Time dergisinin listesine bu yıl Başbakan Recep Tayyip Erdoğan giremedi ABD'de yayımlanan haftalık Time dergisinin her yıl geleneksel olarak yaptığı, 'dünyanın en etkili yüz insanı' listesinde bu yıl ABD Başkanı George W. Bush'un yanı sıra terörist lider Ebu Musab El Zerkavi de bulunuyor.
Piyasaya bugün çıkan sayısında dergiye kapak konusu olan listede Dalay Lama'dan, Blackberry'nin mucitlerine, sansasyonel iş kadını Martha Stewart'tan Nobel ödüllü Nelson Mandela'ya kadar çok farklı alanlarda çok değişik niteliklere sahip insanlar yer aldı.
Dünyayı bir şekilde şekillendirdiği belirtilen, 31 ülkedeki liderlerden rapçılara, tasarımcılardan tsunamide hayatta kalanlara kadar birçok isim Time dergisinin listesinde yer buldu.
Dünyanın en etkin 100 insanı listesindeki farklı kategorilerde şu isimler yer aldı:
Liderler ve devrimciler
Time dergisi bu kategoride savaşçılardan barış insanlarına, diktatörlerden teröristlere ve din adamlarına kadar uzanan dünyanın enetkin insanlarına yer verdi. Bu başlık altında yer alanlar şunlar:
ABD Başkanı Bush.
ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice.
ABD eski başkanı Bill Clinton.
Senatör Barack Obama.
ABD Senatosu çoğunluk lideri Senatör Bill Frist.
ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld.
BM Genel Sekreteri Özel Kalem Müdürü Mark Malloch Brown .
Ekonomist Gordon Brown .
Iraklı Şii Lider Ayetullah Ali Hüseyni Sistani .
Ürdünlü terörist lider Ebu Musab El Zerkavi .
Çin Devlet Başkanı Hu Jintao .
Kuzey Kore Devlet Başkanı Kim Jong Il .
Hindistan Başbakanı Manmohan Singh .
Güney Afrika Cumhuriyeti Devlet Başkanı Thabo Mbeki .
Kardinal Joseph Ratzinger .
Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas .
Hollanda'da Liberal Parti'den milletvekili olan Somali asıllı Ayaan Hirsi Ali .
İsrail Başbakanı Ariel Şaron.
AB Ortak Güvenlik ve Dış Politika YüksekTemsilcis Javier Solana .
Avustralya Başbakanı John Howard .
Tayvan Devlet Başkanı Chen Shui-bian .
Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez.
Sanatçılar
Clint Eastwood .
Michael Moore .
Hilary Swank .
Quentin Tarantino .
Dan Brown .
Dave Eggers .
Marc Cherry .
John Elderfield .
Kanye West .
Jon Stewart .
Alicia Keys .
Jamie Foxx .
Johnny Depp .
Art Spiegelman .
The Halo Team .
Ann Coulter.
Hayao Miyazaki .
Ziyi Zhang .
Juanes .
Miuccia Prada .
Marc Newson .
Santiago Calatrava .
Alice Munro .
Cornelia Funke .
İnşaacılar ve devler
Steve Jobs.
Google'ın patronları Larry Page ve Sergey Brin.
Lee Scott.
Meg Whitman.
Martha Stewart.
Craig Newmark.
Jay-Z.
Amy Domini.
Reed Hastings.
Bram Cohen.
Martin Sorrel.
John Bond.
Howard Stringer.
Katsuaki Watanabe.
Noel Forgeard.
Anne Lauvergeon.
Ren Zhendfei.
Lee Kun Hee.
Roman Abramovich.
Black Berry'nin mucitleri, Rupert Murdoch.
Bilimadamları ve düşünürler
Jeffrey Sachs.
Malcolm Gladwell.
Robert Klein.
Andrew Weil.
Burt Rutan.
Karl Rove.
Rick Warren.
Brian Atwater.
Mitchell Baker.
Timothy Garton Ash.
Natan Şaranski.
Abdulkerim Suruş.
Peter Singer.
Richard Pound.
Lee Kuan Yew.
Larry Summers.
Kahramanlar ve ikonlar
Bill Gates.
Oprah Winfrey.
LeBron James.
Eliot Spitzer.
Melissa Etheridge.
Dalay Lama.
Nelson Mandela.
Viktor Yukaşenko.
Dina Astita.
Hania Mufti.
Wangari Maathai.
Mary Robinson.
Lubna Olayan.
Ellen MacArthur.
John Stott.
Michael Schumacher.
Stephen Lewis.
Çevre örgütü Greenpeace, İzmit'ten toplanan tavuk yumurtalarında dünyanın en tehlikeli kimyasallarının tespit edildiğini açıkladı.
Rapora göre, İzmit'te serbest beslenen tavukların yumurtalarından yapılan numune çalışmasında alarm verecek seviyelerde dioksin ve HCB (heksaklorabenzen) tespit edildiğine dikkat çekildi.
Raporda söz konusu kimyasalların ana kaynaklarından biri olan İzmit tehlikeli ve klinik atık yakma tesisinden yayılan Kalıcı Organik kirletici'lerin (KOK) besin zincirini zehirlemeye başlamış olmasının önemli ölçüde endişe verici olduğu kaydedildi.
İzmit'teki yumurta örneklerinin de diğer ülkelerdekilere kıyasla iki katı fazla oranda dioksin ve beş katı fazla oranda HCB içerdiği vurgulandı.
Greenpeace Akdeniz, toksik maddeler kampanyası sorumlusu Banu Dökmecibaşı ''''KOK'ların besin zincirine çoktan karıştığı ve her geçen gün çevreye ve bedenlerimize biraz daha fazla zehirin girdiği de açıkça görülmektedir, bu nedenle eyleme geçmek için daha fazla zaman kaybedemeyiz. Türkiye'nin önünde KOK'ların kaynaklarını tespit etmek ve son vermek adına çok acil ve önemli adımlar vardır'' dedi.
KOK'ların etkileri
KOK'ların yeryüzündeki tüm canlılar için ciddi bir tehdit yarattığı, çok düşük seviyelerinin bile hormonal bozukluklara yol açtığı, insan ve hayvanların üreme ve bağışıklık sitemlerini tehdit ettiği belirtiliyor.
Bazılarının aynı zamanda 'kanserojen' olduğuna dikkat çekilirken, bu tür kirleticiler kalıcı olduğu ve çok uzak mesafelere seyahat ederek ulaşabildiklerine dikkat çekiliyor.
Greenpeace, Bumerang ve IPEN (Uluslararası KOKların eliminasyonu bilgi ağı) adlı çevre örgütleri, hükümetlerin acil önlem almasına dikkat çekti. Örgütlerin açıkladığı KOK kaynağı olan üç nokta ise şöyle:
PVC ve klor üreticisi olan Petkim A.Ş., Derince'deki tarım ilacı (BHC) deposu
İzmit tehlikeli ve klinik atık yakma tesisi
Bumerang kampanyacısı Melis Yarman, "yapılan yumurta analizleri Çevre Bakanlığı'na bu tür tehlikeli kimyasalların kaynağında durdurulması yönünde acilen eyleme geçmesi için önemli bir uyarıdır'' dedi.
Greenpeace'den Tuna Türkmen de, "bir başka KOK kaynağı olan Derince'deki 3000 tonluk BHC ve DDT stoğunun, Bakanlığın karar verdiği gibi Izaydaş'da depolanarak değil, alternatif bertaraf teknolojileri ile yokedilmesi mümkündür" diye konuştu.
Hayatınızda yaşadığınız boşlukları yemek yiyerek doldurmaya çalışmayın Onun yerine, sizi mutlu edecek ve size güzel zaman geçirtecek hobiler edinin.
Duygusal boşlukları yiyeceklerle doldurmak, büyük bir hatadır. Bugün hep birlikte, kilo almanın gerçek nedenlerini inceleyeceğiz. Bilimsel olarak kilo almanın temel nedenleri; zihin, vücut ve yaşam biçimi ile ilgilidir.
Duygusal eksiklik (zihin) Duygusal boşluklar yaşadığınızda, bu boşluğu doldurmak için evrensel bir yönteme başvurursunuz. Şuursuzca yemek yemek; belki bir müddet sizin en iyi dostunuz olacak, sizi rahatlatacak, uyuşturacak. Ancak, duygusal boşluğunuzu hiçbir zaman dolduramayacaktır. Çevrenizdekilerin taleplerinden korunmak için kendinize kısıtlamalar getirmezseniz, strese çare bulmak için daha fazla yersiniz. Stresten uzaklaştıkça yeme isteğiniz azalacaktır.
Şekilsiz vücutlar... Fazla kilolar vücut şeklinizi bozunca, kendinizden nefret etmeye başlarsınız. Ama kendinize güvenseniz ve kendinizi sevseniz, sizi kim yemek masasında tutabilir? Spor salonlarında ter atmanıza kim engel olabilir? Eğer kendinizi önemsiyorsanız, neden kilolarınızı sorun edesiniz ki? Bunun tersini düşünürseniz; hiçbir egzersiz yapmaz, aç olmadığınız halde masadan kalkmazsınız. Bitkin bir şekilde vakit geçiriyorsanız, hareket etmek yerine, koltuğa uzanmayı tercih edersiniz. Dolayısıyla da kilolarınıza kilo katarsınız.
Yaşam biçimi... Duygusal açlığınızı gidermek ve zevk için yemek yemek, kilo almanızı almanızı kaçınılmaz kılar. Bunun yerine, vücudunuzun ihtiyacı olan beslenme türüne göre beslenmeyi seçmelisiniz. Tekdüze ve sporsuz bir yaşam biçimi, sizi yemeğe yöneltir. Bunu önlemek için de yaşamınızı renklendirmeniz gereklidir.
Kalıcı alışkanlıklar edinin Bu nedenler güçlü bir kilo problemi oluşturur. Bunların tümü tedavi edilmediği sürece, kilo probleminiz asla tam olarak çözüme ulaşamaz. Tedavi şeklinin her biri, bisiklete binmeyi öğrenmek gibi her yaşta kazanılacak alışkanlıklardır. Bu geliştirilecek hünerler, sizin kendinizi son derece güçlü hissetmenizi sağlayacaktır. Tedaviyi dener denemez sağlığınıza olan yararlarını gördükten sonra, yeniden denemek için cesaretleneceksiniz. Kısa bir süre sonra da bunları son derece doğal olarak ve bilinçsizce (alışkanlık olarak) uygulamaya başlayacaksınız. Alışkanlıklarınızı değiştirmeye, gece yatmadan önce bir şeyler atıştırmaktan vazgecerek başlayabilirsiniz.
PANİK ATAK...
Kişinin daha çok çarpıntı gibi kalp krizi belirtileri hissederek ölüm korkusu yaşadığı panik ataklar, günde iki-üç kez ya da haftada bir kez meydana gelebilir. Ataklar bazen hiç beklenmedik şekilde aylar sonra da tekrarlayabilir
Panik atak nedir?
Ani gelen bir korkudur aslında. O anda kişide ölüm korkusu olur. Panik atak, çarpıntı, sıcak basması gibi bedende olan bir değişikliğin algılanmasıyla başlar. Sonra kişi bu algılar sonucunda 'Çarpıntım var, demek ki kalp krizi geçiriyorum[/swf2][swf3]Tansiyonum yüksek demek ki beyin kanaması geçireceğim' gibi endişelere kapılır. Daha sonra bunlar giderek şiddetlenir.
Atak hali birkaç dakika veya yarım saat sürebilir sonra da hiçbir müdahale yapılmadan kendiliğinden geçer. Ancak bu süreyi insanlar çok yoğun algılarlar. Bazı hastalar panik atak sonrasında, 'Üzerimden kamyon geçmiş gibi oldu' tanımlamasını yapar. 'Yardım yetişmeyecek, kimse beni duymayacak ve ben öleceğim' gibi başka korkular da geliştiği için zamanla panik atağı agorafobi denilen başka fobiler de takip eder.
Bu kişi yalnız sokağa çıkmak istemez, sürekli doktora özellikle de kardiyoloğa gider. Bütün check-up'lar yapılır fakat bir türlü teşhis konulamaz. Doktorlar kişiye 'Senin bir şeyin yok' dedikleri için hastalar daha fazla endişelenir. Hasta bir şeyler hissediyordur. Yolunda gitmeyen bir şeyler vardır ama doktor her zaman 'Bir şey yok' demektedir. Hasta atak geldiğinde bir an önce hastaneye gitmek ister. Bir panik atak hastası yılda ortalama 10 veya 12 kez hastaneye ya da muayene olmak için doktora gider.
Panik atağın türleri var mı?
Panik atak başlama durumuna göre farklılıklar gösterebilir. Kimi insanda çarpıntıyla başlar. Kiminde sıcak basması olur. Bazılarında uyuşmayla gelir. Panik atak şiddetlerine göre de sınıflandırılabilir. Bazı insanlar daha hafif ve daha seyrek geçirir. Bazı insan çok daha sık geçirir. Sınıflandırma da bu özelliklere göre yapılır.
Panik ataklı neler hisseder?
Korkuyla beraber üç büyük değişiklik olur.
1 - İnsan bedensel olarak korkuya tepki verir: Örneğin büyük bir köpekle ıssız bir yerde karşı karşıya kaldınız, köpek üzerinize doğru geliyor. O anda sahneyi durdurup ne yaşadığınıza bakarsak ilk olarak gerildiğinizi, ikinci aşamada nefes alıp vermenizde hızlanma, çarpıntı olduğunu, sıcak basması, soğuk terleme ve ağız kuruluğu olduğunu görürüz. Ayrıca uyuşmalar ve 'Dizlerimin bağı çözüldü' diye tanımlanan durumlara da rastlanır. Panik atak yaşayan kişi de kalp krizi geçireceğinden korktuğu için benzeri durumlar yaşar. Nefes darlığı olabilir, içi geçiyormuş gibi olur, kasılmalar olur.
2 - Tehlikenin kaynağına konsantre olunur: Kişi korktuğu zaman tamamen korktuğu şeye odaklanır, etrafı görmez. Köpek örneğinde olduğu gibi sadece köpeği algılar. Panik atak yaşayan kişi de bedeniyle ilgili korkular taşıdığı için başka hiçbir şey düşünmez. Bedenine ne kadar çok dikkat ederse o kadar çok şey hisseder. Mesela kolunuza uzun süre dikkat edin ve 'Acaba uyuşuyor mu?' diye düşünün, size uyuşuyormuş gibi gelir. Dolayısıyla panik atak yaşayan kişi tamamen bedenine konsantre olur.
3 - Kişi korktuğu zaman kara senaryolar yaratır: Örneğin kedi fobisi olan birinin yanına küçücük bir kedi geldiğinde ondan çekinir, sanki o üzerine atlayacakmış, ona zarar verecekmiş gibi gerçekdışı tehlikeler üretir. Fobi, korkunun yoğun bir şeklidir bu nedenle kişi her şeyi daha olumsuz algılar. Kişi kalp krizi geçireceğine inandığında daha da çok korkuya kapılır, daha çok korkunca da fiziksel belirtiler, şikâyetler daha da artar. Böylece bir kısırdöngü oluşur. Panik atak giderek şiddetlenir ve en üst düzeye ulaşır.
Panik atağa neler sebep olabilir?
1 - Panik ataklı hastaların ortak yönü, mükemmeliyetçi olmaları ve her şeyin hemen ve en kısa sürede olmasını istemeleridir. Bu stres panik atak üzerinde büyük etki oluşturur. Ayrıca acelecilerde de panik atak riski yüksektir.
2 - Hipoglisemi gibi hormon bozuklukları ve bazı fiziksel hastalıklar da panik atağa neden olabilirler. Bunlar panik atağı tetikleyen sebeplerdir ve tedaviyle ortadan kaldırılmaları mümkündür. Bu durum tedavi edilmediği sürece panik atağın bir tetikçisi olarak kalacaktır. Bu hastalığın tedavisiyle panik atak büyük ölçüde ortadan kaybolacaktır. Ama hipoglisemisi olan ve bu nedenle panik atak yaşayan bir hasta bu durum ortadan kalktıktan sonra da dikkati bedenine çok fazla yönlendirmiş olduğu için ufak tefek değişiklikleri tehlike işareti olarak algılamaya devam eder ve yine panik atak ortaya çıkabilir. Tekrarlama korkusu olur, her insanda olan çarpıntıları yine panik atak geliyor diye algılayabilir ve sonucunda da panik atağı gelişir ve yine kısırdöngüye girer.
Panik atak kimlerde görülür?
Panik atak kadınlarda daha çok görülüyor. Şehir hayatı içinde yaşayanlarda, stresin yoğun yaşandığı meslek gruplarında olanlarda çok sık rastlanır. Köyde yaşayanlarda da panik atak olur ama daha seyrektir.
Kadınlarda niye daha fazla olur?
Bence kadınlarda daha fazla görülmesinin birkaç nedeni var. Bunlardan biri kadınların daha fazla stres altında olması. Çalışan erkekler günde 8-10 saat başlarında bir patronla yaşıyorlar ama kadınların güne yayılmış sorumlulukları çok daha fazla. Çocukların sorumlulukları, evin sorumluluğu veya evde yine patron gibi davranan kocanın olumsuz etkisi var. Ayrıca erkekler günlük streslerini atmak için farklı yollar bulabiliyor. Erkek sıkıldığı zaman arkadaşlarıyla bir yere gidiyor, içiyor, bağırıp çağırıyor, maça gidiyor. Kadınlarda bu imkân biraz daha kısıtlı. Kadının stresle baş etmek için yapabileceği alanlar yok denecek kadar az. Ayrıca kadınlarda panik atağın daha çok görülmesinin bir nedeni de kadınların yaşadıkları sıkıntıyı yapıları gereği daha rahat anlatabilmeleri ve yardım isteyebilmeleri. Belki birçok erkek de aynı sorunları yaşıyor ama bunu açıklamaya çekiniyor.
Panik atak hastası mıyım?
1 - Birdenbire ve hiç beklemediğiniz bir şekilde şiddetli korku, kaygı ve sıkıntı hislerine kapıldığınız oluyor mu?
2 - Atakların, en azından bazılarının, hiç beklemediğiniz bir anda ortaya çıktığı oluyor mu?
3 - Korku atakları sırasında aşağıdaki şikâyetlerden bazılarını yaşıyor musunuz?
Göğsünüzde bir sıkışma hissi ya da ağrı oluyor mu?
Titremeniz oluyor mu?
Şiddetli kalp çarpıntınız oluyor mu?
Şiddetli terlemeniz oluyor mu?
Nefes alıp vermeniz sıklaşıyor mu ya da nefes açlığı hissediyor musunuz?
Sıkıntı hissiniz ya da baş dönmeniz oluyor mu?
Etrafınızdaki her şeyi gerçekdışıymış gibi hissediyor musunuz?
Bayılmaktan korkuyor musunuz?
4 - Ataklar sırasında korku hissi birdenbire ortaya çıkıp birkaç dakika içerisinde daha da kötüleşiyor mu?
5 - Böyle bir ataktan sonra tekrar bir atağın gelmesinden ya da atak esnasında olabileceklerden dolayı endişeli ya da korkmuş hissediyor musunuz?
6 - Ataklarınızdan dolayı alışverişe gidememek, işe gidememek, araba kullanamamak gibi günlük aktivitelerinizde değişiklik yapmak zorunda kalıyor musunuz?
Değerlendirme: 1, 2, 4, 5 numaralı sorular ile 3 numaralı sorunun alt şıklarından en az ikisine verdiğiniz cevap 'evet'se büyük bir ihtimalle sizde panik atak hastalığı var. Eğer bunlara ilaveten bir de 6 numaralı soruya 'evet' cevabını verdiyseniz panik atak hastalığınıza agorafobi eşlik ediyor demektir. Bununla birlikte unutulmamalıdır ki agorafobi eşlik
etsin ya da etmesin panik atak hastalığınızın olup olmadığına ancak uzman bir doktor karar verebilir.
NÜFUS ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü'nün verilerine göre ülkemizde kadın ve erkekler arasında en çok ortak kullanılan adın `Yaşar' olduğu saptandı. Yaşar'ı ise Ayhan, İsmet ve Dursun adları takip etti.
Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü'nün `www.nvi.gov.tr' adresli internet sitesinde açıklanan verilere göre Türkiye'de kadın ve erkekler arasında en çok ortak kullanılan adlar sıralandı.
Buna göre 244 bin 556 erkeğin ve 52 bin 108 kadının kullandığı 'Yaşar' adı ilk sırayı aldı. Bunu ikinci sırada 'Ayhan' adı takip etti. 143 bin 879 erkek 'Ayhan' adını taşırken, 'Ayhan' adlı kadınların sayısı ise 25 bin 696 olduğu saptandı.
Ortak kullanılan bu isimleri ise İsmet ve Dursun takip etti. Ülkemizde adı 'Dursun' olan kadınların sayısının da 42 bin 237 olduğu vurgulandı.
Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü'nün yaptığı bir başka araştırmaya göre ülkemizde en çok kullanılan ilk 5 soyad ise, 'Yılmaz, Kaya, Demir, Şahin ve Çelik' olarak sıralandı.
En çok kullanılan ilk beş erkek adı da, 'Mehmet, Mustafa, Ahmet, Ali, Hüseyin'; kadın adı olarak ise, 'Fatma, Ayşe, Emine, Hatice, Zeynep' diye saptandı.
İstanbul, Ankara ve İzmir'de de Fatma ve Mehmet adlarının en yaygın tercih edildiği tespit edildi.
Bilgisayarların hayatımızı, iş yapış süreçlerimizi hızlandırdığı ve kolaylaştırdığı bir gerçek. Fakat eğitim sürecinde bize ne kadar faydalı olduğu konusunda yapılan araştırmalar aynı fikirde değil. Britanya'da Royal Economic Society tarafından 31 ülkedeki 100 bin çocuk üstünde gerçekleştirilen bir araştırmanın sonucuna göre bilgisayarlar çocukları 'sersemleştiriyor'. Münih Üniversitesi'nden Ludger Woessmann ve Thomas Fuchs tarafından yürütülen çalışmada PISA testleri temel alınmış. Bu testler Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Topluluğu OECD'nin öğrenci değerlendirme programında yer alıyor. Testin yoğunlaştığı konuysa çocukların analiz, sebep-sonuç ilişkisi kurma ve fikirlerini etkili bir şekilde açıklayabilme yeteneklerinin ölçümü. İlk olarak 2000 yılında 43 ülkede uygulanmaya başlanan programa 2003 yılında Türkiye de katılmıştı.
Kitaplar daha faydalı
Bu bilimsel değerlendirme metodunun bilgisayar kullanan ve kullanmayan çocuklar üstündeki sonuçlarını inceleyen araştırmaya göre evinde bilgisayar kullanan çocuklar okulda belirgin olarak daha başarısız oluyorlar. Buna karşılık evinde 500 ya da daha fazla sayıda kitaba erişimi olanlar daha başarılı. Bunun sebebi olarak evinde bilgisayarı olan çocukların ev ödevlerini savsaklamaya daha meyilli olması gösteriliyor. Öğrencilerin erişebileceği bilginin fazlalığına rağmen bu bilgiyle ne yapacağını bilememesi sorunun bir diğer parçası. Problem çözme yeteneğindeki bozukluk ve analiz yeteneğinin yitirilmesi en sık görülen sorunlar arasında. Raporda çarenin çocukların önündeki bilgisayarı kapatıp hayal güçlerini harakete geçirmek olduğuna değiniliyor.
Bilgisayar destekli eğitimin yoğun olarak kullanıldığı ABD'de eğitim kalitesinin ve bilgi düzeyinin düşüşü de benzer konuların gündeme gelmesine yol açmıştı. Eğitime bilgisayar, yazılım ve internet erişimi için ayrılan bütçe payının eğitimin kendisine ayrılmıyor oluşu en genel şikâyetlerden birisi. ABD'de 'Alliance for Childhood' adıyla faaliyet gösteren çalışma grubunun son raporu da benzer bir iddiayı taşıyor.
Eğitmenler, sağlık çalışanları ve araştırmacılardan oluşan karma bir grup tarafından hazırlanan raporda "Teknoloji bir hedef değildir; tasarım ve kullanım alanını insanların seçimlerinden alır" anafikri işleniyor. Savunulan bir diğer konuysa hâlâ geçerli olan bilgisayar okuryazarlığı kavramının bilgisayarı kullanabilme yeteneğiyle kısıtlı olduğu, ancak bugün bu tanımın çok yetersiz olduğu yönünde.
Birçok şirket çalışanlarına, stresi azaltmak, verimi artırmak için çeşitli olanaklar sunuyor. Etkinlikler arasında dans kursları, yoga, sualtı eğitimi bile var....
Rekabet ortamında çalışanı elinde tutmak, verimliliğini artırmak sadece para ya da terfi ile mümkün değil. Yeni trend çalışanların sosyal olanaklarını artırmak, hobilerini geliştirmek ve şirketlerinin kendilerine değer verdiğini hissettirmek. Bu tür uygulamalar ile şirketler aslında bir taşla birçok kuş vuruyor; çünkü çalışan memnuniyetini sağlandığı için kişi daha verimli çalışıyor, iş dışında ortak zevkleri paylaşanlar arasında ekip çalışması daha etkin sağlanabiliyor ve şirkete bağlılık artıyor. Dünyada uzun yıllardır kullanılan bu tür "kurumsal iyileştirme" çalışmalarını, Türkiye'de sistemli olarak yabancı şirketler uygulamaya başladı. Daha sonra da yaygınlaştı. Sosyal çalışmaların boyutu ve kapsamı şirkete, çalışanların profiline göre değişiklik gösteriyor. Ancak bu çalışmaların ortak noktaları, etkinliklerin çalışanlar tarafından kurulmuş olan kulüp, platform çatısı altında sürdürülmesi. Etkinliklerin maliyetinin bir kısmı çalışanlar tarafından karşılanırken, şirket yönetimleri de ciddi katkıda bulunuyor. Örneğin genç çalışan nüfusuna sahip olan Danone'de 'Danone Club' ile çalışanlar tiyatro, doğa gezileri, tekne turu gibi bir çok aktiviteyi paylaşabiliyorlar. İndirimli uçak biletleri, spor salonları da çalışanları cezbedecek nitelikte. Garanti Bankası ise fotoğrafçılık kulübü üyelerinin çektiği fotoğraflar için her yıl sergi açıyor, sualtı kulüplerine kayıtlı 153 aktif üye bulunuyor. Uzun yıllardır kurumsal iyileştirme çalışmaları yapan Unilever'de çalışanların gelişimlerini sürdürebilmeleri için öğrenme ortamı ve sosyal sorumluluk faaliyetlerinde bulunabilecekleri, çalışanların kendi inisiyatifleriyle kurdukları Turuncu Şapka Gelişim Gönüllüleri Derneği faaliyet gösteriyor.
DANONE
İndirimli uçak bileti veriyorlar
* Şirket çalışanlarının katılımıyla üç ayda bir 'Happy Hour' düzenleniyor. Yılda bir kez şirket toplantısı ve sonrasında sanatçıların sahne aldığı bir gala yemeği yapılıyor.
* Her ay doğum günü olan tüm çalışanlara yönetim kurulunun tüm üyeleri tarafından imzalanmış bir doğum günü kartı gönderiliyor, her ayın sonunda o ay içerisinde doğum gününü kutlayan çalışanlara toplu bir doğum günü partisi düzenleniyor.
* Danone çalışanlarının gönüllü olarak katıldığı Danone Club kapsamında her ay tiyatro, doğa gezileri, bowling, konser, tekne turu gibi aktiviteler yapılıyor.
* Avrupa ve Asya yakasında şubeleri bulunan bir spor merkeziyle yüzde 30 indirimli bir anlaşma kapsamında çalışanlara indirim sağlanıyor.
* Şirket içinde her ay bir çalışan bir hobisini paylaşıyor, Üç günlük kurslar şeklinde organize edilen bu etkinliklere, mesai dışında yapılıyor.
* Yaz aylarında tüm Danone fabrikalarında piknikler düzenleniyor.
* Yıl içerisinde katılmak isteyen çalışanların kurduğu takımlarla futbol turnuvaları düzenleniyor.
* Yılda bir kez çalışanlara memnuniyet anketi yapılıyor.
* Departmanlar arası iki ayda bir kez gerçekleştirilen çay saatleri var.
* Haftada bir gün çalışanların masaları dolaşılarak ürün siparişleri alınıyor ve çalışan indiriminden faydalanmaları sağlanıyor.
* Çalışanlara, indirimli uçak bileti ve çeşitli avantajlardan yararlanma imkanları veriliyor.
Türkiye günlerdir sahte rakı olayı ile çalkalanıyor. Polisiye önlemler insanların canına kasteden bu vurgunu çözmeye yetti mi, henüz net bir yanıt veremiyoruz. Mey İçki tarafından üretilen "Yeni Rakı'nın sahtesi, şirketi zor durumda bıraktı ve çözüm olarak piyasadaki dört milyona yakın şişeyi toplatma kararı alındı. İletişim uzmanları, Mey İçki yöneticilerini, aldıkları bu cesur karar (her ne kadar gecikmiş olsa da) nedeniyle kutladı ve bunun iyi bir kriz yönetimi olduğunu belirtti. Henüz dumanı üstünde bir diğer örnek ise Roche'un yaşadıkları... SSKya fahiş fiyatlı ilaç satmakla suçlanan şirketin, imajı ciddi biçimde sarsılmış durumda. Yönetim uzmanları krizleri olası krizler ve tahmin edilemeyenler olarak ikiye ayırıyor. Grev, yangın, patlama, sızma problemi, kirlilik, grev, alıcı boykotları, "tahmin edilebilecek krizler" arasında gösteriliyor. Sabotaj, deprem, şirket yönetici ya da sahibinin kaçırılması, suikast, şirket sahiplerinin özel hayatından kaynaklanan skandallar, üretim tesislerinin zarar görmesi, endüstriyel casusluk, ürünler ile ilgili olumsuz raporlar, tüketicilerin ya da baskı gruplarının üründe değişikliğe zorlamaları da "tahmin edilemeyen krizler" olarak tanımlanıyor.
İletişim şart...
Şirketin, sorunu çözecek etkili bir kriz yönetimi için iyi bir planı olması gerekiyor. Bir kriz planı oluşturulurken ise yöneticilerin ve yönetim kurulu üyelerinin plan üzerinde anlaşmaya varması şart. Bersay İletişim CEO'su Ahter Kutadgu, iyi bir kriz planının yönetsel ve iletişim süreçlerinden oluşması gerektiği görüşünde. Bu iki sürecin birbirinden ayrılmaz biçimde yürütülmesi gerektiğini belirten Kutadgu, "Bu ilkeye uyulmazsa krizin nedenleri ve sonuçlarını ortadan kaldıracak önlemlerin alınması, çalışanlar ve kamuoyunun zamanında ve doğru bilgilendirilmesi mümkün olmaz. Bu da başarısızlık getirir" diyor. Bir şirket krizi, yönetsel anlamda ne kadar iyi kotarsa da bu yönde algılama yaratamadığı sürece krizin etkilerinin dış dünyada devam edeceğini belirten Kutadgu, tam da bu noktada iletişim uzmanlığının önemine dikkat çekiyor. Bir kişinin iyi bir yönetici olup olmadığı kriz dönemlerinde çok net ortaya çıkıyor. Kriz durumlarında otoritenin kullanılması ve hiyerarşiye kesin uyum son derece önemli. Yöneticinin fonksiyonu krizi çözümlemek ve zararı onarmak. Bu nedenle, her yöneticinin bazı yetkinliklere sahip olması gerekiyor. Kriz sinyallerini alma, hazırlanma ve şirketi koruma, etkili karar verebilme, otoriteyi kullanma, süreci planlama, örgütleme, iletişimi ve delegasyonu sağlama, krizin ardından normal sürece geçişi sağlama ve krizden dersler çıkarmayı başarmak iyi bir yöneticinin vasıfları arasında yer alıyor.
Yangın çıkarıp söndürüyorlar...
Türkiyedeki en iyi kriz planlarından birine Shell sahip. 100'ü aşkın ülkede faaliyet gösteren Shell, işinin doğası gereği çok sık krizle karşılaşabiliyor. Bu durumun şirketin imajı üzerinde yarattığı olumsuz etkiyi fark eden yöneticiler, global kapsamda bir kriz planı hazırladı. Yönetmeliklerle belirlenen görev dağılımı, iletişim planı ve tüm ülkedeki yöneticiler ve iletişim departmanları tarafından biliniyor. Herkes kime ne zaman ve nasıl ulaşacağını biliyor. Kriz planında iletişimdeki dürüstlüğe önem verdiğini belirten Shell yetkilileri, kriz planını canlı tutmak için her ülkedeki yapılanmasında simülasyonlar yapıyor. Örneğin, Türkiye'de Derince'deki madeni yağ fabrikasında ve akaryakıt dolum istasyonlarında belirli periyotlarla yangın tatbikatı yapılıyor, var olan eksiklikler saptanarak çözüm yolları aranıyor.
Mercedes'in kabusu
Dünyanın en büyük otomotiv şirketlerinden biri olan Mercedes, 1997 yılında hem Türkiye'de hem de Avrupa'da iki ayrı kriz yaşadı. 24 Ekim 1997 yılında Konya'nın Karapınar ilçesindeki otobüs kazasında 49 üniversite öğrencisi yanarak hayatını kaybetti. Yanan araç Mercedes'in yeni modeli 403 idi. Ülke gündemi uzun süre bu konu ile çalkalandı, davalar açıldı, Mercedes'in yöneticileri hakkında tutuklama kararları çıkarıldı. İş, uluslararası bir boyut dahi kazandı. Mercedes otobüslerinin üretiminde hata olduğunu kabul etmedi. Aynı yıl A serisi yeni model otomobilini piyasaya çıkaran Mercedes, daha piyasaya çıkmadan 100 bini aşkın sipariş aldı. Bir test sürüşü sırasında modelin sert virajlarda devrildiği ortaya çıktı. Şirket yöneticileri "Bir yönetici bir yerlerde devrilen bir arabanın sebebini bilemez" yanıtı verince basın olayı daha da büyüttü. Şirket modeli iyileştirmek ve yeniden popüler hale getirmek için yüz milyon doların üzerinde para harcamak zorunda kaldı.
Viagra vurguncuları
Viagra ile gücüne güç katan Pfizer'ın başı, taklitçilerle derde girdi. Dünyanın birçok yerinde sahte Viagra ortaya çıkınca, şirket yöneticileri yoğun bir bilgilendirme kampanyası başlattı. İnternet aracılığı ile duyuru yapılmasını önlemek için Microsoft ile işbirliğine başlandı. Özel ve boyalı etiket uygulamasına geçen şirket, hızlı hareket ederek ve olumlu mesajları nedeniyle imajını ve parasını korudu.
Türk araştırmacılar, çayın insan sağlığı üzerindeki etkilerini araştırdı. 1 haftalık deneyde, 6 kişiye her sabah 1 bardak çay içirildi. Sonra deneklerin kan ve idrar tahlili yapıldı. Gerçekleşterilen araştırma sonucunda, çayda bulunan 'katechin' maddesinin yaşlanmayı geciktirdiği ve vücudun dinç kalmasını sağladığı anlaşıldı.
İnsanın hayatını zindan eden ağrılarla nasıl başa çıkarsınız? Tıp dünyasında ağrılara karşı en son tedavi yöntemleri
Ağrıyla yaşamaya veda edin
Ağrı tedavisi bilim dalı olan 'algoloji'nin özellikle son 20 yıl içinde kaydettiği gelişmeler sayesinde, günümüzde hiçbir hasta ağrıları ile yaşamaya mecbur değil....
Ağrılar genel olarak; kas, eklem, kemik, sinir gibi vücut dokularının veya diğer organların, ani veya uzun süreli (kronik) zarar görmesiyle oluşur. Kronik ağrılar, zarar gören dokuların iyileşmesinden sonra da devam eden ağrılardır. Uzun süre ağrı çeken kişilerde; ev ve iş hayatının olumsuz yönde etkilenmesi, genel durumlarının bozulması, giderek artan sıkıntı hali, hareketsizlik, kilo alma ve isteksizlik, sık olarak rastlanan şikayetlerdir.
BEL, BACAK, KALÇA, SIRT VE BOYUN AĞRILARI İÇİN NELER YAPILABİLİR?
Bel ve boyun ağrılarının kaynakları; omurgayı (iskeletimizi) oluşturan kemikler, eklemler, bağlar, omurga kemikleri arasındaki yastıklar (diskler), kaslar, omurgadan çıkan sinir kökleri olabilir. Özellikle sinirlerin üzerinde baskı olduğunda, kola veya bacağa yayılan ağrılar hissedilebilir. Bu yapılardaki sıkışmalar ve zorlanmalar sonucunda; bel kayması, bel-boyun fıtıkları, omurilik kanalında daralma, ağrılı bel eklemi hastalıkları gibi birçok ağrılı durum ortaya çıkabilir. Bu rahatsızlıklarda, özellikle erken dönemde müdahale etmek önemlidir.
EPİDURAL ENJEKSİYONLAR
Sık olarak uygulanan tedavilerden biri de epidural enjeksiyonlardır. ABD'de, yılda 2 milyondan fazla hastaya bel ağrıları için epidural ilaç enjeksiyonları uygulanmaktadır. Ağrının bulunduğu bölgeye yapılan bu enjeksiyon yöntemi sayesinde:
* Ödem (şişlikler) ve baskı nedeniyle ağrı üreten sinirlerin bulunduğu alana ilaç yerleştirilmekte
* Tedavi edici ilacın, dolaylı olarak değil, doğrudan sinir sıkışmasının olduğu yere ulaşması sağlanmakta
* Sinir kökleri üzerindeki ödeme bağlı sıkışmalar kaybolmakta veya azalmakta
* Sinir sıkışmasına yanıt olarak oluşan ağrılı kas kasılmaları iyileşmekte
* Omurgadaki eklemlerden kaynaklanan bel ve boyun ağrılarında, iyileşme sağlanabilmektedir. Uzun süren ve tekrarlayan bel, boyun, sırt ağrılarının tedavisinde, ağrı tedavisi kliniklerine başvurulması halinde:
* Erken müdahale sonucu tedavi şansı artacak ve vücudu güçlendirici egzersizlere hemen başlanabilecek.
* Şikayetlerin tekrarlama olasılığı, diğer tedavilere kıyasla çok daha az olacak.
* Tekrarlayan şikayetlere bağlı işgücü kayıpları ve masraflar ortadan kalkabilecektir.
* BEL VEYA BOYUN CERRAHİSİ SONRASINDA GEÇMEYEN YA DA ŞİDDETLENEN AĞRILAR İÇİN NELER YAPILABİLİR?
Bu hastalarda; geçirilen ameliyatın doğal bir sonucu olarak, sinir kökleri çevresinde yapışıklıklar ve iyileşme sırasında oluşan dokulara bağlı sıkışıklıklar olur. Bunun sonucunda da, sinir kökü üzerinde sıkışma, baskı ve şiddetli ağrılar ortaya çıkabilir. Yapışıklık olan bölgeye yönelik çeşitli tedavi yöntemleri geliştirilmiştir. Bunlardan biri de, özel enjeksiyon yöntemleri ile ameliyatsız olarak yapışıklıkların açılması ve sinir köklerinin rahatlatılmasıdır. Kateter denilen çok ince tüpler yardımıyla yapışıklık olan bölgeye ulaşılır ve ilaç enjeksiyonları ile tedavi uygulanır.
Metabolik Sendrom Derneği (METSEND) Yönetim Kurulu Üyesi Doç. Dr. Ahmet Temizhan, doğum öncesi annenin aşırı beslenmesi ile özellikle ergenlikteki dengesiz beslenme, anne baba ayrılığı ve aşırı televizyon seyretmenin çocukları şişmanlattığını bildirdi.
Doç. Dr. Temizhan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Türkiye'de 6-16 yaş arası okul çocuklarında ve adolesanlarda (ergenler) obezite sıklığının yüzde 7.5 olarak saptandığını vurguladı.
Obez çocukların yüzde 10-20, ergenlerin ise yüzde 75-80'inin ileride obez yetişkinler haline geldiğine dikkat çeken Doç. Dr. Temizhan, ''Kilo fazlası olan çocukların da 3'te 1'inden fazlası obez birer yetişkin olmaktadır'' dedi.
Doç. Dr. Temizhan, çocuklardaki obezitenin diyabet, metabolik sendrom, hipertansiyon, hiperlipidemi (yüksek kolesterol) ve koroner kalp hastalığı için güçlü bir işaret olduğunu bildirdi.
Obezitenin gelişiminde doğum öncesi, okul öncesi yaş ve ergenliğin kritik dönemler olduğunu dile getiren Doç. Dr. Temizhan, doğum öncesinde annenin aşırı beslenmesinin veya diyabetik olmasının risk oluşturduğunu kaydetti.
''ERGENLİKTEKİ YAĞLANMA KALICI OLUYOR''
Okul öncesi ve ergenlik dönemlerinde ise obezite gelişimine yol açan etkenlerin sayısının fazla olduğuna işaret eden METSEND Yönetim Kurulu Üyesi Doç. Dr. Ahmet Temizhan, sözlerini şöyle sürdürdü:
''12-18 aylık dönem ve 12-16 yaş adolesan (ergen) dönemi vücuttaki yağ hücre sayısının belirlenmesinde kritik yaşlardır. Bu iki dönemde yağ hücrelerinin sayısında belirgin bir artış olmaktadır ve bu aslında fizyolojik (normal) bir süreçtir. Ancak aşırı beslenme ve hareketsizlik durumunda yağ hücrelerindeki bu artış obeziteye neden olabilir.
Adolesan döneminden sonra ise yağ hücrelerini sayısı sabitlenir, artık artma ihtimali yoktur. Bu dönemde dengesiz beslenme devam ederse, vücut buna yağ hücrelerinin hacmini büyüterek karşılık verir. Ergenlik, kalıcı yağlanmanın oluştuğu son kritik dönemdir. Ergenlikteki şişmanlığın kalıcı olmasının mekanizması tam olarak açıklanamamıştır. Ancak bilinen o ki, özellikle erkeklerde ergenlikte yağ birikimi bedenin merkez bölümünde, karında, olmaktadır. Karında aşırı yağ birikmesi de diyabet, metabolik sendrom ve koroner kalp hastalığı için zemin hazırlamaktadır.
Dolayısıyla bu dönemde yağ birikiminin önlenmesi, ileriki yaşlarda obezite sorununun çözümünde yardımcı olabilir.''
''ANNE BABA AYRILIĞI ŞİŞMANLATIYOR''
Doç. Dr. Temizhan, çocukluk çağlarında ve adolesanlarda obezite gelişimine genetiğin önemli rolü olduğunu dile getirerek, ''Ebeveynlerin her ikisi de obez olduğunda çocukların obez olma ihtimali yüzde 75 iken, ebeveynlerinden sadece biri obez olanlarda bu ihtimal yüzde 25-50'ye düşmektedir'' dedi.
Ailelerin obezitedeki rolünün sadece genetikle sınırlı kalmadığını vurgulayan Doç. Dr. Temizhan, ''Anne babası ayrı olan çocuklar daha çok obez olmaktadır. Kalabalık ailelerin çocuklarında ise obezite daha az görülmektedir'' diye konuştu.
Çocukların eskisinden çok daha az hareket ettiğini belirten Doç. Dr. Temizhan, çocukların sabah erkenden kalkıp çoğu zaman kahvaltı yapmadan evlerinden okullara servis araçlarıyla gittiğini dile getirdi.
Okul dışındaki zamanlarını televizyon ve bilgisayar karşısında hazır gıda yiyerek geçiren çocukların su yerine meşrubat türü içecekleri tercih ettiklerini de kaydeden Doç. Dr. Temizhan, evin içinde hareket etmekte ısrar eden çocukların ise ''acaba hiperaktif midir?'' diye doktora götürüldüğünü bildirdi.
Bugün için aşırı televizyon seyretmenin hareketsiz yaşamın en önemli sebeplerinden biri olarak gösterildiğini ifade eden Doç. Dr. Temizhan, günde 4 saat televizyon izleyen çocukların günde 2 saat izleyenlerden daha kilolu olduğunun saptandığını söyledi.
Doç. Dr. Ahmet Temizhan, çocukların kilosunu azaltmak için en güzel önerilerden birinin televizyonun kapatılması ve fiziki aktivite ile yapılan oyunların özendirilmesi olduğunu sözlerine ekledi.
Bir bahar havası bir kış havası derken nezle ve gribe yakalanmanın çok kolay olduğu bir mevsimdeyiz. Ama bazı önlemler alarak bu hastalıkların size uğrama ihtimalini azaltabilirsiniz
Çocukluğumuzda bahar 21 Mart'ta başlardı. 1 Mayıs'ta okullarımız tatil olur, bahar bayramını kutlardık. Yaz haziran ayında yani okullarımızın tatilde olduğu günlerdeki güneşle bize gelirdi... Ya şimdi? Şubatta bahardan bir gün, haziranda son derece soğuk bir gece, temmuzda yağmur! Böyle havalar bizi daha çok hastalanır hale getirdi. Gün geçmiyor ki birimiz gripten, nezleden, vücudumuzun kırılmasından bahsetmeyelim.
Nezle aslında yılın her mevsiminde görülebilen, değişik virüslerle oluşabilen, kırıklık, burun akıntısı, öksürük gibi belirtilerle seyreden, en fazla bir hafta-10 gün içinde kendiliğinden iyileşen bulaşıcı bir hastalıktır.
Çocuklar nezleye büyüklere oranla daha çok yakalanıyor
Nezle bütün dünyada yaygındır. Ilıman iklim kuşağında daha çok görülür. Mevsimlerin değiştiği zamanlarda, ani sıcaklık değişiklikleri ile nezle görülme sıklığı artar. Bu nedenle en fazla görüldüğü mevsim sonbahardır. Herkes yılda birkaç kez nezle geçirebilir. Hastalığa yakalanma yaş ve cinsle ilgili değildir fakat çocuklar erişkinlere oranla daha duyarlıdır. Nezle, hapşırık ve öksürükle havaya yayılan virüslerin başka bir insan tarafından solunmasıyla bulaşır. Halsizlik, hafif baş ağrısı, hafif bir ateş, öksürük, gözlerde kızarma, yaşarma, üst solunum yollarında yanma hissi ve burun akması en önemli belirtilerdir. Normal şartlarda kısa sürede geçen hastalık sinüzit, orta kulak iltihabı, zatürree gibi komplikasyonlara neden olursa iyileşmesi zorlaşır ve uzar.
Tedavisinde burnu tuzlu suyla yıkama ve C vitamini alınması dışında yapılabilecek çok fazla bir şey yoktur. Bir hafta geçmesine rağmen nezlesinin iyileşmediğini ve durumunun kötüleştiğini fark eden herkes bir doktora gitmelidir.
Kapalı, yağışlı havalardan sonra grip vakaları artıyor
Hastalıktan korunmak için yapılacak tek şey, nezleli kişilerden ve özellikle hastalığın çok görüldüğü aylarda toplu yaşanan ve sıkışık yerlerden uzak durmaktır.
Gribe gelince, nezle gibi bulaşıcı bir virüs enfeksiyonu olmakla birlikte ona nazaran çok daha ağır seyreden bir hastalıktır. Genellikle sonbaharın soğuk aylarında başlar ama yaz sonlarında, sıcak aylarda başlayan salgınlar da olduğu saptanmıştır. Hastalık sisli, kapalı, yağışlı geçen günlerden sonra artış gösterir. Grip hastalığına bütün ırk, cins ve cinsiyetler aynı oranda duyarlıdır. Fakat küçük çocuklar ve vücut direnci düşmüş yaşlı ve hasta kişiler hastalığa daha çok yakalanır. Okul, kışla, fabrika, hapishane, bakımevi gibi toplu yaşanılan yerlerde bulaşma kolay olduğundan hızlı bir şekilde yayılır. Sonbahar ve kış mevsimlerinde toplu ulaşım araçlarının, sinema, tiyatro gibi yerlerin hastalığın bulaşmasını kolaylaştırdığı bilinmektedir.
Nezlede geçerli olan korunma yöntemleri grip için de geçerlidir. Ayrıca gripte son yıllarda sıkça uygulanmaya başlayan aşının da yüksek oranda koruyuculuğu olduğu görülmüştür. Her yıl salgın yapan influenza virüsü kendi içinde değişiklikler gösterdiğinden o yıl üretilecek olan aşılar Dünya Sağlık Örgütü tarafından yeniden belirlenir. Bu nedenle risk grubundaki kişilerin aşılanması her sonbahar başında tekrarlanmalıdır.
Alınabilecek önlemler
Enfeksiyonun çok olduğu zamanlarda ara öğünlerde 1 kivi+10 fındık yiyin.
Salatalara bir demet maydanoz doğrayın.
Bütün besin gruplarını içeren, yeterli ve dengeli bir beslenme planını uygulayın.
Her gün bol sebze ve meyve tüketmeye özen gösterin.
Bol sıvı alın.
Bitki çaylarından, özellikle ekinezyadan destek alabilirsiniz.
Sigarayı bırakın. Sigara içmeyenler sigara içenler kadar nezleye, gribe, öksürük ve boğaz ağrısına yakalanmamaktadır.
Nezle ve grip olan kişilerden uzak durun. Enfeksiyona neden olan virüsler öksürme ve hapşırma yoluyla havaya saçılır ve soluduğumuz havadan kolayca bulaşabilir. Bu nedenle hasta kişilerden, kalabalık ve kapalı yerlerden uzak durun.
Ellerinizi sık sık yıkayın. Nezle ve grip mikropları telefon, kapı tutamakları ve paradan kolayca bulaşabilir.
Avrupa Birliği sonuçlara inanamadı!
Sağlıklı Yaşamanın Genetiği konulu araştırmada, 90 yaşını aştıkları için incelenen Türkler, uzun yıllar sigara içmiş, spor ve diyet de yapmamış
90 yaş üzeri incelendi
MARMARA Üniversitesi, Ankara Geriatri Derneği ve Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi'nin ortak araştırmasında, 90 yaş üzeri nüfus mercek altına alındı. Türkiye'de 90 yaşını aşan 679 bin 976 kişi bulunduğu belirtildi. Prof. Dr. İsmail Peker ile Dr. Figen Çiloğlu'nun çalışmalarına göre de, İstanbul'da 90 yaş üzeri 28 bin 184 kişi bulunuyor.
Günde 2 paket sigara
PEKER ve Çiloğlu'nun ön çalışma yaptığı, Erenköy'de oturan Halil Fehmi ve İbrahim Ethem İkizler, 90 yaşında. Halil Fehmi, 54 yıl günde 1.5 paket sigara içtikten sonra bırakmış. Spor yapmadığı gibi özel bir diyet de uygulamamış. İkizi İbrahim Ethem ise 70 yıl aralıksız günde 2 paket sigara tüketmiş. Ablaları Hatice Kıraç ise 94 yaşında.
Erken yemek yiyorlar
İKİNCİ aile Kadıköy'de yaşıyor. 92 yaşındaki Necile Ger, bir çocuk annesi. 90 yaşındaki ortanca kardeş Hatice Muzaffer Yıldız'ın da bir çocuğu var. En küçükleri Jale Ader 85 yaşında. Tek vazgeçilmezleri erken yemek yemek. Peker ve Çiloğlu, "Bu çalışmalar bitince kapsamlı bir genetik araştırma başlatılacak" dedi.
AVRUPALI meslektaşları, çalışmalarının ilk bölümünü Varşova'da düzenlenen toplantıda sunan Türk heyetine Türkiye'de nüfus kayıtlarının sağlıklı tutulduğundan kuşku duyduklarını söyledi. Ancak çalışmaların Romanya bölümünü yürüten profesör, "Büyükannem İstanbul doğumlu. Osmanlı'nın verdiği nüfus cüzdanı hâlâ duruyor. Osmanlı'nın kayıt ve arşivlerine güvenebilirsiniz" deyince heyet ikna oldu.
Kökeni Doğu Avrupa olan elmada sindirilebilir şeker, bedenin dengesi için çok gerekli enzimler, temel asitler ve potasyum, sodyum, kalsiyum, fosfor gibi madenler bulunur.
Vücutta neler yapar?
Kolesterolü düşürür. Dalağın kan yapmasını sağlar. Çalışırken devamlı olarak oturanlar ve fazla kilolular için çok faydalıdır.
Kan şekerini düşürür.
Nefesi rahatlatır. Yapılan bazı araştırmalar, elma yiyenlerin daha kolay nefes aldığını göstermektedir.
Gastritten kaynaklanan yanmaları hafifletir.
Kabuğuyla pişirildiğinde bağırsakları çalıştırır ve yumuşatır.
Elma kürü, gut, böbrek, mesane hastalıkları ve hemoroit tedavisinde de işe yarar.
Sabah aç karna yendiğinde kanı temizler ve toksinleri atmayı sağlar.
Isırarak yenirse, dişleri temizler ve diş etlerini güçlendirir.
Uykudan önce yenirse rahatlatır ve kolay uyumayı sağlar.
Yeşil, hafif ekşi olanları mide bulantılarını önler.
Kandaki şekeri yükselttiği ve mideye doygunluk verdiği için tok hissettirir. Böylece kilo vermemiz kolaylaşır.
Ortasına biraz marmelat ekleyip fırında pişirildiğinde, rejim yapanların tatlı yeme isteğini giderir.
Migrenin şiddetini, alacağınız önlemlerle hafifletebilirsiniz. Örneğin beklenen ataktan 3 gün önce boyun ve omuz masajı yaptırın, naneli yeşil çay için. Yasaklı gıdalardan uzak durun. Kriz anı için de evinizde kivi ve elma bulundurun
Migren, ataklar halinde oluşan bir tür baş ağrısı olarak tanımlanır. Ataklar 4 - 72 saat arasında sürer. Kişi, ataklar arasında kendini tamamiyle normal hisseder ancak bir sonraki atağın endişesi içindedir. Migrende baş ağrısının yanı sıra bulantı, kusma, ışığa ve sese duyarlılık gibi belirtiler de görülür.
Migreni önlemede en önemli adım, hastanın, hangi faktörlerin kendisinde ağrıyı tetiklediğini tespit etmesidir. Bazı kişilerde tetikleyici unsur, besinler olduğu halde bazı durumlarda da baş ağrısı ile gıdanın hiçbir ilgisi olamayabilir. Peki tetikleyici olduğu durumlarda ne yapmak gerekir?
Konserveden uzak durun
Baş ağrısının tedavisi için söz konusu besinlerin (salam, sosis gibi nitrit içeren besinler, çikolata, peynir, alkol, avokado, muz, portakal, soya sosu, dondurma gibi gıdalar) hepsinin diyetten çıkarılması gerekir mi? Baş ağrısının tedavisi için bu besinlerin hepsinin diyetten çıkarılması nadiren gerekebilir. Genel olarak sağlıklı beslenmeye çalışmak büyük ölçüde yarar sağlayacaktır. Migrenin olağan şüphelileri olan bu besinlerin baş ağrınızı tetiklediğini düşünüyorsanız, değişik olasılıkları teker teker diyetin dışında bırakın. Beklenen bir krizden yaklaşık üç gün önce, bir günlük meyve ve sebze orucu tutun. Sonraki iki gün şunlardan kaçının: Kahve, şeker, peynir ve süt, mayalı ürünler, narenciye, konserve ürünler, kızarmış yiyecekler, baharatlı yiyecekler, fıstık, alkol.
Her sabah 15 dakika yoga
Krizi beklemek yerine, krizlerin önceden tahmin edilebilen doğasından yararlanmaya çalışın. Beklenen kriz döneminden önceki 4 - 6 hafta içindeki her haftada 1 gün bol bol su için. Kriz esnasında 2 kivi, 1 orta boy elma yiyin. İlk belirtilerin gözlenmesinden önceki üç gün boyunca, günde iki defa naneli yeşil çay için. Krizden önceki söz konusu üç günlük dönemde, baş bölgesindeki kan akışını geliştirmek için en az bir defa boyun ve omuz bölgesine derin doku masajı yaptırın. Krizden önce sertleşen boynun rahatlamasına yardım edecektir. Her sabah 10 - 15 dakika yoga egzersizi yapın. Fırsatınız olursa yürüyün ya da yüzün. Gece geç vakte kadar uyanık kalmaktan kaçının. Akşam yemeğini en geç saat 20.00'de, yavaş yavaş yiyin. Mümkün olduğu kadar dışarıda yemek yemekten kaçının.
Ağrılı günlerde ne yemelisiniz?
Sebze çorbası,
Rafadan yumurta,
Patates ve diğer sebzelerin püreleri,
Izgara balık,
Muz, elma ve armut,
Papatya ve nane çayı,
Bol su.
Asitli ve baharatlı yiyeceklerden ise kaçının.
Parfüm ve lodos migreni tetikler
Migreni tetikleyen başlıca faktörler:
DİKKAT
Hazır çorbalara
Besinler de içerdikleri bazı maddeler nedeniyle hassas kişilerde migreni tetikleyebilir. Örneğin:
Eski peynirlerde bulunan tiramin,
Alkol (özellikle kırmızı şarap),
Çin yemekleri, et suyu tabletleri, hazır çorbalar ve donmuş gıdalarda kullanılan hidrolize maya ektreleri ve hidrolize sebze proteinleri,
Kafeinli içecekler,
Çikolata, yapay tatlandırıcılar, çiğ soğan ya da sarmısak, taze pişmiş mayalı ekmek, çerez vb...
Avrupalıların yüzde 10'unda, Mezopotamya'dan göçmüş atalarından 'miras' kalan ve HIV dahil, birçok ölümcül virüse direnç gösteren bir gen keşfedildi
İngiliz bilim adamları, başta AIDS'e yol açan HIV olmak üzere, birçok ölümcül virüse karşı direnç sağlayan mutasyona uğramış bir gen buldu. Liverpol Üniversitesi'nden Prof. Christopher Duncan ve Dr. Susan Scott'ın araştırması sonucunda, 'CCR5- delta 32' adlı genin yaklaşık 3000 yıl önce bugün Fırat ve Dicle nehirleri arasında kalan Mezopotamya bölgesinde yaşamış atalarından Avrupalılara geçmiş olabileceği belirlendi.Vebadan kurtardıProfesör Duncan, geni taşıyan Avrupalıların, ortaçağda dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 40'ını öldüren veba salgınlarından bile kurtulmayı başardığını belirtti. Duncan, 1347'de görülen ilk veba salgınında her 20 bin Avrupalıdan 1'inin, geni taşıdığını tahmin ettiklerini söyledi. Bu oranın, 300 yıl içerisinde nüfusla birlikte katlanarak arttığı düşünülüyor.
Virüslerin alyuvar hücrelerine girişini engelleyen gen, nesilden nesile geçerken daha da dayanıklı bir hale geliyor. Bugün İskandinavya nüfusunun yüzde 15'inde görülen gen, Akdeniz bölgesinde yüzde 1'e kadar gerilemiş.