MiSS-FENER

MiSS-FENER

Üye
18.05.2006
Genel Kurmay Başkanı
461.942
Hakkında

#05.09.2009 13:12 0 0 0
#05.09.2009 13:12 0 0 0
  • Hırsız Ve Polis - Nesrin Göçtürk

    Genellikle yağmur yağdığında bu kocaman kentin caddeleri sabah ve akşam işe gidip gelenler nedeniyle hep böyle keşmekeş bir kalabalığın sıkıntısını üzerinde taşırdı. Trafik Arap saçına döner ve yağmur altında koşuşturan yayalar, üzerlerine su sıçratan sürücülere öfkeyle küfürler yağdırırdı. Bahar ve yaz aylarında, sabaha kadar caddeleri ve eğlence yerlerini dolduran insanların çoğu, sonbahar gelip de havaların serinlemesiyle gece yarısından önce evlerine giderlerdi. Geceleri ortalıktan el ayak çekilir, bu sayede kentin cadde ve sokakları da kalabalıktan kurtulup biraz nefes almış olurdu. Havaların soğumasıyla birlikte akşam saatlerinden sonra gidecek bir evi olmayan kimsesizler, hırsızlar ve bir duvar dibinde sızıp kalmış sarhoşlar, hava muhalefetine rağmen, şehrin sokaklarını, köprü altlarını mesken tutarlardı. Bu nedenle de genellikle kış mevsiminde cadde ya da sokaklarda devriye gezen polis arabasının üzerindeki kırmızı-mavi ışıklar, sık aralıklarla karanlığı yırtan çizgi gibi bir görünüp bir kaybolurdu.

    Umut, anne ve babasını küçük yaşta kaybetmiş, Anadolu'nun bir kasabasında yetiştirme yurdunda büyümüştü. İçine kapanık yapısı onu daha çok okumaya yönlendirmişti. Çocukluğundan beri polis olma düşleriyle büyüyen Umut, okul seçimini de bu mesleğe yönelik yapmıştı.
    Polis okulundan mezun olup üç yıl şark hizmetinde görev aldıktan sonra bu büyük şehrin en berbat bölgesinde yer alan emniyet âmirliği birimine atanmıştı.
    Tayin olup geldiği bu devasal büyüklükteki ana kent'de görevi her ne kadar meşakkatli ve yıpratıcı olsa da; cesur davranışları, dürüst ve sorumluluğunu bilen kişiliği nedeniyle, bağlı olduğu emniyet âmirliğinde herkes tarafından seviliyordu. Bazen seçtiği mesleğin ne kadar isabetli bir karar olduğunu, bazan de karşılaştığı bazı olaylar nedeniyle polis mesleğinin duygusal yapısına hiç uymadığını düşünüyordu. Sokaklarda gösteri yapan öğrenci ve işçi gruplarıyla, evlerinin yıkımına engel olmak isteyen gecekondu sahipleriyle, ya da kapkaç yapan küçük bir çocukla, bataklığa düşürülmüş küçük bir kızla karşılaştığında, içinden hep yanlış meslek seçtiğini tekrarlayıp duruyordu. Bu nedenle de son iki aydır gece devriyesine gönüllü olarak çıkıyordu. Geceleri genellikle hırsızlarla mücadele ettiğinden, amacı duygusal olarak yıprandığını düşündüğü diğer olaylardan bir süre uzak kalmaktı. Âmirleri de Umut'un bazı olaylara duygusal yaklaştığını iyi bildiğinden, bu talebini anlayışla karşılamışlardı.

    Akşamdan beri aralıklı olarak devam eden yağmur yeniden başladı. Cisil cisil yağan yağmur, gün boyu yüzlerce insanın koşuşturduğu kocaman caddeleri, sokakları, stresten arındırmak ister gibi yumuşak ve sık damlalarla yağıyordu. Ağaç dallarında tek tük kalmış sarı yaprakların üzerine düşen her damla, sokak lâmbasının ışığında tıpkı gözyaşları gibi görünüyordu. Gökyüzü, bazan koyu bir öfkenin kucağında homurtularla, bazan de şimşek parlaklığında, yağacak yağmurun şiddetini önceden haber verir gibiydi.

    Umut, her zamanki gibi akşam devraldığı görevinin başındaydı yine. Saatlerdir karanlığın içinde, görev bölgesinin emniyetini sağlamak, suçluları yakalamak için sokak sokak, cadde cadde devriye geziyorlardı. Devriye arabasını kullanan Sinan'a gülerek baktı.
    "Sinan! Nerede oğlum bu suçlular ya? Saatlerdir kimseye rastlamadık. Hâlbuki geçen gece topladığımız suçluları, nezarette koyacak yer bulamamıştık."
    Sinan, caddeden ara sokağa girmek için direksiyonu sağa doğru kırarken gülümsedi.
    "Artık havalar soğudu kardeş, suçlular kış uykusuna yatmış olmasın?"
    "Öyle mi düşünüyorsun? Bence, yaz kış kesinlikle uyumaz onlar. Genellikle sabaha karşı, herkes derin uykudayken iş başı yapıyorlar."
    "Yani bir, iki saat daha rahatız diyorsun!"
    "Aynen öyle! Sen pek devriye çıkmıyorsun, bense iki aydır bu konuda uzmanlaştım artık"
    "Seninki de akıl mı, sabır mı, nedir anlayamadım arkadaş? Gece çalışmak nereden geldi aklına? Ne güzel gündüz karakolda hep beraberdik. Geçtin bu gece işine! Oysa biliyorsun geceleri bizim görevin tehlikesi daha çoktur. Sarhoşlar, hırsızlar, fahişeler! Ooof of! Çekilir mi her gece? Gerilim yaşıyorsun yani. Hızla yıpratır adamı bu stres be!"
    "Ben halimden memnunum Sinan! Asıl gündüz aldığım görevler beni yıpratıyordu. Üstelik bu meslekte karakolda otursan da tehlike vardır. Suç varsa tehlike de vardır! Hele böyle bir metropolde! Yirmi dört saat koştursak da ne suçlu biter ne tehlike!"
    "Sen öyle diyorsan öyledir. Neyse, bak şu ana caddenin karşısında sabahçı kahvesi var, sabaha kadar açık oluyor. Arada uğrar birer çay içeriz, içimiz ısınır bari."
    "Biliyorum! Her gece birkaç kere uğruyoruz zaten oraya. Hele sabaha karşı, sokaklarda üşüyen ne kadar evsiz varsa ısınmak ya da uyumak için oraya geliyor. Ya, yazık bu insanlara diye düşünüyorum Sinan! Neyse, şu iki sokağı da dolaşıp çay içmeye gidelim bari. Bu ilk çaylar benden"

    Aynı anda iki sokak ileride, başında siyah kar maskesi, elinde deri eldivenler, üzerinde siyah bir mont ve ayağında postallarla bir gölge, karanlığın içinde sessiz ve çevik hareketlerle ilerliyordu. Dar bir sokaktan süzülüp uzun bacaklarıyla caddeyi koşarak geçti. Caddenin sonunda durup etrafa bakındıktan sonra sol tarafındaki sokağa girip küçük bir bakkalın kapısına yanaştı. Elindeki teli kapının kilidine sokup biraz oynadıktan sonra kapı açıldı ve içeriye girdi. Cebinden çıkarttığı el fenerini yakıp önce etrafa göz gezdirdi sonra da tezgâhın çekmecesini açtı. İçinde kâğıtlar, el ilânları ve küçük bir defterden başka bir şey yoktu. Hemen arkasındaki rafta duran sigaralardan birkaç paket alıp montunun ceplerine sokuşturdu. Sessizce kapıya doğru giderken sağ tarafındaki camlı dolabın içinde ekmekleri fark etti. İki tane ekmek alıp kolunun altına sıkıştırdı ve kapının önüne çıktı. Aynı anda devriye arabası da o sokağa girmişti. Umut farların ışığında onu gördü ve arabadan inerken belindeki silâhını da eline almış bağırıyordu:
    "Dur, polis! Teslim ol!"

    Hırsız, kedi gibi çevik bir hareketle sokağın diğer ucuna doğru koşmaya başladı.
    Umut hiç düşünmeden hırsızın peşine takıldı, Sinan ise arabayla onları izliyordu. Maskeli hırsız hiç durmadan var gücüyle koşuyor bir sokaktan diğerine girip çıkıyordu. Umut peşinden koşarken onun bu bölgeyi çok iyi tanıdığını anladı. Arabadan Sinan'ın sesi gecenin içinde yankılanıyordu.
    "Umut! Arabaya bin! Umuuut!"

    Oysa Umut, arabaya binerse ne kadar zaman kaybedeceğini hesaplamıştı. Vaktini harcamak istemiyordu. Tüm gücüyle koşuyor, suçluyla aralarındaki mesafeyi kapatmaya çalışıyordu. Hırsız, ana caddeye çıkan sokağın sonuna geldiğinde nefes nefese bir an durup arkasına baktı. Polis hemen arkasındaydı. Anî bir kararla, geçen arabaların korna seslerine aldırmadan caddeden karşıya geçti. Tam kaldırıma çıkmıştı ki arkasında acı bir fren sesiyle olduğu yerde durup döndü ve caddeye baktı.
    Peşinden gelen polis, yağmurun ıslattığı caddenin ortasında yatıyordu. Az önce elinde tuttuğu silâh caddenin diğer ucuna fırlamıştı. Çarpan araçtaki şoför polisin yanına çömelmiş ölüp ölmediğini anlamaya çalışıyordu. Hırsız karanlıktan yararlanıp yan tarafında duran konteynırın arkasına gizlendi ve caddeyi seyretmeye başladı. Sinan devriye arabasını caddenin tam ortasına yan olarak park etmiş, böylece kaza mahallini trafiğe kapatmıştı. Bu sırada, geceyi yırtan fren sesi sabahçı kahvesinden de duyulmuştu ve üç beş kişi kahveden çıkıp merakla caddeye doğru koşmaya başladılar. Sinan, ara sıra elindeki telsizle konuşuyor sonra da yerde kıpırdamadan yatan arkadaşına bağırıyordu. Sesindeki acı ve endişe karanlığın içinde, karşı yönden geçen arabaların motor sesine karışıyordu.
    "Umut! Umut kardeşim, ne yaptın sen? Sana söyledim, arabayla takip edelim dedim!"
    Polise çarpan sürücüyse korku içinde aynı cümleyi tekrarlayıp duruyordu:
    "Zaten yollar kaygan, anîden önüme çıktı memur bey! Benim bir suçum yok!"

    Maskeli hırsız, olay yerinin gittikçe kalabalıklaştığını görüp tedirgin oldu. Az sonra da ambulans ve polislerin olay yerine doluşacağını, polislerin bütün çevreyi didik didik arayacağını çok iyi biliyordu. Konteynırın arkasından sessizce çıkıp kahvenin aksi yönüne doğru yürüdü ve karanlık bir sokağa girerek gözden kayboldu

    Nesrin Göçtürk
#05.09.2009 13:07 0 0 0
  • Konu: Yine Git
    Yüreğine Sağlık Arkadaşım..
#05.09.2009 12:53 0 0 0
  • Bedava Yaşama Sanatı - Hatice Taşdelen

    Sayfaları çevirdim tek tek. Hep böyle yaparım; vazgeçilemez bir kuralmış, bir kanunmuş gibi tek tek çeviririm sayfaları.

    Niye her gittiğim yerde elime fotoğraf albümü tutuştururlar, anlamam. Tekli, çiftli, gruplar halinde bir yığın insan. Şusudur, busudur, akrabası, arkadaşı, komşusudur; her biri hakkında yığınla malumat verilir. Çok merak etmiş gibi dinlerim, hızımı alamam soru üstüne soru sorarım. Bu kadar ıcık cıcık soruya işkillense de, bir taraftan da ilgilenen birini bulmanın heyecanıyla anlatır durur hazret. Gerçekten merak mı ederim? Doğrusu hayır, hiç de merak etmem. Başka gereksiz şeyler dinlemektense elimde tuttuğum somut bir şey vardır ya, ona sevinirim en azından. Sevincimden ne soracağımı şaşırırım. Fotoğrafların hikâyelerini kendim tahmin etmeyi daha çok severim sevmesine, lakin hızını kesmeye de kıyamam anlatıcının. Sayfalar ilerledikçe insanlar, malumatlar birbirine karışır, anlama özürlü gibi aynı kişiyi on kere sorarım, bu kimdi, kimin nesiydi diye.

    Çilekeş insanlarla doludur bu güzelim dünya, ne zor rollerin hamalıdır kimisi! Öyle ki küçük yaşlarda sırtlanmışlar vardır hayatın tüm yükünü. Tıpkı şu karedeki Şakire Hanım gibi. Ne babadan, ne ölen kocadan tek kuruş kalmamıştır, çalışıp çabalayıp iki çocuğuna bakmıştır; hem de kimseye yük olmadan. Kısa beyaz saçları, sararmış yüzü, güneş almayan o bodrum katındaki daireye taşındıktan sonra biraz daha beyazlamış, biraz daha sararmıştır sanki. Hep kendi yağıyla kavrulur durur da, etrafındakilere, benim de şuna ihtiyacım var demek aklının köşesinden bile geçmez. Herkes de onun işi iş sanır. Kaya gibi, dağ gibi güçlü, taşı sıksa suyunu çıkarır, hiç parasız kalmaz, hiç hasta olmaz, hiç kederlenmez, hiç derdi yoktur, işine hiç geç kalmaz, başına güneş geçmez, ne bileyim kışın kar altında buz tutmuş yollarda yürürken hiç kayıp düşmez sanırlar belki de.

    O sebeple gelir gider dertlerini anlatırlar bu zavallıcağıza. Sanki onun kendine göre bir yaşantısı -okuduğum bir kitapta yaşantı kelimesinin doğruluğu sorgulanıyordu; sızıntı, kırıntı, çöküntü, üzüntü gibi basit, sıradan, az, acınılası bir anlam mı taşımalıydı bu değerli sözcük- yokmuş gibi, herkes bir tarafından çekiştirip kendi hayatına seyirci yapmak ister onu. Eften püften sorunlarıyla kafasını şişirirler. Sen de nasılsın, bir derdin var mı demek hiç akıllarına gelmez. Kim bilir onun ne sıkıntısı vardır gibilerinden bir laf etseniz, bir an duraksar, gözlerinize anlamsız anlamsız bakar, sonra devam ederler kendilerini anlatmaya, kaldıkları yerden. Çünkü durmadan kendinden bahsedenler için, başkasının ciddi dertleri pek bir önemsiz, kendi minnacık sorunları ise pek bir önemlidir. Cenaze evine taziyeye gittiklerinde, üç hafta önce yakalandıkları gribi, bu kahrolası grip yüzünden ne zor günler atlattıklarını uzun uzadıya anlatabilirler, hatta nerede olduklarını unutup, silin o gözyaşlarınızı canım, üzülmeyin, gripti geçti gitti işte bile diyebilirler hiç utanmadan mesela.

    Bir de durmadan etrafından bir şeyler talep ederek yaşayanlar vardır. Tıpkı şu karedeki apak ve tıknaz Emin Bey gibi.

    Elli beş yaşlarında, şen şakrak, muhabbeti ballı biridir Emin Bey. Öyle tatlı konuşur, kaşıyla gözüyle, tüm bedeniyle öyle canlandırmalar yaparak anlatır ki her şeyi, sizi nereye getirmeye çalıştığını ve muhabbetin sonunda sizden neler koparacağını anlayamazsınız bile. Siz o ahenkli cümlelerin verdiği uyuşuklukla yarı sarhoş yarı mest dinlerken, o, her türlü zemini ayarlar, sürükler götürür sizi istediği kıyıya. Hep aynı tuzağa düşmenize ve hep sizden bir şeyler isteneceğini bilmenize rağmen bir daha, bir daha, bir daha düşersiniz aynı tuzağa. Birinden dert yanar mesela, darda kalmıştır da yüz elli lira borç istemiştir ondan. Dünyanın en ilginç olayını yaşamış gibi başlar anlatmaya. Akışa kapılır gidersiniz, öyle bir noktaya gelir ki anlattıkları, "Adam olan adamın cebinde yüz elli liracık da olmaz mı canım?"a dayanır. Olmaz olur mu canım dersiniz, yüz elli lirasız da hiç çıkılır mı sokağa? Adam olan adam çıkmaz. İşte tam bu esnada, hazır sizi kıvama getirmişken, hemen yüz elli lira borç verip veremeyeceğinizi sorar Emin Bey. Hadi bakalım! O kadar ayıplamış, onunla beraber atmış tutmuşsunuz cebi boş gezenlere. Erkekseniz yok deyin şimdi. Mecburen çıkarır verirsiniz cebinizdekini, aklınıza yana yana. Borç dediyse, adı borçtur, o borç asla ödenmez, bunu bilirsiniz, bilirsiniz de, bir dahaki sefere daha uyanık olmayı öğrenmenin bedeli olarak verirsiniz parayı, öğrenemeyeceğiniz gün gibi ortadayken. O kadar çok numara vardır ki onda, hangi birini öğreneceksiniz? Ne mümkün!

    Emin Bey hiç aynı telefondan aramaz sizi. Her seferinde, bakarsınız ekrana, başka bir numara Artık o anda yanındaki her kimse, o garibana kıyamaz lafı fazla uzatmamaya çalışırsınız. Öyle bir albenilidir ki konuşmaları, kapatsanız da gözünüz telefonda, aklınız Emin Bey'in cümlelerinde kalır.

    Arayıp sizi davet eder mesela, falanca lokantada buluşup bir akşam yemeği yiyelim gözüm, azizim der. Sizi nasıl da göresi geldiğinden falan bahseder. İki eliniz kanda da olsa gidersiniz, bir bakarsınız ki Emin'in etrafında üç beş kişi daha Hem de tam sizin işinizin düşeceği insanlar. Nasıl bilir bunu Emin, kimin işi kime düşecek nasıl hesaplar, ne ara toplar insanları bir araya, herkesi nasıl tanır, nereden tanır, insanın aklı almaz. Güle oynaya yenir yemekler, e hesabı ödemek de size düşer elbet, kaz gelecektir neticede. İşte bu da kocaman bir yanılgıdır, hiç kaz gelmez size. Zira bütün kazları Emin Bey toplar, hem de bedavadan. Onun tavuğunu buna, bunun tavuğunu ona vererek tüm kazları toplar gider. Siz artık meseleyi kaç gün sonra çözersiniz, ne zaman ayılırsınız Allah bilir.

    Emin Bey, insan psikolojisinden çok iyi anlar, kimi nasıl kıvama getireceğini çok iyi bilir. Herkesi herkese büyük adam olarak tanıtır; iki satır yazan ünlü yazar, bir büfe açan büyük işadamı, hasta bakıcı aranılan doktor, bir iki kere parti binasına girip çıkan "başkanım" oluverir birden. Hal böyle olunca öven memnun, övülen hepten memnun Böyle büyük adamlarla tanışıyorsunuz da daha ne istiyorsunuz? Minnettar kalır, fazla fazla ödersiniz üstünüze düşeni. Aslında sizi de sıradan bir çiçekçiyken bir numaralı botanik uzmanı olarak tanıtınca biraz uyanır gibi olursunuz ama methiyeler öyle yaldızlı öyle allı fallıdır ki, adam sen de deyip kaptırıverirsiniz kendinizi ortama. Bir botanik uzmanı nasıl durur nasıl bakarsa, siz de öyle durup öyle bakmaya çalışırken bulursunuz kendinizi aniden. Sadece orada, o an mı? Hayır, günlerce bu kimliğin etkisinden kurtulamaz, siz fark etmeseniz de kim bilir ne gülünç durumlara düşersiniz.

    Emin Bey'in ne işi ne geliri ne de para kazandıracak herhangi bir becerisi vardır. Yine de beş kuruş harcamadan gayet lüks bir yaşam sürmenin yolunu bulmuştur. Arabanızla şoförlüğünü yaptırır size, yemek yer, uçağa biner parasını size ödettirir. Yetmez cebine para da koyarsınız. İstemeden, nasıl olduğunu anlamadan İradesini kaybetmiş gibi, basireti bağlanmış gibi Hipnoz olmuş gibi Zombi gibi

    Kanımca, bedavadan yaşayabilme; tıpkı bir kamyon dolusu konuşup da hiçbir şey söylememe gibi, tıpkı bütün ilimleri tekelinde tutup da hiçbir şey bilememe gibi, tıpkı her işte mahir görünüp de hiçbir şey becerememe gibi, her yiğidin ha deyince icra edemeyeceği ince bir sanattır.

    İşbu sebeplerle böyle mümtaz kişilerin değerinin iyi bilinmesi ve nesilleri tükenmeyip ziyadeleşsin amacıyla dikkatle muhafaza edilmeleri icap eder. Hürmetler, size ve yüce bedava yaşama sanatınıza Emin Bey. Yayaya şaşaşa Emin Bey.

    Bakın iki kişinin hikâyesini uydurdum bile kendimce. Uydurdum mu dedim, yanlış, ah, ne talihsiz bir sözcük -sözcüklerin de talihi varmış demek ki- kullandım. Siz boşuna anlatıyorsunuz sayın ev ve albüm sahibi. Benim gördüklerim sizin anlattıklarınızdan çok daha gerçek.


    Hatice Taşdelen
#05.09.2009 12:42 0 0 0
#05.09.2009 12:29 0 0 0
#05.09.2009 12:28 0 0 0
  • Şehrin Azizleri 2 - Şehrin Azizleri 2 2009 - Şehrin Azizleri 2 Filmi - Şehrin Azizleri 2 Vizyon Tarihi - Boondock Saints II: All Saints Day

    Şehrin Azizleri 2 2009

    Vizyon Tarihi: 01 Kasım 2009

    Oyuncular: Sean Patrick Flanery,Norman Reedus,Billy Connolly
    Julie Benz,Peter Fonda

    Yönetmen: Troy Duffy

    Senaryo: Troy Duffy

    Yapımcı: Chris Brinker, Don Carmody

    Görüntü Yönetmeni: Miroslaw Baszak

    Müzik: Jeff Danna

    Tür: Aksiyon, Dram, Gerilim, Suç

    Yapım: 2009 ~ ABD

    Film Konusu Eklenecek..

    noimage

    Şehrin Azizleri 2 Trailer

#04.09.2009 21:48 0 0 0
  • Tığ İşi Gelin Buketi Ve Damat Yakalıkları - Tığ İşi Gelin Buketi - Tığ İşi Damat Yakalıkları

    Hem elişi, hem farklı, hem esprili hem de çok şık! Alışılmadık aksesuarlarla görünümünü farklılaştırmak isteyen şık gelinler için tığ işi gelin buketleri. Üstelik damat yakalıkları da var Buradan

    noimage

    noimage

#04.09.2009 21:43 0 0 0
#04.09.2009 21:37 0 0 0
  • Deli Kızın Günlüğü 5 - Selcan Aktaş

    Ne zaman sabah olmuş,ne zaman gündoğmuş farketmemişti Hüseyin Ağa.Avucunda Necati`nin bıraktığı bir tomar para ,gözü Necati`nin sokağa çıktığı bahçe kapısında hala.
    Herşey Necati`ydi sanki dünyada.

    Para Necati,borç Necati,fırsatçı Necati,damat Necati.
    Yok.diyordu Hüseyin Ağa kendi kendine.
    Necati`den damat olmazdı.
    Biricik Ayten`i Necati`ye ölse varmazdı.

    Ya akbaba sürüsü gibi ailesine,hem de Ayten`e dikilen pis gözler.

    Allah`ım sen bir çıkar yol ver,
    sen bir çare getir aklıma da şu garibanı derdinden kurtarıver.

    Ah! Güzelliğin gözü kör olsun dedi kendi kendine.
    Şu deli kız gibi olsaydı Ayten`im,bir elinde kalem,bir elinde defter akşama kadar yazsaydı mesela;
    hiç bu kadar nazara kurban gider miydi?
    Bunca aç kurdun ortasında yavru kuzu gibi meler miydi?

    Nicedir hindiler gibi düşünür; bilmezken aklına geldi Ayten`i çağırmak,kınalı kuzusuna akıl danışmak.

    -Ayten!!! Dedi boğuldu sesi.
    Kimbilir dedi ..Kimbilir hangi safran sarısı düşlerin koynunda uyumakta.

    Oysa Ayten kapı dibinde ,diz çökmüş,bahtına üzülmekte.
    Babam benim yüzümden ölürse kendimi affetmem demekte.

    Ayten davrandı ,açtı kapıyı.
    Babam,benim biricik babam diye boynuna sarıldı.

    -Babam .Bilirim.Dert çekmektesin.Derdini ekmeğine katık etmektesin.
    Bir yol bulalım dersen ben razıyım dert çekmeye.
    Yeter ki senin nur yüzün boğulmasın yeise.

    -Yavrum benim.Kınalı kuzum.Bahtı karalı,yüreği yaralı kuzum.Boşa koysam dolmaz oldu,doluya koysam almaz oldu.
    Bir güzel kızım var idi,gide gide bir tomar paraya yar mı oldu diyeyim?
    Yoksa şu pusu kuranların seni elimden alışını mı seyredeyim?
    Yok mu bir yavuklun,bir gönlünü kaptırdığın.
    Kaç kurtul buralardan.Al bohçanı ,git kurtar kendini.
    Bakma bize.Bir geldik bir gidiyoruz.
    Bugün de ölsek bir ,yarın da.
    Sen yuva kurmalısın.Çoluk çocuğun olmalı.
    Seni ardına alacak bir yiğidin olmalı.

    -Gidemem babam,gidemem.
    Ben sizsiz günyüzü göremem.

    Ağlar Ayten.
    Belki der.
    Belki deli kız gibi olsaydım,bir elimde kağıt,bir elimde kalem.
    Akşama kadar yazsaydım.
    Kim isterdi benimle evlenmek.
    Babamın dizinde otururdum ölene dek.
    Lakin kadere dur denilmiyor.

    -Babam sen ver kararını.Ben razıyım herşeye.Yeter ki dert görmesin ,ağarmasın saçın benim kederimle.

    Baba cesaret aldı bu sözlerden.Sordu kızına;
    -Olur musun Necati`ye hem dünya hem ahrette hanım namına?

    -Baba takdir senin.Boynum kıldan incedir.
    Sen gül yeter ki,yüzün gülmez nicedir.

    -Öyleyse topla çeyizini,dik gelinliğini.
    Yarından tezi yok kuralım düğünü derneği.

    Ayten sarıldı babasının nasırlı ellerine.
    O an düştü bir tomar para ,savruldu yere.

    Sen misin kaderimi çizen bir tutam kağıt?
    Öyleyse yakılsın kınam,gideyim yuvama,tutmayın ardımdan ağıt.
    Dedi Ayten.
    Çıktı gitti kapıdan.

    Hüseyin Ağa bitkin,Hüseyin Ağa yorgun.
    Bir kızı vardı ,o da gidiyor el kapısına,huzurdan mahrum...


    Selcan Aktaş
#04.09.2009 21:33 0 0 0
  • The Boys Are Back - The Boys Are Back Vizyon Tarihi - The Boys Are Back Film Konusu - The Boys Are Back Oyuncuları - The Boys Are Back Fragmanı - The Boys Are Back 2009

    The Boys Are Back 2009

    Gösterim Tarihi: 25 Eylül 2009

    Oyuncular: Clive Owen,Laura Fraser,Natasha Little
    Adam Morgan,Emma Booth

    Yönetmen: Scott Hicks

    Senaryo: Simon Carr

    Senaryo (Kitap): Simon Carr

    Yapımcı: Greg Brenman, Timothy White

    Görüntü Yönetmeni: Greig Fraser

    Müzik: ıan Neil

    Yapım: 2009 ~ Avustralya, İngiltere

    Film Konusu Eklenecek..

    noimage


    The Boys Are Back Trailer

#04.09.2009 21:32 0 0 0
  • Deli Kızın Günlüğü 4 - Selcan Aktaş

    Necati bir anda ne yapacağını şaşırdı. Göğsünde bir yer dışarı fırlayacakmış gibi atıyor,terlikleri habire ayağına geçirmeye çalışıyor,bir türlü beceremiyordu.

    Evin ahalisi arasında bu şaşkın adam için kıkırdaşmalar başlayınca farkına vardı ne kadar aptalca göründüğünün.

    Allah`ım.
    Dedi içinden.
    N`olur sen yardım et.
    He desin babası.
    Bu bir çift masum yeşil göz için ömür boyu çile çekerim billahi.

    Şaşkınlığın farkına varan baba
    -Buyur Necati Bey.Gel şöyle. deyip nokta koydu ortamın kepazeliğine kendince.

    Fesuphanallah dedi kendi kendine.
    Adam kısmısı böyle sevmezdi kadını.
    Sevse de belli etmezdi.
    Bu ne böyle maymuna dönüyordu önünde daha hiç evlenmeden.
    Evlendimi de böyle yaparsa Ayten parmağında oynatır bunu.

    -Hoşgelmişsin.Kahve mi yapsınlar sana çay mı içersin?
    -Bir hoşsohbete kahve katık ederiz Hüseyin Aga.
    -Ayten .Kızım duydun.Beye orta kahve yap.

    Heyecanlandı Necati.Tam da hayal ettiği gibi bu akşam kahvesini Ayteninin elinden içecekti.
    Yanakları al al oldu koskoca adamın.

    Peh şuna bak dedi Hüseyin Aga.Bundan adam olsa ne olur.
    Karı gibi utandı.

    Biran evvel desin ne diyecekse de gitsin deyip başlattı muhabbeti.

    -Buyur Necati Bey.Dinleyelim sebebi ziyaretini.

    Bir kaç ses denemesi ve boğaz temizleme operasyonundan sonra başlayabildi nihayet Necati konuşmaya.

    -Efendim bilirsin ben bu mahallede tanınmış adamımdır.Kimsenin tavuğuna kışt demem.Karısına kızına bakmışlığım yoktur.
    Beş yetimle genç yaşta dul kaldımsa da var gücümle büyütürüm öksüzleri.
    Amma lakin ana şefkatinin yerine geçmez elbet.
    Gariplerim geceleri uyuyacak bir sıcak bir ana koynu ister.
    Sıcak aş işter.
    Para pul da olsa olmuyor işte be Hüseyin Aga.
    Bir erkek bir kadın gibi döndüremiyor evin her ihtiyacını.

    Senelerce hep içimin ısındığı helal süt emmiş mahcup bir ana kuzusu ararım bu yavrucaklara analık edecek.
    Lafın kısası kızın Ayten`e talibim Hüseyin Aga.

    Yıllardır ezberlenmiş cümleler gibi birdenbire dökülüvermişti ağzından bütün bunlar Necati`nin.

    Hüseyin aga tam birşeyler söylemek için ağzını açmıştı ki kapı açıldı.
    Ayten göründü kapıda.
    Tel tel kendinden kınalı saçları,çimen yeşili gözleri narin elleriyle dikkatli bir heykelin parmaklarından çıkmış kadar sade,süssüz ama bir o kadar melekvari bir yaratıktı Ayten.
    Gözlerini tepsiden kaldırmadan `Buyrun` dedi kısık sesiyle.
    Kısık sesle konuşmak terbiyedendi.
    Hiç bir genç kız erkeklerle yükses sesle konuşmaz bir dileği varsa kısık sesle belirtirdi.

    Bu sefer Necati`de bakamadı Ayten`in çimen yeşili gözlerine. Yanakları al al, titreyen parmaklarla aldı kahveyi tepsiden.

    Bir çakıcan şu adamın sıfatına diye geçirdi Hüseyin Aga içinden.Adam demeye bin şahit ister.
    Kapı kapandı yeniden .

    Hüseyin Aga aldı lafı.
    -Bak Necati Bey. Benim kızım gözbebeğimdir.
    Beş oğlandan sonra dünyaya gelmiş olsa da gönlümde yeri ayrıdır. Şimdiye kadar onu inciten anası bile olsa çekti cezasını.
    Lakin evlenme yaşı gelmiştir.
    Eve giden gelenlerin haddi hesabı yok.
    Artık kimseye hayır demeye yüzümüz yok.
    Elbet birine he deyip takacağız yüzüğü.
    Kızımın gönlü olursa ne ala.Yoksa kusurabakma Necati Bey.
    Onun fikrini almam lazım gelir töre gereği.
    Yuva kuracak yuvasında geçinecek odur.Öyleyse evleneceği adamı seçme kararı da kızımındır haliyle.

    Kahvesinin son yudumunu da içen Necati anlayışlı erkek tavırları takınmaya çalışarak;
    -Elbet doğru söylersin Hüseyin Aga. İş Ayten`in iki dudağının arasından çıkacak lafta biter, lakin duydum ki borçlanmışsın öteye beriye.
    Millet kahvede atar tutar arkandan.
    Benden duymuş olma ama borcunu ödemezse Ayten`i kaçırırız diyeni bile duydum.

    Sinirinden ayağa kalkan baba kızımı zorla elimden alacak babayiğit henüz anasının karnından doğmadı diyebildi ancak.
    Kolundan tuttu oturttu Necati köşeye Hüseyin Agayı.

    -Bak Hüseyin Aga.Herşeyin bir yolu yordamı var.böyle köpürerek taşarak olmaz bu işler. Gel bir orta yolunu bulalım. Sen Ayten`in gönlünü et.Ben de kapatayım borçlarını. Öbür türlü herkes üzülecek.
    Gel he de şu işe.Hem kızın mutlu bir yuva kursun.Hem sen borçlarından kurtul.

    Yüzü karmakarışık oldu Hüseyin aganın.
    Ne diyeceğini bilemedi.
    Başını camdan yana çevirdi.

    Bu arada iki kocaman el kavradı ellerini.
    Avucunu açtı.
    Bir tomar para sıkıştırdı.

    -Sen hele bir düşün Hüseyin Aga.Bu akşam koy başını yastığa.Hem kızının hem de ailenin istikbalini düşün.
    Hadi bana eyvallah.Çook rahatsız ettim sizi akşam akşam dedi.

    Çıktı gitti.
    Hüseyin Aga kalakaldı oturduğu yerde.
    Kıpırtısız Necati`nin evden çıkışını izledi.


    Selcan Aktaş
#04.09.2009 21:31 0 0 0
#04.09.2009 21:25 0 0 0
  • Konu: Susma Konuş
    [QUOTE=Nehir]@MiSS-FENER

    Yazı stili derken bir değişiklik istedim.Değişiklilere ve yeniliklere açık olmak lazım değilmi.Ben fikrimi söyledim.çay_güzeli yapar veya yapmaz önemli değil.her paylaşım zaten değerli;)


    Ozaman Yazı Stili Demiyeceksin Ona Değişiklik Yap Biraz Diyeceksin..

    Her Paylaşım Değerlidir Biz Aksini Söylemedik :)
#04.09.2009 21:15 0 0 0
  • Five Minutes Of Heaven - Five Minutes Of Heaven 2008 - Five Minutes Of Heaven Filmi Five Minutes Of Heaven Konusu - Five Minutes Of Heaven Vizyon Tarihi - Five Minutes Of Heaven Fragmanı

    Five Minutes Of Heaven 2008

    Vizyon Tarihi: 12 Mart 2010

    Oyuncular: Liam Neeson,Anamaria Marinca,Andrea Irvine
    Barry Mcevoy,Conor MacNeill

    Yönetmen: Oliver Hirschbiegel

    Senaryo: Guy Hibbert

    Yapımcı: Andrew Lowe, Ed Guiney, Marshall Leviten

    Görüntü Yönetmeni: Ruairi O'brien

    Tür: Dram, Psikolojik

    Yapım: 2008 ~ İngiltere

    1960'larda Kuzey İrlanda'da başlayan şiddet olaylarında farklı siyasi görüşlere sahip iki arkadaşın birbirlerinden ayrılmaları ve yıllar sonra yeniden karşılaşmalarının öyküsü.

    noimage

    noimage

    noimage

    noimage

    Five Minutes Of Heaven Trailer

#04.09.2009 21:07 0 0 0
  • Şeytanın Oteli 2 - Şeytanın Oteli 2 Filmi - Şeytanın Oteli 2 Vizyon Tarihi - Şeytanın Oteli 2 2009 - Fritt Vilt II - Cold Prey 2 - Şeytanın Oteli 2 Oyuncuları - Şeytanın Oteli 2 Film Afiş - Şeytanın Oteli 2 Resimleri

    Şeytanın Oteli 2 2009

    Vizyon Tarihi: 18 Eylül 2009

    Oyuncular: Viktoria Winge,Fridtjov Såheim,Mads Sjøgård Pettersen
    Andreas Cappelen,Bernhard Ramstad

    Yönetmen: Mats Stenberg

    Senaryo: Thomas Moldestad

    Yapımcı: Martin Sundland, Kristian Sinkerud

    Görüntü Yönetmeni: Thomas Moldestad

    Müzik: Magnus Beite

    Tür: Gerilim, Korku

    Yapım: 2008 ~ Norveç

    Film Konusu Eklenecek..

    noimage


    Şeytanın Oteli 2 Trailer

#04.09.2009 21:00 0 0 0
#04.09.2009 20:48 0 0 0
  • Konu: Sarı Saten
    Sarı Saten - Sarı Saten 2009 - Sarı Saten Filmi - Sarı Saten Oyuncuları - Sarı Saten Film Konusu - Sarı Saten Vizyon Tarihi - Mehmet Çoban

    Sarı Saten 2009

    Gösterim Tarihi: 25 Eylül 2009

    Oyuncular: Menderes Samancılar, Anton Algran, Bülent Sharif
    Hatice Balaban çoban

    Yönetmen: Mehmet çoban

    Senaryo: Doğan Akhanlı, Hatice Balaban çoban

    Müzik: Kemal Sahir Gürel

    Yapım: 2009 ~ Türkiye

    Dağıtım: Cinefilm


    Berlin'de lisede okurken zorla evlendirilmek istenince evinden kaçan 17 yaşındaki Meryem, sığındığı dayısının oğlu Bilal tarafından aylarca cinsel şiddete maruz kalır. Sonunda isyan eden Meryem'e taksi şoförü Galip Abi (Menderes Samancılar) yardım eder ve onu bir melek gibi koruma altına alır.

    Aradan 17 yıl geçer. Bu kez Meryem'in hayattaki tek varlığı, 17 yaşındaki biricik kızı Esra aynı tehlikeyle karşı karşıyadır. Meryem, ya kaderine boyun eğecek, ya da harekete geçip kızını kurtaracaktır.

    Notlar:

    Sarı Saten, Avrupalı Türklerin çok yakın geçmişinde yaşadığı sosyal çatışmaya örnek bir hikâyeye, sanatsal bir özeleştiriyle bakıyor. Hayatının renklerini çok erken kaybetmiş genç bir kadın, onu hayatta tutmayı başarmış bir adam, sürekli olarak hesaplaştığı ve yüzleştiği geçmişi ve onu hayata bağlayan kızının öyküsü Sarı Saten'in beyaz perde için geri sayımı başladı.

    Senaryosunu Hatice Balaban Çoban ve Doğan Akhanlı'nın yazdığı, yönetmenliğini Mehmet Çoban'ın üstlendiği SARI SATEN'in başrolünü senaristlerden Hatice Balaban Çoban, Menderes Samancılar ile paylaşıyor. Ünlü Alman Aktör Anton Algran'ın da rol aldığı film, çok sayıda Türk ve Alman oyuncuyu kucaklıyor. Algran'ı Türkiye Tom Cruise birlikte oynadığı Valkyre Operasyonu'ndan tanıyor. Hatice Balaban Çoban'ın canlandırdığı Meryem karekterinin kızı ise bir genç bir Alman sinema oyuncusu tarafından sahneleniyor. Arkadaş çevresi arasındaki çok sayıda Türk sayesinde rolünü başarılı bir şekilde yansıtan Lisa Hahn, daha önce Fashion Victims isimli filmde rol almıştı.

    Almanya'da yayın hayatını sürdüren Türk kanalı TÜRKSHOW TV'deki bir programına telefonla bağlanan izleyici karşısındaki sabrının yer aldığı video görüntüleri, video paylaşım sitelerinde izlenme rekoru kırınca ülkemizde ünlenen Sosyal Hizmetler Uzmanı Şerif ISSI'nın da rol aldığı sinema filmi, renkli oyuncu kadrosuyla da izlenmeye değer. Yönetmen Mehmet Çoban, ilk uzun metrajlı yapıtı için; "Avrupa'da yaşayan biz Türklerden sinema aracılığı ile ana vatanımıza gönderdiğimiz bir içten selamdır Sarı Saten. Avrupa'da olduğu gibi Türkiye'de de sinemaseverin beğenisine sunacağımız Sarı Saten'e gerçek rengini, dokusunu, ruhunu izleyicilerin göstereceği ilgi verecek" diye konuştu.

    noimage
#04.09.2009 20:45 0 0 0