hakan2230

hakan2230

Üye
14.08.2006
Astsubay
7.666
Hakkında

#23.09.2008 20:57 0 0 0
  • Konu: Kant
    1724-1804 yılları arasında yaşamış olan ünlü Alman filozofu. Temel eserleri: Kritik der Reinen Vernunft (Saf Aklın Eleştirisi), Kritik der Pratischen Vernunft (Pratik Aklın Eleştirisi) ve Kritik der Urteilkraft (Yargı Gücünün Eleştirisi).

    Temeller: Modern felsefenin gelişim seyrine uygun olarak epistemolojiyi ön plana çikartmis olan Kant, öncelikle Hume'dan etkilenmiştir. Kendi deyişiyle Hume onu dogmatik uykusundan uyandıran, spekülatif felsefe alanındaki araştırmalarına yeni bir yön veren filozof olmuştur. Öte yandan, o Descartes'in akılcılığının da birtakım olumlu yönler içerdiğini saptamış ve zihnimizin, matematikle uğraştığı zamanki işleyiş tarzı karşisında adeta büyülenmiştir. Kant, bundan başka asıl, onyedinci ve onsekizinci yüzyıllarda göz kamaştırıcı gelişmeler kaydeden bilimden, özellikle de fizikten etkilenmiştir. Kant'ın gözünde bilim, öncülleri kesin olan ve yöntemleri, ancak Hume'unki gibi felsefi bir kuşkuculuk benimsendiği zaman, sorgulanabilen evrensel bir disiplindir. Bir bilim adamı, Kant'a göre, bir yandan kendisinden önceki bilim adamlarının ulaştığı sonuçları kabul eder; yine, bir bilim adamı kabul ettiği bu sonuçlara ek olarak, yeni araştırmalara giriştiği zaman, deneysel yöntemler kullanır. Bilim yansızdır ve nesneldir.

    Öte yandan bilimin, özellikle de Newton tarafından geliştirilen modern fiziğin çok başarılı sonuçlar doğurmuş olan yöntemi, Kant'a göre, rasyonalizmi de empirizmi de aşarak gelişmiştir. Başka bir deyişle, fizik bilimi, rasyonalizmin ulaştığı sonuçları da, empirizmin ulaştığı sonuçları da yanlışlayarak gelişimini sürdürmektedir. Buna göre, kendisine en sağlam bilgi modeli olarak düşünülen matematiği örnek alan rasyonalizm, şeylerin bizatihi kendilerine yönelmeden, şeylerin kendileriyle bir temas kurmadan, yalnızca düşünceleri birbirlerine bağlamakla yetinip, şeylerin kendileriyle ilgili olarak a priori sonuçlara ulaşir. Oysa fizik, matematiği de kullanarak şeylerin bizzatihi kendilerine yönelmekte, şeylerin kendileriyle, rasyonalizm tarafından kurulamayan teması, başarılı bir biçimde kurmaktadır.

    Kant'a göre, İngiliz filozofu Hume'un empirizmi, belirli bir nedenden daima aynı sonucun çikacagini hiçbir zaman kesin olarak bilemeyeceğimizi savunmak suretiyle, nedensellikle ilgili olarak kuşkucu bir tavrı benimsemiştir. Oysa, çok başarılı sonuçlar elde etmiş olan fizik bilimi hemen tümüyle nedensellik ilkesine dayanmaktadır. Kant bu bağlamda, kendisine düşen işin, rasyonalizm tarafından da, empirizm tarafından da açıklanıp temellendirilemeyen bilimi, özellikle de fizik bilimini temellendirmek, bilimsel bir biçimde düşündüğü zaman, insan zihninin nasıl işlediğini bulmak olduğunu düşünmüştür.

    Başka bir deyişle, o felsefedeki ilk ve temel misyonunun bilimi temellendirmek, daha sonra da ahlakın ve dinin rasyonelliğini savunmak olduğuna inanmıştır. Bununla birlikte, bu hiç de kolay bir iş değildir, çünkü bilim ve din yüzyıllardır birbirlerine karşi amansız bir mücadele içinde olmuşlar ve bilim, dinin otoritesi karşisında mutlak bir zafer kazanma yoluna girmiştir. Bu zafer, Kant'a göre, bilimin bakış açısından iyi ve olumlu olmakla birlikte, ahlak ve dinin bakış açısından tam bir felakettir.

    Bilimin dinin müdahaleleri karşisında özerkligini kazanması hiç kuşku yok ki iyi bir şeydir, fakat bu, bilimsel olmayan tüm inançların, din ve ahlakın temelsizleşmesi ve anlamsızlaşması anlamına geliyorsa, bilimin zaferi, insanlık açısından, dinin bakış açısından gerçek bir felakettir. Kant, öyleyse, yalnızca din, bilim ve ahlakı temellendirmek durumunda kalmamış, fakat rasyonel bir varlık olmanın ne anlama geldiğini gösterme durumunda kalmıştır. O, işte bu amacı gerçekleştirebilmek için, hem Descartes'in rasyonalizminden ve hem de Hume'un empirizminden önemli gördüğü ögeleri alarak, transendental epistemolojik idealizm diye bilinen kendi bilgi kuramını geliştirmiş, yükselen bilimin felsefi temellerini gösterdikten sonra, özgürlük ve ödev düşüncesine dayanarak Hıristiyan ahlakını savunma çabasi vermiştir.

    Bilgi Görüşleri: Düşüncesinde rasyonalist felsefeyle empirist felsefenin bir sentezini yapan Immanuel Kant, bilgide hem deneyimin ve hem de aklın katkısının kaçınılmaz olduğunu öne sürmüştür. O, ilk olarak en basit bir deneyimin, duyu izlenimlerinin bile a priori bir ögeyi, deneyden türemeyen, fakat deneyi yaratan ve mümkün kılan bir ögeyi içerdiğini göstermiştir. Söz konusu a priori ögelere karşilık gelen zaman ve mekana, deneyin transendental koşulları adını veren Kant, böylelikle Hume'un matematiksel bilimlerin tümüyle analitik bir yapıda olduğu görüşüne karşi, matematiğin mekan ve sayıyla ilgili yargılarının sentetik doğasını ortaya koyabilme imkanı bulabilmiştir.

    Başka bir deyişle, zihnin bilgideki temel, ayırıcı faaliyetini deneyimden gelen ham ve işlenmemiş malzemeyi bir sentezden geçirmek ve bu malzemeyi birleştirip, ona bir birlik kazan9dırmak olarak tanımlayan Kant'a göre, zihin söz konusu sentezi, herşeyden önce, çesitli tecrübelerimizi sezginin belirli kalıpları içine yerleştirerek gerçekleştirir. Sezginin söz konusu kalıpları ise zaman ve mekandır. Buna göre, biz şeyleri zorunlulukla zaman ve mekan içinde olan şeyler olarak algılarız. Bununla birlikte, zaman ve mekan duyu-deneyinden türetilmiş ideler, izlenimler ya da kavramlar değildirler. Zaman ve mekanla, Kant'a göre, doğrudan ve aracısız olarak sezgide karşilaşilır. Bunlar sezginin a priori, yani her türlü deneyimden önce gelen ve her tür deneyin onsuz olunamaz koşulları olan kalıplarıdırlar. Yani, bunlar duyu-deneyindeki nesneleri her zaman kendileri aracılığıyla algılamakta olduğumuz gözlüklerdir. O zaman ve mekanla ilgili bu ögretisine transendental estetik adını verdikten sonra, transendental analitiğe, kategoriler ögretisine geçmiş ve tıpkı, duyarlık ya da deneyimin a priori algı formları içermesi gibi, doğaya ilişkin araştırma ve bilginin de bağıntı, töz ve nedensellik türünden a priori ilkeleri içerdiğini göstermiştir.

    En sıradan düşüncede bile, sistematik olmayan bir tarzda varolan bu kategoriler, matematiksel-mekanik bir doğa biliminin temel ögeleri olarak ortaya çikar ve rasyonel bir doğa kavrayışını mümkün hale getirir. Başka bir deyişle, düşüncenin ya da insan zihninin duyu-deneyinden gelen malzemeye bir birlik kazandırması veya söz konusu malzemeyi bir sentezden geçirmesiyle ilgili olan belirli kategorilerin bulunduğunu ifade eden Kant'a göre, zihin söz konusu sentez ya da birleştirme faaliyetini çesitli yargılar ortaya koymak suretiyle gerçekleştirir, öyle ki bu yargılar bizim dünyaya ilişkin yorumumuzun temel bileşenlerini meydana getirir. Deneyimde söz konusu olan çokluk, Kant'a göre, bizim tarafımızdan nicelik, nitelik, bağıntı, töz gibi belirli değişmez formlar ya da kavramlar aracılığıyla değerlendirilir ya da yargılanır. Örnegin, nicelikle ilgili bir yargı söz konusu olduğunda, zihnimizde bir ya da çok olan vardır. Nitelikle ilgili bir yargı öne sürdüğümüz zaman, ya olumlu ya da olumsuz bir önerme ortaya koyarız. Bağıntıyla ilgili bir yargıda bulunduğumuz zaman ise, ya neden ile sonucu ya da özne ile yüklem bağıntısını düşünürüz.

    Bütün bu düşünme tarzları, Kant'a göre, zihnin duyu-deneyinden gelen malzemeyi birleştirme, bu malzemeyi sentezden geçirme ya da söz konusu malzemeye bir birlik kazandırma faaliyetinin temel bileşenleridir. Ve biz bu sentez faaliyetiyle de duyu izlenimlerinin çoklugundan, yani sonsuz sayıdaki darmadağınık izlenimden, tek bir tutarlı dünya resmi elde ederiz.

    Kant'a göre, duyu deneyinin kapsamı içine giren her nesne, bu kategorilerden birine ya da diğerine uymak durumundadır. Zira anlama yetisi, insan zihni bu kategorilere uymayan bir şeyi hiçbir şekilde konu alamaz, alsa bile anlayamaz. Görünüşlerin, fenomenlerin bir şekilde anlaşilabilmeleri için, onlara anlama yetisinin kategorileri aracılığıyla bir yapı kazandırılması gerekmektedir. Anlama yetisinin kategorilerine uymayan bir şey insan zihni tarafından bilinemez. Kant'a göre, duyu-deneyimiz belirli bir yapı ve bir birlik sergilemektedir. İşte duyu-deneyinin sergilediği bu yapı ve birlik, ancak ve ancak görünüşleri kendi kategorilerine göre düzenleyen anlama yetisinin faaliyetiyle açıklanabilir.

    Bununla birlikte, kategoriler düşüncenin ya da bilginin öznel koşulları olduklarından, burada bunların nasıl olup da nesnel bir geçerliliğe sahip olabildiği, yani nesnelere ilişkin bilgimizi mümkün kılan koşulları sağlayabildikleri sorusu ortaya çikar. Kant'a göre, a priori kavramlar olarak kategorilerin nesnel geçerliliği, insanın nesnelere ilişkin duyu-deneyinin yalnızca bu kategoriler sayesinde mümkün olabilmesi olgusuna dayanır. Duyu-deneyinin bir nesnesi, yalnızca bu kategorilerle düşünülebilir. Bir nesneyle ilgili bir düşünce, onunla ilgili tüm yargılar ve dolayısıyla ona ilişkin bilgi, yalnızca kategorilerin sağladığı kavramsal çerçeve içinde olanaklıdır.

    İnsan zihninin yalnızca, kategorileri aracılığıyla kendilerine bir yapı kazandırdığı fenomenleri bilebileceğini, bunun ötesine giderek şeylerin bizatihi kendilerini bilemeyeceğini, duyu deneyindeki nesnelerin insan zihninin işleyişine uyduğu için bilinebildiklerini söyleyen ve tüm empirik yasaları insan zihninin yasalarına indirgeyen Kant'ın bu bilgi anlayışının en önemli sonuçları, mutlak bir determinizm, bilginin sınırlılığı ve metafiziğin imkansızlığıyla ilgili sonuçlardır. Bilgimiz iki bakımdan sınırlıdır. Bilgi, herşeyden önce duyu-deneyinin dünyasıyla sınırlanmıştır. Bilgimiz ikinci olarak, algılama ve düşünme yetilerimizin deneyimin ham malzemesini işleme ve düzenleme tarzlarıyla sınırlanmıştır. Kant elbette ki, bize görünen dünyanın nihai ve en yüksek gerçeklik olmadığından kuşku duymaz. Nitekim, o fenomenal gerçeklikle, yani duyusal olmayan ve akılla anlaşilabilir olan dünya arasında bir ayrım yapmıştır. Bir şey algılanmadığı zaman nedir? Şeyin bizzatihi kendisi ne anlama gelir?

    Metafiziği: biz algılamadığımız şeyleri elbette ki bilemeyiz. Bizim bildiğimiz şeyler numenler, şeylerin kendileri değil de, fenomenlerdir, şeylerin görünüşleridir. Bizim bildiğimiz nesneler duyular aracılığıyla algılanan nesnelerdir. Biz buna ek olarak, duyusal dünyanın bizim zihnimiz tarafından yaratılmadığını biliyoruz. Zihin, bu dünyayı yaratmak yerine, şeylerin kendilerinden türetilmiş olan ideleri ona yüklemektedir. Bu, bizden bağımsız olarak var olan, ancak bizim kendisini yalnızca bize göründüğü ve bizim tarafımızdan düzenlendiği şekliyle bilebildiğimiz bir dış gerçekliğin varolduğu anlamına gelir. Böyle bir gerçeklik bizim bilgimizi arttırmaz, fakat bize bilgimizin sınırlarını gösterir.

    Immanuel Kant bu ögretisiyle bilimsel bilginin olanaklı olduğunu göstererek, Newton fiziğini temellendirir, fakat varlığın genel ilkeleri, Tanrı'nın varoluşu, ruhu ölümsüzlügü gibi konuları ele alan geleneksel metafiziği olanaksız hale getirir. Çünkü, metafizik alanında, ruh, Tanrı, evren kavramlarını düşündüğümüz zaman, burada duyu-deneyi tarafından sağlanan malzeme bulunmaz. Bilginin iki temel ögesinden biri olan deney, tecrübe ögesi metafizik alanında söz konusu olmadığı için, akıl burada antinomilere düşer. Öyleyse, metafizik alanında bilimsel bilgi olanaklı değildir.

    Ahlakı: Bununla birlikte, Kant görünüş-gerçeklik ya da fenomen-numen ayırımını insan varlığına uygulayarak, ahlak imkanını kurtarır. Zira, ona göre, insanın bir fenomen, bir de numen tarafı vardır. Yani, insanın biri duyusal, diğeri akılla anlaşilabilir olan iki farklı boyutu vardır. Duyusal yönüyle ele alındığında, insan doğadaki mekanizmanın bir parçasıdır. Başka bir deyişle, insan fiziki eğilimleriyle, içgüdüleriyle fenomenler dünyasının bir ögesidir.

    Buna karşin, insan kendisini hayvandan ayıran aklıyla, fenomenler dünyasının üstüne yükselir, aklı sayesinde, nedenselliğin, doğal zorunluluğun hüküm sürdüğü dünyanın ötesine geçip özgür olur. Başka bir deyişle, metafiziğin ancak pratik akıl alanında, ahlaki iradenin kesin kanaatleriyle mümkün olabileceğini savunan ve deneyimdeki a priori ögeyi çikarsama yöntemini, ahlak alanında ahlaki yargılara da uygulayan Kant, önce ahlaki yargıları psikolojik bir açıdan değerlendirmiş ve sonra kategorik buyrukla, yani formel olarak koşulsuz olma özelligiyle, ahlak alanında a priori ögeyi yakalamıştır.

    Ona göre, kategorik buyruğun, yani insandan insan olduğu için belli şeyleri yapması isteyen ahlak yasasının, iyi iradenin tanınması, insanın yüceliğini, gerçek kişiliğini ve insan varlıklarını kişiler olarak birbirlerine bağlayan halkayı oluşturur. Pratik ve ahlaki temeller üzerinde gelişen bir metafizik öne süren Kant'ın felsefesinde, bu ikinci alan, teorik aklın zorunlulukla belirlenen duyusal dünyasından sonra, pratik aklın özgürlükle belirlenen akılla anlaşilabilir dünyası olarak ortaya çikar. Akılla anlaşilabilir özgürlük dünyasının fiziki ve doğal dünyayla olan ilişkisinin ne olduğu sorusu ise, Kant'ı her iki dünyayı da uyumlu kılan bir tanrısal düzen postülasıyla, ölümsüzlük postülasına götürür ki, bu postülalar da ifadesini Tanrı düşüncesinde bulmaktadır
#23.09.2008 20:55 0 0 0
#23.09.2008 20:53 0 0 0
  • Konu: Aristo
    (M.Ö. 384 - 322) Yunan filozofu. Aristoteles, yalnızca büyük Yunan filozoflarının en sonuncusu değil, Avrupa'nın da büyük biyologlarından ilki idi. Platon'un akademisinde 20 yıl öğrencilik yapan Aristoteles, bir süre sonra Atina'dan göçüp Büyük İskender'in eğiticiliğine getirildi. M.Ö. 355'de Atina'ya dönerek ünlü okulu "Lykeion"u (Lise) kuran Aristoteles, Büyük İskender ölünce yeniden Atina'dan göçmek zorunda kaldı (M.Ö. 323) ve ertesi yıl Eğriboz adasında öldü.

    Platon'un tüm duyular dünyasına ve etrafımızda gördüğümüz şeylere sırt çevirmiş olmasına rağmen, Aristoteles bunun tam tersine gerçekçi bir şekilde balıkları, kurbağaları, anemon çiçeklerini ve gelincikleri inceledi. Aristoteles, "Gerçekten var olan nedir?" sorusuna, "Şu görmüş olduğumuz tek tek nesnelerdir; şu insan, şu masa, şu ağaç gibi fertlerdir. Yoksa, Platon'un dediği gibi göremediğimiz idealar değildir" cevabını verir. Ayrıca, Platon bir şair ve destan yazarı iken, Aristoteles'in yazıları ansiklopedi maddeleri gibi kuru ve detaylıdır. Buna karşılık yazılarının temelini o güne kadar hiç yapılmamış doğa araştırmaları oluşturur.

    Aristoteles Platon'la "tavuk" fikrinin tavuktan önce var olduğu konusunda da aynı fikirde değildi. Aristoteles'in tavuk biçimi ile kastettiği şey, tavuğun özgün özellikleri olarak her tavukta var olan şeylerdi. Bu yüzden tavuğun kendisi ile tavuk biçimi, ruhla beden gibi birbirinden ayrılamayacak şeylerdi. Aristoteles'in Platon'un idea öğretisi hakkındaki bu eleştirileri düşünce yönteminde de çok önemli bir değişim anlamına gelir. Çünkü Platon için gerçeklik aklımızla düşündüğümüz bir şey iken, Aristoteles için gerçeklik duyularımızla algıladığımız bir şeydi.

    Aristoteles'e göre doğada çeşit çeşit neden vardı. Bunların içinde en önemlisi onun "ereksel neden" dediği nedendir. Aristoteles, doğadaki cansız süreçlerde de "ereksel neden" arıyordu. Örneğin, yağmurun yağdığını çünkü bitkilerle hayvanların büyümek için yağmura gereksinimi olduğunu söylerdi. "Ereksel neden" ile kastettiği buydu. Görüldüğü gibi Aristoteles bir anda yağmur damlalarına bir görev ya da bir "amaç" veriyordu.

    Aristoteles doğayı ciddi bir şekilde düzenlemek istiyordu. Doğadaki her şeyin değişik guruplar ve alt-guruplarda bir araya geldiğini göstermeye çalışıyordu. Ayrıca Aristoteles insanların kavramlarına bir düzen getirmek isteyen titiz ve düzenli biriydi. Bu yanıyla mantığı bir bilim olarak kuran kişi de o oldu. Hangi çıkarımların ya da kanıtların mantıksal olarak geçerli olduğuna ilişkin kesin kurallar öne sürdü.

    Aristoteles'e göre dünya küre biçimindedir ve her şeyi içine alır; evrenin merkezinde Yer vardır ve Yer hareketsizdir. Aristoteles Dünyadaki devinimleri yıldız ve gezegenlerin yönettiğini düşünüyordu. Ancak gökyüzü cisimlerini de hareket ettiren bir şey olmalıydı. Bu güce Aristoteles "ilk devindirici" ya da "Tanrı" diyordu. "İlk devindirici"nin kendisi hareket etmez ve o gökyüzündeki cisimlerin ve dolayısıyla doğadaki her şeyin hareketlerinin "ilk nedeni"dir. Aristoteles üç tür mutluluk olduğunu söyler: İlk tür mutluluk, arzu ve isteklerin olduğu bir hayattır.

    İkincisi, özgür ve sorumlu bir vatandaş olarak var olunan bir hayattır. Üçüncü tür mutluluk ise araştırmacı ve filozof olunan hayattır. Aristoteles, insanın mutluluğu için bu üç koşulun da bir arada var olması gerektiğini ısrarla belirtir ve tek yönlülüğü reddeder. İnsanlarla ilişkilerimizde de "altın orta"yı tutmaktan söz eder Aristoteles: Ne korkak ne çılgınca atılgan, sadece cesur olacağız. Ne cimri ne savurgan, sadece bonkör olacağız der.

    Aristoteles'e göre insan bir "politik varlık"tır ve insanı çevreleyen toplum olmadan gerçek anlamda insan olunmaz. Aristoteles'e göre devlet, ahlaki ve manevi gayelerle bir araya gelmiş olan insan toplulukları demektir. insanlar ne hayvanlar gibi yalnızdır, ne de Tanrı gibi tek başınadır. İnsanların birbirlerine ihtiyacı vardır. "İnsan toplumsal bir canlı"dır ve toplum, ailelerden oluşur. Devletin şeklini devletin kanunu belirler. Devlet şekilleri kendiliklerinden ne iyidirler ne kötüdürler. Ancak iyi ya da kötü yönetimler vardır.

    Aristoteles üç iyi devlet türünden söz eder. Bunların ilki, devletin başında tek bir kişinin bulunduğu monarşidir. Bu devlet biçiminin iyi olabilmesi için baştaki kişinin kendi çıkarları uğruna devleti kötüye kullanmaması gerekir. Bir diğer iyi devlet biçimi aristokrasidir. Aristokraside devleti yöneten bir gurup lider vardır. Üçüncü iyi devlet biçimi de Aristoteles'in politeia demekle kastettiği demokrasidir. Ancak bu yönetim biçiminde de var olan tehlike, bir demokrasinin kolayca bir ayaktakımı egemenliğine dönüşebilmesidir.

    Aristoteles'e göre kadında bir şey eksiktir. Hatta kadın "eksik bir erkek"tir. Üreme olayında erkek etkin ve verici iken, kadın edilgen ve alıcıdır. Çünkü çocuk erkeğin özelliklerini alır, diyordu Aristoteles. Aristoteles'in Avrupa uygarlığına bir başka katkısıda pek çok bilimin bugün dahi kullandığı bilimsel dilin kurucusu, bir çok bilimi kurup düzenleyen bir filozof oluşudur. Çağının aşağı yukarı bütün bilim dallarında yapıtlar vermiş olan Aristoteles'in ortaya koyduğu kesin gözlem ve sınıflama kuralları, İbni Sina ve İbni Rüşd'ün yapıtlarının çevirileri aracılığıyla Ortaçağda bütün Batı kültürüne damgasını vurmuş, Aquinolu Tommaso'nun Hıristiyanlık ile Aristoteles mantığını bağdaştırmak çabalarıysa, dogmacı özelliklerinden ötürü, gelişmeyi kösteklemiştir.
#23.09.2008 20:51 0 0 0
#23.09.2008 20:50 0 0 0
  • Konu: Donatello
    Bu İsmi Duyunca Aklıma Heykeltraşdan Önce Ninja Kaplumbağa GElir :D
#23.09.2008 20:48 0 0 0
  • Konu: Donatello

    Donatello (Donatello Kimdir? - Donatello Hakkında)
    Donatello

    15. yüzyılın en büyük heykelcisi olan Donatello Floransalı bir dokuma işçisinin oğluydu. Mer*merden ve tunçtan heykellerinin yanı sıra, ahşap oyma ve pişmiş toprak çalışmaları da bulunan sanatçı, aynı zamanda kuyumculuk, ressamlık ve mimarlık yaptı. İtalya'daki kili*selerde 500 yıl önce yapmış olduğu bezemeler bugün de eşsiz güzelliktedir. Donatello, Michelangelo ve Raffaello gibi büyük sanatçı*lar üzerinde de etkili oldu.
    Donatello ilk eğitimine bir kuyumcunun yanında başladı. Daha sonra kentin en ünlü heykelcilerinden biri olan Lorenzo Ghiberti' nin atölyesine girdi ve birlikte Floransa'daki Vaftizhane'nin tunç kapı kabartmalarını yap*tılar. Daha sonra eskiçağ sanatının kalıntıları*nı incelemek üzere Roma'ya gitti. Dönüşte Rönesans döneminin ilk büyük boyutlu çıplak heykeli olan Davud'u (1408; Ulusal Müze, Floransa) yaptı. Son derece canlı ve uyumlu bir bütünlük gösteren bu yapıt Eski Yunan ve Roma sanatının etkilerini taşır. Roma, Floransa, Siena ve Padova'daki kiliseleri bir*çok mihrap, heykel, oyma ve kabartmalarla süsleyen Donatello'nun en güzel yapıtların*dan biri 1450'lerde yaptığı, Padova'daki San Antonio Kilisesi'nin mihrabıdır. Mermer ve kireçtaşından yapılmış olan mihrap, insan boyunda yedi tunç heykel ve "İsa'nın Mezara Konması"nı canlandıran büyük bir kabart*mayla süslenmiştir. Donatello'nun öteki ünlü yapıtları arasında Floransa loncalarının kilise*si Or San Michele için yaptığı Aziz Markos ve Aziz Giorgio (Bargello Müzesi, Floransa) heykelleri vardır. Donatello'nun doğal el kol hareketleri ve gerçekçi yüz ifadeleri taşıyan heykelleri son derece canlı ve güvenli bir üslubun ürünleridir. Kabartmalarındaki hare*ketli anlatımı ve derinlik duygusunu, keskisini resim yaparmışçasına, bir fırça gibi kullanmak*la elde etti. Neşeli çocuk figürleri ve melekler bize sanatçının yaşama sevincini yansıtır.



    Uffizi_Donatello.jpg
    Ufizzi Galerisi önünde Donetello heykeli

    Donato di Niccolò di Betto Bardi, kısaca Donatello (1386 - 13 Aralık 1466), Floransalı Rönesans öncüsü heykeltraştı. Sanat tarihinin en önemli sanatçılarından birisidir.

    Biyografi
    Asıl adı Donato di Niccolo Betto Bardi olan Donatello'nun Floransa'da 1386'ya doğru doğduğu kabul edilir. Onun sanat alanındaki etkinlikleriyle ilgili ilk belgeler, 1404-1407 arasında Ghiberti'nin atölyesine devam ettiğini gösterir; ancak daha önce, İtalyan heykelcilerinin pek çoğu gibi o da, kuyumculuk alanına yönelmişti; bu mesleği mimar Brunelleschi'nin atölyesinde öğrendiği sanılır. Floransa Vaftizhanesi'nin ikinci kapısı için açılan yarışmada (1401) Brunelleschi'nin başarı kazanamaması üzerine, Donatello onunla birlikte bir süre Roma'da kaldı. Söz konusu yarışma, çeyrek yüzyıl sürecek ve Santa Maria del Fiore Katedrali'nin çevresinde sergilenecek olan hayranlık verici bir çalışmanın başlamasına yol açtı. Yarışmayı kazanan Ghiberti, pek çok sanatçı, tunç ustası ve dekoratörün birbirini izlediği büyük bir şantiye kurdu. Bu dönem boyunca ve mimar Michelozzo ile ortak çalışmaya başlayıncaya kadar, Donatello'nun etkinliği, büyük ölçüde katedrale ve Orsanmichele'ye yönelik çalışmalara bağlıydı. 1406'dan sonra sanatçı kendi hesabına, katedralin Mandorle Kapısı için mermerden iki peygamber heykeli yaptı. Giysisinin dökümleri kalça üzerinde toplanmış ilk Davud (1408-1416) ve pişmiş topraktan devasa Yeşu heykeli (1409-1412) de katedral için hazırlanmıştı; ancak, yapımına Donatello'nun çalışma arkadaşlarından biri olan Bernardo Ciuffagni'nin de katkıda bulunduğu bu sonuncu heykel kesin olarak ortadan kaybolmuştur. Aziz Yuhanna (1411-1415) ise, hayran olunacak yücelikte bir eserdir ve Michelangelo'nun Musa'sının habercisi gibidir.
    Bunların yanı sıra heykelci, Orsanmichele için bir koruyucu azizler dizisi hazırladı; Floransalı loncalar hesabına gerçekleştirilen bu dizideki heykeller dıştaki nişlere yerleştirildi. Aziz Markos (1411'e doğru-1415) ve Aziz Giorgio (1415'e doğru-1417) heykelleri tam anlamıyla bağımsız heykele doğru atılmış kesin bir adım sayılabilir. İkinci heykelin oturtmalığı üstüne Donatello ilk alçak kabartması olan Aziz Georgius'un Ejderhayı Öldürmesi'ni yaptı. Varasi'nin yassı kabartma "Rilievo schiacciato" olarak adlandırdığı bu kabartma türünde, kompozisyon, neredeyse hissedilmeyen bir derece derece hafifletme yöntemi sayesinde, yontulmuş gibi değil de mermer üzerine çizilmiş gibi görünür. Aynı tarihlerde Brunelleschi henüz ünlü eserlerini gerçekleştirmemiştir. Donatello tunç kullanmaya başladığı Toulouselu Aziz Luigi (1422'ye doğru-1425) adlı eseriyle birlikte, o sıralarda gotik mimariye özgü olan niş sorununa kesin bir çözüm getirdi: bundan böyle nişler Korinthos üslubundaki iki gömme ayak arasında kalan dev bir cephe üzerinde, iki küçük İyon sütunu arasına sıkışmış küçük bir apside açılacaktı.
    Bir başka anıtsal heykel grubu da, yaklaşık 1420-1436 arasında, katedralin çan kulesindeki nişler için yapılmış olan beş peygamber dizisidir; il Rosso takma adıyla bilinen Nanni di Bartolo, Abraham ve İshak (1421) adlı çalışmasına katkıda bulunmuştur; grubun en önemli heykeli Zuccone (Kel) olarak da adlandırılan Habakuk son derece anlatım yüklü bir kompozisyondur ve derin bir çilecilik ile mutlak bir tinselliğin sonucunu yansıtıyor gibidir.

    Davud Heykeli
    donatellodavid.jpg
    David, Museo Nazionale del Bargello, Florence

    Bargello Müzesi'nde yer alan Davud heykeli, Kutsal Kitap'ta adı geçen genç kahramanın düşmanı Calut'u yenmesinden sonraki halini canlandırır. Doğal boyutlardaki bu çıplak heykel, Antikçağ'dan beri ilk olarak yapılmış bir tam kabartmadır ve heykelcilik tarihinin önemli anıtlarından birini oluşturur.
    Donatello'nun gençlik yıllarında, katedral için mermerden yaptığı Davud ile yaratmış olduğu galip genç erkek tipi, bu tunçtan heykelde en son biçimine ulaşmıştır: heykel grubu, defneden bir taç üstüne oturtulmuş, böylece çok sayıda bakış açısı elde edilmiştir; kahramanın üstünde yalnızca dizlik ve şapka vardır; silah olarak deve isabet ettirdiği taşı ve devin kafasını uçurduğu kılıcı tutmaktadır. Contrapposto bir duruştaki beden, zarif, coşkulu ve rahatlamış bir halde ve duruşrnr her an değiştirecekmiş gibi görünmektedir; sol bacağıyla yenilgiye uğrattığı devin kafasını çiğnemektedir; devin kafasında iri bir çift kanatla süslü başlık vardır; kanatlardan biri kahramanın sağ bacağına değer durumdadır. Genç bedenden fışkıran şehveti, parlak görünüşlü teni ile incelikle, titizlikle işlenmiş dizlikleri ve defne yapraklı başlığı arasındaki karşıtlık vurgular.
    "Yudit ve Holofernos" grubu gibi Davud heykelinin de XV. yy sonunda Medici'lerin sarayında bulunduğu bilinmektedir.

    Başlıca Heykelleri

    * 1411-1415 Aziz Yuhanna, mermer.
    * 1415'e doğru-1417 Aziz Georgius'un Ejderhayı Öldürmesi, mermer.
    * 1425-1427 Herodes'in Şöleni, yaldızlı tunç.
    * 1427'ye doğru-1436 Habakuk (Zuccone), mermer.
    * 1435'e doğru Meryem'e müjde, kireçtaşı.
    * 1438 Aziz Yuhanna, ahşap.
    * '1445'e doğru-1453 Condottiereyi at üzerinde gösteren Gattamelata, tunç.
    * 1446'ya doğru-1460 Davud, tunç; "Yudit ve Holofernos", tunç
    * 1454'e doğru Azize Maria-Magdalena, ahşap

    Biyografi
    Asıl adı Donato di Niccolo Betto Bardi olan Donatello'nun Floransa'da 1386'ya doğru doğduğu kabul edilir. Onun sanat alanındaki etkinlikleriyle ilgili ilk belgeler, 1404-1407 arasında Ghiberti'nin atölyesine devam ettiğini gösterir; ancak daha önce, İtalyan heykelcilerinin pek çoğu gibi o da, kuyumculuk alanına yönelmişti; bu mesleği mimar Brunelleschi'nin atölyesinde öğrendiği sanılır. Floransa Vaftizhanesi'nin ikinci kapısı için açılan yarışmada (1401) Brunelleschi'nin başarı kazanamaması üzerine, Donatello onunla birlikte bir süre Roma'da kaldı. Söz konusu yarışma, çeyrek yüzyıl sürecek ve Santa Maria del Fiore Katedrali'nin çevresinde sergilenecek olan hayranlık verici bir çalışmanın başlamasına yol açtı. Yarışmayı kazanan Ghiberti, pek çok sanatçı, tunç ustası ve dekoratörün birbirini izlediği büyük bir şantiye kurdu. Bu dönem boyunca ve mimar Michelozzo ile ortak çalışmaya başlayıncaya kadar, Donatello'nun etkinliği, büyük ölçüde katedrale ve Orsanmichele'ye yönelik çalışmalara bağlıydı. 1406'dan sonra sanatçı kendi hesabına, katedralin Mandorle Kapısı için mermerden iki peygamber heykeli yaptı. Giysisinin dökümleri kalça üzerinde toplanmış ilk Davud (1408-1416) ve pişmiş topraktan devasa Yeşu heykeli (1409-1412) de katedral için hazırlanmıştı; ancak, yapımına Donatello'nun çalışma arkadaşlarından biri olan Bernardo Ciuffagni'nin de katkıda bulunduğu bu sonuncu heykel kesin olarak ortadan kaybolmuştur. Aziz Yuhanna (1411-1415) ise, hayran olunacak yücelikte bir eserdir ve Michelangelo'nun Musa'sının habercisi gibidir.
    Bunların yanı sıra heykelci, Orsanmichele için bir koruyucu azizler dizisi hazırladı; Floransalı loncalar hesabına gerçekleştirilen bu dizideki heykeller dıştaki nişlere yerleştirildi. Aziz Markos (1411'e doğru-1415) ve Aziz Giorgio (1415'e doğru-1417) heykelleri tam anlamıyla bağımsız heykele doğru atılmış kesin bir adım sayılabilir. İkinci heykelin oturtmalığı üstüne Donatello ilk alçak kabartması olan Aziz Georgius'un Ejderhayı Öldürmesi'ni yaptı. Varasi'nin yassı kabartma "Rilievo schiacciato" olarak adlandırdığı bu kabartma türünde, kompozisyon, neredeyse hissedilmeyen bir derece derece hafifletme yöntemi sayesinde, yontulmuş gibi değil de mermer üzerine çizilmiş gibi görünür. Aynı tarihlerde Brunelleschi henüz ünlü eserlerini gerçekleştirmemiştir. Donatello tunç kullanmaya başladığı Toulouselu Aziz Luigi (1422'ye doğru-1425) adlı eseriyle birlikte, o sıralarda gotik mimariye özgü olan niş sorununa kesin bir çözüm getirdi: bundan böyle nişler Korinthos üslubundaki iki gömme ayak arasında kalan dev bir cephe üzerinde, iki küçük İyon sütunu arasına sıkışmış küçük bir apside açılacaktı.
    Bir başka anıtsal heykel grubu da, yaklaşık 1420-1436 arasında, katedralin çan kulesindeki nişler için yapılmış olan beş peygamber dizisidir; il Rosso takma adıyla bilinen Nanni di Bartolo, Abraham ve İshak (1421) adlı çalışmasına katkıda bulunmuştur; grubun en önemli heykeli Zuccone (Kel) olarak da adlandırılan Habakuk son derece anlatım yüklü bir kompozisyondur ve derin bir çilecilik ile mutlak bir tinselliğin sonucunu yansıtıyor gibidir.

    Bargello Müzesi'nde yer alan Davud heykeli, Kutsal Kitap'ta adı geçen genç kahramanın düşmanı Calut'u yenmesinden sonraki halini canlandırır. Doğal boyutlardaki bu çıplak heykel, Antikçağ'dan beri ilk olarak yapılmış bir tam kabartmadır ve heykelcilik tarihinin önemli anıtlarından birini oluşturur.
    Donatello'nun gençlik yıllarında, katedral için mermerden yaptığı Davud ile yaratmış olduğu galip genç erkek tipi, bu tunçtan heykelde en son biçimine ulaşmıştır: heykel grubu, defneden bir taç üstüne oturtulmuş, böylece çok sayıda bakış açısı elde edilmiştir; kahramanın üstünde yalnızca dizlik ve şapka vardır; silah olarak deve isabet ettirdiği taşı ve devin kafasını uçurduğu kılıcı tutmaktadır. Contrapposto bir duruştaki beden, zarif, coşkulu ve rahatlamış bir halde ve duruşrnr her an değiştirecekmiş gibi görünmektedir; sol bacağıyla yenilgiye uğrattığı devin kafasını çiğnemektedir; devin kafasında iri bir çift kanatla süslü başlık vardır; kanatlardan biri kahramanın sağ bacağına değer durumdadır. Genç bedenden fışkıran şehveti, parlak görünüşlü teni ile incelikle, titizlikle işlenmiş dizlikleri ve defne yapraklı başlığı arasındaki karşıtlık vurgular.
    "Yudit ve Holofernos" grubu gibi Davud heykelinin de XV. yy sonunda Medici'lerin sarayında bulunduğu bilinmektedir.

    Başlıca Heykelleri

    * 1411-1415 Aziz Yuhanna, mermer.
    * 1415'e doğru-1417 Aziz Georgius'un Ejderhayı Öldürmesi, mermer.
    * 1425-1427 Herodes'in Şöleni, yaldızlı tunç.
    * 1427'ye doğru-1436 Habakuk (Zuccone), mermer.
    * 1435'e doğru Meryem'e müjde, kireçtaşı.
    * 1438 Aziz Yuhanna, ahşap.
    * '1445'e doğru-1453 Condottiereyi at üzerinde gösteren Gattamelata, tunç.
    * 1446'ya doğru-1460 Davud, tunç; "Yudit ve Holofernos", tunç
    * 1454'e doğru Azize Maria-Magdalena, ahşap

#23.09.2008 20:47 0 0 0
  • Sürgünlerin Gölgesi Olmaz..

    Sürgünlerin Gölgeleri Ülkelerinde Kalmıştır Demişti Ve Sürgünydeken Öldü..
#23.09.2008 20:45 0 0 0
  • ASTURIAS, Miguel Angel (1899-1974). Guatemalalı şair, romancı ve oyun yazarı Asturias çağdaş Latin Amerika edebiyatının önde gelen temsilcilerindendir. 1966'da Lenin Barış Ödülü'nü, 1967'de Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanmıştır.

    Annesi Yerli olan Asturias, daha çok kü*çük yaşlarda Maya Yerlileri'nin kültürüyle ve çektikleri sıkıntılarla yüz yüze geldi. Ülkesin*de hukuk öğrenimi gördükten sonra 1923'te Paris'e gitti. Sorbonne Üniversitesi'nde Mayalar'ın dinleri ve efsaneleri konusunda yaptığı araştırmalar ilerde yazacağı öykü ve romanları için zengin bir kaynak oluşturdu. Daha ilk kitabı Guatemala Efsanelerinde (Leyendas de Guatemala; 1930) görkemli Maya uygarlığının (bak. Mayalar) efsanele*rinden yararlandı.

    1933'te Guatemala'ya döndükten sonra, başta Sonetos (1936; "Soneler") olmak üzere şiir kitapları yayımlandı. 1946'da başlayan Meksika, Arjantin ve Fransa'daki diplomatik görevi sırasında yazarlığı da sürdürüyordu. Ele aldığı konular ülkesinin ve Latin Amerika'nın çarpıcı toplumsal gerçekleriydi. Ona dünya çapında ün kazandıran romanı Sayın Başkan'da (El senor presidente; 1946) bir diktatörün yaşamını anlattı. Diktatörün kişiliğini, uluslararası şirketlerin kuklası ol*masını o kadar başarıyla canlandırmıştı ki, daha sonra askeri darbeyle iktidara gelen her diktatör kitabı kendi eleştirisi olarak düşünüp yasakladı. Aslında Asturias'ın anlattığı, 1898-1920 yıllarında Guatemala'ya egemen olan diktatör Manuel Estrada Cabrera'ydı. 1949'da yayımlanan Hombres de maiz'de ("Mısır Adamları"), insanın "kutsal mısır"dan yaratıldığı yolundaki Maya efsanesinden yola çıkarak Yerli kültürü ile çağdaş teknolo*jinin çatışmasını anlattı. Birçok eleştirmen bu romanın Asturias'ın başyapıtı olduğu görü*şündedir.

    Asturias, 1950-60 yıllarında verimli bir dö*nem yaşadi ve "Muz Üçlüsü" adı verilen üç romanını, Kasırga (Viento fuerte; 1950), ifeşil Papa (El papa verde; 1954) ve Gözleri Açık Gidenler'i (Los ojos de los enterrados; 1960) yazdı. Bu yapıtlarında, ünlü ABD şirketi United Fruit Company'nin, Guatemala or*manlarını yok ederek açtığı muz bahçelerinde çok ağır koşullarda çalışan işçilerin yaşamını anlatıyordu. Asturias, Maya efsanelerinden ustaca yararlanıyor, örneğin efsanede anlatı*lan doğa olayı kasırga ile halk ayaklanmasını simgeliyordu.

    Seçimle işbaşına gelen liberal hükümetin 1954'te askeri bir darbe ile devrilmesinden sonra 1956'da diplomatik görevden ve Guate*mala yurttaşlığından atılan Asturias Arjan*tin'e yerleşti. Buenos Aires'te sekiz yıl yaşa*dıktan sonra bu ülkede de askeri darbe olması üzerine Avrupa'ya gitti. Guatemala'da yeni bir liberal hükümetin yönetime geldiği 1966' ya kadar Paris ve Cenova'da yaşadı. Yeni hü*kümetin verdiği Paris Büyükelçiliği görevini üstlendi. 1974'te Madrid'de öldü.
#23.09.2008 20:44 0 0 0
  • 20 Mayıs 1799'da Fransa Tours'da doğdu. 18 Ağustos 1850'de yaşamını yitirdi. Asıl ismi Honore Balssa. Adını Balzac olarak değiştirdi ve soyluluk ifade eden de' öntakısını ekledi. Köy kökenli bir ailenin çocuğu. Babası devlet memuru. 6 yıl Vendome'da College des Oratoriens'te öğrenim gördü. Napolyon'un devrilmesinden sonra ailesi Paris'e taşındı. Burada 2 yıl daha okula gitti. 3 yıl bir avukatın yanında çalıştı. Ama küçük yaşlardan beri edebiyata gösterdiği eğilim ağır bastı. Trajedi türünü denediği 1819'da yazılmış "Cromwell" başarı kazanamayınca romana yöneldi. Para kazanmak için tarihsel, mizahi ve gotik romanlar yazdı. Bunları değişik adlarla yazdı. Basımcılık, yayıncılık, hatta dökümcülük yaptı. Başarılı olamayınca tekrar edebiyata döndü. 1829'da yazdığı "Les Chouans" isimli tarihi roman tanınmasını sağladı. Bu eser Türkçe'ye (Köylü İsyanı 1974 ve Şuanlar 1977 olarak çevrildi.) 1824-1834 arasında yayıncılarından aldığı parayla bohem bir yaşam sürdü. 1829-1831 arasında yergici gazetelere yazılar yazdı. 1830'lardan sonra bir toplum tarihi yazmak amacıyla, eski ve yeni romanlarını üç bölüm altında toplamaya karar verdi. Örf ve âdet incelemeleri, felsefi incelemeler ve çözümleyici incelemeler. Bu tasarı 1834-1837 arasında 12 cilt olarak gerçekleşti. 1840'ta bu yapıtların hepsine Dante'yi anımsatan bir başlık koydu: "İnsanlık Komedisi". 1842-1848 arasında 17 ciltlik bir baskı yapıldı. 1869-1876 arasında da 24 cilt olarak yayınlandı. Eserlerinde aynı kahramanlara tekrar tekrar yer verme düşüncesini geliştirdi. Bunu gerçekçiliğin baş romanı kabul edilen ve 1834'te yayınlanan "Goriot Baba"da uyguladı. 1836 ve 1837'de İtalya gezisine çıktı. 1828'de Versailles yakınlarında pahalı bir ev yaptırdı. Borç sorunu nedeniyle Passy'de bir eve yerleşti (Bugün Balzac müzesi). Para kazanmak için tiyatroda başarısız denemeler yaptı. Edebiyatçılar Derneği başkanı olarak yazar haklarıyla ilgili girişimlerde bulundu. 1847'de Polonya'da sevgilisi Eveline Hanska'nın şatosunda kaldı. 1850'de Eveline ile evlendi Paris'e döndüler. Birkaç ay sonra yaşamını yitirdi. Geride 85'i tamamlanmış, 50'si taslak halinde eser bıraktı. Romanda gerçekçilik ve doğalcılık akımlarının yaratıcısı olarak kabul edilir. Mantısal bir sıra izleyen olayların her şeyi gören bir gözlemcinin ağzından anlatıldığı, kahramanların tutarlı bir biçimde sunulduğu, kuralları belli "klasik roman tekniğini" Balzac'ın kurduğu benimsenir. Olağanüstü bir gözlem yeteneği ve güçlü bir hafızası vardı. Kendisini başka insanların yerine koyup onların duygularını paylaşmayı biliyordu. Eserlerinde nedenselliği ve arka plan ile karakterler arasındaki ilişkiyi açıklamakta ustadır. Bütün bu özellikleriyle "romanın Shakespeare'i sayılır.



    TÜRKÇE'YE ÇEVRİLEN ESERLERİ:

    Köylü İsyanı (1974)
    Tours Papazı (1949)
    Eugenie Grandet (1983)
    Goriot Baba (1984)
    Bette Abla (1977)
    Otuz Yaşındaki Kadın (1963)
    Vandetta (1943)
    Tılsımlı Deri (1943, 1968)
    Tefeci Gobseck (1947-1961)
    Kırmızı Han (1946)
    Terör Devrinde (1979)
    Köy Hekimi (1942-1979)
    Bilinmeyen Şaheser (1945)
    Lois Lambert (1946)
    Albay Chabert (1944-1974)
    Bir Havva Kızı (1970)
    Onüçlerin Romanı (1945)
    Mutlak Peşinde (1945-1965)
    Altın Gözlü Kız (1943)
    Kibar ******lerin İhtişam ve Sefaleti (1946) - Kibar ******ler (1972) - Kötü Kadınların Parlayış, Düşüşü (1981)
    Vadideki Zambak (1941-1985)
    Sönmüş Hayaller (1949)
    Nucingen Bankası (1950)
    Köy Papazı (1952)
    Cesar Birotteau (1945-1964)
    Ursula Mirouet (1949)
    Karanlık Bir İş (1947) - Esrarlı Bir Vaka (1949-1964)
    İki Gelinin Hatıraları (1940 - 1983)
    Modeste Mignon (1947)
    Köylüler (1845, 1976-1985)
#23.09.2008 20:41 0 0 0
  • Konu: Dante
    Dante (1265 - 1321)
    noimage
    Mayıs 1265'de Floransa'da doğan İtalyan yazar Dante Alighieri, 26 Mart 1266'da Durante adıyla vaftiz edildi. 1274'de "Yeni Hayat" ve "İlahi Komedya"da ölümsüzleştireceği Beatrice'yi ilk kez gördü. Asıl adı Bice di Folco Portinari olan Beatrice, daha sonra Simone de' Bardi'yle evlendi ve 1290 yılında öldü.

    1983'de, babasının ölümünden bir yıl sonra, Floransa'nın önde gelen aşk şairlerinden biri olarak üne kavuştu ve şair Guido Cavalcanti'yle yazışmaya başladı. 1285 yılında evlendiği Gemma Donati'den, iki yıl sonra Pietro adında bir çocuk sahibi oldu. 1289 yılında Campaldino Savaşı'nda, Floransalı Guelfoların safında Ghibellinoların şehri Arezzo'ya karşı savaşan Dante, savaştan üç yıl sonra, "Vita nuova" (Yeni Hayat) adlı yapıtını yazdı. Yeni Hayat, Dante'nin 31 şiirini, bu şiirlerin hangi vesilelerle yazıldığına ilişkin açıklamalarını ve şiirlerin yapısal çözümlemelerini içeren bir düzyazı-şiir çalışmasıdır.

    Yoğun felsefe çalışmalarına başlayan şair, felsefi konularda şiirler yazmayı da sürdürür bu arada. 1295 yılında Hekim ve Eczacılar Loncası'na üye oldu ve Floransa'nın siyasal yaşamına katıldı. Bu tarihten sonra çeşitli meclislerde görev alan Dante, bu beş yıllık süreç sonucunda altı lonca başkanından biri sıfatıyla Floransa'nın yönetimine seçildi. 1295'de Beyazlar ve Siyahlar olarak ikiye bölünen Guelfolar yüzünden, Floransa'da siyasal uzlaşmayı sağlamak amacıyla, Papa'ya gönderilen üç kişilik kurulun üyesi olarak şehirden uzaklaştığında, önderleri bir süre önce sürgüne gönderilmiş olan Siyah Guelfo grubu iktidarı ele geçirdi.

    27 Ocak 1302'de para cezasına çarptırılan ve kamu görevinden men edilen yazar, düzmece bir yolsuzlukla suçlandı ve Toscana bölgesine girmesi yasaklandı. 10 Mart'ta ceza onaylandı ve yakalanması halinde yakılarak idam edilecekti.

    2 yıl sonra, mücadelesini tek başına sürdürmeye karar veren Dante, Beyaz Guelfo grubundan sürgün arkadaşlarıyla bağlarını kopardı ve sonraki yıllarda bütün İtalya'yı kapsayan gezilere çıktı. 1304-1308 yılları arasında De vulgari eloquentia (Halkdilinde Belagat) ile Convivio (Şölen) adlı yapıtlarını yazdı. Bu yapıtlardan ilki, dil ve şiir üzerine görüşlerini; ikincisi ise felsefe üzerine düşüncelerini ve felsefi bir bakış açısıyla şiirlerine ilişkin yorumlarını içerir. Dört kitaptan oluşan ve felsefî, siyasî ve ahlâkî konuları içeren Convivio adlı eserinin ikinci kitabı da astronomi ile ilgilidir aynı zamanda. İki yapıt da tamamlanmamıştır.

    Bu yapıtlarının hemen ardından 1308'de "Divina Commedia"yı (İlahi Komedya) yazmaya başladı ve ölümünden kısa bir süre öncesine kadar bu yapıt üzerinde çalıştı. Özgün adı Comedia (Komedya) olan bu yapıta "ilahi" nitelemesi sonradan, Rönesans döneminde eklenmiştir. İtalyanca yazılan İlahi Komedya, karşılıksız aşkı Beatrice için yazılan bu destan hem aşkı ve insanı, hem geçmişi, hem kendi güncelliğini anlatıyor, geleceğe uzanan bir sentez oluşturuyordu. Aynı zamanda İlâhi Komedya ile Convivio'da astronomi ve kozmolojiye ilişkin görüşlere de rastlanmaktadır.

    İlâhi Komedya, Dante'nin Cehennem, Araf ve Cennet'e yaptığı hayalî bir seyahatin öyküsüdür ve burada sunduğu Evren Dizgesi tamamen Batlamyus Dizgesi'ne dayanmaktadır. Dante'ye göre, Yer Evren'in merkezindedir ve hareketsizdir. Yer'in etrafında sırasıyla, Ay, Merkür, Venüs, Güneş, Mars, Jüpiter ve Satürn'ün küreleri bulunur. Satürn küresinden sonra, sabit yıldızlar küresi ve ondan sonra da İlk Hareket Ettirici Küre gelir. Onuncu küre ise, En Yüksek Küre, yani Tanrının Evi'dir. Küreler, Meleklerin yardımı ile hareket eder. Dante, Aristoteles'in etkisi ile Ortakmerkezli Küreler Dizgesi'ni benimsemiş, dışmerkezli kürelerin olmadığını savunmuştur.

    İlahi Komedya'dan sonra 1314'de Monarchia'yı (Monarşi) yazan Dante, yönetim biçimini konu aldığı bu yapıtında, papalık-imparatorluk şeklindeki iktidar parçalanmasına karşı tek bir hükümdarın egemenliğini savundu. 1315 Haziran ayında Floransalı sürgünlere suçlarını kabul etmeleri halinde affedilecekleri bildirildi fakat bu öneriyi kabul etmeyen Dante'nin sürgün cezası yeniden onaylandı ve çocukları da ceza kapsamına alındı. Şair, son yıllarını Verona'da Can Grande della Scala'nın ve Ravenna'da Guido Novello da Polenta'nın saraylarında geçirdi. Quaestio de aqua et terra (Su ve Toprak Sorunu) ile Egloge (Eklogalar) adlı yapıtlarını yazdıktan bir sene sonra, 1321 yılında Ravenna'da öldü.
#23.09.2008 20:40 0 0 0
  • Konu: Nelly Sachs
    noimage
    "Nelly Sachs"


    Nelly Sachs (asıl adı: Leonie Sachs; d. 10 Aralık 1891, Berlin - ö. 12 Mayıs 1970, Stokholm) Alman yazar ve şair. Eserlerinde savaşın insan üzerindeki tahribatını konu edindi; Tevrat ve Yahudi geleneği temaları ağırlıklı yer tuttu. 1966 yılında Nobel edebiyat ödülünü Shmuel Yosef Agnon ile paylaştı.

    noimage
    "Nelly Sachs'ın Berlin-Schöneberg, Maaßenstraße 12 adresinde doğduğu ev müzeye dönüştürüldü"

    Eserleri


    In den Wohnungen des Todes, 1947
    Die Leiden Israels, 1951
    Fahrt ins Staublose. Die Gedichte, Band 1, 1961
    Zeichen im Sand. Die szenischen Dichtungen, 1962
    Ausgewählte Gedichte, 1963
    Landschaft aus Schreien, 1966
    Teile dich Nacht, Gedichte, 1971
    Gedichte, 1977
    Suche nach Lebenden. Die Gedichte, Band 2, 1979
    Frühe Gedichte und Prosa, 1983


#23.09.2008 20:38 0 0 0
  • İngiliz romancısı 41812-1870).Charles Dickens Londra'ya geldiğinde on iki yaşındaydı, orada bir cila fabrikasında çalışmak zorunda kaldı, çünkü babası büyük bir para sıkıntısı içindeydi. O zaman açlığı da, yoksulluğu da, sanayi çağının başlangıcında, işçilerin çetin hayat koşullarını da tanıdı: bu konular eserlerinde sürekli olarak işlenecektir.

    Bununla birlikte, gazetecilik öğrenmeğe de zaman bulabildi ve ilk skeçlerini hiciv dergilerinde yayımladı. Sonra yazar olan Dickens, Mister Pickvoick gibi garip ve ilgi çekici bir kişi yarattı, Oliver Twist'in ve Nicholas Nickleby'nin serüvenlerini anlattı, daha sonra da duygulu başeserini, David Copperfield'i kaleme aldı.

    İngiltere ve Amerika'da kısa zamanda büyük bir ün yaptı, iki defa Amerika'ya gitti. Nihayet, 1850'den itibaren, eserini birçok defa halk huzurunda okudu ve mükemmel bir oyuncu olduğunu ortaya koydu.

    Victoria çağı toplumunun tanığı olan Dickens, kitaplarıyla, çok küçük yaştan itibaren çalıştırılmağa başlayan ve sömürülen çocukların korkunç yoksulluğuna dikkati çekmeyi başarmıştır.

    Şakacı ve gürültücü İngiliz «Mr. Pickwick'in Serüvenleri» adlı kitaptan bir resim: »Mr. Pickwick Patende».


    noimage

#23.09.2008 20:35 0 0 0
  • Fred Thompson

    noimage

    Fred Dalton Thompson (d. 19 Ağustos1942), ABD'li bir siyasetçi, hukukçu, ve aktördür. 1994-2003 yılları arasında Cumhuriyetçi Parti üyesi olarak girdiği ABD Senatosu'nda Tennessee eyaletini temsil etmiştir. Aktör olarak genellikle devlet görevlisi rollerini tercih eden Fred Thompson 2002 yılından beri Law & Order televizyon dizisinde oynadığı savcı Arthur Branch rolüyle ün kazandı. Washington, D.C. yakınlarındaki McLean semtinde yaşayan Fred Thompson ilk eşinden 2 çocuk 5 torun, şimdiki eşinden ise 2 çocuk sahibidir.
    Thompson Council on Foreign Relations' ve American Enterprise Institute üyesidir.
    Fred Thompson 5 Eylül2007 tarihinde 2008 ABD başkanlık seçimleri'de Cumhuriyetçi Parti'den başkanlığa adaylığını koyacağını açıkladı ve izleyicileri web sitesindeki 15-dakikalık video klibine yönlendirdi. Ancak ön seçimlerde başarılı olamayarak 22 Ocak2008 tarihte adaylıktan çekildi.
#23.09.2008 20:33 0 0 0
  • Genel Sekreteri Kofi Annan, 25 Temmuz 2003 tarihinde, Finlandiya'nın eski başbakanı Harri Holkeri'yi, yeni Kosova özel temsilcisi ve UNMIK (BM Kosova Misyonu) başkanı olarak atadı. Holkeri; temsilcilik görevinin başlangıç tarihi olan 1999 yılından bu yana atanan 3'ncü UNMIK başkanı olan Alman Michael Steiner'in ardından, misyonun yeni başkanı oldu. Steiner'den önce temsilciliğe, Danimarka'dan Hans Haekkerup ve Fransa'dan Bernard Kouchner başkanlık etti.

    6 Ocak 1937'de Finlandiya'nın Toijala kentinde doğan Holkeri, Helsinki Üniversitesi'nde, siyaset bilimi alanında master yaptı. Holkeri, Finlandiya ordusu yedek kuvvetlerinde binbaşı rütbesiyle çalıştı. Harri Holkeri, siyasi kariyerine 1965 yılında Muhafazakar (Ulusal Koalisyon) Parti Genel Sekreteri olarak başladı. 1971 yılında Parti Genel Başkanı seçildi ve 1979 yılına kadar bu görevi sürdürdü. Holkeri ayrıca 1970-1978 yılları arasında parlamento üyesi olarak görev yaptı.

    1982 ve1988 yıllarında iki kez cumhurbaşkanlığına aday olan Holkeri'nin, her iki seçimde de rakibi, Bank of Finland'da birlikte çalıştığı yakın arkadaşı Mauno Koivisto idi. Holkeri, 1978-1997 yılları arasında bankanın Yönetim Kurulu üyesi, 1981-1987 yılları arasında da Helsinki Belediye Konseyi Başkanı olarak görev yaptı.

    1987-1991 yılları arasında Finlandiya Başbakanı olarak görev yapan Holkeri, partisi ve Sosyal Demokratlar arasında kurulan koalisyona liderlik etti. Finlandiya'nın ulusal havayolu şirketi Finnair'in yönetim kurulu başkanı olan Holkeri, ülkedeki çeşitli şirket ve kurumların da yönetim kurullarında bulunuyor.

    Uluslararası alanda da aktif rol alan Holkeri, 1963-1965 yılları arasında BM Genel Kurulu Finlandiya delegasyonu üyesi, 1975-1978 yılları arasında İskandinav Bakanlar Konseyi üyesi, Avrupa Serbest Ticaret Bölgesi (EFTA) Parlamenterleri Başkan Yardımcısı (1974-1975) ve Başkanı (1976) olarak görev yaptı.

    Harri Holkeri, Kuzey İrlanda'daki anlaşmazlıklara son verilmesi amacıyla başlatılan çok taraflı barış görüşmelerinin de, üç bağımsız başkanından biriydi. Holkeri, 1995-1998 yılları arasında, Kuzey İrlanda'da yasadışı silah bulundurulmasını önlemek amacıyla, İngiltere ve İrlanda hükümetleri tarafından oluşturulan Uluslararası Kurul'un da üyesiydi.

    Eylül 2000'de Holkeri, BM Genel Kurulu'nun 55'nci Dönem Çalışmaları'nın başkanı seçildi.

    Balkanlar'la ilgili her hangi bir siyasi deneyimi olmayan Holkeri, yaklaşık bir düzine aday arasından UNMIK Başkanı seçildi. Yetenekli bir arabulucu ve uzlaştırıcı olmasıyla ünlü deneyimli politikacı, herkes tarafından onay gören bir tercih oldu. BM Güvenlik Konseyi, 28 Temmuz 2003 tarihinde Holkeri'nin 4'ncü UNMIK Başkanı olarak atanması kararını onayladı. Kendisine verilen bu yeni görevin, "muhtemelen hayatında karşısına çıkan en zor görev" olduğunu söyleyen Holkeri, "bir görevin zor olduğu gerçeğinin, onu geri çevirme gerekçesi olamayacağını" da belirtti.

    Harri Holkeri'nin öncelikli görevi, yetkilerin, yerel kurumlara devredilmesi sürecinin tamamlanması olacak. Holkeri, bölgedeki asıl görevinin, kendisini bir an önce "gereksiz kılmak" olduğunu, bu görevi yerine getirebildiği takdirde başarıya ulaşmış sayılabileceğini söyledi.

    Harri Holkeri, evli ve iki çocuğu var
#23.09.2008 20:31 0 0 0
  • Konu: Shaka Zulu

    Tarihteki en önemli ve adı en çok bilinen Güney Afrikalı, zulu kabilesinin kralı. bugün bile hala kullanılan savaş taktikleri geliştirmiştir. 1785 yılında nandi adındaki elangeni kabilesinin prensesi ve o zamanlar daha küçük olan zulu kabilesi kralı senzangakona'nın oğlu olarak dünyaya gelmiştir. doğumundan bir süre sonra anne ile babası anlaşamaz ve annesi kendi kabilesine dönmek ister ancak orada kabul edilmez ve zulu'ya geri döner. bütün çocukluğu boyunca annesinden bir yandan kendi kabilesinde ne eziyetler çektiğine, onların ne kadar kötü insanlar olduğuna dair hikayeler dinler, diğer yandan da ne kadar asil bir kan taşıdığı yönünde sürekli pohpohanır ve bu süreç içerisinde ortaya derin ruhsal bozuklara sahip, ileride bir savaş makinesine dönüşecek bir adam çıkar. diğer kabilelerde savaşı öğrenmek adına gönüllü olarak 6 yıl savaşır. iklwa adındaki tehlikeli silahı icat eder. geri döndüğünde babasının ölümünden sonra kabilesinin başına kral olarak geçer ve sahip olduğu toprakları ve nüfusu genişletir, kendi dahiyane taktikleri ve savaş stratejileri ile bir ordu kurar. ardından annesinin kabilesine saldırır ve herkesi teker teker öldürür. bu kıyımla birlikte tüm afrika kıtasında adını duyurur ve topraklarını genişletmeye devam eder, 1820 yılında tüm güneybatı afrikadaki kabilelerini egemenliği altına alır. annesinin ölümüyle birlikte deliliği iyice azar, ölüm seramonisi için annesinin anısına 7000 kişiyi idam ettirir. annesinin ölümüyle birlikte bir yandan mental bozukluğunun artması bir yandan da yaşlılık nedeni ile çığrından çıkar, kontrol edilemez hale gelir. 1828 yılında baba tarafından üvey iki erkek kardeşi tarafından bıçaklanarak öldürülür.
    geride öldürdüğü yüz binlerce insan, dahice hazırlanmış savaş taktikleri ve tarihe yazılacak deliliklerini bırakır. dahilik ile delilik arasındaki o ince çizginin bulunmadığı nadir insanlardan. hakkında filmler çekilmiş, onlarca kitap yazılmıştır. ilginç bir adamdır nitekim..hiç evlenmemesine ragmen toplam 1200 çocugu oldugundan söz edilir
#23.09.2008 20:30 0 0 0
  • Lev Davidoviç Troçki aslında Leon Davidoviç Bronştayn7 Kasım1879 Janovka, Ukrayna doğdu; 21 Ağustos1940 Coyoacán, Meksika öldü)
    1917 Rus devrimi (Ekim devrimi olarak da geçer) önde gelen isimlerindendir. Sovyetler Birliğinin kurulmasında, ihtilal sonrası iç isyanların ve ayaklanmaların bastırılmasında birinci derecede rol oynamıştır. Kızılordu`nun kurucusu olarak kabul edilmektedir. Özellikle iç karışıklıklarda baş vurduğu sert ve acımasız tedbirleriyle dikkatleri üzerine çekmiştir. Lenin'den sonra Sovyetlerin en güçlü ikinci adamı olmuştur. Lenin'in ölümünden sonra Stalin ile giriştiği iktidar mücadelesini kaybetmiş ve ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştır. Troçki'nin asıl adı Leon Davidoviç Bronştayn'dır. Troçki, takma adı olup 1902 yılından itibaren kullanmaya başlamıştır.



    Hayatı

    Troçki, 1879 yılında Güney Ukrayna'da bulunan Kerson'da doğdu. Ailesi yahudi olmasına rağmen evde konuşulan dil Rusça ve Ukraynaca idi. Dokuz yaşlarında iken Odessa'da bulunan teyzesinin yanına giderek burada eğitim gördü. Daha sonra eğitimine devam etmek gayesiyle Nikolayev'e gitti. Matematik ve hukuk alanında yüksek öğrenim yaptı. Öğrenciliği sırasında sosyal demokrat çevrelerle temasa geçti ve devrimci gruplara dahil oldu. Marksizm görüşünü benimsedi. Bu fikirlerin etkisiyle, Güney Rusya İşçi Birliği adlı gizli bir örgütün kurucuları arasında yer aldı. 1898 yılında bu gizli örgüte mensubiyetinden dolayı Çarlık polisi tarafından yakalanarak hapse konuldu. İki yıl tutuklu kaldı.
    Hapis hayatından sonra Sibirya'ya sürgüne yollandı. "Troçki" takma adını bu sıralarda kullanmaya başladı. Yaklaşık iki yıl sürgün kaldıktan sonra firar ederek önce Viyana'ya, akabinde Londra'ya gitti, burada Lenin'le buluştu. Bir yıl sonra Londra'da toplanan Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisinin kongresine katıldı. Bu kongrede parti içinde Bolşevikler ve Menşevikler olmak üzere iki hizip oluştu. Bolşevik Lenin'e karşı Troçki Menşevik kanatta yer aldı. Ancak, bir yıl sonra Menşeviklerin görüşlerine katılmadığını belirterek Lenin'in yanına geçti.
    1897'de mücadeleye Narodnik (halkçılık hareketi) düşünceleri savunarak atıldı. Sürgün şartlarında okuduğu Marksist klasiklerin etkisiyle bir süre sonra kendisini 'Sosyal Demokrat' olarak ilan etti. 4 Mayıs1917'de ülkeye döndüğünde geçici hükümete karşı Bolşevik Parti'ye yakın bir tutum aldı.



    1917

    Troçki, Rusya'ya döndükten sonra Petrograd Sovyeti Başkanlığına seçildi. Bu sıfatıyla Rus ihtilalinin alt yapısının hazırlanmasında, ayaklanmaların örgütlenmesinde ve yönetiminde aktif ve önemli bir rol üstlendi. İhtilalin gerçekleşmesinde ve Rus Çarlığının yıkılmasında büyük pay sahibi olanlardan birisi oldu. Devrim sonrasında Lenin'in önemli adamlarından birisi oldu. Önce Dışişleri, daha sonra Savaş Bakanlığına getirildi. En önemli faaliyeti ise Kızılordu ile ilgili olanıdır. Başkumandan sıfatıyla Kızılordunun kurulması görevi kendisine verildikten sonra bunu gerçekleştirdi. İhtilal sonrası meydana gelen karışıklıklar ve iç ayaklanmalar boyunca bu orduyu idare etti.
    Troçki, ihtilal sonrası meydana gelen ayaklanma ve gösteriler karşısında çok sert tedbirlere başvurdu ve kan dökmekten hiç çekinmedi. 1918 yılında muhaliflerin yaşadığı Moskova'nın bazı mahallelerini top ateşine tutarak, tümden yok edici tedbirlere başvurdu. İç ayaklanmalar boyunca içinde dolaştığı ve Kızılorduyu buradan idare ettiği "Zırhlı Tren"i ile dikkatleri çekti. Sürekli bu trenle dolaştı.
    1917 sonrasında, bağımsızlıklarına kavuşma ümidini besleyen Türklere karşı da çok sert tedbirlere başvuruldu. İstiklalini elde etmek isteyen Azerbaycan ve Türkistan başta olmak üzere Türklerin yaşadığı bölgelerde çok sayıda insan Kızılordu tarafından katledildi. Bu toplumların ileri gelenleri öldürüldü veya sürgüne yollandı. Türklerin maruz kaldığı bu katliamlarda en büyük pay sahiplerinin başında, Lenin'den sonra en güçlü adam olan Troçki yer aldı. Devrim sonrasında milyonlarca insanın kanını akıtmakta hiç tereddüt göstermedi.
    Troçki, Komünist Enternasyonal`in kurulmasında da önemli rol oynadı. İlk beş kongrenin programları ve bildirileri kendisi tarafından hazırlandı. Meydana gelen sorunların çözümünde sergilediği aşırı tutum ve baş vurulmasını istediği yöntemler sebebiyle, parti çoğunluğuyla ters düştü. Sendikaların bağımsızlığına tahammülü olmayıp bu örgütlerin devletleştirilmesini ve devlete bağımlı bir şekilde faaliyet göstermelerini savundu.



    Stalin`le mücadelesi ve sürgün

    Lenin'in 1924 yılındaki ölümünden sonra Stalin ile iktidar mücadelesine girişti. Bu mücadelede giderek güç kaybetti ve teker teker elinde bulunan yetkilerini kaybetti. Önce Savaş komiserliği görevinden alındı. Daha sonra Siyasi Büro ve akabinde Komünist Enternasyonal yürütme kurulu merkez komitesinden alındı. Taraftarlarının St. Petersburg'da sokak gösterilerine kalkışmalarından sonra parti üyeliğinden de atıldı. Böylece iki yıl zarfında tüm yetkileri elinden alındı.
    1927 yılında başlayan sürgün hayatı Almaati ile başladı. İki yıl sonra da Rus topraklarından kovuldu. 1929-33 yılları arasında İstanbulBüyükada'da sürgün yaşadı. Kaldığı yer çok sıkı güvenlik önlemleriyle korundu. Düzenli olarak balığa çıkardı, yemek seçmez, sigara içmez yanında da içilmesine izin vermezdi. Sakin bir hayat sürdü, bu sırada bazı hatıra ve düşüncelerini kaleme aldı. İstanbul'dan sonra Fransa'ya giden Troçki buradan da sınırdışı edildi. Akabinde Norveç'e gittiyse de burayı da terk etmek zorunda kaldı. Meksika'ya giderek Mexico City'ye yerleşti. 1940 yılında İspanyalı bir komünist, gazeteci kılığında, röportaj yapmak bahanesiyle kaldığı evine gitti. Fırsatı bulduğu bir sırada, başına baltayla vurmak suretiyle ağır şekilde yaraladı. Troçki, aldığı bu ağır yaranın etkisiyle öldü
#23.09.2008 20:28 0 0 0
  • noimage
    Keith Maurice Ellison (4 Ağustos 1963). Amerikalı politikacı ve hukukçu. ABD Kongresi'ne seçilen ilk Müslüman.
    Michigan eyaleti'nin Detroit kentinde doğan Ellison, Minneapolis kentinde Minnesota Üniversitesi Hukuk Okulu'nda eğitim gördü. 2006 yılında yapılan kongre seçimlerinde, Minnesota eyaleti 5. seçim bölgesini temsilen ABD Kongresi'ne girmeye hak kazandı. İlk Müslüman kongre üyesi olmasının yanı sıra Minnesota eyaletinden kongreye seçilen ilk siyahi politikacıdır.
#23.09.2008 20:26 0 0 0
  • Musul'da 1938'e doğan Taha Yasin Ramazan 1956'da bir bankada memurken, henüz yasal olmadığı dönemde Baas Partisi'ne katıldı. Partinin 1968 devriminden sonra pek çok bakanlık görevlerinde bulundu. 1970'de Baas Partisi'nin silahlı kolu olan Halk Ordusunu kurdu.


    Sivri dilliliğiyle bilinen Ramazan, 1970'lerde Sanayi Bakanı olduğu dönemde "Sanayiden hiçbir şey anlamıyorum ancak şunu biliyorum ki sıkı çalışmayanlar öldürülecektir" demişti.

    Ramazan ayrıca, ülkenin en yüksek karar organı olan Devrim Komuta Konseyi üyesiydi. Saddam Hüseyin tarafından 1991 yılında yardımcı yapılan Ramazan, Baas rejiminin aldığı önemli kararların çoğuna katılmıştı.
#23.09.2008 20:25 0 0 0