Benim Gibi..
Yalnızca yağmur yağdığında seviyorum bu şehrin insanlarını..
Herkesin yüzü gözü ıslak,
Başları eğik omuzlarının arasında..
Yağmur yağdığında... Herkes..
Benim hep olduğum gibi...
_________________________
Aşk
bir tek senin görebileceğin bir yerden
sana gülümsüyorum...
onların duydukları kahkahalarım değil
aşkı tarif gerekirse sana
anlatayım
aşk ne biliyor musun
benim sana yaşadığım,
senin durmadan üstüne bastığın...
Cezmi Ersöz e aittir. Gerçi Uzun olduğu için okumaya üşeniyor arkadaşlar.. Ne yazıkki Bizim milletimiz biraz tembel bu konuda.. Okuma zahmetinde bulunduğun için ben teşekkür ederim..
Telefonlarıma cevap vermeyeceksin&Cevap versen bile, öyle yorgun öyle
isteksiz çıkacak ki sesin, bir küfür gibi Sevmeyeceksin beni&Biliyorum bu şehri bana dar edeceksin Çünkü anladın; sevgimden tanıdın beni.O yanık, o hasta bakışımdan&Uçuruma atlar gibi sevdalanışımdan Sevmek deyince, hemen ardından, ölüm, dememden anladın Anladın ve kardeşini bir kabustan uyandırır gibi çırılçıplak gerçeğe uyandırdın beni; uyandırdın ve kaçtın
Çünkü sen de benim gibiydin; sen de benim gibi seni sevmeyeni sevdin hep.Sana acı çektireniSeni aramayanı, telefonlarına çıkmayanı, çıkınca seninle bir küfür gibi konuşanı sevdin Sen de benim gibi seni incitip üzeni sevdin hep. Bakışından hissettim bunu, kokundan, dokunuşundan&
Beni sevmeyecektin biliyorum ama&Ama, öyle susamıştımki kendim gibi birini
sevmeye Öylesine muhtaçtımki gercekten incitilmeye, gercekten acı
çekmeye, kendim gibi birini özlemeye öylesine muhtaçtım ki, seni tanır tanımaz çözüldüm. Sana da olmuştur Öylesine susamışsındır ki sevilmeye, kendin gibi birini bulunca tutamaz kendini, herşeyi, belkide söylenmiycek her şeyi o an, garip bir telaşla söylersin Hatta söylerken anlarsın, söylememen gereken şeyleri söylediğini hissedersin, battığını, giderek çıkmaza girdiğini Ama yine de engelleyemezsin kendini tutamazsın.
Aleyhinde olabilecek herşeyi söylersin&Üstelik bunu anladıkca daha da
batırmak istersin kendini Biraz daha zor duruma düşürmek Daha da kaybetmek, daha da dibe batmak istersin Sanki bile isteye kendi
mutlulugunu kendi elinle bozmak istersin Kendinden gizli bir öç alır gibi.
Sanki hiç mutlu olmak istemiyormuş gibi Sanki hiç sevilmek istemiyormuş gibi
Bir tür gurur muydu bu?
Birgün nasılsa ve hiç olmadık bir anda alınıp kopartılmadan, kendi ellerimizle onu yok etmek, bizim gibilerin mutluluğuna tahammül edemeyen bu hayatta, bu hayatın zorba kurallarına bir tür başkaldırmak mıydı?
Bir şizofren çocuk tanımıştım bir gün.Tam karşımda oturuyordu.gencecik, yakışıklı bir çocuktu.Şizofren olduğunu biliyordu.Biliyordu iyileşemiyeceğini İki de bir, önce kolunu uzatıp, sonra avucunu açıyor; Mutluluk vuçlarımdaydı, yakalamıştım ama kaçtı diyor, kaçtı, derken avuçlarını boşluğa kapatıyordu
Hiç unutmuyorum, bu hareketi defalarca yapmıştı Yine hiç unutmuyorum; burjuvalara özenen bir ailede büyüdüm ben.Görgü kitabı masanın üstünde dururdu hep. Annem o kitabı defalarca ezberletirdi bize.Yemeğe nasıl oturulacak..çorba nasıl içilir? Kaşık nerede, çatal nerede durmalı Balık nasıl yenir? Peçete nasıl katlanır Sinemada nasıl oturulur
Ben de eskiden senin gibi saftım.İnanırdım bu dünyada bile şölenler
olacağına Bu dünyada anne, baba, kardeşler, bir sofrada lekesiz bir mutluluk
yaşayabilirler diye inanırdımO kasvetli görgü kuralları kitabına rağmen
inanırdım Önce dilediğim gibi başlardı herşey.Herkes bir arada, sonsuz mutlu gibi&Sonra birden hiç beklenmedik bişey olur, biri ağlayarak odaya kaçardı&İçerden, arka odadan, ağlamaklı, sonsuz küskün sesler gelirdi; bıktım artık, bıktım, usandım hepinizden, gideceğim buralardan, yetti artık!
Ben de senin gibi saftım o zamanlar Gidilecek neresi var dı ki derdim İşte
hep birlikteyiz Alemi var mı bu mutluluğu bozmanın? Sonraları çok sonraları anladım.Meğer biz, bizim aile, herkes, tesadüfen bir araya gelmişiz tesadüften de öte Biz bizim aile, herkes, aslında hiç istemeden, nedeni bilinmeyen bir zorunluluk sonucu bir araya gelmişiz Aslında biz bir araya gelmemek için yaratılmışız. Hayatın en büyük yanlışıymış bizim bir arada olmamız!
Evet cok geç anladım Bıraktım lekesiz mutlulukları; ben kavgasız, üzüntüsüz bir pazar sofrası özlerken, aslında herkes annem, babam, kardeşim o evden uzaklara, hiç dönmemek üzere çok uzaklara gitmek istiyormuş
Dünyanın en mutsuz otogarı Dünyanın en imkansız istasyonuydu bizim evimiz Yıllarca uzaklara, cok uzaklara gitmek isteyip, bir türlü gidemeyenlerin
sonsuz bekleme durağıydı bizim evimiz İşte bu yüzden sevmek benim için bir tutsaklıktı, tuzaktı böylesi sevip bağlanmak.Uzaklara cok uzaklara gitmek isteyenleri engellemekti.
Sevgi yüzünden bizim ailedeki hiç kimse istediği yere gidemiyordu Birbirimize duyduğumuz sevgi, aynı zamanda bizi birbirimize düşman ediyordu
Hem biz, bizim aile Güneşli bir günde ansızın başlayan sağanak yağmurlar
gibiydik Bu yüzden hep hırçın, hüzünlü, kırgındık Bu yüzdendi, her şeyi, çok iyi gidiyor sanırken, içimizde yükselmesine bir türlü engel olamadığımız o felaket duygusu.. Anlamıştım senin ailen de böyleydi Üstelik öyle severlerdi ki sizi, birgün hiç olmadık bir anda, aslında istenmeyen çocuklar olduğunuzu öylerlerdi size! Sana ya da kardeşine Tesadüfen dünyaya geldiğinizi Beklenmedik bir misafir olduğunuzu! Aksi gibi, istikbaliniz için hiçbir şeyi esirgemediklerini söyledikten sonra söylerlerdi böyle sıradan şeyleri! Sizin için&Senin için hiçbir fedakarlıktan kaçınmadıklarını söyledikten sonra
Senin de ailen benimki gibiydi&Güneşli bir günde ansızın başlayan sağanak
yağmurlar gibiydi Bu yüzden sen de benim gibi böyle hırçın, hüzünlü, kırgınsın her şeye.
Yıllar önce tanıdığım o şizofren çocuk gibi; tam mutluluğu yakalamışken kaybetmiş gibisin hep Ben beni istediğim gibi sevmemiş olan annemin hayaletini arıyorum imkansız kadınlarda Sen, seni istediğin gibi sevmemiş olan babanın hayaletini arıyorsun imkansız erkeklerde Biliyorum ne ben o kadını bulacağım ne de sen o erkeği bulacaksın Ve ne acı ki, hep bizi sevmemiş olanları seveceğiz ikimizde Ne acıki, hep bizi incitip üzenlere Bağlanacağız Telefonlarımıza çıkmayanlara Çıksa bile küfür gibi konuşanlara sevdalanacağız Bizden bir çift güzel laf esirgeyenleri özleyecegiz. Ölesiye, amansız seveceğiz onları Biliyorum, bu yüzden odan böyle Güncelerin ortalık yerde Kitapların orada, burada Anıların saçılmış ortalık yere Her şeyin darmadağın Biliyorum bu yüzden düzenden, adı düzen olan her şeyden nefret ediyorsun Sen de benim gibi; toparlayıp da ne yapacağım, düzenli olunca ne olacak; sonunda bir gün biri gelip her şeyi, biriktirdiğim, düzenlediğim, üzerine özenle titrediğim her şeyi daha önce hep olduğu gibi hiç beklemediğim bir anda savurup, bozup
gitmeyecek mi, diye düşünüyorsun Biliyorum, sen benim için hiç bir zaman ulaşamayacağım annemin hayaletisin Ailemdeki insanlar gibisin çok duygusal çok güçlü, çok yaralı Onlar da senin gibi seninkiler gibiydi Aklı başında, mazbut insan rolünü oynamaktan ve ertelenmiş düşleri yüzünden yorgun düşmüş, yarı çılgınlardı Hepsi yanlış evde ve yanlış bir yerde yaşadıklarını söylerlerdi Düşleri çok garipti En kısa yolculuk bile onları yorduğu halde; okyanusları aşmayı ve başka kıtalara gitmeyi düşlerlerdi Yine aradım seni, yoksun&bulsam, benimle küfür gibi konuşacaksın Bir kere çözüldüm sana Bir kere sana senin gibi olduğumu hissettirdim Oysa baştan beri biliyordum; sen.seni sevmeyenleri seversin.Tıpkı benim gibi Ama öyle özledim ki benim gibi birini sevmeyi Öyle özledimki kendim gibi biri tarafından incitilmeyi, üzülmeyi Yine aradım seni yoksun Beni de birileri arıyor Beni de kendi gibi birini sevmeyi özleyenler arıyor Kendi gibi biri tarafından incitilmeyi, üzülmeyi özleyen birileri arıyor.
Hiç cevap vermiyorum BEN SENİ İSTİYORUM, SENİ ARIYORUM
Kayıtsızlığınla beni yok ediyorsun, geride sen kalıyorsun.Ama seni de biri yok ediyor. Aslında bu oyunda herkes birbirini yok ediyor Ben birilerini, o birileri başkalarını.Sen beni Seni bir başkası& Hem çok iyi biliyorum; beni sevsen bile hiç kapanmayacak bu yaram&Seni biri sevse de hiç kapanmayacak bu yaran& Hiç kapanmayacak! &Avuçların hep boşluğa kapanacak.Tıpkı o şizofren genç gibi
Yahu zaten faizin kendisi haram.. Hayır işine de faiz karıştırdıktan sonra nerede kaldı bu işin hayrı Allah'ınızı severseniz ya..
Paylaşımınız için teşekkürler Lemyezel.
Bu diyeti benim çalıştığım yerde bir bayan uyguladı.. 1 hafta zor dayandı zaten 2,5 kilo verdiğini söylüyor.. 2-3 Kilo için bence bu işkenceye değmez.. İnsan kendine baştan dikkat etmeli daha sonradan kendi vucuduna bu eziyeti etmek yazık günah bence..
Arkadaşım mehdi nin kim olduğu belli olsaydı Bediuzzaman Hz. kendisi olmadığıın ispatlamak için neden bunca uğraşssın. Mehdi ile ilgili sadece şahsına ait özellikler bildirilmiştir. Bunlarda gönderdiğim yazıda yazıyor zaten..
Aslında böyle uzun yazılarla main-board kullanıcıları pek ilgilenmiyor ama önemli bir mevzu olduğunu düşündüğüm için yazıyı bölmek istemedim hepsini aktardım..
Teknolojik aletlerin gerçekten insanlar üzerindeki etkisi büyük. Özellikle televizyon insan zekasının gelişmesinde önemli derecede etkiliyor. Bu yüzden bilim adamları 1-2 yaş arasındaki çocukların televizyondan uzak tutulmadığı takdirde konuşmayı geç öğrendiklerini ve 3 kelimelik cümle kurabilecek yaşta olmalarına rağmen kuramadıklarından dolayı çocuklara televizyon özelliklede müzik kliplerinin izletilmemesi gerektiğini açıklamışlar. Bu hastalığa da klip sendromu adı verilmiş.
Gerçekten önemli bir konuya değindin arkadaşım sağol..
Bediüzzaman Eserlerinde, Kendisinin "Son Müceddid" Ve "Mehdi" Olmadığını Delilleriyle Birlikte Açıklamıştır
RİSALE-İ NUR'UN GELECEK ASIRLARA IŞIK TUTAN BİR ESER OLMASI, BEDİÜZZAMAN'IN SON MÜCEDDİD YA DA MEHDİ OLDUĞUNU GÖSTEREN BİR DELİL DEĞİLDİR; TÜM İSLAM ALİMLERİNİN ESERLERİ GELECEK ASIRLARI AYDINLATMAKTADIR
Büyük İslam alimi Bediüzzaman Said Nursi Risale-i Nur Külliyatı'nda, sahih hadislerle bildirilen Hz. Mehdi'nin çıkışı ve İslam ahlakını tüm dünyaya hakim kılması konusuna geniş yer vermiştir. Bediüzzaman bu açıklamalarında kendisinin Mehdi olmadığını da açıkça ifade etmiştir. Mehdiyet konusunda kendisine hüsn-ü zan besleyen kimselere "kendisinin Hz. Mehdi olmadığını" (Emirdağ Lahikası, s. 266), "Hz. Mehdi'nin yalnızca bir eri, neferi ve öncüsü olduğunu" (Barla Lahikası, s. 162), "eserleri ve yaptığı çalışmalar ile Hz. Mehdi'ye zemin hazırladığını" (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 189), "Hz. Mehdi'nin kendisinden bir yüzyıl sonra geleceğini" (Kastamonu Lahikası, s. 57) belirterek bu konuya açıklık kazandırmıştır.
Ancak Bediüzzaman eserlerinde bu konuyu hiçbir şüphe bırakmayacak şekilde, delilleriyle birlikte açıkladığı halde, Bediüzzaman'ın "...Bu hakikatdan anlaşılıyor ki; sonra gelecek o mübarek zat Risale-i Nur'u bir programı olarak neşr ve tatbik edecek (yazma ve dağıtma yoluyla yayacak ve uygulayacak). (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 9) sözleri doğrultusunda "Hz. Mehdi'nin Risale-i Nur'u kendisine bir program yapmasının, Bediüzzaman'ın "son müceddid" olduğunu gösterdiği" şeklinde bazı yanlış fikirler öne sürülmektedir. Bediüzzaman'ın "Risale-i Nur, bu asrı ve gelecek asırları tenvir edecek (aydınlatacak, nurlandıracak) olan bir mucize-i Kur'âniyedir (Kuran mucizesidir)." (Tarihçe-i Hayat, s. 463) sözleri de bu doğrultuda yanlış şekillerde yorumlanmakta; "Risale-i Nur'un gelecek asırlara yol gösterici özellikte olmasının, Bediüzzaman'ın Mehdi olabileceğinin işareti olduğu" dile getirilmektedir. Oysa ki "Hz. Mehdi'nin görevlerini yerine getirirken Risale-i Nur'dan istifade etmesi, Bediüzzaman'ın ya da Risale-i Nur'un Mehdiyet görevini üstlenmiş olduğunun bir göstergesi değildir."
Bediüzzaman'ın kaleme aldığı, hem çok derin bir Kuran tefsiri, hem de materyalist felsefeyi reddeden ve iman hakikatlerini en iyi şekilde ortaya koyan çok önemli bir eser olan Risale-i Nur Külliyatı, yüzlerce insanın iman etmesine, Allah'a yakınlaşmasına ve doğru yolu görmesine vesile olmuştur. Bediüzzaman, samimi ve hikmetli üslubuyla ahiret, kader, iman gibi birçok konuyu ülfet kırıcı ve düşündürücü bir üslupla anlatmış ve bu yolla yaratılış hakikatlerinin, akıllara ve vicdanlara yerleşmesine vesile olmuştur. Bediüzzaman Said Nursi'nin eserleri Müslümanlara yol gösterici bu nitelikleriyle son derece önemlidir.
Hz. Mehdi, görevlerini yerine getirirken hak kitabımız Kuran Kerim-i ve Peygamberimiz (sav)'in hadislerini kendisine rehber edinecektir. Ancak bunun yanı sıra, Peygamberimiz (sav)'den bu yana gelmiş geçmiş tüm büyük İslam alimlerinin, bugüne kadar yaşamış olan müceddidlerin eserlerinden ve fikirlerinden istifade edecektir. İmam Gazali, İmam Rabbani, Mevlana Halid, İmam Suyuti, Bediüzzaman Said Nursi gibi büyük İslam alimleri arkalarında Müslümanlara yol gösterici nitelikte önemli eserler bırakmışlardır. Hz. Mehdi, Risale-i Nur Külliyatı'ndan olduğu kadar, bu değerli mütefekkirlerin çalışmalarından da aynı şekilde faydalanacaktır. Bu eserlerin her biri Risale-i Nur Külliyatı gibi gelecek asırları tenvir edecek yani Müslümanlara ışık tutacak, yol gösterecek eserlerdir. Hz. Mehdi geldiğinde tüm bu eserlerin yürürlükten kalkması için hiçbir sebep yoktur. Elbette ki Müslümanlığın esasları hakkında derin tefekkürler içeren tüm bu eserlerden istifade edilecektir. Ancak "Hz. Mehdi'nin, İmam Gazali'nin, İmam Rabbani'nin ya da Mevlana Halid'in eserlerinden istifade etmesi bu İslam alimlerinin son müceddid ya da Mehdi olduklarını nasıl göstermez ise, Risale-i Nur Külliyatı'ndan istifade etmesi de Bediüzzaman'ın son müceddid olduğunu gösteren bir delil değildir".
Hz. Mehdi olmak ayrı, bir eserin gelecek nesillere ışık tutması, yol göstermesi ayrı bir konudur. Nitekim Hz. Mehdi görevlerini yerine getirirken, dünyadaki tüm bilimsel eserlerden; biyoloji ya da felsefe üzerine hazırlanmış çalışmalardan da faydalanacaktır. Ya da Materyalizmin geçersizliğini ortaya koyarken materyalist felsefe aleyhinde yazılmış bilimsel çalışmaları veya Darwinizm ile ilgili eserleri de kullanacaktır. Hz. Mehdi'nin bu bilimsel eserlerden faydalanması da herhangi bir şeyin göstergesi değildir. Önemli olan Hz. Mehdi'nin dünya çapında yapacağı icraatlardır.
Bir şahsın Hz. Mehdi olabileceğinden bahsedilmek için, bu şahsın herşeyden önce Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde belirtilen özelliklere uyması ve yerine getireceği bildirilen görevleri yerine getirmesi gerekmektedir. Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde ve Bediüzzaman gibi büyük İslam alimlerinin eserlerinde Hz. Mehdi ortaya çıktığında gerçekleşmiş olması gereken pek çok alamet sayılmaktadır. Hz. Mehdi'nin soyu, fiziksel özellikleri, icraatları yüzlerce sahih hadis ile bildirilmiştir. Hz. Mehdi ortaya çıktığında tüm Müslümanlar arasında İslam Birliği'ni kuracak, Hıristiyan dünyasıyla ittifak yapacak, Hz. İsa'yla buluşacak ve birlikte namaz kılacak, Hz. İsa'yla beraber İslam ahlakını tüm dünyaya hakim kılacaktır. Bu özellikleri taşımayan ve bu büyük görevlerin hepsini birarada yerine getirmemiş bir şahsın Hz. Mehdi olmasından bahsedebilmek mümkün değildir. Bediüzzaman da yaşadığı yüzyılın kutbu olarak çok büyük bir iman hizmeti vermiştir ancak bu görevleri yerine getirmemiştir. Bu nedenle Hz. Mehdi olduğundan bahsedebilmek söz konusu değildir. Nitekim kendisi de eserlerinde bunu çok açık bir şekilde ifade etmiştir
BEDİÜZZAMAN, RİSALE-İ NUR'UN HZ. MEHDİ'NİN "BİRİNCİ VAZİFESİNE BAZI CİHETLERDE YALNIZCA ÖNCÜLÜK ETTİĞİNİ" BELİRTMİŞTİR; HZ. MEHDİ'NİN BU ESERLERDEN İSTİFADE ETMESİ BEDİÜZZAMAN'IN MEHDİ OLDUĞUNUN BİR GÖSTERGESİ DEĞİLDİR
Kardeşlerimin ikinci iltibası (yanlışlığı): Fâni (geçici) ve çürütülebilir bir şahsiyeti, BÂZI CİHETLERLE (yönleriyle) BİRİNCİ VAZİFEDE PİŞDARLIK (öncülük) EDEN Nur Şâkirdlerinin (talebelerinin) şahs-ı mânevîsini temsil eden o âciz kardeşine veriyorlar. Halbuki bu iki iltibas (yanlışlık, karıştırma) da Risale-i Nurun hakikî ihlâsına ve hiçbir şey'e, hattâ mânevî ve uhrevî makamata dahi âlet olmamasına bir cihette (yönden) zarar verdiği gibi, ehl-i siyaseti de (siyaset ehlini de) evhama (kuruntuya, vehime, olmayan bir şeyi olur zannı ile endişeye) düşürüp Risale-i Nur'un neşrine (yayınlanmasına, dağıtılmasına, duyurulmasına) zarar gelir. Bu zaman, şahs-ı mânevi zamanı olduğu için, böyle büyük ve bâki (ebedi) hakikatlar, fâni (geçici) ve âciz ve sukut edebilir (kusur işleyebilen) şahsiyetlere bina edilmez.
Bediüzzaman Nur talebelerinin Mehdilik konusunda kendisine hüsn-ü zan beslediklerini ancak bunun, "karıştırmadan kaynaklanan bir yanlışlık olduğunu" dile getirmektedir. Bu sebeple de kendisi için, "bu şekilde söylemeyin; böyle bir Mehdilik iddiasında bulunmayın" demektedir. Bediüzzaman böyle yanlış bir hüsn-ü zanda bulunulmasının Mehdiyet konusunda "yanlış bir zan" oluşmasına ve böylece iman ehlinin yanlış yönlendirilmesine neden olacağını; sonuçta da bu durumun, Müslümanların gerçek Hz. Mehdi'yi fark etmelerine engel olabileceğini söylemektedir.
Dikkat edilirse Bediüzzaman bu sözlerinde ne kendisinin ne de Nur şakirtlerinin, Hz. Mehdi'nin birinci vazifesini yerine getirdiklerini söylememektedir. Kendisinin "Hz. Mehdi'nin birinci vazifesi olan iman hakikatleri konusunda HZ. MEHDİ'YE SADECE ÖNCÜLÜK ETTİĞİNİ ve BUNU DA YALNIZCA "BAZI CİHETLERDE (yönlerde)" YERİNE GETİRDİĞİNİ" ifade etmektedir. Hz. Mehdi'nin birinci vazifesi olan materyalist felsefenin "TÜM DÜNYADA VE TAM ANLAMIYLA ETKİSİZ HALE GETİRİLEREK YIKILMASI"nın ise ancak Hz. Mehdi'nin yerine getireceği hizmetler neticesinde gerçekleştirileceğini belirtmektedir (Emirdağ Lahikası, 259).
Önceki satırlarda da açıklandığı gibi Hz. Mehdi'ye birinci vazifesinde öncülük edecek olan bu çalışmalar, Hz. Mehdi'nin yararlanacağı pek çok ilmi eserden biri olacaktır. Ancak nasıl ki İslam alimlerinin eserlerinden, bilimsel ya da felsefi çalışmalardan istifade etmesi, bu çalışmaların Mehdilik görevini üstlendiğinin bir delili değilse, "Hz. Mehdi'nin Risale-i Nur'u kendine bir program yapması ve bunlardan yararlanması da bu eserlerin Mehdiyet görevini gördüğünün bir ifadesi değildir"
BEDİÜZZAMAN'IN NEDEN MEHDİ OLAMAYACAĞINI YÜZLERCE SAYFA BOYUNCA DELİLLERİYLE BİRLİKTE AÇIKLAMIŞ OLMASI, "BEN MEHDİ DEĞİLİM" SÖZLERİNİ "USULEN" SÖYLEMEDİĞİNİ AÇIKÇA ORTAYA KOYMAKTADIR
Yaşadığı dönemde yakın çevresinde Bediüzzaman'a Hz. Mehdi olup olmadığı yönünde sorular yöneltilmiştir. Bediüzzaman kendisine sorulan bu soruya "Hayır, ben Mehdi değilim" diyerek cevap vermiş, ancak bunun yanında yüzlerce sayfa boyunca neden Mehdi olamayacağını gerekçeleriyle birlikte delillendirerek açıklamıştır. Açıktır ki eğer Bediüzzaman Mehdi olsaydı, sadece "ben Mehdi değilim" derdi ve böylece konu kapanırdı. Aksini ispatlamak için yüzlerce sayfa boyunca uzun uzun açıklama yapmaya hiçbir şekilde ihtiyaç duymazdı. Onu böyle detaylı bir açıklamaya yapmaya ne zorlayabilirdi ki? Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde, Hz. Mehdi'nin "Mehdilik iddiasıyla ortaya çıkmayacağı" belirtilmiştir. Ancak böyle bir şeyin gizlenmesi gerekiyorsa, bunun için sadece tek bir cümle ile "ben Mehdi değilim" demek yeterlidir. Bu sözler neden ikna edici olmasın; reddetmek için uzun uzun yüzlerce sayfa yalan söylenmesine neden gerek olsun? Nitekim İmam Rabbani, Mevlana Halid gibi tarih boyunca yaşamış olan birçok İslam alimine ve müceddide Hz. Mehdi olup olmadıkları sorulduğunda, bu kişiler de "Ben Mehdi değilim" demişlerdir. Eserlerinde de Peygamberimiz (sav)'in hadisleri doğrultusunda ahir zamanda gelecek Hz. Mehdi'nin özellikleri detaylı olarak anlatmışlardır.
Ancak Hz. Mehdi geldiğinde, ona da böyle bir soru yöneltildiğinde "ben Mehdilik iddiasında bulunmuyorum" diyecektir. Ama yüzlerce sayfa boyunca açıklama yapıp bunun aksini ispatlamaya da çalışmayacaktır. Hz. Mehdi seyyid olacak, ancak, "ben seyyid değilim, Hz. Mehdi şu özelliklere sahip olacak, şu görevleri yerine getirecek ben bu özellikleri taşımıyorum" gibi izahlar yapmayacaktır.
Ama eğer bu durumu açıklayabilmek için, "ben Hz. Mehdi değilim" denmesi yeterli değildir, yüzlerce sayfa yalan söylenmesi gerekiyor" deniyorsa, bunun mantığının da açıklanması gerekir. Bediüzzaman'ın risalelerdeki "Hz. Mehdi'nin kendisinden bir yüzyıl sonra geleceği, kendisinin Hz. Mehdi'nin sadece bir eri, neferi ve öncüsü olduğu, yaptığı çalışmalarla Hz. Mehdi'nin hizmetleri için zemin hazırladığı, Hz. Mehdi'nin üç büyük vazifesini birarada yerine getirmesiyle tanınacağını, kendisinin ise bunu gerçekleştirmediği" yönündeki yüzlerce sayfa açıklamalarının tümünün yalnızca "Mehdiliğini kabul etmemek için usulen söylenmiş sözler" olduğunu iddia etmenin hiçbir mantığı yoktur. Bediüzzaman gibi büyük bir İslam aliminin, 'sırf usulen söylenmiş olması için' yüzlerce sayfa boyunca tüm İslam ümmetini aldatacak izahlara yer vermesi, üstelik de tüm bunları Peygamberimiz (sav)'in sahih hadislerine dayandırması hiçbir şekilde söz konusu değildir. Bediüzzaman'ın Mehdiliğini kabul etmemek için yüzlerce sayfa boyunca yalan söylediğini ve Müslümanları yanlış bilgilendirdiğini iddia etmek, çok açıktır ki, derin bir Allah korkusuna ve güçlü bir imana sahip böyle değerli bir İslam alimine karşı çok büyük bir bühtan ve iftira olur. Vefatından yıllar sonra böyle bir iddia ile ortaya çıkılması ise, her ne kadar iyilik adına ve Bediüzzaman'a duyulan sevgi adına da yapılmış olsa, vicdanen hiçbir şekilde kabul edilemez. Bu nedenle Bediüzzaman'ın Mehdiyet konusundaki gerçek düşüncelerinin tam anlamıyla ortaya konmasında fayda vardır.
Bu kitap boyunca yer verilen, Bediüzzaman'ın eserlerinde yüzlerce sayfa boyunca anlattığı Mehdiyet konusuyla ilgili tüm izahları, Bediüzzaman'ın Hz. Mehdi olmadığını delilleriyle birlikte ortaya koymaktadır. Bu gerçeğin anlaşılması için Bediüzzaman'ın bu konuda verdiği delillerden bazılarını kısaca şöyle sıralayabiliriz:
1. Bediüzzaman "Hz. Mehdi'nin seyyid olacağını; kendisinin ise seyyid değil Kürt olduğunu" (Emirdağ Lâhikası, s. 266), (Tenvir, Şualar, s. 365) (Münazarat, s.84; Tarihçe-i Hayat, s.228; Bediüzzaman ve Talebelerinin Mahkeme Müdafaları, s.18);
2. "kendisinin Hz. Mehdi'nin bir eri, neferi ve öncüsü olduğunu" (Barla Lâhikası, s. 162);
3. "eserleri ve yaptığı çalışmalar ile Hz. Mehdi'ye zemin hazırladığını" (Sikke-i Tasdik-ı Gaybî, s. 189);
4. "Hz. Mehdi'nin kendi yaşadığı dönemden bir yüz yıl sonra geleceğini" (Kastamonu Lâhikası, s. 57);
5. "Hz. Mehdi geldiğinde kendisinin vefat etmiş olacağını" (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, sf. 172)
6. "kendisinin ve Risale-i Nur'un Mehdi sanılmasının bir hata ve karıştırma olduğunu" (Emirdağ Lahikası, s. 266) açıklayarak Mehdi olmadığını ifade etmiştir.
7. "Hz. Mehdi'nin siyaset, saltanat ve diyanet aleminde üç büyük vazifeyi birarada yerine getireceğini" (Şualar, s. 456), (Şualar, s. 590), (Emirdağ Lahikası, s. 259-260) belirtmiştir; ancak kendisi bu üç görevi birarada yerine getirmemiştir.
8. "Hz. Mehdi'nin "materyalizm, ateizm ve Darwinizm gibi temeli Allah'ı inkar etme üzerine kurulmuş olan dinsiz akımları "tam anlamıyla" etkisiz hale getirerek insanların imanını kurtaracağını" (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 9), (Emirdağ Lahikası, s. 259) belirtmiştir; ancak bu dinsiz akımların ortadan kalkması Bediüzzaman hayattayken "tam anlamıyla" gerçekleşmemiştir.
9. "Hz. Mehdi'nin, "Peygamberimiz (sav)'in halifesi ve tüm Müslümanların manevi lideri" ünvanını taşıyarak İslam ahlakının esaslarını yeniden canlandıracağını" (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 9), açıklamıştır; ancak kendisi tüm inananların halifesi (manevi lideri) vasfını taşımamıştır.
10. "Hz. Mehdi'nin tüm dünyaya barış, adalet ve hakkaniyet getireceğini ve İslam alemi üzerindeki zulmü kaldıracağını" (Emirdağ Lahikası, s. 259), (Mektubat, s. 411-412), (Mektubat, s. 440), (Şualar, s. 456) belirtmiştir; ancak bu durum Bediüzzaman hayattayken gerçekleşmemiştir.
11. "Hz. Mehdi'nin 'Müceddid-i Ekber' yani 'en büyük müceddid' vasfını taşıyacağını" (Tılsımlar Mecmuası, s. 168) bildirmiştir; ancak Bediüzzaman bu ünvana sahip olmamıştır.
12. "Hz. Mehdi'nin tüm mezhepleri kaldıracağını ve "en büyük müçtehid" (ihtiyaç oluştuğunda ayetlerden hüküm çıkaran büyük İslam alimi ve önderi) olarak içtihad yapacağını (Tılsımlar Mecmuası, s. 168), (Mektubat, s. 411-412) belirtmiştir; ancak Bediüzzaman mezhepleri kaldırmamış, Şafi mezhebine uymuştur. (Emirdağ Lahikası, s. 38), (Büyük Tarihçe-İ Hayat, s.202), (Büyük Tarihçe-İ Hayat, s. 206) (Emirdağ Lahikası, s.573)
13. "Hz. Mehdi'nin İslam Birliği'ni sağlayacağını" (Emirdağ Lahikası, s. 260) belirtmiştir; ancak Bediüzzaman yaşadığı dönemde tüm dünya Müslümanlarını tek bir çatı altında toplayarak İslam Birliği'ni oluşturmamıştır.
14. "Hz. Mehdi'nin, tüm İslam alimlerinin, Peygamberimiz (sav)'in soyundan gelen seyyidlerin ve tüm Müslümanların desteğini alacağını" (Emirdağ Lahikası, s. 260) açıklamıştır; ancak Bediüzzaman yaşadığı dönemde böyle geniş bir kesimin desteğini almamıştır.
15. "Hz. Mehdi'nin "üç büyük vazifesini" yerine getirirken çok büyük bir maddi güç ve hakimiyet sahibi olacağını" (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, sf. 9) belirtmiştir; ancak Bediüzzaman böyle büyük bir maddi kuvvet ve hakimiyet elde etmemiştir.
16. "Hz. Mehdi'nin Hıristiyan dünyasıyla ittifak yapacağını" (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 9) bildirmiştir; ancak Bediüzzaman böyle bir ittifakı gerçekleştirmemiştir.
17. "Hz. Mehdi'nin Hz. İsa'yla birlikte namaz kılacaklarını" (Şualar, s. 493) belirtmiştir; ancak Bediüzzaman yaşadığı süre içerisinde Hz. İsa'yla birlikte olmamış ve birlikte namaz kılmamıştır.
18. "Hz. Mehdi'nin Kuran ahlakını tüm dünyaya yerleşik kılacağını ve tüm insanları doğru yola sevk edeceğini" (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 9) (Mektubat, s. 473) söylemiştir; ancak İslam ahlakının dünya hakimiyeti de Bediüzzaman hayattayken gerçekleşmemiştir.
19. "Hz. Mehdi'nin, Hz. İsa ile birlikte Süfyaniyet ve Deccaliyet'in fikir sistemini etkisiz hale getireceklerini" açıklamıştır; ancak Bediüzzaman Hz. İsa ile biraraya gelmemiş ve bu fikir sistemleri etkisiz hale getirilmemiştir.
BEDİÜZZAMAN'IN SÖZLERİ AÇIKTIR; TÜM BUNLARIN "BATINİ TEFSİR" ADI ALTINDA FARKLI ŞEKİLLERDE YORUMLANMASI GEREKTİĞİ MANTIĞI, BEDİÜZZAMAN'IN İZAHLARIYLA ÇELİŞMEKTEDİR
Bir kimsenin Hz. Mehdi olabileceğinden bahsedebilmek için Bediüzzaman'ın yukarıda sayılan sözlerindeki tüm özelliklerin "tek bir şahıs" üzerinde görülmesi gerekmektedir. Bediüzzaman hayatını İslam ahlakının tebliğine adamış, bu doğrultuda çok büyük ve şerefli bir mücadele vermiştir. Ancak Hz. Mehdi'nin bu özelliklerine sahip olmamış, dünya çapında yerine getireceği görevleri yerine getirmemiştir.
Bediüzzaman'ın sözleri ve Hz. Mehdi'ye dair henüz gerçekleşmemiş alametler, Bediüzzaman'ın Mehdi olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Ancak bu gerçek, zaman zaman çeşitli şekillerde tevil edilmeye çalışılmakta; Bediüzzaman'ın sözlerine gerçek anlamlarının dışında birtakım yorumlar eklenerek farklı düşünceler gündeme getirilebilmektedir. Hatta bu bakış açısı öyle bir dereceye gelebilmektedir ki, Bediüzzaman'a büyük bir sevgi ve saygı duyan kimseler dahi, Bediüzzaman'ın söylediklerinin anlaşılabilmesi için "risalelerdeki sözlerinin yeterli olmayacağını" öne sürebilmektedirler. Bu sözleri, yalnızca özel sırlara vakıf, özel tefsir gücü olan, özel yeteneklere ve hislere sahip bazı özel kişilerin "batıni tefsir" yaparak anlayabileceğini savunmaktadırlar. Oysa bu gibi iddialar, böylesine değerli bir müceddidin kaleme aldığı risalelerin tümünü şüpheli hale getirecek son derece tehlikeli girişimlerdir.
Bediüzzaman'ın bizzat kendisi eserlerinde pek çok kez bu konunun önemini ifade etmiş; böylesi bir anlayışa karşı olduğu yönündeki fikirlerini beyan etmiştir. Eğer risalelerdeki metinlerin tefsire ihtiyacı varsa, bunu yine bu metinler üzerinde yapılacak ek açıklamalarla açıklamanın uygun olacağını belirtmiştir. Bu sözlerinden birinde "Bediüzzaman böyle bir tefsir anlayışına gidilecek olunursa, bunun nasıl suistimale açık hale geleceğini ve bu yolla risalelerde anlatılan hakikatlerin nasıl aslından uzaklaşıp değişeceğini" şöyle hatırlatmıştır:
Nur'un metni, izaha ihtiyacı olsa, ya satırın üstünde, ya kenarda hâşiyecikler (açıklamalar) yazılsa daha münasiptir (uygundur). Çünkü metin içine girse, teksir edilen nüshalar ayrı ayrı olur, tashih (düzeltme) lazım gelir. Hem SU-İ İSTİ'MALE KAPI AÇILIR, MUARIZLAR (karşı çıkanlar) istifade ederler. Hem herkes senin gibi muhakkik (hakikati araştırıp inceleyip bulan) müdakkik (inceden inceye tetkik eden, en ufak gizli şeyleri bile görmeye çalışan) olmaz, YANLIŞ MANA VERİR, BİR KELİME İLAVE EDER, EHEMMİYETLİ BİR HAKİKATI KAYBETMEYE SEBEB OLUR. Ben tashihatımda (düzeltmelerimde) böyle zararlı ilaveleri çok gördüm... (Emirdağ Lâhikası Elyazma, s. 661)
Yaşadığı yüzyılın müceddidi olan böyle mübarek bir şahsın, tüm dünya Müslümanlarını yakından ilgilendiren Mehdiyet konusundaki önemli açıklamalarının da batıni tefsir adı altında yanlış yorumlanmaması son derece önemlidir. Böyle bir bakış açısı, Risalelerin orijinal halinden uzaklaşmasına ve Müslümanların yanlış bilgilendirilmelerine neden olacaktır. Bu da, Bediüzzaman'ın hikmetli sözlerinin ve kıymetli açıklamalarının gereği gibi takdir edilememesine yol açacaktır.
Bediüzzaman eserlerinde "Risale-i Nur'un her bir kitabı bir Said'dir. Siz hangi kitaba baksanız benimle karşı karşıya görüşmekten on defa ziyade hem faydalanır, hem hakiki bir surette benimle görüşmüş olursunuz. Risale-i Nur bana hiçbir ihtiyaç bırakmıyor." (Emirdağ Lahikası, s. 159) şeklinde bildirmiştir. Demek ki risaleler, herhangi bir konuda Bediüzzaman'ın tüm kanaatlerini en açık ve doğru şekilde yansıtmaktadır. Mehdiyet konusunda da Bediüzzaman çok anlaşılır açıklamalarda bulunmuş, "kendisinin ya da onun şahsı manevisi olarak Risale-i Nur'un Mehdiyet vazifesini üstlenmemiş olduğunu; ahir zamanın "Büyük Mehdi"sinin, Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde ve risalelerde yüzlerce sayfa boyunca anlatılan özelliklere sahip olmasıyla tanınacağını" hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak şekilde izah etmiştir.
Namaz vakitlerinin esrarı
Sabah yepyeni
bir başlangıçtır
Biz, sabah vaktine aydınlığın doğmasıyla birlikte yeni ve aydın bir güne kavuşma neşesi içinde girer, biz de böyle bir gün gibi doğmuştuk deriz. Zira bu yeni gün, hem bizim anne karnına düştüğümüz günden, hem de kâinatın yaratılmasında geçen altı günün ilk gününden haber verir. Belli bir şeritten büyük saate doğru tırmanır, yani başımıza doğan bir günün fecrinden, anne karnına düşmemiz ânına, ondan da kâinatın yaratıldığı ilk güne intikal eder, Allahın (celle celâluhu), nimetleriyle eteklerimizi doldurması adına bu günleri yaratmasını hatırlarız. Sonra da Ondan onca uzaklığımıza rağmen, kurbiyetiyle bize yakın olmasını tazim, tekbir ve tesbih için huzura geliriz. İşte bu mânâ içinde eda edilen sabah namazı ne denli yerinde bir ibadettir.
Öğle vakti
İşlerin yoğunluğunda Onun ferahlığına sığınırız. Öğle vakti, günlük işlerin kemale erdiği ve Allahın nimetlerinin doruğa ulaştığı ânı hatırlatır. İnsan, o vakitte günlük işlerin sıkıntısından âdeta boğulacak hale gelir. Bu anda o, bir taraftan bütün bu sıkıntıları atıp kurtulmak, diğer taraftan da günün o saatine kadar Rabbin başından aşağıya yağdırdığı nimetlere karşı şükürde bulunmak maksadıyla mescide koşar ve dünya işlerinden muvakkaten sıyrılarak bir nefes alma fırsatı bulur. Bütün bunlar, ruh için öyle bir teneffüstür ki, insan gerçekten ruhunu dinlese ve kalbinin atışlarına kulak kesilse, âdeta onda dersten bunalan talebenin teneffüse kavuşma heyecan ve helecanını duyacaktır. Yine Efendimizin: Şiddet-i hararet cehennemin bir kabarmasıdır.. (Buhari, Mevâkit, 9, 10; Ezan 18; Bedül-Halk 10; Müslim, Mesâcid 184; Ebu Davud, Salât 4; Tirmizi, Salât 119) buyurduğu öğlenin şiddetli hararetinin başları okşadığı zaman mescide koşma, Allaha teslim olup hiçbir gölgenin bulunmayacağı günde Onun isim ve sıfatlarının gölgesi altına sığınma, Resul-i Ekremin Livâül-hamd sancağı altına girme ferahlığı taşır.
İkindi vakti
İhtiyarlığı hatırlatır. İkindi vakti, güneşin artık gurûba meyl zamanıdır. Dolayısıyla bu vakit insanlığın ihtiyarladığı ânı ve son peygamber Fahr-i Kâinatın tulûuyla birlikte gurûbunu da hatırlatır. Biz, ikindiyi eda ederken, her şeyin gurûba doğru yüz tuttuğunu ve birkaç saat sonra yeryüzünde her şeyin silinip, kaybolacağını ve ayaklarımızdaki sızı, belimizdeki ağrı, başımızdaki beyaz tüylerle kendi nefsimizin de fâni olduğunu ve zevale doğru yaklaştığını anlarız. İşte tam ümitsizliğe düşeceğimiz böyle bir vakitte ezan sesi kulaklarımıza gelir ve bu fâni hayatı bâkileştirme yolunu bulduk diye sevinir, bu neşe ile namaza koşarız.
Akşam vakti
Bir gün sona ermektedir; artık ölüm kapımızdadır. Akşam vakti güneşin batma ânıdır; gün biter, güneş batar ve biz ayrı bir zaman dilimine gireriz. Bu hal, yirmi dört saatlik bir günün ölümüyle birlikte bizim ölümümüzden de haber verir; gün gelip ölecek, bir kefen içine sarılıp el, ayak ve çenemiz bağlanarak kabre konacağız. Başımıza bir çift taş dikilip kabrimiz belirlenecek, eş-dost bırakıp gidecek ve orada yalnız kalacağız... Güneşin batmasıyla birlikte, sâniyenin hareketi saatin hareketini haber verdiği gibi, doğan her şeyin batışını, bütün sistemlerin batışını hatırlar, Güneş katlanıp dürüldüğünde, yıldızlar (kararıp) döküldüğünde, dağlar (sallanıp) yürütüldüğünde.. (Tekvir, 81/1-3) hakikatine şahit oluruz. Bu dehşet ve hayret içinde dâğidâr olan kalbimize teselli vermek ve ruhumuzu inşiraha kavuşturmak için akşam namazına koşarız. Akşam vakti, bir gurûb başında ya ağlamak veya öbür âlemdeki durumumuzu mamur kılma heyecanını yaşamanın ifadesidir. Her şeyin birbirine elveda deyip ayrılık türkülerini çağırdığı ve bin bir vâveyla ile inkisarını dile getirmek istediği böyle bir hengâmede duyulan ezan sesleri bize gurûbun içinde yeni bir fecrin haberini verir; ölümümüzle birlikte yeni bir diriliş ve varoluşu bütün kuvvetiyle ruhumuzda yaşarız. Hz. İbrahimin: .. batanları sevmem (Enam, 6/78) dediği gibi, batıp gidenlerden, benimle hemdem olup sabah-akşam benimle beraber bulunmayanlardan razı olamam deyip bâki ve lemyezel olan, batanlar karşısında batmayan Allaha yönelme manası taşır.
Yatsı vakti
Gün gibi ömür de artık bitmiştir. Yatsı vakti, akşam şafağının bütün bütün kararıp güneşe ait hiçbir emarenin kalmadığı zamandır. Bu zamanda, arkada bırakılan bir günün mevcudiyeti hakkında, bize fikir verecek hiçbir şey yoktur. Zira, gün gittikten sonra, akşam vakti izini ışıklık veya kırmızılık halinde şafağa bırakmış, beni bir parça daha hatırla demişti.. O kızıllık da gidince, her şey gitmiş ve bitmiş olmaktadır. Yatsı vakti, her şeyin bitişiyle birlikte insan ömrünün de bitip kaybolmasını hatırlatır. Demek insan, aradan seneler geçtikçe hiç yaşamamış gibi olur. İşte yatsı vakti, insana her şeyin bitip tükendiği ve kendisinin kabirde her türlü ışık ve ziyadan mahrum kalacağı bir ânı hatırlatır.