güney'ce

güney'ce

Üye
19.07.2006
Uzman Onbaşı
3.759
Hakkında

#17.11.2007 00:06 0 0 0
  • Konu: Geometri
    teşekkürler paylaşım için
#17.11.2007 00:03 0 0 0
  • Horon müz. Doğu Karadeniz bölgesinde Samsun ili sınırlarından Gürcistan sınırına kadar olan bölgede kız, erkek veya karma olarak düğün, asker uğurlama, nişan ve yayla şenlikleri gibi toplu eğlencelerde kaval (Of, Sürmene, Hopa Kemalpaşa), davul-zurna (Ordu, Giresun, Trabzon, Gümüşhane), kemençe (Ordu, Giresun, Trabzon, Rize, Gümüşhane), akordeon (Borçka, Şavşat) veya tulum (Rize, Artvin) eşliğinde oynanan geleneksel dans çeşitlerinin adı.
    Yörede tek başına oynanılan köçek (Rumca köçekika) ve kolbastı oyunları horon kategorisine girmemektedir. Bölge dışında Osmanlı - Rus savaşları sonucunda Adapazarı, İzmit, Bolu civarına yerleştirilen Karadenizli muhacirler, 1923 mübadelesinde bölgeden Yunanistan'a gönderilen Hristiyan Rumlar ve Gürcistan'ın Acara yöresinde horon milli bir dans olarak oynanmaktadır.
    Horonlar türkü eşliğinde (sözlü horon), sallama, sıksara (Sera) horonlarında olduğu gibi sadece çalgı eşliğinde, sadece kadınlar (kız horonu), sadece erkekler (erkek horonu) veya kadın erkek karışık (karma horon) olarak, düz bir sıra halinde yada halka oluşturularak oynanılabilir. Kadınlar özellikle kına gecelerinde tef ve fincan eşliğinde, gügümün tersinin dövülmesiyle çıkan sesler eşliğinde horon oynarlar. En basit horon çeşitleri bile köyden köye değişebilecek motif ve farklılıklar içerebilir.
    Sürmene karşılamasında olduğu gibi bir oyun, denizciliğin avantajlarından faydalanılarak farklı bir bölgeden getirilip bölgeye mal edilebilir:
    "Sürmene ilçesindeki karşılama türü bir o-yunda bayanların ikişer ikişer karşılıklı oynadıkları görülmektedir. Ancak, Giresun karşılamasına çok benzeyen bu oyunun, halkı denizci olan ve diğer ilçelere göre dışarıya daha erken açılmış olan Sürmeneye başka yörelerden geldiği sanılmaktadır. Ayrıca yine Sürmene ve Çaykara'da oynanan sallama horonunda oyuncular zaman zaman ellerini bırakıp yanlara dönüp el çırpmaktadır. Bu harekeler kuvvetli olasılıkla, söz konusu ilçelerin Bayburt'a çok yakın olan yay-lalarında Bayburt oyunlarından etkilenerek yöreye geçmiştir. Kadınlarda kollar aşağıda olur ya da oyun bir tempoya ulaşınca dirsekler bükülüp "yarım" durumuna getirilir. Tonya ve Çaykara'nın bazı köyleri dı-şında bayanların kollarını tam kaldırdıkları görülmemiştir. Erkeklerde ise kollar aşağı-da yarım, yukarıda yere paralel ve tam yukarıda tutulabilir. Yarım kol tutuşu genellikle millet horonu gibi rahat oyunlarda görülür. Tonya yöresi horonlarında kollar genellikle yukarıda yere paralel tutulur. Diğer ilçelerin horonlarında ise erkeklerde kollar tam yu-karıda olur" (Durgun, 1987: 78)
    Yaz aylarını yüksek ve serin yaylalarda geçiren Karadeniz köylüsü, yayla şenlikleri farklı köylerden köylülerle biraraya gelir ve bu birliktelik karşılıklı kültür etkilişimini de tetikler. Trabzon yöresindeki folklorik zenginliğin bir nedeni de doğu ilçeleri olan Sürmene ve Of köylülerinin Bayburt; batı ilçeleri olan Tonya ve Maçka köylülerinin ise Gümüşhane sınırındaki yaylalara gitmeleri ve o bölgeye ait kültürü de yaylacılık sayesinde benimseyip kendi kültürlerine katmalarıdır. Bayburt ve Gümüşhane'de hatta daha güneydeki Doğu Anadolu illerinde bar adıyla oynanan pek çok oyun, horon adıyla, küçük farklılıklarla Trabzon kültürüne dahil olmuştur. Örnek olarak Erzincan'da oynanan iki ayak, üçayak, tamzara, temurağa ve koçari barlarını sayabiliriz.
    Oyun çeşitleri benzerlik göstermekle birlikte, Trabzon, Rize merkez ve Giresun'dan farklı olarak, Hemşin ve Doğu Rize ve Artvin sahilinde yaşıyan Laz'ların horon terminolojisi farklıdır. Trabzon Bölgesi horonlarını daha doğudaki Laz, Hemşin, Gürcü horonlarından ve Bayburt barlarından ayıran önemli bir fark Trabzon horonlarında öne çıkarılan omuz silkme figürüdür.
    Çamlıhemşin'den horon çeşitleri:
    Rize, Hemşin, Yüksekhemşin, Papilat, Memetina, Bakos, Ḉarişka, Aleka, Sırtlı, Mahmutoğlu, Gant, Hevrek, Hanlakıt, Yali, Çano (Ayder Bülyeni)
    Her horonun bir pişme, coşma noktası bulunmaktadır. Oyuncuların elleri yukarı-dayken horonbaşının ya da kemençecinin şimula veya alaşağı komutuyla horoncular adım atarak omuz titretme hareketini içeren aşağı alma hareketini yaparlar. Horon oyna-yanlar, kemençeci hatta seyredenler oyun sırasında kendilerinden geçerek anlamsız sesler çıkartabilir, horoncuları gayrete getirmek için naralar atabilir, tıslayabilir ya da gayret sözleri sarfedebilirler.
    Artvin ili, Borçka ilçesinden bu tür sözlere örnekler (Gürcüce):
    Şuhto bico (oyna oğlan), şeni celi (senin belin), şeni ḫdeba (sana yakışır), elias go-gonebia (elias kızlar), ḫeḫe lamazat lamazat (hehheh güzel güzel), gogonebia aḫla (kız-lar şimdi), peḫpeḫ suḫto suḫto (atla atla), ḫoḫo çemo ḫute (sarıl bana), aḫla bicebo (şimdi oğlanlar), rcalebi geyḫade aḫla (geline bak şimdi), malemoooy (çabuk gel)...
    Maçahel'de sama "dans, dans etmek" (< Gürcüce sama) anlamında olduğu halde bu bölgede yaşayan Gürcüler, danslarını, tıpkı komşuları gibi horon olarak adlandırmaktadır.
    Horon terminolojisi:
    1. Ḫoron oynamak: "Ḫoron oy' niyan kari bu sefer bağa turḳi demağa başladi" RA 10/c-313 (Rize)
    Lazca xoroneri "horon oynayarak", "xoronis kocoöes: horona başladılar" İA 221, oxoronu "horon oynamak" İA 323.
    Trabzon Rumcası ḫoron aspezume "horon oynamak" (Dernekpazarı Zenozana).
    2. Ḫoron etmek: "çinler xoron_ edey/ oyun oynayler" BR 6/2 (Of Doğanköy), "u: hu: hu: horom ederdiler" (Of Yığa),
    Trabzon Rumcası ḫoron aseftame "horon etmek, horon yapmak" (Dernekpazarı Zenozana, Tonya)
    3. Ḫoron dönmek: "uşaḳlar bir xoron dönsun agam" AC 142 (Trabzon Merkez Kemerkaya mah)
    4. Ḫoron kurmak "xorom ḳurdi" AC 239 (Vakfıkebir Melekşe), Akçaabat
    5. Horon tepmek (Şalpazarı, Giresun), "horon teperim horon/ bakıŋ ayaklarỊma/ yavrum kurban olurύm/ elma yanaklarỊŋa" BR 136/65 (Vakfıkebir Geyikli)
    Çepni ağzında diğer bölgelerden ve etnik guruplardan farklı olarak "horon tepilmesi" terminolojinin etnik dağılımı hakkında fikir vermektedir. Balkanlarda yaşayan yörüklerde benzer şekilde, yerel danslarını "hora tepmek" (< Yunanca hora "dans") olarak adlandırmaktadır.
    Rumca'nın yakın zamana kadar lingua Franca olduğu Trabzon, Rize illerinin büyük bölümü ve Giresun, Ordu, Samsun kent merkezleri bir tarafa bırakılırsa, bir Kafkas dili olan Lazca konuşan halkın, Ermenice'nin bir dialektini konuşan Hopa Hemşinlileri'nin (Vaux, 1996: 3), Şalpazarı, Espiye ilçelerinde yoğun olarak yaşıyan Türkmenlerin biricik yöresel danslarını, Yunanca dans anlamına gelen bir terimle adlandırmaları ilgi çekicidir.
    Osmanlı Çingenelerinin de kendi dillerinde khoros kelimesini dans anlamında kullandığı kayıtlıdır:
    kelenas khoros "dans ediyorlardı" PSP 276.
    İsrail ve Romanya'da halka şeklinde özellikle düğünlerde yapılan dansların adı horadır.
    (Romence hora mare "büyük hora")
    Karadenizli Rumların oynadığı geleneksel horon çeşitleri:
    · Anoferitsa Maçka, Galyan'da oyna-nan Seranitsa ve Tik mono horonların bir varyasyonu olan bu horon hafifçe yüksel-mek anlamında olup, adını horonun söz-lerinden alan Kizel olarak da adlandırılmak-tadır
    · Apo pan keka Güney Trabzon'da ol-duğu noktada küçük adımlar atılarak bir ho-ron türü, oyuncular birbirlerinin belinden tu-tarlar. Galyan'da kucaklamak anlamındaki Agaliaston, Maçka Livera köyünde Kapikeet-kon olarak adlandırılır.
    · Armatsioύk, Almatsioύk 6/8 lik bu horon Kars ve Batum Rumları tarafından oy-nanmakta olup, bu bölgedeki Rumların çoğu Gümüşhane civarından gelmişlerdir.
    · Atsiapat Trabzon ili, Akçaabat ilçesi'nin adının Rum ağzında değişmiş telaffuzu olup Sera horonun 7/8 ritminde oynanan sadeleştirilmiş formudur.

    · Ghiamoura, Ghemoura adını Trab-zon'un Yomra ilçesinden alan bu horon çe-şidi çoğunlukla 6/8 nadiren 7/8 ritminde oynanır.
    · Getiere Gümüşhane'de oynanan bir horon türüdür, Gentiarats (Rumca yedi [genti] + rakip [arats]) ve Gantiara olarak da adlandırılmaktadır.
    · Giouverlantoum Akdağ maden ve Samsun yöresinde oynanan bu horonda, horon başı göğüs hizasında el ele tutuşmuş oyuncuları labirentler veya yılan şekli oluş-turacak şekillere sokar.
    · Dipat Trabzon yöresinde 9/8 ritmin-de yavaş oynanan bir horon çeşidi olup iki ayak anlamına gelir (Rumca di: iki + pat: adım, ayak) diğer adları Giavaston (yavaş oyun), koderpeviakon (ev kadını dansı), Trabzon Omal (Yunanistan'a göçen Rumlar zamanla, orjinal olmayan bu ismi kullanıl-mıştır)
    · Double Kots 2/4 ritminde oynanan Ermeni halk danslarından geçen bir dans olup Titara veya Tripat (Üç ayak) da denil-mektedir
    · Etere Adını türkünün sözlerinden alan bir Trabzon horonudur
    · Kalon Korits Trabzon'un güneyinde oynanan ve Rumca güzel kız anlamına aynı isimli türküden adını alan bir horondur.
    · Kel Kits Sivas ve Nikopolis'te oyna-nan bir horon çeşidi olup; adını Türkçe Gel-Git kelimelerinden mi yoksa bahsi geçen yörelerdeki Rumlar genellikle Gümüşhane göçmeni olduğu için, Gümüşhane'nin Kelkit ilçesinden mi aldığı bilinmemektedir
    · Kots Oyuncuların Doğu Karadenizde ise el ele tutuştuğu Orta Karadeniz'de ise birbirlerinin omuzlarından tuttuğu, bir Koça-ri varyasyonu olup kots topuk anlamına gel-mektedir.
    · Kotsari, Koçari Kars yöresinde o-yuncuların birbirlerini omuzlarından tutup, halka oluşturarak 2/4 ritminde oynadığı bir horon türüdür.
    · Koutsikton Omal Karadeniz'in pek çok yöresinde küçük varyasyonlarla ve farklı adlarla oynanırdı: Ak dağ maden'de Tsara-hot, Güney Trabzon'da Foulour, Bafra'da Argolabas, Yunanistan'da 1923 yılından sonra Omal Kerasoundas (Giresun düz horonu) ve Lahana (bu horonun oynandığı bir türküdeki "lahana pulim lahana" sözlerinden dolayı) adlarıyla da anıldı.
    · Kousera Maçka ilçesi, Kusera köyünden adını alan kolların aşağıda yer aldığı hızlı ritmli bir Tik horon çeşididir.
    · Kotsangel, Kozangel, Kortsangel, Katsangel Helezoni formda ve daha çok düğünlerde oynanılan 7/16 ritminde bir ho-ron çeşididir.
    · Letsi, Letsina Kars yöresinde oyna-nan ve atmaca veya şahin uçuşuna ben-zetilen bir horon çeşidi. Letsi yavaş, Letsina hızlıdır
    · Mavron Pegad, Kara Pınar Anadili Türkçe olan Bafralı Rumların Karapınar ola-rak oynadıkları oyun adı 1923 yılında Yunanistan'a göçmelerinin ardından orada Yunanca karşılığıyla da anılmaya başlanmıştır.
    · Omal monon Trabzon ve Gümüşhane'de oynanılan 9/8 ritminde düz horon çeşididir (Rumca Omal: düz + monon: tek)
    · Palpoύrt 10/8 ritminde oynanılan bu horon adını Bayburt şehrinden almıştır
    · Pitsiak Horoni, Pitsiak Oini İki, erkeğin 2/4 ritminde ve gittikçe hızlanan bir tempo eşliğinde ellerinde bıçaklarla önce elele tutuşup horon edip ardından düello yapmasıdır. 1923 mübadelesinden ardından Yunanca karşılığı maḫeria adıyla da anılmaya başlanmıştır.
    · Patoula Adını horon oynanılan türkünün sözlerinden alan ve daha çok, Orta Karadeniz'de oynanan bir horon çeşidi olup, Doğu Karadeniz'de küçük farklılıklarla Pi-pilomatena ve kori Kopela (Galyan) adla-rıyla anılmaktadır. Günümüzde Samsun ve civarında kabaceviz adıyla oynanmaktadır.
    · Sarigouz Küçük farklılıklarla pek çok yörede oynanılan Türkçe isimli (< Sarı + kız) bir horon çeşididir
    · Sera horon adını büyük ihtimalle Trabzon ili, Akçaabat ilçesi'nin Sera köyün-den almış olan bu horon 7/16 lık ve gittikçe hızlanan bir ritmde oynanan bir erkek horo-nudur. Bk. Sära
    · Lazikon, Lazikόs, Laz horon Trabzon ve Kromni'de oynanılan 7/6 ritminde hızlı oynanılan bir horon çeşididir
    · Togialidikon adını Trabzon'un Tonya ilçesinden alan bir horon çeşididir.
    · Seranitsa Gümüşhane civarında oynanan bir horon çeşidi olup bazı yöre-lerde Armenitsa adıyla da anılmaktaydı. 1923 sonrası Yunanistan'da Eikosiena (Yirmi bir adımdan oluşan bir horon olduğu için) adı da yakıştırılmıştır
    · Siton İmera'da aynanılan bir Tik ho-ron varyantıydı
    · Tamsara Dipat (İki ayak) horonunun Gümüşhane'de oynanan bir versi-yonudur.
    · Ters Türkçe isimli bir horon, trigona horonuna benzer olup oyun yönü sol tarafa doğrudur
    · Mono Tik Trabzon ve civarında 5/16 ritminde oynanılan ve altı adımdan oluşan bir horon olup, adını Türkçe dik kelimesinin Rum ağzındaki telaffuzundan almıştır
    · Diplon Tik, Tik Dhiplόn 10 adımdan oluşan ve 5/8 ritminde oynanılan bu horona Sto Ghonatόn (diz çökme) adı da verilirdi.
    · Tromaḫton (Titreme) Daha canlı ve hızlı oynanılan bir Tik horon çeşidi olup Sera horonun figürleri basitleştirilmiş bir versiyo-nudur.
    · Langevtόn (< Yunanca atlama) horonu ise Giresun ve Trabzon'da oynanılan bir tik diplo varyantıdır
    · Tryghόna, trigona Trabzon ve civarında saat yönünde oynanılan 2/4 ritminde bir horon çeşididir. Trigona Yunanca güver-cin anlamında olmasına rağmen Karadeniz'de güzel kızlara takılan bir lakap olarak da kullanılır.
    · Tirfon Bafra bölgesi horonlarından-dır.
    · Çobanlar Sinop yöresi horonudur
    · Tsourtougouzlou Ak Dağ madene özgü hızlı bir Tik varyasyonudur.
    · Fona Gümüşhaneye özgü bir Giou-verlantoum varyasyonudur
    · Halai, ḫalay Ak Dağ Maden'e özgü mendille oynanılan yavaş ritimli bir Anadolu dansıdır.

    Ermenice xoran (7iUaN) "ibadet mekanı", dialektlerde "altar; kilise" (Muş) ALT 67 > Anadolu Türkçesinde horan "toplantı" DS 2408 (Gaziantep) ve Gürcüce xorom "saman yığını", Gürcüce, Ermenice (Bk) xorom (7iUim) "henüz bağlanmamış kuru ot veya buğday sapı demeti" ALT 67 kelimeleri köken teorileri olarak ciddiye alınabilirse de antik Yunanca horos (χορός;) "dans; dansçı topluluğu; koro topluluğu" ADIC 237 kelimesi Anabasis'te de geçmekte olup, en muhtemel etimolojik adaydır.
    Horos kelimesinin Anabasis'te dans anlamının yanısıra, birbirine paralel sıralanmış dansçı ve şarkıcı topluluğu anlamına da gelmesi bu teoriyi doğrulamaktadır:
    "korocular gibi birbirine paralel sıralanıp yaklaşık olarak yüzer kişilik sıralar oluştur-dular" ANBS V. 5. 12.
    Kelimenin aynı anda hem dansçı hemde şarkıcı anlamını içermesi, ilk horoncuların da bugün bazı sözlü horonlarda olduğu gibi hem söyleyip hem de dans etmelerinden kaynaklanmıştır.
    Yine Yunanca horeo (χορεύω;) "...şarkı söyleyip dans ederek götürüyorlardı" ANBS IV. 7. 16, "(Mosinikler) ölülerin başlarını kesip, dansedip kimbilir ne anlama gelen bir şarkı söyleyerek" V. 4. 17, 237 kelimeleri de dans ederken şarkı söylemeyi de içeren bir anlamda kullanılmıştır. Bunun yanısıra yine Anabasis'te geçen (h)orhiome (ορχέομαι;), orhisis (ορχησις;) "dans" ADIC 161 "akılları-na esen yerde seyirciler önündeymiş gibi dans ediyorlardı" ANBS V.4. 34, "Thraklar kalkıp silahlı olarak flüt sesiyle dans ettiler" ANBS VI. 1. 5; ADIC 161 kelimelerinde ise müzik eşliğinde şarkı söylemeden dans etmek kastedilmiştir.
    Antik Yunanca'da horos (χορός;) "dans" kelimesi geçen diğer kaynaklar:
    "κίθαρις τε χοροί τε" Homer Odyssey VIII. 248;
    "τε χορος τε" Hesiod, Shield of Heracles 272; dini bir seramonide yapılan dans
    "διόνυον τιμώσας χοροίς" Euripides, Bacc-hae 220 (editör Gilbert Murray)
    Herodotus, The Histories'de (editör A. D. Godley) kelime horon (χορον, χορων;) formunda, "dans" anlamında kullanılmıştır:
    "[1]διονύσς της όρτνς τη δορπίν χορον πρό των θυπεων σφάξας εκα στος διδοι άποφέπεσθαι τόν χορον α υτω τω αποδο-μένω των αυβωτέων. [2] τήν δέ αλλην άνα-γουσι ορτην τω Διονυσω οί Ααγυπτιοι πλήν χορων..." XLVIII.
    Aynı şekilde Aristophanes, Acharnians (editör F.W. Hall & W.M. Geldart) adlı eserinde dans anlamında horon (χορόν;) for-munda kullanılmıştır
    [XI] "εισαγ ω Θέογωι τόν χορόν...".
    Yine horos (χορός;) "dansçı, şarkıcı toplulu-ğu, koro" anlamıyla antik Yunanca kayıtlarda geçmekte olup (Sophocles, Ichneutae (editör Arthur S. Hunt) 762, Euripides, Heracles (editör Gilbert Murray) 925, Pla-ton, Protogoras 315b)
    Antik Yunanca horos Latince'ye de "chorus, chorea" formuyla geçmiştir:
    chorus "A dance in a ring, a choral dance, a dance (halka oluşturark yapılan dans [Charlton T. Lewis, Charles Short, A Latin Dictionary].
    Latince kayıtlarda chori "Nympharumque leves cum Satyris chori secernunt" Q. Horatius Flaccus, Carmina I.I. 31 (editörler Paul Shorey, Gordon Lang); chorum "atque ego de notis iudicibus dixi: quos minus nostis nolui nominare: saltatores, citha-ristas, totum denique comissationis Antoni-anae chorum in tertiam..." M. Tullius Ci-cero, Orationes: Pro Milone, Pro Marcello, Pro Ligario, Pro rege Deiotaro, Philippicae V. VI. 15 (editör Albert Clark) formları da kayıtlıdır (> İngilizce chorus, Almanca chor, İspantolca coro, Fransızca choeur)
    Henry George Liddell, Robert Scott, A Greek-English Lexicon'da, aynı kökten türemiş dans ve dansçı anlamlarına gelip, antik Yunanca metinlerde geçen kelimeler şun-lardır:
    Horios (χορειος;), horeyo (χορεύω;), hore-ton (χορευτέον;), horetis (χορευτής;), horeti-kos (χορευτικός;), horikos (χορικός;), horon-de (χορόνδε;), horos (χορός;), horovateo (χοροβατέω;), horoitis (χοροήθης;), horitipos (χοροίτθπος;), horitalis (χοροιθαλής;), horitu-peo (χοποιτθπέω;), horopeymon (χοροπαί-γμων;), horoplekis (χοροπλεκής;), horopios (χοροποιός;), horostades (χοροστάδες;), ho-rostasia (χοροστασάία;), horoterpis (χοροτερπής;).
    Düz sıra halinde veya dairesel olarak oynanılan horonda, hangi formun orjinal olduğunu saptamak oldukça güçtür.
    Karadeniz dışında Anadolu ve Yunanistan'da çeşitli halk oyunlarında her iki formda yaygındır. Lucian'ın (MS 125-190) bahsettiği geleneksel oyuncuların zincir oluşturduğu dans aynı isimle halen daha Ege adalarında oynanılmakta olup, önce birbirinden ayrı oynayan erkek ve kadın gurupların karışarak oyunu birlikte oynaması Karadeniz horonlarında da izlenmektedir.
    Tonya Türkçesinde kullanılan horopus (etmek) "neşeli bir biçimde yerinde tepin-me, oynama" TS 75, Balkan Türkleri arasında dans etme anlamında kullanılan "hora tepmek" (Giresun ve Şalpazarı Türkmenlerinde "horon tepmek") kelimeleri de horos dolayısıyla Yunanca orijini kesinleştirmektedir. Batı dillerinde ve modern Türkçe'de kullanılan koroegrafi kelimesi de Yunanca orijinlidir (khororgrafia [Xορογραφία] horos (Χορός;) "dans; oyun" + grafo (Γραφω;) "yazmak"
    Yunan mitolojisinde Horae (Ὡραι;) mevsim tanrıçalarının adı olup gökyüzü ve Olimpos dağının bekçileridirler. Onlar hayatı süslemekle görvelidirler. Aphrodite doğduğunda Horae onu sevinçle karşılamış ve cennete özgü kıyafetlerle giydirmiştir. Antik kaynaklarda 10-12 arasında Horae adı geçmekle birlikte sadece 3 tane de olabilirler. Eski Yunan'da mevsim, dans ve tapınma ayinleri bu isimde buluşmuş olmalıdır.
    Horae adları: Acte, Anatole, Auge, Auxo, Carpo, Dysis, Elete, Eunomia, Euporia, Gy-mnastica, Hesperis, Mesembria, Musica, Orthosie, Pherusa, Sponde, Thallo (Hygi-nus, Fabulae 183, Apollodorus, The Library 1. 3. 1, Hyginus, Poetica Astronomica 2. 3)

    Horon oyunu hakkinda genis Bilgi icin

#16.11.2007 23:52 0 0 0
  • Konu: Kemençe
    Kemençe ve Tarihi

    Farsça kökenli bir kelime olan "kemençe" aynı dildeki "keman(=yay,kavis)" kelimesi ile "-çe(=küçültme eki)" ekinin bir araya gelmesinden oluşur ve "yayla çalınan küçük saz" anlamını taşır.
    Orta Asya'da şekil olarak bugünkü kemençeye tam benzemeyen, fakat onun atası sayılabilecek birçok saz görülür. Orta ve Uzak Asya Müslüman ve Moğol saz takımlarındaki yaylı sazlar incelendiğinde farklı isimlere de rastlanmakla birlikte (örneğin Kırgızistan ve Özbekistanda Kıyak) çoğunlukla "Kemençe veya Kemançe" adının verildiğine ve "Iklığ - Iklık" adıyla beraber kullanıldığına rastlıyoruz. Benzer şekilde Fransa'da "Pochette (poşet) " İngiltere'de ise "Kit" olarak adlandırılan ve kemençe ile benzerliklere sahip yaylı çalgı türü olduğu bilinmektedir. Kemençenin -çe ekindeki küçültme anlamı pochette kelimesinde de vardır. Çünkü Fransızca da bu kelimenin cep, kese yada cepte taşının şey gibi anlamları vardır
    Kemençe kelimesi bugün Türkiye dışında İran, Ermenistan, Yunanistan, Gürcistan, Azerbaycan gibi pek çok ülkede kullanılmaktadır. Günümüz Türkiye'sinde biri klasik türk müziğinin Armudi kemençesi, diğeri ise Doğu Karadeniz halk müziğinin Karadeniz kemençesi olmak üzere iki tür kemençe kullanılmaktadır. Ayrıca kabak kemani de bazen kemençe olarak isimlendirilmektedir. Armudi kemençe ve kemaninin benzerlerine rastlanmakla birlikte (Macarlar benzer türde çalgıya HEGEDÜ, Yunanlılar LİRA, Bulgarlar GADULGA, Araplar REBAP adını vermişlerdir) Karadeniz kemençesinin şekil ve çalınış tarzı bakımından benzeri bulunmamaktadır. 18. yy. sonlarına kadar Türk müziğinin tek yaylı sazı olan Kemençe'nin yerini, Batının önce Viola d'amore'si (sinekemanı adıyla), sonra da Violino'su (keman) aldı. Ama Karadeniz kemençesi horonlar sayesinde, armudi kemençe ise 19. yy. ortalarına doğru girdiği fasıl topluluğu içinde günümüze kadar gelebildi.
    Bu sitenin konusu olan Karadeniz kemençesi Doğu Karadeniz Bölgesi dışında Yunanistan ve diğer ülkelere göç etmiş olan Karadeniz kökenli mübadil Rumlar tarafından da halen yaşatılmaktadır. Ayrıca Trabzon ve çevresinden göç eden Ermenilerinde bu sazı kullandıkları bilinmektedir.
    Türk müziğinin bu en küçük yaylı sazı, boy-bosundan umulmayacak güçte bir ses yüksekliğine ve tınısına sahiptir.
    noimage
    * Rebab-Afganistan Kemençesi
    noimage
    * Ermenistan Kemençesi
    noimage
    noimage
    Armudi kemençe - Lira - Gadulga
    (Türkiye-Yunanistan- Bulgaristan)

    Kemençe(Türkiye-İran-Ermenistan)
    noimage
    noimage
    GürcüKemençesi
    Kit - Poşet (İngiltere - Fransa)
#16.11.2007 23:49 0 0 0
  • Mısır Ekmeği
    Yöresel yiyeceklerin temelinde genellikle mısır ve mısır unu bulunmaktadır. Bunun böyle olması da tabiidir. Eskiden anbarda mısır oldu mu korkacak bir şey yoktu. Evde her zaman ekmek varsa yiyecek de var demekti.

    Mısır ekmeği pişirmenin iki safhası bulunmaktadır. Bir; ekmeğin piş irileceği plekiyi bu işe hazırlamak, ikincisi de ekmek hamurunu yoğurmak.

    Plekiler üç kiloluktan altı kiloluğa kadar küçükten büyüiğe doğru sıralanır. Diyelimki üç kiloluk plekide ekmek yapmaya karar verdik: Tok bir ateş yakar, ateşin iki yanına demir ayakları koyarız, plekiyi ağzı aşağı olarak bu demirleıin üzerine yerleştiririz.
    Ateş plekiyi iyice kızdırırken bol köz ve kül de bırakır. Bu arada ekmek hamurunu sıcak su ile yoğurmak için yanan ateşin kenarına bir güğüm su konur.

    Pleki ateşin Üzerinde pişedursun, biz diğer yandan ekmek hamurunu hazırlarız. En eskilerde ekmek teknesi ağaçtandı ve çekme olarak yapılırdı. Anbardan üç kiloluk un alarak ekmek teknesine elekleıiz. Tuz kalın olduğundan bir kapa konur ve sıcak su ile temizlendikten sonra eritilerek teknedeki unun ortasına dökülür, yeteri kadar da el yakan sıcak su ilave edilir ve hamur iyice yoğrulur. Bu arada sıcak su eli yakar ve hamur parmaklara yapışır. Bunun için hamuru yoğuran kadın, yanında bir sahanla bir miktar soğuk su alır ve zaman zaman elini bu soğuk suya batırarak ve parmaklardan temizliyerek işini tamamlar.
    Yoğurma işi bitince hamur yuvarlak hale getirilir ve tekneye konan bir tutam un üzerine gezdiriliı. Bu unlar hamunın plekiye yapış masım önler. Ekmek hamuruna bir miktar şeker, bir miktar balli lobya unu, bir miktar zeytinyağı koymak ekmeğe tad verir. Süt ve yumurta da konabilir. Hamur tarif edildiği gibi yoğrulduktan sonra sıra pişirmeye gelmiştir. Şimdi de ekmeğin pişiıilmesini görelim.

    Pleki, iyice piştiğine emin olunduktan sonra (Pişmiş plekinin üzerine bırakılan bir damla su hemen buharlaş ir) bir kukari ve bir parça paçavra yardımıyla ateş in üzerinden alınır ve yana çekilir. Hazırlanan hamur sıcak olan plekiye yerleştirilir ve çevirme ekmek yapilacaksa pleki paçavra ile dildendirilir, içindeki hamur elin ayasına alınarak plekiye ters konur. Böylece yapışmayı önleyen un da görevini yapmıştır. Ateşteki közler ve küller kenara çekilerek pleki, alttan da kızmış olan ocak taşının üzerine sürülür ve üzeri bir sacla kapatılarak, sac üzerine hafif bir ateş yakilır. Aıtan küller ve közlerle plekinin çevresi çepeçevıe sanlır. Böylece plekideki ekmek alttan, üstten ve yanlardan yavaş yavaş pişer. Üstten kızarmışsa pişmiş demektir. Iyi bir usta, ateşi ustalikla yakarak olduğu gib bırakır ve ekmeğin pişip pişmediğini kontrol etmeye gerek görmez.

    Sıcak ekmek, tereyağı ve minci ile katık edilince bir hoş olur. Aclığı fevkalade giderir ve başka bir şey istemez.

    Mısır Ekmeği Fotoğrafı
    noimage
#16.11.2007 23:47 0 0 0
  • Konu: Kaos Nedir
    Fizikte kaos, özel bir anlamı olan, günlük kullanımdaki anlamından farklı bir anlama sahip bir kelimedir. Bir fizikçi için "kaotik hareket" ifadesi, aslında fiziksel bir sistemin hareketinin görünüşte çılgınca ya da vahşice olmasıyla kesinlikle ilgisizdir. Esasen kaotik bir sistem yumuşak ve düzenli görünümlü bir davranış sergileyerek evrilebilir. Bunun yerine kaos, sistemin davranışı hakkında uzun vadeli doğru tahminlerde bulunmanın mümkün olup olmadığı konusu ile ilgilidir. Fiziğin 400 yılı boyunca fizik kanunları, doğadaki neden ve sonuç arasındaki tam bağlantıyı yansıttılar. Dolayısıyla yakın zamanlara kadar, başlangıç koşulları yeterince iyi bir şekilde bilindiği takdirde herhangi bir fiziksel sistem hakkında her zaman uzun vadeli doğru tahminler yapılabileceği varsayılıyordu. Doğadaki kaotik sistemlerin yaklaşık yüz yıl kadar önce keşfedilmesi bu anlayışın kökten yıkılmasına neden oldu.
    DETERMİNİZMİN FELSEFESİ
    Determinizm, her olay veya hareketin, geçmişteki olay veya hareketlerin kaçınılmaz bir sonucu olduğu yönündeki felsefi inanıştır. Dolayısıyla, en azından ilke olarak, her olay veya hareket ileri veya geriye doğru tam olarak öngörülebilir.Maddesel dünyaya dair felsefi bir inanış olarak determinizmin geçmişi en azından binlerce yıl önceki Antik Yunan uygarlığına kadar uzanır.Determinizm M.S. 1500 civarında ise, neden-ve-sonuç kurallarının maddesel düzeydeki tüm hareket ve yapılara hükmettiği fikrinin ortaya konmasıyla modern bilime dahil oldu. Deterministik bilim modeline göre evren, önceden belirlenmiş kurallardan hiç bir sapma ve en küçük bir rasgelelik göstermeden, mükemmel bir makinanın işlemesi gibi zaman içinde kendini gerçekleştirmekteydi. Determinizmin modern bilimin merkezine yerleştirilmesinde en büyük pay sahibi olan kişi, yaklaşık 300 yıl önce İngiltere'de yaşamış olan Isaac Newton'dur. Newton, sadece bir kaç cümle ile ifade edilebilecek özet ilkeler bularak, bunların şaşırtıcı derecede çeşitli sistemlerin hareketlerini büyük bir kesinlikle öngörebileceklerini gösterdi. Bu üç hareket yasasının mantık süreci ile birleştirildiği takdirde, diğer bir çok şeyin yanı sıra, gezegenlerin güneş etrafındaki yörüngelerinin, fırlatılan nesnelerin dünya üzerideki seyir güzergahlarının ve gel-gitlerin aylık veya yıllık döngülerinin doğru bir biçimde öngörülmesinde kullanılabileceğini ortaya koydu. Newton'un yasaları tamamıyla deterministtir çünkü geçmişte olacak herhangi bir olayın tamamen şu anda olan olaylar tarafından belirlendiğini ve hatta şu anda olanların da tamamen geçmişin herhangi bir anında olan bitenler tarafından belirlenmiş olduğunu öngörür. Newton'un üç adet hareket yasası o denli başarılıydı ki, buluşundan yüzlerce yıl sonra bile fizik bilimi büyük bir oranda, bu yasaların neredeyse tüm tasavvur edilebilir fiziksel sistemlerin hareketlerini açıklamakta nasıl kullanılabileceğini göstermekten ibaret olmuştur. Newton'un yasaları 1900'lerde yerlerini daha geniş bir fizik yasaları dizgesine bırakmış olsa da, determinizm bu gün halen fizik biliminin merkezi felsefesi ve amacı durumundadır.
    BAŞLANGIÇ KOŞULLARI
    M.S. 1500'lü yıllarda modern bilimin doğuşunu sağlayan önemli yeniliklerden birisi, maddesel evrenin yasalarının ancak, fiziksel özellikleri nicel ölçümler şeklinde ifade ederek, yani sadece sözlerle değil, sayılarla ifade etmek yoluyla anlaşılabileceği düşüncesiydi. Fiziksel dünyayı tarif etmekte sayısal nicelikler kullanılması, fizik kurallarının nihai olarak sıradan cümlelerle değil de matematiksel eşitliklerle ifade edilmesi sonucunu getirdi. Örneğin, Newton yasaları kelimelerle halinde ifade edilebilmelerine rağmen, bu yasaları özel bir sisteme uygulamak istendiği takdirde, bu yasaların matematiksel biçimlerinin kullanılması gereklidir. Newton yasaları, herhangi bir andaki ölçümlerin sayısal değerlerini daha sonraki veya önceki değerlerine bağlayan dinamik kanunlarının belki de en önemli örneklerindendir. Newton kanunlarında karşımıza çıkan ölçümler, çalışılan sistemin özelliklerine bağlıdırlar fakat temelde, sistemin tarihindeki herhangi bir an için sistemdeki tüm nesnelerin konumları, hızları ve yönleriyle beraber, bu nesnelere etkiyen tüm kuvvetlerin yönlerini ve güçlerini de ihtiva ederler. İster güneş sistemi, ister dünya üzerinde düşmekte olan bir nesne veya isterse okyanus akıntıları olsun, herhangi bir sistem için uygun olan ölçümleri ifade ederken bir başlangıç zamanındaki ölçüm değerleri, o sistem için "başlangıç koşulları" olarak adlandırılır. Dinamik yasalar olarak Newton yasaları, herhangi bir sistem için aynı başlangıç koşullarının her zaman aynı sonuçları ortaya çıkaracağını söylediği için, deterministtirler.Evrenin Newton'cu modeli genellikle, sonuçların başlangıç koşullarından önceden belirlenmiş bir şekilde, adeta zamanda ileri veya geri doğru oynatılabilen bir film gibi, matematiksel olarak zamanla ortaya çıktığı bir bilardo oyunu şeklinde tasarlanır. Bilardo oyunu örneği, mikroskobik düzeyde moleküllerin hareketlerinin bilardo masasındaki topların çarpışmalarına benzetilebileceği ve her iki durumda da aynı dinamik yaslarının geçerli olduğu göz önüne alındığında yararlı bir benzetmedir.
    ÖLÇÜMLERİN KESİNSİZLİĞİ
    Deneysel bilimin temel ilkelerinden bir tanesi de, gerçek bir ölçümün hiçbir zaman sonsuz derecede kesin olmayacağı, bir derece kesinliksizlik içeren bir değer olması gerektiği ilkesidir. Her gerçek ölçümde ortaya çıkan bu kesinsizlik, tasavvur edilebilecek herhangi bir ölçüm aracının, mükemmel bir şekilde tasarlanmış ve kullanılıyor olsa bile, yaptığı ölçümleri ancak sonlu bir kesinlikle kaydedebileceği gerçeğinden ortaya çıkar. Bu gerçeği kavramanın bir yolu, sonsuz kesinliğe sahip bir ölçümün kaydedilebilmesi için, ölçüm aracının sonsuz sayıda basamak gösterme kapasitesine sahip olması gerekeceğini düşünmektir. Daha hassas ölçüm cihazları kullanılarak ölçümlerdeki kesinsizlik çoğu zaman belli bir amaç için istenen en az düzeye indirgenebilir fakat kuramsal bir fikir olarak da olsa tamamen ortadan kaldırılamaz. Dinamik bilimi açısından, her gerçek ölçümde bir kesinsizlik bulunması, bir sistem üzerinde çalışılırken başlangıç koşullarının sonsuz duyarlılıkta belirlenemeyeceği anlamına gelir. Newton yasaları kullanılarak yapılan hareket çalışmalarında bir sistemin başlangıç koşullarındaki kesinsizlik küçük de olsa daha sonraki veya önceki bir zamanı tahmin etme sürecinde buna karşılık gelen bir kesinsizliğin ortaya çıkmasına neden olur. Fiziğim modern tarihinin büyük bir kısmı boyunca başlangıç koşulların gittikçe daha duyarlı bir biçimde ölçülebilmesi durumunda nihai dinamik tahminlerdeki kesinsizliğin küçültülebileceği kabul edilmiştir. Dolyısıyla, örneğin bir roketin hareketi incelenirken fırlatma esnasındaki başlangıç koşulları on kez daha hassas olarak belirlendiği takdirde roketin nihai konumu da on kez daha kesin bir biçimde belirlenebilecektir. Dinamik sonuçta mevcut olan kesinsizliğin hareket denklemlerindeki herhangi bir rasgelelikten kaynaklanmadığını -çünkü bunlar tamamıyla deterministtir-, daha ziyade başlangıç koşullarına ilişkin sonsuz bir hassaslık düzeyinin mevcut olmamasından ortaya çıktığını unutmamak gerekir. Deneysel bilimin dile getirilmeyen esas hedefi ölçüm araçları gelişen teknolojinin gittikçe daha duyarlı hale gelmesiyle dinamik yasaların uygulanması ile elde edilen sonuçların doğruluğunun, nihai kesinliğe hiçbir zaman ulaşamasa da ona yaklaştırılarak gittikçe artırılması olmuştur.
    DİNAMİK KARARSIZLIKLAR
    Determinizm, başlangıç koşulları ve ölçümlerin kesinsizliği terimleriyle anlatılmak istenen kavrandıktan sonra, bir çok fizikçi için kaosla eş anlamlı olan dinamik kararsızlıklar hakkında konuşabliriz. Dinamik kararsızlık bazı fiziksel sistemlerde gözlenen zamana bağlı özel bir davranış biçimidir ve 1900 yılında fizikçi Henri Poincaré tarafından keşfedilmiştir. Poincaré güneşin etrafındaki gezegenlerin hareketleri ile ilgili matematiksel denklemlerle ilgilenen bir fizikçiydi. Gezegenlerin hareketlerine ilişkin denklemler Newton yasalarının bir uygulamasıydı ve bundan dolayı tamamen determinist bir özellikteydi. Bu matematiksel yörünge denklemlerinin determinist olmasının anlamı, tabii ki, başlangıç koşullarının (bu örnekte herhangi bir başlangıç anında gezegenlerin konum ve hızlarının) bilinmesi halinde gezegenlerin gelecekteki veya geçmişteki herhangi bir andaki konum ve hızlarını ortaya çıkarabileğimiz anlamına gelmektedir. Elbette ki, kusursuz ölçüm cihazları kullansak bile herhangi bir ölçümü sonsuz kesinlikte gerçekleştirmek imkansız olduğundan, gezegenlerin başlangıçtaki hız ve konumlarını sonsuz bir kesinlikte ölçme olanağımız yoktur. Dolayısıyla her zaman, Newton yasalarının denklem biçimleri kullanılarak yapılan tüm gökbilimsel tahminlerde küçük de olsa bir hata payı olacaktır. Poincaré'e kadar, o zamanki neredeyse tüm fizikçiler tarafından kabul gören sözsüz bir varsayım sayesinde astronomik tahminlerde sonsuz kesinliğin olmaması küçük bir sorun olarak kabul ediliyordu. Bu varsayıma göre, başlangıç koşullarındaki kesinsizliği -muhtemelen daha duyarlı ölçüm cihazları kullanarak- küçülttüğünüzde, çıkarımlardaki kesinsizlikler de aynı oranda küçültülebilecekti. Başka bir deyişle, Newton yasalarına ne kadar kesin bilgi sağlarsanız, herhangi bir geçmiş veya gelecek zaman ilişkin o denli kesin bir sonuç elde edebilecektiniz.Dolayısıyla, herhangi bir fiziksel sistemin davranışının neredeyse mükemmel tahminlerinin elde edilebilmesinin kuramsal olarak mümkün olduğu varsayılıyordu. Fakat Poincaré, bazı gökbilimsel sistemlerin, başlangıç koşullarına ilişkin kesinsizliği küçültmenin neticedeki kesinsizliği de küçültmesi şeklindeki kurala uymuyor gibi göründüğünü fark etmişti. Matematiksel denklemler üzerinde yaptığı incelemelerle, bazı basit gökbilimsel sistemlerin başlangıç koşulları ve sonuca ilişkin bu "küçült-küçült" kuralına uymalarına rağmen, diğerlerinin uymadığını gördü. Bu kurala uymayan gökbilimsel sistemlerin ortak bir özelliği üç veya daha fazla sayıda birbiri ile etkileşen bileşenden meydana gelmiş olmalarıydı. Bu gibi sistemler için Poincaré, başlangıç koşullarındaki çok küçük bir kesinsizliğin, zamanla çok büyük miktarlarda gelişim gösterdiğini ortaya koydu. Dolayısıyla, aynı sistem için birbirinden neredeyse ayırt edilemeyecek kadar yakın iki farklı başlangıç koşulu dizgesi, birbirlerinde çok farklı iki nihai durum ile sonuçlanabiliyordu. Poincaré, başlangıç koşullarındaki minik belirsizliklerin, nihai durumda çok büyük belirsizlikler olarak "patlama" göstermesi durumunun, başlangıç koşullarındaki kesinsizliğin düşünülebilecek en küçük miktarlara dahi indirilebilmesi halinde aynen devam edeceğini matematiksel olarak göstermiştir. Yani, bu sistemler için, başlangıç koşullarına ilişkin ölçümlerin yüz, hatta milyon kez daha kesin gerçekleştirilmesi halinde bile daha sonraki veya önceki durumlardaki kesinsizlik küçülmeyecek, yine çok büyük olacaktır. Poincaré'in matematiksel çözümlemesinin özü, bu "karmaşık sistem"lerde herhangi bir doğruluk derecesine sahip öngörüler yapabilmek için başlangıç koşullarının sonsuz duyarlılıkta belirlenmesi gerektiğinin bir kanıtıdır. Bu astronomik sistemler için, ne kadar küçük olursa olsun herhangi bir muğlaklık, kısa bir zaman sonra, deteriminist çıkarımların, sadece şansa dayalı tahminlerdekiyle hemen hemen aynı oranda belirsizlik içermesi sonucunu doğuracaktır. Poincaré tarafından çalışılan sistemlerde matematiksel olarak mevcut olan aşırı düzeydeki "başlangıç şartlarına hassas bağlılık", dinamik kararsızlık, veya kısaca "kaos" olarak anılmaya başlandı. Bir kaotik sistemler ilgili olarak yapılan uzun vadeli matematiksel öngörüler, rasgele şanstan daha doğru olmadığından, hareket denklemleri ancak kısa dönemler için belli bir kesinliğe sahip tahminler yapmamızı sağlamakta. O zamanki bazı ileri görüşlü fizikçiler için Poincaré'in çalışmaları önemli olarak görülmüşse de, keşiflerinin ve bunların uygulamalarının bilim dünyasında tam anlamıyla kabul görmesi için bir çok on yılın geçmesi gerekecekti. Bunun nedenlerinden birisi, fizik camiasının büyük bir çoğunluğunun, fiziğin atomlar alemine uzandığı kuantum mekaniği denen yeni bir fizik alanıyla meşgul olmalarıydı.
    KAOSUN GÖRÜNÜMLERİ
    İlk dört bölümde, kaotik bir sistem için fizik kanunları kullanılarak, kuramsal olarak bile olsa, uzun vadeli tahminler yapmanın imkansız olduğunu gördük. Bir derece doğruluğa sahip bir uzun vadeli tahminde bulunabilmek için, başlangıç koşullarının sonsuz bir doğrulukta bilinmesi gerekiyordu. İlk keşfedildiğinde kaotik hareket olayı, matematiksel bir gariplik olarak değerlendirilmişti. O günden bu güne geçen onyıllar içinde fizikçiler, kaotik hareketin çok daha yaygın olduğunu, hatta belki de evrendeki temel ilkelerden biri olduğunu keşfetmeye başladılar. En önemli keşiflerden biri, 1963 yılında, havanın basitleştirilmiş bir modelini çalışmak üzere basit bir matematiksel bilgisayar programı yazan meteorolog Edward Lorenz tarafından yapıldı. Özgül olarak Lorenz, bir hava akımının güneş tarafından ısıtıldıkça nasıl azalıp çoğalacağına ilişkin ilkin bir model üzerinde çalışıyordu. Lorenz'in yazdığı bilgisayar kodları hava akımlarının akışlarını düzenleyen matematiksel formülleri içermekteydi. Bilgisayar kodu tamamen determinist özellikte olduğundan Lorenz, aynı başlangıç koşulları verildiği takdirde, programın çalıştırılması sonucu hep aynı sonuçları almayı bekliyordu. Fakat aynı zannettiği başlangıç değerlerini girdiği zaman, her seferinde kökten farklı sonuçlar elde ettiğini görmek Lorenz'i şaşkına çevirmişti. Daha dikkatli bir inceleme yaptığında her seferinde tamamen aynı değerleri değil, birbirinden hafifçe farklı değerleri girmiş olduğunu fark etti. Her deneme sırasındaki başlangıç değerlerinin farklı olduğunu anlayamamıştı, çünkü faklılıklar, alışılmış standartlara göre mikroskobik ve önemsiz addedilecek kadar inanılmaz düzeyde küçük farklılıklardı.Lorenz'in atmosfer modelinde kullandığı matematik 1970'lerde geniş bir biçimde araştırıldı. Zamanla, kaotik bir sistemin temel özelliği olarak, iki farklı başlangıç koşulları dizgesindeki düşünülebilecek en küçük farklılığın, daima, sonraki veya önceki zamanlarda büyük farklılıklara yol açacağı, bilinen bir gerçek haline geldi.
    Günümüzde bilim adamları, havanın, Lorenz'in hava akımlarına ilişkin basit bilgisayar modeli gibi kaotik bir sistem olduğuna inanmaktalar. Yani belli bir doğrulukta uzun vadeli bir hava tahmini yapabilmek için sonsuz sayıda ölçüm yapılması gereklidir. Dünyanın tüm atmosferini kocaman bir ölçüm araçları -bu durumda termometreler, rüzgar-ölçerler ve basınç-ölçerler- ağı ile doldurmak mümkün olsaydı bile, başlangıç koşullarındaki belirsizlikler bu kez de ağdaki her bir aracın yapacağı ölçüm değerleri arasındaki minik farklılıklardan meydana çıkacaktı. Atmosfer kaotik olduğundan dolayı ne kadar küçük olursa olsun bu belirsizlikler gittikçe hesapları geçersizleştirecek ve hava tahminin doğruluğunu ortadan kaldıracaktır. Bu ilke bazen "Kelebek Etkisi" olarak adlandırılır. Hava tahmini söz konusu olduğunda "Kelebek Etkisi" dünyanın herhangi bir yerindeki bir kelebeğin kanat çırpmasının, bir yıl sonra dünyanın diğer bir tarafında bir fırtınanın çıkıp çıkmayacağında belirleyici rol oynayabileceği fikrine gönderme yapar. "Kelebek Etkisi" yüzünden artık hava tahminlerinin ancak kısa vadede doğru olabileceği, uzun vadeli tahminlerin ise, ne kadar gelişmiş bilgisayarlı yöntemle yapılırsa yapılsın, şansa dayalı kestirimlerden daha doğru olamayacağı kabul edilmektedir. Dolayısıyla doğada kaotik sistemlerin varlığı, belli bir derece doğruluğa sahip bir hareket tahmini yapabilmek üzere determinist fizik yasalarını uygulayabilme yetimize bir sınır koyuyor gibi gözükmekte. Kaosun keşfi evrenin tüm deterministik modellerinin merkezinde rasgeleliğin pusuda beklediğini ima ediyor gibi gözükmekte. Bu gerçekten yola çıkarak bazı bilimciler, neticede evrenin davranışının determinist olduğunu söylemenin anlamlı olup olmadığını sorgulamaya başladılar. Bu soru, bilim kaotik sistemlerin nasıl işlediğini öğrendikçe kısmen yanıtlanabilecek açık uçlu bir sorudur.
    Kaotik sistemlerle ilgili çalışmalardaki en ilginç konulardan bir tanesi, kaosun varlığının daha büyük düzeylerde düzenli yapı veya örüntüler ortaya çıkarıp çıkaramayacağı konusudur. Bazı bilimcilerin spekülasyonlarına göre, kaosun (yani mikroskobik düzeyde determinist fizik yasaları üzerinden işleyen rasgeleliğin) varlığı, aslında daha büyük düzeylerdeki fiziksel örüntülerin ortaya çıkabilmesi için gerekli olabilir. Yakın zamanlarda bazı bilimciler fizikte kasoun varlığının, evrene, geçmişten geleceğe geri dönüşsüz akış anlamındaki "zaman oku"nu veren özellik olduğuna inanmaya başlamış durumdalar. Fizikte kaos çalışmaları ikinci yüzyılına girerken evrenin gerçekten determinist mi olduğu sorusu henüz cevapsız bir sorudur ve kaotik sistemlerin davranışlarını gittikçe daha iyi anlasak da bu şekilde kalacağına şimdilik şüphe yok...
#16.11.2007 23:38 0 0 0
  • Bilim açısından 2002 yılı bir çok harika gelişmeye sahne oldu. Fakat kamuoyunun büyük bir çoğunluğu bu yılı bilimsel kayıtlardaki hatalarla da anımsayabilirler. Bunların arasında başlıca; yarı iletken teknolojisi üzerine çalışan bir fizikçinin sahtekarlığı, 118 numaralı elementin sonradan geri çekilen keşfi, menopoz sonrası dönemdeki bir çok kadına uygulanan hormon yenileme bilgilerinin ters yüz olması ve diyetlerdeki yağlara ilişkin çelişkili öneriler sayılabilir.
    Çelişkili sonuçlar, rezaletler ve fazla şişirilmiş başlıklar, bir doğru bilgi kaynağı olarak bilimin otoritesine olan güveni aşındırabilir. Araştırmalar kadar toplumun kendisi de, yurttaşların ve yöneticilerin iyi bilimi de kötüyle beraber hafife almaya başlamasının sıkıntısını çekmekteler.
    Kaçınılmaz bir şekilde, bilimciler de bazen gayet tabii olarak yanılırlar-hata yaparlar. Kanıtların değerlendirilmesinde her zaman bir hata payı vardır. Dahası, bilimciler aziz değildirler. Onlar da makam hırsının, paranın ve benliklerinin hakimiyeti altına girebilirler. Yanlılıkları ve önyargıları onları körleştirebilir. Bireyler olarak yaşam yolunda diğerlerinden ne daha az ne de daha çok olmak üzere sapmalar gösterebilirler. Bununla beraber zaman içinde bilim, dar ilgi alanlarının üzerine çıkar ve kendisini, diğer kurumlardan çok daha güvenilir bir biçimde, sonuç ve yöntemlerin açık biçimde yayınlanması gibi uygulamalar yoluyla düzeltir.
    Bilimsel bilginin tamamı geçici özelliklerdir. Bilimin "bildiği" her şey, en gündelik gerçeklerden en kadim kuramlara kadar, yeni bilgilerin gelmesi durumunda gözden geçirilmeye namzettir. En yeni fikirler ve veriler, en geçici olanlarıdır. Bazen iddiaların geri alınması kaçınılmazdır. Bu bilimin zayıflığı değil, bilakis ihtişamıdır. Başka hiçbir girişim, gözlenebilen dünyaya dair daha tamamlanmış bir anlayışa doğru adım adım ilerlemesi açısından bilime rakip olamaz.
    Profesyonel dergilerdeki keşif duyurularında, daima niteliksel ve niceliksel olarak kesinlik miktarları belirtilir. Yaygın basındaki haberlerde ise bu genellikle bulunmaz. Çünkü, uzman olmayanlar bu verileri değerlendirebilecek birikimden yoksundurlar. Araştırıcılar veya gazetecilerin haberlerin değişmez doğruları temsil ettiğini ima etmeleri oranında, bilimsel zıtlıkların toplumda oluşturduğu kafa karışıklığından bizler sorumlu tutuluruz. Fakat duyarlı okuyucular, bilim özetlerinin muhtemelen önemli olabilecek bazı detayları mecburen dışarıda bırakacağını unutmamalıdırlar.
    Maalesef toplumu eğitme meselesi, bilimdeki açıkları bulup çıkarmaya çalışanlar tarafından iyice zorlaştırılmaktadır. "İşte" derler; "Bu bilimciler gerçekten de neden bahsettiklerini bilmiyorlar. Kendi amaçlarına hizmet eden bir gündemi dayatıp duruyorlar. Kendi aralarında bile hemfikir değiller, dolayısıyla neye istiyorsanız ona inanmakta özgürsünüz." Dolayısıyla küresel ısınma şüphecileri, kendilerinin değil, karşı tarafın akıl yürütmelerindeki belirsizliğe vurgu yaparak, ilklim araştırmacıları ile ortak hareket etmeye yanaşmamaktalar. Evrim karşıtları, fosil kayıtlarındaki eksikliklerden dem vururken, övgüler yağdırdıkları bir avuç yeni-yaratılışçının elinde yalnızca ufak kanıt parçacıkları ve uyumlu olmayan kuramlar bulunur.
    Halk, bilimcilerin önerilerini nasıl değerlendirmeli ? En büyük hata bilimde yüzde yüz bir kesinlik veya mutabakat beklemektir. Çünkü, bu hiçbir zaman gerçekleşmeyecek bir şeydir. Uzmanlar topluluğu tarafından incelenen sonuçlar sonradan yanlış çıkabilir. Fakat bunlar, genellikle hali hazırda mevcut olan görüşlerin en geniş destek bulanlarıdır. Herkes bu görüşleri göz ardı etmekte serbesttir. Fakat, böyle yaparak daha akılcı davrandıkları yanılgısına kendilerini kaptırmamaları gerekir. Kusursuz kesinlik yalnız ilahlara ait bir özelliktir. Bizler ise, bilimle, kusurlarla ve tüm diğer şeylerle yetinmek durumundayız.
#16.11.2007 23:36 0 0 0
  • Bir ara, herhangi bir markete gittiğinizde, alışveriş yaparken bir de orada satılan günlük gazeteleri bir sayın lütfen. Kaç tane gazete çıkıyor her gün? Tabii ki sayı günden güne değişiyor. Özellikle de gazetelerin haber vermekten gayrı her türlü işle iştigal ettiği ülkemizde. Ama burada benim konum gazetelerin sayısı veya basın-yayın (veya bir dakika, bir bilmişlik yapıp "medya" desem daha iyi olur) ahlâkı (bir bilmişlik daha yapıp buna da "etiği" diyeyim) falan değil (onu yeterince tartışan var zaten!). Bir araştırmaya göre -kaynağını tam hatırlayamıyorum ama- çağımızda bir adet günlük gazetede bir gün içinde yayınlanan bilgi miktarı, bir ortaçağ insanının ömrü boyunca edinebileceği bilgiden daha fazlaymış. Bu çıkarım biraz abartılı da olsa, bana gerçekten çok da uzak gibi gözükmüyor. İsterseniz bundan sonraki gazete okuyuşunuzda, bir de gazetenin içindeki bilgi miktarını da "saymayı" deneyin! Kolay olmasa gerek.

    Her gün trilyonlarca "bit"lik bilgi sağanağının altında yaşıyoruz. Sadece gazeteler de değil bilgi kaynaklarımız. Televizyon, radyo, bilgisayar ve hele hele internet. Artık neredeyse kolumuzu kıpırdatmıyoruz; "dünyanın bilgisi" sadece "fare"mizin tuşunda. Teorik olarak her türlü "insan bilgisi"ne ulaşmak mümkün artık. Bilgi ayrıca yayıldıkça ve paylaşıldıkça, kendisini büyüten bir şey. Böyle olunca, sınırsız bir biçimde insanlığın toplam bilgisi, sürekli katlanarak bir çığ gibi artıyor.

    Kimilerimiz böyle bir dünyaya gıpta ile bakmayı sever. Bilginin parmaklarımızın ucunda olduğu, teknolojinin emrimize amade kılındığı, veri yığınlarıyla istediğimiz gibi "tanrıcılık" oynayabileceğimiz bir dünya ütopyasıdır görülen çoğu kez. Hatta bilgi kaynaklarını kullanarak insan topluluklarını yönlendirebiliriz bile. Sözgelimi, ülke içinde pis kokular ayyuka çıkmaya başlamışsa, komşu bir ülkeyle yepyeni ve heyecanlı bir kriz, kokuları hissettirmemek için bire bir çözümdür. Veriler akar, bilgiler yığılır ve insanların fikir ve düşünceleri bunların arasında, çılgın bir nehirdeki yapraklar misali oradan oraya savrulur durur.

    Bunun adı da konulmuş: Bilgi Çağı. Bu çağın karakteristiği bilgiyi almak ve olabildiğince verimli bir biçimde kullanmak. Pekala, insanoğlu kendi ürettiği bilginin ne kadarını kullanabiliyor? Bu bilgi insanlara ne sağlıyor? Bilgi ve ürünleri sayesinde dünya gerçekten daha iyi bir yer mi oluyor acaba?

    Günümüzdeki bilgi akışı, bir tek insanın anlama ve algılayabilme kapasitesinin çok ama çok üzerindedir. Bir kaç saatliğine seyrettiğiniz TV programlarında bile zihniniz o kadar çok verinin bombardımanı altında kalır ki, büyük bir yüzdesini hemen unutursunuz. Başka çaremiz de yoktur zaten. Eğer unutmazsak, çıldırırız!

    Pekala, herbirimizin, en zeki ve kıvrak zekalı olanlarımızın dahî kapasitesini kat be kat aşan bu bilgi ve veri yığınlarının hayatımızdaki rolü nedir? Bizi ne kadar yönlendirirler ve biz onlardan ne kadar faydalanabiliriz?

    Tekrar gazetelere dönelim. Bu kez cinslerine ve içerdikleri bilginin "içeriğine" bir göz atalım. Bunların çoğu "günlük siyasi" gazetelerdir. Köşe yazarları her gün değişik konularda yazarlar. Geri kalan kısım çeşit çeşit haber, yorum ve bilgilerle doludur. Kimisi de magazin gazetesidir mesela. İçerdiği veri miktarı çok fazla olsa da, pratik olarak faydasız bir bilgi çeşididir bu. İnsanları oyalanmak için okuduğu türden şeyler... Sonra internetteki sitelere bakalım. İnsanların maraz meraklarına (pornografi, şiddet vb.) hitap eden ve tüm internet ağının hatırı sayılır bir yüzdesini oluşturan "gereksiz" kısmı çıkarıldığında, yine de miktarı kavranabilirlik sınırlarının çok ötesinde bir bilgi yığını kalır elimizde. Evde atom bombası yapma tarifinden tutun da, eski bir devlet görevlisinin anılarına ve ifşaatlarına kadar... Kısacası, elimizdeki hazır bilgiyi kullanma kapasitemizle yaşamaya çalışmak, hali hazırdaki bilgi miktarı ile karşılaştırıldığında, deniz suyunu kaşıkla boşaltmaya çalışmak gibi bir şey belki de.

    Bunun dezavantajlarından en önemlisi kanımca "bilginin yozlaşması" meselesidir. Herkesin bir şeyler söylediği, uzmanlık gerektiren konularda fikir sahibi olmayan birinin bile rahatça fikir yürütebildiği, gürültünün ve patırtının gırla gittiği bir ortam, bilginin görece değerinin düşmesine neden olur. Bu değer düşmesi elbette doğru kriterler kullanarak kalite ayrımı yapmayı öğrenebilmiş veya uzmanlaşmış bir grup azınlık için değil, genel kamuoyu için geçerlidir. İnsanlar kime inanacağını şaşırmaya başlar. Önce devlet mihenk taşıdır, o "yalan söylemez"dir. Sonra onun da (daha doğrusu onu yönetmeye dönem dönem talip olmuşların da) açıkları çıkmaya başlar ortaya. Sonra başka birileri onu kötüler, kötüleyenlerin kötülükleri, yeni "iyi"ler tarafından ifşa edilir ve bu hep böyle sürer gider. Bir gün bir şeyler kötü iken, yarın o şeyler iyi, karşıtları kötüdür artık. Özellikle Türkiye'li olanlar ve 1980 öncesi doğanlar oldukça yakından tanışıktırlar böyle durumlarla. Her şeye vıcık vıcık bir görelilik hakimdir ve "kadîm doğru" kavramı yerini gittikçe "şimdilik doğru" gibi yılışık bir anlayışa mecburen terk eder.

    Aslında bunun net sonucunu tarife gerek yok. Bunun sonucu, şu anda (2000 yılı itibariyle) içinde yaşadığımız insan topluluğunun durumudur ("tek sebep budur" ukalalığı yapmak istemiyorum ama kanımca önemli bir sebeptir bu). Popüler olana dikkat etmek, bu gidişatın şu anki hali hakkında bir fikir verecektir: Genellikle popüler olan, en çok bağıran, en çok soyunan, en kanlı olan, en pahalı yapılan, en seksi olan, en masraftan kaçınılmayan, en yeni olandır vesaire. Haber bültenlerinde artık "Haber Şov" diye bir şeyler doğal olarak bulunuyor, hatta bunu içermeyen bültenler neredeyse dışlanıyor. Normal insanların hep ulaşmak istediklerine sahip oldukları sanılan zengin ve ünlü insanların özel hayatlarının en cılk kısımları, binlerce insanı o renkli kutunun etrafına çekiyor. Aynı saatte yayınlanan ve insan vücudunu anlatan harika bir belgesel bir kaç kişi tarafından izleniyor ancak. Ucuzluk piyasayı sarıyor, pahalısına rağbet kalmıyor...

    Pekala neden bu kadar kolay ucuzluyor insanoğlu? Çünkü herkesçe bilinen bir prensip, fikir dünyamıza, belki de her şeye olduğunda çok daha kuvvetli bir biçimde etkili: Yıkmak kolay ama yapmak zor. Sonuç çıkarılabilecek, insanı yükseltecek, yeni bir şeyler katacak olan bilgi, kolay yoldan elde edilemiyor çünkü. Ter istiyor, azim istiyor, iştiyak ve aşk istiyor. Kendini geliştirmek, yarından daha gelişmiş olmak isteyen insanlar, diğer isteklerini bu amaca boyun eğdirmek zorundalar çünkü. İnsan, tabiatın her şeyi yıkan ve dağıtan o düzensizliğe götürücü (entropi) etkisinden hem kendisini (ki beden bunu otomatik yapıyor) hem de fikirlerini korumalıdır. Bu iş zahmet istiyor gerçekten.

    Beri yandan, hiç böyle dertleri olmayan, sadece okuduğu gazeteye (resmi gazete veya aşırı uç, radikal bir fraksiyonun yayın organı) inanan, hep doğru anladığı yanılgısına kendisini kaptırmış olan eğitim sistemimizin kusursuz ürünleri ise, biraz daha farklılar. Onlar, değişmek ve gelişmek için değil, oldukları yerde durabilmek, fikir ve kabullerinin altını doldurabilmek için yaşıyor, okuyor ve bilgi alıyorlar. Bilgi onları değil, onlar bilgileri değiştiriyorlar. Sizce hangi grup daha kalabalık?

    Bir de bilginin tüketimi meselesi var. Bilgi tüketimi, bu hengame içinde, özellikle bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde bilgi üretimi önündeki en büyük engellerden bir tanesidir. "Onların" neler yaptıklarını ağzı açık sereden ve "gavur yapmış abi" edebiyatıyla eğlenebilen, özellikle de yabancı dille eğitim yapmayı marifet sayacak kadar kendinden kopmuş bir topluluk için, bilgi tüketimi, bilginin üretimini doğru orantılı olarak baskılar. Artık bu tüketimde, "öğrenme"nin yerini hayret ve şaşkınlık almaya başlar. Hep "o"nlar referans alınmaya, onların sözünden çıkmamak için elden gelen yapılmaya... velhasıl hepimizin tanıdığı ve bildiği bir davranış biçimi kendini göstermeye başlar. Hedefsiz ve vizyonsuz bir topluluğun elinde bulunan "üretilmiş ve sunulmuş" bilgi, belki de cehaletten bile tehlikelidir. Özellikle de kendileri için...

    Bilgi miktarı arttıkça, bilgi "ucuzluyor". Ama bu sadece kolay ve düşük maliyetle bilgiye ulaşabilme anlamında değil, maalesef ağırlık ve etki anlamında da kendini gösteriyor. Popülist kültür, kolay ulaşabildiğine ve kolay anlayabildiğine adeta hücum ederken, daha zor anlaşılan, zahmet isteyen dışlanıyor, gözden düşüyor ve ucuzluyor.

    Thomas Jefferson, "bir millet hem cahil hem de özgür olma istiyorsa, şimdiye kadar hiç olmamış ve hiç de olamayacak bir şey istiyor demektir" demiş. O bunu ne anlamda veya hangi motivasyonla söylemiş bilemem ama, anlatmak istediklerimin bir özeti aslında. Eğer yaşayacaksak, bu biçim ve bilgi anlayışı, bu eğitim anlayışını, bu kendinden geçmiş yaşama biçimini bir şekilde değiştirmemiz gerekiyor.Gariptir ki kanımca bunun yolu yine ve mutlaka "bilgi"den geçiyor.

    Tabii bilgiyi seçmesini ve kullanmasını bilen, çağına ve ilk-örneklere uymak yerine, onları çoktan aşmış ve kendi çağını yaratmayı bilen bir toplum oluşması bence ilk şart.

    Dileğim sadece kendimizi tanımak, hamasi hayaller peşine düşmek değil. Ne zaman ki komplekslerimizden kurtulur ve ne zaman hem bireysel, hem de toplumsal olarak kabiliyetlerimizin farkına varırsak, işte o zaman bir geleceğimiz var demektir.

    Bu gelecek de bir gün gelecek ve sanırım pek de uzakta değil.

    Olmamalı...
#16.11.2007 23:34 0 0 0
  • Bilimsel(?) Korkular


    noimage
    İnternetle ne derecede haşır neşirsiniz bilmiyorum ama, benim günümün büyük kısmı bir şekilde bağlı (online) olarak geçiyor. İnternet hem bilgiye ulaşmak anlamında büyük bir nimet, hem de bir o kadar oyalayıcı ve akıl karıştırıcı. Eğer e-posta ile haberleşmeyi tercih edenlerdenseniz, muhtemelen bazı mesaj gruplarına veya listelerine kayıtlısınızdır. Öyle olmasa bile, birileri sizi iletim (forward) listesine eklemiştir çoktan. Dolayısıyla bu yollardan bir çok posta da alıyorsunuzdur. Dikkat ettiyseniz, postaların önemli bir kısmı, bir şeylerin zararları hakkında bizi uyarmaya çalışan iletilerden oluşuyor. Memleketin satıldığı, hükümetin hainliği, "Atatürk şimdi yaşasaydı" faraziyeli mesajlar bir tarafa, bazıları uğraşıp didinip, bilimsel jargonla süsledikleri dehşetli uyarıları posta kutunuza gönderiyorlar.
    En Son Paranoya: GDO'lar!
    Bu aralar e-posta aleminde revaçta olan konulardan birisi, son zamanlarda hükümetin çıkaracağı "tohum yasası" ve buna bağlı olarak genetiği değiştirilmiş organizmalar (GDO) ile ilgili. Konunun aslı kısaca şu: Hükümet, tohum ithaline izin veren bir yasayı çıkartmaya hazırlanırken, genetiği değiştirilmiş organizmalara ait tohumların da ithalinin serbest kalacağı farkediliyor. Bu tip tohumlar, dışarıdan (genellikle İsrail'den) büyük paralara satın alınıyor ve çiftçilerimiz tarafından ekiliyor. Fakat bir yıl sonra elde edilen üründen alınan tohumların tekrar ekilebilme şansı yok; zira özel bir genetik ayarlama sayesinde bu tohumlar ancak bir kez ürün verebiliyorlar; seneye aynı bitkiden istiyorsanız, tohumu yeniden satın almalısınız.
    Böyle bir yaklaşımın, yaygınlaşması ve kontrolsüz olması halinde tarımsal üretkenlikle birlikte, ekonomik ve doğal dengelere büyük darbe vuracağı kesin. Aklı başında herkesin bu hususta temkinli olması gerekiyor. Bunun yanında, hakkında henüz çok az bilgimizin olduğu genetik alanında yapılan pervasızca müdahalelerin, hem doğal çevreyi hem de GDO'larla beslenen bizleri henüz bilinmeyen bir takım risklerle başbaşa bırakıyor olması muhtemel. Gerçi bilimsel olarak henüz GDO'ların bir zararı gösterilebilmiş değil; fakat milyonlarca yıldır dünya şartlarının vazgeçilmez bileşenleri olan canlıların yapı planıyla bilinçsizce oynamanın oluşturabileceği bir çok potansiyel tehlike var.
    noimage
    Bilimsel çalışmalar henüz bir zarar belgeleyememiş olsa da komplo kuramcıları şimdiden GDO'ların etkileri konusunda onlarca manifesto döşenmiş durumda. E-postalardan bana ulaşanlardan ve (HaberAjanda dergisi dahil) bazı basılı yayın organlarından izleyebildiğim kadarıyla, olay "dehşet" boyutuna çoktan dayanmış. Örneğin, domatesleri soğuğa daha dayanıklı yapmak için "balık genleri ilave edilmiş olarak üretilen domatesleri" tüketenlerin çocuklarında "yüzgeç" veya "solungaç" çıkabileceği; bu şekilde üretilmiş tohumlara yerleştirilen ve özellikle Türkler'i hedefleyen "terminatör bir gen" vasıtasıyla neslimizin tüketilebileceği; GDO'ların kesinlikle kanser yaptığı vs. gibi iddialar havalarda uçuşuyor.
    "Solungaçlı Çocuklar" Meselesi
    noimageÖncelikle belirtmeliyim, bu iddiaların hiç birisi bilimsel bir araştırmaya dayanmıyor. Dahası, çok ciddi bazı mantık hataları içeriyorlar. Bir örnek vereyim: Domates de bir canlıdır ve kendi genleri vardır. Eğer ağızdan besin yoluyla alınan genler (çekirdek asitleri) çocuklarımızı "solungaç çıkarttıracak" kadar etkileyebilecek olsaydı, şimdiye kadar yediğimiz domateslerden dolayı çoktan "yeşil yapraklı" yahut "kırmızı kabuklu" çocuklarımızın olması gerekirdi (Yediğimiz balıkların genlerinden hiç bahsetmiyorum bile!). Yine mesela, genetik olarak belli bir ırkın (örneğin, ne demekse, "Türk ırkı"nın) üremesini engelleyecek ve besin olarak alındığında etki edebilecek bir "biyolojik silah" yapmanın bu gün bilinen bir yolu yok. Bunun için, hiç de tek tip olmayan Türkiye toplumunun ayrıntılı bir genetik haritasının elde olması, sindirim sisteminde parçalanamayacak bir genetik kod ilavesi gibi imkansıza yakın zorlukta aşamalar gerçekleştirilmek zorunda. GDO'ların zararları konusunda ise, belirtmiştim, bilimsel bilgiler henüz çok yetersiz.
    Kısacası, bu yaygara faslını neresinden düzeltebiliriz, bilmiyorum
    İşin vahim yanı, gerçekten incelikle düşünülmesi ve sıkı bir kontrol altında tutulması gereken GDO tüketimine karşı mantıklı ve bilimsel bir duruş sergilemek durumundayız. Bilimsel gerçekler ve sağduyu, bizi dikkatli olmamız için yeterince uyarıyor. Fakat araya böyle mesnetsiz yaygaralar karıştığında, aklı başında eleştiri ve uyarılar da bu gürültü arasında hükümsüzleşiyor ve haklı iddialar komplo teorilerine karışarak ustalıkla gürültüye getiriliyor. Bu işi halletmenin yolu, konunun uzmanlarıyla yapılacak bilgi alışverişinden ve gerçeklere dayalı bir düşünme sisteminden geçmekte. Fakat biz her zaman olduğu gibi, felaket haberlerine daha fazla ilgi gösteriyoruz. Zira onlar gerçeklerden daha heyecanlı! Acaba böyle bir yaygara sizce en çok kimin işine yarıyor?

#16.11.2007 23:32 0 0 0
  • Konu: Fraktallar
    Her şey, Benoit Mandelbrot'un kafasında oluşan ve basit gibi görünen bir soru ile başladı: İngiltere'nin kıyı uzunluğu ne kadardır? Yanıtı bulmak için yapılabilecek ilk şey, ölçeği belli bir harita bulduktan sonra, buradan kıyı şeridinin uzunluğunu, sözgelimi bir iple ölçmek ve sonucu haritanın ölçeğiyle çarparak, kıyı uzunluğunu hesaplamak olabilir. Peki, kıyı şeridinin uzunluğu 'gerçekte' ne kadardır? Kıyı şeridinin uçaktan çekilmiş bir dizi fotoğrafı ile daha doğru bir ölçüm yapabilirsiniz; şüphesiz bu değer, harita üzerinde hesaplanandan biraz daha büyük çıkacaktır. Biraz daha ileri gidip, tüm kıyıyı adım adım ölçtüğünüzü düşünelim; bu durumda ne kadarlık bir uzunluk hesaplayabilirsiniz? Peki ya tüm uzunluğu milimetrik bir cetvelle ölçebildiğinizi düşünün; hatta moleküler boyulara kadar uzanan hassas bir uzunluk ölçümü yapabildiğinizi... Sonuçta, ölçümlerinizi hassaslaştırdıkça, kıyı uzunluğunun sonsuza gittiğini farkedeceksiniz. Sonlu bir kara parçasının sınırları, aslında sonsuz uzunluktadır!
    Bu basit ve çarpıcı sonuç, Benoit Mandelbrot gibi bir matematikçinin elinde, 'fraktal geometri' dediğimiz yeni bir matematik dalının temellerinin atılmasını sağladı. Mandelbrot, tabiattaki biçimlerin matematiğini keşfeden ve buna latince 'kırıklı' anlamına gelen 'fractus' sözünden türettiği 'fractal' adını veren kişidir. Kendisinin tanımladığı ünlü 'Mandelbrot Kümesi', belki de dünyanın en meşhur geometrik şekillerinden birisidir.
    Fraktal geometri, bildiğimiz Euklid (Öklid) geometrisinden oldukça farklıdır. Euklid geometrisi, okullarda okuduğumuz, üniversite sınavlarında karşımıza çıkan sıfır, bir iki ve üç boyutlu geometrik şekillerle ilgilenir. Mandelbrot'un fraktalleri ise, kesirli boyutlara sahip olmaları açısından, geleneksel geometriden kökten farklı bir yapı sergiler. Matematiğe çok girmeden bunu şöyle örneklendirebiliriz: Elinizde bir sayfa kağıt olduğunu ve bunun iki boyutlu olduğunu düşünün (aslında kağıt, kalınlığı da olan üç boyultu bir nesnedir ama, şimdilik kalınlıksız iki boyutlu bir yüzey düşünüyoruz). Kağıdı elinizde o kadar çok buruşturup sıkıştırıyorsunuz ki, artık son derece karmaşık hale gelmiş bu iki boyutlu yüzeyi 'iki boyutlu' olarak nitelemek gittikçe imkansızlaşıyor. Üç boyutlu olduğunu da iddia edemiyorsunuz, zira elinizdeki ne kadar buruşmuş olursa olsun, iki boyutlu bir yüzeydir aslında. Dolayısıyla, buruşma miktarı arttıkça, 2.05, 2.28, 2.4 gibi kesirli boyutlara sahip bir yüzey şekli elde etmeye başlarsınız. İşte fraktallerdeki kesirli boyut kavramı da buna benzer bir karmaşıklığın neticesinde ortaya çıkar. Aslında doğada hakim olan geometri de işte bu 'fraktal geometri'dir...
    Doğadaki biçimler gerçekten de geleneksel geometrinin bize öğrettiğinden çok farklıdır. Geleneksel (Euklid'çi) geometri daha ziyade idealize edilmiş soyutlamalardan oluşuruken, tabiattaki biçimler çok daha karmaşıktırlar. Yerküreyi 6-7 kez dolaşabilecek kan damarlarını ve bir kaç tenis kortu kadar alan kaplayan akciğer hava keseciklerini bu küçücük vücudumuza; açıldığında 2 metreyi aşkın bir uzunluğa erişen DNA molekülümüzü 100 trilyon hücremizin her birindeki bir kaç mikrometrelik (milimetrenin binde biri) çekirdeğin içine paketlenmesinin ardında, işte bu 'fraktal' kurallar yatmaktadır...
    Fraktal özelliklere sahip bir geometrik şekli evinizde kendi başınıza elde etmenin bu gün için en kolay yolu, internette rahatlıkla bulunabilen hazır bilgisayar programlarından birisini kullanmaktır (fractal explorer). Zira her ne kadar basit olursa olsun, bir 'fraktal' ortaya çıkarmak, matematiksel bir dizi işlem serisi (iterasyonlar) gerektirir ki, bu tekrarlayan işlem serileri, tam da bilgisayarlara göre bir iştir. Örneğin Mandelbrot Kümesi aslında, 'karmaşık sayılar'ı da içeren ve kendi sonucunu her tekrarda 'giriş verisi' olarak kullanan bir iterasyon, yani tekrar tekrar hesaplama işlemidir. Bu hesaplama sonucu elde edilen kapalı noktalar kümesi, alanı sonlu, fakat kenar uzunluğu sonsuz bir küme olarak tüm fraktallerin -tabir yerindeyse- atasıdır.
    Fraktallerin bir başka çarpıcı özelliği, doğada çokça rastladığımız 'kendine benzeme' (self similarity) özelliğidir. Herhangi bir iterasyon dizgesi ile oluşturulan bir fraktal biçim, aynı matematiksel formül çekirdeğinin defalarca üst üste tekrarlanması ile ortaya çıktığından, ana kümenin şekli, küme kenarlarının mikroskobik detaylarında dahi benzer görünüm ve biçimlerde tekrarlanır.
    noimage
    Tabiatta da bu durumla sık sık karşılaşırız: Örneğin ağaçların bir çok tipinde, dal ve köklerdeki saçaklanma biçimleriyle; dalların yan dallara ayrılma biçimlerinin, yaprakların çıkış noktalarının ve yapraklar üzerindeki damarların dallanış biçimlerinin hep birbirine benzer bir kalıp izlediğine belki de daha önce dikkat etmişsinizdir. Daha çarpıcı bir örnek olarak, atom-altı düzeyi de düşünebiliriz. Bu düzeyde ulaştığımız mikro-alem, aynen uzay boşluğu gibi karanlık, nisbi olarak korkunç mesafelerle birbirlerinden ayrılmış bileşenlerden (elektronlar - protonlar vb.) oluşan bir boşluktur ve atomun ardında, yeni bir 'uzay boşluğu', farklı ölçeklerle de olsa bizi bekler gibidir! İşte bu özellikler, fraktal geometrinin sadece ağlenceli bir oyun olmaktan ziyade, hayatın kendisini daha iyi anlamamızda yardımcı bir araç olarak kullanılması konusunda bizi defaatle ikaz ediyor...
    Yapısındaki bıktırıcı ve binlerce tekrara dayalı matematiksel altyapıya rağmen fraktal geometri, özellikle günümüz yazılım teknolojisinin nimetleriyle de birleşince artık oldukça yaygınlaşmış durumda. Günümüzde fraktalleri oluşturmak için uzmanlığa gerek olmadığı gibi, güzelliklerini ve bize anlattıklarını anlayabilmek/takdir edebilmek için matematik dehası olmak gerekmiyor. Tek şart, insanî bir merak ve iştiyak sahibi olmak; hepsi o kadar.. Bana sorarsanız, hemen bir fraktal programı edinip kurcalamaya başlayın; karşınıza çıkan alem karşısında şaşkınlığınızı uzun süre gizleyebileceğinizi sanmıyorum...
#16.11.2007 23:29 0 0 0
  • Zaman yolculuğu, H. G. Wells' in 1985 yılında ünlü romanı Zaman Makinesi'ni yazmasından bu yana güncel bir bilim-kurgu temasıdır. Fakat acaba gerçekten yapılabilir mi? Bir insanı geçmişe veya geleceğe taşıyacak bir makine inşa etmek mümkün müdür?
    On yıllar boyunca zaman yolculuğu saygın bilimin sınırlarının dışında kaldı. Fakat son yıllarda bu konu kuramsal fizikçiler arasında bir çeşit yan uğraş haline gelmeye başladı. Çıkış noktası kısmen eğlence amaçlıydı; zaman yolculuğ u üzerine düşünmek eğlenceliydi. Fakat bu araştırmanın ciddi bir yanı da var: Neden ve sonuç arasındaki ilişkiyi anlamak. Bu, fizikte birleştirici bir kuram oluşturma çabalarının ana öğelerinden bir tanesi. Eğer, kuramsal olarak bile olsa, sınırsız zaman yolculuğu mümkün ise, böyle bir birleşik kuramın yapısı bundan büyük oranda etkilenecek demektir.
    Zamana ilişkin en iyi kavrayışımız, Einstein' in görelilik kuramları sayesindedir. Bu kuramların öncesinde zaman kesin ve evrensel; fiziksel koşulları ne olursa olsun herkes için aynı kabul ediliyordu. Einstein, özel görelilik kuramında iki olay arasında ölçülen zaman aralığının gözlemcinin nasıl hareket ettiğine bağlı olacağını söyler. Temel olarak, farklı şekillerde hareket eden iki gözlemci, aynı iki olay arasında farklı zaman aralıkları deneyimleyeceklerdir.
    Bu etki genellikle "ikizler açmazı" kullanılarak açıklanır. Sally ve Sam'in ikiz olduklarını düşünün. Sam evde otururken Sally bir rokete biner, yüksek bir hızda yakındaki bir yıldıza gider, sonra dönüp dünyaya geri gelir. Sally için yolculuğun süresi sözgelimi bir yıl olabilir; fakat geri dönüp de uzay aracından indiği zaman, dünyada 10 yıl geçmiş olduğunu görür. Artık kardeşi ondan 9 yaş daha yaşlıdır. Sally ve Sam, aynı günde doğmuş olmalarına karşın artık aynı yaşta değildirler. Bu örnek zaman yolculuğunun sınırlı bir çeşidini göstermekte. Sonuçta Sally dünyanın geleceğine doğru 9 yıllık bir sıçrama yapmış oldu.
    Jet Lag
    Zaman genleşmesi olarak bilinen etki, iki gözlemcinin birbirlerine göre hareket etmeleri durumunda meydana gelir. Günlük yaşantımızda bu tuhaf zaman çarpılmalarını gözlemleyemeyiz, çünkü bu etki ancak, hareketin ışık hızına yakın hızlarda olması sırasında belirgin hale gelir. Uçakların ulaştığı hızlarda bile, tipik bir yolculukta meydana gelen zaman genleşmesi birkaç nanosaniye kadardır. Bununla birlikte atom saatleri bu kaymayı kaydedecek kadar hassastırlar ve hareket sonucunda zamanın gerçekten de uzadığını onaylarlar. Dolayısıyla geleceğe yolculuk, şimdilik nispeten heyecan vermekten uzak miktarlarda da olsa, kanıtlanmış bir gerçektir.
    Gerçekten gözle görülür zaman çarpılmalarını gözlemleyebilmek için, günlük deneyimler dünyasının ötelerine bakmak gerekir. Atomaltı parçacıklar, büyük hızlandırıcı cihazlarla neredeyse ışık hızına yakın hızlara ulaştırılabiliyorlar. Bu parçacıklardan muonlar gibi bazıları belli bir yarılanma ömrü ile bozunduklarından içsel bir saate sahiptirler. Einstein'in görelilik kuramına uygun olarak, hızlandırıcılar içinde yüksek hızlarda hareket eden muonlar, sanki ağır çekimde bozunuyormuş gibi gözlemlenirler. Bazı kozmik ışınlar da şaşırtıcı zaman çarpılmalarına maruz kalırlar. Bu parçacıklar ışık hızına o kadar yakın seyrederler ki, onlar açısından bakıldığında, dünya zamanına göre on binlerce yıl gibi gözükmesine rağmen, dakikalar içinde galaksiyi kat ederler. Eğer zaman genişlemesi olmasaydı, bu parçacıklar buraya hiçbir zaman varamazlardı.
    Hız, zamanda ileri sıçramanın bir yoludur. Kütle çekimi ise bir diğer yolu. Einstein genel görelik kuramında kütle çekiminin zamın yavaşlatacağı öngörüsünde bulunmuştu. Saatler tavan arasında, dünyanın merkezine daha yakın olan ve dolayısıyla daha derin bir kütle çekim alanı içinde bulunan bodrum katına göre birazcık daha hızlı çalışırlar. Benzer şekilde, uzaydaki saatler, yerdekilere göre daha hızlı çalışırlar. Yine bu etki de çok küçüktür. Fakat, hassas saatler yardımıyla doğrudan ölçülmüştür. Hatta bu zaman çarpıtma etkileri Küresel Konumlandırma Sistemleri'nde dikkate alınmak zorundadır. Eğer dikkate alınmazsa, gemiciler, taksi sürücüleri ve uzun menzilli füzeler kendilerini rotalarından kilometrelerce sapmış halde bulabilirler.
    Bir nötron yıldızının yüzeyinde kütle çekimi öyle güçlüdür ki, zaman burada, dünyaya göre yaklaşık yüzde 30 daha yavaş akar. Böyle bir yıldızdan bakıldığında buradaki olaylar hızlı biçimde ileri sarılan bir filmin görüntüsüne benzer. Bir kara delik ise zaman çarpıklığının en uç noktasını temsil eder. Deliğin yüzeyinde zaman, dünyaya göre durmuş haldedir. Yani bir kenarından kara deliğe düşecek olursanız, sizi yüzeyine doğru çektiği o kısa süre içerisinde evren tüm sonsuzluğunu yaşar ve bitirir. Dolayısıyla kara deliğin içindeki bölge, dışarıdaki evren söz konusu olduğu sürece, zamanın sonunun da ötesindedir. Eğer bir astronot bir kara deliğin çok yakınına yaklaşıp parçalanmadan geri dönebilirse- ki bu çok uzak bir olasılıktır- geleceğe oldukça uzun bir sıçrama gerçekleştirebilir.
    Başım Dönüyor
    Şimdiye kadar zamanda ileri gitmekten bahsettik. Peki ya geriye doğru seyahat? Bu konu çok daha sorunlu. 1945 yılında Princeton'daki ileri çalışma enstitüsünde bulunan Kurt Gödel, Einstein' in kütle çekim alanı denklemlerinden, dönen bir evren tanımı ortaya koyan bir çözüm çıkarttır. Bu evrende bir astronot, kendi geçmişine ulaşacak şekilde uzayda seyahat edebilmekteydi. Bu durum, kütle çekiminin ışığı etkileme şeklinde kaynaklanıyordu. Dönen evren ışığı (ve dolayısıyla nesneler arasındaki nedensel ilişkileri) sürükleyecek, maddesel bir nesnenin uzayda ve zamanda kapalı bir döngü içinde, herhangi bir devrede yakın çevresindeki ışık hızını aşmaksızın dönmesine izin verir. Gödel'in çözümü matematiksel bir merak olarak bir kenara bırakıldı; sonuçta, evrenin bir bütün olarak döndüğünü gösteren bir kanıt yoktu. Fakat bulduğu çözüm bir taraftan da, zamanda geri gitmenin, görelilik kuramı tarafından yasaklanmadığını da ortaya koymuştur. Zira Einstein de bu kuramın bazı durumlarda geçmişe yolculuğa izin verebileceği düşüncesiyle başının dertte olduğunu itiraf etmişti.
    Geçmişe yolculuk için başka senaryolar da bulundu, örneğin 1974 yılında Tulane Üniversitesi'nden Frank J. Tipler, kocaman ve sonlu uzunluğa sahip bir silindirin kendi ekseni etrafında ışık hızıyla dönmesinin, yine ışığı bir ilmek gibi kendi etrafına çekerek, astronotların kendi geçmişlerini ziyaret etmelerini sağlayabileceğini hesaplamıştır. 1991' de ise Princeton Üniversitesi'nden J. Richard Gott, evren bilimcilerinin Büyük Patlamanın erken dönemlerinde yaratılan yapılar olarak bildikleri kozmik sicimlerin de benzer sonuçlar verebileceğini öngörmüştü. Fakat 1980'lerin ortalarında, "solucan deliği" kavramı temel alınarak, bir zaman makinesi için en gerçekçi senaryo ortaya çıktı.
    Bilim kurguda solucan delikleri kimi zaman yıldız geçitleri olarak adlandırılırlar. Bunlar sayesinde, uzayda birbirinden çok uzak noktalar arasında kestirme bir geçiş yapılabilir. Hipotetik bir solucan deliğinden atladığınızda, galaksinin diğer bir yanına bir an içinde ulaşmak mümkündür. Solucan delikleri, kütle çekiminin sadece zamanı değil uzayı da çarpıttığını gösteren genel görelilik kuramına doğal olarak uygundurlar. Kuram, uzaydaki iki noktayı birbirine bağlayan alternatif yol ve tünel geçişlerine benzer yapılanmalara izin verir. Bir tepenin altından geçen bir tünelin, tepe yüzeyini izleyen yoldan daha kısa olabilmesi gibi, bir solucan deliği de bildiğimiz uzaydaki normal bir güzergâhtan daha kısa olabilir.
    Solucan deliği bir bilim-kurgu aygıtı olarak 1985 yılında yayınlanan "Contact" adlı romanında Carl Sagon tarafından kullanıldı. Sagon'ın da vurguladığı gibi Kaliforniya Teknoloji Enstitüsünden Kip S. Thorne ve arkadaşları, solucan deliklerinin bilinen fizikte uyumlu olup olmadığını bulmak üzere yola çıkmışlardı. Başlangıç noktaları, bir solucan deliğinin korkunç bir kütle çekimine sahip olması açısından bir karadeliğe benzemesi gerektiği düşüncesidir. Fakat hiçliğe doğru tek yönlü bir yolculuk sunan karadelikten farklı olarak, solucan deliklerinin girişleri gibi çıkışları da olmalıydı.
    Döngünün İçinde
    Bir solucan deliğinin içinden geçilebilir özellikte olabilmesi için Thorne' un "ekzotik madde" dediği şeye sahip olması gerekir. Bunun görevi, çok büyük kütleli bir sistemin kendi yoğun ağırlığı altında bir kara deliğe çökmesi yönündeki doğal eğilimle mücadele edecek bir karşıt kütle çekimi üretmektir. Karşıt kütle çekimi veya kütle çekim itmesi, negatif enerji veya basınçla üretilebilir. Negatif enerji durumlarının bazı Kuantum sistemlerinde mevcut olduğu bilinmektedir ki, bu durum, yeterli miktarda karşıt kütle çekimi malzemesinin bir araya toplanıp toplanamayacağı pek açık olmasa da, Thorne' un ekzotik maddesinin fizik kurallarınca yasaklanmadığını düşündürmektedir. (Bkz. "Negative Energy Wormholes and Warp Drive", Lawrence H. Ford ve Thomas A. Ramon: Scientific American, Ocak 2000).
    Daha sonra Thorne ve meslektaşları, kararlı bir solucan deliği oluşturulabilmesi halinde, bunun bir zaman makinesine de dönüştürülebileceğini fark ettiler. Bunların birinden geçen bir astronot sadece evrende başka bir yere değil, geçmişte veya gelecekte herhangi bir zamana da çıkabilirdi.
    Solucan deliğini zaman yolculuğuna uygun hale getirmek için ağızlarından bir tanesi nötron yıldızına bağlanıp, yüzeyine yakın bir şekilde konumlandırılabilirdi. Yıldızın kütle çekimi, solucan deliğinin ağzının yakınlarındaki zamanı, solucan deliğinin uçları arasındaki zaman farkının gittikçe artmasını sağlayacak şekilde yavaşlatacaktır. Daha sonra her iki uç da uzayda uygun yerlere yerleştirildiğinde bu zaman farkı aynen korunacaktır.
    Bu zaman farkının 10 yıl olduğunu varsayalım. Bu deliği bir yönde geçen bir astronot geleceğe doğru 10 yıllık bir sıçrama yaparken, ters yönde geçen bir astronot geçmişe doğru 10 yıllık bir sıçrayış gerçekleştirecektir. Normal uzay üzerinden yüksek bir hızla başlangıç noktasına dönen ikinci astronot, "henüz ayrılmadan önce evine dönmüş" olacaktır. Diğer bir deyişle, uzaydaki kapalı bir ilmek aynı şekilde zamanda da kapalı bir ilmek haline gelebilir. Bunun kısıtlamalarından biri, astronotun, solucan deliğinin henüz yapılmamış olduğu bir geçmiş zaman dilimine gidememesidir.
    Solucan deliğinden bir zaman makinesi yapma konusunda aşılması en zor sorunlardan birisi, öncelikle solucan deliğinin nasıl yapılacağıdır. Muhtemelen uzay, Büyük Patlama'nın kalıntıları olan bu tip yapılarla doğal olarak örülü durumdadır. Eser öyleyse, üstün bir uygarlık bunlardan bir tanesine hükmedebilir. Veya solucan delikleri Planck uzunluğu denen ve bir atom çekirdeğinin 1020'de biri kadar minicik ölçeklerde doğal olarak meydana çıkıyor olabilirler. Prensipte böyle minik bir solucan deliği bir enerji itimiyle kararlı hale getirilip, bir şekilde kullanılabilir boyutlara genişletilebilir.
    Sansürlü !
    Mühendislik sorunlarının çözüldüğünü kabul edersek, bir zaman makinesinin üretilmesi, nedensel açmazlarla dolu bir Pandora Kutusu'nun açılmasına neden olabilir. Geçmişe gidip kendi annesini henüz genç bir kızken öldüren zaman yolcusunun durumunu düşünelim. Buna nasıl anlam verebiliriz ? Eğer kız ölürse, gelecekte zaman gezginin annesi olamayacaktır. Öte yandan zaman yolcusunun doğumu gerçekleşmezse, geri dönüp annesini de öldüremez.
    Bu çeşit açmazlar, zaman gezgininin geçmişi değiştirmeye kalkıştığı imkânsızlığı aşikâr durumlar da ortaya çıkar. Fakat bunlar, bir kişinin geçmişin bir parçası olmasını da engellemez. Sözgelimi zaman gezgini geçmişe gider, genç bir kızı ölümden kurtarır ve bu kız da büyüdüğünde onun annesi olur. Nedensel döngü şimdi tutarlıdır ve artık açmazlara neden olmaz. Nedensel tutarlılık, bir zaman gezgininin neler yapabileceği konusunda bazı kısıtlamalar getirebilir. Fakat, zaman yolculuğunu hepten yasaklamaz.
    Zaman yolculuğu tamamen açmazlarla dolu olmasa da, oldukça acayip olacağı kesin. Bir yıl ileriye sıçrayıp Scientific American'ın ileriki bir sayısındaki bir matematik teoremini okuyan bir zaman yolcusu düşünün. Ayrıntıları not alsın, kendi zamanına dönsün, bir öğrenciye bu teoremi anlatsın ve öğrenci de bunu Scientific American' a yazsın. Çıkan makale elbette zaman yolcusunun okuduğu makalenin ta kendisidir. Dolayısıyla karşımıza bir soru çıkıyor: Teoreme ilişkin bilgi nereden geldi ? Gezginimizden değil, çünkü o sadece bir yerde okudu; öğrenciden de değil, çünkü o da bunu gezginimizden öğrenmişti. Dolayısıyla bilgi, mantıksız bir şekilde hiçbir yerden gelip var olmuş gibi gözüküyor!
    Zaman yolculuğuyla ilgili garip sonuçlar bazı bilimcileri, bu fikri tamamen reddetmeye itiyor. Cambridge Üniversitesi'nden Stephen W. Hawking, nedensel döngüleri devre dışı bırakacak bir "tarihsel sırayı koruma varsayımı" öneriyor. Görelilik kuramı nedensel döngülerin oluşmasına izin verdiğinden tarihsel sıranın korunması, geçmişe yolculuğu engelleyecek bir başka etmenin ise karışmasını gerektirmekte. Peki bu etmen ne olabilir ? Bir öneriye göre durumu kurtaran, kuantum süreçleri olabilir. Bir zaman makinesinin varlığı, parçacıkların kendi geçmişleri ile döngüsel ilişkilere girmesini mümkün kılacaktır. Hesaplamalardan edinilen ip uçlarına göre, meydana gelecek karışıklık, kendi kendini besleyerek, solucan deliğinin dağılmasına yol açacak bir enerji kaçağına neden olabilir.
    Tarihsel sıra koruması halen bir varsayımdan ibarettir ve zaman yolculuğu da halen bir ihtimal olarak durmakta. Konunun nihai çözümü, sicim kuramı veya onun bir uzantısı olan M-kuramı gibi bir kuram aracılığıyla, Kuantum mekaniği ile kütle çekiminin başarılı bir birleşiminin ortaya konmasını beklemek zorunda olabilir. Hatta gelecek nesil parçacık hızlandırıcılarının yakındaki parçacıkları kısa ömürlü nedensel döngülere sokabilecek kadar uzun ömürlü atom altı solucan delikleri oluşturabilmeleri de mümkün gözüküyor. Bu olay Wells'in Zaman Makinesi hayali yanında çok cılız bir çaba olarak kalsa da, fiziksel gerçeklik görüşümüzü ebediyen değiştirecektir.
#16.11.2007 23:27 0 0 0
  • Son yıllarda cep telefonları ve baz istasyonlarının zararlarına dair tartışmalar gitikçe alevleniyor. Kendim de bir cep telefonu sahibi olduğum ve biyoloji ile uğraştığım için, bu konuya kayıtsız kalamadım ve şimdi, yakın bir zamanda internetten edindiğim bir dosyanın özeti ile beaber, bu konudaki görüşlerimi ve elimdeki bulguları aktarmaya çalışacağım (tabii, Türkiye'de cep telefonlarının "cep"e olan zararlarından (sabit ücret vb. gibi haraçlardan) da bahsetmek lazım ama, o hem çok geniş, hem de pek bilimsel olamayacağım bir alan). Cep telefonlarının zararlı olduğuna dair görüşler, bu araçların yaydıkları bilinen düşük frekanslı (sıklıklı) ElektroManyetik Alan (EMA) unsurunu temel alıyor. Elektrik, çağımıza damgasını vuran ve medeniyetimizin neredeyse temeli olan bir enerji biçimi olmakla beraber, hakkında hala henüz anlaşılamamış bir çok nokta var. Bu noktalar, fizik bilimi açısından elektrik ve elektromanyetik kuvvetlerin yapılarında olduğu kadar, biyolojik açıdan, bu kuvvetlerin canlıları nasıl etkilediği konularında da karşımıza çıkıyor. Henüz bilinenler, bilinmeyenlere oranla oldukça az olsa da, EMA ve bileşenlerinin organizmaları nasıl etkilediği konusunda bilim adamlarının elinde bir takım ip uçları bulunmakta.
    Elektrik Canlıyı Nasıl Etkiler?
    Elektrik, hepimizin aşina olduğu ve belki de en yaygın olarak karşı karşıya kalıp kullandığımız enerji biçimi. Elektriğin bu yaygın kullanımı, insan eliyle, doğada kendiliğinden bulunması olanaksız bir "manyetik kirlenmeye" de ister istemez neden oluyor (Sadece dünyanın bir çok yerinde bulunan santral ve yüksek gerilim hatlarındaki milyonlarca voltluk elektriği düşünmek bile yeterli). Peki insan yapımı bu enerji birikimi ve kuvvet alanı kirliliği, nazik biyolojik yapıyı nasıl etkiler?
    EMA'ın beyni nasıl etkilediği konusunda bir takım çalışmalar yapılagelmekte. Bunların en önemli sonuçlarından bir tanesi, EMA varlığında, beyinde "serbest radikaller" olarak bilinen kimyasal maddelerin miktarlarının normal düzeylerinin üzerine çıkması. Serbest radikaller veya oksijen radikalleri dediğimiz bileşikler, oksijenle solunum yapan (aerobik) hücreler başta olmak üzere, tüm hücrelerde yürütülen faaliyetler sonucu ortaya çıkan, kimyasal açıdan son derece aktif bileşiklerdir. Bu bileşikler, hücrelerin normal faaliyetleri sonucunda az miktarlarda oluşurlar ve hücre içinde bulunan "antioksidan savunma sistemi" elemanları tarafından hızla ayrıştırılırlar. Bu ayrıştırma işlemi olmadığında veya serbest radikallerin miktarlarında artış meydana geldiğinde, çok aktif moleküller olan radikaller, hücre içinde DNA (deoksiribonükleik asit; genlerdeki bilgiyi taşıyan büyük molekül zincirleri) başta olmak üzere, yapısal önemi olan bir çok bileşenin (örneğin hücre zarındaki yağ ve hücre içindeki protein moleküllerinin) yapılarını bozup, işlevlerini etkiliyorlar. Serbest radikaller ayrıca, hücre içi depolardan hücre sıvısına kalsiyum iyonu serbestlenmesi gibi, hücrenin faaliyetlerini kökten etkileyen değişikliklere de neden olur.
    EMA, serbest radikal bileşiklerinin ortadan kaldırılma hızlarını azaltarak, daha uzun süre etki etmelerine ve muhtemel zararlı etkilerini daha uzun süre ve daha muhtemel olarak gerçekleştirebilmelerine neden olmakta. Dolayısıyla, EMA'ın beyinde serbest radikal miktarını artırması, ilk bakışta hücresel hasar ve tümör oluşumu gibi etkileri de beraberinde getirebileceği düşünülüyor.
    Bunun yanı sıra, beynin kendisi de elektrikle çalışan bir yapıdır. Dolayısıyla, bir EMA, beynin çalışmasını doğrudan etkileyebilir ki, bu da, kablosuz iletişimde (örneğin cep telefonlarında) ortaya çıkan EMA'ın, başta bilişsel işlevler olmak üzere, bir çok beyin işlevini etkileyebileceği ihtimalini de akla getirmektedir.
    Cep Telefonlarının Güvenilirliği
    Halihazırda cep telefonlarının sağlık açısından güvenli hale getirilmesi konusunda alınan önlemler, daha ziyade, bu araçların yaydığı EMA dalgalarının canlı doku tarafından emilmesi sonucu ortaya çıkan ısı artışının önüne geçebilmek amacını taşımaktadır (mikrodalga fırınlar, aynı yöntemle ısıtma yaparlar; belli frekanslardaki dalgaların emilmesi, dalgaların enerjisinden dolayı, emen ortamın ısınmasına neden olur). Fakat elbette ki, cep telefonlarından meydana gelebilecek etkiler, sadece ısınma ile sınırlı değil. Yukarıda da bahsetmeye çalıştığım gibi, EMA'ın kendisi, doğrudan canlı dokuyu etkileyebilmekte.Aşağıda da belirtileceği gibi, cep telefonu üreticilerince "güvenli" olarak sınıflandırılan EMA seviyelerinde yapılan laboratuvar sonuçları, özellikle uzun süreler için, belli bazı zararların ortaya çıktığını göstermiş.
    Serbest radikallerin bu tip kablosuz letişim araçlarından ve diğer kaynaklardan gelen EMA tarafından artırılması söz konusu olunca, akla hemen serbest radikallere karşı sıklıkla ve başarıyla kullanılan antioksidan (oksitlenmeyi, yani, oksijen radikalleri ile reaksiyona girmeyi engelleyici) bileşiklere baş vurmak geliyor. Çoğumuzun bildiği gibi, en yaygın kullanılan antioksidan bileşikler E ve C vitaminleri. Bu vitaminler, serbest radikalleri ortamdan uzaklaştırarak, hücre bölümlerinin bu moleküllerin hasarından korunmasını sağlıyorlar. EMA konusunda yapılan çalışmalar, bu bileşiklerin, hem EMA, hem de yaşlılık ve zararlı madde kullanımına bağlı serbest radikal hasarını azalttığını göstermekte (Yani cep telefonu (veya sigara) kullanıyorsanız, şimdilik bol bol maydanoz, soğan (E vitamini) ve narenciye tüketin, hatta antioksidan preparatlardan kullanın; ne olur ne olmaz..:-).
    EMA ve DNA
    EMA'nın DNA hasarına neden olduğu artık biliniyor. Örneğin Washington Üniversitesi'ndeki bir araştırıcı grubu, iki saat boyunca 60 Hz frekansta bir EMA uygulanmasının (ki bu miktar, evde kullandığımız elektrikli aletlerden aynen yayılır), sıçanların beyninde DNA hasarına neden olduğunu ortaya çıkarmışlar. Güvenli oalrak kabul edilen dalgaların iki saat uygulanması da benzer DNA hasarını netice vermiş. Bu araştırıcılar aynı zamanda, bu hasarın, melatonin (normalde vücutta bulunan ve yaş ilerledikçe salgılanması azalan bir hormon) başta olmak üzere, antioksidan bileşiklerle engellendiğini de göstermişler. Dolayısıyla, bu DNA hasarı da yine, EMA sonucu miktarları artan serbest radikallerden kaynaklanıyor olabilir.
    DNA hasarı, sinir hücrelerinde, diğer hücrelerde olduğundan daha değişik etkilere neden olur. Sinir hücrelerini vücudun diğer bir çok hücresinden ayıran en önemli özelliklerden biri, bölünme (çoğalma) yeteneklerini kaybetmiş olmalarıdır. Bölünmeye devam eden hücrelerde DNA hasarı, kanser hücreleri oluşumunu netice verebilir. Çünkü DNA üzerindeki "uygun" bir hasar, hücrenin bölünme kontrolünün ortadan kalkmasına ve adeta çılgınca bölünerek çoğalmasına neden olabilir (kanser dediğimiz şey de basitçe budur zaten). Fakat sinir hücreleri bölünemediğinden, onlarda meydana gelen DNA hasarları daha ziyade hücrenin işlevlerinin bozulmasına veya ölümüne neden olabilir ki, bu da sinir sistemini etkileyen hastalıklara neden olabilir veya bu hastalıklara gidişi hızlandırabilir (bunun yanında, sinir sisteminin destek dokusunu oluşturan "glia" (glue, yapıştırıcı) hücreleri bölünebilirler ve bunlardaki DNA hasarı kanserleşmeye yol açabilir).
    Biraz Daha Bilgi
    Beyindeki hücrelerden bazıları, birbrleriyle haberleşmek için Dopamin adlı bir sinir ileti maddesi kullanırlar. Az önce bahsi geçen serbest radikallerin, özellikle bu dopaminerjik (yani dopamini kullanan) hücreler üzerine yıkıcı etkileri olduğu gözlenmiş. Özellikle Parkinson hastalığında, bu dopamin sistemindeki bozukluklar oldukça önemli. Yine melatonin hormonu, bu hasarı engellemekte oldukça başarılı bir rol oynuyor. Melatonin, dopamin nöronlarını bu hasardan koruyarak, normal işlevlerine devam etmelerini sağlıyor.
    DNA molekülüne ait ilginç bir bulgu, bu molekülün çok iyi bir yarı geçirgen olarak davranması. Herhangi bir elektrik yükü DNA'ya uygulandığında, DNA'nın çift sarmalı içinde karmaşık bir yük hareketi gözlenmiş. Bu hareketin ilginç tarafı, belli bir elektriksel özellik taşıyan bir molekül bölümüne geldiğinde (ki bu kısımlar guanin denen bir baz içeriyor), buradaki zincirin açılmasına ve/veya kopmasına neden olabiliyor. Bu da DNA'da değişiklik, yani mutasyon anlamına geliyor. Ayrıca DNA molekülü, verilen akıma bağlı oalrak, muhtemelen yükü dengeli dağıtmak üzere şeklini de değiştiriyor.
    EMA'a uzun süreli maruz kalmak, organizmada stres oluşturmakta. bu stres uzun süre devam ettiğinde ise, başta bağışıklık sistemi olmak üzere, bir çok sistemde fonksiyon vbozuklukları ortaya çıkabliyor ve böylece organizma, kanser ve enfeksiyon gibi risklere daha açık hale gelebiliyor.
    EMA ayrıca, enzimleri ve hücre içi haberci sistemleri dediğimiz sistemleri de etkilemekte. Enzimler, biyolojik tepkimelerin meydana gelmesi için gerekli olan protein yapıda katalizörlerdir (kolaylaştırıcı). Enzimler olmadan, canlida meydana gelen moleküler olayların büyük bir çoğunluğu gerçekleşemez. Bir enzimin yapısındaki ufak bir değişme de, enzimi tamamen işlev dışı bırakabilir. Hücre içindeki haberci sistemler ise, hücreye dışarıdan gelen elektriksel, kimyasal vb. uyarıların, hücre içinde çeşitli aktivite veya cevaplara dönüştürülmesini sağlayan tepkimelerden oluşurlar. Bu tepkimeler birbiri ardına bir şelale gibi cereyan eden ve enzimlerle çabuklaştırılan tepkimelerdir. Bunlar, hücre zarında meydana gelen bir uyarının, hücre içine artırılarak (amplifikasyon) iletilemsini sağlarlar. EMA'ın bu sistemler üzerine etkileri de oldukça karmaşık sonuçlar doğurabilir.
    Eldeki bu ve diğer verilere rağmen, araştırmacılar cep telefonlarının güvenliliği konusunda net bir şey söylenemeyeceğini de belirtiyorlar. Çünkü henüz bilinenler çok az ve çok karmaşık bir etkileşim söz konusu. Tek tek deneylerden yola çıkarak genel bir kanaate varmak oldukça zor. Ayrıca bu verilerin elde edildiği çalışmaların, genellikle "zararlı etki"yi bulmaya yönelik olduğu da gözden kaçırılmamalıdır.
    Ayrıca...
    Bir de şahsi olarak belirtmek istediklerim var. Cep telefonları hayatı oldukça kolaylaştıran ve insana hız kazandıran icatlardan biri. Yukarıda da bir dizi "zarar" bulgusundan bahsettim. Şimdi; eğer bir büyük şehirde yaşıyorsanız, birileriyle kavgalı veya işinizden (ya da kendinizden) memnun olmadığınız vb.. için sıkıntılıysanız, toplu taşıma araçları ile seyahat ediyorsanız, hele hele bir de sigara kullanıyor ve alkol alıyorsanız, (bir kaç madde de siz ekleyin) cep telefonunun size vereceği zararı önemsemeye hiç değmez. Pireyi deve yapmanın alemi yok. Her an çevremizden milyarlarca zararlı etkenin bombardımanı altındayız zaten. Yaşamın kendisi çürütücü bir faktör olarak en başta yer alıyor; yaşlanıyoruz hepimiz. Zamanın geçmesi her şeyden daha zararlı. Bunların yanında sadece bir cep telefonu veya baz istasyonu vs.nin zararına kafayı takıp, balatayı sıyırarak Panter Emel'leşmenin anlamı yok. Bilimsellikse, en bilimseli bu. Ortada hiç bir belirgin kanıt yokken, ilkel dürtülerle hareket etmemek en akıllıca iş olacaktır (deprem söylentileri ve ardından ayyuka çıkan panik de aklınızın bir köşesinden geçsin bu arada). Hem cep telefonu bir araçtır ve buna ihtiyaç duyan kişiler tarafından kullanılır. Eğer size vereceği fayda, zararından daha büyük değil veya ondan azsa, kullanmazsınız olur biter. Herkesin elinde görmeye alıştığımız, sahip olmayanları ayıplama vesilesi bile olabilen cep telefonlarını ne yok edebilir, ne de yasaklayabilirsiniz (gerçi burası Türkiye, olur mu olur!). Bu yüzden siz seçiminizi yapın ve kullananları da kendi hallerine bırakın derim ben. Eğer cep telefonunun radyasyonundan endişeliyseniz, elektrik tellerindeki (hele hele birçok yerde yerleşim birimlerinde bulunan yüksek gerilim hatlarındaki)EMA'nı, havadaki kükürt dioksit oranını, sürekli kirlenen dünyanın uzun vadede karşımıza çıkaracağı sorunları, stresin nelere sebep olabileceğini ve bir gün gelip de öleceğimizi düşünmenizi hiç mi hiç tavsiye etmem. Sonra maazallah...
    Elbette zararları olabilir (hatta bence var). Ama hayatınızı kolaylaştırarak size kazandırdığı zamandan biraz daha azını, ömrünüzün sonundan aldığını düşünün. belki biraz rahatlarsınız. Biraz pragmatik olabilir ama, basit bir kar zarar hesabı bu.. Eğer yine de ömrüm uzun olsun diyorsanız, tedbiren, başta C ve E vitaminleri olmak üzere, diğer antioksidan maddeleri içeren besinleri (ve hatta yeterince pimpiriklenmiş iseniz bunları içeren günlük doz hapları) tüketebilirsiniz. Bunlar, şimdiye kadar belirlenmiş olan zaralı etkilerin önüne geçmek için muhtemelen yeterli olacaktır (ah bir de bunları Emel Abla'ya anlatabilsek...). Tabi cep telefonlarının henüz belirlenememiş başka zararları varsa, onu bilemem..
    Bu arada, Azerbaycan'lı bir biyofizikçi olan Prof. A. Muharramov ile yaptığımız bir görüşmede, kendisinin çalışma konusu olması hasebiyle, bu manyetik alanlar ve onların etkileri konusuna da girmiştik. Ona (ve bir çok meslektaşına) göre, bu tip manyetik alanlar laboratuvar çalışmalarında zararlı bazı kimyasal etkiler oluştursa da, çoğu zaman, beynin elektriksel enerjisini artırıp, bilişsel faaliyetleri kuvvetlendirmesi söz konusu. Kendisi bu konuları biyoenerji ile de bağdaştırarak geniş bir biçimde anlatmış ve bize de zevkli bir ayaküstü konferans dinletmişti (bu çalışmalarının sonuçlarının açıklanmasının eski Sovyet Rusya döneminde yasaklandığını da ayrıca ekleyeyim!). Hatta bu konudaki çalışmalarını Türk Fizyolojik Bilimler Derneği'nin, 4-6 Eylül 2000 tarihindeki 26. kongresinin son gününde bir konferans halinde de dinleyicilere sundu. Ama bizim camiadan pek ses geldiğini söyleyemeyeceğim :))
#16.11.2007 23:23 0 0 0
  • ELEKTRON MİKROSKOBU DÜNYASI
    Aşağıda, "taramalı elektron mikroskobu" (scanning electron microscope; SEM) ile elde edilmiş bazı fotoğraflar mevcut. Bu mikroskobun özelliği, yapıların üç boyutlu görüntüleri hakkında doğrudan bir fikir vermesi. Bu araç sayesinde, mikorskobik boyutlara kadar küçülebilecek bir insanın neler görebileceğini, küçülmeye gerek kalmadan anlayabiliyoruz. Normalde elektron mikroskobu görüntüleri renksizdir ve sonradan bilgisayarlar aracılığıyla renklendirilebilirler. Buradaki fotoları da ben, Adobe Photoshop programı ile hafif dokunmalar yaparak renklendirip düzenledim. Resimlerin daha büyük halleri için üzerlerine tıklayabilirsiniz. Bazı resimlerin ayrıntılarının kaybolmasına kıyamadığım için, boyut olarak biraz büyük oldular ama sanırım resimleri görünce bana hak vereceksiniz... İyi gezmeler.
    noimage KAN PIHTISI: Damarlarımızda akan kan, herhangi bir yaralanma durumunda hemen pıhtılaşarak, fazla miktarda kanın vücut dışına çıkmasını engeller. Pıhtılaşma, onlarca faktörün birbirlerini zincir bir tepkime ile aktif hale getirmek suretiyle, şelale benzeri bir kimyasal basamaklar dizisi sonucunda gerçekleşir. Sonuçta, şekildeki iplikçikler şeklinde görülen "fibrin" proteinleri oluşur ve kanın akışı durdurulur.
    noimage BARSAK DUVARI ve VILLUSLAR: Yediğimiz besinlerin vücuda alınma işleminin, yani sindirimin büyük bir kısmının gerçekleştiği ince barsak, çok özel bir duvar yapısına sahiptir. Üstteki resimde, barsak duvarında bulunan ve villus adı verilen katlantılar görülüyor. Bu katlantılar, besinlerin emilimi için gereken yüzey alanının artırılmasını sağlarlar. Altta ise bu villuslardan bir tanesinin ortadan kesilmiş halinin fotoğrafı var. Villusun tüm yüzeyi, besin maddelerinin emilimi için özelleşmiş silindirik epitel hücreleri ile döşelidir. İç kısmında ise, lenf ve kan damarları bulunur. Fotoğrafta villusun içinde görülen binlerce küçük topak, yağların emilmesini sağlayan ve kilomikron denen özel yapılara aittir.
    noimage BÖBREKTEKİ İDRAR SÜZGEÇLERİ: Böbreklerin en önemli görevlerinden biri, kanı sürekli filtre etmektir. Bunun için böbrekte bulunan özel kılcal damar yumaklarından süzülen kan sıvısı, daha sonra bir dizi oldukça karmaşık işlemleidrara dönüştürülür. Resimde bu süzülme işinin gerçekleştiği damar yyumaklarından birinin bir bölümü görülüyor. Resimde görülen binlerce uzantı, bu damar yumaklarının etrafını saran ve filtrasyonun kalitesini ve miktarını sürekli kontrol eden "podosit" adlı özel hücrelerin uzantılarıdır (P harfi ile gösterilen hücre). , bu hücrelerin ve filtrasyon zarını oluşturan diğer bileşenlerin şematik bir şeklini göreceksiniz.
    noimage EN KARMAŞIK KAMERA; GÖZ: Bu resim, yabancı bir gezegenin yüzeyini andırsa da, aslında gözümüzde bulunan merceğin, gözün iç kısmından görünen halidir. Resmin sol alt köşesindeki kabartı, göz merceğidir. Ona tüm çevresinden bağlı olan (Z harfiyle gösterilen) iplikler ise, siliyer kaslar denen (C harfi) ve göz merceğinin, değişik uzaklıklardaki nesneleri net görebilmek amacıyla kalınlığını ayarlayan kasları merceğe bağlayan ince iplikçiklerdir. Normal bir gözde bu iplikçikler, sürekli gergin bir halde, merceği belli bir kuvvetle dört bir yandan çekerler.
    noimage SAÇ KILI: Şampuan reklamlarında artık sıkça gördüğümüz, bilgisayarda modellenmiş yakın plan saç kılı görüntülerinin aslı. Saç kılı, özel bir şekilde üst üste istiflenmiş keratin (bir çeşit protein) plaklarından oluşur. Bu plaklar arasında bulunan renk maddeleri (pigmentler) ise saçın rengini belirlerler. Yaşlandıkça, saç liflerini oluşturan hücre kalıntıları içinde daha fazla hava kabarcıkları oluşmaya başlar ki, bu da saçların beyazlaması sonucunu getirir. Şeklin üst kısmında bir kıl şaftı (gövdesi) ve altta da biraz daha büyük büyütmedeki görüntüsü görülebilir.
    noimage KILIN DERİDEN ÇIKTIĞI NOKTA: Yine bir kılın elektron mikroskobundan görüntüsü. Bu kez, kılın deriden çıktığı noktayı görmekteyiz. Adeta bir ağacın köküne benziyor değil mi? Derinin kıl kökünün hemen etrafında yaptığı katlantılara dikkat ediniz. Ayrıca bu bölgede çoğu zaman ter ve yağ bezlerinin deri üzerine açıldığı delikçikler de bulunur.
    noimage DALAK ve KARMAŞIK DAMAR YAPISI: Bu fotoğrafta, dalakta bulunan kan damarlarının karmakarışık yapısını görüyoruz. Sol üst kısımda görülen ana damar dallanarak, diğer tüm ince damarları oluşturuyor. Bu tip fotoğrafları çekebilmek için araştırıcılar önce, özel bir plastik maddeyi (resin) damar içine enjekte ederek, tüm damarları doldurmasını ve ardından donmasını sağlarlar. Bunun ardından, dokunun diğer bölümleri, asitler vb. maddeler yardımıyla uzaklaştırılınca, geride bu şekilde "kalıplar" kalır. Bu kalıplama işlemi, mikroskobik veya makroskobik bir çok biyolojik boşluğun (kalbin içi, akciğer bronşları vb) yapısına ışık tutmaya yardımcı olmuştur.
    noimage DÖLLENME: Resimde binlerce spermin, bir yumurtayı dölleyebilmek için giriştiği mücadeleden yakın plan bir görüntü var (tavşan spermleri). Spermlerin hepsinin geniş baş bölgesi, adeta nükleer başlık taşıyan bir füze gibi eritici bir madde ile dolu bir şapka (akrozom) taşır ve yumurta üzerindeki tabakayı, bu şapka içinde bulunan özel enzimlerle delmeye çalışırlar. Bu spermlerden bir tanesinin baş kısmı yumurtaya girdiği anda, diğer tüm spermler için aniden (halen nedeni tam olarak açıklanamamış olan) sıkı bir dizi engel ortaya çıkar ve ikinci bir spermin yumurtaya girmesine olanak kalmaz.
    noimage MOTOR SİNİR ve KAS: Hareketlerimizi sağlayan kas hücreleri, merkezi sinir sisteminde gelen sinyallere göre hareket ederler. Bunun için, merkezden çıkan bir iletim kablosu (alfa motor nöron; resimde N), kas hücresinin zarı üzerine, adeta bir "soket" yaparak bağlanır. Bu yapı, sinir-kas kavşağı (myoneuronal junction, resimde MJ) olarak bilinir ve sinir sinayalinin kasa geçerek, kas hücresi içinde, kasılmayla sonuçlanan bir dizi karmaşık olayı başlatmasını sağlar.
    noimage KEMİĞİN MİMARİSİ: Bu resimde, kemiğin iç kısımlarını oluşturan ağsı (trabeküler) yapıların elektron mikroskobu altındaki görünrüleri var. Bu yapılar kalsiyum tuzlarından oluşmuş mineral çökeltilerinden yapılmışlardır ve kemiğin dayanıklılık fonksiyonu için temel önemdedirler. Bu resimde boş olarak gördüğümüz mağara benzeri bu yapıların içi aslında, normal canlı bir kemikte, vücudun en aktif dokularından biri olan ve kan hücrelerimizi sürekli olarak üreten kemik iliği dokusuna ev sahipliği yaparlar. Bu dokuda üretilen kan hücreleri yine buradan geçen bir çok kan damarı aracılığıya vücuda dağıtılır. Bu yapılar ayrıca, kemik üzerine binen bir yükü bir çok yönde dağıtarak, oldukça falza miktarda ağırlığın kemiğe zarar vermeden taşınmasını sağlarlar (benim gibi 100 kg'lık bir kişinin koşarken her bir kalça eklemini bacağa bağlayan ince kemik kolonuna (collum femoris) binen yükü bir düşünün).
    noimageHÜCRE İÇİ TAŞIMA: Bu resimdeki görüntü ilk bakışta biraz zor anlaşılabilir. Şkelin ortasonda yer alan iki büyük yuvarlak, hücre içinde, hücrenin ihtiyacı için yapılmış molekülleri taşıyan keseciklerdir. Bu kesecikler, hücre içinde, bir noktadan diğerine taşınmak durumundadır. İşte bunu, kinesin ve dinein adı verilen iki molekül grubu gerçekleştirir. Keseciklerin etrafında bulunan halatımsı yapılar, hücre iskeleti dediğimiz protein kablolarıdır ve hücrenin yaşamı için çok önemlidirler. Az önce bahsettiğim bu taşıyıcı proteinler de, kesecikleri, bu hücre iskeleti liflerine bağlayıp, adeta bir teleferik gibi, bir yerden bir başka yere, belli hızlarla taşıyabilirler. Bu proteinler, enerji ile şekil değiştirebilen küçük moleküler makinalardır. Bunları resimde, liflerle kesecikler arasında minik çıkıntıcıklar olarak görebilirsiniz (uzun beyaz ok ile işaretli).
    noimageBİR SİNİR HÜCRESİ: Beyin korteksinde bulunan "piramidal" hücrelerden birisinin elektron mikrografı. Hücrenin adı, resmin ortasında görülen gövdesinin şeklinden gelir. Etrafta bulunan sayısız uzantı ise, komşu hücreler ve bu hücrenin birbirleri ile olan iletişimlerini sağlayan sinir kablolarıdır. Gövdenin sol tarafında, çıkan bir "dendrit"in nasıl dallanma yaptığına dikkat ediniz.
    noimageMİKROSKOBİK CANLILAR: Bu resim, diatom olarak bilinen canlılar gurubunun bir üyesine ait. Bu canlılar mikroskop altında harika görüntüleriyle hemen dikkat çekerler. Bu görüntüler, diatomların özel kabuk sistemleri sayesinde ortaya çıkar. Araştırıcılar, bu kabukların yapısı ve mimarisinin, ince matematiksel kurallara dayanan "harikalar" olduğu konusunda hemfikirler. Ama sanıyorum bu güzelliği takdir etmek için matematik bilmeye gerek yok. İnsan olabilmek yeterli...
    noimageTROMBOSİTLER İŞ BAŞINDA: Bu dört resim, kan pıhtılaşması sırasında "aktive olmaya başlayan" trombositlerin (kan pulcukları) maceralarını anlatıyor (bunlar, kanda gezinen hücre parçacıkları olarak düşünülebilir). Resimden çıkarılabilecek çok fazla detay olmasına rağmen, burada bizi ilgilendiren, en üstte kendi hallerinde bulunan trombositlerin, uygun bazı uyarılarla karşılaştıklarında nasıl bir "değişim" içine girdikleri. Üstten ikinci resimde, gövdelerinden uzantılar çıkarmaya başlayan trombositler, daha ileriki safhalarda (aşağıya doğru) iyice dallanıp budaklanarak, oradan gelip geçen her şeyi tutmaya ve yara üzerinde bir tıkaç oluşturmaya başlıyorlar. Sonuçta kendilerini harcıyorlar ama, vücudun korunması için son derece önemli bir iş yapıp, gedik açılan duvarları bu şekilde onarmaya başlıyorlar...
    noimageSOLUNUM YOLU EPİTELİ: Burada, solunum yolumuzun iç duvarının oldukça büyütülmüş bir kısmı görülüyor. Resimde saçaklar şeklinde görülen yapılar, solunum yolunun duvarlarını döşeyen epitel hücrelerinin uzantılarıdır (kinosilyum, CC). Bunların üzeri ise, resmin orta kısmında kel gibi görülen kısımlarda bulunen özel [url="http://www.sinancanan.net/micro/micro2.htm#goblet"] (GC) salgıladıkları yapışkan sümüksü bir madde olan mukus ile kaplıdır (balgamın kıvamını veren salgı budur). Bunlar sürekli olarak yukarıya (ağıza) doğru vuruşlar yaparak, üzerlerindeki mukus tabakası ve buna yapışmış durumdaki (toz, is vb) yabancı tanecikleri dışarıya doğru hareket ettirirler. Bunlar sonuçta balgam adını verdiğimiz kitleler halinde dışarı atılırlar. Sigara içildiğinde ise, bu uzantıların vuruş hareketleri durur ve ciğerlere sigaranın yanında bol miktarda yabancı madde de iner; böylece akciğer fonksiyonlarında bozulmalar meydana gelebilir.
#16.11.2007 23:09 0 0 0
  • İnsan beyni dediğimiz organda, çok karmaşık bir mekanizma, hayat boyu işleyip gider. Beyindeki ve vücudun diğer kısımlarındaki milyarlarca nöron, birbirleriyle ilişki kurarak, sinir sitemini oluşturur ve bizim tüm hayatsal mekanizmalarımızı en üst düzeyden yürütür. Aslında, bir çok sinir bilimcinin dahi kolay kolay hayal edemediği bir şeyi gözümüz önünde canlandırmamız gerekiyor. Ana yapısı hücrelerden oluşan kimyasal bir çorbadır sinir sistemi. Fakat öyle karmaşık bir çorbadır ki, bu gün için, hem bu çorbanın içeriği hakkında çok az bilgimiz bulunuyor, hem de bildiğimiz ögelerin de ne iş yaptıklarını bir türlü tam olarak açıklayamıyoruz. Ayrıca bu kimyasal çorba, nabız gibi atan, sürekli hareket eden, dinamik, her ögesi diğer başka bileşenlerden etkilenen ve her an kaotik (karmaşık, tahmin edilemez) tepkiler ve işlemler yapan, amaca yönelik bir bütünlüktür. Her hücre birbirinden bağımsız yaşayan birimler olsa da, vücudun diğer organları ile beraber, tüm vücut ve çevre olaylarıyla da etkileşir ve bütünlük içinde çalışırlar. Belli yerlerdeki sinir hücresi grupları, belli yerlerdeki başka gruplarla ilişki alindedir ve bu ilişkiler de ihtiyaca ve bireye göre oldukça değişkenlik gösterir.
    Beynin ve sinir sisteminin işleyişi, yakın zamanlara kadar, basit elektrik devrelerine benzetilerek açıklanmaya çalışılmıştı. Bu anlayışa göre, karmaşık da olsa, sinir sistemi (ve tabii tüm biyolojik sistemler), anlaşılabilir ve laboratuarda tekrarlanabilir, üretilebilir bileşenlerden oluşmaktadır. Hatta, bazı gruplar bu anlayışı birkaç adım daha ileriye götürerek, sinir siteminin aslında karmaşık bir elektrik devresinden ibaret olduğunu ve üzerinde yeterli miktarda çalışılarak, insan beynine benzer bir makine yapılabileceğini bile söylemişlerdir. Yani, düşünen, karar veren, sevinen, üzülen, kıskanan, hisseden ve hatta yeri geldiğinde cinnet bile geçirebilen bir makine olmalıdır bu. İşin garibi, bu fikir ortaya atıldıktan bu güne kadar, bunun nasıl başarılacağı konusunda kimsenin en ufak bir fikrinin bile bulunmaması...
    Büyük bilimci Einstein'e atfedilen bir söz vardır: "Bilim olabildiğince basit olmalıdır, ama asla daha basit değil..." Yani, bazı süreç ve olguları olduklarından daha basit görmek ve küçümsemek, bilimsel anlamda bizi hiçbir yere götürmez. Unutmayalım ki, sadece bildiğimiz oranda anlayabiliriz ve, bu gün bildiklerimizin, tüm evrendeki bilgi miktarı yanında bir hiç olduğunu akl-ı selim sahibi tüm insanlar teslim edecektir. O zaman, her hipotez için en az iki kez düşünmek durumundayız demektir.
    Bu kısa girişten sonra, şimdi de sinir sisteminin işlevlerine bu işlevelrin sonuçlarına ve bildiğimiz kadarıyla bu işlevler konusunda bizim neler yapabileceğimizi tartışabiliriz...
    ALGIAlgı, tartışılması ilginç bir konudur. Yaşadığımız çevreyi ve bu çevrenin bileşenlerini, ve hatta kendimizi nasıl algıladığımız, derin olarak düşünüldüğünde kafa karıştırıcı bir konudur. Şimdi anlatacağım şeyleri belki başka yerlerden de parçalar halinde duymuş olabilirsiniz ama, hepsini bir arada inceleyip, derinlemesine bir fikir jimnastiği yapmak ilginç olacaktır düşüncesindeyim.
    Bu günkü (ve hatta uzun süreden beri var olan) görüşlerimize ve bilgilerimize göre, beyin, algının en üst değerlendirme merkezidir. Bu işi yamak için, çevreden gelen uyarılara ihtiyacı vardır. Uyarıları çevreden veya vücudun içinden alan duyu algaçları, bu duyuları elektriksel sinyaller halinde beyine gönderir. Beyin de bu aldığı elektriksel uyarıları -bu gün bile nasıl olduğunu tam olarak anlayamadığımız bir mekanizmalar ağı ile- değerlendirerek, o uyaranın "ne demek" olduğunu belirler ve ona verilecek tepkileri başlatır.
    Az önce bahsettiğimiz "duyu algaçları" çeşitlidir. Örneğin, etrafımızdaki ışık saçan veya yansıtan cisimleri "göz" dediğimiz algaç vasıtasıyla algılarız. Aynı şekilde, kulak, seslerin; deri algaçları dokunma, ağrı, ısı vb. gibi uyarıların; vücut içindeki yüzlerce değişik tipteki algaç, açlık, susuzluk, ağrı ve hatta moral durumu, sinirlilik, sevgi vb gibi karmaşık duyguların, dildeki algaçlar tadın ve burundakiler de koku duyusunun, değerlendirilmek üzere vücuda girip, beyine gönderildiği kapılardır. İşin ilginç yanı da burada ortaya çıkar. Şimdi bunları nasıl algıladığımıza bir bakalım...
    Biyoloji ve tıp kitaplarında bulabileceğiniz açıklamalar ne kadar da basittir! Örneğin, gözden girip, beynin arka bölgesine giden uyarılar, görmemizi sağlar. Bu ifadede ilk bakışta pek bir sorun gözükmüyor. Okuyorsunuz ve "vay be, adamlar her şeyi çözmüş" diyebiliyorsunuz. Peki ya insan beynine yakışan bir tarzda düşünürsek ne olur?
    Gözü ele alalım. Siz de bu arada diğer duyuları düşünebilirsiniz. Göze giren ışık, gözün retina tabakasına çarpar ve burada, çok ama çok karmaşık bir sistemle çalışan algaç hücrelerinde, bu ışık enerjisi, elektriğe dönüştürülür. Neden? Çünkü beyin sadece elektrik sinyallerini yorumlayabilir de ondan. Daha sonra gözdeki sinir hücrelerinden çıkan aksonlar (taşıyıcı uzantılar veya elektrik kabloları), beyinin arka (oksipital) bölgesine giderler. Burası beynin görme ile ilgili alanlarını içerir. İşte buraya bir elektriksel uyarı verilirse veya doğal kablolar yoluyla az önce belirttiğimiz yoldan bir uyarı gelirse, bu uyarı, geliş yeri ve geliş sıklığına göre, "görme uyaranı" olarak yorumlanır. Yani kısaca, bu elektrik nereye gelirse, o alanın görevine göre yorumlanır. Bir benzetme yapmak gerekirse, bu, herhangi bir insanı Türkiye'de iken Türk, Amerika'da iken Amerikalı ve Uganda'da ise Ugandalı olarak değerlendirilen bir bilgisayarın durumuna benzer. Çünkü bu bilgisayarın tek bildiği şudur: Bir insan neredeyse oralıdır. İşte beyin de kabaca bu şekilde programlanmış bir süper bilgisayar olarak düşünülebilir. Deneysel olarak, görme alanlarına elektrik verirseniz, beyninin o alanına elektrik verilen kişi gerçek anlamda bir ışık veya bir başka şey "görür". Ama aynı elektriği alıp bu kez duymayla ilgili bölgeye verirseniz, bu kez kişi "ses duyacaktır". Aynı şekilde, aynı elektrik nereye verilirse, o bölgenin fonksiyonuyla ilgili bir yorum yapılır. Şimdilik bu kısmı aklınızın bir köşesinde tutun, çünkü az sonra buna yeniden döneceğiz.
    İkinci bir konu algıladığımız şeyin ayrıntılarını nasıl algıladığımızdır. Bu daha da karmaşık bir mekanizma gerektirir. Örneğin, ışık uyaranı ilgili bölgeye geldi gelmesine ama, bu görülen şey nedir? Hareketli midir? Büyüklüğü, uzaklığı, yapısı, dokusu, yönelimi nasıldır? Besin midir değil midir? Bu görülen görüntüye nasıl bir tepki verilecektir? İşte bu ve bunun gibi daha bir çok özellik, yine beyin tarafından tayin edilir. Bunun için ise, beyinde ilişkilendirme alanları ve ikincil, üçüncül vb. alanlar denen alanlar bulunur. Her türlü duyu için bunlar geçerlidir. İşte görme örneğinde, gelen elektriksel görme uyarısı, ana görme merkezine geldikten hemen sonra, bu yardımcı alanlara gönderilir. Buralardaki karmaşık sinir hücresi bağlantıları, akıl almaz bir hız ve karmaşıklıkla, gelen bilgiyi daha önceki bilgilerle, ve diğer duyularla karşılaştırır ve saniyenin milyonluk kesirleri içerisinde bir karara varır. Bu karşılaştırma işleminin nasıl olduğu ise hala bir sır. Örneğin, dışarıdan elektrik vererek, kabaca duyuları taklit edebileceğimizi biliyoruz. Fakat ne kadar ince bir elektrik akımı verirsek verelim, kişiye, sözgelimi annesinin veya bir sandalyenin görüntüsünü gösteremeyiz. Şu an yapabildiklerimiz sadece kaba ışık patlamaları olacaktır.
    Algıyla ilgili son bir konu daha var ki, biraz felsefe kokan ve ilk duyuşta kavranması biraz zor olan bir mesele. Ama belki de, kavrandığı anda, insanın her şeye bakışını da değiştirebilecek kadar ilginç bir konu bu. Olabildiğince kısa bir biçimde bu konuya göz atalım:
    Gene görme örneğini ele alalım. Göze giren ışık, gözden beyine bir elektrik sinyalinin gitmesine sebep olur ve bu sinyal, görme merkezine giden kablolarla taşındığı için, görüntü olarak yorumlanır. Bir sandalyeye bakalım. Bu sandalyeden yansıyan ışık, gözümüze girip, elektrik halinde beynin ilgili bölgesine ulaştıktan sonra, beyin bu uyarıyla ilgili tüm işlemleri yapar ve o uyaranın bir sandalye görüntüsü olduğuna karar verir. Ya da aynı şekilde, yüksek bir tepeden bir ovayı seyrederken, görüntüler yine beynimiz tarafından anlamlandırılıp yorumlanır. Şimdi de, baktığımız nesne veya manzarayı bir kenara bırakıp, beynin içinde olanlara bakalım. Bir elektrik sinyali geliyor, değerlendiriliyor ve bunun bir görüntü olduğuna karar veriliyor. Dışarıdaki görüntüyü bir an unutursak, beynin bunu nasıl yaptığı konusunda hayrete düşmememiz imkansızdır. Sadece sırayla gelen elektrik sinyallerinden, yemyeşil bir ova görüntüsünü üretebilmeyi, tamamen karanlık bir muhafaza içinde bulunan beyin nasıl becerebilir? Evet, beyine hiçbir şekilde ışık ulaşmaz, çünkü kat kat zarlarla paketlenmiş olarak, kafatasının içinde bulunan bir organdır beyin. Peki nasıl olur da beyin ışık "görür"? Az sonra... :-)
    Haydi, düşünce gücümüzü biraz daha zorlayarak, hayali bir deney yapalım. Bu deneyde, gözden gelen sinir kablolarını gittikleri yerden çıkarıp, örneğin duyma ile ilgili beyin bölgesine bağlayalım. Ne olur? Evet, tahmin edileceği gibi, bir ovaya bakarken, görüntü yerine sesler duyarız. Kulaktan gelen kabloları da görme merkezine bağlarsak, artık rahatlıkla, konuşmaların rengini ve şeklini görüp, manzaranın sesini duyabiliriz.
    Nasıl? Bence karmaşık. Buraya kadar bahsettiğim şeyler benim görüşlerim değil, sadece modern sinir bilimlerinin söyledikleri; yani bilimsel veriler. Buradan çıkarılabilecek bazı sonuçlar da mevcut. Hem de bu sonuçlar, yenilir yutulur türden değil. Bu sonuçları çıkarmadan önce, dünyanın algıladığımız kısmının ne kadar dar olduğunu tekrar hatırlatmak istiyorum. Gözle görünür halde olan ışık, sadece 450-700 nanometre (milimetrenin miyarda biri) dalga boyuna sahip ışınların arasında yer alanlardır. Halbuki, dalgalar, teorik olarak sıfırdan, kilometrelerce dalga boyuna sahip radyo dalgalarına kadar değişen bir aralıkta dağılmıştır. Yine duyabildiğimiz sesler, 10-10000 Hz (bir saniyedeki döngü sayısı) arasında yer alırken, bundan çok daha farklı frekanslara sahip sesler bulunmaktadır. Her duyu için bu daracık aralıklar geçerlidir. Acaba, kızılötesi ışınları da görebilseydik, o zaman bir çiçeğe baktığımızda nasıl bir görüntü algılardık? Bunu kimse bilemez. Yani, gerçek dünya ve evren, şu anki kısır algılama araçlarımızla algıladığımızdan çok daha farklı bir yer. Ama nasıl bir yer? Açıkçası, benim bu konuda herhangi bir fikrim yok...
    Artık tartıştıklarımızdan bir sonuç çıkarabiliriz. Algı dediğimiz şey büyük oranda bir yanılgıdan ibarettir. Evreni gözlemleyen bir yaratık olarak, algı araçlarımızın kısıtlılığı nedeniyle, gerçek evrenin çok ilişkisiz bir temsilini seyretmek zorunda kalıyoruz. Hiçbir şey aslında (gerçekte) gördüğümüz, duyduğumuz, bildiğimiz, tattığımız, kokladığımız, anladığımız veya dokunduğumuzda hissettiğimiz gibi değil. İşin kötü yanı, görmediğimizi hayal edememe özelliğimizden dolayı, gerçekte bunların nasıl oldukları konusunda da bir fikir yürütemiyoruz. Bir ovayı seyrettiğimizi zannettiğimiz zaman, aslında, o ovadan kaynaklanan veya ondan yansıyan, algılama aralığımız içindeki uyaranların beynimiz içinde oluşturduğu, ovanın "gerçek haliyle" çok zayıfça ilgili bir görüntüyü seyrediyor ve onu algılıyoruz. Demek ki, aslında var sandığımız hiçbir şey, o haliyle var değil. Eski çağlarda, "aslında hiçbir şey gerçek değildir" diyen filozoflar tamamen haksız mıydı acaba?
    Kısacası, dışarıda gördüğümüzü (duyduğumuzu, dokunduğumuzu vb.) sandığımız herhangi bir nesne, aslında sadece bizim içimizde bir yorum. Yani tepesinde durduğumuz tepe, aslında belki de beynimizin bir oyunu. Nasıl ki sinemada bir film seyrederken, hızla birbiri ardına gelen hareketsiz görüntüleri beynimizle birleştirip, şuursuz olarak hareket görüyorsak, benzer bir yanılsama burada da geçerli. Kabullenmesi zor ama, gerçek bu. En azından gerçeğin bir kısmı.

    GERÇEKLİKModern fizik okumayı gerçekten çok severim. Fizikçi olmadığım ve yarısından çoğunu anlamadığım halde, teorik fizik ve de özellikle kuantum fiziği yazılarını okumak bana büyük bir haz verir. Bunun bir sebebi de, sanıyorum, "aptal akılcılar" tarafından senelerce küçümsenip, akıllı insanların dikkatlerinden kaçırılan kimi gerçeklere işaret etmesi. Artık, madde ve enerji denen olguların, aynı yapının ayrılmaz parçaları olduğunu ve aralarında dönüşümler bulunduğunu biliyoruz. Madde ve enerji gibi bir ayrım artık teorik düzeyde yok. Her şey birbiri ile bağlı ve devamlı. Enerji ve madde sürekli birbirine dönüşüyor. Ayrı ayrı tanımlayıp algılamaya alıştığımız ve isimler verdiğimiz tüm öğeler, aslında tek bir gerçeğin, bize görünen farklı yansımaları. Ama bunlar, gerçekle karşılaştırıldığında, son derece küçük ve anlamsız temsil ve yansımalar. Bunları artık mistikler ve din kitapları değil, 20. Yüzyılın sonunda fizikçiler söylüyor. Yani, neredeyse modern bir tapınak haline gelmiş olan bilim, geleneksel yöntem ve anlayışlarının kendisine yetmediğini, kendi kendine itiraf etmek zorunda kalıyor.
    Bilimsel bilginin temeli deney ve gözlemdir. Gözlem, doğadaki hadiseleri olduğu gibi inceleyip, bu oluşlardan bir sonuç çıkarmaktır. Deney ise, doğanın bir parçasını laboratuara taşır. İlgilendiği hadise üzerine etkisi olabileceği düşünülen etkenlerle oynayıp onları değiştirmeye çalışarak, gerçek olayları değişik şartlar altında sınayan bilim adamı, deneyden elde ettiği verilerle, gerçek evrenin kuralları konusunda bir yoruma varmaya çabalar. Benim bile hatırlayabildiğim yakın bir zamana kadar (ve hatta yer yer bu gün bile), bu anlayışla yürüyen pozitif bilim, adeta tek gerçek bilgi kaynağı olarak kabul edilmekte ve her şeyi ama her şeyi açıklayabilecek bir araç olarak algılanmaktaydı. Bilimciler böyle düşünmekte tamamen haksız da değillerdi. Öyle ya, birkaç yüzyıldır, batıdaki kilise egemenliğinden kurtulan hür insan aklının tamamen hür bir biçimde ürettiği bilimsel bilgi, bir çok sorunu çözmüş ve bilinmezlerin büyük bir kısmını bilinir yaparak, bir çok fayda sağlamıştır. Bu gün iki yıllık yolu 2-3 saatte kat edebiliyorsak, bu modern bilimin verileri sayesinde olmuştur. Ama, çok gelişmiş ve modern bir elektrikli süpürgenin, sırf çok gelişmiş bir elektrikli süpürge olduğu için, mutfakta yemek pişirirken bile kullanılmaya kalkışılması gibi bir işte karşılaşılacak olan kaçınılmaz hüsrana benzer bir şekilde, pozitif bilimin de yeteneklerini abartan insanoğlu, bir süre sonra, kendisinin bina ettiği dar bir hücrenin duvarları arasında sıkışıp kaldı. Elbette, bilim insanoğlunun etkinliklerinin en iyilerinden biriydi ama, klasik anlayışlar, sıradan yöntemler artık fayda etmemeye başladı. Newton neredeyse bir fizik peygamberi iken, bu gün doğru ve yanlışları ile bilim tarihindeki yerine oturmuştur. Aynı akıbet, Darwin, Maxwell, Bohr, Einstein, Hawking ve diğer tüm bilimciler için de kaçınılmazdır. Eğer kullandığımız araç insan aklı ise, yanılmaya mahkumuz...
    Az önce bahsettiğimiz algı konusuna geri dönelim ve bunu, şimdiki bilim tartışmamız ile birleştirmeye çalışalım. Algılarımızın sınırlı olduğunu biliyoruz. Hatta sınırlı kelimesi, bizim sınırlarımızı anlatmak için hiç de yeterli değil. Tüm duyularımız ve yapay araçlarımızla bile, evrenin çok ama çok soluk, binlerce perdeden geçen bir hayaliyle meşgul durumdayız. Ama, bu evrenin çok güzel bir özelliği var. Ne kadar küçük bir parça veya temsil üzerinde çalışılırsa çalışılsın, gerçeğe ulaşma şansı her zaman var. Çünkü yaşadığımız evren -modern fiziğin bize ima ettiği şekliyle- birbiri içinde girişken bir yapıda. Yani en küçük parçadan, atom altı düzeylerden, tüm gerçekliği seyretme imkanına sahibiz. Yeter ki uygun bir anlayış tarzı ile bakmasını bilelim.
    Bana oldukça saçma gelen bir nokta, algılarımızın bu kadar sınırlı olduğunu ortaya koyan modern bilimin, yine bu algıların ve maddesel gözlemlerin sonucunda elde edilen sonuçları değişmez gerçekler olduğunu iddia edebilmesi. Gerçi bunu bilim değil, bazı "bilimci"ler yapıyor ama, biz genel konuşalım. Bu nasıl bir çelişki? Peki bunu kimse fark etmiyor mu? Elbette fark ediyor ama, başka sebepler de var.
    İnsanoğlu eskiden beri bilinmeyenden kokmuş. Hala da korkmakta. İnanmayan, Hollywood yapımı korku filmlerinin konularına bir göz atabilir. Çoğu korku filmi, bilmediğimiz, hakkında hiçbir fikrimizin olmadığı (yani modern bilimin bize hiçbir şey söyleyemediği) konulardan kaynak alır: Cinler, periler, hortlaklar, dış dünyalı yaratıklar, şeytanlar, akıl hastaları (evet, akıl hastalıklarının bir çoğu da bilinmezler arasındadır) vb... Bu konulardan yola çıkılıp korku filmleri yapılıyor, çünkü insanlar bunlar hakkında bir şey bilmediklerinden dolayı korkuyorlar. Özellikle, materyalist bilim anlayışı tüm eğitim (veya şartlandırma) basamaklarına sinmiş olan batı toplumunun bireylerinin, bu tip konulardan ödü patlar! Doğu toplumları ise kendilerine göre bu konulara karşı bağışık olduklarından ve her zaman ister istemez metafizik düşünce tarzıyla yoğrulmuş bir yaşamı yaşadıklarından, bu konulardaki korkuları daha azdır. Bu yüzden, örneğin ülkemizdeki sinemalarda oynayan yabancı korku filmleri genellikle büyük şehirlerde rağbet görür. Kırsal kesim insanlarını cezbetmez bu konular. Peki bunun konumuzla alakası ne? İşte bilinmezin verdiği bu korku, üç temel şekilde altedilebilmektedir. Birincisi, veya daha eski olanı, "ötelere" inanmaktır. Aşkın varlık veya varlıklara inanıp, bilinmeyen her şeyi kayıtsız şartsız onların tasarrufuna vermek, insanoğlunu rahatlatan bir yoldur. Sebebi sorgulanamaz çünkü, kaynak zaten aşkındır. Var olan duyu algı ve bilgiler onun anlaşılmasında yetersiz kalır. Bunun isbatı veya çürütülmesi de söz konusu değildir, çünkü bu kabul dogmatiktir, öyle olduğu kabul edilir ve bu toplulukları ve fertleri rahatlatır.
    İkinci çözüm, temelde, az önce bahsettiğim birinci çözüme tepki olarak ortaya atılmış bir çözümdür. Bu anlayışa göre, bilinmeyen her şey, henüz anlaşılamamış, ama akılla çözümlenebilir bileşenlerden oluşan olaylardır. Yani, anlayamayacağiımız hiç bir şey yoktur, sadece "henüz çözemediklerimi" vardır. İşte özetle bu ifade, yakın zamana kadar kayıtsız şartsız saltanat sürmüş olan, katı-akılcı, pozitif bilimcilik anlayışının da temelini oluşturur. Gerçi biraz paradokslara meraklı okuyucular, bu ifadenin altında yatan paradoksu hemen göreceklerdir. Bilinmeyen şeylerin "bir gün bilinebileceği" düşüncesi tamamen dogmatiktir ve hiç bir bilimsel kanıtla temellendirilemez. Daha önce bilinmeyen kategorisinde yer alan olayların, akılcılıkla bilinir hale getirilmiş olduğunu düşünsek bile, bu durumun her şeyi kapsayacağını kabul etmenin, aynen birinci çözümde olduğu gibi tamamen dogmatik ve rahatlatma amacına yönelik bir kabulden başka bir şey olmadığı ortadadır. Kısaca söylemek gerekirse, çoğunluğu, birinci çözümü doğrudan "ilkellik" olarak niteleyenlerden oluşan bu ikinci çözüm savunucularının çözümleri de en az o kadar dogmatik ve bilimsel anlamda geçersizdir.
    Ama hepsi bu kadar değil elbette ki. Bir üçüncü çözüm daha var. Fakat bu çözümü görebilmek için, insanın kendi yapısında var olmayan, kendi biyolojik varlığıyla bağdaşmayan suni korkulardan, onun olmayan amaçlardan ve garip, altı boş arayışlardan kurtulmak, yani gelişkin bir düşünce yapısına sahip olmak gerekli. Yukarıdaki çözümlerin ne kadar temelsiz olduklarını bir kez daha düşünüp, modern bilimsel bilginin ışığında, insanın elindeki cihazlarla neleri yapıp neleri yapamayacağını düşünmek, aslında akıllı bir insanı, doğrudan bu üçüncü çözüme götürebilir. Ben kendimce bulduğum bu çözümü şu şekilde ifade edebilirim. "Her şeyi kendi gerçeği ile anlamanın sırrı, anlamaya çalışanın kendi sınırlarını bilmesinden geçer". Evet, algının sınırlılığı, korunma ihtiyacı gibi konulardan sonra vardığımız nokta burası. Algıları sınırlı, anlayışı bağımlı ve bilgi kaynakları değişken olan insanoğlunun, itiraf etmeye çoğu zaman çekinse de, kolayca fark edebileceği bir durumu var. O da "aciz" olması. Sınırlı bir yaratık olarak, yapamayacağı şeylerin mevcut olduğunun bilincine varması hiç de zor değil.
    Bu üç çözümden birini tercih etmek durumunda değiliz elbette ki. Herhangi birisi de, bunların üçünün dışında bir rol önerebilir benliğine. Örneğin, "adam sen de, sana ne? Seyret televoleni, hafta sonlarında gazetelerin verdiği sosyete eklerine bakarak salya bezlerini çalıştır, kim daha yüksek sesle bağırırsa ona inan, devlet babaya güven, gazetenin önce spor sayfasına bak, dayağın cennetten çıkma olduğunu aklından çıkarma, sanatı aşağıla, okuma ama televizyonu da ihmal etme, vs, vs..". Eğer Türkiye Cumhuriyeti sokaklarında gezerseniz, entel barlarda bir iki muhabbete şahit olursanız, bir kaç yeni dönem Türk filmi seyreder de yeni sorunlarımıza daha yakından vakıf olursanız, gazete bayileri önündeki beleş kuyruklarına daha dikkatli bakarsanız ve en çok satan gazetenin hangi marifetiyle en çok sattığına dikkat ederseniz, maça gider de oynanan karşılaşma yerine tribünleri seyrederseniz, televizyonunuzu açarsanız, Reha Muhtar'lar ile tanışırsanız ve de en son TBMM'ni bir dolaşırsanız, hem bu tip alternatif çözümlerin bir sürüsüyle rahat rahat tanışır, hem de bir yerlerde otururken yanınızdakine "noolcak bu memleketin hali" diye sormaktan kurtulmuş olursunuz.
    Kısacası, bilim toplumu olmak ya da olmamak.... İşte esas sorun burada yatıyor. Sorgulayan, anlayan ve kendini bilen fertlerden oluşan bir toplum, elbette ki yetmiş küsür yıl aynı yüzler tarafından yönetilmeyi kabul etmez. Böyle bir toplum elbette ki haber bülteni çığırtkanlarının patrondan yazılı repliklerine göre hayat felsefesi düzmez. Ve elbette ki ancak ve ancak böyle bir toplum, 21. yüzyılda kendi başına karar verebilecek bir düzeye gelir. İşte tüm bunların anahtarı da, kanımca, fertlerin kendini anlamasından geçer. Zor bir şey önerdiğimin farkındayım ama, inanın, bir kez tadıldığı zaman kesinlikle başka lezzete yer bırakmayan bir lezzettir bu. Kendini bilmenin lezzeti. Yunus'un anlattığı, tarihimizin yakından bildiği ama her nasılsa bizim unuttuğumuz bir lezzet. Şimdi bu lezzetin tarifi burada biraz değişik belki ama, herkes kendi tarifini yapmakta özgür, öyle değil mi?
    DUYGULARDuygular, her gün ve her an iç içe yaşadığımız, çeşitlerine isimler verdiğimiz ve onlarsız insan olamayacağımız bir takım kavramlar. Sevgi, öfke, aşk, nefret, kıskançlık, intikam ve daha ayırdına varamadığımız niceleri. Bilim yapan veya entellektüel düşünmeye çalışan insanlar, duygular konusunda da çağımıza özgü bir paradoks yaşamaya mahkümdurlar. Duyguların genellikle nesnel tabanları yoktur. Örneğin, aşk için canını vermek, hiç bir mantıksal temelle bağdaşmaz. Ama, insanın doğasında bu ve buna benzer bir dizi garip özellikler vardır. Sorun bunların kaynağının nesnel veya mantıksal olmaması da değildir aslında. Sorun, bunlarsız olamayan insanoğlunun, evreni bunlar olmadan, sadece akılla anlamaya çalışmasıdır. Neden mi?
    Akıl, elimizdeki araçlardan sadece bir tanesidir. Veya en azından şimdilik öyle düşünelim. Akıl, mevcut verilerden hareketle, bir takım sonuçlar çıkarmaya çalışır. Genellikle nedenselliğe, yani neden sonuç ilişkisine göre çalışmaya şartlanmıştır. Genel bir akıl çalışma şeması, mantık derslerinde gördüğümüz önermelerin tümünü sınayabilecek bir takım sorgulama devreleri içerir. Akıla göre "şu şudur, bu budur, öyleyse şu da bu olmalıdır" şeklinde bir mantık işler. Sonuca gitmek için tek araç, değişik yollardan toplanan verilerdir. Bu verileri toplama yollarının ne derece güvenilir olduğundan da yukarıda bahsetmiştim. İşte akıl, (biraz abartmış da olsam) yetenekleri bu kadar olan bir araçtır (burada dikkat: akıl olmadan hiç bir şeyi anlamak mümkün olmaz, yani akılı da yadsımak mümkün değildir, ama sınırlarını bilirsek).
    Şimdi, sağ elimizi kaldırıp bakalım. Anatomik yapısı el'den beklediğimiz tüm işlevleri yerine getirebilecek bir tarzdadır. Tutma, kavrama, yazma, sayfa çevirme vs. Ayrıca bildiğimiz gibi, alet yapabilmesi ve kullanabilmesi açısından, insana diğer hayvanlara göre önemli bir üstünlük sağlayan da bir organdır el. Ama el sadece bu işe yarar. Midenizdeki yiyecekleri sindirmek için elinizi kullanamazsınız. Bunun için, midede asit salgılayan mide hücrelerine ihtiyacınız var. Bunun yanında, sadece insana değil, hangi canlıya bakarsanız bakın, vücudundaki her eleman ayrı bir iş görür. Gereksiz bir parça bulunmaz (apendiks falan diyen arkadaşlar varsa, histoloji ve immünoloji kitaplarını karıştırmalarını öneririm). Zaten, vücutta lüzumsuz bir parça bulunması, bu günkü biyoloji bilimi ile çelişir. Pekala, bunların konumuzla ne alakası var?
    İnsan sadece, eli, ayağı, midesi, beyni vb. olan bir canlı değil. Hisleri de var. Ne kadar anlaşılmaz ve ne kadar karmaşık olursa olsun, göz ardı edilemeyecek kadar etkili araçlardır duygular. Fakat, onalrın ne işe yaradıkları da düşünülmeli. Öyle ya, aşk diye bir duygu, yeri geldiğinde, organizmanın sağlığını ve hayatını tehlikeye düşürecek bir hal alıyorsa, burada bir mantıksızlık var demektir. Acaba bunlar, daha kompleks bir anlayış düzeyinin düşük seviyeli izdüşümleri olamaz mı? Yani bunlar, göründüklerinden başka işlere de yarıyor olabilirler mi?
    Özellikle batıda, yeni bilimsel verilerin ve kuramsal fiziğin geldiği son noktalarda garip bir takım bulgular ortaya çıkaran bilimciler, bunlara anlam katabilmek adına, son 20-30 yıldır, değişik yollara baş vurmaya başladılar. Bunlardan bir tanesi de, geçmişin öğretilerine bir göz atmak oldu. Özellikle, 60'lı ve 70'li yıllar kavşağında yaşayan ve uzakdoğu inançlarının değişik uyarlamaları ile tanışarak yepyeni dünyalara adım atan gençler, ileriki yıllarda, elde ettikleri bulgularla eski felsefeleri arasında enteresan bazı benzerlikler farkettiler (bkz: Yeni Bir Düşünce; Fritjof Capra). Bu benzerlikler, özellikle derinleşildiğinde, insanı şaşırtıcı boyutlara ulaşabiliyordu. Eskiden büyülü sözler gibi duran kimi ifadeler, yeni bilimin bulguları ile çoğu kez bire bir örtüşen esrarlı tesbitler haline gelmeye başladı. İşin garibi, siklotronlarla, yüksek matematik denklemleriyle, süper bilgisayarlarla çalışan bu araştırıcılardan binlerce yıl önce ortaya atılmış bu verilerin tek kaynağı, -kaynaklardaki ifadeyle- meditasyon ve derin düşünce -bazen de ilham veya vahiy- idi. Örneğin Budizm, Taoizm gibi populer kültüre çoktan malolmuş öğretilerin, garip ve hatta hayrete düşürücü sözler söyledikleri ortaya çıktı. Bu sözlerin tümünün ortak olan bir noktası da şuydu ki, bunları söyleyenler, deney ve gözlemlerle değil, kendi içlerine dalarak gerçekleştirdikleri okuma, dinleme, meditasyon ve derin düşünceler sonucu geliştirdikleri "hisler" ile konuşmuşlardı. Zaten ilginç olan da buydu...
    Amacım elbette ki, içsel fikir yoksunu batılı bilimciler gibi, doğu mitlerini büyütmek ve reklamlarını yapmak değil. Şöyle bir sonuç çıkarımı benim kulağıma daha hoş geliyor: Demek ki, insanı gerçek bilgiye yaklaştırmada, hislerin de bir fonksiyonu pekâla olabilir. Yani, bilgi alımında, bir başka kaynağın, başka boyutların varlığının işaretlerinin de sezilmesi gerektiği düşüncesi
#16.11.2007 23:05 0 0 0
  • İnsan Sinir Sisteminin Yapısı ve İşleyişi GİRİŞ:

    İnsan merkezi sinir sistemi, evrende bilinen en karmaşık biyolojik organizasyona sahiptir. Milyarlarca sinir hücresi ve bunların aralarındaki trilyonlarca bağlantı, sinir sisteminin ana yapısını oluşturur. Bunların yanında, sinir hücrelerinin on katı kadar sayıda da yardımcı hücreler (nöroglia) bulunur. Bu akıl almaz düzeydeki karmaşık yapı, bu günkü bilgilerimiz ışığında, tüm canlılık olaylarını ve davranışları düzenleyen bir ara-birim olarak görev yapar.

    Sinir bilimleriyle uğraşan biri olarak, edindiğim her yeni bilginin beni garip bir hayret ve coşku içinde bırakması ve bilimin paylaşılarak büyüyeceğine olan inancımdan dolayı, konu ile yakından ilgili olmayanlar için, vücudumuzun yönetim merkezi konusundaki son bilgileri ve bunların muhtemel felsefi sonuçlarını elimden geldiğince aktarmaya çalışacağım. Bilginin gereksizi diye bir şeyin varolmadığına inanan bir insanım ve anlamanın temelinin, "nasıl anladığımızı anlayabilmek" olduğunu düşünüyorum. Bunu yapmak için de, işimiz ve uğraşımız ne olursa olsun, bizi ilgilendiren her türlü bilgiyi, yani elimizden geldiğince her şeyi öğrenmemiz gerekir diye düşünüyorum. Özellikle de kendimizi...

    ...İlim, ilim bilmektir/ İlim kendin bilmektir/ Sen kendini bilmez isen,/ Bu nice okumaktır...
    (Yunus Emre)

    SİNİR SİSTEMİMİZ...

    Sinir sistemini genel olarak, merkezi ve çevresel (periferik) sinir sistemi olarak iki kısma ayırmaktayız. Çevresel sistem, vücudun her yanından alınan duyu (tat, dokunma, görme, işitme, vücudun pozisyonu, ağrı, ısı, titreşim vb) bilgilerini merkeze taşıyan ve merkezden çıkan emirleri kas veya salgı bezi gibi ilgili yerlere götüren sinir kablolarından oluşur. Yani çevresel sinir sistemini (o kadar basit değilse de) bir veri taşıyıcısı olarak düşünebiliriz.
    MERKEZİ SİNİR SİSTEMİNİN GENEL HATLARI
    Merkezi sinir sistemi, yani beyin ve omurilik, üç katlı bir zar yapısı ile çevrelenmiş durumdadır. Bu zarlar dıştan içe doğru dura mater (sert zar), araknoid (örümceksi) zar ve pia mater (ince zar) olarak sıralanırlar. Bu üç kılıf, kesintisiz bir biçimde tüm merkezi sinir sistemini sarar ve çevresel sinir sisteminde de hafif yapı ve işlev değişiklikleri ile devamlılık gösterir.
    noimage
    Şekil 1. Beyni saran zar sistemleri ve kan beyin engeli.
    Araknoid zarın iç kısmı, ince uzantılarla ve adeta bir örümcek ağı yapısında bağlantılarla doludur. Zara adını veren de zaten bu özelliktir. Araknoid zar, bu uzantıları aracılığıyla pia mater'e bağlanarak, arada bir boşluk oluşmasına neden olur ki bu boşluk da "subarachnoid boşluk" adını alır (sub eki, "altında" anlamındadır). Bu boşluk ise, tabirin aksine boş değil, "beyin omurilik sıvısı" (BOS) denen bir sıvı ile doludur. Bu sıvı, sinir sistemi dokusunun beslenmesi ve atıklarının atılmasında hayati öneme sahiptir. Ayrıca, sinir sisteminin tamamını saran bu zar yapısı ve içindeki sıvı dolu bu bölmeler sayesinde, sinir sistemi bir bütün olarak sıvı içinde yüzer durumda bulunur ve böylece hem darbelere karşı emici bir tamponla korunmuş, hem de bu yumuşak ve nazik doku kendi ağırlığı dolayısıyla hasar görmesini engelleyecek bir yastık sistemiyle donatılmış durumdadır.
    Beyni besleyecek olan kan damarları beyin dokusuna girerken bir çeşit yapı değişikliğine uğrayarak, duvarlarından hiç bir maddenin kontrolsüz geçmesine izin vermeyecek özel bir yapı kazanırlar. Bu yapı, sinir hücrelerinin yardımcıları olan glia (bkz aşağıda) hücreleri ile dış kısımdan da desteklenerek, "kan beyin engeli" dediğimiz özel bir yapının oluşmasını sağlarlar. Bu sayede çok hassas bir organ olan sinir sistemi, kandaki zararlı ve istenmeyen maddelerin taarruzundan da korunmuş olur (Şekil 1).
    OMURİLİK:
    Merkezi sinir sistemi; kararların verildiği, etraftan gelen verilerin yorumlandığı, algılamanın ve diğer bütün zihni fonksiyonların yerine getirildiği bölgeleri içeren karmaşık bir işlevsel yapılar bütünüdür. Merkezi sinir sisteminin en "basit" kısmı, omurilik dediğimiz ve sırtımızdaki omur kemikleri arasında aşağıya doğru uzanan tüp şeklindeki yapıdır. Bu yapı, etraftan gelen bilgilerin merkezi sinir sistemine girdiği ve merkezden gelen emirlerin çevresel sisteme aktarıldığı yerdir. Aynı zamanda, refleks dediğimiz, ani ve istemsiz hareketler de, bu organ tarafından kontrol edilir. Omurilik temel olarak, orta kısmında ince ve boylu boyunca bir kanal; kanalın etrafında, eninde kesildiğinde kelebek gibi görünen bir gri madde; ve bunun etrafında ise beyaz madde kütlesinden oluşan, tüp şeklinde bir yapıdır. Ortadaki kanal, beynin içinde bulunan, ventrikül (karıncık) adı verilen ve besleyici bir sıvı olan beyin omurilik sıvısı (BOS) ile dolu olan boşlukların, omurilik içindeki devamıdır ve aynı sıvıyla doludur. Kanalın etrafında bulunan gri madde, esas olarak sinir hücrelerinin gövde kısımlarını içerir. Buradaki sinir hücreleri, çevresel sinir sisteminden gelen ve merkezden dışarıya gönderilen verileri değerlendirilerek, nereye ve ne şekilde gönderileceklerini belirleyen karmaşık elektriksel devreler oluştururlar.
    Bu fonksiyonu anlamak için basit bir örnek verelim: Diyelim ki elimizde bir dondurma var ve bunu ağzımıza götürüp yemek istiyoruz. Bunun için, kolumuzu ağzımıza doğru bükmemiz gerekiyor. Biz bu kararı beynimizde verdikten hemen sonra, beynimizden, kolumuzu bükecek olan pazu kaslarına doğru bir kasılma sinyali gönderilir. Fakat bu sinyal, kola gelmeden önce, omurilikteki sinir hücrelerine aktarılır. Burada, yani omurilikte bulunan elektriksel devreler, bu sinyali alarak birkaç iş yaparlar. Öncelikle, pazu kaslarına bir uyarı gönderirler. Ama bu arada, kolun bükülebilmesi için, kolu açmaya, yani ağızdan uzaklaştırmaya yarayan arka kol kaslarının da gevşemesi gerekir. İşte, omurilikteki devreler, pazu kaslarına "kasıl" emrini gönderirken, aynı zamanda, kolu açan kaslara kasılma emri veren omurilik hücrelerine de "dur" emri verirler. Dolayısıyla kolumuz, ağzımıza doğru yaklaştırılmış olur. Bu sırada, dondurmayı tam ağzımıza isabet ettirebilmemiz için, kaslardaki durum duyusu (proprioception) algılayıcı algaçlardan merkeze gönderilen uyarılar başta olmak üzere, bir çok ek işlev devreye girmelidir. Bu karmaşık ağın tam olarak eksiksiz çalışabilmesi halinde, dondurma yeme işlemimizi normal bir biçimde tamamlayabiliriz.
    Refleks dediğimiz ani hareketler de, yine omurilik içindeki benzer devreler aracılığıyla, şuursuz ve hızlı bir biçimde cereyan ederler. Şuursuzdur çünkü, hareket kararı beyinden değil, omurilikten gelir; ve hızlıdır, çünkü, beyine gidip geri dönmeye oranla çok daha kısa bir yol izler. Eğer bu mekanizma omurilikten değil de beyinden yönetilseydi, yanlışlıkla bir sobaya dokunduğumuz zaman, elimizi ancak belki de ciddi biçimde yandıktan sonra oradan çekebilecektik!
    BEYİN SAPI:
    Merkezi sinir sisteminin ikinci kısmı, beyin sapı olarak adlandırdığımız bölümdür. Bu yapı, bir çok alt birimden oluşan ve omuriliğe göre daha karmaşık hücre bağlantıları içeren bir yerdir. Anatomik olarak, omurilikle beyini birbirine bağlayan bir köprü gibidir. Bu bölge, temel hayati fonksiyonların yürütülebilmesi için vazgeçilmez öneme sahiptir. Nefes alıp verme, kanın damarlarda dolaşması, kalbin atım düzeni, uyku ve uyanıklık, dikkat ve bunun gibi bir çok önemli etkinlik, beyin sapı dediğimiz bu bölgeden kontrol edilir.
    noimage noimage
    Şekil 2. Merkezi sinir sisteminin ana bölümleri.
    noimage
    Şekil 3. Merkezi sinir sisteminin diğer bazı bölümleri.
    ARA BEYİN:
    Beyin sapının üst kısmında, ara beyin denen bölge yer alır. Ara beyin, bildiğimiz o kıvrıntılı beyin yarım kürelerinin iç kısmını dolduran bir çok farklı bölgenin oluşturduğu bir yapılar topluluğudur. Bu bölgeler, öğrenme, hafıza, açlık-susuzluk, vücudun iç dengesinin korunması, vücuttaki hormon sistemlerinin kontrolü, heyecanlar, duygusal tepkiler, duygulara göre vücudun iç ortamının düzenlenmesi gibi çok önemli fonksiyonlar yürütürler. Bu ara beyin bölgelerinin çoğu, az önce bahsettiğimiz, sıvı dolu beyin içi boşluklarının (ventriküllerin) etrafını sarmış vaziyette bulunur (Şekil 3'de gösterilen pons ve tegmentum'u da içine alan bölüm).
    LİMBİK SİSTEM
    "Kabuk altı" (subcortical), yani, birazdan bahsedeceğim beyin kabuğunun altında kalan yapılardan bazıları, ara beynin etrafında onu bir halka gibi saran, işlevsel bir birliktelik oluşturmuşlardır. Bu yapıya, özel olarak Limbik sistem (latince: limbus= halka, sınır) adı verilir. İşte bu limbik sistem içinde yer alan hippokampus, amigdala, forniks, mamillar cisim, septum, cingulat kabuk gibi yapılar, heyecansal ve temel zihni fonksiyonları yürütürler. Örneğin sinirlenince kontrolümüzü kaybetmemize sebep olan yapılardan en önemlisi, burada bulunan amigdallerdir; veya, öğrendiğimiz herhangi bir şeyi hafızaya almamızı, buranın bir üyesi olan hippokampus sağlar (daha sonra ayrıntılı olarak bahsetmeye çalışacağım). Ara beyinde ayrıca, vücuda giden emirlerin düzenlenmesinin yapıldığı ara merkezler de bulunur.
    noimage
    Şekil 4. Limbik sistemin beyin lobları içerisindeki yerleşiminin yansıtma şeması.
    BEYİN KABUĞU (Cortex):
    Merkezi sinir sisteminin en üst kontrol noktası ise, işte o beyin dediğimiz zaman aklımıza gelen kıvrıntılı yapıdır. Bu yapının adı beyin kabuğudur (korteks). En üst kısımda bulunur ve orta beynin etrafını sarar. İşlevlerinin henüz çok azını ortaya çıkarabildiğimiz bu bölge, genel olarak, "yüksek beyin işlevleri" dediğimiz işlevleri ve algılamayla-değerlendirmeyle ilişkili temel görevleri yürütür.
    noimage
    Şekil 5. Beyin loblarının genel sınırları.
    İşitme, görme, vücut duyuları gibi belirgin işlevlerin, beyin kabuğunun özel bölgeleri tarafından işlendiği uzun yıllardan beri bilinmektedir. Örneğin gözden gelen görme sinyallerinin görüntüye dönüştürülmesi, artkafa lobundaki beyin kabuğu bölgesince yapılır. Benzer şekilde işitme duyusu ile ilişkili bölgeler de şakak lobu üzerinde yerleşmiştir. Motor alanlar, özellikle istemli hareketlerin başlatılması ve icra edilmesinde önemli iken, duyusal alanlar, tüm vücuttan gelen verilerin değerlendirildiği en üst merkezler olarak işlev görürler. Ayrıca önemli kabuk alanlarına iki ünlü örnek olarak, konuşmanın planlanmasının ve "dizgi"sinin gerçekleştirildiği, ön beyin lobundaki Broca alanı ile, konuşmadaki anlamı kavrama işinde rol alan, şakak lobunun arka kısmındaki Wernicke alanlarını verebiliriz. Bu bölgelerde meydana gelen hasarlar, ilgili işlevlerde kısmen veya tamamen kayıplara yol açar.
    noimage
    Şekil 6. Beyin kabuğunun temel alanları.
    Görme, işitme, motor alanlar gibi bir çok alan, işlevsel ve kısmen de yapısal olarak farklı bir çok alt alana ayrılırlar. Bunların dışında kalan kabuk bölgelerinin bir çoğu ise "birleştirme" ya da "ilişkilendirme" alanları (associative areas) olarak bilinir. Bu bölgeler, ayrık duyuların birleştirilmesi ve farklı duyulardan gelen girdilerin tek bir tecrübe halinde birleştirilmesi gibi işlerden sorumludurlar. Bu işlev, halen sinirbilimlerinin en önemli gizemlerinden bir tanesidir ve gerçekleşme mekanizması henüz açıklığa kavuşturulamamıştır (Bağlantı Sorunu; Binding Problem).
    Bu gün beyin kabuğundaki alanların sınıflandırılmasında Broadmann adlı araştırıcının işlevsel ve hücre mimarisini temel alarak yaptığı ayrıntılı sınıflandırma halen büyük oranda geçerliliğini korumaktadır. Buna göre, beyin kabuğu alanları belli numaralarla belirlenmiştir. Örneğin artkafa lobundaki birincil görme alanı, Broadmann'ın 17. alanına karşılık gelir.
    Beyin kabuğunda bulunan yapılar, beş duyumuzun bilinçli değerlendirilmelerinin yanı sıra, düşünme, plan yapma, alınan verilerin değerlendirilmesi, eski bilgilerle karşılaştırılması, kişilik özellikleri, ince el becerileri, mantık, matematik, sanat, soyut düşünce gibi, nasıl yapıldıklarına dair elimizde sadece "bilgi kırıntıları" olan işleri yapar. En önemlisi ise, dünyayı anlamaya çalışırken kullandığımız en önemli aracımız da işte bu beyin kabuğudur. Bütün bilişsel işlevlerimiz, sanat, bilim, estetik, ve diğer tüm insani özelliklerimiz, beyin kabuğunun işlevleri ile yakından ilişkilidir. Bizim yaptığımız işin temeli ise, evrendeki en karmaşık yapı olan beyin kabuğunu, yine kendi beyin kabuklarımızı kullanarak anlamaya çalışmaktır. Elbette ki, bunun mümkün olup olmadığı bile tartışma konusu yapılabilir. Fakat biz bu kısmı felsefecilere bırakarak, elimizden gelen çabayı gösteriyoruz :-)).
    MERKEZİ SİNİR SİSTEMİNİN İNCE YAPISI

    Sinir sisteminin ana işini yürüten hücreler, nöron (=sinir hücresi) denen özel hücrelerdir. Bu hücreler, istisnaları olmak üzere, bir gövde, ağaç gibi yan dallar (dendritler) ve bir de, bazen dallanabilen ve hücrenin "kararlarını" diğerlerine ileten, tek bir uzantı (akson)dan oluşurlar. Nöronlar, görevleri ve bulundukları yerlere göre çok değişik şekil ve kimyasal içerik farkları gösterirler. Hücrenin gövde kısmında bulunan çekirdek, hücrenin temel işlevlerini belirleyen ve DNA molekülü üzerinde kodlanmış halde bulunan genetik bilgiyi içerir. DNA üzerindeki bilgi, hücrenin bulunduğu ortama, ortamdaki değişimlere ve hücrenin iç çevresine bağlı olarak deşifre edilerek, hücre içi olayların meydana gelmesini sağlar. Bu şifre, bir insanın tüm hücrelerinde aynı olmasına rağmen, farklı hücrelerde farklı kısımları kullanılarak, hücrelerin farklı yapı ve işlev sahibi olmasını mümkün kılar. Çekirdekteki DNA molekülünden ihtiyaç anında çıkan bilgi, ribozom ve endoplazmik retikulum dediğimiz hücre içi organcıklarda, hücrenin işlevlerini düzenleyen proteinler haline çevrilir. Bu proteinler de, hücre içi olayları etkileyerek, hücrenin fonksiyonunu etkilerler.
    Sinir hücreleri aynı zamanda birbirleri ile ilişki halindedirler. Bu sıkı ilişki, sinirsel işlevin temelini oluşturan bilgi akışını sağlar. Hücreler arası bu bilgi geçiş noktalarına SİNAPS adı veriyoruz. Sinapslar, değişik tip ve özelliklerde olmalarına karşın, hemen hepsi bilginin iletimi işlevinden sorumludur. Kısacası, nöronlar kendi aralarında bağlantılar kurarak, elektrik devrelerine benzer yollarla iletişim sağlayıp, beyin işlevlerinin ortaya çıkmasını sağlayan ana elemanlardır. Elbette ki, bu elektriksel devre sistemi, herhangi bir insanın hatta bir sinir bilimcinin hayal edebileceği karmaşıklığın çok çok ötesinde bir karmaşıklığa sahiptir.
    noimage
    Şekil 7. Sinir hücrelerinin şematik yapısı (ileri düzeyde basitleştirilmiş).

    Genel olarak bir sinir hücresi, gövde ve dendrit (dendron=ağaç; lat.) dediğimiz gövde dalları aracılığıyla veriler "alır". Bu veriler, hücre içindeki genel duruma ve gelen tüm verilerin toplam etkisine göre, akson dediğimiz, o tek, uzun ve ince uzantı vasıtasıyla, diğer bir hücreye aktarılır. Yani, nöron gövdesini ve gövdenin dallarını minik bir santral, aksonu ise, bilgiyi götüren bir telgraf teli gibi düşünebiliriz. Daha sonra, aksonla gönderilen bu bilgi, o aksonun dalları aracılığıyla bir veya binlerce sinir hücresine (veya kas ve salgı bezi hücreleri gibi diğer hücrelere) ulaştırılır ve bu hücreler, yine aynı mekanizma ile bu uyarının gerektirdiği işi yaparlar. Şimdi bu mekanizmayı biraz hayal etmeye çalışın ve ardından, sadece beyin kabuğu dediğimiz kısımda bulunan 4-5 milyar sinir hücresinin, birbirleriyle yapabilecekleri bağlantıların sayısını hesap edin. İşte vücudumuzda bulunan ve hayal sınırlarını aşan bir organizasyon örneği...
    Sinir sisteminde sadece sinir hücreleri bulunmaz. Bunların yanında, kütle olarak merkezi sinir sisteminin yarısını oluşturan ve sayıca da yaklaşık sinir hücrelerinin on katı kadar sayıda bulunan yardımcı hücreler vardır. Bu hücrelere glia (=glue, yapıştırıcı) hücreleri diyoruz. Çeşitli tipleri olmasına karşılık, genel işlevleri, sinir hücrelerinin ve sinir sisteminin fonksiyonunu sürdürmesine yardımcı olmaktır. Oligodendrosit (az uzantılı hücre) denen hücreler de, merkezi sinir sistemi içinde, yan yana ve sıkı bir dizilim içinde seyreden aksonları, yani sinirlerin elektrik kablolarını, birbirlerinden izole eden, myelin kılıf dediğimiz bir kılıf oluşturur. Bu kılıflar, sinir tellerinin her birinin etrafını sararlar ve onların elektriksel olarak izole edilmesini sağlamanın yanında, iletkenliğini de artırırlar. Bir başka glia hücresi olan mikroglia (küçük glia), en küçük glia hücrelerindendir fakat, görevi, sinir sistemini yabancı madde ve mikroorganizmalara karşı korumaktır. Bu hücreler, fagositoz (=hücrenin yemesi) yapar, yani, yabancı maddeleri yiyerek yok ederler.
    noimage
    Şekil 8. Sinir hücreleri ve değişik glia hücrelerinin ilişkileri (ileri düzeyde basitleştirilmiş).
    Astrosit (yıldızsı hücre; astroglia) dediğimiz glia hücreleri ise, sinir hücrelerinin beslenmesine ve kimyasal işlemlerine çok önemli yardımlarda bulunur.
    noimage
    Şekil 9. Astrositler tarafından oluşturulan ayakların beyin kılcal damarlarını sarması ve kan beyin bariyeri.
    Son yıllarda glia hücrelerinin sinir sisteminin işlevinde sanılandan çok daha önemli olduklarına dair bir çok çalışma yayınlanmaktadır. Glia hücreleri, başta haberci moleküllerin üretimi ve dönüştürülmesi gibi, sinir sistemlerin işlevleri için vazgeçilmez destekleyici görevler üstlenirler. Bunun yanında sinir hücrelerinin madde alış-verişinde bulundukları çevreyi de etkileyip değiştirerek, onların işlevlerinde belirgin değişikliklere yol açabilmektedirler. Hatta kimi araştırıcılara göre, bilincin oluşumu, epileptik süreçler ve diğer geniş hücre topluluklarını ilgilendiren olaylarda glia hücreleri, sinir hücrelerine göre çok daha önemli roller oynayabilmektedir. Sinirbilimlerinin gelişmesi ile birlikte şimdiye kadar hep arka planda kalmış olan bu hücrelerin daha etkin rollerle karşımıza çıkmalarını bekliyoruz.
    Bu genel yapıyı kısaca inceledikten sonra şimdi biraz daha derine girelim ve sinir hücrelerinin nasıl haberleştiklerine kısaca bakalım.
    SİNİR HÜCRELERİ NASIL HABERLEŞİRLER?

    Az önce de belirtmeye çalıştığım gibi, sinir hücreleri arasında sinaps denen geçiş bölgeleri vardır. Buralar, hücreden hücreye bilgi (elektriksel sinyal) geçişinin olduğu yerlerdir. Elektriksel ve kimyasal olarak iki tip sinaps düşünebiliriz. Klasik anlamda bir kimyasal sinaps, sinir hücresinin ürettiği sinyali o hücreden diğerlerine taşıyan aksonun dallarından birinin uç kısmı ile, alıcı hücrenin etrafındaki hücre zarının birbirleriyle yaklaşması sonucu meydana gelir. Evet, gerçekten de hücreler birbirlerine gerçek anlamda temas etmezler. Sadece, çok ince bir aralık bırakacak şekilde yaklaşırlar. Hücrelerin etrafını kaplayan hücre zarı, bu sinaps alanlarında hafif değişiklikler gösterir. Bu değişiklikler, sinapslardan sinyal iletiminin sağlanabilmesi için gereklidir.
    Kimyasal bir sinapsta, sinyalin bir hücreden diğerine geçişi, nörotransmitter olarak adlandırılan ileti maddeleri aracılığıyla olur. Bu ileti maddeleri, iletinin geldiği kaynak (presinaptik=sinaps öncesi) hücrenin aksonunun ucundan salgılanır. Bu salgılanma, elektriksel uyarının aksonun ucuna gelmesi sayesinde olur. Salgılanan bu ileti maddeleri, sinapsı oluşturan o iki hücre arasındaki ince aralığa salgılanmaktadır. Bu salgılanmayı takiben, çok hızlı bir şekilde, bu ileti maddeleri, karşıdaki hedef (postsinaptik=sinaps sonrası) hücrenin zarı üzerindeki uygun algaç (reseptör) moleküllerine bağlanırlar. İşte bu bağlanma, sebep olduğu çeşitli kimyasal olaylar sonucu, yeni hücrede bir elektriksel sinyalin doğmasına sebep olur. Çeşitli sinapslardan gelen verilerin toplanması veya bir sinapstan ardı ardına birkaç sinyalin yeni hücreye geçirilmesi ise, yüksek bir elektriksel potansiyel doğurur. Bu potansiyel, aksiyon potansiyeli adını alır ve işte bu potansiyel, diğer hücrelere aktarılmak üzere, akson vasıtasıyla gönderilen elektriksel sinyalin ta kendisidir.
    İşte hücreler arası iletimi sağlayan mekanizma, kısaca bu şekilde işler. Bu sinyal geçişi, sadece sinir hücreleri arasında değil, kasılma emrini kas hücrelerine taşıyan sinir uçlarıyla kas hücreleri arasında ve bezlere salgı emrini veren uçlarla salgı bezi hücreleri arasında da mevcuttur. Küçük ayrıntı farklarıyla beraber, mekanizma benzerdir.
    noimage

    Şekil 10. Genel bir kimyasal sinapsın şematik görüntüsü.
    Sinapsların bir diğer önemli özelliği de "değişebilir" olmalarıdır. Bu durum, yakın zamanlarda ortaya konmuş bir mekanizmadır ve ilginç sonuçları vardır. Yani, iki (veya daha fazla) hücre arasındaki bu iletişim bölgelerini oluşturan hücre bölgeleri, aktifliklerini ve duyarlılıklarını ve hatta şekillerini değiştirirler. Bunun yanında, sinapslar, hücrelerin aktifliklerine bağlı olarak sürekli biçimde oluşup kaybolurlar. Yani sinaps dediğimiz bölgeler, hücrenin kolu-bacağı gibi sabit bir yapı değildir. Sürekli değişirler. Bunu, beyin fonksiyonları açısından düşünecek olursak, sinir hücreleri, her türlü aktiviteye bağlı olarak, aralarındaki bağlantıların sayılarını ve özelliklerini değiştirebilirler. Yani beyin, "her" yaptığı iş (aklınıza ne geliyorsa...) sırasında değişmektedir. "Düşünce düşüneni değiştirir" sözü, belki bu açıdan daha anlamlı hale gelmekte. Yakın zamanlarda, yaptığımız öğrenme deneyleri ile kendilerine bir şeyler öğretilen hayvanların, öğrenmeyle ilgili beyin bölgelerinden bazılarında, bu iletişim bölgelerinin sayısında artış olduğunu bulmuş olmamız, bu durumun bir başka göstergesi sayılabilir.
    Sinir sistemi hakkında aslında daha söylenecek çok fazla şey var. Fakat, konuyla derinden ilgilenmeyenler için, buraya kadar olan bilgiler, sinir sisteminin nasıl bir şey olduğu ve beynimizin nasıl çalıştığı gibi konularda genel bir kanı verecektir. Kanımca, insan için anlaşılması gereken en önemli şey, her gittiği yerde yanında götürdüğü vücudu ve özellikleri. Hele bir de entelektüel bir insan için, tüm insan vücudu konusunda olmasa bile, en azından sinir sisteminin işleyişi ve merkezi sinir sisteminin fonksiyonları hakkında genelden öte bir bilgiye sahip olmak kaçınılmazdır. Yaşadığımız dünyayı ve evreni anlamanın bir yolu da, onu nasıl algıladığımızı anlamaktan geçer...
#16.11.2007 22:58 0 0 0
  • noimage
    BİYOLOJİK SAATLER
    ve RİTİMLER
    (KRONOBİYOLOJİ)
    Bölüm-1
    Canlıların bir çok biyolojik faaliyetlerinde belli bir ritmin gözlendiği çok eski zamanlarda farkedilmiştir. Ne var ki, biyolojik ritimlerin başlı başına bir bilim dalı olması ancak ondokuzuncu yüzyılın sonlarına rastlar. Bu gün bildiğimiz anlamda, biyolojik ritimleri ve onları yöneten etkenleri araştıran blim dalı Kronobiyoloji olarak bilinir.

    Kronobiyoloji, biyolojik ritimlerle ilgilenir. Ritim genel olarak, periyod, sıklık, büyüklük ve faz gibi özellikler gösteren, tekrarlayıcı karakterdeki olaylar olarak tanımlanabilir. Ritimlerin bu özelliklerinin kısa tanımları ise şu şekilde yapılabilir:

    PERİYOD: Ritmin bir döngüsü için geçen zaman.
    SIKLIK (Frequency): Birim zamanda tekrarlayan döngü sayısı.
    GENLİK (Amplitude): Ortalama değerden sapma miktarı.
    EVRE (Phase): Ritmin kendine has özellikler gösteren kısmı (başlama, bitiş evreleri gibi) (Şekil.1)
    noimage
    Şekil 1: İki biyolojik fonksiyonunun ritmleri arasında gözlenen faz ilişkileri ve ritim özellikleri.
    Canlıların yürüttüğü biyolojik fonksiyonların ritimleri, genellikle çevre şartlarından döngüsel özellikler gösterenlerle eşzamanlı olarak yürür. Eğer bir canlı engelsiz bir şekilde dış ortamla ilişkili ise ve ritimlerini dış dünyadan gelen uyarılara göre düzenleyebiliyorsa, böyle ritimlere bağlı (entrained) ritimler denir. Bunun yanında, eğer canlı laboratuar ortamında, çevresel işaretlerden yalıtılmış bir biçimde yetiştirilirse, bu durumda tam olarak çevresel işaretlerle tutarlı olmasa da bir iç ritmi sürdürdüğü görülür. Bu tip ritimlere de serbest (free-running) ritimler denir.
    Canlının çevreden aldığı sinyallerin bir kısmı, ritimlerini düzenlemesi için bir işaret görevi yapar. Örneğin, ışık ve karanlık, canlının gece ve gündüz göstereceği faaliyetleri ayarlaması için çevresel bir işaret olarak kullanılır. Bunun gibi çevresel işaretlere, zeitgeber (almanca, zeit=zaman, geber=vermek) veya "ritim verici" denir. Bu ritim verici faktörler, ayın devri, yılın mevsimleri, güneşin durumu vb. olabileceği gibi, bunların arasında en önemlisi ışıktır.
    noimage
    Şekil 2: Laboratuar hayvanlarındaki LH seviyelerinin saatlik, günlük ve yıllık dalgalanmaları. Saatlik dalgalanmalardaki sıklık ve genlik değişiklikleri günlük değişikliklere; günlük ritimlerdeki değişiklikler ise yıllık dalgalanmalara neden olur.
    BİYOLOJİK SAAT ÇEŞİTLERİ:
    Genel adlandırmaya göre, temel biyolojik saat çeşitleri aşağıda listelenmiştir. Sirkadian ritmin altında görülen sirkaseptan, sirkatrivijintan gibi isimlendirmeler, daha ziyade tıbbi terminolojide kullanılmaktadır.
    Tablo 1.


    Sirkadian (Dünyanın dönüşü) 24 saat 22-26 saat
    Ultradian <20 saat
    İnfradian >28 saat
    Sirkaseptan 7±3 gün
    Sirkadiseptan 14±3 gün
    Sirkavijintan 21±3 gün
    Sirkatrivijintan 30±5 gün

    Sirkatidal (Gel-gitler) 11-14 saat
    Sirkalunar (Ayın evreleri) 26-32 gün
    Sirkannual (Yılın mevsimleri) 330-400 gün
    Tablo 2. İnsanlarda Gözlenen Ritim Örnekleri
    <DIV align=center>
    <B><SPAN lang=TR><FONT face="Verdana, Arial, Helvetica, Sans-Serif" size=2>RİTİM SIKLIĞI
#16.11.2007 22:41 0 0 0
  • noimageBİLİMSEL DEVRİMLERİN YAPISI (The Structure of Scientific Revolutions)
    Thomas S. KUHN
    Çeviren: Nilüfer Kuyaş
    ALAN Yayıncılık, 2000; ISBN:975-7414-42-5; 276 sayfa. Bilimin, bir insan faaliyeti olarak gerçek yerine oturmasında bence hayati rol oynamış olan ve bu rolü hala sürdüren bir metin. Thomas Kuhn, kitapta ortaya koyduğu derin sorgulayıcı uslubuyla, özellikle bilimcileri, yaptıkları işi inceden inceye düşünmeye kışkırtıyor. Bilim alanında herhangi bir dalda uğraş veren herkesin başucunda bulunması gereken bir başyapıt. Ayrıca bilim mesleğinin dışında fakat meraklı okuyucular için de harika derslerle dolu. Ayrıca artık neredeyse günlük dilimize girmiş olan "paradigma" teriminin bu gün kullandığımız anlamına bu eserden sonra geldiğini hatırlatmakta fayda var.
    noimageKEŞİFLER ve BULUŞLAR (The Discoverers)
    Daniel J. BOORSTIN
    Çeviren: Fatoş Dilber
    Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1994; ISBN: 975-458-056-1; 659 sayfa. Bir yazar ve tarihçi olan Boorstin bu muhteşem kitapta, dünya tarihinin gidişini etkileyen önemli keşifleri ve buluşları, bilinmeyen arka planları ile açıklıyor. Kitap hem bilgi yüklü, hem de heyecanlı bir macera romanı tadında. Hem siz hem de çocuklarınız için bu eser kitaplığınızda muhakkak bulunmalı derim ben.
    noimageBİLİM DEDİKLERİ (What is This Think Called Science?)
    Alan CHALMERS
    Çeviren: Hüsamettin Arslan
    Vadi Yayınları, 1997; ISBN: 975-7726-18-4; 263 sayfa. Eğer bir bilim fanatiği iseniz, bu kitabı sakın okumayın; çünkü Chalmers, reddedemeyeceğiniz sağlam argümanlarla, Tanrılaştırılan bilimi "olması gereken" yere baş aşağı indiriveriyor. Bunu gerçekleştirdikten sonra da, bilimin en güzel göründüğü yerin, olması gereken yer olduğunu bize bir kez daha hatırlatıyor. Bilimin rehberliğiyle yola çıkmaya hazırlananlar, rehberlerinin "anlatılmayan" özelliklerini bu yapıttan öğrenebilirler.
    noimageCANLILAR SORUNUNA GİRİŞ
    Teoman DURALI
    Remzi Kitabevi, 1987; ISBN: 87-34-Y-0030-0013;220 sayfa. Ülkemizin yetiştirdiği önemli felsefecilerden Teoman Duralı'nın bu kitabı, canlılık fikri ve biyoloji felsefesinin geçmişi üzerine oldukça kapsamlı bir araştırma. Yazarın önsözde de belirttiği gibi, amaç, yeni bir şeyler söylemekten ziyade, canlılık fikrinin tarihi seyrini anlaşılabilir ve yeterli ayrıntılara sahip bir çerçeve içinde toparlayıp sunabilmek. Türkçe'si de ayrıca oldukça iyi olan Canlılar Sorununa Giriş'i canlılık ile ilgilenen tüm meraklılara önerebilirim.

    noimageBİYOLOJİ FELSEFESİ
    Teoman DURALI
    AKÇAĞ Yayınları, 1992; ISBN: 975-7568-85-6;350 sayfa. Teoman Duralı, Canlılar Sorununa Giriş'den sonra bu kez, benim kanımca bu ülke için biraz "lüks" bir konuya el atmış ve bu kitabı ortaya koymuş. Biyolojide okuduğum dönemde bile bunun gibi kitapları okumayı bir eziyet kabul eden, az olmayan sayıda insanla tanışmışlığım vardır. Biyoloji Felsefesi, mutasyon, evrim, canlılığın kaynağı gibi temel biyoloji ve felsefe sorunları üzerinde, kendilerine "saçmalama" lüksünü tanımak istemeyen kişiler için özellikle önemli bir kitap. Herkesin, hakkında hiç bir şey bilmedikleri halde ortalıkta sayıklama misali konuşup durdukları ve takım tutar gibi inandıkları kimi "felsefi sorunları", etraflarını saran sloganlardan sıyırarak, adam akıllı düşünmemiz için önümüze sermiş. Kafayı yorabilene...
    noimageX IŞINLARINDAN KUARKLARA ÇAĞDAŞ FİZİKÇİLER VE BULUŞLARI
    Emilio SEGRE
    Çeviren: Doç. Dr. Çağlar Tuncay
    SARMAL Yayınevi, 1995; ISBN: 975-7380-32-6; 332 sayfa. Kendisi de Nobel ödüllü bir fizikçi olan Segre, yirminci yüzyıla damgasını vuran fizik biliminin son yüzyıldaki gelişimini çarpıcı bir tarzla, insani ayrıntıları unutmadan anlatıyor. Hem kronolojik bir kitap, hem de fizik biliminin bu günkü durumuna ne şekilde geldiği üzerine ilginç bir kaynak. Özellikle Madam Curie'nin öyküsünü dikkatli bir biçimde okumanızı öneririm. Ve bir küçük alıntı:
    "Akıl hazır değilse, göz göremez..."
    noimageFİZİĞİN TAO'SU (Tao of Physics)
    Fritjof CAPRA
    Çeviren: Kaan H. Ökten
    ARITAN Yayınları, 1991; ISBN: ?; 448 sayfa. Bu kitap, ilk okuduğumda beni kendimden geçirmişti. Fiziğin Tao'su, yayınlandıktan kısa bir süre sonra Batı'da özellikle fizikçiler arasında çok değişik tepkilerle karşılanmış bir kitap. Doğu mistizmi ile modern fiziğin bulguları arasındaki şaşırtıcı benzerlikleri ortaya sermeye çalışan ve kendisi de bir fizikçi olan Capra, bu kitapta bir batılıyı oldukça hayrete düşürebilecek bir takım argümanları ve olayları sıralıyor. Benim hayrete düşme nedenim ise, yüzyıllardır kültürümüze işlemiş bulunan tasavvuf inancı ile (çok derinleşmiş olamasam da) görebildiğim doğrudan ilişkiler. Batılılar için bu kitaptakiler bir dönem için "yepyeni" şeyler olabilir ama bizim için "kadim" doğruların bir onaylanması gibi sanki. İşte bu yüzden bu kitabı mutlaka okumak gerekir diye düşünüyorum.
    noimageBATI DÜŞÜNCESİNDE DÖNÜM NOKTASI (The Turning Point)
    Fritjof CAPRA
    Çeviren: Mustafa Armağan
    İNSAN Yayınları, 1992; ISBN: 975-732-28-1; 510 sayfa. Capra'nın esas gürültüyü koparan kitabı. Bir önceki (Fiziğin Tao'su) esas olarak fizikçilere ve fizikle ilgili meraklılara bir düşünce kapısı açarken, bu kitapta, yeni bilimsel anlayışın, Batı dünyasındaki yerleşik kavramlarda ne gibi değişiklikler yapması gerektiği üzerinde duruluyor. Özellikle Batı'nın her yaptığını izlemeyi kendine şiar edinmiş bir topluluk olarak Türkiye'lilerin bu eserden çıkaracağı çok ders olduğunu düşünüyorum. Adeta batı, bizim uzaklaşmaya çalıştığımız bir dünya görüşünün peşinden koşmaya başlıyor gibi.. Ne dersiniz?
    noimageYENİ BİR DÜŞÜNE (Uncommon Wisdom)
    Fritjof CAPRA
    Çeviren: Mustafa Armağan
    AĞAÇ Yayıncılık, 1992; ISBN: 975-346-024-4; 424 sayfa.
    Capra bu kitabında, kafasında oluşturduğu ve diğer kitaplarında aktadığı düşüncelerine temel olan geçmişini ve bilgi alış verişlerini anlatırken, bir çok alanda, o alanın ilginç isimleriyle olan diyaloglarına ve hikayelerine yer veriyor. Ben bu kitabı oldukça sürükleyici bulmuştum. Ayrıca Capra'yı anlamak için de iyi bir başlangıç kitabı olduğunu düşünüyorum.
    noimageWHO'S AFRAID OF SCHRÖDINGER'S CAT?
    Ian MARSHALL ve Danah ZOHAR
    Quill William Morrow, 1997; ISBN: 0-688-16107-3; 402 sayfa.
    Marshall ve Zohar, yeni bilimler ve onların getirdiği yeni dünya görüşünü anlamak isteyenler için rehber nitelikte olması tasarlanan, A'dan Z'ye bir "yeni bilimler ansiklopedisi" ortaya koymuşlar. Özellikle kuantum fiziği, kaos-karmaşıklık bilimi, yeni zihin teorileri ve yeni biyoloji gibi alanlara ilgi duyan meslek dışı ve meraklı okuyucular için oldukça doyurucu, alfabetik referans niteliğinde bir eser. Kitabın girişindeki ilk dört bölüm, bizlerin genel olarak yeni bilimin temel niteliklerini kavramamızı ve neyin yeni, neyin eski olduğunu anlamamızı sağlamak amacını güdüyor. Bundan sonra da yaklaşık 200 kadar başlık altında, yeni bilimin bulgularını ve anlayışını kavramak isteyen okuyuculara yönelik kısa açıklamalar mevcut. Ayrıca kitap içindeki konuları çapraz olarak birbirine bağlayan atıflar da istenilen konularda oldukça doyurucu bir derinleşmeye imkan veriyor.
#16.11.2007 22:35 0 0 0
#16.11.2007 21:31 0 0 0