Tiyatroda, kuliste durarak, oyunculara sözlerini fısıltıyla söyleyip, hatırlatan yardımcıya verilen addır. Günümüzde suflör kullanımı gittikçe azalmıştır.
Tekstil Giyim sektöründe giyim tasarımı yapan kişiye stilist denir. meslek kolunun genel tanımı Stilistlik olarak geçer.
sanayii devrimi ile birlikte Tekstil endüstrisinin gelişim süreci dikiş makinesinin icadı. ile seri üretim tekonolojilerinin gelişmesi hazır giyim ve tüketim toplumunu kavramlarını ortaya çıkarmıştır.
daha sonraki serbest piyasa ekonomisi ile birlikte özel teşeküller arasında oluşan rekabet bir noktadan sonra rekabeti oluşturan faktörün aynı kulvarda koşmaktan ötürü oluştuğu için üretimden müşteri beyenisi esasına dayalı bir şekilde üretilen ürünlerde farklı kişisel ihtiyaçlar yönünde yönelimlere gidilerek belli tüketici pazar hedeflerinin oluşması amacıyla
temel giyim ihtiyacından farklı olarak . kendi sınıfının en iyisi olduğunu göstermek amacıyla endüstirel üretim anlamında toplumun genelinde kişisel zevkleri ön plana çıktığını göstermek amacıyla oluşturan kavram moda anlayışını doğurmuştur
bu sektörde tasarım yapanlar hakkında kullanılan diğer tanımlar Giyim tasarımcısı, Moda tasarımcısı, stilist, vs. -tanımlamalar ile tanımlanmaktadırlar
Türkiye' de 19.yy' ın ikinci yarısından önce sigortacılıktan söz etmek pek mümkün değildir. Bazı Anadolu köylerinde bu tarihten önce gereksinme halinde yardım sağlamak, halkın uğrayacağı zararı karşılamak amacıyla sendikalar kurulduğu, esnaf kuruluşlarının ölüm ve hastalık durumlarında üyelerine yardım amacıyla örgütlendikleri bilinmekteyse de bunlar gerçek anlamda sigorta olmayıp, güvenlik, yardımlaşma, sosyal dayanışma düşüncesi ile oluşturulmuş kuruluşlardı. Bunlar da birkaç köye özgü kalmış, Anadolu' ya yayılarak bir gelişme gösterememişlerdi.
Avrupa' daki sigorta konusunda kaydedilen önemli gelişmelere karşın, Osmanlı toplumunun sosyal özellikleri, dini ortam, mali düzen, buradaki gelişimi engelliyordu. 19. yy' ın ikinci yarısında meydana gelen yangınlar ve bunların sonucunda uğranılan büyük hasarlar, sigorta hakkındaki olumsuz düşünceler üzerinde az da olsa etki yaptı ve sigortanın doğmasına neden oldu. Özellikle 1870 yazında Beyoğlu' ndaki yangında ( Büyük Pera Yangını ) çok sayıda işyeri, ev, cami ve kilisenin yanması, bu bölgede de daha çok yabancı ve yabancılarla ilişkide olan zenginlerin oturması sigortanın gelişme sürecini hızlandırdı.
1872 yılında İngiliz sigorta şirketleri, açtıkları temsilciliklerle Türkiye' de ilk sigortacılık faaliyetlerini başlattılar. İngilizler' den sonra Fransızlar da Türkiye' ye ilgi gösterdiler ve 1878 yılında ilk Fransız şirketi faaliyetlerine başladı. Bundan sonra Alman, İtalyan, İsviçre gibi yabancı ülkelerin sigorta şirketlerinin çalışmaları ile sigortacılık genişlemeye başladı. Bu şirketler duyulan gereksinimi karşılamakla beraber, o tarihlerde sigorta şirketlerinin kuruluşunu ve sigorta faaliyetini düzenleyen devlet denetimini öngören kanunların, hatta bu konuya değinen bir hükmün dahi bulunmayışı nedeniyle tamamen denetimsiz bir biçimde çalışıyorlar, diledikleri gibi hareket edip, merkezlerinden aldıkları talimatlarla işlem yapıyorlardı. Poliçelerini İngilizce veya Fransızca düzenliyorlar, anlaşmazlık durumunda da dava mercii olarak Londra mahkemelerini veya ilgili şirket merkezinin bulunduğu yerel mahkemeleri gösteriyorlardı. Diledikleri zaman sigorta poliçelerini iptal ediyorlardı.
Böylece hukuki mevzuat ve denetimden yoksun, tamamen yabancılara özgü bir çalışma alanında ilk yıllar sigorta şirketleri adlarını duyurmak, sigorta düşüncesinin yayılmasını sağlayarak portföylerini genişletmek amacıyla vaatlerini yerine getirip, hasar ödemede dürüst davrandılar. Ancak zaman geçtikçe, sigortacıların istedikleri gibi çalışmaları ve Kapitülasyonlar'ın kendilerine sağladığı geniş olanakları kullanabilmeleri, bu şirketlere Türkiye' de kolaylıkla çok para kazanabileceği izlenimini verdi. Bu durum, kısa zamanda çok fazla sigorta şirketinin çalışmasına, sigorta ahlakının bozulmasına, haksız rekabet ve ekspertiz suistimallerine yol açtı. Dürüst tüccarlar bundan olumsuz yönde etkilenmelerine rağmen hiçbir denetim olmayışı yüzünden sigorta şirketleri uzun süre en normal yangın hasarlarını bile ödemekten kaçınıp, sigortalıların hak ve hukukunu hiçe sayan bir biçimde davranmayı sürdürdüler.
Bu ortam içinde 1893 yılında Osmanlı Umum Sigorta Şirketi ilk yerli sigorta şirketi olarak çalışmaya başladı. Bunu izleyen yıllarda sigortacılığın düzene sokulabilmesi için yabancı şirketler arasında birlikte hareket etme eğilimi belirdi. 12 Temmuz 1900 tarihinde 43 tanesi yabancı olmak üzere 44 sigorta şirketi biraraya gelerek sabit bir yangın tarifesi belirlediler. Bu Türkiye' deki ilk tarifeydi.
Tarife ile birlikte, Yangın Sigorta Şirketleri' nin Sendikası adında bir örgütün oluşturulması ve sürekli bir denetim kurulunun bulunması kararı alındı. Londra' da bulunan Fire Office Committee' nin emirleriyle çalışmalarını yürüten sendika tarafından, yangınlara zamanında yetişerek büyümesini önlemek, yangının nedenlerini araştırmak üzere Fasman adlı bir örgüt kuruldu. Denetim mekanizması ve içeriği geliştirildi.
Sendikanın bu olumlu çalışmalarına rağmen çalışan şirketlerin tamamı sendikaya girmediler ve haksız rekabet yapmaya, alınan kararların tersine davranmaya devam ettiler. 1908 ve 1914 yıllarında kanunlarda yapılan değişiklerle yabancı şirketler kontrol altına alınmaya çalışıldı. 1914 yılındaki kanunla yabancı şirketler teminat göstermeye ve vergi vermeye zorunlu tutuldular. Sendikanın adı ise " Türkiye' de Çalışan Sigorta Şirketleri " olarak değiştirildi. Bu yeniliklerle yabancı şirketler Türkler ile ortaklık kurma yoluna gittiler.
Böylece Cumhuriyetin ilanına kadar tümü yerli sermaye ve teknisyenlerle işletilen bir sigorta kuruluşu bulunmadığı görülmektedir.
Cumhuriyetin ilanıyla birlikte sigorta alanında gerek yasal, gerekse kurumlaşma açısından büyük adımlar atıldı. 1924 yılında Türkçe'yi kullanma zorunluluğu getiren yasa ile, poliçelerin İngilizce ve Fransızca düzenlenmesine son verildi ve aynı yıl Sigortacılar Kulübü kuruldu. 1927 yılında Sigortacılığın ve Sigorta Şirketlerinin Teftiş ve Murakabesi hakkındaki kanun yürürlüğe girdi. Yerli ve yabancı sigorta şirketlerinin denetlenmesi, döviz çıkışının önlenmesi amacını taşıyan bu kanunun çıkışıyla sigortacılık gelişmeye, yerli sermaye ile kurulan şirketlerin sayısı artmaya başladı. Bunu izleyen iki yıl boyunca gerekli hazırlık ve incelemelerin yapılması sonucu işletme hakkının T. İş Bankası A.Ş' ye ait olacağı bir anonim şirket kurulmasına karar verildi. Böylece 1929 yılında Milli Reasürans T.A.Ş faaliyete geçti. Bu tarihten itibaren Türkiye' de reasürans tekeli başladı ve ülkedeki yerli - yabancı bütün sigorta şirketleri topladıkları primlerin bir kısmını Milli Reasürans' a devretmeye zorunlu tutuldu. Hemen hemen dünyada kurulan ilk reasürans tekeli olan Milli Re. önce çeşitli tepkiler gördüyse de suistimalleri önlemek, haksız rekabetin kakmasını ve ödemelerin zamanında yapılmasını sağlamak gibi yanlarıyla Türk sigortacılığının gelişmesinde olumlu rol oynadı, halkın sigortaya olan güvenini arttırdı.
Bu gelişmelerin paralelinde 1939 yılında sigorta şirketleri Ticaret Bakanlığı'na bağlandı. Sigorta sektörünü ciddi bir biçimde ele alan 7397 sayılı Sigorta Murakabe Kanunu ise 1959 yılında yürürlüğe girdi. 1987 yılında yürürlüğe giren 3379 sayılı yasa ile 7397 sayılı yasada, yasal alandaki boşlukları doldurmak, sigorta şirketlerini mali yönden geliştirmek ve sigorta aracılarının durumunu yeniden düzenlemek amacıyla önemli ve köklü değişikler yapıldı. Bu kanun, sigorta ile ilgili organlar ve faaliyetlerini düzenleyen yönetmelikler çıkarılmasını öngörüyordu. Sigorta şirketleri Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı' na bağlanarak mali yapının bir parçası olarak kabul edildiler. 1 Mayıs 1990 tarihinden itibaren Kaza Sigortaları ( zorunlu sigortalar hariç ), Mühendislik Sigortaları ile Zirai Sigortalarda; 1 Ekim 1990 tarihinden itibaren de Yangın ve Nakliyat sigortalarında da Serbest Tarife Sistemine geçildi.
Zaman içerisinde yeni kurulan sigorta şirketlerinin sayısı artarken, sigorta taleplerinin aynı ölçüde artmaması, ayrıca prim tahsilatında yaşanan sorunlar dolayısıyla, 1993 yılından itibaren çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameler ile 7397 sayılı Kanunda birtakım düzenlemelere gidilmesi ihtiyacı duyuldu. 1 Ocak 1995 tarihinden itibaren sigorta primlerinin tahsili sorununa çözüm getirilmesi amacıyla, primlerin acente cari hesapları üzerinden takibi sistemi yürürlükten kaldırılarak, poliçe bazında takip sistemi uygulamaya konuldu.
2000 yılında, 1999 depremlerini takiben meskenler için zorunlu hale getirilmiş bulunan deprem sigortalarını yürütmek üzere tesis edilen "Doğal Afet Sigortaları Kurumu" (kısaca DASK) Pool'u tesis edilerek yönetimi beş yıllık bir süre ile bu konuda deneyimli Millî Reasürans T.A.Ş.ne verildi. Diğer taraftan Türkiye'de 23.07.1927 tarih ve 1160 sayılı Yasa ile şekillendirilmiş zorunlu reasürans devri 31.12.2001'de sona erdi.
28 Mart 2001 tarihinde kabul edilen "Bireysel Emeklilik Tasarruf ve Yatırım Sistemi Kanunu" ile kurulan bireysel emeklilik sistemi 27 Ekim 2003 yılında faaliyete geçti.
30.09.2004 tarihi itibariyle, ülkemizde toplam 47 sigorta şirketi faaliyette bulunmaktadır. Bunların 40'ı özel, 2'si kamu şirketi, 5'i Türkiyede kurulu yabancı şirkettir. Şirketlerin 9'u hayat, 10'u hayat/emeklilik, 1'i emeklilik, 15'i hayat-dışı, 12'si ise kompozit şirkettir. Halihazırda 15 şirketin faaliyeti durdurulmuş ve bu şirketlerden 5'i de iflas etmiştir.
Türkiye'de kurulu reasürans şirketi sayısı ise 3'tür. Ancak bunlardan ikisi prim üretimini durdurmuş olduğundan faal reasürans şirket sayısı 1 olmuştur. Ayrıca, bir reasürans şirketinin de tasfiyesine izin verilmiştir.
TANIM
Atların bakımı, beslenme ve yetiştirilmesi işlerinde çalışan kişidir. GÖREVLER -Hayvanların günlük bakımlarını yapar, (Tımarlama, eyerleme, su ve yemlerini verme vb.) -Ahır temizliklerini yapar, -Yarış atlarını sabah-akşam uzun yürüyüşlere çıkarır, yarışa hazırlar, -Yarış sonrası bakım, beslenme ve temizliğini yapar, -Haftalık bakım çerçevesinde antrenörün talimatı ile 3 ayda bir parazit ilacı verir, -Yarış atlarının tırnaklarına nal çaktırır.
MESLEĞİN GEREKTİRDİĞİ ÖZELLİKLER
Seyis olmak isteyenlerin; -Bedence güçlü ve dayanıklı, 70 kg altında kiloya sahip, -El becerisi olan, -Dengede durma, becerisine sahip, -Hayvan yetiştirme ilgisine sahip, -Sabırlı, duygusal, hayvan sevgisine sahip, cesur, atik, uyumlu, kurallara uyan kişilik özelliklerine sahip kimseler olmaları gerekir.
ÇALIŞMA ORTAMI VE KOŞULLARI
Çalışma ortamı kimi zaman kapalı, kimi zamanda açık havadadır. Seyisler genelde ayakta çalışırlar. Yalnız atları gezdirirken atın üstüne oturarak binek yaparlar. Bu meslek mensubu daha çok tek başlarına çalışır, ancak işleri ile ilgili olarak at sahipleri, antrenör ve veteriner hekimlerle iletişimde bulunurlar.
ÇALIŞMA ALANLARI VE İŞ BULMA OLANAKLARI
Seyisler; -Türkiye Jokey Kulüplerinde, -Atlı spor binicilik klüplerinde, -Özel şahıslara ait hara ve çiftliklerde, -Turistlik otellerin binicilik bölümlerinde çalışabilirler. Seyislik mesleği sanayinin geliştiği batı ülkelerinde bayan mesleği olarak anılırken, Ülkemizde çoğunlukla erkeklerin istihdam edildiği, kadın oranının çok düşük olduğu bir meslektir. Alt yapının oluşturulması, atıcılığın ülkemizde daha bilinçli olarak gelişmeye başlamasıyla, eğitimli seyislerin iş bulma olanakları da artacaktır.
MESLEK EĞİTİMİNİN VERİLDİĞİ YERLER
-Meslek eğitiminin örgün eğitiminde yeri olmayıp, işbasında çalışılarak, geleneksel yolla öğrenilmektedir. -Hipodrom Müdürlükleri bünyesinde düzenlenen kurslarda mesleğe ilişkin mesleki eğitim verilmektedir.
MESLEK EĞİTİMİNE GİRİŞ KOŞULLARI
Geleneksel eğitimde herhangi bir şart yoktur. Hipodrom Müdürlüklerince verilen kurslara katılabilmek için; -En az ilköğretim mezunu olmak, -Askerlikle ilişkisi bulunmamak, -30 yaşından gün almamış olmak, -70 kg üzerinde ağırlığı olmamak, -Cinsiyet ayrımı bulunmamaktadır.
EĞİTİMİN SÜRESİ VE İÇERİĞİ -Geleneksel eğitim içerisinde önceden belirlenmiş bir süre olmayıp, zaman içerisinde öğrenilip beceri kazanılmaktadır. -Hipodrom Müdürlüklerince düzenlenen kursun süresi 45 gündür. -Meslek eğitiminde (Kursta) kursiyerlere aşağıda belirtilen derslerde eğitim verilmektedir. -At bilgisi ve binicilik,At bakımı, yemleme-sulama, at temizliği, atların cinsleri, binicilik.
MESLEKTE İLERLEME
Birden fazla seyisin çalıştırıldığı işyerlerinde beceri ve başarıya sahip olanlar Seyisbaşı olabilirler. Türkiye Jokey Kulübü Genel Müdürlüğünce açılan At Eğitim Antrenörlüğü sınavına katılıp başarılı olunması halinde antrenör olunur.
BURS, KREDİ VE ÜCRET DURUMU
Çiftliklerde geleneksel meslek öğrenimi esnasında eğitim aynı zamanda iş olarak ta kabul edildiğinden bu konuda bir ayrım söz konusu değildir. Hipodrom Müdürlüğünce verilen seyislik mesleği ile ilgili kurs süresi olan 45 gün için katılımcılara ücret ödenmektedir. Ayrıca katılımcılara ferdi kazanç sigortası yapılarak, sürekli sakatlık ve ölüm halinde tazminat ödeme söz konusu olup, hastalanmaları halinde her türlü tedavi masrafı Türkiye Jokey Kulübü tarafından karşılanmaktadır. Eğitim süresince seyis öğrencilerin barınma, yemek giderleri de TJK tarafından karşılanmaktadır. İyi yetişmiş bir seyis asgari ücretin 4 katına kadar ücret alabilir. Seyisler ilk işe başladıklarında asgari ücretin 3 katı ücret alırken, bakımını üstlendiği atın, yarış kazanması halinde kazanılan ikramiyenin yüzdesini (bu yüzde oranı değişiklikler göstermektedir) seyis primi olarak alır.
DAHA AYRINTILI BİLGİ İÇİN BAŞVURULABİLECEK YERLER
-Hipodrom Müdürlükleri, -Türkiye İş Kurumu Genel Müdürlüğü Ankara Meslek Danışma Merkezi, -Bünyesinde meslek danışma merkezi bulunan Türkiye İş Kurumu il ve şube müdürlükleri.
Savcı, suçlular hakkında kamu davası açma yetkisi olan yargı görevlisi.
Savcıların sorumluluğu ülkelere göre değişiklikler göstermekle birlikte, çoğu ülkede polis soruşturmasından temyiz aşamasına kadar olan yargılama sürecini kapsar. Ayrıca birçok ülkede hukuk davalarında devleti savcılar temsil eder.Savcılığın tarihteki ilk örneklerine Roma hukukunda rastlanmakla birlikte, çağdaş savcılık kurumunun biçimlenmesi yargısal suçlama ve karar verme işlevlerinin birbirinden ayrıldığı 18. yüzyıla rastlar.ayrıca devletin kolluk kuvvetlerinin de (zabıta, polis vs.) emir-komuta savcılık kurumu, Osmanlı Devleti'nde ilk kez 1879'da Mehakimi Nizamiye Teşkilatı Kanunu'yla oluşturuldu. Cumhuriyet dönemindeki yasal düzenlemelerde savcıların yetki ve görevleri yeniden belirlendi.
Türkiye'de savcı olmak için hukuk fakültesi mezunu olmak, hakimlik - savcılık için yapılan yazılı sınavda ve ardından mülâkatta başarılı olmak ve stajı tamamlamak gereklidir. Stajını bitiren adaylar kurayla hakim ya da savcı olarak atanır.
Sarraf, mesleği kâğıt veya maden paraları birbiriyle değiştirmek, tahvil alışverişi yapmak olan kimse.
Sarraflar, altın ve gümüş gibi değerli madenlerin bir ticaret eşyası olarak kullanılmaya başlandığı zamanlarda ortaya çıktı. Önceleri bir süs eşyası olarak kullanılmaya başlanan altın, zamanla ticaret aracı niteliği kazandı. Yeni ülkelerin alınışı, yeni altın madenlerinin işletilişi sonucu, özellikle Ortaçağ'da altın bir ticaret eşyası durumuna geldi. İlkçağlarda Asya, Afrika ve Mezopotamya yörelerinden elde edilen altınlar, komşu ülkelerde, daha çok zenginler ve devlet büyükleri tarafından alınıyordu. Altından para kesilmeye başlanınca, bunun ticaretini yapan, sonradan adına sarraf denilen alışverişçiler türedi. Sarraflar altınları değerleri karşılığında başka eşyayla değiştiriyor, paranın bulunuşundan sonra ise para ile altın alarak biriktiriyorlardı. Ortaçağ'da altın, gümüş gibi değerli madenlerle yakut, zümrüt, elmas, inci gibi değerli taşları toplayan, onları yürürlükteki para karşılığında değiştirenler ortaya çıktı.
İlk sarraflar
İlk sarraflar Arap, İranlı ve Hindistanlı idi. Avrupa devletleriyle Asya, Afrika arasına ticaretin gelişmesi, denizlerde korsanlığın başlaması sonucu Avrupa ülkelerinde, özellikle Venedik, İtalya, Yunanistan, İspanya, Portekiz, Danimarka ve Akdeniz adalarında Doğu'dan gelen altınları, gümüşleri toplayan, bunların alım satımıyla uğraşan sarraflar çoğaldı. Bu ülkelerde bir çok sarraf dükkânı açıldı. Bazen korsanlarla anlaşan sarraflar, Afrika, Asya altınlarını denizde taşıyan ticaret gemilerini soymak için deniz seferleri, vurguncu filoları bile düzenlediler. Sonradan sarraflık faizcilik durumuna geldi. Elinde fazla para bulunan sarraflar, altın karşılığı yüksek faizle para vermeye başladılar. Bunun yanı sıra, yüksek ücretle altın satan sarraflar da vardı. Amerika'nın bulunuşundan sonra sarraflık gelişti, sarrafların sayısı arttı. Avrupa'nın özellikle deniz ticaretine alverişli sahillerinde büyük sarraf dükkânları açıldı.
Ortaçağ'da sarraflık
Arabistan'da İslam dininin doğuşundan sonra faizle iş görme, altın, gümüş, yakut, elmas gibi değerli eşyayla süsleme yasaklandığı için sarraflık Yahudilerin elinde bulunuyordu. Anadolu'da sarraflar daha çok Bizans'ta toplanmıştı. Sarrafların en çok iş gördükleri yerler İstanbul, İzmir gibi kıyı şehirleriydi.
Ortaçağın sonlarına doğru müslüman sarraflar da çoğalmaya başladı. Osmanlı, Memlük, İran gibi müslüman ülke ve devletlerde altın, gümüş ve değerli taşlarla alışveriş yapan sarraflar çoğaldı. Özellikle 15. ve 16. yüzyıllarda islam ülkelerinde daha çok yahudiler arasında, Avrupa'da bir sarraflar sınıfı doğdu. Bunlar arasında devletle boy ölçüşebilecek durumda zengin olanlar da vardı. 16. ve 17. yüzyıllarda Amerika'dan getirilen altınlar dolayısıyla Avrupa'da eskilerine oranla çok daha zengin sarraflar türedi. Bunun sonucu Avrupa'da altın stokçuluğu (Markantilizm) başladı. Durum 19. yüzyılda aynıydı. Sömürgeciler ile sarraflar el ele vererek, altın madenlerinin işletildiği bölgelere gidiyorlardı.
Günümüzde sarraflık
Günümüzde sarraflar daha çok kuyumcu gibi çalışırlar. Altın stokçuluğu, yasaların belirlediği ölçüler dışında gizli ticaret, genellikle yasak olduğu için, sarrafların ticaret alanları da sınırlanmıştır. Sarraflar altın, gümüş, yakut ve öteki değerli süs eşyası üstünde çalışırlar.
Araç, koşum ve eyer takımları yapan veya satan ya da deri, muşamba'dan bavul, çanta yapan kimse.
Atlara amut yapma, koyunlara çıngırak, kemerlik, hasır işleme, sarka, atlara başlık, hayvan süslemeleri, heybe ve benzeri malzemeleri yapıp satarak geçimini sağlayan saraççılıkta yapıldı işleridir. At araba çağından teknoloji çağına geçtikten sonra bu meslek yok olma aşamasına gelmemiştir. Hayvan nesli tükenmeden bu meslek bitmez.
Sanayi, hammaddeden mamul madde meydana getirmek için yapılan faaliyetler ve kullanılan araçlar olarak tanımlanabilir. Geniş anlamda sanayi kâr sağlayıcı her türlü mal ve hizmet üretimini ifade eder.
Zaten sanayi deyince akla hemen fabrika gelir. Fabrika, sanayi işlemlerinin yürütüldüğü binadır. Fabrikada hepsi birbiriyle bağlantılı olmak üzere çok sayıda işlem belli bir düzen dahilinde yürütülür. Böyle bir tesisin sahibi veya yöneticisine sanayici denir. Kural olarak sanayici kendi parasıyla yatırım yapar. Dolayısıyla kapitalist kavr****** dahil edilebilir. Ancak sanayici kendisini işadamı olarak görür. Ve başkalarına iş sağlayan müteşebbis olarak tarif edilmeyi tercih eder.
Nasıl tanımlanırsa tanımlansın, imalat en önemli faaliyet, sanayici de toplumda en önemli işleve sahip insan konumundadır. Tarihte devrim diye adlandırılan çok sayıda gelişme vardır. Ancak bunların hiçbiri 18. asrın sonlarına doğru İngiltere'de yaşanan sanayi devrimi kadar ferdi ve toplumu şekillendirmemiştir. Sanayi devrimi sayesinde elle yapılan üretimin yerini makinelerle yapılan imalat almış ve bunun sonucunda tarım toplumundan sanayi toplumuna geçilmiştir. Ondan sonra ekonomik ve sosyal gelişmelerin hızı ve çapı giderek yükselmiş ve bugünkü karmaşık ekonomik ve sosyal topluma ulaşılmıştır.
Ekonomik faaliyetler arasında tasnif yapıldığında sanayi ile diğer sektörler birbirinden tamamen farklı işler olarak dile getirilir. Gerçekten bu faaliyetler ilk bakışta sanayiden farklı hatta sanayi ile alakasız olarak görülür. Ancak söz konusu işleri imalat sanayiinden tefrik etmenin hakikatlere ne kadar uyduğu tartışmalıdır. İmalatın özü, girdilerin çıktılara dönüştürülmesidir. Biraz daha açarsak imalat işgücü, hammadde, malzeme ve teknoloji gibi üretim faktörlerinin makine ve tezgahlarda somutlaşan imalat süreçleri vasıtasıyla mamul mala dönüştürülmesidir. Ancak A'dan Z'ye incelendiğinde sanayinin neredeyse tüm ekonomik faaliyetleri kapsadığı anlaşılır. Şöyle ki, mesela mamul üretimi için gerekli hammaddenin tedarikçiden alımı tam anlamıyla ticarettir. Ayrıca mamul malların paraya çevrilmesi, ciddi düzeyde pazarlama ve satış faaliyetini gerektirir. Bu arada uluslararası pazara yönelen imalatçı ihracatçı firmalar, otomatikman dış ticaretçi olur. Malların depolanması, istenilen yerlere zamanında ve sağlam bir biçimde nakli hep sanayiciliğin içindedir. İşletme faaliyetinin her safhasında sanayici işinin finansmanını sermaye ve dış kaynaklarla en sağlıklı bir şekilde planlamak ve yürütmek zorundadır. Zaman zaman ortaya çıkan ihtiyaç fazlası parasını likitle verimli menkul değerlere yatırması kârlılık bakımından elzemdir.
Toparlarsak, üretim çalışmaları arasında yürütülen iç ve dış ticaret, pazarlama-satış, muhasebe, finans, lojistik, mali yatırım gibi işler imalatın ayrılmaz parçasını teşkil eder. Diğer taraftan imalat işinde en önemli işlerden biri dizayn (tasarım) işlemidir. Dizayn yepyeni bir mamul meydana getirmek veya mamulde işe yarar bir yenilik ortaya koymaktır. Diğer bir deyişle tasarım mutlaka yaratıcılığı gerektiren sanatsal bir uğraştır. Bu nedenle sanayiciliğin sanatı da içerdiğini söylemekte sakınca yoktur.
Özetlersek sanayi, çok yönlü olumlu etkileriyle bir numaralı ekonomik faaliyettir. Bu özelliğiyle de her türlü destek ve teşvike fazlasıyla layıktır.
Sanat yönetmeni genellikle tiyatro sinema ve tv dizileri için sanatsal kaygıların ön plana çıkabileceği ortamlarda daha doğrusu dekor seçimi ile ilgili müzik ve diğer çevresel faktörlerle ilgilenen ilgili sorumlu yönetmen Sinema veya dizi filmlerde oyuncuların canlandırdığı karakterleri mekan objeler ve çevre düzenleme ile destekleyen, tasarım ve düzenlemeleri gerçekleştiren kişi.
Saat; gerek zamanı ölçmeye yarayan bir alet olarak, gerekse 60 dakikalık süreye verilen ad olarak günümüzde defalarca tekrarladığımız bir kelimedir.
24 saat esasına dayanan saat düzeneklerinin 15. yüzyıldan günümüze kullanıldığı bilinmektedir. Tarihi kaynaklarda, saati ilk defa kullanan ülkenin Mısır olduğu aktarılmaktadır. Taş devrinde bile insanlara zamanı ölçmeye yarayan bir araç gerekmekteydi. İlk saatler "Güneş Saatleri"dir. İlk zamanlarında bunlar birer uzun sütundan oluşuyor, bu sütunların üstlerine veya çevrelerine işaretler konularak zaman tayin ediliyordu. Güneş saatleri, kapalı havalarda, özellikle de kış aylarında yararsız oluyordu. Bunun üzerine "su saati" icat edildi. Geceleri de zamanı gösterebildiğini belirtmek için bunlara "gece saati"adı da verilmiştir.4500 - 5000 yıl önce Çin'de, Mısır'da, Mezopotanya'da bu saatler kullanılmıştır. Çinliler bir kaptan diğerine akan, kaplardan bir tanesi boşalınca bir saatin geçtiğini gösteren su saatleri kullanmaktaydı. Romalılar ve Yunanlılar su saatlerini daha da geliştirerek kullandılar. Bu gelişmeler olurken, İskenderiye'de bir Yunanlı saat ustası ilk kez silindirler ve çarklar kullanarak kendi kendine çalışan bir su saati yaptı. Ancak zamanı daha ince aralıklarla, daha iyi göstermek ihtiyacı "kum saati" olarak anılan araçların icadını gerçekleştirdi. Kum saati, birbirine benzeyen iki bölümden oluşuyordu. Bu bölümler ince bir boğazla birbirine bağlanıyordu. Üst bölüme konulan kumlar bu boğazdan akarak yarım saat içinde alt bölümde toplanıyordu. Kumların hepsi aşağıda birikince yarım saatin geçtiği anlaşılıyordu. Daha sonraları, camın üzerine çizgiler çizilerek dakikalar da gösterilmeye başlandı. Bu türler geçen yüzyılın başlarına kadar kullanıldı.
Su ve kum saatleri gibi, işaretli mumlar da zamanı gösteren aygıtlar olarak kullanıldı. Uzun bir mum üzerinde saatleri gösteren işaretler bulunur, mum eridikçe saatin ilerlediği anlaşılırdı. Orta çağlarda, kilise çanları da zamanı belirlemekte kullanılırdı. Haçlı seferlerinden sonra, Avrupa'da uygulandılar. Batıda ilk rakkaslı saati 1.000 yılında Papa II Silvester yapmıştır. İlk rakkaslı saatlerin çarkları ve kadranları büyüktü. Zamanla bunlarda gelişme gösterdiler. Galilo, bir ipe bağlı ağırlıkların (sarkaçların) büyüklükleri ne olursa olsun, ip uzunluğu aynı ise, aynı süre içinde sallantılarını tamamladıklarını buldu.
Günümüzde saatler dijital veya analog olarak imal edilmektedirler.
Saatlerin bir diğer işlevi; makine ve motorun olduğu olduğu her türlü aygıtı önceden programlandığı gibi çalıştırıp durdurabilirler.