Bu ödev 9. sınıf coğrafya dersi 1. ünitede etkinlik olarak sorulmuştur
Ünlü Türk Haritacılar
KAŞGARLI MAHMUD
"Divanü-Lügat-it-Türk" (Türkçe sözlük) isimli bir yapıtında bir dünya haritası çizmiştir.
----1416 da İbrahim KATİBİ bir harita çizmiştir.
------1456 da Trablusgarplı İBRAHİM MÜRSEL (Mürsiyeli İbrahim) bir Türk denizcisi olarak Akdeniz haritası çizdi. 1460 yılında ise Güney Avrupa haritası yapmıştır.
-----EL İSTAHRİ (Ebu İshak İbrahim bin Muhammed el Farisi el İstahri) (15. yüzyıl), "Kitab al masalik val mamalik" (Masallar ve Ülkeler) isimli yapıtında dünyanın çeşitli yerlerine ait 20 harita vardır.
Türk Amiralı PİRİ REİS (1470-1554)
Kitabı Bahriye,Hadikat'ül Bahriye, Netayic'ül-Efkar fi Cezayir'ül Bihar, Bilad'ül- Aminat ve harita yapımıyla ilgili"Eşkalname"(o zamanlar haritaya eşkal deniliyordu) adında bir bilim kitabı ile 1528 tarihini taşıyan "Hind Denizi Haritası" gibi yapıtları yazmıştır.
MATRAKÇI NASUH (?-1533)
Haritacı anlayışı minyatüre uygulayan ilk ressamdır.
Menazil (Hedefler) isimli yapıtında 16. yüzyılda yapılmış Anadolu atlası vardır.
"Umdet'ül-Hisab" (Hesabın ilkeleri),"Beyan-menazil-i sefer-i Irakeyn"
Amiral SEYDİ ALİ REİS, (? -1563)
"Miratül Memalik" (Ülkelerin aynası) adlı yapıtı yazmıştır. (Bu kitap 1815 de Almancaya, 1826 da Fransızcaya, 1899 da İngilizceye, 1963 de Rusçaya çevrilmiştir.)
"Mohit" (Okyanus) Bu eseride bir çok batı diline çevrilmiştir. Coğrafi Ögelerin yanında denizcilere yardımı dokunacak çok önemli Astronomik bilgilerde içeriyor.
Mirat-ül Kainat (Kainatın aynası) Bu eser de de coğrafya ve astronominin içiçedir.
"Seydi Ali Reis"
Yeryüzünün yuvarlak oldugunu ve dağların bu yuvarlaklığa engel teşkil etmediği bir kaç saptamda bulunmustur.
ALİ MACAR REİS
16.yüzyıl osmanlı deniz haritacılığının doruk noktalarından olan ali macar reis atlası yedi haritadan oluşmaktadır.
Atlasta Yer Alan Yedi Harita :
•Karadeniz haritası
•Doğu akdeniz ve ege haritası
•İtalya haritası
•Batı akdeniz ve iber yarım adası haritası
•İngiliz adaları ve atlantik kıyıları haritası
•Ege denizi-batı anadolu ve yunanistan haritası
•Dünya haritasıdır.
18 sayfadan oluşan atlasta haritalar yedi çift sayfa üzerinde 31x43 cmlik alanı kapsar. deri parşömen üzerine çizilmiştir.
MEHMET AŞIK (1555-?)
"Menazır-ül Avalim" (Dünyanın görünümü)
Tunus'lu Hacı Ahmed (?-?)
Bir Dünya haritası çizmiştir.
KATİP ÇELEBİ (1609-1657)
"Cihannüma" (Dünyayı gösteren), "Keşf-üz-Zunun" (sanıların keşfi), "Kozmoğrafya"
Eserleri bir kaç dile çevrilmiştir.
EVLİYA ÇELEBİ (1611-1682)
Bir çok ülke, bir çok şehir gezmiştir. 50 ye yakın savaşa katılığın bilinir. Fakat eserlerinde abartı uzlubuna yerli yersiz baş vurması sebebiyle eserlerine ve kendisine gölge düşmesine sebep olmuştur.
Türkiye'nin 7 coğrafi bölgesinden biridir. Anadolu'nun güneyinde Akdeniz kıyısı boyunca uzanır; genişliği 120-180 km arasında değişir. Batı ve k.batısında Ege Böl., kuzeyinde İç Anadolu Böl. , doğusunda G.Doğu Anadolu Böl. Güneyinde ise Akdeniz bulunur. G.doğudan Suriye ile komşudur. Yüzölçümü 110000 km2 dolayındadır; Türkiye toplam alanının yaklaşık %14'nü kaplar. Kıyı uzunluğu doğuda Suriye sınırından batıda Dalaman Çayına kadar 1542 Km'dir. Bölgenin batı sınırı daha batıdaki Karaağaç koyuna kadar uzanır.
1990 nüfus sayımı sonuçlarına göre Akdeniz bölgesinde 8 milyona aşkın insan yaşamaktadır. Nüfus yoğunluğu km2'de 74 kişidir; bu da km2'de 73 olan Türkiye ortalamasına çok yakındır. Bölge nüfusunun %54'e yakın kısmı il ve ilçe merkezlerinde,
% 46 kadarı ise bucak merkezi ve köylerde yaşar.
Türkiye'nin başka bölgelerinde olduğu gibi Akdeniz Bölgesi'nde de bölge sınırları ile yönetim birimleri olan illerin sınırların tümüyle çakışmaz. Adana , Antalya, Burdur , Hatay, Isparta , İçel illerinin tümü ile Kahramanmaraş'ın Afşin ve Elbistan ilçeleri dışında kalan bütün ilçeleri, Kayserinin Develi ve Yahyalı ilçelerinin bazı bölümleri, Konya'nın halk pınar, Taşkent , Hadım , Ahırlı , Yalıhöyük , Seydişehir ,Derebıçak , Höyük ve Beyşehir ilçeleri , Karaman'ın Başyayla, Sarıveliler ve Ermenek ilçeleri ile merkez ilçe ve Ayrancı ilçelerinin bazı bölümleri, Afyon Karahisar'ın Başmakçı, Dinar ve Dazkırı ilçeleri , Denizli'nin Çardak, Serinhisar, Acıpayam , Çemeli ilçeleri ile Bozkurt, Tavas ve Beyağaç ilçelerinin bir bölümü, Muğla'nın Dalaman, Ortaca, Köyceğiz ve Fethiye ilçeleriyle Gaziantep'in Nurdağı, Kilis ve İslahiye ilçleri bu bölgeye girer. Bölge , doğudaki Adana ve batıdaki Antalya bölümlerinden oluşur.
YÜZEY ŞEKİLLERİ :
Akdeniz bölgesinin dağlık ve oldukça engebeli bir yapısı vardır. Bölgenin yeryüzü şekillerinin ana çizgilerini Toros'lar belirler. Antalya Kör.'nin iki yanında yer alan B. Toroslar, K.'de Göller yöresinde birbirine yaklaşıp sıkışır. Teke Yarımadası'nın batısında beliren batı Toroslar Taşeli Plato'suna kadar uzanır. Genellikle kalker ve ofiyolitli kayalarından oluşan bu dağlar kırıklı ve kıvrımlı bir yapı gösterir. Batı Torosların en yükse noktası Bey Dağlarındaki 3096 m'lik Kızlar Sivrisi tepesidir. Göller Yöresi'nin kalker oluşumu, Sarp dağlarının ortalama yüksekliği 2000-2005 m arasındadır; Yüksek kütleler arasında Avlan, Gördes, Söğüt gibi karstik kökenli çanak biçimli çukur alanlar vardır.
Bu kesim aynı zamanda düden, obrük, mağara , yer altı dereleri ponor (suyutan) ve voklüz kaynakları gibi karstik şekiller bakımından da zengindir. Türkiye'nin ,Beyşehir ve Eğridir gibi büyük tatlı su gölleri buradadır. Batı Toroslar, dik eğimli yamaçlarından inen bol sulu akarsular tarafından parçalanmış ve genellikle boylamasına uzanan derin vadiler ortaya çıkmıştır.
Orta Toroslar, g.batıdaki Taşeli platosu ile k.doğudaki uzun yayla arasında uzanır. Bu kesimdeki başlıca yüksek kütleler batıdan doğuya doğru Bolkar dağları, Aydos Dağları, Aladağlar , Tahtalı Dağlar ve Binboğa dağlarıdır. Orta Torosların en yüksek noktası
Aladağlar'da 3756 m'ye yetişen Demirkazık Tepesidir. Orta Toroslar Uzun Yayla'da 1500m yüksekliğindeki bir platoya dönüşür. Orta Toroslar kuzey-güney doğrultusunda akan bol sulu akarsular tarafından parçalanmıştır. Göksu, Lamaz (Limonlu) çayı , Tarsus çayı bunların başlıcalarıdır. Bu akarsular kalker oluşumlu dağlar arasında, derinliği 1000m'yi bulan vadiler açar ve yörenin yüzey şekillerinin sert bir görünüm almasına neden olur.
Amanos Dağları, Toroslar dağ sisteminin en güneyindeki bölümünü oluşturur ve İskenderun Körfezinin doğusunda dik bir duvar gibi yükselir. Lüblan topraklarından doğarak kuzeye doğru akan ve Antakya yakınlarında dik bir açıyla batıya dönen Asi ırmağı , Amik ovasının G.batı ucunda , geniş tabanlı bir vadiden geçer ve Samandağı yakınlarında Akdenize dökülür. Çukurova , doğuda Amanos Dağları, batıda ise orta Toroslarla sınılanır.
Bu geniş düzlük batıda Seyhan doğuda Ceyhan ırmaklarının taşıdığı alüvyonlarla oluşmuş büyük bir delta ovasıdır. Çukurova'nın kuzey kesimleri bu iki ırmağın kolları ile yeryer parçlanmış bir plato görünümündedir; buna karşılık güneyde tekdüze bir hal alır.
Bölgedeki en önemli akarsular doğudan batıya doğru sırasıyla Asi, Ceyhan ve Seyhan ırmakları ile Göksu, Köprü Suyu, Aksu, Eşem ve Dalaman çaylarıdır. Başlıca doğal göller Beyşehir, Eğridir, Burdur ve Suğla gölleridir. Kıyılarda ise irili ufaklı birçok lagün vardır. En önemli yapay göller ise Seyhan ve Aslantaş baraj gölleridir.
Akdeniz kıyıları genellikle, az girintili çıkıntılı olması ve geniş yaylar çizmesi bakımından Karadeniz kıyılarına benzer; kıyı sahanlıklarına da pek rastlanmaz. Bölgenin en batı kesiminde ise dağlar kıyıya dik uzandığı için, burada Ege kıyılarına benzeyen daha girintili çıkıntılı bir kıyı tipi vardır. Bu kıyıların, yakın zamanlardaki bir deniz düzeyi yükselmesi sonucu oluştuğu sanılmaktadır. Engebeli kıyının içine sokulmuş küçük koylar, adalar ve yarımadalar bu yükselme nedeniyle ortaya çıkmıştır. Kalker oluşumların fazla olduğu bu kesimde birtakım karstik şekillerin kısmen deniz basmasına uğramasıyla doğal koylar oluşmuştur.; ilkçağda gemilerin sığınak ve barınarak yeri kullandıkları bu koylara kalanklı kıyı adı verilir.
İKLİM VE BİTKİ ÖRTÜSÜ:
Bölgede genelde yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağışlı geçen Akdeniz iklimi egemendir. Ancak yüksekliğe bağlı olarak iklim özellikleri oldukça önemli farklılaşmalar gösterir. Dağların denize bakan yamaçlarında ve arkalarında çukur alanlar ise karasal etkilerin arttığı bir iklim tipine rastlanır. Gene de Akdeniz'in etkisi nedeniyle bu kesimlerdeki iklim , İç Anadolu'daki kadar şiddetli karasal özellikler taşımaz.
En sıcak ay ortalaması kıyılarda 27-28 derece , iç kısımlar 23-25 derecedir; en soğuk ay ortalaması ise kıyıda 10 derece dolayında iken iç kısımlarda 1,5-2 dereceye kadar iner. Benzer biçimde, yıllık ortalama sıcaklık kıyılarda 18-20 derece , iç kısımlarda ise 12-14 derece kadardır.
Akdeniz Bölgesi genellikle güney ve güneybatıdan gelen hava kütleleri ile cephelerin etkisi altındadır. Bunlara bağlı olarak da yağışlar orografik ya da cepheseldir. Yağış miktarı genellikle dağların uzanış biçimlerine ve nemli rüzgarlara açık olan yüzeylerindeki konumlarına, yani bakılarına göre değişir. Kıyı kesimlerinde, bakı koşullarına bağlı olarak yılda ortalama 700-1300 mm. tutarında yağış düşer. Bu değer iç kesimlerde 400 mm. dolaylarındadır. Bölgede genellikle, bir Akdeniz iklimi özelliği olan kış yağışları egemendir. İç kesimlere gidildikçe karasal iklim etkisi ile yağışlar ilkbahara kayar; gene de en çok yağış kışın düşer. Kıyılarda yağışlar genellikle yağmur şeklindedir ; kar, 5-10 yılda bir yağar; don olayına da oldukça az rastlanır. Dağların yüksek kesimlerinde ve Göller Yöresi'nde kışın kar yağışları etkili olur; don olayı ise hemen hemen bütün kış sürer. Yaz kuraklıkları iç kesimlerde olmakla birlikte kıyılardaki kadar şiddetli değildir.
Bölgede egemen rüzgarlar çoğunlukla kuzey rüzgarlarıdır. Ancak rüzgar rejimi, topografik koşullara ve deniz komşuluğa göre yerel değişikliklere uğrar. Kıyılarda yazın genellikle batı ve güney yönlü rüzgarlar eser. Zaman zaman deniz ve kara meltemleri etkili olur.
Akdeniz bölgesinde doğal bitki örtüsü sıcak ve kurak yazlardan etkilenmiştir. Bu nedenle kurakçıl bir nitelik taşır ve kolaylıkla bozulma eylemi gösterir. Orman örtüsü çalılık halini almış, çalılıklarda yer yer seyrekleşmiş , hatta ovalık yerlerde büsbütün ortadan kalkmıştır. Günümüzde Akdeniz Böl.'nde görülen bitki örtüsü, başlangıçtaki karakterini tümüyle kaybetmiş gibidir.
Akdeniz bölgesinde doğal bitki örtüsü beş gruba ayrılır. Kıyıda 500-600 m yüksekliğe kadar olan yerlerde şiddetli yaz kuraklığına uyan, kışın da yeşil kalan makilerdir. Boyları 3-5 m'yi geçmeyen bu bitkiler delice, kocayemiş, sandal ve zakkum en yaygın olanlarıdır. Bu bitkiler terra rossa denen killi demirli ve az kireçli topraklarda yetişir. Kireçli topraklarda yetişen daha seyrek bitki tiplerine garig adı verilir.
600-1200m arasında kızıl çam ve meşelerin egemen olduğu karışık ormanlar yada yamaç ormanları ortaya çıkar. Kızıl çamların aralarında yer yer meşelikler, daha yükseklere doğru ise halep çamı ile kara çamlar görülür. Bu kesimde kahverengi orman toprakları yaygındır. Yüksek kesimlerde yağış etkisiyle toprakta yıkanma (podzolleşme) görülür.
1200-2100m arasında ise yüksek ormanlar diye adlandırılan ve seydir , köknar ile kayınlardan oluşan orman kuşağı yer alır. Özellikle batı ve orta toroslarda saf sedir ormanları vardır. Bu katın tipik tanıtıcı ağaçları toros köknarı , lübnan sediri , sarı çam ve çeşitli ardıç türleridir. Amanos dağında ise Karadeniz böl'ndeki bitki örtüsüne ve özellikle doğu kıyınına rastlanır. Bu katta podzolik karakterli topraklar yaygındır.
2000m'nin üstünde iğne yapraklı ağaçlar seyrekleşir ve bodurlaşır. Bu alan 2100-2300m sonra erer ve Alp çayırları denen , renkli çiçeklerle bezenmiş yazları da kurumayan yüksek otluklara geçilir. Bu katta kestane renkli çayır toprakları yaygındır.
Göller yöresi ve Tekke yarımadasındaki yüksek ovalarda step bitkileri yetiştirilir. Buradaki stepler gerçekte ot stepleri değil, meşe ormanının tahribi sonucu oluşmuş ağaç stepleridir. Ova kenarlarında, tahripten kurtulmuş ardıç ve kara çam
topluluklarına da rastlanır. Steplerde daha çok kireçli kahverengi ve kestane renkli topraklar yaygındır.
Bölgede , tipik Akdeniz bitkisi olmadıkları halde yerel koşullara uyum sağlamış Avustralya okaliptüsleri ile kurakçıl Amerika bitkilerinden kaktüsler ve agavlar da oldukça geniş alanları kaplar.
NÜFUS:
Akdeniz kıyılarında, D.Karadeniz kıyılarında görülen yoğun nüfus şeridine rastlanmaz. Dağlık kesimlerin geniş yer tutması nedeniyle kıyı boyu çok kez tenhadır. Bununla birlikte dağlar arasına sıkışmış , yoğun tarım yapılan küçük ovalarda önemli nüfus birikmeleri göze çarpar. Antalya düzlüğünün sert travertenlerden oluşmuş batı kesimi ile Çukurova'nın kumul ve batıklık kıyı kesmi tenha yerler arasındadır. Nüfus yoğunluğu Çukurova'nın iç kenarından başlayıp , sulanan yerlere doğru giderek artar. İskenderun körfezi kıyılarıda nüfus yoğunlu oldukça yüksek yerlerdir ; Amanos Dağlarını denize dik inen güney yamaçları ise çok tenhadır. Amik ovasının çevresindeki yoğunlaşma şeridi Antakya'nın güney doğusundaki tepelik alanlara doğru sokulur. Kahramanmaraş, Hatay çöküntü oluğunun çalılık "Hassa leçeleri" kesimi oldukça tenhadır. Göller yöresinin dağlık ve ormanlık kesimleri genelde oldukça tenhadır. Buna karşılık yalvaç-bozkur oluğunun dağ eteği boyları ile Isparta odasının sulanan güney böülümünde nüfus oldukça yoğundur.
Akdeniz böl'nde toplu kır yerleşimleri egemendir. Bu durum özellikle dağlık kesimlerde ve dağ eteklerinde belirgindir. Ovalarda toplu yerleşmeler arasında serpilmiş yerleşmelere de rastlanır. Dağlık kesimlerdeki ya da Antalya travertenleri gibi verimsiz alanlardaki yerleşmeler daha küçüktür. Bölgenin en büyük kenti 916000 bulan nüfusuyla Türkiye'nin 4. Büyük merkezi olan Adana'dır. Nüfusu 500000 ile 100000 arasında ki kentler ise Mersin , Antalya, Kahramanmaraş , Tarsus, İskenderun, Antakya, Osmaniye ve Isparta'dır.
EKONOMİ:
Akdeniz Böl'nde ekonomi tarıma dayanır. Çalışan nüfusun büyük bölümü tarımla uğraşır. Türkiye'de tarımdan elde edilen gelirin en yüksek olduğu bölge burasıdır. Sanayi ise daha çok bölgenin doğusunda, Adana ,Mersin , arasında ve İskenderun'da yoğunlaşmıştır. Turizm kıyı kesimlerde özellikle Antalya çevresinde önemli bir gelir kaynağıdır.
Bölgede tarımsal etkinlik oldukça çeşitlidir; özellikle bitkisel üretim gelişmiş ve teknik düzeyi yükselmiştir. Ekonomik değerleri yüksek birçok ürün yetiştirilir; modern tarım girdileri ve yoğun tarım teknikleri kullanımı yaygındır; üretim iç pazarada olduğu kadar dış pazarada dönüktür. Başka alanlarda olduğu gibi tarımsal etkinlik alanında da kıyı kesimi ile iç kesimler arasında hem yetiştirilen ürün türleri , hem de yetiştirme açısından önemli sayılabilecek farklar göze çarpar.
Kıyı kesiminin başlıca ürünleri pamuk, susam , yer fıstığı , turunçgiller, muz , zeytin , incir , üzümdür, Bu kesimde yapılan bitkisel üretimi farklılaşmış dalı da özellikle Antalya ve Mersin dolaylarında yoğunlaşmış olan turfanda sebzecilik ve seracılıktır; üretim özellikle son 10 yıl içinde hızla artmıştır. Yumuşak kış koşulları , havaların erken ısınması, don olaylarının seyrekliği gibi etkenlerin bu gelişmede rolü büyüktür. Bölge üretimi büyük kentlerin sebze gereksinimini karşıladığı gibi önemli ölçüde ihracat da yapmaktadır.
Göller yöresi ve Teke yöresinin iç kesimlerindeki tarımsal etkinlik ise iklim ve toprak özelliklerine bağlı olarak hemen hemen tümüyle farklı bir nitelik taşır. Bu kesimde daha çok kuru tahıl tarımı egemendir. Sulana bilen alanlarda ise iklim koşullarına uygun sanayi bitkileri ve meyveler yetiştirilir. Bu yörelerdeki dağlık alanlar hem ovaların doğal su deposu hem de yazın ovalardan getirilen sürüler için yaylak işlevi görür. Tarım takviminin farklı oluşu yüzünden , dağlık alanlardaki kırsal kesimde yaşayan halkın birbölümü zaman zaman aşağıdaki ovalara inerek tarla işlerinde çalışır.
Modern tarım teknikleri kullanıldığından üretim miktarı fazladır. Yetiştirilen birçok ürünün Türkiye içindeki payı yüksektir. Türkiye pamuk üretiminin %41 gül yaprağı ve muz üretiminin tümü turunçgillerin %89, yer fıstığı üretiminin % 90 , soya üretiminin %91, karpuz üretiminin %29, domates üretiminin %21, üzümün %17 ve zeytin üretiminin de %15 Akdeniz Böl'nden sağlanır.
Bitkisel üretimindeki ileri teknoloji düzeyi hayvancılıkta yerini geleneksel ve ilkel yöntemlere bırakır; bu nedenle hayvancılık pek gelişmemiştir. Daha çok küçük baş hayvanlar beslenir. Ülkedeki kıl keçilerinin ¼'ü koyunların ise %06'sı Akdeniz bölgesindedir. Bitkisel üretimden elde edilen gelirin hayvancılıktan elde edilen gelire göre çok yüksek olması hayvancılıkla uğraşan göçerlerin bitkisel üretime kaymasına yol açmaktadır. Yaygın olarak tavukçuluk ve arıcılık yapılan bölgede elde edilen bal miktarının Türkiye üretimi içindeki payı %12'dir. Deniz canlıları açısından pek zengin olmayan Akdeniz'de küçük çapta balıkçılık yapılır.
Akdeniz Böl'nde varlığı bilinen maden yatakları oldukça çeşitli ise de rezervleri fazla değildir. Bölgenin dağlık yapısı nedeniyle ulaşım güçleşmekte , bu da maliyeti yükselterek madenciliği bir ölçüde kısıtlamaktadır. Ülke ölçeğinde önemli sayılabilecek tek madenn batı toroslar kesimindeki boksit yataklarıdır. Fethiye yakınlarında krom ve zımpara taşı yatakları vardır. Keçiborlu'da ki kükürt yatakları ülkede işletilen tek kükürt yatağıdır.
Sanayi kuruluşları özellikle bölgenin doğusunda , Adana bölümünde yoğunlaşmıştır. Bu bölümün bölgeye toplam üretimindeki payı, tarımda olduğu gibi sanayi sektöründe de çok yüksektir. Pamuklu ve sentetik dokuma, petrokimya, çimento, bitkisel yağ, tütün işleme başta konserve olmak üzere gıda, sabun , deterjan , içki , tarım araç ve gereçleriyle , madeni eşya ve metal doğrama başlıca sanayi kollarıdır. Bölgenin çeşitli yörelerinde kağıt, şeker, gül yağı, yem, gübre, süt ürünleri , tarım alet ve makineleri , un , hazır giyim , pil , orman ürünleri , tuğla ve kiremit fabrikaları vardır. Sanayi özellikle Adana-
Tarsus-Mersin hattı üzerinde yoğunlaşmıştır. ATAŞ rafinerisi Mersin'de , kısa adı İSDEMİR olan İskenderun Demir-Çelik Tesisleri ise İskenderun ilçesindedir.
Akdeniz böl'nde , özellikle Adana'da sermaye birikimi önemli ölçeklere ulaşmış ve bölge sınırlarına taşmıştır. Ülke çapındaki birçok yatırımda bu kesim sermayesinin payı vardır.
Doğal güzellikler ve tarihsel değerler nedeniyle bölgede turizm önem kazanmaktadır. Yılın 8 ayında denize girilebilen geniş doğal plajlar ve antik kentler sayısı her yıl artan yerli ve yabancı turisti çekmektedir. Özellikle Antalya yöresinde gelişmiş olan turizm kıyılarda yaşayan halkın en önemli gelir kaynaklarındandır. Turizm kaynakları giderek artmaktadır. Doğal ve tarihsel değerler açısından zengin olan bölgelerde bazı çalışmalar yapılarak koruma alanları oluşturulmuştur. Bunlardan başlıcaları Güllük dağı, Karatepe-Aslantaş, Kızıl dağ , Kovada gölü, Köprülü kanyon, Olimpos-Bey dağları sahil milli parklarıdır.
Ulaşım giderek gelişmektedir. Mersin ve İskenderun limanları ayrı bir önem taşır. Çukurova'nın ticaret iskelesi konumundaki Mersin limanı yöredeki petrol rafinerisi nedeniyle daha işlek bir hale gelmiştir. İskenderun limanı da ticaret ve petrol açısından önem taşır. Son yıllarda her iki limanında Akdeniz'de yapılan ithal ve ihraç taşımacılığındaki payı artmaktadır. Bölgenin batısındaki Alanya, Antalya ve Fethiye limanları turizm açısından önem taşır. Akdeniz Böl'nin Türkiye'nin tüm bölgeleriyle kara yolu, ayrıca büyük yerleşim merkezleriyle hava yolu bağlantısı vardır. Başlıca yollar E-5 ve E-24 kara yollarıdır. Bunların bir bölümü paralı otoyol haline getirilmektedir. Adana , Antalya ve Dalamandaki havaalanlarından başka merkezle düzenli uçak seferleri yapılır. Mersin , Taşucu'ndan KKTC'ye feribot seferleri yapılmaktadır.
Köroğlu, ünlü bir halk hikayesi, daha doğrusu bir halk romanıdır. En az dört yüzyıldan, beri sanat susuzluğunu gidermekte, kahramanlık duygularım beslemektedir.
Yiğit ve mert bir kahraman tipi olan Köroğlu, her Türk gencinin ruhunda onun gibi karakterli olma ülküsünü, besledi. Halk şiirinin koçaklamalarında hep onun örnek alındığı görülür.
Köroğlu, bir kanun kaçağı, devlete karşı gelmiş bir dağ adamıdır.Yollar keser, kervanlar vurur. Babasının gözlerine mil çektiren zalim Bolu Beyi'nin ordularını bozar, dağıtır. Sık sık Bolu'yu basar, şehrin altım üstüne getirir.
Bu yaptıkları, örnek alınacak davranışlar değildir elbet. Ama, Köroğlu'nu haklı gösterecek yönleri vardır. Bir defa haksızlığa, zulme karşı ayaklanmıştır. Bu arada kendisi hiç bir zaman haksızlığa sapmamıştır. Onun, hikayesinin en yaygın olduğu yüzyıllar, Osmanlı Devleti de büyük iç ve dış sarsıntılar geçirmektedir. Ortalıkta, bundan yararlanan derebeyi tipleri türemiştir. Vilayetlerde valiler halkı ezmekte, çifte vergiler almakta, zulmün her çeşidini yapmaktadır.
Namuslu valiler haklı ya da haksız, devlete karşı büyük ayaklanmalar düzenlemekte, bu arada üzerlerine gönderilen ordular karşısında halk ezilmekte, canından bezmektedir. Bütün bunlar yetmezmiş gibi, Osmanlı tarihinde Celali diye anılan ve yurdun her yanını sarmış, küçük büyük eşkıyalar türemiştir.
Arada ne oluyorsa yine halka, köylüye olmaktadır. İşte, bu son derece korkulu ve tehlikeli ortam için de, gerçek olmasa bile, ona avuntu veren bir hayali kahraman çıkıyor. Bu, Köroğlu'dur. O'nun sevimli, şövalye varlığında halk kendini buluyor onda avuntuya kavuşuyor. İşte, bu ruhsal yaratı nedeniyle halk onu seviyor.
Yalnız bu kadar da değil. Ayrıca, sanat isteklerini de onda buluyor halk. Gerçekten, Köroğlu'nun sanatı gerek konu olarak, gerek işleniş bakımından kusursuzdur. Konuda olaylar çok ustalıkla birbirine bağlanır, düğümlenir, heyecan artar; sonuç beklenmedik biçimde ortaya çıkar.Usta sanatçıların anlatma başarısıyla orta zaman şövalye tipinin en mükemmeli oluşur.
Yer yer ve sık sık araya türküler girer. Böylece, dinleyicinin müzik istekleri de karşılanmış olur. Türküler, kalıp ve ruh bakımından pek başarılıdır. Bunlar, asıl konuyla yakından ilgili olmakla beraber, Köroğlu'nun mert karakterini de yansıtır. Yerine göre çok içli, lirik şiirlere de rastlarız.
İşte, gerek konu, gerek estetik yönün bu kadar güçlü oluşu nedeniyle, Köroğlu hikayesi her çevrede büyük ilgi toplamış büyük ve ölmez bir eser olarak edebiyatımızda yerini almıştır. Bu bakımdan edebiyat tarihçilerinin uzun süreden beri üzerinde çalıştıkları bir konu olmuştur Köroğlu.
Biz, bu halk kahramanının hikayesini değil, şiirini vermeye çalıştık. Şiirlerin asıl konuyla yakın ilgisi bulunduğu için önce hikayenin kısa bir özetini verdik. Şiirlerin tadına daha iyi varılabilmesinin, ancak konuyu bilmekle mümkün olacağına inanıyoruz. Bu bakımdan, şiirlerin okunma sırasında, konuyu hatırlatmak için, her biri üzerine gerekli kısa bilgi de ekledik. Bir de, şiirleri konu bakımından bölümlere ayırdık. Her bölümün başında da gerekli açıklamayı yaptık.
Amacımız, kahramanlık konusunda halk şiirimizin en güzel örneklerini vermek olduğu için, uzun uzun bilimsel araştırma ve tartışmalara girişmekten sakındık. Okurlarımızı sıkmadan, edebiyatımızın bir bölümünü sunmaya çalıştık.
Bu arada, yirmi yıldan beri üzerinde çalıştığımız Köroğlu'nun yeni şiirlerini, ilk kaynaklardan tarayarak, en iyilerini sunduk.
KÖROĞLU'NUN HİKAYESİ
Bolu beyi, at meraklısı bir beydir. Atçılıkta usta olan seyisi Yusuf'u, güzel ve cins 'at aramak üzere başka yerlere gönderir. Yusuf günlerce gezdikten sonra, obanın birinde istediği gibi bir tay bulur. Bu tayı doğuran kısrak, Fırat kıyısında otlarken, ırmaktan çıkan bir aygır kısrağa aşmış, tay ondan olmuştur. Irmak ve göllerin dibinde yaşayan aygırlardan olan taylar çok makbuldür, iyi cins at olur.
Yusuf, tayı sahiplerinden satın alır. Yavrunun şimdilik gösterişi yoktur. Hatta, çirkindir bile. Ama ileride mükemmel bir küheylan olacaktır. Yusuf bunu biliyor. Sevinerek geri döner. Bey, bu çirkin ve sevimsiz tayı görünce çok kızar, kendisiyle alay edildiğini sanır. Yusuf'un gözlerine mil çektirir. Tayı da ona verir, yanından kovar. Kör Yusuf köyüne döner. Olanı biteni oğluna anlatır. Bolu Beyi'nden öc alacağını söyler.
Baba oğul, başlarlar tayı terbiye etmeye. Yıllar geçer. Tay artık mükemmel bir küheylan olmuştur. Rüzgar gibi koşmakta, ceylan gibi sıçramakta, türlü savaş oyunu bilmektedir. Bu arada Kör Yusuf'un oğlu Ruşen Ali de büyümüş, güçlü kuvvetli bir delikanlı olmuştur .O da her türlü şövalyelik oyunlarım öğrenmiş pir babayiğittir.
Bir gece Yusuf, düşünde Hızır'ı götür. Hızır ona yapacağı işi söyler. Hızır'ın önerisiyle baba oğul yola çıkarlar. Bingöl dağlarından gelecek üç sihirli köpüğü Aras ırmağında beklerler. Bu üç sihirli köpükle Yusuf' un hem gözleri açılacak, hem intikam almak için gereken kuvvet ve gençliği elde edecektir.
Bunu bilen oğlu Ruşen Ali, köpükler gelince, babasına haber vermeden, kendisi içer. Yusuf, durumu öğrenince üzülür, ama bir yandan, da sevinir. Kendi yerine oğlu, öcünü alacak bir bahadır olacaktır. Bu sihirli köpüklerden biri körün oğluna sonsuz yaşama gücü, biri yiğitlik, öteki de şairlik bağışlamıştır. Bir süre sonra Yusuf, oğluna öç almasını vasiyet ederek ölür.
Körün oğlu Ruşen Ali d:ağa çıkar .Gelen geçeni soyar. Ünü yayılmaya başlar .Kendisi gibi kanun kaçakları yanında toplanmaya başlarlar. Artık adı Köroğlu olmuştur. Bolu şehrinin karşısında, Çamlıbel'de, bir kale yaptırır. Küçük bir ordusu vardır. Çamlıbel'de geçen kervanlardan bac alır. Vermeyen kervanları soyar. Üzerine gönderilen orduları bozguna uğratır.
Bir gün, güzelliğini duyduğu Üsküdar Kasapbaşı'sının oğlu Ayvaz'ı kaçırır, Çamlıbel'e getirir, evlat edinir. Başka bir gün, Bolu Beyi'nin bacısı Döne Hanım'ı kaçır'ır, evlenirler. Aradan yıllar geçer, Bolu'yu basar, yakar, yıkar. Bolu Beyi'nden babasının öcünü alır. Bolu Beyi de Köroğlu'na karşı düzenler kurar. Bir defasında Köroğlu'nu, başka bir seferde de Ayvaz'ı yakalatır. Zindana atar. Ama, Köroğlu ve adamları her zaman hile ve cenkle kurtulurlar.
Köroğlu, ara sıra Gürcistan, Çin gibi uzak ülkelere de seferler açar. Yeni yeni serüvenlere atılır, büyük vurgunlar yapar. Bu arada küçük, fakat heyecanı birçok olay da geçer. Sonunda delikli demir (tüfek) ortaya çıkınca eski bahadırlık geleneği bozulur, dünyanın tadı kalmaz. Ve bir gün Köroğlu, beylerine dağılmalarını söyleyerek Kırklara karışır, kaybolur. Daha önceden Kır-At da sır olmuştur. O Kır-At ki, nice yıllar, olağanüstü bir güçle Köroğlu'na hizmet etmiştir.
Başka bir söylentiye göre, bir Yahudi bezirganın getirdiği tüfekle oynayan beyler, birbirlerini öldürürler. Köroğlu, buna üzülerek kayıplara karışır. Yine bir başka sôylentiye göre de, Köroğlu dağda rastladığı çobanda tüfeği görür. Sorar, ne olduğunu. Aldığı karşılığa inanmaz. Denemek için kendine çevirir, tetiğe dokunur. Ve yaralanarak ölür. Sonra beyleri de dağılırlar.
Yaşlı bir çınar gibi devrilen Köroğlu'nun hikayesi sona erer.
Cahit Öztelli
Üç Kahraman Şair Köroğlu Dadaloğlu Kuloğlu
Milliyet yayınları-1974
KÖROĞLU'NUN KİMLİĞİ
On altıncı yüzyıllın sonlarına doğru, Kafkas'lardan Rumeli'ye kadar, ünü bütün Osmanlı ülkesine yayılan Köroğlu, bir edebiyat tarihçisine göre hem eşkıya, hem de hece vezniyle şiirler söyleyen bir halk ozanı. Osmanlı toplumunu inceleyen bir bilim adamına göre sadece bir '' Celali ''. Ben Köroğlu'ndan kalanları yalnız kalanları değil, bugün yaşayıp gidenleri de halkımızdan, hikayeci halk ozanlarımızdan öğrendim. Halkımız, hikayeci halk ozanlarımız gibi yaşadım Köroğlu'nu.
Bu nedenlerle de Köroğlu olayına yaklaşımım, bir edebiyat tarihçisi ya da bir bilim adamının yaklaşımından farklı oldu. Türkü metinlerinden, anlatılan hikayelerden ve bu türkülü hikayeleri dinleyen halkın davranışlarından edindiğim izlenim şu: Halkımıza göre Köroğlu, zalime başkaldıran, yaşlılara zayıflara dokunmamayı, tamahkar zenginlerle uğraşmayı, dertlilerin derdine bakmayı öğütleyen yiğit bir kişi.
Bir destan kahramanı. Kavuşturan kurtaran esirgeyen Kırat motifi ile, kökleri çok daha gerilere giden bazı efsanelerle, ''Celali Köroğlu Ruşen'' ve ''Celali Kiziroğlu Mustafa Bey'' gibi bazı gerçeklerin, daha da Allah bilir nelerin, ne özlemlerin karışarak oluşturduğu bir destan. Bütün destanlarda olduğu gibi de, her şey olumlu ya da olumsuz yönde abartmalı. Halk bu Köroğlu türkülerini, Köroğlu hikayelerini dinlerken yürekleniyor. Bir kurtarıcı bulmuşçasına rahatlıyor.
Düğünlerde derneklerde Köroğlu havaları, marşların gördüğü işi görüyor. Köroğlu'nun kimliğinden de, kişiliğinden de ben bu toplum olayını anlıyorum. Asıl Köroğlu gerçeği bu bence. Yunus Beyin ya da seyis Yusuf'un oğlu Ruşen Ali'nin bireysel kişiliği de, bireysel kimliği de beni ilgilendirmiyor.
Halk gibi, hikayeci halk ozanları gibi, Köroğlu'na ben de kendimi, kendi özlemlerimi katarak söyledim. Yiğit, duyarlı insan bir Köroğlu düşündüm.
Kaygusuz Abdal'ın gerçek kişiliğiyle, yasamıyla ilgili bilgiler yetersizdir, birtakım söylencelerle karışmıstır. Bu söylenceler arasindan onun gercek yaninı bulup çıkarmak kolay degildir, bu konuda en önemli kaynak elimizde bulunan, bir "divan" da toplanan şiirleridir. Kaynaklarda, bu özgün ozanın Alaiye (Alanya) Beyi'nin oğlu olduğu, gerçek adının Alaeddin Gaybi diye bilindiği, 1341-1444 yillari arasında yaşadığı söylenir.
Bu bilgilerin kesinliği, açıklığı söz konusu değildir. Özellikle ölümünün 1444 yılında olması kolay kolay onaylanabilecek bir sav değildir. Onun, bir şiirinden Abdal Musa'ya bağlandığı, onunla görüştüğü, onun önerisi üzerine Mısır'a giderek orada bir Bektaşi Tekkesi açtığı da söylentiler arasındadır. Bütün bu söylenti niteliği taşıyan bilgilerin aydınlattığı biricik gerçek böyle bir ozanın bulunduğu, 14. yüzyıl da yaşadığı, birtakım etkinlikler gösterdiğidir.
Kimi kaynaklara göre Kaygusuz Abdal 14. yüzyıl sonlarında Mısır'a gitmiş, bir süre Kerbela-Necef dolaylarında gezmiş, hacca uğramış, sonra Mısir'a dönmüş, orada bir mağaraya gömülmüş, bu nedenle ona "mağarada gömülü" anlamında "Abdullah Magaravi'' (mağarada gömülü Tanrı kulu) denmistir. Hac dönüşü Şam'a ugramış, orada bir bahçeyi sulamada kullanılan büyük dolabı görmüş, ondan esinlenerek "Dolabname'' adlı siirini yazmiş. Bunların hepsi, ozana yakıştırılan, onu söylence ürünleriyle donatan dil ürünleridir.
Gerçek yaşamının saptanmasında etkin belge niteliği taşımaz. Yine kimi kaynaklara göre Mısır'a gitmeden Filibe, Yanbolu, Manastır, Edirne dolaylarında bulunmuş, düsüncelerini yaymaya çalışmiştır.
Yaşamı yeterince bilinmeyen Kaygusuz Abdal'ın düşüncelerini, adına düzenlenen "divan"ında toplanan şiirlerinin incelenmesinden çıkarmak, anlamak kolaydır. O, "abdallar" topluluğundandır, bir şiirinde söyledigi gibi saçını, sakalını, bıyığını, kaşlarını kestirerek (car-darb) dolaşırmış. Bu islem abdallık yoluna girmenin özelliklerinden biridir.
Kaygusuz Abdal'ın şiirlerinden anlaşıldığına göre çok iyi bir ögrenim görmüş, tasavvufu bütün ayrıntılarıyla öğrenmiş, özellikle İslam dini konusunda geniş bilgi edinmiştir.
Onun Abdal Musa ile ilişkisini anlatan özgün bir öykü vardır: Alaiye Beyi'nin oğlu olan ozan avlanmayı çok severmiş. Günün birinde ava çıkınca bir geyikle karşılaşmış, yayını gerip geyiği oklamiş. Sırtına ok saplanan geyik kaçmaya başlamış, Alaeddin Gaybi de geyiğin ardınca koşmuş. Geyik, sırtındaki okla Abdal Musa Tekkesi'ne sığınmış.
Tekke'ye geyiğin ardınca giren ozan karşısında duran Abdal Musa'dan içeri giren geyiğin kendisine verilmesini istemiş. Abdal Musa ise koltuğunun altına saplanan oku çıkarıp göstererek "Oğul, attıgın ok bu mu?'' diyerek Kaygusuz'a gösterince ozan kendinden geçmiş, Abdal Musa'nın ayaklarına kapanarak ondan yardım dilemiş, böylece tekkeye girmiş, tarikata girmiş.
Bu duygulu, sevecen öykünün doğruluğu, yanlışlığı tartışılmaz, özünde ilkçağ Anadolu dinlerinden gelen, geyiğin Hititler'ce tanrısal bir varlık olduğunu bildiren bir söylence vardır. Onun
Bin batmandan olsa kazan
Ustager degil mi düzen
Hayranlık esince cana
Bengilik de gereg olur
dörtlügüne dayanilarak esrar içtigini söyleyenler vardir. 14. yüzyil Anadolu'sunda esrar içmek "abdallar" arasında cok yaygın bir tutkuydu. Ancak, Mevlana'nın kimi şiirlerinden, Şems-i Tebrizi'nin olduğu söylenen "Makalat" tan anlaşıldığına göre Mevleviler'de de esrar içimi yaygındı. Tasavvuf yolunu seçenlerin çoğunun esrara düşkünlüğü bilinmeyen bir olay degildir. Bu tutkunun nereden kaynaklandığını bilemiyoruz, ancak yaygın bir alıikanlığa dönüştüğü açıktır, yorum gerektirmez.
Urum Abdallari gelir dost deyu
Eğnimize aba, hırka, post deyu
Hastaları gelür derman isteyu,
Sağlar gelur şahim Abdal Musa'ya
dörtlüğüyle başlayan koşuğundan, inanca olarak Abdal Musa'ya kapılandığı, ondan el aldığı anlaşılmaktadır.
Alai Gaybi bundan tekke kılmaz
Hak'ın fazlıdurur ancak dayağı
Sabır seccadesin altına almış
Tevekkülden kuşanmıştır kuşağı
Sözünü Kaygusuz Arife söyle
Ne bilsün sükkeri dana buzağı
Demek siirlerinde tapsırması olan "Kaygusuz" ile özel adı olan "Gaybi" yi birlikte kullanmiştir. Onun "Sarayı" tapsırmasını kullandığı şiirleri de vardır. Bu değişik adları neden seçtiğini bilmiyoruz. Ününün, yaşadığı çagda bile, yaygınlığına karşın yasamı konusunda yeterli bilginin bulunmayışını açıklamak kolay değildir. Kendisi de, şiirlerinde, doyurucu bilgi vermiyor. Onunla ilgili kaynaklarda da güvenilir nitelikte bilgi yoktur. Şiirlerinin incelenmesinden çok gezdiği, çok kimse tanıdığı anlaşılıyor, ancak bu da bir yorum olmaktan öteye geçemez.
Bir yerde:
Kelebek buğday ekmiş
Manisa ovasına
derken Manisa ilini, baska bir yerde de, yine alaycı, güldürücü bir tutumla:
Kertenkele derilmiş
Dile Kırım geçmeğe
gibi dizeler söylemesine bakarak bu yöreleri gezdigi sonucunu da çıkarabiliriz ama sonuç değişmez, yaşamının gerçeği yine karanlıkta kalır. Burada araştırıcıya düşen başlıca görev, bu ünlü ozanın ürünlerine dayanarak kişiliğini, dilini, başarı aşamalarını, düşüncelerini açıklamaktır.
Kaygusuz Abdal'ın birkaç şiirinde kadından, birisinde açıkça karısından yakındığı görülür, buna dayanarak iyi bir evlilik geçirmediğini söyleyecek durumda değiliz; alaycı, yerici, güldürücü dili kimi konularda güvenilir bir yargıya varmayı engeller. Bektaşilik'te Hacı Bektaş'ı Veli'ye yorulan bir olaydan (Kadıncık Ana'nın eşi değil de can yoldaşı olduğundan) onun evlenmediği sonucunu çıkarmak, yalnız (mücerred) yaşadiği yargısına varmak da pek tutarlı değildir.
Yine şiirlerinde geçen yer adlarına, yöre özelliklerine dayanarak onun yaşamı süresince çok yer gezdiğini, gezdiği yerlerin doğal konumlarını, özelliklerini halkının beğenilerini, yemeklerini, giyim kuşamlarını yansıtan dizeler ilginçtir. Bu ozan şiirlerinde adları geçen yerleri gezmiş, görmüşse, doğayı seven, değişik bölge insanlarını tanımaktan, onlarla ilişki kurmaktan kivanç duyan bir gezgin niteliği taşır.
Yazar, yaşamını anlatmak istediği kişiyi, oldugu gibi değil de, düşlediği gibi anlatmayı sever, yaşanmamış bir olayı yaşanmış göstermekten kendini alamaz. Kaygusuz Abdal'ın durumu da az cok aynıdır; yaşanmış olayı yakalamak için elimizde güvenilir belge yoktur.
Muharrem Ertas 1913 yılında Yağmurlubüyükoba köyünde başlayan yoksul ve çileli hayatı, Kırşehir'in Bağbaşı mahallesindeki yoksul gecekondulardan birinde noktalandığında 71 yaşındaydı. Ömrünün neredeyse tümünü çalıp çağırarak geçiren Muharrem Usata'nın bütün bir hayatı bir bakıma bu iki kelimede saklı:
"Çaldı ve söyledi." Musiki kültürümüzün en orijinal ve sanatkarane örneklerini içeren hususi repertuarı ve icra uslubu üzerine değil akademik çalışmalar
yapılması, ciddi bir makalenin bile yayınlanmadığı göz önüne alınırsa, ülkemizde Muharrem Ertaş'ı derli toplu değerlendiren elinizdeki yayın olduğu söylenebilir. Ülkemizde diyoruz, zira çeşitli zamanlarda A.B.D. ve Japonya'dan gelen müzikolog ve etnomüzikologların Muharrem Ertaş üzerinde çalıştıklarını biliyoruz.
Kimdir Muharrem Ertaş ?
O'nu farklı ve orijinal kılan nedir?
Temsil ettiği o güçlü geleneğin neresindedir?
Muharrem Ertaş zurnacı Kara Ahmet ile Ayşe Hanım'ın 5 çocuğundan biri dedelerinin deveci kabilesi mensup olduğu ve Horasan'dan gelip Kırşehir'in Yağmurlubüyükoba köyüne yerleştiğini daha sonra bir tek kişi (Yusuf Usta) hariç, bu köyün tamamını 1940 lı yılların başında Kırşehir'in Bağbaşı Mahallesine göç ettiğini biliyoruz.
Henüz 7-8 yaşında iken ilk bağlama derslerini aldığı dayısı Bulduk Ustadan sonra, Muharrem Ertaş'ın asıl ustası bu Yusuf Ustadır. Yusuf Usta yöresinin anonim ezgilerinin yanı sıra, daha çok Toklumen'li Aşık Sait'in (1835-1910) şiirlerini ustaca çalıp söyleyen ve bütün bunları Muharrem Ertaş'a da öğreten yörenin en ünlü saz ustalarından biridir.
Muharrem Ertaş o günleri şöyle anlatıyor :
"Çalıp söyleme merakım küçük yaşlarda başladı. Bulduk adındaki dayımın çok güzel sesi vardı. Bir köyde türkü söyledi mi diğer köyde dinlenirdi. Hatta seferberlikte asker
kaçaklarını yakalamak için subaylar dayımı yanlarına alıp köy köy dolaşırlarmış. Dayıma türkü söylettirip kendileri de pusuya yatarlar ve dayımın sesine dağlardan köye inen kaçakları yakalarlarmış.
Derken Yusuf Usta beni çok severdi, merakımı görünce beni yanına aldı her gittiği yere götürdü. Düğünler de, bayramlarda, eğlencelerde yanından ayırmayarak ustalarından öğrendiğini bana da öğretirdi.
Yedi yıl O'nun la çalıştıktan sonra artık tek başıma çalıp söylemeye başladım. "İlk karısı Hatice Hanım'ın kısa bir süre sonra vefatı üzerine evlendiği ikinci karısı Döne Hanım'dan Necati, Neşet, Ayşe ve Nadiye adında dört çocuğu olur. Daha sonra Döne Hanım'da vefat eder ve bir düğün için geldiği Yozgat'ın Kırıksoku köyünde kader karşısına Arzu Hanım'ı çıkarır.
Bu son evliliğinden Ekrem, Ali, Muharrem ve Cemal adlarında dört çocuğu daha olur ve ömrü, yöresel tabirle sekiz baş horantaya ekmek parası kazanmak uğruna son derece zor ve kötü şartlarda çalışıp çırpınmakla geçer.
Muharrem Ertaş'ın adı bir TV programında okuduğu sözleri Dadaloğlu'na ait ünlü 'Avşar Bozlağı' ile yurt genelinde duyulur. Bu öyle bir okuyuştur ki şimdiye kadar saz çalıp okuyanların hiç birine benzememektedir. Tok ve davul gibi gümbürdeyen, ama alabildiğine duygulu bir divan sazı eşliğinde ; tiz, gür, parlak ve bir o kadar da içli ve yanık bir sesin okuduğu, bir buçuk oktavı aşan ses genişliğine sahip bir Dadaloğlu gürlemesi :
Kalktı göç eyledi avşar elleri
Ağır ağır giden eller bizimdir
Arap atlar yakın eyler ırağı
Yüce dağdan aşan yollar bizimdir
Repertuarındaki diğer eserler de kimsenin bilmediği, söylemediği, bilenlerin ise asla bu derece güzel ve etkileyici okuyamayacaklarını itiraf ettikleri türküler, bozlaklar, ağıtlar ve halay havaları.
Her biri tümünün en güçlü ve orijinal örnekleri. Muharrem Ertaş, 1970'li yıllardan itibaren, o yıllarda büyük bir şöhrete sahip olan 'Neşet Ertaş'ın babası Muharrem Ertaş' olarak ismi daha çok duyulur olmuş fakat hiçbir zaman layık olduğu gerçek şöhrete erişememiştir.
O şan şöhret için, büyük paralar kazanmak için sanat yapan biri olmadığı hiçbir zaman, olamazdı da. Çünkü çalıp söylemek, O'nun için doğal yaşam biçimiydi. Bu dünyada 71 yıl yoksul kendi halinde ve sessizce yaşayan Muharrem Usta , 1984 yılının 3 Aralık günü yine yoksul ve sessizce Hak'a yürüdü.
Dünya durdukça sesi gökkubemiz de yankılanacak bir sanatçının "garip" ölümüydü bu. Son sözleri gerisini tamamlayamadığı "sazımın emaneti" oldu. Muharrem Usta'nın adı, yaşarken kıymeti bilinmeyen sanatçıların başında anılsa yeridir.
Kaynakların belirttiğine göre Karacaahmet Sultan,Horasanlı bir Türkmen Beyi'nin oğludur. Gençliğinde psikiyatri dalında öğrenim görmüştür. Daha sonra ruh doktoru olmuş Anadolu 'ya geldiğinde hem ruh doktorluğu yapmış , hem de bir Alp Eren olarak Hacı Bektaşi Veli saflarında hizmet vermiştir.
"Saruhanoğulları zamanında Manisa'dan 773 Muharremin ilk günü (Miladi 1371) de tanzim edilen bir vakfiye senedinde (Süleyman Horosani oğlu Karacaahmet)diye adı geçmektedir. "Buna göre babasının adı "Süleyman" anasının adı ise"Sultan Ana"dır. Annesi ve babası, Eşme'nin Karacaahmet köyündeki türbededefnedilmişlerdir.
Karacaahmet Sultan 'ın bilinen çocukları bilinen çocuklarından Hıdır Abdal Sultan,Erzincan'ın Ocak köyünde, diğer oğlu eşref sultan ise Eşme'nin Karacaahmet köyündeki türbede defnedilmişlerdir. Horasan Erenleri'nden olan Karacaahmet Sultan 13.yy ortalarına yakın bir zamanda Moğol zulmünden kurtulmak için Anadolu'ya göç etmiş ve bu göçü de büyük Türk kafileleriyle olmuştur. Karacaahmet Sultan 'ın Kan Abdal (Gani) ve "Kamber Abdal " isimli iki oğlu daha vardır.
KARACAAHMET SULTAN'IN DERGAHI
Üsküdar sınırları içinde Selimiye Kışlası'nın üst tarafında Gündoğumu Caddesi ile Nuhkuyusu Caddesi'nin birleştiği köşede Karacaahmet Sultan Dergahı ve türbesi yer alır.
Karacaahmet Sultan Dergahı, Şahkulu Sultan Dergahı gibi köklü ve eski bir dergahtır. Asıl merkezi İstanbul
Üsküdar olan bu dergahta uzun süre hizmet veren Karacaahmet Sultan, hakka yürüyünce, naaş, dergahın bulunduğu yerde toprağa verilmiştir.Karacaahmet Sultan 'ın Türbesi 'ni, yıllar sonra Kanuni Sultan Süleyman'ın eşi Gülfem Hatun yaptırmıştır.
Denilmektedir ki , bir gece rüyasında Karacaahmet Sultan 'ı gören Gülfem Hatun uyandığında, gördüğü rüyasını etkisiyle sabahın erken saatinde Üsküdar'a kadar giderek üstü açık bulunan türbeyi görmüş ve yazdırdığı bir fermanla türbenin üstüne bir tavan yaptırmıştır. Türbenin içine de Karacaahmet Sultan 'ın sancağını , deve tüyünden örülmüş hırkasını ve tespihlerini koydurmuştur. Zamanla türbenin etrafı da mezarlara la dolmuş ve büyük bir hazire olmuştur. Daha sonraki yılarda bu çerçevede kurulan hazireye kendi adı verilmiştir.
Karacaahmet Sultan, hakka yürüdükten sonra, türbesi ve kurduğu dergahı, bu işlevini yürütmeye devam etmiştir. Geçmişte olduğu gibi günümüzde de kurbanlar kesilmekte, lokmalar verilmekte ve cemler yapılmaktadır.
Akan zaman içinde etrafında yapılan mezarlarla büyük bir hazire oluşmuş ve bu hazirenin içinde" Hasırcı Baba " ile " Asuman Dede" gibi pek çok ünlünün ve ermişin mezarları da vardır.
Türbenin dış kapısından içeri girildiğinde 2.5 metre eninde, 8 metre boyunda bir koridor ve koridorun sonunda türbe kapısı görünmektedir. Bu kapı gündüzleri sürekli açıktır. Dış kapının yanından türbenin içi görülebilir konumdadır. Türbe kapısının üstünde mermer üstüne yazılmış eski bir yazı göze çarpar. Bu yazıda :
"Revza-i feyz-i fütuh Karacaahmett'dir
Gel erenler, oku bir fatiha, kıl istimdat
Eyledi zevcesi Fehmiye Hanım ruhu için
Matbah-ı amire memuru Ziya Bey Banyad
Geniş ve uzun bir koridordan sonra türbeye girilir. Ortalama 40 metre kare dolayında olan türbenin doğu cephesinde üç ve güney cephesinde de dört adet olmak üzere yedi büyük pencere İslam 'i tarzda mimari özelliğe sahip olup üstleri yarım daire biçimindedir. Tavan kısmı kubbeli olup, ortasında büyük ve renkli bir avize sarkıtılmıştır.
Kuzey cephesindeki duvar kısmı, pencereler, altın renkli yaldızlı boya ile boyanmıştır.
Orta yerdeki büyükçe sanduka, yeşil renkli çuha ile kaplanmış ve duvarlar da yağlı boya ile yeşile boyanmıştır. Duvarların alt kısımları beyaz mermer lambrilerle kaplanmış olup, zemin kısmı halılarla döşenmiştir. Sanduka, sarı pirinç çubuklarla kafes içine alınmış olup köşelere de ve yanlarda iri tespihler bağlanarak sarkıtılmıştır.
Doğu cephesi pencerelerinin iki başında altışar ampullü , ayaklı aplikler süslemektedir.
Giriş kısmının sağında bir pencere koridora bakarken, solunda da duvar dibinde demirli bir camekan içinde Karacaahmet Sultan 'ın deve yününden örülmüş hırkası ve uzunca iri 99'luk tespihi asılıdır. Camekanın hemen yanından uzunca bir dolap içinde o zamanlardan kalma sarkaçlı eski bir saat ve eski yazılı bir manzum bir tablo bulunmaktadır.
Karacaahmet Sultan hakkında bir kısım yazar ve araştırmacı, birbirinden farklı bilgiler vermektedir. Yazar Aysel Okan, Karacaahmet Sultan 'ın Arabistan'dan geldiğini ifade ederken pek çok araştırmacı da Horasan'dan geldiğini ve bir Türkmen Bey'inin oğlu olduğunu belirtilmektedir. Doğrusuda budur. Çünkü Karacaahmet Sultan tam bir Türkmen asilzadesi ve Alp Eren 'dir.
Karacaahmet Sultan , Anadolu Selçuklu Devleti'nde dağılış döneminde Hristiyan misyonerlerin Ege Bölgesi'ndeki propagandalarına karşı çıkan Hacı Bektaşi Veli ve Alp Erenler ile birlikte Manisa-Akhisar-Aydın ve Afyon dolaylarında başarılı çalışmalarda bulunmuştur. Bursa'dan Üsküdar'a kadar olan yerlerin alındığı yıllarda (M. 1329), önce Merdivenköy 'de biraz kaldıktan sonra Üsküdar'a geçerek şimdiki yerde dergahını kurmuştur.
Karacaahmet Sultan, bir fikir adamıdır. Zor günlerdeki bunalımlı insanların kurtarıcısı, iyi bir psikiyatrist hekim olarak toplumun karşısına çıkar. Bu doğrultuda ilden ile , köyden köye giderek halkın hizmetine koşmuş, acılara, merhem, karanlıklara ışık olmuştur.
Karacaahmet Sultan, Anadolu'da ilk kez Manisa dolaylarında bulunmuş, o bölgede Saruhan Beyliği'nin hizmetinde bir hekim Alp eren olarak çalışmıştır. Horoz köyünde ilk dergahını kurmuştur. Çalışmalarını burada yoğunlaşması nedeniyle Saruhan Beyi'nin taktirlerini kazanmış ve bu nedenle bu köy, Karacaahmet Sultan 'a vakfedilmiştir. Çevredeki insanlar, uzun süre bu dergahta eğitimden geçirilmişler ve özellikle bunalımlı insanlar burada şifa bulmuşlardır.
Manisa- Akhisar - Aydın yöreleri , birbirine çok yakın olduğundan Karacaahmet Sultan 'ı aynı zamanda Akhisar ve Aydın'da da görmekteyiz. Buralarda da kendisine vakfedilmiş köyler ve bu köylerde kurulmuş dergahları olmuştur.
Karacaahmet Sulatan 'ın Ege'deki etkin faaliyetleri karşısında Hrıstiyan misyonerler hiçbir şey yapamaz duruma gelmiştir, bu ulu kişinin etkin gücü karşısında atıl duruma düşmüşlerdir.
Karacaahmet Sultan bir dava adamıdır. Bu dava, Ebul Vefa 'dan, Kargı Dede 'den , Baba İlyas 'dan, Hacı Bektaşi Veli 'den , tüm horasan ve Rum Erenler 'ine intikal eden büyük bir davadır. Bu dava, Anadolu 'da 72 milleti alevi kültürü etrafında birleştirme davsıdır.
Davanın özüne baktığımızda, insan olabilmek, insanca yaşamak, paylaşmak ve gelecek kuşaklara ışık olabilmektir. Yetmiş iki milleti bir gözle görebilmek, barışı -sevgiyi-kardeşliği egemen kılmak,, sevgi bağlarına dayalı köklü bir ahlak sistemini kurmak , bu davanın temel felsefesidir. Karacaahmet Sultan gibi tüm erenler , bu doğrultuda emek harcamışlar, bu tür hizmetlerde insanlık uğruna tarihin altın sayfalarına geçmişlerdir.
Hacı Bektaşi Veli gibi her ulu kişinin yaşamına uyarlanmış mitolojik öyküler vardır. Bu tür öyküler , bu uluların somut ve gerçek kişiliklerini manevi dünyalarıyla pekiştirerek kendilerini yüceltmek için söylenir. Karacaahmet Sultan 'ın bulunduğu erenler, bir arada zikir ederlerken, bu ermişlerin içinde olan Karacaahmet Sultan 'ın kız kardeşi Kadıncık Ana(Fatma Nuriye Bacı), kendisinden geçmişçesine birden ayağa fırlayarak "kalkın , kalkın ey erenler, memlekete sizden ulu sizden ulu eren geldi." Toplu halde olan erenler " Bu memlekete bizden ulu eren mi gelir?" diyerek şaşırmışlardır.Onlardan ulu veli, yokmuş ki memlekette."Öyle şey olumu?" diyecek olmuşlar. Gene aldıkları cevap "Evet var , çünkü geldi." Olmuş.
Kimmiş kendilerinden ulu Veli acaba ? Düşünmüşler, taşınmışlar nafile. Kimseyi bulamamışlar. İşte o zaman Karacaahmet Sultan gönül gözüyle gözetlemiş. Sulucakarahöyük de bir karataşın üstünde ak güvercin görmüş. Karacaahmet Sultan, o an yanındaki Hacı Tuğrul 'a seslenmiş. " Tez elden bir şahin ol, Sulucakarahöyük köyüne var. Orada Karataş 'ın üzerindeki ak güvercini getir buraya" demiş. Hacı Tuğrul, istendiğinden de çabuk bir zamanda bir şahin olup uçmuş Karahöyük 'e. Bakmış bir ak güvercin orada duruyor.
Hemen gitmiş yanına , hırsla boğazından yakalamış. "Hadi bakalım , düş önüme " demiş. Ak güvercin bir silkinmiş, "Ne yapıyorsun sen " diye cevap vermiş, "Er olan ere hışımla gelmez. Ben mazlum donunda geldim Ben barış , dostluk ve sevgi için geldim. Erenlere söyle, yanımda olsunlar."Hacı Tuğrul itiraz etmiş."Ama sen bir kişisin kolayca gelirsin bizim memlekete."demiş. Hünkar gene olmaz demiş. Hacı Tuğrul , dönüp gitmiş
Başından geçenleri anlatmış bir bir erenlere. Ak güvercin kendilerinin yanına gelmeyeceğini söylemiş. Canı sıkılmış, sıkılmış ama gene "Gönül isterse" demekten kendilerini alamamışlar. Dizilmişler yola. Seyyid Mahmut Hayrani bir arslanın sırtına binmiş elline de yılandan bir kamçı, varmış Sulucakarahöyük 'e, Hacı Bektaş 'ın yanına.
Hacı Bektaş Veli bakmış ki karşısında, altında arslan, elinde ejderha, Seyyid Mahmut Hayrani geliyor. O da duvara binmiş ve yürü demiş duvara. Duvar yürümeye başlamış."Marifet, cansızı yürütmektir, canlıyı değil" deyince, Seyyid Mahmut Hayrani , Hünkarı takdir ederek özür dilemiş. Bu mitolojik öykü ile bir araya gelen bu ulu ermişler, yaptıkları ortak bir toplantıda Anadolu ' nun kurtuluşu için görev bölüşümü yaparlar. Karacaahmet Sultan 'a da Ege Bölgesi verilir.
Bundan ötürüdür ki, Karacaahmet Sultan 'ı o günden beri Manisa, Akhisar, Aydın dolaylarında görmekteyiz. Tarihler böyle yazar Karacaahmet Sultan 'ı.
Araştırmacı Şevket Gürel anlatıyor. Karca Ahmet Sultan Horasan Türk Beylerinden birinin oğludur. Anadolu'ya gelişinde önce Manisa , Horoz köyün yerleşip , Saruhan Beyi'ne yardımcı olmuş, onu ordusuna hem tabip hem de akıncı olarak görev yapmıştır.
Karacaahmet Sultan 'ın babasının adını, Saruhan Beyi İshak Çelebi ' nin vakfiyesinde "Süleyman Horasani olarak göstermektedir. " Karacaahmet Sultan daha sonraları, yukarıda belirtildiği şekilde Hacı Bektaş Veli 'nin istemi doğrultusunda Afyon taraflarına geçmiş , oranın kazanılmasında başarılı görevler yapmıştır.
Hacı Bektaş Veli, Anadolu 'ya geldiğinde, mana aleminde Rum Erenleri'ne seslendi. Bu sırada Anadolu 'da elli yedi bin eren görevdeydi. Anadolu'nun gözcüsü de Karacaahmet Sultan idi.
Daha sonraları Karacaahmet Sultan, Hacı Bektaş Veli ile buluşup, onun yandaşları olan Abdal Musa, Abdal Murat, Geyikli Baba, Barak Baba, Karadonllu Can Baba, Seyyid ali Sultan, Koluaçık Hacım Sultan, Sarı Saltuk Sultan, Taptuk Emre, Ahi Evren gibi pek çok erenle tanışmış, görüşmüş ve aralarında görev bölüşümü yapmışlardır.
Hacı Bektaş Veli 'nin, Karacaahmet Sultan 'a: "Karacam, sen oraların Türk topraklarına katılmasına çalışmakla görevlendirildin."dediği söylenilmektedir. Hacı Bektaş Veli yukarıda adları sayılan horasan Erenleri'ni örgütlemiş ve aralarında yaptığı görev bölüşümünde: Abdal Musa 'yı önce Bursa'ya, sonra Antalya yöresine, Karacaahmet Sulatan 'ı da Manisa'ya göndermiştir. Bu kutsal görevi alan Karacaahmet Sultan, daha sonraları Akhisar, Aydın ve Afyon 'dan İstanbul / Anadolu yakasına geçmiştir.
Karacaahmet Sultan Üsküdar'a geçmeden önce Afyon taraflarında iken başarılı çalışmalar gözden kaçmamış olacak ki Hacı Bektaş Veli kendisine " Karacam, bir yerde mekanını olsun yedi yerde çera-ğın yansın " demiştir. Karacaahmet Sultan 'ın yedi yerde türbesi (makamı ) olduğu söylenir. Bu yerler sırası ile şöyledir:
1. Manisa'da Horoz köyü
2. Akhisar'da Karaca Köyü
3. Aydın
4. Afyon / İhsaniye ilçesi Karacaahmet Kasabası
5. Üsküdar'da Karacaahmet Türbesi
6. Bulgaristan
7. Yugoslavya- İstip Kenti..
Karacaahmet Sultan 'ın Afyon İhsaniye ilçesindeki Karacaahmet köyünde büyükçe bir binanın içinde türbesi ve etrafında yer alan askerlerin lahitleri bulunaktadır. Bu bina toprak damlı olup, her gün pek çok ziyaretçi tarafından ziyaret edilmektedir.
Makamının bulunduğu bina içinde kendisinin yeşil örtülerle kaplanmış ve sanduka ile etrafında otuzu aşkın lahit bulunmaktadır. Burada boş olan yerlerde serili yataklar içinde hastalar yatmaktadır. Değişik yörelerden ve illerden gelen bu insanlar, hastalarını battaniyelere sardırarak günlerce şifa beklemektedirler.
İnsanlara şifa bulmak için gelip, burayı bir tedavi merkezi olarak kullanmalarının, önemli bir geçmişi vardır. Anlatılanlara göre Karacaahmet Sultan, Anadolu'ya geldiğinde yandaşlarıyla bu konaklamışlar. Konaklamanın hemen arkasından oranın beyi, bu yerde kurulu çadırları görünce, kahyasını oraya göndererek :"Git, gör bakalım. Şu karşıda çadır kuranlar kimlerdir? Ne yapıyorlar orada? Bunların hayvanları var mıdır? İyice sor da, öğren, gel."demiş. Kahya gidip, soruşturmuş, öğrendiklerini dönüşünde beyine şöyle anlatmıştır:
"Ağam gidip bunların her şeylerini öğrendim. Bunların atları da,koyunları da,kuzuları da var. Büyükleri su kenarında, söğüt ağacına uzanmış, elma koparıyor. Söğüt ağacından, ilkbahar mevsiminde elma nasıl koparılır?diye sorduğumda , Karacaahmet Sultan gülerek, "Elimiz boş gidecek değiliz ya beyinizin yanına. Yanımıza birkaç hediye alalım" dedi. Şimdi kendileri birazdan yanınıza gelecekler.
Olanları kahyasını ağzından dinleyen bey önce korkmuş, sonra Karacaahmet Sultan adamları ile gelip bey ile buluştuğunda, beyin hasta kızı Karacaahmet Sultan 'ı görünce, birden bire sesini kesmiş ve kendine gelivermiş. Bey önce gözlerine inanamamış, sonra da Karacaahmet Sultan 'ın ellerine sarılarak ," Ama Sultanım, sen kimsin, nerelisin?" diye sormuş.
-"Adım karacaahmet.Horasan Erenlerindenim." " Kızıma himmet eyle. Hastaydı. Şimdiye kadar derdine bir derman bulamadık. Seni görünce sustu, kendine geldi. Onu kurtarınız."
Bu yalvarış karşısında hayır diyemeyen Karacaahmet Sultan da kendisine bağışlanan bu yerde bir süre kalıp, akıl hastaları için bir tedavi merkezini kurmuştur." Gün bu gündür, 700 yıldan beri bu yerler ve bu köy, bir şifa beklentisi ile dolup taşmaktadır.
Karacaahmet Sultan bir süre sonra Miladi 1329 yılında İstanbul taraflarına geçer. Artık Hacı Bektaş Veli yoktur. Hakka yürümüştür. Ancak, o ulu kişi adına Hacı Bektaş Dergahı'nın hizmetlerini Seyit Ali Sultan yapmaktadır. Anadolu 'da yer alan Bektaşi Dergahları'na buradan ışık saçmaktadır.
Yıl 1329 .Bursa 1326 yılında alınmasının üstünden üç yıl geçmiştir. Bu üç yıl için Gemlik, Orhangazi, Yalova , Gölcük, İzmit alınmış ve İstanbul'un Anadolu yakasına geçilmiştir. Son olarak 29 Haziran 1329 yılında Pelekanon (Maltepe) denilen yerde Bizanslılar ile Osmanlılar arasında Pelekanon savaşı olmuş, Andronikos yenilmiş ve Merdivenköy de yapılan antlaşamaya göre Üsküdar'a kadar olan yerler Osmanlılara bırakılmış ve Merdivenköy 'deki av köşkü ve dolayları Ahiler 'e bırakılarak başlarına ahi Ahmet getirilmiştir. Böylece 1390 yılında Bektaşi'lere geçen Dergah önceleri Ahi Dergah 'ı olarak kullanılmıştır.
Kaynaklarda belirtildiğine göre Karacaahmet Sultan bir süre burada kalmış, daha sonra Üsküdar' giderek şimdiki türbesinin bulunduğu yerde dergahını kurmuştur. Sağlığı döneminde burada aynı zamanda psikolojik rahatsızlıkları olan insanları asıklığına kavuşturmuştur.
Hacı Bektaş Veli Felsefesi doğrultusunda kurduğu dergahında inançsal ve sosyal hizmetler vermiş, çoğu zamanda bu dergahın bir nevi tedavi merkezi olmuştur. Pek çok ruh hastası Manisa, .Akhisar, Afyon ve Üsküdar gibi onun bulunduğu yerlerde şifa bulmuştur.
Karacaahmet Sultan , gönlündeki coşkun sevgi ile ömrünün sonuna kadar yılmadan çalışmış, aşıkların, sadıkların gönlünü tutuşturmuş, maddi ve manevi ilimlerde büyük zatlar yetiştirmiş, bulunduğu yeri de bir ilim merkezi haline getirmiştir."
Denilmektedir ki, Karacaahmet Sultan, Üsküdar'daki dergahında yetkili bir devlet büyüğünün gözlerindeki hastalığı giderdiği için bu devlet büyüğünün verdiği bir emir ile Karacaahmet Sultan, atına binerek dolaştığı saha içinde olan yeri kendisine bağışlamıştır. Karacaahmet Sultan 'da kendisine verilen bu yerde dergahını kurmuş, insanlara hizmet etmiştir. Bu hizmet, kendisinden sonrada zamanımıza kadar devam etmiştir.
KARACA AHMET SULTAN 'IN ATI
Karacaahmet Sulatan, kendisinin Horasan'dan Anadolu'ya Ege kıyılarına , Manisa -Akhisar- Aydın ve Afyon dolaylarından İstanbul /Üsküdar sırtlarına kadar taşıyan emektar atını pek severdi. Çünkü bu emektar atı, kendisinin en sadık dostu idi. İnsanlık aleminde ve özellikle Türkler arasında atın büyük bir yeri vardır. Bu geleneksel tutkunun yanında birde sevgi olunca , elbette ki böyle bir atında bir değeri olacaktır. Bu nedenle Karacaahmet Sultan , Üsküdar'daki mekanında iken bir süre sonra ölen atın pek üzülmüş ve bunun göstergesi olarak ta sevgili atına dergahın arka tarafına büyük bir mezar yaptırmıştır.
Daha sonraki devirlerde, kimin tarafından yaptırıldığı bu mezara dört sütun üzerine büyük bir kubbe yaptırılmıştır.
Araştırmacı Aysel Okan, Galata Mevlevihane'si Kütüphanesinde saklı duran arşivinde Karacaahmet Sultan 'ın atının mezarı hakkında şu değerlendirmeyi yapmıştır.
"Dört ayaklı büyük bir kubbenin altındaki bu mezar, öteden yürümeyen çocuklar için talim yeri.Adımlar arasına atılan arpalar ve üç Cuma sonra yürüyen bebeler yolunda şöhret yapmış Karacaahmet Sultan 'ın atı.
Köhne mezarlar arasında bile onun öylesine heybetli bir kubbesi var ki ... Karacaahmet Sultan, bu çok sevdiği atına karşı olan sevgisi:"Beni ziyarete gelenler, önce atıma gitsinler diyerek göstermiştir.
KARACAAHMET SULTAN'IN ÇOCUKLARI VE DÜŞKÜNLER OCAĞI
Kaynaklar, Karacaahmet Sultan'ın çocuklarından Eşref Sultan'ın Manisa yöresinde Eşme'nin "KARACA" köyünde defnedildiğini belirtir. Aynı yerde babası "Süleyman Horosani" ile annesi "Sultan Ana" da defnedilmişlerdir. Kitabımızın Karacaahmet Sultan'ın kimlik bölümünde belirtildiği gibi çocuklarının sayısı kesin olarak bilinmemekle beraber Mehmet Yaman'ın araştırmasına göre Karacaahmet Sultan'ın ayrıca Hıdır Abdal sultan ile "Kan (Gani) Abdal" ve "Kamber Abdal" adlarında üç çocuğunun daha olduğu belirtilmektedir. Alevi kültüründe Hacı Bektaş Veli tarafından Hıdır Abdal Sultan'a "düşkünleri kaldırma" görevinin verildiği söylenegelmektedir. Anlatılan menkıbeye göre olay şöyledir:
"Hacı Bektaş Veli, halifelerine görevlerini bildirip, nasiplerini verir. Ayrıca oniki hizmeti de dağıtır. Pirden nasip almak, yeni bir hayatın başlangıcı, yeni bir seferin ilk adımıdır. Görev dağıtımı sırasında huzurda bulunmayan Hıdır Abdal Sultan, Hazreti Pir'e vardığında kendisine verilecek bir görevin kalmadığını öğrenince mahzunlaşır.
Hacı Bektaş'ın "Niçin üzülürsün Ya Hıdır Abdal?" sorusunu, "gördüm ki bana, erilecek bir hizmet kalmamış, ona üzülürüm." diye cevaplar. Hz. Pir, Hıdır Abdal'ın gönlünü, şu sözleriyle feraha kavuşturur. "Gam çekme ya Hıdır Abdal! Sen bütün ocakların başısın. Benden düşen, eli kaypan sana gele Ancak, senden eli kyapanın da, Pir Dergâhında derdine derman olmaya." Anadolu Alevi kültüründe düşkünlüğün önemli bir yeri vardır. Düşkünlük, tarikat dilinde, halkın suç işleyene karşı tam bir boykotudur. "Düşkün" ise, yol terbiyesine aykırı suç işleyen kimseye verilen addır. Alevi-Bektaşi yolunda düşkünlük anlayışı, toplumsal bir yaptırım olarak,
Hacı Bektaş döneminden itibaren uygulanmaya başlamıştır. Bu nedenle düşkünlük, ibret veren toplumsal bir tedbir niteliği taşır. Talib, dede, mürşit kim olursa olsun kötülüklerden kendi iradesi ile sakınacaktır. Hacı Bektaş Veli'nin koyduğu "eline - diline - beline sahip ol" ilkesine uyacaktır. Bu asıldır. Ancak o kişi, kendisini kötülüklerden kurtaramamışsa, yol gereği düşkün sayılırdı. Söz gelimi haksız olarak eşini boşamış veya adam öldürmüş veya ahlâk kurallarını ihlâl etmiş kişi, yasal cezanın dışında mensubu olduğu toplumun dışına atılarak soyutlandırılırdı.
Düşkün olan kişi ile kimse selamlaşmaz, konuşmaz, evine gidilmez, malı, davarı komşularınkine katılmaz, bayramlarda bayramlaşılmaz, düğünlere çağrılmaz, kurban eti yiyemezdi.
Düşkün, suçunun ağırlık derecesine göre çevresi ve ayin-i cem erenleri, onundoğru yola yöneldiğine inandıkları taktirde, suçtan mağdur olanların zararını ödemek ve onların rızasını almak koşuluyla düşkünlükten kaldırılmakta ve topluma katılmasına yardım edilmekteydi.
Düşkün, yapmada veya kaldırmada dede aracılığı gerekli olduğu gibi işin kesin sonuca bağlanmasında köy ve çevre halkının onayı da şarttır. Bu rıza alınmadıkça, düşkünü kaldırma işlemi geçerli olmamaktadır. Karacaahmet Sultan'ın Hakka yürümesi konusunda da tarihsel rakkamlara göre çelişkiler bulunmaktadır. Olayların seyrine bakılırsa, Karacaahmet Sultan, Hacı Bektaş Veli'den önce Anadolu'ya gelmiş olmalıdır. Çünkü 39 eren, kendi aralarında birlikte zikirde iken Fatma Nuriye Bacı, kendilerinden ulu bir erin Anadolu'ya geldiğini haber eriyor. Karacaahmet Sultan da bunu doğruluyor.
Düşkün, suçunun ağırlık derecesine göre çevresi ve ayin-i cem erenleri, onundoğru yola yöneldiğine inandıkları taktirde, suçtan mağdur olanların zararını ödemek ve onların rızasını almak koşuluyla düşkünlükten kaldırılmakta ve topluma katılmasına yardım edilmekteydi.
Hacı Bektaş Veli'nin kardeşi Menteş, 1240 yılında Babai ayaklanmasında şehit edildiğine göre, ortalama olarak Hacı Bektaş Veli'nin yakın akraba grubu ile 1235 yılında veya buna yakın tarihlerde Anadolu'ya gelmiş olması gerekir. Bu tarih, akla daha yatkındır. Hacı Bektaş Veli, 1207 veya 1209 yılında doğduğuna göre -ki araştırmacıların çoğunluğu bu tarih üzerinde durmaktadır- Anadolu'ya geldiği yıllarda Hacı Bektaş Veli'nin Hakka yürüyüş tarihi ise 1271 yılıdır. Yani, bu tarihlere göre Hacı Bektaş Veli, ortalama olarak 63 yaşlarında bu dünyadan göçmüştür.
Karacaahmet Sultan'a gelince: Hacı Bektaş Veli, Anadolu'ya gelmeden önce Karacaahmet Sultan Anadolu'da olduğuna göre, ikisini aynı yaş kabul edersek Karacaahmet Sultan'ın da 26-28 yaşları arasında olması gerekir. Veya, bir iki yaş daha büyük de düşünebilir. Kimi kaynaklara baktığımızda, bu kaynakları hazırlaanların kimileri Saruhan Bey'i İshak Çelebi'nin 1371 yılında vakıf senedini hazırladığı yılda Karacaahmet Sultan'ı sağ göstermektedirler. Bir vakıf senedi, u tarihte de, daha sonra da varisleri için yapılabilir.
Orhangazi, 1329 yılınad Pelekanon zaferinden sonra Merdivenköy'de Bizanslılar'a ait av köşkünde Bizanslılar ile barış yaptığında, Üsküdar'a kadar olan Anadolu yakasını ele geçirir. Bu tarihte Karacaahmet Sultan sağdır ve bir müddet Merdivenköy'de kaldıktan sonra şimdiki yerde dergâhını kuracaktır. Tarihi seyre baktığımızda Karacaahmet Sultan'ın bu tarihlerde 90-100 yaş arasında olması düşünülebilir. Bu yaş altında sayılması olası değildir.
Karacaahmet Sultan'ın şimdiki yerde Hakka yürümesi de 120 aş dolayına rastlamaktadır. O nedenle Karacaahmet Sultan'ı daha sonraki yıllara götürmek ve 1371'lerde sağ göstermek tarihi bir yanılgı olacaktır. Araştırmacıların bu tür çelişkilere düşmeden doğal yaş ortaamasını gözönüne almaları, daha gerçekci uzun bir ömür sürdüğü görüşünde birleşmektedirler. Ancak tarihler net belirtilmemekte, gösterilen tarihler de gerçekten uzak görülmektedir.
Karacaahmet Sultan'ın Hakka yürüdüğü tarihe gelince: Ne zaman ve hangi tarihte Hakka yürüdüğü kesin olarak bilinmemekle beraber, büyük bir olasılıkla 1335 yılı veya buna yakın bir tarih düşünülebilir.
Karacaahmet Sultan hakkında pek çok araştırmacı, kendi yönünden arayıp bulduklarını kağıda dökmüş, kimileri birbirleriyle ilintili kimide gerçekten ilginç. Karacaahmet Sultan gibi evliyaların, bu topluma, bu memlekete büyük hizmetler vermiş ulu kişilerin yaşam öykülerini dile getiren araştırmacılarıyla kültür dünyamıza katkılar sağlamış Aysel Okan, bakın ne diyor:
Karacaahmet Sulta, bizim ellere, buralara çok sevdiği atı sırtında ve derviş kıyafetiyle gelir. Üsküdar taraflarında bir yere yerleşir. Çevresine etrafındakilere faydalı olmaya ve kendisinden bir şeyler vermeğe başlamıştır. Gel zaman git zaman gösterdiği mucizeler, memleketi öylesine büyüler ki, herkes Karacaahmet der de başka bir şey söylemez olur.
Kimin ne derdi, kimin ne muradı varsa düşer hemen Karacaahmet Sultanın kapısına. Şifa almaya, murada ermeğe, akın akın, yol yol akarlar Karacaahmet Sultan 'a. İşte gene bu sıralarmış. Devrin en büyük adamlarından biri, aniden hastalanmış. Hastalık gözlerine de vurmuş, o devletin her şeyi olan adamın iki gözü birden kapanmış. Zamanın en meşhur doktorları, en şifalı ilaçları bu iki gözü açmaya yetmemiş, yetememiş.
Çaresizlik arttıkça artmış ve nihayet " Şu at sırtında gelen dervişi de bir deneyelim." Demiş. Karacaahmet 'i o gencecik adamın konağına davet etmişlerdir. Gelmiş, okumuş, muayene etmiş, vereceği ilaçları bir hekim gözüyle vermiş, sonra da dönmüş hasta sahiplerine :üzülmeyin demiş, önümüzdeki hafta içinde gözleri açılmış olacak. Olur mu, olur. Hakikaten bir haftaya varmamış , iki gözü birden, yeniden dünyayı görmeye başlamış. Ama evvel Allah, sonra bu işte kerametli olan Karacaahmet sultan unutulur mu hiç?
AKIL HASTALARINA ŞİFA
Karacaahmet Sultan 'ın iyiliğinin ödenemeyecek kadar büyük olduğunu bilen bu adan," Bak",der Karacaahmet 'e. Bin atına , atının dolaşacağı her yer senin."
Karacaahmet Sultan önce itiraz eder. O, gönlü gani bir insandır. Yaptığı iyilik için karşılık beklemez. Verdiği şifa için ihsan talep etmez. Yapılan ısrar karşısında biner atına Karacaahmet Sultan. At dolanır, dolanır, sözle söylenmeyecek, kelime ile ifade edilemeyecek kadar geniş bir araziyi gezer. İşte böylece Karacaahmet Sultan, ismi gibi geniş şanı- şöhreti gibi büyük toprakların sahibi olur. Şimdiki türbesi işte bu atının gezdiği topraklar üzerindedir.
Karacaahmet Sultan 'ın hastalıkları tedavi etmesi , sadece bu kadar değildir. Onun en büyük özelliği akıl hastalıklarına karşı bu devirde bile hayret uyandıracak şekilde tatbik ettiği tedavi sistemi, iyileştirme ve nekahat halinde gösterilen ilgi, akıl hastalıkları için dar içinde akıl hastalıklarına şifa verdiği yolunda vallahla, billahla anlatılan, gösterilen örnekler öylesine çok ki.
Aysel Okan,bir başka yazısında devam ediyor. Karacaahmet Sultan onun için adet bir yol gösterici. Çekimine tutulmuş gibi şöyle diyor: " Tam yedi yerde türbesi vardır diyorlar Karacaahmet Sultan 'ın. Manisa 'dan tutun boy boy, sıra sıra ta İskeçe 'ye kadar uzanan bu türbelerin içinde gelin biz bugün, elimizin erdiği, gözümüzün gördüğü yerde bulunan İstanbul'daki Karacaahmet Türbesi'ne gidelim ve İstanbul'un olmuş Karacaahmet Sultan için dinleyelim.
Şanına, şöhretine hiç uygun olmayacak şekilde gösterişsiz bir türbede yatıyor Karacaahmet. Kadıköy'den Kısıklı 'ya dönerken, kendi adıyla anılan duraktan biraz içeride, koyu pembe badana ile boyanmış bu türbede sancağı, deve yününden örülmüş hırkası ve zikir tesbihleri, onun bütünlemeye kafi gelmekte.
Karacaahmet 'in de diğer evliyalar gibi halk arasında yerleşmiş, değerlenmiş hikayeleri dillerde dolaşmakta. Karacaahmet 'i de zamanın harpleri, mücadeleleri atmış bizden yana."
Dede Korkutun 570-632 yılları arasında, Hz. Muhammed (S.A.V) zamanında yaşadığı rivayet edilmiştir. Oğuzların Kayı veya Bayat boylarından geldiği, hem geçmişten ve hem de gelecekten haber veren, "kerem sahibi bir evliya" olduğu rivayet edilmektedir. "Ozanların Piri" veya "Ozanların Başı" olarak da bilinen Dede Korkutun, (manen) Hz. Muhammed'in hayır duasını aldığı ve Oğuzlara İslâm dinini öğrettiği de bu rivayetlerle günümüze kadar ulaşmıştır.
Öte yandan Dede Korkut, tüm Türk kavimlerinin atasıdır ve dâhisidir. Türk destanlarında ve halk hikâyelerinde, Dede Korkut adına ve onun mucizevî sözlerine rastlamak her zaman mümkündür. Türk hükümdarlarının akıl hocası ve veziri olduğu bilinen Dede Korkut, bütün Türklüğün yegâne temsilcilerinden ve bugün de yaşatılmaya çalışılan atalarındandır.
Destan özellikli pek çok halk kahramanının mücadeleleri anlatılan Dede Korkut hikâyelerinde; güzel ve hikmetli sözler, Türklerin tarihine ait rivayetler, han ve beyler hakkında methiyeler, Türk töresine ait pek çok konular işlenerek, iyilere övgü kötülere eleştiri vardır.
"Dede Korkut Kitabında (Dede Korkut ala Lisan-i Taife-i Oğuz han Oğuzların Diliyle Dede Korkut Kitabı) 12 destan özellikli hikâye yer alır ve bu kitap, İslâm öncesi ve sonrasında Türklerin yaşayışını, dilini, tarihini, edebiyatını ve kültürünü içerir. Akıcı ve halkın kullandığı Türkçe ile yazılmış olan bu kitap; gerçek bir şaheserdir.
Kitapta, "Dede" ve "Ata" olarak geçen ve "Korkut Ata" olarak da bilinen Dede Korkut, Türkmen, Kazak, Özbek ve Kara kalpak boyları arasında bu adlarla bilinmektedir. Türk dünyasının bilge atası olan Dede Korkut ve onun hikâyelerinde; Türk toplumunun savaşları ve barışları ile birlikte, aile ve eğitim yapısıyla üstün ahlâk ve karakter sağlamlığına dikkati çeker. Türk milletiyle özdeşleşmiş olan doğruluk, sözünde durmak, mukaddes değerler uğruna ölmek gibi çeşitli karekterler, hikâyelerin ana temasıdır. Dede Korkut hikâyelerindeki tüm kahramanların aile, cemaat ve insan sevgisini ön planda tutması, millet olarak ahlâk ve yaşam anlayışımızı göstermesi bakımından önemlidir.
Kahramanların çoğu gençtir ve mutlaka bir yiğitlik gösterdikten sonra ad verilir. Pek çoğumuz biliriz, Dirse Han oğlu bir boğayı öldürünce Dede Korkut o gencin adını "Boğaç" koyar ve onu şan, şeref, mal ve rütbe ile ödüllendirir. Dikkat edilirse, hikâyelerde, gençliğe son derece önem verilmekte, onların, ailesine, milletine ve devletine bağlı, cesur ve çalışkan olmalarına işaret edilmektedir. Savaş, av, toy vb. eğlencelere Hz. Peygambere salavat getirilerek başlanması da Türk Kavimleri'nin dinî yönden şuurlu olduğunu ve devlet millet birliğinin sağlam temellere dayandığını göstermektedir.
Dede Korkut hikâyelerinde özellikle göçebe Oğuz Türkleri'nin tabiat şartlarına karşı dirençleri, düşmanlarına karşı sürekli üstünlüğü ve birlik şuurundan doğan kuvvetlilikleri dikkati çeker. Korkut Ata olarak saygı gören Dede Korkutun hikâyeleri yaşlı ve bilginlere büyük değer verildiğini de göstermesi açısından, son derece önemlidir. Allah, doğum, din ve ölüm düşüncesi, hayatin her anında kendisini gösterir. Bugün Dede Korkut ve onun hikâyelerinden ve destanlarımızdan alacağımız önemli dersler vardır. Fertler arasında saygı, sevgi, karşılıklı hoşgörü ve mertlik bunların başında gelmektedir.
Dede Korkut aslında büyük bir vatanseverdir ve milletinin sonsuza dek güçlü ve mutlu yaşamasını gerçekleştirme mücadelesi içindedir. Hikâyelerindeki örnek şahsiyetler olan Bayındır Han, Kazan Han, Bamsı Beyrek, Boğaç Han, Selcen Hatun, Seğrek ve diğerleri toplumda olması gereken ideal insan karakterlerini temsil ederler. Bu insanlar, milleti ve vatanı için ölümü göze alan ve tüm zorlukların üstesinden gelebilen
kahramanlardır.
Dede Korkut, bütün Türk kavimlerinin fert fert kahraman olmasını arzu etmiş olmalı ki, hikâyelerinde zayıflığa, çaresizliğe ve ümitsizliğe yer vermemiştir. Rivayetlere göre Onun ölümü bile evliyalığını, bilge kişiliğini göstermektedir: Çeşitli Türk boylarının kanaatine göre o, rüyasında mezarının hazırlandığını görmüş ve gittiği her yerde öleceği ona rüyasında bildirilmiştir. Seyhun Irmağı'nın Aral Gölü'ne döküldüğü yerin yakınlarında, ırmağın üzerine hırkasını sererek orada ruhunu Allah'a teslim etmiştir. Bugün pek çok yerde onun mezarının olduğu söylenmektedir. Tıpkı Yunus Emre ve Karaca oğlan gibi milletimiz, onun mezarına da sahip çıkarak kahramanlarını kendi içinde görmek istemektedir. Türk ve dünya edebiyatının şaheserleri arasına giren ve çeşitli tarihî filmlere de konu olan Dede Korkut Hikâyeleri, insani ve yaşadığı dünyayı tüm özellikleriyle ele almıştır.
Bayburt ili; Türklerin Anadolu'da yerleştikleri en eski yerleşim yerlerindendir. Sosyologlar Bayburt'u gerek Selçuklular, gerekse Osmanlılar döneminde ikinci dereceden önemli bir kültür merkezi olarak nitelendirmektedirler. Bayburt, ünlü sınırlarımızın dışına taşan pek çok bilim ve sanat adamı yetiştirmiştir. Türk dünyasının ortak kültür hazinelerinin en büyüklerinden biri olan Dede Korkut' uda bunlardan saymak mümkündür. Dede Korkut, bütün Türk dünyasında kabul görmüş - Tarihi ve Efsanevi - ortak ulularımızın en önemlilerindendir.
Prof. Dr. M. Fuat KÖPRÜLÜ, Dede Korkut için; "Terazinin bir Kefesine Türk Edebiyatının tümünü, diğer kefesine de Dede Korkut' u koysanız yine de Dede Korkut ağır basar" demektedir.
Dede Korkut hikayeleri Bayburt'ta canlılığını korumaktadır. Türkiye Türkçe'sinde anlatılan hikayelerden Beğ Böğrek (Bamsi Beyrek) in en çok varyantı Bayburt' ta tespit edilmiştir. Hikayelerde Bayburt , "Parasarın Bayburt Hisarı" adıyla geçmektedir. Beğ Böyrek' in mezarı Bayburt Kalesindeki "Zindan"' ın tam karşısındaki Duduzar Tepesindedir.
Dede Korkut' un mezarı Masat Köyündedir. Bu bilgiler, Orhan Şaik GÖKYAY' ın Dede Korkut çalışmasında mevcut olduğu gibi, halk arasında da dilden dile anlatılarak günümüze kadar ulaşmıştır. Valiliğimiz; ilimize sosyal, kültürel, bilimsel, sportif, ticari ve ekonomik canlılık kazandırmak amacıyla bir şölen düzenlemeyi planlamış, şölene Orta Asya' dan Anadolu'ya göçen Alp Erenlerden biri olan ve bütün Türk lehçelerinde ve coğrafyalarında tanınan, hikayeleri dildin dile anlatılan bu ulu büyüğün adını vermeyi uygun bulmuş ve 1995 yılından itibaren "Dede Korkut Kültür -
10 Ekim 1968 Tarihinde Adana'da doğdu. İlk kez Mersin'de bir grubun solisti olarak insanların karşısında şarkı söylemeye başladı.
1988'de aynı üniversitede (Çukurova Üniversitesi) okuduğu dört arkadaşıyla kendi müziklerini üretmek ve kendi şarkılarını yazmak için kurdukları TINI grubuyla şarkı yazmanın kutsal yükünü keşfetti. İlk bestesi Özdemir Asaf'ın Lavinia'sı, özel radyoların ilk günlerinde Ferdi Tayfur'un "Emmoğlu"sunun ardından bir ulusal radyoda en çok istek alan ikinci şarkı oldu.
1990 yılında yine aynı üniversitedeki 13 amatör şair arkadaşıyla 'İlk Rüzgar adını verdikleri antolojik formatlı şiir kitabında yazdıklarını yayınladı ve fırsatını bulup, iki yıl uzattıktan sonra 1992 yılında Çukurova Üniversitesi İktisat Fakültesi İngilizce İşletme bölümünden mezun oldu. 5 yıllık paylaşımının anısına kaydettikleri TINI demosu 1994 Kasımında "Öğrenci İndirimi" adıyla Ada Müzik'ten yayınladı.
1995 Ocak ayında Sevgi Güryay'la hayatını birleştirdi. Aynı yılın Aralık ayında babası Salih Mete Düzağaç'ı trafik teröründe yitirdi.
Albümleri
Beni Rahatta Dinleyin (Ocak, 1997)
Köprüden Önce Son Çıkış (Temmuz, 1998)
Tüm Hakları Yalnızlığıma Aittir (Mayıs, 2001)
Orjinal Altyazılı (Haziran, 2003)
Bir Devam Filmi / Siyah Beyaz Türkçe Dublaj (Ocak, 2006)
Uykusuza Masallar (Ocak, 2008)
Gruptaki En Güçsüz Rakibin Bile Sürpriz Yapmaması İçin Hiçbir Neden Yok Grupta Her Takım Birbirine Çok Ama Çok Yakın 1. De Olabiliriz 5.De Olabiliriz Gruplarda Skibbeye Büyük İş Düşüyor..Takımın Hiç Olmadığı Kadar Motivasyona İhtiyacı Var Bu Maçlar İçin..
Ben Çok Üzülmedim Bu Mağlubiyete Bursa'nın Kazanması Daha Normaldi Bence Gerek Sakatlıklar Olsun Gerek Dış Saha Dezavantajı Olsun Önemli Eksilerimiz Vardı Kimse 102 Puanla Şampiyon Olmuyo Sonuçta Olur Böyle Vakalar
Ya Şey Ben De Ki PS Türkçe Yani Color Dodge Yazmıyor Onun Türkçesi Ne Onu Söylersen Bulmam Daha Kolay Olur Burda Da İngilzce Anlatımlar Var Hep BUrdakinin Karşılığını Bulmam Zor Oluyo