşk, maddi aşkla başlar. Bir güzele aşık olan şair, duygularını daha sonra soyutlama yoluyla tanrısal aşka dönüştürerek tanrıya kavuşmak için çabalar. Aşkı din dışı bir anlayışla işleyen şairlerin şiirlerinde ise tapınılacak bir varlık olarak kadın önemlidir. Ama bu tür şiirlerde kadın aşığını sürekli üzmekte, yaşamdan bezdirmektedir.
    Dil konusunda Arapça ve Farsça'nın etkisinde kalan divan edebiyatında sözcükler çok büyük önem taşır. Her sözcük tam anlamıyla ve yerli yerinde kullanılmalıdır. Divan edebiyatı, anlatım açısından "belagat kurallarına" sıkı sıkıya bağlıdır. Sanatçılar ustalıklarını sergileyebilmek için bu kurallara olabildiğince özen gösterirler.
    Şairler, teşbih, istiare, hüsn-i talil, ilham, kinaye, leff ü neşr, tecahül-ü arif, telmih, mecaz, mecaz-ı mürsel, teşhis ü intak gibi söz ve anlatım sanatlarını kullanarak özgün şiirler oluşturmaya çalışır. Divan edebiyatında şiirin estetik kurallarına uymak, çoğu zaman konu ve içerikten öne geçmiştir.

    DİVAN EDEBİYATINDA SANATLAR

    Teşbih

    Sözü daha etkili kılmak amacıyla ortak nitelikleri bulunan nesne ya da kavramlar arasında benzerlik kurma sanatıdır. Örneğin, "Tilki gibi kurnaz adam" bir teşpihtir. İnsan kurnazlığıyla bilinen tilkiye benzetilmektedir. Bir teşbih'te dört öğe bulunur:
    Müşebbehün-bin (benzetilen): Kendisine benzetilen, birbirine benzetilen nesne ya da kavramlardan nitelikçe daha güçlü, daha üstün olan. Örneğimizde "tilki".
    Müşebbeh (benzeyen): Birbirine benzetilen nesne ya da kavramlardan nitelikçe daha güçsüz, zayıf olan. Örneğimizde "adam".
    Vech-i şebeh (benzetme yönü): Birbirlerine benzetilen nesne ve kavramlar arasındaki ortak nitelik. Örneğimizde "kurnazlık".
    Edat-ı teşbih (benzetme ilgeci): Nesne ve kavramlar arasında benzetme ilgisi kuran ilgeç ya da ilgeç işlevi gören sözcük. Örneğimizde "gibi".
    Örneğin "Yol yılan gibi kıvrılıyor" dendiğinde, "yol" benzeyen, "yılan" kendisine benzetilen, "kıvrılıyor" benzetme yönü, "gibi" ise benzetme edatıdır.
    Teşbih, bu öğelerden bir ya da bir kaçının kullanılıp kullanılmamasına göre dörde ayrılır:
    Dört öğenin de bulunduğu teşbih teşbih-i mufassaldır (ayrıntılı benzetme). Örneğin, "Ahmet aslan gibi güçlüdür".
    Benzetme yönü bulunmayan teşbih teşbih-i mücmeldir (kısaltılmış benzetme). Örneğin, "Ahmet aslan gibidir". Burada "güçlülük" vurgulanmamıştır.
    Benzetme ilgeci bulunmayan teşbih teşbih-i müekkeddir. (pekiştirilmiş benzetme). Örneğin, "Ahmet kuvvetle aslandır". Bu teşbihde "gibi" ilgeci kullanılmamış.
    Benzetme yönü ve benzetme ilgeci bulunmayan teşbih teşbih-i beliğdir (yalın benzetme). Örneğin, "Aslan Ahmet."





    Terkib-i Bend
    ......
    Pek rengine aldanma felek eski felektir
    Zira feleğin meşreb-i nasazı dönektir

    Ya bister-i kemhada ya viranede can ver
    Çün bay u geda hake beraber girecektir

    Allah'a sığın şahs-i halimin gazabından
    Zira yumuşak huylu atın çiftesi pektir

    Yaktı nice canlar o nezaketle tebessüm
    Şirin dahi kasdetmesi cana gülerektir

    Bed-asla necabet mi verir hiç üniforma
    Zerduz palan ursan eşşek yine eşşektir

    Bed-maye olan anlaşılır meclis-i meyde
    İşret güher-i ademi temyize mihenktir

    Nush ile yola gelmeyeni etmeli tekdir
    Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir

    Nadanlar eder sohbet-i nadanla telezzüz
    Divanelerin hemdemi divane gerektir

    Afv ile mübeşşir midir eshab-ı meratib
    Kanun-i ceza acize mi has demektir

    Milyonla çalan mesned-i izzete serefraz
    Birkaç kuruşu mürtekibin cay-i kürektir
    .................


    Ziya Paşa
#12.04.2008 03:05 0 0 0
  • ŞİİR, DESTAN, TÜRK EDEBİYATINDA DESTAN, AĞIT, MESNEVİ

    Tanım:

    noimage Okuyanlara estetik (sanatsal) bir doyum sağlamak amacıyla yazılmış, ya da böyle bir amacı olmasa bile biçimsel ve içeriksel özellikleriyle bu düzeye ulaşabilen bütün yazılı eserlere edebiyat denir. Edebiyat bir anlatım biçimidir. Düşünce ve duyguları güzel ve etkili bir biçimde anlatma sanatı olarak da tanımlanabilir. Herhangi bir metnin edebiyat eseri sayılabilmesi için sanatsal değerler taşıması gerekir.

    Türler

    noimage Edebiyat türlerini önce ikiye ayırmak mümkün. Birincisi nazım, ikincisi nesir. Nazım belli bir ölçü ve kalıp esas alınarak üretilmiş edebi ürünlerdir. Ya da kısaca bütün şiir ve şiirler metinlerdir. Hece vezni gibi belli bir kalıp ve ölçü kaygısı güdülerek yazılır. Nesir ise serbest, ölçüsüz düz yazıdır. Nazım genel oarak bütün şiir türlerini kapsar. Nesir ise edebiyatın şiir dışındaki tüm biçimlerini. Roman, öykü, tiyatro, deneme gibi.

    ŞİİR

    noimageDilin anlam, ses ve ritim ögelerini belli düzen içinde kullanarak bir olayı, ya da bir duygusal ve düşünsel deneyimi yoğunlaşmış ve sıradanlıktan uzaklaşmış bir biçimde ifade etme sanatıdır.

    Lirik şiir

    noimage Edebi türlerin en sanatsal, en katışıksız, en yoğun olanı lirik şiirdir. Estetik haz vermenin dışında hiçbir amaç taşımaz. Lirik şiiri destan, eleji, ağıt, mesnevi, dramatik şiir ve felsefi şiir izler.

    Destan

    noimage Kahramanlarının olağanüstü eylemlerini coşkulu, törensel bir üslupla anlatan ve genellikle birkaç bölümden oluşan manzum yapıtlardır. Bilinen en eski edebiyat türlerinden biridir. Yunanca "espos" sözcüğünden gelmektedir. Mitoloji, efsane, folklor ve tarihi öğeler içerir. Destanlar ve destansı öyküler ilkçağlardan beri dünyanın her yerinde gelenekleri sonraki kuşaklara aktarmak için kollektif olarak yaratılmış edebi biçimlerdir.

    Destanların ortak özellikleri:

    noimage Hepsinde yarı tanrısal nitelikler taşıyan bir ya da birçok kahramandan söz edilir. Destan bu kahramanın eylemleri üzerine kurulmuştur. Olaylar çok geniş bir kozmik coğrafya üzerinde geçer. Bir destanın dünyası ortaya çıktığı zaman içinde düşünebilecek her şeyi barındıran bütünsel, çok yönlü bir dünyadır. Hemen bütün destanlarda uzun yolculuklar anlatılır. Çoğu destanda olaylara doğaüstü yaratıklar da katılır. Kişiler, olaylar, doğal varlıklar hep gerçek yaşamdaki boyutlarından daha büyük, daha zengindir. Özellikle sözlü destanlarda uzun anlatı, betimleme (tanımlama) ve konuşma bölümleri bulunur. Öykü içinde öyküye yer verilir.Törensel söyleyişler ve kamusal duyarlılık hakimdir. Destanlar temel olarak iki gruba ayrılır.

    Sözlü destanlar

    noimageYazının henüz bulunmadığı ve yaygınlaşmadığı bir kültürde doğan ve kuşaktan kuşağa sözlü olarak aktarıldıktan sonra yazıya geçirilen destanlardır. Ozan ve şarkıcıların değişik zamanlarda söylediği şarkı ve şiirlerin bütünleşmesi ve işlenmesiyle oluşturulurlar. Örnekler:
    Gılgameş: MÖ 3000 yıllarında Mezopotamya'da ortaya çıkmıştır. Bilinen en eski destandır. Babil ve Akad toplumlarınca da benimsenmiştir. Ama bugüne kalan en eksiksiz biçimi Sümer toplumunda ortaya çıkmıştır. Zalim Uruk kralı Gılgameş'in ölümsüzlük arayışını anlatır. Gılgameş ve arkadaşı Enkidu ile birlikte uzun arayışlardan sonra ölümsüzlük otunu bulur, ama bir yılana kaptırır.

    noimage Ilyada ve Odysseia: MÖ 11-12'nci yüzyıllarda geçtiği sanılmaktadır. Homeros destanları olarak bilinirler. Yunan Yarımadası'ndaki Akhalar'ın, Anadolu'daki İon krallıklarına saldırısı ve Akha kral ve prenslerinin daha sonraki serüvenleri anlatılır. Özellikle Odysseia, Yunan Tragedyası ve Batı edebiyatının önemli bir kaynağıdır.
    Diğerleri: Eski İngilizce halk destanı Beowulf, Eski Almanca Heldenlieder (kahramanlık türküleri), Almanca Nibelungenlied , Kudrunlied, Fransa'da Chanson de Geste (kahramanlık şarkısı), Chanson de Roland (Frank kralı Charlemagne'ın savaşlarını anlatır), İspanya'da El Cantar de Mio Cid, Hindistan'da Mahabharata, Ramayana, Japonya'da Heike Monogatari.

    Edebi destanlar

    noimageBelirli bir yazar tarafından eski örneklere uygun olarak ve okunmak üzere kaleme alınmış destanlardır.
    Örnekler:
    noimage Vergilius'un Aeneis'i: MÖ 29-19'uncu yüzyılları kapsar. Troyalı Aeneias'in uzun ve zorlu bir yolculuktan sonra Latin ülkesine gelerek Lavinium kentini kurması anlatılır. Lavinium sonradan Alba Langa ve Roma kentlerinin yerine kurulan ilk kenttir.
    noimage Milton'un Paradise Lost'u: İnsanın cennetten kovuluşu ve tanrının şeytanla mücadelesini anlatır.
    noimage Dante'nin La Divina Commedia'sı (İlahi Komedya) MS 1310-1321, Ariosto'nun Orlando Furioso'su (Çılgın Orlando) 1532, Camoes'in Os Lusidas'ı 1572.


    Türk edebiyatında destan

    noimageAsya kıtasının çeşitli bölgelerinde yaşayan Türk boyları arasında zengin bir destan geleneği vardır. Bilinen Türk destanları arasında en eskisi Yaratılış Destanı'dır. Altay Türkleri arasında söylenmektedir. V. Radlov tarafından saptanıp yazıya geçirilmiştir.

    noimageSaka Destanı, İskit Türkleri'ne aittir. Bu destan zinciri içinde Alp Er Tunga ve Şu parçaları bulunur. Bunlar Kaşgarlı Mahmud'u Divanü Lugati-t-Türk adlı eserinde yer almıştır.

    noimageOğuz Kağan Destanı 14'üncü yüzyılda derlenmiş özet nitelikte bir metindir. Oğuz Kağan'ın doğumu ve üstün nitelikleri, askeri başarıları ve ülkeyi oğulları arasında pay edişi anlatılır.
    Oğuz Türkleri'nden günümüze gelen tek destan metni ise Dede Korkut Kitabı'dır. Bayındır Han soyundan geldikleri sanılan Akkoyunlular'ın egemen olduğu Kuzeydoğu Anadolu'daki olaylar ve Müslüman Oğuzlar'ın yaşamı anlatılır.

    noimageGöktürk Destanları çeşitli parçalardan oluşmuştur. Bozkurt parçasında Göktürkler'in bir boz kurdun soyundan geldikleri, Ergenekon parçasında ise Ergenkon'a sığınmaları, çoğalıp buraya sığmayınca dağı eriterek dış dünyaya çıkmaları anlatılır. Köroğlu parçasında, göçebe Oğuzlar'ın Horasan ve Hazar'da İranlılarla savaşlarından sözedilir.

    noimageManas Destanı'nda Kırgız Türkleri'nin putperest Kalmuk ve Çinliler'le savaşları vardır.

    noimageCengiz Han Destanı, Moğol istilasından sonra Kıpçak bozkırlarında ve eski Uygurların yaşadığı bölgelerdeki olayları anlatır.

    noimageTimur Destanı, Timur'un savaşları ve kişiliğine yer verir. Danişmend Gazi Destanı'nda Türklerin Anadolu'yu ele geçirmeleri anlatılır.

    noimageBattal Gazi Destanı'nda da Anadolu'daki Türk-Bizans savaşları yer alır.

    AĞIT

    noimage Genellikle bir ölünün ya da acı, üzücü bir olayın ardından söylenen halk türküsü. Ağıtlar, başından acı bir olay geçen ya da ölen kişinin iyiliklerinden, yiğitçe davranışlarından ve yaşamındaki önemli olaylardan söz eder. Belli geleneksel hareketler eşliğinde kendine özgü ölçü ve uyaklarla söylenir.
    Türklerde ağıt geleneği çok eskidir. Anadolu'nun hemen her yerinde söylenir. Ağıtlar yarı anonim folklor ürünleri arasında da sayılabilir. Türkçe'de 7, 8 ve 10 heceli ağıtlar yaygındır. En çok rastlanılanı 8 hecelilerdir. Erkeklerin söylediği ağıtlar varsa da ağıtları daha çok kadınlar söyler. Gösteri bölümüyle tiyatro, söyleniş biçimiyle şiirseldir. Ağıtlar türkü ve destanla yakın ilişki içindedir.


    MESNEVİ

    noimage Özellikle Arap, Fars ve Osmanlı edebiyatında kendi aralarında uyaklı beyitlerden oluşan ve aruz ölçüsüyle yazılan şiir biçimidir. Arapça'da "müzdevice" denilen mesnevi türü ilk olarak 10'uncu yüzyılda İran edebiyatında ortaya çıkmıştır. Türk edebiyatına girişi 11'inci yüzyılda Yusuf Has Hacib'in Kutadgu Bilig adlı yapıtıyla başlar. Her beytinin ayrı uyaklı olması yazma kolaylığı sağlar. Bu nedenle uzun aşk öykülerinde, destanlarda mesnevi kullanılmıştır. Mesnevi bir eser başlıca tevhid, münacat, na't, miraciye bölümlerinden oluşur. Mesneviler aşk mesnevileri, dinsel-tasavvufi mesneviler, ahlaksal ve öğretici mesneviler, savaş ve kahramanlık konusunu işleyen gazavatnameler, bir kentin güzelliklerini anlatan şehrengizler ve mizahi mesneviler diye ayrılabilir. Mevlana Celaleddin Rumi'nin altı ciltlik tasavvufi yapıtı da "Mesnevi" adını taşımaktadır.
#12.04.2008 03:03 0 0 0
  • LUGAZ , MÜNACAT , TEZKİRE , KISAS-I ENBİYA



    Lugaz

    :z05: Herhangi bir nesnenin ya da varlığın özellikleri anlatılarak yazılan manzum bilmecedir. Muamma ile birlikte çok kullanılan bir söz oyunudur. Muamma'dan farkı konusunun daha geniş olmasıdır. Çoğunlukla soru biçiminde düzenlenir. En önemli özelliği içinde çözüme ilişkin ipuçlarının bulunmasıdır. Divanların son bölümlerine konur. Eğlendirici ve öğretici olanların yanısıra öğretici ve dinsel lugazlar da vardır. Lugazlar yazarlarının imzasını taşıdığından halk edebiyatındaki bilmeceden ayrılır. Bütün lugazlar, "Bir acayip nesne gördüm", "Ol nedir kimdir" ya da "Nedir ol kim" gibi kalıplaşmış sözlerle başlar. Örnek:

    Nedir kim ol iki yüzlü münâfık
    Nümâyan çihresinde levn-i âşık

    Gezer dünyayı hem bî-dest ü pâdır
    Mukim-i hâne-i ehl-i gınâdır

    Teâl-Allah nedir anda bu kudret
    Yemez içmez virir dünyaya nî'met

    Gehi Müslim kıyâfetle be-didâr
    Gehi şekl-i firengide nümûdâr

    Kırılsa pâre pâre olsa amma
    Zarar gelmez ana bir türlü kat'â

    Yatar zir-i zemînde hâke yek-sân
    Semâda adıdır mihr-i dirahşân

    Eğer kim olmasaydı kalbi fasîd
    Cihânda olmaz idi kadri kâsid

    Yeter vasf eyledin ol bî-vefâyı
    Yanından gitmese virmez safâyı
    Sünbülzade Vehbî

    (Şair bu lügazda "altın"ı anlatıyor.)


    Dariye

    :z05: Divan şiirinde ev ile ilgili kasidelere dariye adı verilir. Divan şairlerinin caize (armağan alma) amacıyla ortaya çıkan fırsatçılıkları sonucu gelişmiş bir türdür. Bazıları gazel tarzında da yazılmıştır. Yeni yaptırılan köşk, saray, yalı benzeri binalar için yazılır. Şair eserden çok az bahseder hemen yaptıranı övmeye geçer. Binalar için hazırlanan kitabeler de bir tür dariye sayılır.


    Rahşiye

    :z05: Atlar için yazılmış kaside. Nesib bölümünde atlar övülür. Nef'î'nin IV. Murad'ın atlarını övdüğü rahşiyesi meşhurdur. Örnek:
    Bâreka'llâh zih'i rahş-i humâyun-sîmâ
    Ki komuş nâmını sultân-ı cihan bâd-ı sabâ

    Ne sabâ sâika dersem yaraşır sür'atte
    Ki seğirdikten ana sâyesi ile pâ-der-pâ

    Bırakır anı dahi sâyesi gibi yolda
    Olsa ger şâtır-ı endişe ile pâ-der-pa

    Düşmeden sayesi hak üzre eder âlemi
    Sehv ile rakibi göserse ihâna irhâ

    Kuş yetişmez der idim olmasa tayyâr eğer
    Eremez gerdine zîrâ ki ne sarsar ne sabâ
    Nef'î


    Dini konulardaki türler

    Tevhid

    :z05: Tanrının birliğini ve ululuğunu anlatan şiirlere tevhid denir. Genellikle kaside biçiminde yazılırlar. Tevhidde tanrının büyüklüğü, sıfatları, kudretinin sonsuzluğu, tasvir ve hayal edilebilen şeylerden soyutlanması, hiçbir şeyin ona eş ve benzer olamayışı, bütün kudret ve ilimlerin ona ait oluşu gibi özellikler sanatlı bir üslupla anlatılır. Tanrı karşısında kulun acizliği vurgulanır. En ünlü tevhid manzumesini Nâbî yazmıştır.

    Münacat

    :z05: Konusu tanrıya yakarış olan şiir. Genellikle kaside, ender olarak da gazel, kıta, mesnevi biçiminde yazılmıştır. Türk edebiyatına 13. yüzyıldan sonra girdi. Divan şairlerinin genellikle divanlarının başına koydukları münacatların temel konusu, zayıf ve çaresiz durumdaki insanın yüce ve güçlü tanrıya yalvarıp ondan yardım istemesidir.

    Na't

    :z05: Hazreti Muhammed'i övmek amacıyla yazılmış şiirlerdir. Hazreti Muhammed'in çeşitli özellikleriyle mucizelerinin dile getirildiği bu şiirler daha çok kaside biçimiyle yazılmıştır. Na't'lara divanların başında tevhid ve münacaatlardan sonra yer verilmiştir. Na't yazmakla ünlü kişilere na't-gü, özel dinsel törenlerde na't okuyanlara ise na't-han denir. Fuzuli'nin "Su Kasidesi divan edebiyatının en tanınmış na't'ıdır. Türk tasavvuf müziğindeki bir form da bu adla bilinir.


    Maktel-i Hüseyin

    :z05: Hazreti Hüseyin'in Kerbela'da şehit edilişini konu alan ve acıklı bir üslupla yazılan eserlerin tümüne verilen isimdir. Daha çok Şii yazarlar tarafından kaleme alınmıştır. Lirik-didaktik bir üslupla ve yalın bir dil kullanılarak yazılmışlardır. Türk edebiyatındaki en en önemli Maktel-i Hüseyin, Fuzûlî'nin yazdığı Hadikatü's-Süeda adlı eserdir.

    Miraciye

    :z05: Hazreti Muhammed'in göğe yükselişini konu alan edebi yapıtlardır. Tek başına bir kitabın konusunu oluşturabildiği gibi, eserler içinde bölümler halinde de yer alır. Genellikle kaside ve mesnevi şeklinde yazılmıştır. Miraciyelerde coşkulu bir söyleyiş, didaktik özellikler ve sanatlı bir üslup egemendir. Cumhuriyet döneminde Abdullah Azmi Yaman'ın yazdığı Miraciye bu türe örnektir.

    Hilye

    :z05: Hazreti Muhammed'in fiziksel ve kişisel özellikleriyle örnek davranışlarını konu alan eserlere "hilye" denir. Zamanla hilye'nin kapsamı genişlemiş halifeler için de hilyeler yazılmıştır. Divan edebiyatında bu türün ilk örneği Hakani'nin Hilye-i Hakani'sidir. Zamanla hilyelerin levhalara hattatlar tarafından yazılması geleneği de ortaya çıkmıştır.


    Mevlid

    :z05: Hazreti Muhammed'in doğumunu ve kısaca yaşamını övgüyle anlatan yapıtlardır. Dinsel Türk müziğinin doğaçlama türlerinden biri de bu isimle bilinir. Mevlidler çoğu zaman mesnevi biçiminde düzenlenmiş, halkın anlayabileceği yalın bir dille yazılmıştır. İlk özgün mevlid Ebu'l-Cevzi tarafından yazılmıştır. İlk Türkçe mevlid ise Süleyman Çelebi'nin eseri olan Vesiletü'n-Necat'tır.

    Kırk hadis

    :z05: Belli bir konu çerçevesinde toplanmış 40 hadisten oluşan yapıtlara verilen isimdir. Hadis-i erbain ya da erbaun olarak da bilinir. Hadislerin belli başlı konuları Kur'an'ın erdemleri, İslamın şartları, Hazreti Muhammed ve sahabesi, zikir, dua, salat ve selam, ziyaret, bilim ve bilgin, siyaset, hukuk, toplumsal, ahlaki yaşam ve tıptır. Divan edebiyatında hat kaygısıyla yazılmışlardır.

    Menkıbname

    :z05: Ya da menakıbname olarak adlandırılır. Kahramanların, din büyüklerinin, tarikat kurucularının, ermişlerin olağanüstü yaşamlarını ve kerametlerini anlatan yapıtlardır. Türk edebiyatında 100'ü aşkın menkıbname yazılmıştır. Bu yapıtlar içerik yönünden ya bir tarikatla ilgilidir, örneğin Sakıb Bey'le Mustafa Dede'nin Sefine-i Nefise adlı eseri gibi. Ya da bir ermişi konu edinir, örneğin Müstakimzade Süleyman Saddedin'in Menkıb-ı İmam-ı Azam'ı gibi.

    Kıssa

    :z05: Öğüt verici ve öğretici öykü, fıkra, masal, menkıbe türü eserlere kıssa adı verilir. Çoğul söylenişi kısas'tır. Kıssa anlatanlara kıssa-han ya da kıssa-gü denir. En yaygın örnekleri peygamberlerle ilgili kıssaları anlatan kitaplardır. Divan edebiyatında Ahmed Cevdet Paşa'nın Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Huleyfa adlı kitabı önemli bir kıssa örneğidir. Divan edebiyatında daha çok mesnevi türünde kaleme alınmışlardır. Düzyazı biçimli kıssalar da vardır. Bunlarda kullanılan dil çok daha sadedir.

    DÜZYAZI BİÇİMLERİ

    :z05: Divan edebiyatında üç tür düzyazı biçimi vardır. Yalın düzyazı, süslü düzyazı ve orta düzyazı. Yalın düzyazıda halkın konuştuğu dil kullanılmış, halk kitapları, halk öyküleri, Kur'an tefsirleri, hadis açıklamaları bu türde yazılmıştır.
    Süslü düzyazıda hüner ve marifet göstermek amaçlanmıştır. Bu türe genellikle medrese öğrenimi görmüş, Osmanlıca'yı iyi bilen yazarlar yönelmiştir. Çok uzun cümlelerin, bol söz ve anlam oyunlarının göze çarptığı bu türün en belirgin örneklerini Veysi ve Nergisi vermiştir. Süslü düzyazıda çok ürün verilmiş bir alan da tezkire'dir. Bu türün ilk klasik örneğini, 16. yüzyılda Aşık Çelebi yazmış ve tezkire geleneği 19. yüzyılda Fatih Efendi'ye değin sürmüştür.
    Orta düzyazı ise, divan edebiyatının hemen hemen bütün klasik yazarlarının yazdığı bir türdür. Belirgin özellikleri, söz ve anlam oyunlarından, hüner ve marifet göstermekten kaçınılmış ve içeriğin ön planda tutulmuş olmasıdır. Özellikle tarih, gezi, coğrafya ve din kitapları bu türde yazılmıştır.

    Din dışı konularda düz yazı



    Tezkire


    Ünlü kişilerin yaşam öykülerinin toplandığı yapıt. Şairlerin yaşam öykülerini anlatanlara Tezkiretü'ş-şuara ya da tezkire-i şuara, din adamlarının yaşam öykülerini anlatanlara tezkiretü'l evliya, hattatların yaşam öykülerini anlatanlana tezkiretü'l-hattatin, bilginlerin yaşam öykülerini anlatanlara tezkire-i ilmiye, Halvetiye tarikatı şeyhlerinin yaşam öykülerini anlatanlara tezkiretü'l- halvetiye, müzikçilerin yaşam öykülerini anlatanlara tezkire-i musikişinasan denir. Tezkireler ilk kez İran edebiyatında ortaya çıktı. Türk edebiyatının ilk tezkiretü'ş-şuara'sını Ali Şir Nevai Mecalisü'n-Nefais adıyla yazdı.

    Tarih

    :z05: Geçmiş olayları, geçmiş belli bir dönemi, belli bir kişi ya da kahramanı çevresi ve dönemiyle birlikte anlatan sanatlı düzyazı türüdür.

    Sefaretname

    :z05: Siyasal bir görevle yurtdışına gönderilen elçilerin ya da bunların yanlarında bulunanların gittikleri yerin durumuna ve özelliklerine ilişkin izlenimlerini, görüşlerini, olayları anlattıkları yapıtlardır. En tanınmış örneklerden biri Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi'nin Sefaretnamesi'dir.

    Seyahatname

    :z05: Yazarların gezip gördükleri yerlerden edindikleri izlenim ve bilgileri aktardıkları edebi eserlerin tümüne seyahatname denir. Temel amaç, yurtdışı ya da içinde gezilen yerlerin doğal güzelliklerini, toplumsal yaşamlarını, gelenek ve göreneklerini tanıtmaktır. Seyahatnameler çoğu kez tarihsel birer yapıt olarak görülür. Piri Reis'in Kitab-ı Bahriye'si bu türe güzel bir örnektir.

    Siyasetname

    :z05: Devlet adamlarına yöneticilik sanatına ilişkin bilgiler veren edebi yapıtların genel adıdır. Genel olarak hükümdarlar için kaleme alınmış olan siyasetnamelerde onların sahip olması gereken nitelikler, saltanatın koşulları ve kuralları anlatılır. İdeal bir devlet örgütünün nasıl olması gerektiği belirtilir. Ve kötü yönetimlerin zararlı sonuçları açıklanarak, yöneticiler uyarılır. Vezirler ve emirler için yazılmış siyasetnameler de vardır. Siyasetnamelerin en ünlüsü Selçuklu veziri Nizamülmülk'ün Melikşah'ın isteği üzerine kaleme aldığı Siyasetname'dir. Türk edebiyatının en önemli siyasetnamesi ise Yusuf Has Hacib'in Kudatgu Bilig adlı kitabıdır.

    Münazara

    :z05: Karşıt iki öğenin ya da karşıt iki görüşün karşılaştırıldığı yapıtlardır. Şiir ya da düzyazı olarak yazılabilir. Ya da her iki türden bölümler içeren münazaralar da vardır.

    Münşeat

    :z05: Mektuplardan ya da çeşitli konulardaki düzyazılardan oluşan yapıt. Kapsamına göre üçe ayrılır. Resmi yazılardan oluşan münşeatlar, genellikle devlet büyüklerince kaleme alınan çeşitli konulardaki düzyazılardır. Her türden kişiye yönelik yazı türlerinin başlıklarını, son sözlerini, bu yazılara uygun düşecek tümceleri, kullanmaları bir araya getiren münşeat. Ve son olarak şairlerin mektuplarından oluşan münşeatlar.

    Din konulu düz yazı

    Evliya tezkiresi

    :z05: Din ulularının gerçek ya da efsaneleştirilmiş yaşam öyküleri ile kerametlerini anlatan yapıtlardır. İçinde İslam velilerinin yaşamlarına ilişkin bilgilerin yanında vaazlar ve ahlaki öğütler de yer alır. Sinan Paşa'nın Tezkiretü'l-Evliya adlı eseri ile Ahmed Hilmi'nin Ziyaret-i Evliya adlı yapıtları bu türün divan edebiyatımızdaki başlıca örnekleridir.

    Kısas-ı enbiya

    :z05: Peygamberlerle ilgili kıssaları içeren yapıtların genel adıdır. İlk kısas-ı enbiya Kısai'nin 9. yüzyılda yazdığı Kitabü Kısasi'l-Enbiya adlı eseridir. Türkçe kısas-ı enbiya kitapları arasında Rabguzi'nin 1310'da Çağatay Hanı Termaşir'in emiri Nasuriddin Tokboğa'nın emriyle yazdığı Kısasü'l-Enbiya ve Ahmet Cevdet Paşa'nın Kısas-ı-Enbiya ile Tevarih-i Hulefa adlı eserleri sayılabilir.

    Siyer

    :z05: Hazreti Muhammed'in yaşam öyküsünü ya da halifeler ve hükümdarların savaş ve barış dönemlerindeki uygulamalarını, ululararası ilişkileri konu edinen düz yazı biçimidir.
#12.04.2008 03:01 0 0 0
  • MESLEVİ , KASİDE , GAZEL , RUBAİ , TERCİ-İ BEND / TERKİB-İ BEND

    Mesnevi

    :z05: Özellikle Arap, Fars ve Osmanlı edebiyatında kendi aralarında uyaklı beyitlerden oluşan ve aruz ölçüsüyle yazılan şiir biçimidir. Arapça'da "müzdevice" denilen mesnevi türü ilk olarak 10'uncu yüzyılda İran edebiyatında ortaya çıkmıştır. Türk edebiyatına girişi 11'inci yüzyılda Yusuf Has Hacib'in Kutadgu Bilig adlı yapıtıyla başlar. Her beytinin ayrı uyaklı olması yazma kolaylığı sağlar. Bu nedenle uzun aşk öykülerinde, destanlarda mesnevi kullanılmıştır. Mesnevi bir eser başlıca tevhid, münacat, na't, miraciye bölümlerinden oluşur. Mesneviler aşk mesnevileri, dinsel-tasavvufi mesneviler, ahlaksal ve öğretici mesneviler, savaş ve kahramanlık konusunu işleyen gazavatnameler, bir kentin güzelliklerini anlatan şehrengizler ve mizahi mesneviler diye ayrılabilir. Mevlana Celaleddin Rumi'nin altı ciltlik tasavvufi yapıtı da "Mesnevi" adını taşımaktadır.

    Kaside

    :z05: Daha çok din ve devlet büyüklerini övmek amacıyla yazılan şiirlerdir. Kaside şairlerine kaside-gü (kaside söyleyen), kaside-sera ya da kaside-perdaz (kaside yazan) denir. Kaside 6 bölümden oluşur:
    Birinci bölüm 15-20 beyitliktir. Bu ilk bölüme, aşıkane duygular yer alıyorsa "nesib", bahar, doğa, bayram gibi konulara değiniliyorsa "teşbib" adı verilir.
    İkinci bölüm girizgah ya da girizdir. Genellikle tek beyitten oluşur ve burada şair medhiyeye (övgüye) geçeceğini bildirir. Girizgah konuya uygun ve nükteli olmalıdır.
    Üçüncü bölüm medhiyedir. Bu bölümde asıl konu anlatılır. Beyit sayısı konuya ve şaire göre değişen medhiye bölümü kasidenin en sanatlı beyitlerini içerir.
    Kasidenin dördüncü bölümü tegazzüldür. Tegazzül, 5-12 beyit arasında değişir. Kasidenin başında ya da sonunda yer alabilir. Bu bölüm her kasidede bulunmayabilir.
    Beşinci bölüm fahriyedir. Şair bu bölümde de kendisini över.
    Kasidenin son bölümü duadır. Bu bölümde önceki beyitlerde övgüsü yapılan kişi için dua edilir.
    Kasideler, nesib bölümünde ele alınan konuya göre göre kaside-i bahariyye, kaside-i ramazaniyye, kaside-i hammamiyye olarak adlandırılır. Uyaklarına göre R harfi ile bitiyorsa kaside-i raiyye, l harfiyle bitiyorsa kaside-i lamiyye, M harfiyle bitiyorsa kaside-i mimiyye diye anlandırılır. Rediflerine göre de, tevhid, münacaat, methiye diye bölümlenir. Kasidenin en güzel beyiti "beyt-ül kaside"dir. Şairin adının geçtiği beyite ise "tac beyit" denir.
    ÖRNEK KASİDE: KASİDE-İ BAHÂRRİYE-KASİDEİ RÂ'İYYE (Bâkî)


    Gazel

    :z05: Divan edebiyatının en yaygın kullanılan nazım biçimidir. Önceleri Arap edebiyatında kasidenin tegaüzzül adı verilen bir bölümü iken sonra ayrı bir biçim halinde gelişmiştir. Gazelin beyit sayısı 5-15 arasında değişir. Daha fazla beyitten olaşan gazellere müyezzel ya da mutavvel gazel denilir. Gazelin ilk beyti "matla", son beyti ise "makta" adını alır.
    Matla beytinin dizeleri kendi aralarında uyaklıdır (musarra). Sonraki beyitlerin ilk dizeleri serbest ikinci dizeleri ilk beyitle uyaklı olur. Birden fazla mussarra beytin bulunduğu gazel "zü'l-metali", her beyti musarra olan gazel ise "müselsel" gazel adıyla bilinir. İlk beyitten sonraki beyte "hüsn-i matla" (ilk beyitten güzel olması gerekir), son beyitten öncekine "hüsn-i makta" (son beyitten güzel olmalı gerekir) denir.
    Gazelin en güzel beyti ise "beytü'l-gazel" ya da "şah beyit" adıyla anılır. Bunun yeri ya da sırası önemli değildir. Bazı gazellerin matlasını oluşturan dizelerden birinci ya da ikincisinin matlasının ikinci dizesi olarak yenilenmesine "redd'i-matla" denir. Şair mahlasını (şairin takma adı, ya da tanındığı ad) maktada ya da "hüsn-i" maktada söyler. Bu durumda beyit ikinci bir adla "mahlas beyti" ya da "mahlashane" olarak anılır. Şairin mahlasını tevriyeli kullanmasına "hüsn-i tahallüs" denir.
    Dize ortalarında uyak bulunan gazele musammat, sonu getirilmemiş ya da beyit sayısı 5'in altında bulunan gazellere de "natamam" gazel denir. Başka şairlerin birkaç dize ekleyerek bend biçimine dönüştürdüğü gazellere "tahmis", "terbi" adı verilir. Bütün beyitlerinde aynı düşüncenin ele alındığı gazeller "yekahenk gazel", her beyti öncekinden ustalıklı biçimde söylenmiş gazeller de "yekavaz gazel" olarak adlandırılır.
    Gazeller konularına göre de çeşitli isimlerle tanımlanır. Aşka ilişkin acı, mutluluk gibi içli duyguların dile getirildiği gazeller "aşıkane", içki, yaşama boş verme, yaşamdan zevk alma gibi konularda yazılanlara "rindane" denir. Aşıkane gazellere en iyi örnek Fuzûlî'nin gazelleri, rindane gazellere en iyi örnek ise Bâkî'nin gazelleridir. Kadınları ve ten zevklerini konu edinen gazeller ise, örneğin Nedîm'in gazelleri, "şuhane", öğretici nitelikli gazellere, örneğin Nâbî'nin gazelleri, "hakimane gazel" denir.
    Gazeller eskiden bestelenerek okunurdu. Özelikle bestelenmek için yazılmış gazeller de vardır. Gazelleri makamla okuyan kişilere "gazelhan", gazel yazan usta şairlere ise "gazelsera" adı verilir.
    ÖRNEK GAZEL (Fuzûlî)

    Gazel, Türk müziğinde ise şiirin bir hanende tarafından doğaçtan seslendirilmesidir. Sesle taksim olarak da bilinir.


    Rubai

    :z05: Kendine özgü bir ölçüsü olan 4 dizelik (mısralık) nazım birimidir. Rubailerde birinci, ikinci, dördüncü dizeler uyaklı, üçüncü dize serbesttir. İki beyitlik kıtalar biçiminde yazılmış rubailer de vardır. Her dizesi birbiriyle uyaklı rubailere "rubai-i musarra" ya da "terane" adı verilir. Rubainin aruzun hezec bahrinden 24 kalıbı bulunur. Bunlardan mef'ûlü birimiyle başlayan 12 kalıba "ahreb", mef'ûlün birimiyle başlayan öbür 12 kalıba da "ahrem" denir. Kalıpların sonu "faül" ya da "fa" birimiyle biter.
    Rubainin her dizesi ayrı bir ölçüde olabildiği gibi, dört dizesi de aynı ölçüde olabilir. Türk divan şiirinde daha çok ahreb kalıbına rastlanır. Rubailer genellikle mahlassız şiirlerdir. Ve divan şairlerinin divanlarının sonunda rubaiyyat başlığı altında sıralanırlar. Bu türün tartışmasız en büyük şairi Ömer Hayyam'dır.
    Türk edebiyatında Mevlana'nın Farsça yazdığı felsefi rubiler bu türün hızla yayılmasına neden oldu. Kara Fazlî, Fuzûlî 16. yüzyılda bu türün en usta örneklerini verdiler. Divan edebiyatında 17. yüzyıl rubainin altın çağı oldu. Azamizade Haletî, yazdığı bin kadar rubai ile en büyük Osmanlı rubai şairi olarak tanındı. Cumhuriyet döneminin en büyük rubai ustası ise Yahya Kemal Beyatlı'dır.
    ÖRNEK RUBAİ (Kadı Burhâneddin)

    Musammat

    :z05: Ayrı bir nazım biçimi olmamakla birlikte gazeil ve bazı kasidelere uygulanan bir tekniktir, Bendlerden kurulu nazım biçimlerine (murabba, muhammes, müseddes, müsebba, müsemmem, mütessa, muaşşer, terbi, tahmis, taşdir, tesdis, tesbi, tesmin, tes-i, taşir, terkib-i bend ve terci-i bend) verilen genel addır. İlk bende geçen dize ya da beyitlerin, öbür bendlerin sonunda aynen yinelenmesiyle düzenlenen musammatlara mütekerrir musammat denir. İlk benddeki dize ya da beyitlerin, öbür öbür bendlerin sonundaki dize ve beyitlerle yalnızca uyak bakımından uyuşması durumunda musammat müzdevic musammat adını alır.
    ÖRNEK MUSAMMAT (Nâilî'nin tahmisi)


    Terci-i bend / terkib-i bend

    :z05: Uyakları gazel biçiminde düzenlenmiş "hane" adı verilen 5-10 beyitlik şiir parçalarının (genellikle 5-12 hane) "vasıta" denen ve sürekli yinelenen bir beyit ile birbirine bağlanmasından oluşan nazım biçimidir. Vasıta beyitinin her hanenin sonunda değişmesi durumunda şiir terkib-i bend olur.
    ÖRNEK TERKİB-İ BEND (Bâkî)

    Müsemmem

    Sekiz dizeden oluşan bendler halinde yazılmış musammatlardır. Az kullanılmıştır. Divan edebiyatında en bilineni Şeyh Galib'in Esrâr Dede'nin ölümü üzerine yazdığı mersiyedir.
    ÖRNEK MÜSEMMEM

    Tuyuğ

    :z05: Halk edebiyatındaki mani türüne benzer tarzda yazılmış musammatlardır. Tuyuk da denir. Çoğunlukla her beytinin birinci ikinci ve dördüncü dizeleri uyaklıdır. Sadece Türklere özgüdür. Aruzun sadece fâilâtün fâilâtün fâilün kalıbıyla yazılması nedeniyle rubai'den ayrılır. Bazen dört mısra birbiriyle kafiyeli olabilir.
    ÖRNEK TUYUĞ Nesîmî

    Tahmis

    :z05: Bir gazelin her iki dizesinin başına aynı ölçüde üç dize ekleyerek oluşturulan nazım biçimidir. Tahmis genellikle başka bir şairin gazeline yapılırsa da, kendi gazellerinden tahmis oluşturan şairler de vardır. Başarılı bir tahmis'te asıl beyit ile eklenen dizeler anlam bakımından kaynaşmış olmalıdır. Başa eklenen üçer mısra gazelin matlası ile aynı kafiyede olur. Diğer beyitlere eklenen üçer mısra ise o beyitlerin ilk mısraları ile kafiyelidir.
    ÖRNEK TAHMİS Naîlî

    Tardiye

    :z05:Beş dizelik bentlerden oluşan musammat türüdür.
    ÖRNEK tardiye Şeyh Galib

    Taşdir

    :z05: Tahmisin değişik bir şeklidir. Tahmiste bir başka şairin gazelinin her beytinin başına üç dize eklenirken, taşirde her beytin iki mısrasının arasına üç mısra eklenir. Taşdire "mutarraf tahmis" de denir.

    Tesdis

    :z05: Terbî ve tahmise benzer. Ancak başka bir şairin yazdığı bir gazelin her beytinin üzerine dört dize daha ekleyerek altılı beyitler haline getirilmesiyle oluşur. Tesdis tek bir beyite de uygulanabilir. Divan edebiyatında çok az kullanılmıştır. Tahmis türünde olduğu gibi genellikle eksik gazellere uygulanır.

    Tesbi

    :z05: Bir başka şairin bir gazelin her beytinin matlasına 5 dize daha eklenerek yedili beyitler haline getirilmesiyle kurulur. Tahmis ve tesdis türünde olduğu gibi genellikle eksik gazellere uygulanır. Tesbi de eklenen dizelerin kafiyesi, mevcut dizelerle aynıdır.

    Taşir

    :z05: İkili dizelerler yazılmış bir gazelin her beytine 8 dize daha ekleyerek 10'lu beyitler haline getirilmiş gazel türüdür. Tahmis ve tesdis türlerinde olduğu gibi genellikle eksik gazellere uygulanır.
    ÖRNEK Taşir Taşlıcalı Yahyâ Bey

    Tezmin

    :z05: İkili dizelerler yazılmış bir gazelin her beytine 6 dize daha ekleyerek 8'li beyitler haline getirilmesidir. Tahmis ve tesdis türlerinde olduğu gibi genellikle eksik gazellere uygulanır.

    Muaşşer

    :z05: Aynı ölçüde onar dizelik bendlerden oluşan nazım biçimidir. İlk bendin on dizesi birbirleriyle, sonraki bendlerin ise ilk iki dizesi ilk bend ile uyaklıdır. İlk beytin son bendinin her bendin sonunda aynen yinelendiği muaşşerlere "mütekerrir muaşşer" denir. Bendlerin son beytinin ilk bendin uyağına uygun olarak her bendde değişmesiyle yazılan muaşşerler ise "müzdeviç muaşşer" adıyla tanımlanır.

    Muhammes

    :z05: Aynı ölçüdeki beşer dizelik bendlerden oluşa nazım biçimi. İlk bendin 5 dizesi birbirleriyle, sonraki bendlerin son bir ya da iki dizesi ilk bend ile uyaklıdır. Son bir ya da iki dize, her bendin sonunda aynen tekrarlanıyorsa bu muhammese "mütekerrir muhammes", bu dizelerin ilk bend ile yalnızca uyak yönünden uyuştuğu muhammeslere ise "müzdeviç muhammes" adı verilir. Bend sayısı 4-8 arasında değişir. Muhammeslerde çoğunlukla felsefi düşünceler, tasavvuf konuları ele alınır.
#12.04.2008 03:00 0 0 0
  • Dünden Bu Güne Kitap Adlarının Serüveni


    Kitap adlarının anlamı sadece kapaktaki birkaç kelimeyle mi sınırlıdır? Vatan Yahut Silistre, Aşk-ı Memnu, Yaban, Mahur Beste, Her Gece Bodrum, Git Kendini Çok Sevdirmeden... Farklı dönemlerden seçilen bu kitapların adları gerçekte ne anlatmaktadır? Toplumun yaşadığı sosyolojik dönüşümlere paralel olarak, kitap adlarının Divan edebiyatından günümüze nasıl bir değişim geçirdiğini inceledik. Yayıncılara da kitaba ad vermenin inceliklerini sorduk.
    [list]
    noimage Dünden bu güne kitap adlarının serüveni
    [/list]Her şiir, enginlerin sonsuzluğuna gönderilen bir gemidir. Onun yükü kadar, şekli de önemlidir." diyen Ahmet Muhip Dıranas'ın sözünü, özneyi değiştirip "Her kitap" diye başladığımızda, bugün hâlâ, gelişen onca iletişim teknolojisi ve araçları imkânına rağmen, kültür hayatımızın vazgeçilmez unsurlarından biri olan kitap olgusunun muhtevadan sonra en önemli bir başka görünümü olan biçim yanını da önümüze koyup dikkatlerimizi yoğunlaştırmaya başlayabiliriz demektir.

    Kitap, bugün kültür hayatımız için ekmek kadar gereklidir. Dün de öyleydi... Ancak dün, buna ilâveten "su kadar aziz"di de...

    Nitekim, eskiler belki de asıl "Kitab"ın verdiği bir terbiye ile, kitaba hürmet göstermişler, ciddîye almışlar, "yazılı olan"ın "bilgi"yi taşıdığı düşüncesiyle, kitabı adeta yarı kutsal bir mevkie yükseltmişlerdir. Bunun neticesinde dededen toruna intikal eden, nesiller boyu içlerine kaydedilen tevellüd ve vefat tarihleri ile bir aile soy kütüğü niteliği alan, okuna okuna bir bilgi akışı ve ilgi ilmeği meydana getiren kitaplar oluşmuştur. İnsanlar, başlarına gelen en önemli olayları saklayacak bir hafıza olarak kitaba güvenmişlerdir. Evlerde atadan, dededen kalan kitaplar bir zenginlik, bir miras olarak saklanmıştır. Bu ve benzeri ilgilerle, her kitap, muhtevasıyla olduğu kadar belki yalnız varlığıyla da, en geniş açılımıyla toplumda olduğu kadar, en dar kapsamıyla aile içerisinde de bir kültürel devamlılık, bir ortak kimlik inşasının yerine göre önemli, yerine göre mütevazı bir parçası olmuştur.

    Devlet büyükleri, yöneticiler, toplumun önde gelen kişileri, adlarına kütüphaneler, "dârülkütüb"ler inşa ettirerek, hayır hizmetlerinde bulunmayı amaçlamışlar, kendi adlarına ithaf edilen kitapların telif edilmesini bir onur ve üstünlük saymışlardır. Kitap, vakıf yoluyla topluma mal edilen bir değer halini almıştır.

    Bu ve emsali uygulamalar, kabuller ve davranışlarla toplumda bir kitap kültürü oluşmuş, bu kültürün estetik boyutu olarak da Osmanlı'da "kitap sanatları" diyeceğimiz bir sanat varlığı kendisini göstermiştir ki, hüsn-i hat, tezhip, minyatür, ebru, ciltçilik vs. burada hemen akla geliverenlerdir. Bu sanatlar ile estetik bir nesne halini alan kitap, içeriği kadar görüntüsü, dış yapısı ile de bir güzellik ve zenginlik, bir estetik besleyicilik işlevi kazanmıştır.

    Bu özelliği yapan öğelerden biri de kitabın başlığıdır. Doğrusu atalarımız daha kitabın adından başlayarak, etkileyici, sanatlı ve kalıcı olmayı hedeflemişler, bu düşünce doğrultusunda, Osmanlı şiirinin, Divan edebiyatındaki söz sanatlarının tumturaklı izlerini taşıyan, "secî"lerle örülmüş, Türkçe veya Arapça, şatafatlı yahut Yahya Kemal'in Itrî'nin "Tekbîr" bestesi için söylediği üzere "saltanatlı" kitap başlıkları ortaya çıkmıştır. Tabii bunda secîlerin (düzyazıdaki kafiyelenişlerin) devri için sağladığı kolay akılda kalıcılık fonksiyonunu da gözden ırak tutmamak gerekir. [list]
    noimage Osmanlı kitap adları 'saltanatlı'dır
    [/list]Birkaç örnek verelim: Mîzanü'l-hak fî-ihtiyâri'l-ehak (Kâtip Çelebi), Keşfü'z-zünûn an-esâmîi'l-kütübi ve'l-fünûn (Kâtip Çelebi), Hadâiku'l-hakâyık fî tekmileti'ş-Şakâyık (Nev'îzâde Atâî), Güldeste-i Riyâz-ı İrfân ve Vefeyât-ı Dânişverân-ı Nadiredân (İsmail Belîğ), Eş-Şakâiku'n-Nu'mâniyye fî Ulemâi'd-Devleti'l-Osmâniyye (Taşköprüzâde).

    Bu gelenek, Tanzimat yıllarından itibaren sekteye uğramaya başlar. Tam da toplumsal, siyasal maceramızın yürüyüş seyrine denk düşen bir biçimde, XIX. yüzyıldan itibaren cazibesine girdiğimiz Batılılaşma süreci doğrultusunda değişen edebiyat ve kültür ortamımızda kitap başlıkları da değişmeye başlar.

    XIX. yüzyıl, Türk aydınının, hatta bütünüyle Türk toplumunun, sancıları bugüne kadar uzanacak bir biçimde, gelenekle modernlik, kendisi kalmakla Batılılaşma tercihleri arasında bocaladığı bir zaman dilimidir. Bu bocalayış, bu ikircikli tutum (dualite), edebiyatçısından hukukçusuna, siyasetçisinden askerine, bu yüzyılın genel karakterini yapar adeta. Toplumsal hayatın aynası olan kültür kurumları ve araçları da bundan nasibini alır. Bu araçlardan biri ve önemlisi olan kitap da...

    Artık bu dönemde eskilerin saltanatlı kitap adları, yerini yavaş yavaş tereddütlü, ürkek, "acaba"lı adlara bırakmaya başlar sanki. "Yahut"lu, "veya"lı başlıklarla karşılaşmaya başlarız giderek. Daha çok da edebî eserlerde... Meselâ: Vatan Yahut Silistre (Namık Kemal), İntibah Yahut Ali Beyin Sergüzeşti (Namık Kemal), Belde Yahut Divaneliklerim (Abdülhak Hamid), Tarık Yahut Endülüs'ün Fethi (Abdülhak Hamid), Demir Bey Yahut İnkişaf-ı Esrar (Ahmed Midhat Efendi), Dünyaya İkinci Geliş Yahut İstanbul'da Neler Olmuş (Ahmed Midhat Efendi), Fennî Bir Roman Yahut Amerika Doktorları (Ahmed Midhat Efendi), Rikalda Yahut Amerika'da Vahşet Âlemi (Ahmed Midhat Efendi), Hasan Mellâh Yahut Sır İçinde Esrâr (Ahmed Midhat Efendi), Turfanda mı Yoksa Turfa mı? (Mizancı Mehmed Murat), Hâlâ Seviyor Yahut İftirâk (Mehmed Celâl), Dehşet Yahut Üç Mezar (Mehmed Celâl).

    Bu tutumun elbette başka sebepleri de bulunabilir. Ancak, yukarıda ileri sürdüğümüz üzere, bu adlandırış tavrının bir dualiteyi, bir tereddüdü ve "Bu böyledir!" diyememe güvensizliğini de kendisinde barındırdığı da gözlerden ırak tutulmaması gereken bir niyet okumadır.

    Cumhuriyet dönemine geldiğimizde bu "yahut"ların, tercihli adlandırmaların, tereddütlü isimlendirmelerin terk edildiğini, bunun yerine hele ki Cumhuriyet'in ilk dönemlerinde, ucu 1950'lere 60'lara sarkan bir biçimde, keskin, kararlı, yaptırımcı bir tavrı yansıtacak surette tek veya iki kelimelik, açık, net ve kısa başlıkların öne çıktığını söyleyebiliriz. [list]
    noimage Cumhuriyet'in kitap adları: Tek kelime ve keskin...
    [/list]Cumhuriyet, artık tek bir tercihe kenetlenmiş, gelenekle köprüleri atmış, Batılılaşmayı devletin resmî politikası yapmıştır. Bu politikanın gerekliliklerini uygulamada keskin ve kararlıdır. Sanki Türk aydını, rejimin de yönlendirişi ve kararlılığı doğrultusunda yolunu artık belirlemiş, kültür ve edebiyat hayatı da bu belirlenmişlik ekseninde alternatifleri bertaraf ederek, hatta alternatiflere hiç uğramayarak, tek bir tercihe yönelmiş, yürümektedir. İşte bu yürüyüş temposu içinde bir bakıma bir bilinçaltı okuması gibi kitap adlarına yöneldiğimizde, hemen yukarıda belirttiğimiz tablo bizi karşılamaktadır. Tek kelimelik, keskin başlıklar. Birkaç örnek vermek gerekirse:

    Vurun Kahpeye (Halide Edip), Sinekli Bakkal (Halide Edip), Tatarcık (Halide Edip), Yaban (Yakup Kadri), Hüküm Gecesi (Yakup Kadri), Sodom ve Gomore (Yakup Kadri), Panorama (Yakup Kadri), Ankara (Yakup Kadri), Çalıkuşu (R. Nuri Güntekin), Damga (R. Nuri Güntekin), Gizli El (R. Nuri Güntekin), Acımak (R. Nuri Güntekin), Billur Kalp (H. Rahmi Gürpınar), Tutuşmuş Gönüller (H. Rahmi Gürpınar), Kokotlar Mektebi (H. Rahmi Gürpınar ), Kesik Baş (H. Rahmi Gürpınar), Çapkın Kız (Aka Gündüz), Odun Kokusu (Aka Gündüz), Yaldız (Aka Gündüz).

    Bu örnekleri elbette yüzlerce, belki de binlerce çoğaltmak mümkündür. Biz burada bir fikir vermesi amacıyla ancak üç beş örnek zikredebiliyoruz.

    Bu çağrışımsız, açılımsız, yalınkat iletiler içeren adlandırmaların yanı sıra elbette Kızılcık Dalları (R. Nuri), Yaprak Dökümü (R. Nuri), Gönül Bir Yeldeğirmenidir Sevda Öğütür (H. Rahmi), Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç (H. Rahmi), Rahmet Yolları Kesti (K. Tahir), Yediçınar Yaylası (K. Tahir), Saatleri Ayarlama Enstitüsü (A. H. Tanpınar), Sahnenin Dışındakiler (A. H. Tanpınar), Yağmur Beklerken (T. Buğra), Tütün Zamanı (Necati Cumalı), Hilâl Görününce (Sevinç Çokum) vb. gibi farklı çağrışımlara kanat açan kitap isimleri de arandığında bulunabilecektir. Ancak genele baktığımızda görünen tablo budur.

    Ara renkleri pek sevmeyen, neredeyse siyah-beyaz karşıtlığıyla yapılmış olan bu tablo, bugün hangi renkleri, hangi tonlarla bünyesine taşımaktadır? Bu soru çerçevesinde dikkatlerimizi bugünün kitap başlıklarına yönelttiğimizde, söz konusu tablonun epeyce ebruli bir nitelik kazandığını, en koyu tonların yanı sıra en frapan yahut pastel renklerin kol kola girdiğini gözlemleyebiliyoruz. [list]
    noimage Günümüzün mantığı: Şiirsel, etkileyici, albenili başlık
    [/list]Bugün kitaplar, içerikleri kadar, hatta zaman zaman ondan da fazla mizanpajları, fontları, kapak düzenleri ve -bizim için burası önemli- adları ile de okuyucuya çarpıcı görünmek, onları etkilemek, bir albeni oluşturmak çabası içerisindedir. Bunda elbette bu kitapları yayımlayan yayınevlerinin yahut yazarların konuya piyasa şartları çerçevesinde bakmalarının da rolü büyüktür. Neticede bugünün ekonomik çarkları içerisinde her kitap da bir ekonomik üründür. Ticarî anlamda kâr-zarar ilişkisi burada da gündemdedir. Değil midir ki, adına büyük reklâm kampanyaları düzenlenen, "billboard"lara taşınan "prezentabl" kitaplar çağında yaşamaktayız... Bu yüzden de kitabı çarpıcı etiketlerle ve ambalajlarla sunmak, konuyu piyasa ekonomisinin vazgeçilmezleri ile düşünmeyi gerektirmektedir.

    Üzerinde çalıştığı iki divanı, Âsaf Divanı ile Keçecizâde İzzet Molla'nın Divan-ı Bahâr-ı Efkâr'ını yayımlamak istediğinde yayınevlerinin bu başlıklarla kitaplara ilgi göstermediklerini, ancak bu iki divanın adını Hânedanda Bir Âsi ve Hazana Sürgün Bahar'a çevirdikten sonra her iki metin neşri çalışmasının da kolaylıkla yayımlanma imkânı bulduğunu, bu çalışmaları yapan bir akademisyen arkadaşım anlatmıştı.

    Bugün kitap adları, -bilhassa edebiyat eserleri- gerçekten de çok daha çağrışım yüklü, çok daha zengin ve çok sesli bir çeşitlilik ile karşımıza çıkmaktadır. Artık edebiyatçılar, ya çarpıcı, aykırı, hatta okuyucu ile inatlaşan, muzip adları daha çok tercih etmektedirler yahut da şiirsel, tedaileri zengin, okuyanı alıp başka dünyalara daha kolay götürebilecek adları... Bunun için de, söz sanatlarıyla örülmüş adlar, bir şiirin bir mısraından ödünç alınmış adlar, şiirsel çağrışımlı adlar, dilde var olan kalıp sözlere yaslanan adlar, bu kalıp sözler üzerinde küçük oynamalarla çarpıcı hale getirilmiş adlar vs. daha cazip imkânlar sunmaktadır yazara. [list]
    noimage Binlercesi içinden birkaç örnek sıralayalım:
    [/list]Bu Yaz Ayrılığın İlk Yazı Olacak (S. İleri), Ah Tutku Beni Öldürür müsün? (Cahide Birgül), Yalnızlık Gittiğin Yoldan Gelir (Selçuk Altun), Bir Sen Yakınsın Uzakta Kalınca (Selçuk Altun), Gölgemi Bıraktım Lâle Bahçelerinde (Gül İrepoğlu), Çifte Kapıların Gölgesi (Gülayşe Koçak), Konuştuğumuz Gibi Uzaklara (Kürşat Başar), Rüzgârıma Kapılma Gülüm (Nâlân Akgöl), Bu İşte Bir Yalnızlık Var (Tuna Kiremitçi), Git Kendini Çok Sevdirmeden (Tuna Kiremitçi), Postmodern Bir Kız Sevdim (Süreyya Evren), Babil'de Ölüm İstanbul'da Aşk (İskender Pala), Hiçbir Yer (Fatma K. Barbarosoğlu), Kuş Diline Öykünen (Ayşegül Devecioğlu), Bu Filmin Kötü Adamı Benim (Murat Gülsoy), İçimde Kim Var? (Yekta Kopan), Kar Yağıyor Hayatıma (Selim İleri), Puslu Kıtalar Atlası (İ. Oktay Anar), Kitabu'l-Hiyel (İ. Oktay Anar), Kitab-ı Duvduvânî (Y. Hakan Erdem).

    Bu durumu neyle ve nasıl yorumlamalı? Bizce en kısa çizgilerle, yukarıda söylediğimiz üzere, 80 sonrasında toplumumuzun içine girdiği sosyo-kültürel ve ekonomik sürecin şemsiyesi altında değerlendirdiğimizde, ortadaki manzara, bir ucu dediğimiz gibi piyasa ekonomisi şartlarına uzanan, diğer uçları ise çok seslilik, kültürel ve edebî zenginleşme, geleneğe yeniden duyulan entelektüel ilgi, postmodern çeşitlenme, farklı seslere tahammül terbiyesinin giderek artması, -ve belki en önemlilerinden biri- popülerleşme ve popüler kültürün toplumda yaygınlaşma temayüllerine kol atan bir manzaradır. Hangi kitap adının, hangi niyet ve amaç ile konulduğunun tespiti ise biraz da okuyucunun yorumuna, niyetine (art niyetine mi demeliydik?) ve uyanıklığına kalmış bir durumdur.

    Yazar, hangi noktadan yola çıkarsa çıksın, bize düşen Yusuf Has Hacib'in yüzyıllarca evvel yazdığı kitabına ad koyarkenki iyi niyet ve titizliğin Türk yazarında halen var olduğuna inanmak ve yazarın niyetine ve tercihine saygı duymaktır. Ne diyordu Kutadgu Bilig'ine ad koyarken Balasagunlu Yusuf:

    Kitab adı urdum Kutadgu Bilig
    Kutadsu okıglıga tutsu elig

    (Kitabımın adını Saadet Veren Bilgi koydum ki, okuyanı kutsasın ve elinden tutsun.) [list]
    noimageKitap isimleri nasıl belirleniyor?
    [/list]noimage Raşit Çavaş (Yapı Kredi Yayınları): Bir edebiyat eserinde kitabın adının, yazarın yazdığı kitabın ayrılmaz parçası olduğuna inanıyoruz. Dolayısıyla yazar kitabının adını koymakta sonsuz özgürdür. Başta "popülerlik" olmak üzere "satış amaçlı" da olsa hiçbir yazarın kitabının adını değiştirme hakkı asla yayıncıda olamaz. Olmamalıdır da. Batı'daki örneklere de bakacak olursak, bestseller yazarlara kitaplarının bazı bölümlerini yeniden yazdıran, kitabı uluslararası pazarın isteklerine göre kısaltan ya da uzatan, sonradan film olma ihtimaline göre kahramanların kitapta yaptıklarına / ettiklerine / konuştuklarına karışan hatta "biraz erotizm" ya da "biraz gizem" eklenmesini isteyen, kitabın adının bile bir satış unsuru olabileceğini düşünen Batılı editörler, elbette kitapların adlarına da karışıyorlar... Bizde de bu türden kitaplar için "kitabın adına yatırım yapan" yayıncıların olduğunu görüyorum. Ama Türkiye'de "gerçek" edebiyatı işlerinin ana konusu yayınevlerinin ne yayın yönetmenlerinin ne de editörlerinin kitap adıyla uğraşacaklarını sanmıyorum.

    noimage Erol Kılınç (Ötüken Yayınları): Evet, yazar için kitabı, onun çocuğu gibidir! Kitabın ismi, doğrudan yazar tarafından belirlenmiş olabileceği gibi, çevresi ve editörü tarafından da teklif edilip konmuş olabilir. Kitabın ismi önemlidir: İçini aksettirmesi, içini ilgi çekici bir şekilde yansıtması önemlidir. Bu itibarla isabetli ve ilgi çekici olduğu kadar, konuya uygun düşecek güzel bir isim bulmak gerekir. Yayınevleri de bir referans noktasıdır: "Bu yayınevinden şu tarz kitaplar çıkar; okunması lâzımdır; şu yayınevinden böyle bir kitap asla çıkmaz; şu yayınevi dilde ve üslûpta seçici davranır; bu yayınevi kitaplarını asla titizlenerek yayınlamaz... Şunlar cafcaflı fakat içi boş kitaplar çıkarır; bu yayınevi ise öyle şeylere tenezzül edip okuyucuyu yanlış yönlendirmez..." Bunlar önemlidir.

    noimage Emine Eroğlu (Timaş Yayınları): Okur hiç tanımadığı bir yazarın kitabını isminden dolayı alabiliyor. Fakat bu, türlere göre azalan ve artan bir durum. Okur, sevdiği bir yazarın kitapları arasındaki tercihini bile isimler üzerinden yapıyor. Mina Urgan'ın kitabının adı "Bir Dinozor'un Anıları" değil de "Hatıralarım" gibi bir isim olsaydı o tirajı asla yakalayamazdı. Ben bir yayın yönetmeni olarak kitabın isminin okura vaat ettiği şeyi içeriğinin doldurmasını isterim. Okurda hayal kırıklıkları oluşturmak, bir yayınevinin gelecekteki okur potansiyelini feda etmesi demektir. Fakat kitap isimlerinin okur psikolojisi üzerindeki etkisini de asla ihmal etmem.

    noimage Kalender Yıldız (Sütun Yayınları): Günümüz yayın hayatında -haklı olarak- yayıncı da yazar da hem çarpıcı hem de özgün isimler peşinde. Bu yüzden son zamanlarda piyasaya çıkan kitaplarda kullanılan isimlerden çoğunun geçmişte yayımlanan kitaplardaki kadar -mesela Beş Şehir'deki kadar- kitabın içeriğini yansıtmadığını düşünüyorum. Okur, her zaman olmasa da, tanımadığı bir yazarın kitabını sadece isminden dolayı alabiliyor. Bunun her okura göre farklı gerekçeleri vardır. Kimine isim sıcak gelmiştir, kimi kapaktaki bir kelimeden etkilenmiştir, kimi de kendinde karşılığı olan bir ifadeyi kapakta görmüştür... Okur, kitap kapağında samimi, sıcak kelimeler görmek istiyor. Kapağında teknik ve soğuk kelimeler bulunan kitaplardan özellikle uzak duruyor.

    M. FATİH ANDI
#12.04.2008 02:56 0 0 0
  • noimage M

    MAKLUB
    Harfleri tersten sıralandığında yine aynı sözcük çıkan sözcükler. Örneğin mum, bab, aba gibi.

    MAZMUN
    Bir dizenin bir ifadenin taşıdığı ve onlardan herkesin anladığı gerçek ya da mecaz anlama, asıl anlamı yanında taşıyan bir isme, bir atasözüne, âyete, hâdise, olaya, bir şeyi onun özelliklerini çağrıştıracak sözcük ya da sözcük gruplarının veya dizelerin içine yerleştirmeye mazmun denir. Örnek:

    Çıhma yârim giceler ağyar te'nından sakın
    Sen meh-i evc-i melâhatsin bu noksândır sana

    Fuzulî
    (Sevgilim, gece yarıları dışarı çıkma, yabancıların ayıplarından sakın. Sen güzellik göğünün en yüksek yerindeki dolunaysın, gece çıkmak sana yakışmaz, kusur sayılır.)
    Fuzuli'nin bu beytinde sevgili, güzelliğin doruğundaki aya benzetiliyor. Ayın en güzel hali dolunaydır. Dolunay güneşin batmasından önce doğar. Dolunayın gece yarısı çıkması ay tutulmasıyla olabilir. Ay tutulduğunda noksandır, kusurludur, güzelliğini kaybeder. Fuzulî, bu beytinde "noksan" ve "ta'n" sözcükleriyle bir ay tutulması mazmunu yapıyor.

    MEKTUP
    Birbirinden uzakta bulunanların haberleşmesini sağlayan bir yazı türü. En eski haberleşme araçlarından biri. Sözcük anlamı Arapça "yazılmış şey." Farsçası name, eski Türk dillerindeki karşılığı bitig, betik ya da bittidir. Tarihte rol oynamış ünlü kişilerin, yazar, bilimadamı ve sanatçıların mektuplarıyla birlikte bir edebi eserler türü olarak kimi zaman ele alınmıştır. Sadece mektuplardan oluşan kitaplar da vardır.

    MELHAME
    Divan edebiyatında gelecek olayları anlatan nazım ya da nesir eserlerin ortak adı.

    MENKUT
    Divan edebiyatında sözcüklerinin tümü noktalı harflerden oluşan şiirler.

    MENSURE (Mensur şiir)
    Duygu, düşünce, yaşam ya da hayalleri şiir inceliğinde anlatan düzyazı türü. İç uyuma önem verildiği için dilbilgisi kurallarına uygunluk aranmaz. 19. Yüzyılda Fransız edebiyatında ilk örnekleri görüldü. Şinasi'nin Fransız edebiyatından yaptığı şiir tercümeleri edebiyatımızdaki ilk örneğidir.

    MESEL
    Atasözleri, öğretici, ahlaki özellikleri bulunan küçük hikayelerdir.

    MEŞTÜR
    Divan edebiyatında dört cüzlü (yani 4 mefâ'ilün 4 müstef'ilün) ile yazılmış vezinleri ikişer cüze indirerek yazılmış şiirlerdir.

    MONOGRAFİ
    Bir kişi ya da bir konu ile ilgili özel bir görüşle yazılmış incelemeler. Ele alınan konu ya da kişiyi her yönüyle açıklamaya çalışır.

    MONOLOG
    Tek kişinin konuşması, tiyatro oyunlarında kahramanlardan birinin sahnede kendi kendine yaptığı uzun konuşmaların tamamı. Tek kişinin oynaması için yazılmış komedilere de monolog adı verilir.

    MUAMMA
    Başta Esmâ'yı Hüsnâ (Allah'ın doksan dokuz güzel ismi) olmak üzere konusu insan ismi olan manzum bilmeceler. Kelime "gizli, örtülü, anlaşılması güç veya işaret remiz yoluyla söylenmiş söz" anlamlarına gelir. Muammalar lügazlardan farklıdır. Muammalar Allah'ın isimlerinden biri veya insan ismi için düzenlenirken lügazlar her şey hakkında düzenlenirler. Yalnız muammaların bazen lügaz, hatta âşık edebiyatında bir çeşit bilmece (âşkı -muamma) karşılığı olarak da kullanıldığı görülür. Muamma alanında en çok eser veren şairimiz Emri (Edirneli Emrullah Çelebi) olmuştur. Muammanın düzenlenmesinde ebced hesabı kullanılır. Örnek:

    Bende yok sab-ü sükun sende vefadan zerre
    İki yoktan ne çıkar fikr edelim bir kerre

    Nâbi

    MUAŞŞER
    Onar mısralık bendlerle kurulan musammatlar. Divan edebiyatı nazım şeklidir.

    MUCEM
    Arap alfabesindeki noktalı harfler. Alfabetik olarak düzenlenmiş sözlük, hâl tercümesi, ansiklopediler böyle adlandırılır. Mucem tarih, ebced hesabı ile sadece noktalı harflerin hesap edilmesine dayanılarak düşülen tarihlerdir.

    MUHAMMES
    Beş mısralık bendlerden oluşan divan edebiyatı nazım şekli. Kelime "beşlik" anlamındadır. En az 4, en çok 8 bend arasında yazılmıştır.

    MUKABELE
    Aralarında tezat ve karşıtlık bulunan kelime, tamlama ve sözleri birarada kullanmak. Örnek:

    Safa-yı aşkın dide gamınla pürnem
    Bir evde ayş u şâdî bir evde ye's ü mâtem

    (Safa ile gam, ayş u şâdi ile ye's u mâtem arasında karşıtlık bulunmasına rağmen birarada kullanılmıştır.)

    MUKATTA
    Arap alfabesinde kendisinden sonra gelen harfle bitişmeyen harfler (elif, dal, zel, rı, ze, vav) kullanılarak söylenen söz.

    MUKTEZA-YI HÂL
    Uslûpta zamana, yere, duruma ve hitâp edilen kişilere göre dili ayarlama, sözün söylendiği yerin, zamanın gerçek ve gereklerine uygun olması. Mukteza-yı makam, itibar-ı münasib sözleri de aynı anlamda kullanılır.

    MURAFAKAT
    Üslûbun, ele alınan konuya göre düzenlenmesi, dile getirilen düşünce, duygu ve hayallare uygun düşmesine, üslûp ile içerik arasında bir ilişki kurulması. Anlatılan konuya uygun kelime, kelime grubu ve isimler seçilir.

    MURASSA
    Nesirde iki ibarenin, nazımda ise iki mısranın kelimelerinin sayıca denk, karşılıklarıyla vezin ve kafiye bakımından birlik olması. Örnek:

    Şâh melekût arş-pâye
    Mâh-ı ceberût perş-sâye

    Şeyh Gâlib

    MUSARRA
    Mısraları birbiri ile kafiyeli olan beyitler. Beyt-i musarra, gazellerin ilk beyitleri (matla') musarra'dır. Her mısrası aynı kafiyede olan şiirlere de musarra denir. (Musarra tuyuğ gibi) Bu şekilde düzenlenen şiirlerin bir başka adı müselseldir.

    MUTABAKAT
    Anlatım içinde kullanılan kelime ve deyimlerin içeriğe uygun seçilmesi. Karşıtı mübayenet'tir (aykırılık, zıtlık).

    MUVAFAKAT
    Kelimenin anlamla, kelimenin vezinle, kelimenin kelimeyle, anlamın vezinle, anlamın anlamla uygunluğu.

    MUVAZENE
    Nesirde seci, nazımda kafiye yerindeki sözcüğü yalnız vezin bakımından eşit olması. Örnek:

    Münderic nüsha-i zâtında kemâlat-i vücûd
    Mündemic tıynet-i pâkinde havass-i icâd

    Nâdî
    (Münderic ve mündemic kelimeleri arasında muvazene vardır.)


    MÜLEMMA
    Bir şiirin bazı mısraları, bölümleri veya bir mısranın bazı sözcüklerin değişik dillerde yazılması. Divan edebiyatında Arapça, Farsça, Yunanca'nın Türkçe ile birlikte kullanıldığı şiirler yazılmıştır. Tanzimat'tdan sonra bu dillere Fransızca da eklenmiştir. Örnek:

    Eyyüha'r-rağibûne fi'l-evkat!
    Edrikûhâ fe-mâ madâ kad fât.

    Fevt-i fursat me-kün çü vakt-i safâst,
    Ki besî hestder-cihân âfât.

    İrdi bir dem ki behcetinden anın
    Sekiz Uçmâğ'a döndü Altı Cihât.

    İş ke-mâ âşe âşikun va'lem!
    Tâvet in-nefsü tâbet il-evkat.

    MÜNAKKAHİYET
    Gereksiz sözlerden arındırılmış özlü ifade, konuyu gerektiği kadar işleme; anlamlı sözcükler arasında eşitlik bulunması.

    MÜNŞEÂT
    Mensur yazı veya mektupların bir araya getirdiği dergiler. Divan edebiyatında edebi değeri olan yazılar bir defterde toplanır ve meraklıları okurdu. Münşeatlardaki nesirlerde konu birliği aranmaz. Bu eserlerde çeşitli tarih belgeleri yanında edebi metinler ve özel mektupların biraraya getirildiği görülür. Münşeât-ı Feridun Bey, Nergisi ve Veysi'nin münşeatları ünlüdür. Son münşeât örnekleri arasında Münşeât-ı Akif Paşa önemlidir.

    MÜNŞÎ
    Sanatlı düzyazı yazan kişiler. Münşilerin yazılarını toplayan dergiler münşeat'tır.

    MÜNTEHABÂT
    Seçilmiş şeyler. Çokluk aynı türde kaleme alınmış, bir veya daha fazla yazarlara ait yazılar arasından yapılan seçmelerle meydana getirilmiş eser; seçmeler, antoloji.

    MÜSTEŞRİK
    Doğulu milletlerin tarih, din, dil, edebiyat ve kültürlerini araştırıp inceleyen Batılı bilginler. Şarkiyatçı, oryantalist, doğubilimci kelimeleri de aynı anlamda kullanılır.

    MÜŞAARE
    Karşılıklı şiir söyleme. Edebiyat araştırmacıları müşaareyi üçe ayırır:
    1. Bir divan şairinin manzum eserine diğer bir şairin aynı vezin ve kafiyede nazire yazması.
    2. Âşıklar arasında karşılıklı şiir söyleme. Bir âşığın okuduğu beyit veya kıtaya diğer bir şair aynı vezin ve kafiyede şiir söyleyerek cevap verir.
    3. Edebiyat meraklılarının şiir okumaları, herhangi bir mazmunu ihtiva eden beyitler okunur veya birinin okuduğu beyte karşılık onun son kelimesiyle başlayan bir beyti başkası okur.

    MÜŞAKELE
    Birden fazla anlamı olan sözcüklerin art arda gelecek şekilde, iki anlamı ile kullanılması, birinin söylediği bir sözü bir başkasının değişik anlama gelmek üzere tekrarlaması. Karşılıklı konuşan iki kişiden birinin gerçek veya mecazi anlamda söylediği bir sözü, diğeri başka bir düşünceye yanıt olacak şekilde tekrarlar. Birinci anlamı gerçek olursa çoklukla ikinci kullanıştaki anlamı mecazidir. Örnek:

    "Tezer
    Yine mi kanmıyorsunuz sözüme
    Ne için bakmıyorsunuz yüzüme
    Beni bir kere okşasanız ne çıkar?
    Melik
    Sen çıkarsın... Demek ki fitne çıkar!"

    Abdülhak Hâmid Tarhan

    MÜTAKARRİN
    Kafiyeleri birbirinin peşinden gelen ve iki kafiyeli olan şiir. Örnek:
    Hangi âkıl der ki ancak râh-i gülşenden geçin
    Bir de gafiller şu nâilgâh-i şîvenden geçin

    Muallim Naci

    MÜTEKERRİR
    Murabba, muhammes, müseddes gibi nazım şekillerinde bendlerin sonlarında tekrarlanan mısra veya beyitler.

    MÜTELEVVİN
    Divan edebiyatında bir beytin okunuşu sırasında küçük bir değişiklikle veznin bir başka vezne çevrilmesi.

    MÜZDEVİC
    Murabba, muhammes, müreddes benzeri nazım şekillerinde bendlerin sonundaki mısraların birinci bend ile kafiyeli olması.


    noimage N

    NAKARAT
    Şiirlerde bendlerin sonunda tekrarlanan mısra veya mısralar. Bu bölüm, anlam bakımından her bendi şiirin ana duygusuna bağlar. Şiirin, nakarat bölümlerinde ifade olunan duygu ve düşünce etrafında gelişmesini sağlar. Nakarat, halk şiirinde bağlama veya kavuştak diye bilinir. Sözlü musiki eserlerinde aynı söz ve ezgi ile tekrar edilen bölüm de nakarattır.

    NÂME
    Mektup, kitap, risâle, ferman gibi anlamlar taşıyan Farsça bir kelime. Eskiden kitap türü olarak çok kullanılmıştır. Kıyafetnâme, kâbnâme, Hamzanâme gibi. Resmi nitelikteki kağıt ve mektuplar da nâme diye bilinirdi.

    NÂT
    Hazreti Muhammed'i övmek için yazılan şiirler.

    NAZIM
    Dizelerden oluşan vezinli ve kafiyeli anlatım şekli. Kelime, "dizmek, ipliğe inci dizmek" anlamlarını taşır. Nazımda sadece anlam değil, seslerin musikisi de önemlidir. Akılda kolay kaldığı için ezberlenmesi istenen bilgilerin çoğu bu yolla ifade edilir. En küçük birim dizedir (mısra). Ayrıca beyit, kıta, bend gibi nazım birimleri de vardır. Şiirler de nazım şeklinde yazılır, ancak her nazım, şiir değildir.

    NAZİRE
    Bir şairin şiirine başka bir şair tarafından aynı şekil, vezin, kafiye ve redifle yazılan şiir. Divan edebiyatı nazım türüdür. Kelime Arapça "eş, değer" anlamlarındaki nazir'den gelir. Nazire yazma, tanzir, tanzir etme diye anılır. Nazire geleneği Türk edebiyatına İran edebiyatından geçmiştir. İranlı şairler nazireye cevâb adını verirler. Alay ve şaka yollu yazılmış nazirelere tezhil veya hezl denir. Örnek:

    Fuzûlî'nin gazeli
    Hayret ey büt sûretin gördükte lâl eyler meni
    Sûret-i hâlim gören sûret hayâl eyler meni

    Mihr salmazsın mana rahm eylemezsin munca kim
    Sâye tek sevdâ-yı zülfün pây-mâl eyler meni

    Za'fı tâli mân-i tevfik olur her nice kim
    İltifâtın ârzû-mend-i visâl eyler meni

    Men gedâ şahâ yâr olmak yok ammâ neyleyem
    Ârzû ser-geşte-i fikr-i muhâl eyler meni

    Tir-i gamzen atma kim bağrım deler kanım döker
    Akd-i zülfün açma kim âşüfte-hâl eyler meni

    Dehr vakf etmiş meni nev-res civanlar aşkına
    Her yeten meh-veş esîr-i hatt u hâl eyler meni

    Ey Fuzûlî kılmazsam terk-i tarîk-i aşk kim
    Bu fazilet dâhil-i ehl-i kemâl eyler meni

    Fuzûlî

    Nedim'in Fuzuli'nin bu gazeline yazdığı nazire:

    Bûs-ı la'lin şöyle sîr-âb-ı zulâl eyler beni
    Kim gören âb-ı hâyât içmiş hayâl eyler beni

    Şâire söz bulmağa minnet yok amma neyleyim
    Âh kim hâyret seni gördükçe lâl eyler beni

    Sevdiğim câm-ı meye hâcet nedir la'l-i lebin
    Bir şeker handeyle mest-i bî mecât eyler beni

    Bağda zülf ü ruhun andıkça bu kimdür deyü
    Sünbül ü gül birbirinden sûal eyler beni

    Nükhet-î zülfünle geldikçe nesîm-i nev-bâhar
    Turra-i sünbül-sıfat âşüfte-hâl eyler beni

    Nâ-tüvânım şöyle çeşmin hasetinden kim gehî
    Sâye-i müjgân-ı âhü pây-mâl eyler beni

    Gerdişin gördükçe sâkî-mülâyım meşrebin
    Arzû ser-geşte-i fikr-i muhâl eyler beni

    Hasret-i çeşminle ben hâk-i siyâh olsam dahi
    Baht âhir sürme-i çeşm-i gazâl eyler beni

    Güldürür ya ağlatır ya lütf eder yâhud itâb
    Hâsılı neylerse ol ruhsâr-ı âl eyler beni

    Arz-ı hâlim çok efendim hak-i pây devlete
    Lütfun ammâ bî-niyâz-ı arz-ı hâl eyler beni

    Ben kulun lâyık değildir aslına ammâ yine
    İltifâtın ârzü mend-i visâl eyler beni

    Gûyyâ bilmez efendim bende-i dîrinesin
    Kim Nedîmâ bu mudur deyü suâl eyler beni

    Nedîm

    NESİR
    Duygu, düşünce ve hayallerin dilgilgisi kurallarına uygun cümleler içinde anlatılması şeklindeki edebi eser. Edebiyatın iki anlatım yolundan biridir. Diğeri nazımdır. Nesirde aklın kontrolü altında duygu, düşünce ve hayallere yer verilir. Nazımdan daha geç doğmuştur. Düşüncelerin fadesi için nazımdan çok daha zengin imkanlara sahiptir. Hikaye, roman, tiyatro, masal, hatırat, makale, sohbet, deneme, gezi yazısı, biyografi gibi edebiyat türlerinde hep nesir kullanılır. Nesrin en küçük birimi tek başına bir anlam ifade eden cümledir. Nesir, kullanılan üslûba göre sade nesir, orta nesir ve süslü nesir olmak üzere çeşitlere ayrılır.

    NİDA
    Divan edebiyatımızda bir sanat türü. Şairin korku, sevinç, şaşkınlık, acı, ızdırap, öfke gibi pekiştirilmiş, duygu ve düşüncelerini okuyucuya hissettirebilecek şekilde işlemesi. Çokluk "ey!, hey!, vay!" gibi ünlemlerle seslenilir. Tekrîr ve teşhis sanatlarıyla birlikte kullanılır. Örnek:

    Ey mi'delerin zehr-i tekazası önünde
    Her zilleti bel'eyleyen efvâf kadide;
    Ey fazl-ı tabiatle en âmâde ve mün'im
    Bir fıtrata makrûn iken aç, âtıl ve âkim
    Her ni'meti, her fazlı, hep esbâb-ı rehâyı
    Gökten dilenen züll-ı tevekkül ki...

    Mürâyî

    noimage OÖ

    OTOBİYOGRAFİ
    Bir kimsenin kendi hayatını yazdığı eser. Biçim ve içeriğiyle bir edebi değer taşımalıdır.

    OTOGRAF
    Yazarın kendi el yazısı. Eskiden hatt-ı dest (el yazısı) deyimi kullanılırdı.

    OTTOVA RİMA
    Sekiz mısralı bir nazım şekli. Önce İtalyan edebiyatında kullanılmış, sonra Fransız edebiyatında, buradan da Türk edebiyatına geçmiştir. Batı edebiyatında kafiye şeması, abababcc'dir. Bu şema bizde değişikliğe uğrayarak ababcccb şeklini almıştır. Aabbccdc şekli de görülür. Bu nazım şekli lirik tür için elverişlidir. Ottova Rima'yı edebiyatımızda daha çok Abdülhak Hamid kullanmıştır. Örnek:
    (MAKBER'den)
    Bu makberdir o bâba makdem,
    Bilmem ne duyar girince, adem?
    Sûzişlerimin budur esâsı
    Hep şüphelerin bu en fenâsı
    Benlik acebâ kalır mı ol dem?
    Sönmüş erimekte o nûr-i dîdem.
    Ben gözler idim bu hâli ey yâr
    Senden daha çok zaman akdem...
    Abdülhak Hâmid

    OZAN
    Kopuzla türkü söyleyen en eski Türk şairleri. Osmanlı döneminde halkı şairleri için kullanılırdı. Âşık sözünün karşılığı olduğu gibi meddah anlamını da taşıyordu. Ozanların toplumda önemli yerleri vardı. Beylerin huzurunda, dini törenlerde, elindeki kopuzunu çalarak kahramanlık destanları okurlar, halk arasında kıssa söylerlerdi. Memluk ordusunun mızıka takımında ozan denilen çalgıcılar olduğu tarihi kaynaklarda yazar. Selçuklular'da da benzer durum görülür.

    ÖNSÖZ
    Eserin niçin ve ne amaçla yazıldığını belirtmek için kitabın başına eklenen yazı. Bu bölümde yazar ya kitabın özetini verir veya hangi nedenle yazdığını açıklar. Eskiden, "sebeb-i telif-i kitab" (Kitabın yazılışının sebebi) sözü kullanılırdı. Tanzimat'tan sonra edebiyatçılar, mukaddeme başlığı altında yazdıkları önsözlerde edebiyat anlayışlarını belirleyici açıklamalar yaptı. Namık Kemal'in Celaleddin Harzemşah, Recaizade Mahmud Ekrem'in Zemzeme, Abdülhak Hamid Tarhan'ın Makber mukaddemeleri bunlardandır.


    noimage P

    PARAGRAF
    Bir fikrin işlendiği yazı bölümü. Bir veya birkaç cümleden meydana gelebilir. Satırbaşı yapılmış her bölüm bir paragraftır.

    PASTORAL
    Çoban ve kır hayatını, köylerdeki yaşayış şeklini anlatan şiir. Grekler'in bukolik dedikleri bu türü Edebiyat-ı Cedide'ciler eş'ar-ırâiyâne (Çoban şiirleri) diye adlandırmışlardır. Pastoral şiir, süsten, kelime oyunlarından, yapmacılıktan uzak sade bir dille yazılır. Eski Yunan edebiyatında Theokrites ile Latin edebiyatında Vergillius, pastoral şiirin ilk ve en güzel örneklerini verdi.

    PELTEKNÂME
    Kekeleme şiiri. Lisan-i pepeği adı da verilir. Halk edebiyatı nazım şeklidir. Âşık, kelimelerin ilk hecelerini, bazen de kelimelerin çoğunluğunu kekeleyerek söyler. Bu tekrarlar ölçüye dahildir. Örnek:
    Bu bu bugün gö gö gördüm yü yü yüzün dilberâ
    Ba ba baktım gö gö gönlüm oluptur ziyaâ
    Di di dilim pe pe peltek sö sö söyler zebanımı
    Ne ne ne derse de de desin dimesin tek sana
    Abdi İmam

    PLOT
    Roman, hikaye, tiyatro gibi eserlerde, baştan sona devam eden hareketlerin yapısı. Bir bakıma eserin planıdır. Kahramanların ve olayların meydana getirdiği devamlılığı ifade eder. İkinci, üçüncü derecedeki kişi ve olaylar, görünüp kaybolan bir başka zaman, mekan ve olayla ortaya çıkan kişiler, duygusal davranışlar plotu tamamlar ve zenginleştirir. Plot, yapısına göre çeşitlere ayrılır. Bazı plotlar trajik olayları, bazıları komedi, masal ve hiciv gibi konuları göstermek için kurulur. Eser, bu plota göre kimlik kazanır.

    POETİKA
    Şiir üzerine düşüncelerin ve teorilerin bütünü. Bu kelime eskiden Fransızca'da yalnız şiirin değil, güzel sanatların teorisini güzelliğin feslefesini, bir bakıma estetiği ifade ederken, bugün şiir sanatı anlamına gelen bir terim olmuştur. Batı dillerinde poetika konusuna giren birçok eser var. Türkçe'de ise, bazı şiirlerin ve grupların bildiri niteliğindeki, genellikle savunmaya dayalı birkaç önsözü görülür. Necip Fazıl Kısakürek'in de bir Poetika'sı var.

    PROZODİ
    Kelimelerin taşıdıkları seslerin değerlerine ve hecelerin taşıması gereken seslere göre söylenmesi. Tonlamaya, hecelerin vuruşuna kelimelerin uzunluk ve kısalıklarına dikkat edilerek söylenir.
#12.04.2008 02:52 0 0 0
  • edebiyatta kullanılan terimler - edebiyat terimleri

    noimage A

    ABSOLUTİZM
    Mutlakçılık. Herhangi bir eserde ya da ilkede bir ebedinin varlığına ve değişmezliğine inanmak, eseri ya da ilkeyi bu değişmeze göre incelemek.

    AÇIK HECE
    Türkçe sözcüklerde sesli harf ile belirtilen kısa heceler. Örneğin a-na-do-lu, a-şı-la-ma gibi. Arapça ve Farsça'da ise sözcüklerde sesli harflerle yazılmayıp hareke ile gösterilen kısa hecelere verilen isim. Örneğin ka-de-me, ha-se-ne gibi. Aruz vezninde bütün açık heceler kısa hece olarak kabul edilir.

    AÇIKLAMA
    Edebi bir eseri geniş okuyucu kitleleri için anlaşılabilir hale getirmek için yapılan yazılı çalışmalar. Sanatçılar eserlerinde anlamı herkes tarafından bilinmeyen sözcükler, deyimler, durumlar ve düşüncelerle, sanatlar kullanır. Bunların her biri bir olay, bir durum ya da düşünceyi ifade eder. Okuyucu bunları çözmeden eserin bütününü anlayamaz. Açıklamanın amacı bu anlamayı sağlamaktır.


    AÇIKLIK
    Bir metinde belirtilmek istenen duygu ve düşüncelerin kolay, anlaşılır, herhangi bir ek yoruma açıklamaya gerek kalmadan kavranılabilir olmasıdır.

    ADAPTE
    Herhangi bir dilde yazılmış bir eseri, başka bir dile yer ve kişi adlarını değiştirerek, olayları örf ve adet, duyuş ve düşünüş bakımından aktarıldığı dili konuşanların hayatına uygulamak yöntemli serbest çeviri tarzıdır. Türk edebiyatında daha çok tiyatro eserlerinde kullanılır. Örneğin Tanzimat edebiyatı yazarlarından Ahmet Vefik Paşa'nın Moliere'den yaptığı adapteler gibi.


    ADAPTASYON
    Farklı türde bir eserin (roman, öykü, anı gibi), sahne veya sinemaya uyarlanması ya da farklı türde bir eserden (roman, destan, öykü gibi) farklı bir edebi eser (örneğin oyun) meydana getirilmesidir.

    AED
    Eski Yunanlılarda şiirlerini lirle söyleyen saz şairlerine verilen ad.


    AFROZİM
    Çeşitli konularda mutlak bilinmesi gereken ana özellikleri kısa, açık ve anlaşılır bir biçimde anlatma sanatı. Yazarların derin anlam yüklü vecizelerine de afrozim denir.

    AĞIZ
    Bir anadilin herhangi bir şivesi içinde var olan söyleyiş farkıdır. Ağızlarda dilbilgisi ve sözcükler farklı değildir ancak bazı sesler değişik söylenir. Rumeli ağzı, Karadeniz ağzı gibi.

    AHREB ve AHREM
    Rubai vezinlerinin ana ölçüsüdür. Mef'ulü ile başlayanlara ahreb, mef'ulün ile başlayanlara ahrem denir.

    AHSENÜ'L KASAS
    Kıssaların, hikayelerin en güzeli. Bu deyim, Kur'an-ı Kerim'de Yusuf Suresi'nde geçen Yusuf kıssasını anlatır.

    AKD Ü HALL
    Düğümleme ve çözülme. Divan edebiyatında nesir bir eseri nazma çevirmeye akd, nazım bir eseri nesire çevirmeye hall denir.

    AKICILIK
    Sözcük ve cümlelerin dile takılmadan kolayca okunabilmesi için anlatılmak istenen düşüncenin rahatlıkla anlaşılır şekilde ifade edilmesi. Akıcılık, düşüncelerin bir düzenleme kapsamında sıralanması, bu düşüncenin herkes tarafından bilinen ve kolay söylenebilen sözcüklerle anlatılması, cümlelerin kısa ve yapı bakımından doğru olması ile sağlanır. Akıcılık, içerikten çok bir üslup özelliğidir.


    AKROSTİŞ
    Bir şiirde dizelerin ilk harflerinin yukarıdan aşağıya doğru sıralandığında anlamlı bir sözcük meydana getirmesi. Divan edebiyatında akrostiş'e muvaşşah ya da istihrac denir. Eski Yunan ve Latin edebiyatında ise akrostiş "üç dize" anlamına gelir.
    Örneğin:
    Varolan bir sen, bir ben, bir de bu bahar
    Elden ne gelir ki? Güzelsin, gençliğin var
    Dünyada aşkımız ölüm gibi mukaddes
    İnan ki bir daha geri gelmez bu günler
    Âlemde bu andır bize dost esen rüzgar
    Cahit Sıtkı Tarancı
    Şiirin dizelerinin ilk sözcükleri alt alta okunduğunda "VEDİA" ismi çıkıyor.

    AKS, AKİS

    Bir cümlede, bir dizede iki sözcüğün ya da sözcük topluluklarının yerleri değiştirilerek yapılan söz sanatı. Cümle ya da dizede bir sözcük diğerinin önüne ya da arkasına getirilerek cümle ya da dize tekrarlanır. Tard ü aks veya aks ü tebdil de denir. Aks-i tam (tam akis) aks-i nakıs (eksik akis) olmak üzere iki türü var.
    Aks-i tam, cümle ya da dizenin anlamlı iki parçası kalıp halinde yer değiştirir, ekleme ve çıkarma yapılmaz. Örneğin:

    Mümkün değil Hudâyı bilmek de bilmemek de
    Mâtem görünür şâdi şâdi görünür mâtem

    Aks-i nakıs, Cümle ya da dizelerde anlamlı sözcük topluluklarının yerlerinin bazı ekleme ve çıkarmalar yaparak değiştirilmesi yöntemidir. Örneğin:

    Hayran oluyor kudretine, sun'una insan
    Hayran oluyor kudretine, sun'una hayran
    İsmail Safa

    Gelse der-gâhına ikrâm görürler küremâ
    Kürema dergehine gelse görürler ikrâm
    Ziya Paşa

    AKSAN
    Vurgu demektir. Söyleyiş farkını belirtmek için bazı seslerin üzerine konur.

    AKS-İ MÜFRED
    Bir sözcükteki harflerin sondan başa doğru alınması halinde yine anlamlı bir sözcüğün meydana gelmesidir. Örneğin ayak-kaya gibi.

    AKSİYON
    Bir edebi eserde olguların akışıdır. Örneğin bir romandaki aksiyon, tanımlama, düşünce ve moral bölümlerinin çıkarılmasından sonra kalan olaylardır.

    ALAKA
    İlgi. Bir sözcüğü gerçek anlamının dışında bir anlamda (mecazi) kullanmak için düşünülen ilgiye alaka denir. Edebi sanatların çoğunda bu durum söz konusudur. Bu ilişki ne kadar uygun olursa edebi sanat o derece yerinde ve güzel sayılır.


    ALEGORİ
    Bir düşüncenin canlı bir varlık olarak anlatılması. Soyut bir düşünceyi heykel ya da resim ile göstermek gibi. Örneğin adalet düşüncesinin gözü bağlı ve elinde terazi bulunan bir kadınla anlatılması gibi.

    ALİTERASYON
    Şiir ya da düzyazıda bir uyum yaratmak amacıyla aynı sesleri taşıyan sözcükleri sık sık ve art arda tekrarlamak. Örneğin:
    Seherlerde seyre koyuldum semayı, deryayı
    Tevfik Fikret

    Karşı yatan karlı kara dağlar kayıptır.
    Dede Korkut

    ANA DUYGU
    Bir düşünceden çok bir duyguyu dile getirmek, okuyucu ya da dinleyiciye hissettirmek, onların benliğinde yaşatmak amaçlı yazı ya da konuşmaların öne çıkarmak istediği asıl duyguyu anlatır. Ana duygu bir metnin özünü oluşturur. Metinde bu duyguyu destekler haldeki bütün yardımcı duygu ve düşünceler hep ana duyguya bağlanarak onun daha anlaşır ve duyulur olmasını sağlar. Ana duygu konu anlamına gelmez. Konu anlatılan şey, ana duygu ise bu anlatılanlardan çıkan sonuçtur.

    ANA FİKİR
    Belirli bir konuda yazılmış eserlerin temelini oluşturan ve okuyucuya verilmek istenen asıl düşünce.


    ANAGRAM
    Bir sözcükteki harfleri kullanarak başka bir sözcük kurmak. Örneğin sahip anlamındaki "malik" sözcüğü ile tamamlamak anlamındaki "ikmal" sözcüğü kurulabilir. Anagram çoğunlukla özel isimlerde yapılır. Gerçek isim yerine o isimdeki harflerle yapılan bir başka isim kullanılır.

    ANAKRONİZM
    Meydana geliş tarihi kesin olarak bilinen bir olayı yaşadığı zaman belli olan bir kişiyi, değişik bir tarihte gerçekleşmiş ya da yaşamış gibi gösterme. Örneğin Nasrettin Hoca'nın Timur ile ilgili fıkraları gibi. Anakronizm bilgi eksikliğinden kaynaklanabilir ya da bir amaç için bilinçli olarak yapılabilir.

    ANALİZ
    Bir bütünü parçalarına ayırarak detaylı inceleme. Bir edebi eserin analizi, olayların, kişilerin ve üslupların ayrı ayrı incelenmesi yöntemiyle yapılır. Analizden çıkarılan sonuç bir tartışma konusu olursa bu duruma eleştiri (tenkit) denir.

    ANEKDOT
    Bir edebi eserde anlatılan bir olayın başlı başına ayrı bir bütünlük gösteren parçasıdır. Kısa hikaye, fıkra, menkıbe anlamlarını da taşır.

    ANJANBMAN
    Şiirde cümlelerin bir dize ya da beyitte bitmeyip diğer dize, beyit veya bendlere kaymasıdır. Türk şiirine Fransız şiirinden geçti. Servet-i Fünun döneminde yaygınlaştı. Düzyazıyı şiire yaklaştıran önemli bir üsluptur. Örneğin:

    Geçen akşam eve geldim. Dediler:
    Seyfi Baba
    Hastalanmış, yatıyormuş.
    - Nesi varmış acaba?
    - Bilmeyiz, oğlu haber verdi
    geçerken bu sabah.
    - Keşke ben evde olaydım... Esef
    ettim. Vah vah!
    Bir fener yok mu, verin... Nerde
    sopam?
    Kız çabuk ol...
    Gecikirsem kalırım beklemeyin. Zira
    yol
    Hem uzun, hem de bataktır...
    Mehmed Âkif

    ANLAM
    Her sözcüğün anlattığı düşünce. Sözcükler birden fazla anlama gelebilir. Bu durumda anlamlardan biri öz anlam diğerleri mecaz anlamdır. Sözcükler zamanla yeni anlamlar alarak zenginleşebilir. Zamanla anlamlarının kaybetmelerine anlam daralması denir. Dar anlamı bulunan sözcüklerin anlamlarının genişlemesine de anlam genişlemesi denir.

    ANLATIM
    Duygu ve düşüncelerin sözlü ya da yazılı ifadesi. Edebiyatta daha çok yazılı anlatım için kullanılır. Anlatımın aracı sözcüklerdir. Sözcüklerin dilbilgisi kullarına uygun olarak sıralanmasıyla anlatım ortaya çıkar. Edebiyatta anlatım genel olarak iki türde yapılır. Biri nesir (düzyazı) diğeri nazım (şiir).

    ANTOLOJİ
    Gerçek sanat eseri değerindeki örneklerin bir araya getirildiği derleme yapıtlar. Yunanca anthos (çiçek) ve legein (toplama) sözcüklerinden türemiştir. Batı'da ilk örneklerini Yunanlılar verdi. Gadaralı Meleagros ile Makedonyalı Filippos'un Stephanos (Çelenk) isimle derlemeleri ilk antolojidir. Türkçe'deki ilk antoloji ise Ömer bin Mezid'in 1436'da yaptığı Mecmuatü'n Nezâir'dir. 83 şairin 397 şiirini kapsayan bu antolojiyi Prof. Dr. Mustafa Canpolat 1978'de Latin harfleriyle yayımladı.

    ANTONİM
    Ters anlamlı sözcükler. Sıcak-soğuk, iyi-kötü, acı-tatlı, kısa-uzun, güzel-çirkin gibi.

    APOSTROF
    Kesme işareti. Özel isimleri eklerinden ayırmak için (Ali'nin kalemi), sözcükteki düşen bir harfi belirtmek için (n'olur=ne olur), sözcüğün ekiyle karışmaması için (kola'nı içtin mi) kullanılır.

    ARAÇSIZ ÜSLUP
    Bir fikri, bir duyguyu söyleyenlerden doğrudan doğruya aktarmak. Monolog ve diyaloglar araçsız üslup örnekleridir.

    ARKAİZM
    Bir dilin eskimiş sözcüklerini ya da cümle kuruluşlarını kullanarak edebi eser yaratma. Bu eserlere arkaik denir.

    ASALET
    Edebi eserlerde terbiye dışı, çirkin, bayağı, müstehcen ve galiz sayılan sözcüklerden kaçınmak. Edeb-i kelam ya da mümtaziyet de denir. Tersi eserlere hasaset adı verilir.

    ASKI
    Halk edebiyatında saz şairleri aralarındaki şiir yarışmalarında kazananlara verilmek üzere duvara tüfek, kılıç, heybe, saz gibi şeyler asardı. Bunlara askı, askıyı kazanmaya da askı indirmek denir.

    ÂYÎNE
    Sözcük anlamı aynadır. Herhangi bir şeyi veya hali yansıtan, gözönünde canlandıran anlamında kullanılır. Tasavvuf edebiyatında dünya, Allah'ın tecelli ettiği bir aynadır.

    noimage B

    BAB
    Bir edebi eserin düzenlenmesinde, konuların ele alınıp işlenmesine göre ayrıldığı bölümlerden en geniş olanı.

    BÂDE
    Üzüm şarabı. Ama tasavvuf edebiyatında aşk anlamındadır.

    BAHR-I TAVÎL
    Vezinli, kafiyeli uzun nesir cümlelerden kurulan Divan edebiyatı nazım türü. Fe'ilatün, mefa'ilün, müstef'ilün gibi cüzler arka arkaya tekrarlanır. Türk edebiyatında çok az kullanılmıştır.

    BALAD
    Üç uzun bir kısa bendden oluşan Batı edebiyatı nazım türü. Uzun bendlerin dize sayısı 6-10 arasında değişir. Kısa bend ise 4-5 dizedir. Bu bend tanrıya, krala, prense ithaf bendidir. Her bendin sonundaki mısra bir tür nakarattır. Masal ve hikaye niteliğindeki bendleri ele alıp işleyen, kısa ve hikayesi olan şiirlerdir.

    BASİTNAME
    Divan edebiyatında yalın Türkçe ile yazılmış gazeller. Bunlara Türkî-i basit gazel de denir. Basitnamelerde Arapça ve Farsça sözcüklerle tamlamalar çok azdır. Örneğin:

    Düşdi bu gönlüm sana hey sevdüğüm
    N'ola yakışsan bana hey sevdüğüm

    Çün seve geldi seve gider seni
    Bu gönül önden sona hey sevdüğüm

    Ayruluk derdi bana bir bun durur
    Kim döyer imdi buna hey sevdüğüm

    Turmadım uçmak diler gönlüm kuşı
    Yüce köşkünden yana hey sevdüğüm

    Yüzüni gözler güzel bu uyüzden ay
    Giceler kalur tana hey sevdüğüm

    Ağzını öpmek ana ol kim senün
    Söğme yok yire ana hey sevdüğüm

    Cânı dahi bir kez ana hey sevdüğüm
    Edirneli Nazmi

    BEDÎ
    Sözü, kulağa hoş gelecek ve ruha heyecan verecek şekilde güzelleştirme yollarını gösteren bilim. İlm-i bedî de denir. Bu isim altında toplanan sanatlar iki gruba ayrılır:
    Sözle ilgili sanatlar (Sanayi-i lafziye): Cinas, iştikak, seci, kalp, tedvir, aks, teddil, tasri, tarsi gibi.
    Anlamla ilgili sanatlar (Sanayi-i mâneviye): İlhan, tevriye, tenasüp, mübalağa, leff ü neşr, tensik, mügalata-i mâneviye, tecahül-i ârif, hüsn-i ta'lil, tezat, istifham, rücu, tekrir, telmin, insal-i mesel, istidrak, tevcih, iktibas gibi.

    BELÂGAT
    Düzgün ve yerinde söz söyleme sanatı. Sözün düzgün, açık, anlaşılır, güzel olmasını, söyleme nedeniyle, söylenene göre düzenlenmesini öğreten bir bilimdir.

    BERÂAT-I İSTİHSAL
    Sözün başında eserde anlatılanları belirten sözcük ya da söyleyişler. Berâat üstün gelmek, istihsal yeni ayın görünmesi, yağmurun yağması, çocuğun doğarken çığlık atması anlamlarına gelir. Bu edebi sanata hüsn-i ibtida adı da verilir. Amaca iki yolla ulaşılır. Bir ilişki kurularak ya da ilişki kurulmadan. İlişki kurulmasına tahallüs, kurulmamasına iktidab denir. Sinan Paşa'nın Tazarru'namesi, Fuzuli'nin Hüsn'ü Aşk'ı, Cevdet Paşa'nın Belagat-ı Osmanniye adlı eserlerinde bu sanatın güzel örnekleri vardır.

    BERCESTE
    Öz, güzel, latif, ince anlamlı, kolayca hatırlanan, yapısı sağlam dize ya da beyit. Dize için daha çok mısra-ı berceste, beyit için de beyt-i berceste tanımlamaları kullanılır. Genel anlamda bir şiirdeki en güzel dize ya da beyit de denebilir. Bazı berceste örnekleri:

    Uyduk dil-i divâneye dil uydu hevâya
    Ruhi

    Su uyur düşmen uyur hasta-i hicrân uyumaz
    Şeyh Gâlib

    Çeşmini gördüm unutdum derdi de dermânı da
    Şeyh Gâlib

    Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi
    Muhibbî (Kanuni)

    Şîrler pençe-i kahrımda olurker lerzân
    Beni bir gözleri âhûya zebun etdi felek
    II. Selim

    BERDAR
    Asılmış, darağacına çekilmiş. Divan ve tasavvuf edebiyatında sevgilinin saçlarına vurulan "âşık"ı tanımlamak için kullanılır. Örneğin:

    Ayağı yire mi basar zülfine ber-dâr olanun
    Zevk ü şevk ile virür cân ü seri döne döne
    Necati

    Dâr olam gerdâr olam ber-dâr olam mansûr olam
    Yunus Emre

    BEZM
    Sohbet, muhabbet, içki meclisi. Daha çok divan edebiyatında kullanılır. Tamlamalar halindedir. Örneğin bezm-i nûşânûş durmadan içilen meclis demektir. Bezm-i vüslat kavuşma meclisidir. Bezm-i muhabbet aşk meclisidir. Bezm-i mey içki meclisidir. Tasavvuf edebiyatında bezm-i elest şekli kullanılır. Başlangıcı olmayan zaman demektir.

    BİLADİYE
    Beldeleri konu edinen edebi eserler. Sanatçılar gördükleri, gezdikleri, sevdikleri ya da görmek istedikleri beldeleri nazım ya da nesir şeklinde anlatır. Divan edebiyatında Ferdi, Derviş Ömer Efendi gibi şairlerin biladiyeleri vardır.

    BOZLAK
    Halk edebiyatımızda bir ezgi türü. Konusunu aşiret kavgalarından, kan davalarından, aşk maceralarından alır. Çoklukla Güney ve Orta Anadolu bölgelerinde söylenir. Afşar bozlağı, Urum bozlağı gibi türleri vardır.




    noimage C-Ç

    CEM'İYYET
    Birbirine uygun veya birbirine karşıt anlamlı sözcükleri bir arada bulundurma. Böyle sözlere cem'iyyetli adı verilir.

    CEVAZ-Î EDEBÎ
    Sözcüğü vezne uydurmak amacıyla bazı değişikliklerle kullanılması, hecelerin, seslerin ucun ya da kısa okunması şeklinde yapılan yanlışları hoş karşılama. Şiirde böyle kullanışlar "kusur" kabul edilir.

    CEZÂLET
    Söyleyişleri kulağa sert gelen sözcükleri tanımlar. Uyumu konuya göre ayarlayan önemli bir anlatım şekli. Örneğin, sanatçı şiddet, büyüklük, vakar, ölüm, korku, savaş gibi konuları anlatırken ya da işlerken, sözcükleri de anlattığı konuya uygun düşecek kalın sesliler arasından seçer. Savaşı anlatırken çekâçâk, gülbank gibi sözcüklerin kullanılması gibi. Bu tür kalın seslilere elfâz-ı cezele, taşıdıkları niteliğe de cezâlet denir. Örneğin:
    Saflar düzüp hücum hücum edilecek hayl-i düşmene
    Dehşet âsimân u zemîn pür-figân olur

    Evc-i havâda çekâçâk ı tigden
    Âvaz-ı ra'd u sâika reh-gümkünân olur
    Nef'i

    CÖNK
    Halk edebiyatı ürünlerinin yazıldığı defterler. Bir tür antoloji sayılırlar ve yazarlarının kim olduğu çoğu zaman bilinmez.

    ÇAPRAZ KAFİYE
    Dörder mısralı bendlerle kurulan nazım şekli. Her dörtlüğün tek sayılı dizeleri ile çift sayılı dizeleri kendi aralarında kafiyelidir. Dörtlük sayısı sınırlı değildir. Her tür konuya uygun olduğu için çok kullanılır. Çaprazlama da denir. Örneğin:
    Hâfız'ın kabri olan bahçede bir gül varmış
    Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle
    Gece, bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış
    Eski Şîrâz-ı hayâl ettiren âhengiyle
    Yahya Kemal Beyatlı (Rindlerin Ölümü)




    noimage D

    DANDİZM
    Yapmacık üslup. Bu üslup sanatçıların taklit edilmemek amacıyla kullandıkları üsluptur.

    DARAYAK
    Âşık edebiyatında kafiye olma olasılığı düşük sözcükler. Âşıkın karşılaşma ya da atışma sırasında en azından dört ayak kafiye bulması gerekir. Diğer âşık da aynı ayakta dört sözcük söylemek zorundadır. Darayak bu durumda işe yarar. Darkapı olarak da adlandırılır.

    DARB-I MESEL
    Meydana gelen bir durumu, olayı bir örnekle anlatmakta kullanılan kalıplaşmış, anlamlı sözler. Durûb-ı emsâl diye de bilinir.

    DEKANLIK
    Edebiyatı soysuzlaştırdıkları öne sürülen sanatçı ya da akımlara verilen isim. Örneğin Ahmet Mithat Efendi, Edebiyat-ı Cedide şairlerini gülünç göstermek için onlara dekanlar demiştir.

    DELÂLET
    Söz ile anlam arasındaki bağlantı. Bir sözcüğün okunduğu ya da söylendiği zaman beyinde canlandırdığı anlam. İki başlıkta incelenir:
    Sözle alakalı olmayan delâlet (gayr-i lafzi delâlet): Bu da ikiye ayrılır:
    Delâlet-i vaz'iyye: Sözcükle anlamı arasında sözle ilgili olmayan çağrışıma dayalı bir bağlantı vardır. Şemsiyenin yağmuru anımsatması gibi.
    Delâlet-i akliye: Parçanın bütünü, eserin yayıncısını, kainatın Allah'ı anımsatması gibi.
    Sözle alakalı delâlet (Lafz-ı delâlet): Bu da üçe ayrılır:
    Delâlet-i mutabıkiye (Uygunluk): Sözün, ifade ettiği şeyin bütününü ifade etmesi. Örneğin ev denince bütün odalarının akla gelmesi gibi.
    Delâlet-i tazammuniye: Sözün ifade ettiği şeyin bir bölümünü ifade etmesi. Musluktan çeşme, evden oda gibi.
    Delâlet-i iltizamiye: Sözün kendi anlamı için gerekli olan bir başka anlamda kullanılması. Eli açık, gönlü geniş, ağzı sıkı gibi.

    DEVR ya da DEVİR
    Tasavvufa göre, yaratılış (madde) ve sona eriş (mead) arasındaki safhaları anlatan sistem. Tasavvufçular bu sistemi bir daireye benzettiği için bu ismi aldı.

    DEVRİYE
    Tasavvuf edebiyatında devr konusunu işleyen şiirler.

    DEYİM
    Çoklukla gerçek anlamlarının dışında bir anlam taşıyan kalıplaşmış sözler. En az iki sözcükle kurulur. Kısa ve özlü anlatım aracıdır. Teşbih, istiare, mecaz ve kinaye unsurlarıyla bir olayı tanımlar ya da ifade eder. "Ağır başlı", "Dostlar alışverişte görsün" gibi.

    DEYİŞ
    Türk halk edebiyatında hece vezniyle söylenen şiirler. Türkü, destan, koçaklama, güzelleme, taşlama, nefes, koşma, tekerleme türlerinin hepsine deyiş adı verilir. "Deme" sözcüğü de kullanılır.

    DEYİŞME
    Halk edebiyatında âşıkların karşılıklı şiir söylemesi. Atışma da denir. En az iki âşık kendi kendilerine ya da bilirkişiler ve dinleyiciler karşısında belli kurallar çerçevesinde şiir yarışı yaparlar. Birbirlerini denerler, ustalıklarıyla öne çıkmaya çalışırlar. Deyişme şu sırayla yapılır:
    Merhabalaşma, giriş bölümüdür. Âşıklar, birbirlerini ve dinleyicileri "Hoşgeldiniz", "Sefa geldiniz", "Merhaba" gibi sözcüklerle rediflerine bağlanan kafiyelerle dörtlükler kurarak selamlar.
    İkinci bölümde âşıklar kendi ustalarının şiirlerinden örnekler söyler.
    Tekerleme bölümü denilen üçüncü bölüm asıl deyişme bölümüdür. Ev sahibi ya da yaşlı bir kişi düz ya da geniş ayakla deyişmeyi açar. Âşıklar konu ve bend sınırlaması olmaksızın verilen oyun üzerinden deyişmeye başlar. Âşıklar asıl ustalıklarını ve sanatçılıklarını burada göstermeye çalışır. İlk ayak bitince diğer âşık yeni bir ayak açar. Deyişme sürdükçe ayaklar darayak halini alır. Deyişme karşılıklı soru-yanıt şekline döner. Âşıklar böylece birbirlerinin bilgi ve sanatlarını ölçer. Bir şekilde karşısındakini söz söylemez haline getiren âşık deyişmeyi kazanır.
    Söz söyleyememe durumuna "lebdeğmez" denir. Deyişmenin sonunda da âşıklar birbirlerini rahatlatmak, gönül almak için karşılıklı koşmalar söyler. Birbirlerini överek hoşgörü örneğiyle deyişmeyi bitirirler. Örneğin âşık Şenlik ile âşık Feryadî'nin deyişmesi:

    Şenlik:
    Şöhretin vezir payında
    Rütbesiyle şana layık
    Oturuşun o duruşun
    Hem sultana hana layık

    Feryadî:
    Sefa geldin gözüm üzre
    Olsam mihmana layık
    Şeyhülislam, sadrazam
    Doğru Al'Osman'a layık

    Şenlik:
    Seninle oldum taaşşuk
    Gözlerime geldi ışık
    Duymadım sen kime aşık
    Dillerin Kur'an'a layık

    Feryadî:
    Bu düşkün gönlüm açarsın
    Selim Sırat'ı geçersin
    Kevser ırmaktan içersin
    Olasan cihana layık

    Şenlik:
    Kul şenliği eder hürmet
    Rikabın kıldım ziyaret
    Sana nasip olsun cennet
    Huriye gılmana layık

    Feryadî:
    Sefil Feryadî göresen
    Meram maksûda eresen
    Sancak altında durusan
    Habîb-i Rahman'a layık

    DİBÂCE
    Çoklukla mensur, bazen de mazmun eserlerin başında yer alan ve eserin yazılış nedeni ile içeriğini açıklayan başlangıç kısmı. Önsöz, mukaddime, medhal, sözbaşı, başlarken, birkaç söz gibi sözcükler de dibâce karşılığıdır.

    DİPNOT
    Yazarın yararlandığı kaynakları ve alıntıları metnin geçtiği yerlerde belirtmesi.

    DİYALOG
    İki kişinin karşılıklı konuşmasını tanımlayan Yunanca sözcük. Roman, hikaye, tiyatro gibi türlerde kahramanların karşılıklı konuşmalarının olduğu gibi yazılmasını ifade eder. En çok dram türünde görülür ve üsluba canlılık katar. Devrik cümleler kullanmaya elverişlidir. Örneğin Eflatun'un diyalogları ünlüdür.

    DÖRTLEME
    Halk edebiyatımızda dört dizelik kıtalardan meydana gelen nazım şekillerinin genel adı.

    DÖŞEME
    Türk halk hikayelerinin başında geçen seçili sözler. Ayaklı saya da denir. Arapça mukkaddime ve medhal, Farsça dibâce'nin karşılığıdır. Döşeme başlama adlı girişle başlar. Sonra duruma göre yalan veya tanrı, yaratılış üzerine bir destan, bir yurt veya savaş destanı söylenir. Ardından asıl esere ya da anlatıma geçilir.

    DRAMATİK
    Sahnede canlandırılmak üzere yazılmış eserlerin ortak adı.

    DURAK
    Hece vezniyle yazılmış şiirlerde dizelerin belli bölümlere ayrıldığı yerler. Durakta sözcükler bölünmez, kulağa uyumlu gelen söz öbekleri oluşturulur.

    DÜBEYT
    İki beyit anlamındadır. Divan edebiyatındaki rubai türünü belirtmek için kullanılır.

    noimage E

    EDA
    Söz ve yazıdaki ifade şekli, uslup tarzı, anlatış yolu. Belagatçılar bunun hakikat, mecaz, kinaye olmak üzere üç türlü olduğunu söylerler.

    EDEB-İ KELÂM
    Acı, hoş olmayan, ayıp, çirkin, kaba veya uğursuz sayılan şeyleri kendi adlarını söylemeden başka sözle ifade etmek. Buna asâlet ve mümtaziyet adları da verilir. Edeb-i Kelâm, bir düşünceyi, bir olayı incelik, asâlet ve nezaketle ifade etmek için anlam, kendine ait olmayan kelimeyle karşılanır. Genellikle şu üç durumda bu yola başvurulur:
    1. Sözü kabalıktan kurtarmak için.
    Ölen birisi hakkında "ölüm" yerine "Rahmet-i Ralman'a kavuştu", "sizlere ömür", işi elinden alındığını bildirmek üzere "Affedildiniz" denmesi gibi.
    2. Ta'zim veya ifadeyi süslemek için. Şeyh Galib'in aşağıdaki iki beyitten ilki ta'zim, ikincisi tezyine (süslemeye) örnektir:

    Bir şeb ki Sarâ-yı Ümmehânî
    Olmuşdu o mâhın âsumânî
    Giydikleri âftâb-ı temmûz
    İçtikleri şûle-i cihan-sûz

    3. İfadeyi fesahat yönünden bozacak ses, kelime ve terkiplerin tekrarından kaçınmak için.

    EDİSYON KRİTİK
    Eleştirel basım. Farklı nüshaları bulunan yazma veya matbu eserlerin aralarındaki ayrılıklar tespit edilerek aslına en uygun şekilde yayınlanır. Farklar dip notlar halinde gösterildiği gibi açıklayıcı bilgiler de verilebilir.

    EFSANE
    Tabiatüstü özellikler gösteren kişilerin hayatlarının ve olayların anlatıldığı hikayeler. Efsane halkın hayalgücüyle yarattığı "ideal insan tipi"ni verir ve nesilden nesile anlatılır. Efsane ile masallar arasında uygunluk vardır. İki türde de olağanüstü olaylar işlenir. Yalnız efsane daha inandırıcıdır. Bu yönüyle hikaye ve destana yaklaşır.
    Efsaneler şöyle ayrılır:
    1. Yaradılış efsanesi (Dünyanın yaradılışı, tabiat varlıklarının meydana gelişi, kıyamet günleri.)
    2. Tarihi efsaneler.
    3. Olağanüstü kişiler, varlıklar ve güçleri konu alan efsaneler.
    4. Dini efsaneler.
    Türk efsanelerinde kahramanlık, fedakarlık, cesaret, ahlaki davranışlar, sosyal düzene bağlılık, Ahlah'ın kudretine iman, doğruluk, cömertlik, samimiyet gibi konular yer alır. Genç Osman, Boş Beşik, Çakıcı EFe, Çoban Çeşmesi, Gelin Kaya, Cennet Dağı, Kan Kuyusu, Yusufçuk Kuşu gibi efsaneler halk arasında söylenegelmektedir.

    EGLOG
    Çoban şiiri. Birkaç çobanın aşk, kır hayatının güzellikleri üzerine karşılıklı konuşmaları bçiminde yazılır. Latin edebiyatında gelişen bu şiir türü genellikle Batı edebiyatında görülür. Bir olaya dayandığı ve karşılıklı kişileri konu aldığı için küçük bir piyesi andırır. Eglog, Türk edebiyatında kullanılmayan bir türdür.

    EKLEKTİZM
    Felsefede uyuşabilir tezleri toplayıp uyuşamayanlarını bir yana bırakma eğilimini, edebiyatta ise birbirine aykırı çeşitleri bağdaştıran geniş sınırlı zevki ifade eder.

    ELFİYE
    Binlik karşılığıdır. Bin mısradan meydana gelen manzum eserler için kullanılır. Elfiyeler edebiyatla ilgili olduğu gibi, hadis, fıkıh, feraiz, nahiv ilimleriyle de ilgili olabilir.

    ELGAZ
    Bilmece anlamına gelen lügaz kelimesinin çoğulu.

    ELİFNÂME
    Genellikle mısra başlarındaki kelimelerin ilkharflerinin alt alta elif'den ye'ye kadar alfabetik tarzda devam etmesi ile meydana gelen şiir. Divan ve halk edebiyatımızın ortak mahsulleri arasında yer alırlar. Dini-tasavvufi ve din dışı konularda örneklerine rastlanır.

    EMOSYANALİZM
    Sanat ve edebiyat eserlerinde duyguya önem veren estetik anlayış.

    EMPRESYONİZM
    Nesneyi doğrudan doğruya tasvir ve analiz etme yerine, onun uyandırdığı duyguları anlatma yolu. XIX yüzyılın sonlarında Fransa'da doğdu. Önce resimde, sonra diğer sanatlarda tesiri görüldü.
    Empresyonistler dış dünyanın kendi içlerinde bıraktığı izlenimi dile getirirler. Bu âlem, sanatçıya sadece heyecan ve duygusal dalgalanmalar veren bir uyarıcıdır. Önemli olan sanatçının kendi algılamaları ve bunları anlatma yöntemidir. Edebiyatın bir amaca hizmet edemeyeceğini savunur. Empresyonist edebiyatçılar şiir, kısa hikaye, tek perdelik manzum piyes gibi kısa çalışmaları tercih etmişlerdir.

    ENTİMİZM
    İçtencilik. İnsan ruhunun mahrem ve gizli sırlarını içtenlikle anlatma eğilimi. Bu sanat anlayışına sahip edebiyatçılara entimist denir.

    ENTONASYON
    Cümlede heceler, kelimeler ve daha büyük anlamlı gruplar üzerindeki seslerin alçalıp yükselmesi. Konuşmacının anlatmak istediği anlama yardımcı olur. Dinleyicileri duygulandıran, heyecanlandıran, coşturan özellikler taşır. Cümlenin yapısına göre değişiklikler gösterir. Bazen cümlelerin anlamını da belirler.

    EPİFONEM
    Bir sözlü ya da yazılı eserde anlatılanların hikmetli bir sözle son bulması.

    EPİGRAF
    Bir yapının özelliklerini belirten ve genellikle bir plaka üzerine binanın ön yüzüne iliştirilen yazıya (kitabe) bir kitabın, bir kitabı meydana getiren bölümlerin başına konan, o kitapta veya bölümdeki yazılanları özetler mahiyette sözler, şiir parçaları, atasözleri, vecizeler.

    EPİGRAM
    Eski Yunan'da mezar taşlarına yazılan kısa ve epik nazım şekli. Romalılar'da çok kısa hiciv manzumesi.

    EPİZOT
    Hikaye, roman veya şiirde ana konuya bağlı ikinci derecede olay; müzikte temaları birbirinden ayıran serbest yazılmış bölümler; tiyatroda bir aksiyona (harekete) katılmış ikinci derecede bir aksiyon; Yunan trajedisinin unsurlarını meydana getiren diyaloglu bölümlerin her biri. Bu bölümler modern tiyatroda perde adıyla bilinir.

    EPOPE
    Kahramanlık konusunu işleyen uzun şiirler. Kelimenin aslı "konuşma, nutuk, sohbet" anlamına gelen Yunanca epospoien'e dayanır.

    ESREM
    Aruzdaki fe'ülün cüzünden fe ve n'yi kaldırıp ûlu yerine getiren fa'lü cüzü.

    EŞHAS
    Şahıs kelimesinin çokluğu. Eskiden tiyatro eserlerinde ve romanlarındaki kahramanlara veya kadroya bu ad verilirdi.

    EŞTER
    Aruzdaki mefa'ilün cüzünden m ve y harflerinin kaldırılıp yerine getirilen fâ'ilün cüzü


    noimage F

    FABL
    Hayvanlar, bitkiler ve cansız nesneler arasında geçtiği hayal edilen öğretici masallar. Teşhis ve intak sanatı üzerine kurulur. Olaydaki kişilere insan karakteri ve davranışı verilir. Asıl masallardan kısadır.

    FALNAME
    Fal ile ilgili kitap. Falın her bir çeşidine göre düzenlenen eserler. Yıldızname, tefe'ülname, hurşîdname, ihtilacname, kıyafetname, kehanetname adlarıyla da bilinirler.
    Falnameler çokluk manzum yazılırlar. Nesir halinde yazılanlarına genellikle yıldızname denir. Falnameler Kur'ân falı, kur'â falı gibi dallara da ayrılırlar.
    Kur'a taşları veya bir kağıt üzerine çizilmiş noktalar ve noktaların meydana getirdiği şekilleri konu edinen kur'a falları daha çok Hz. Ali'ye nispet edilir. Edebiyatımızda Cem Sultan'ın Divan'ında yer alan Faly-ı Reyhan-ı Sultan Cem adlı kur'a falı meşhurdur.

    FASIL
    Ayırma, bölme. Bir kitabın bölümlerinin her biri.
    Mevsim mânâsına da gelir. Fasl-ı zayf (yaz mevsimi), fasl-ı şitâ (kış mevsimi), fasl-ı hazan (sonbahar mevsimi).
    Tiyatro oyunlarında perde anlamında kullanılır.
    Türk sanat musikisinde bir defada çalınan aynı makamdan parçaların tamamına denir.

    FASİH
    Dilin bütün kaidelerine uyularak doğru, güzel ve açık şekilde konuşup yazılması, ifadenin anlam ve âhenk bakımından kusursuz olması.

    FESÂD-I TELİF
    Söz veya yazıda anlamın anlaşılmayacak kadar karışık olması.

    FESAHAT
    Sözün ses ve anlam kusurlarından kurtarılması yolları. İfadenin kusurlardan uzak bulunması hali fasîh'tir. Sözün söylenişi ve işitilişi tatlı olmalı, anlaşılmasında güçlük çekilmemelidir. Divan edebiyatında fesahat, kelimede fesahat, kelâmda fesahat diye ikiye ayrılır:
    1. Kelimede fesahat: Aynı veya yakın mahreçten çıkan harflerin bir kelimede toplanmamasına (tenâfür-I hurûf), (er kalkılınca); kelimeleri meydana getiren harflerin kaynaşmasında telaffuz zorluğu olmamasına (mütenâfir) (ör. tartırttı); anlamı herkes tarafından bilinmeyen kelimelere yer vermemeye (garâbet), kelimeyi vezne uydurmak için şeklini değiştirmemeye, çok anlamlı bir kelimeyi meşhur olmayan anlâmında kullanmamaya gramer hatası yapmamaya (kıyasa muhalefet) dikkat edilir.
    2. Kelâmda fesahat: Telaffuzu güçleştiren kelimelerin yan yana getirilmemesi (tenafur-I kelimât). (Örneğin: Şu köşe yaz köşesi şu köşe kış köşesi), zincirleme tamlama (tetâbu-I izâfât) yapmamaya (Örneğin: Ali'nin ceketinin cebinin içi); Cümle kuruluşunun sağlam olmasına, önce söylenecek sözü sona, sonra söylenecek sözü öne almamaya, sözün düğümlenmemesine dikkat edilir.

    FİKSİYON
    Bir sanat eserinde uydurularak bulunmuş şey. Günümüzde, roman, kısa hikaye gibi nesir halindeki edebi eserler kastedilir. Romanla eş anlamlı kullanıldığı da görülür. Açık bir şekilde bir olaya bağlı bulunmasından dolayı edebi şekiller içindeki birçok şahıs hakkında kullanılmasına imkan verir.

    FİKTİF
    İtibari, gerçek olmayan, var sayılan demektir. Roman, hikaye, masal, halk hikayesi, destan gibi edebi eserler için kullanılır. Yazar, dış dünyaya zihninde bir şekil verir ve bunu eserine aktarır. Bu tür eserler, tasvir esasına dayandığı için olaylar ve kahramanlar fiktiftir.

    FRAGMATİZM
    Parçacık diye adlandırılabileceğimiz bir edebiyat akımıdır. İlk defa XX. Yüzyılın başlarından İtalyan yazarı A. Soffici'nin başlattığı bu akımda, gerçekten alınmış kısa kısa parçalar, küçük tablolar ve hayattan görüntüler (enstanteneler) en belirgin özelliği oluşturur.

    FUAYE
    Tiyatro salonlarında, perde arasında oyuncuların ve seyircilerin dinlenmesi için ayrılan yer.
#12.04.2008 02:49 0 0 0
#11.04.2008 18:28 0 0 0
#11.04.2008 18:18 0 0 0
#11.04.2008 18:08 0 0 0
#11.04.2008 18:06 0 0 0
#11.04.2008 17:54 0 0 0