nuri deniz

nuri deniz

Üye
28.04.2010
Asteğmen
10.643
Hakkında

  • Polivinil klorür tanımı - Polivinil klorür tarihçesi - Polivinil klorür kullanımı hakkında


    Polivinil klorür

    Polivinil klorür, (genelde kısaltılmış olarak PVC diye kullanılır) oldukça geniş kullanım alanı olan bir plastik. Kimyasal endüstrisinde en değerli ürünlerden biridir. Dünyada PVC'nin % 50'den fazlası yapı sektöründe kullanılır. Bina malzemesi olarak, PVC ucuz ve kolay monte edilebilirdir. Son yıllarda, PVC geleneksel yapı malzemeleri olan ahşap, beton ve kilin birçok alanda yerini almıştır. İdeal yapı malzemesi olmasına rağmen, çevre ve insan sağlığı için PVC hakkında kaygılar vardır.

    PVC'nin kullanım alanları arasında, kapı ve pencere profilleri, vinil cephe kaplaması, boru ve tesisat malzemeleri , elektrik kabloları, döşeme, hobi malzemeleri sayılabilir. Esnek ve ucuz olması nedeni ile malzeme su ve atık su endüstrisinde boru hatları için çok yaygın olarak kullanılır. Son 50 yıldır sağlık sektöründe de kullanıma girmiştir.Parenteral kullanılan sıvıların, kan ve kan ürünlerinin torbalarında ve transfüzyon setlerinde, kateter, kanül ve drenlerde, stoma ürünlerinde ve daha bir çok yerde PVC'ye rastlamaktayız.




    Üretilmesi
    Polivinil klorid, monomer haldeki vinil kloridin polimerizasyonu ile üretilir. PVC sert bir plastik olup, daha yumuşak ve daha esnek hale getirmek için plastikleştiriciler ilave edilir.

    H H H H H H
    \ / | | | |
    C == C --> ... -- C -- C -- C -- C -- ...
    / \ | | | |
    Cl H Cl H Cl H
    Vinil klorid monomeri Polivinil klorid polimeri

    Tarihçe
    Polivinil klorid 19. yüzyılda iki farklı halde , 1835'te Henri Victor Regnault ve 1872'de Eugen Baumann tarafından kaza eseri keşfedilmiştir. 20. yüzyılın başlarında, Rus kimyacı Ivan Ostromislensky ve Fritz Klatte Alman kimya şirketi Griesheim-Elektron ile PVC'yi ticari ürünlerde denemiştir, fakat katı halde işlem görme zorlukları ve polimerin gevrekliği çabaları durdurmuştur.

    1926'da, B.F. Goodrich şirketinden Waldo Semon PVC'yi farklı katkı maddeleri ile karıştırıp, plastikleştirme metodu geliştirmiştir. Bu sonuç, daha esnek ve daha kolay işlenebilir malzemeyi vermiş ve ticari alandaki yaygın kullanım bundan yakın bir zaman sonra başarılmıştır.


    PVC hammadde geri dönüşüm (recycling ) kodu Geri Dönüşümü [değiştir]
    PVC, geri dönüşebilir, yani tekrar kullanılabilir bir plastiktir. Uluslararası geri dönüşüm kodu 3 olarak belirtilmiştir.
#05.06.2010 21:00 0 0 0
  • ANTİOKSİDAN NEDİR?



    Tıp, bir yandan hastalıkların tedavisinde yeni olanaklar araştırırken, öte yandan da sağlıklı bir yaşam sürdürme, hastalıkları önleme yolunda yoğun çalışmalar yapmaktadır. Bu alanda en yoğun çalışmalar beslenme üzerinde sürmektedir. Gıdalardaki lif oranları, vitaminler, beslenmedeki protein, karbonhidrat ve yağ miktarları, yağlardaki doymuş yağ asidi yüzdeleri neredeyse hepimizin öğrenmeye başladığımız kavramlar.

    Bu konuya daha titizlikle eğilenler, son zamanlarda antioksidanlardan sıklıkla söz edildiğini görmüşlerdir. Bu konu çok konuşuluyor ama, bilgilerin yeterli olmadığını da görüyoruz. Eksik bilginin, bilgisizlikten daha tehlikeli olduğu ilkesinden hareket ederek, antioksidanlar konusu biraz anlatmak istiyorum.

    Antioksidan nedir?

    Vücut hücreleri tarafından üretildiği gibi, gıdalarla da alınan bir grup kimyasal maddedir. Gıdalarla alınan en önemli antioksidanlar, betakaroten, E ve C vitaminleridir.

    Nasıl etki ederler?

    Soluduğumuz havadaki oksijen, vücut içinde serbest radikaller adı verilen ve toksik (zehirli) etki gösteren bazı maddelerin oluşmasına neden olur. Demirin paslanması ve balığın sudan çıktıktan sonra ölmesi, oksijenin zararlı etkilerine örnektir. Vücudumuzda bulunan antioksidanlar, serbest radikallere karşı etki göstererek bunların zarar vermesini önler.

    Antioksidanların hastalıkları önlediği söylenebilir mi?

    Bu konuda kesin konuşmak için bazı çalışmalar daha yapılmalı. Ancak tıbbi istatistik çalışmaları, ne kadar yüksek dozda antioksidan alınırsa, kanser ve kalp krizi gibi amansız iki hastalığa yakalanma ihtimalinin o denli azaldığını ortaya koyuyor. Ayrıca bulaşıcı hastalıklar ve katarakt konusunda da yararlı etkilerinin olduğu biliniyor. Ancak bu etkinin, oluşmuş hastalığın tedavisini değil, hastalıkların önlenmesini sağladığını bir kez daha hatırlatmak isterim.

    Ne kadar antioksidana ihtiyacımız var?

    Bu konuda kesin bir rakam vermek güç. Çalışmalar, alınan miktar arttıkça koruyucu etkinin de daha fazlalaştığını ortaya koyuyor. En son çalışmaların ışığında, günlük C vitamini ihtiyacının 250 ile 1000 mg. arasında olduğu söylenebilir. Bu doz, E vitamini için 100 ile 400 ünite, beta karoten için 6 ile 30 mg. arasında olduğu söylenebilir.

    Dengeli bir beslenmeyle, yeterince antioksidan almıyor muyuz?

    Son çalışmalar antioksidanların yüksek dozda alındıklarında daha yararlı olduğunu gösteriyor. Gıdalardan bu dozda antioksidan sağlanmasında en önemli sıkıntı E vitaminindedir. Bilindiği gibi E vitamini yağda eriyen bir vitamin olup ve en önemli kaynağı da bitkisel yağlardır. Bitkisel yağlardan ideal dozda E vitamini alabilmek için, örneğin 2 bardak ayçiçeği yağı içmek gerekir ki, sağlık açısından bu miktarda yağ alınmasını da uygun görmüyoruz.

    A vitamininin yapı taşı olan beta karoten ve C vitaminini, gıdalarla almak mümkün. Bunun için temel şart dengeli bir beslenmedir. Ancak, çok yüksek dozlara ihtiyaç olduğunda, vitamin takviyeleri gerekli olmaktadır.

    Son zamanlarda piyasaya verilen vitamin ve mineral takviye ilaçları, gerekli olan her maddeyi içerir gibi gözüküyor. Bu doğru mudur?

    Her maddeyi haplardan almak mümkün değil. Gıdalarda bunların dışında olan ve vücut için hayati önemi olan bir çok madde bulunmaktadır. Örneğin kompleks karbonhidratlar, temel yağ asitleri, temel aminoasitler gıdalardan alınır. Ayrıca son zamanlarda, bitkilerde bulunduğu ortaya konulan bazı kimyasal maddelerin de sağlık açısından çok önemli etkilerinin olduğu görülüyor. Phytochemicals adı verilen bu maddeler de, sadece iyi dengelenmiş bir beslenme ile alınabilmektedir.
#05.06.2010 20:52 0 0 0
  • SİNTERLEME

    Sinterlemenin Tanımı:

    Toz cevherlerin aglomerasyon yolu ile yüksek fırın için istenen parça iriliğine, mukavemete ve gaz geçirgenliğine sahip duruma getirilmesi işlemidir. Sinterleme, pudra kütlesi içindeki partiküllerin atomlarının, ısının etkisi sonucu oluşan çekimle birbirine bağlanması olarak ta tanımlanabilir. Sinterleşme genellikle pudraların erime noktalarının altında meydana gelir. Sıcaklığın artması ile pudra kütlesinin sertliği artarken elektriksel direnci ve gözenekliliği azalır. Tane yapısında bazı değişiklikler olur ve yeniden kristallenme ile tane büyümesi meydana gelir.

    Sinterleşmenin amaçlarından biri; sinterleme esnasında cevherin kimyasal yapısında zararlı miktarda bulunan elmentleri bertaraf etmektir. Sinterlenme neticesinde elde edilen mamul cevherin yüksek fırına şarj edilmesi halinde yüksek fırın ham demir kapasitesinde artış olur, ayrıca kok sarfiyatında ve oluşacak cüruf ve baca tozlarının miktarlarında da azalmalar gözlenir.

    Bu durumu bir örnekle açıklayacak olursak; The Republic Corporation tarafından 1000 tonluk bir yüksek fırına yapılan şarjdaki sinter miktarını % 45'e kadar çıkardıklarında, fırının ham demir veriminde % 14'lük bir artış buna karşılık% 16'lık bir düşüş tespit edilmiştir.

    1200 ton/gün kapasiteli (yani günde 500 - 550 ton çelik üretimi yapan) bir sinter tesisinin kuruluş maliyeti, Amerikalıların verdiği rakamlara göre aynı miktarda çeliği üretebilecek yüksek fırın tesisi maliyetinin % 5'ini oluşturmaktadır.
    Bunların yanısıra genellikle demir izabe tesislerinde yüksek fırınlarda değerlendirilemeyen üretim ve nakliye sırasında oluşan 0 - 30 mm. boyutlarındaki kok tozu birikmektedir. Bu toz Ereğli Demir Çelik Tesislerinde 35- 40 bin ton kadardır. Sinterleme bu kok tozunun değerlendirilmesini de sağlar.
    Parça demir cevheri, yüksek fırına belirli bir tane iriliğinde verilir. Bu nedenle iri parçalar kırılır ve bu kırma işlemi esnasında belirli oranlarda tozlanmalar olur.
    Bunun yanısıra taşıma, doldurma, boşaltma esnasında da sinterlenmesi gerekli ince cevher tozu meydana gelir. Bu bakımdan hemen hemen her yüksek fırın tesisinde birde sinterleme tesisi bulunmaktadır.

    Sinterleme için demir cevheri tozuna ( 0 -8 mm.) , gerekli katkı maddeleri ( CaO + MgO) ve kok tozu ilave edilmekte ve karışım tromel ve betonyer tipi bir karıştırıcıya verilmektedir. Karıştırıcıda katı kompanentlerin iyice karışmasının yanısıra toz halindeki çok ince taneciklerin topaklanması da sağlanmaktadır. Bu nedenle karıştırıcıya belirli oranda nem de verilmektedir.
    Karıştırıcıda iyice karışıp topaklanan malzemeler, bantlar vasıtasıyla sinterleme fırınına gitmektedir. Bu fırın genellikle döner ızgaralı olup bont fırın tipindedir.

    Izgara üzerine önce, 10 - 20 mm. kalınlığında ince sinter verilir. Böylelikle, hem ızgara açıklıklarının kapanması sağlanır ve hem de ızgaralar yüksek sıcaklıktan korunur.

    Izgara üzerine yüklenen malzeme ateşleme başlığı altından geçerken karışım içindeki kok ateşlenir ve yanmaya başlar. Izgara ilerledikçe üstten verilen hava vasıtasıyla yanma alt kısma doğru ilerler. Yanma zonunda sıcaklık, 1300 - 1400 C0' ye kadar çıkmaktadır. Bu sıcaklık nedeniyle , cevher ve katkı maddeleri, sıcaklıkla parçalanarak içeriklerini kaybetmekte ve taneler arasında sinter bağları kurulmaktadır. Sıcaklıkla parçalanan içeriklerden bir kısmı kükürt gibi yüksek fırında stenmeyen içeriklerdir. Bunun yanısıra bu maddelerin çıkması sonucu sinter gözenekliliği artmakta ve cevherin reaksiyon özelliği yükselmektedir.

    Döner ızgaralı fırının sonuna doğru sinterleme işlemi tamamlanmaktadır. Sinter fırını terk ettikten sonra kırma + eleme işlemine tabii tutulmaktadır. Çok ince kısımlar( 6 mm. altı) sinterlemeye tekrar gönderilirken6 - 20 mm. arası fraksiyonun bir kısmı ızgara altlığı olarak kullanılır.
    Sinter ızgara fırını üzerine , 12- 30 cm. kalınlığında malzeme verilmektedir. Belirli bir zaman sonra bu kalınlıktaki sinter malzemesi üzerinde şu zonlar oluşmaktadır.

    -Sinter zonu
    -Yanma ve sinterleşme zonu
    -Kalsinasyon zonu
    -Kuruma ve ön ısınma zonu
    -Yaş malzeme
    -Sinter yatağı

    Sinter zonu: Sinterleşme tamamlanmıştır ve alttan emilen hava, bu zonu soğutmaktadır.

    Yanma ve sinterleşme zonu: Kok tozu yanmakta ve bu zonu kızdırmaktadır.(1300 - 1400 C0). Sıcaklığın etkisiyle, curuf yapıcılar ergimekte ve cevher taneleri arasında curuf köprüleri oluşmaktadır. Bunun yanında, cevher taneleri arasında sinter köprüleri de bu bölgede teşekkül etmektedir. Ayrıca , yanma sonucu meydana gelen CO2 ortamda mevcut C ile reaksiyona girerek, CO gazı oluşmakta ve bu gazda hematitin (Fe2O3) bir kısmını manyetite (Fe3O4) indirgemektedir. Kükürdün, SO2''e oksitlenmesi ve atılması da bu zonda vuku bulmaktadır.

    Kalsinasyon Zonu: Bu zonda karbonatlar parçalanmakta ve sıcak gaz içinde kalan bir miktar CO gazı hematiti manyetite indirgemektedir. Bunun yanında, sıcaklığın etkisiyle büyük parçalar çatlamaya başlamaktadır.

    Kuruma ve ön ısınma zonu: Bu zonda sinterlenecek malzeme önce kurumakta ve sonra belirli bir temperatüre kadar ısınmaktadır. Bu ısınma sonucu, bazı termik parçalanmalar vuku bulmaktadır.

    Yaş malzeme: Bu bölge henüz kurumadığı gibi, yukarıda nemle yüklenen gazdan da bir miktar nem almaktadır. Bu bölgenin hava geçirgenliği iyi olmalıdır.

    SİNTERLEMENİN SAFHALARI:

    Sinterleme olayını 3 safhada toparlayabiliriz.

    Birincisafha: Bu safhada sinter şarjının ateşlemeye kadar olan hazırlanma ve sinter ızgarasına yerleştirme olayları gerçekleşmektedir. Bu safhada sinter şarjında herhangi bir termik değişme vuku bulmamaktadır.

    İkinci safha: Sinter yatağının ateşlenmesinden başlayarak, gittikçe artan sıcaklık neticesinde yatağın tamamen kurumasına kadar devam eden safhadır.

    Üçüncü safha: Sinter yatağının tamamen kuruduktan sonra şarj içindeki yakıtın yanması sonucu artan sıcaklıkla yatağın kısmi ergimesi, yakıtın tamamen yanıp sıcaklığın düşmesi ile donması ve soğuması safhasıdır.
#05.06.2010 20:45 0 0 0
  • İnorganik Pigmentler:

    Demir Oksit -Kırmızı ; Boya ve kaplamalarda kullanılan İnorganik kırmızı bir piğmenttir.

    Demir Oksit - Siyah : Boya ve kaplamalarda kullanılan İnorganik siyah pigmenttir.


    Demir Oksit - Kahverengi : Boya ve kaplamalarda kullanılan İnorganik kahverengi pigmenttir.

    Demir Oksit - Sarı : Boya ve kaplamalarda kullanılan İnorganik sarı pigmenttir.


    Krom Oksit - Yeşil : Boya ve kaplamalarda kullanılan İnorganik yeşil pigmenttir.
#05.06.2010 20:42 0 0 0
  • Antimon Trioksit
    fiziksel formu; beyaz ince toz olan kuru tip alev geciktirici bir malzemedir.
    Uygulama Alanları : Plastik end., kauçuk end., tekstil end., boya end., cam end., kağıt end., seramik end.

    Kimyasal Analiz
    Ürün Adı Antimon( Sb 2 O 3 )% Arsenik (As)% Demir (Fe)% Kurşun (Pb)%
    ................ 99,7 ........... 0,15 max...... 0,003 max. ....... 0,05 max.
#05.06.2010 20:32 0 0 0
  • Mastik nedir - Nerelerde Kullanılır - akrilik lateks mastikler - Formülasyonu Hakkında


    Mastik nedir?


    Mastik yunanca kökenli bir kelimedir. Sakız Ağacı ya da bu ağacın sakızına (reçinesi) yunancada mastik veya mastika denir. Yunancadan İngilizceye geçmiştir (mastic). Bazı macunumsu izolasyon malzemelerine de mastik denilmektedir. Örneğin düşük penetrasyonlu (yumuşak) asfaltlara mastik asfalt denilir. Kauçuğun da ezilerek yumuşatılmasına yani sakızımsı hale getirilmesinde mastikasyon tabiri kullanılır. Akrilik lateks esaslı

    macun formundaki su yalıtım malzemeleri de ülkemizde "mastik" olarak adlandırılmaktadırlar.


    Lateksler çok küçük polimer parçacıklarının sudaki dağılmış halidir. Kauçuk ağaçlarından elde edilen kauçuk sütü de bir latekstir. Lateksler dispersiyon olarak da tanımlanırlar.
    Akrilik lateks ilk kez Rohm And Haas firması tarafından 1931 yılında ABD'de Pensilvanya Bristol'daki tesislerinde üretilmiştir.
    İlk akrilik lateks mastik de 1960 ortalarında yine aynı firma Rohm And Haas tarafından üretilmiştir.
    Solvent esaslı akrilik mastiklerin üretimi ise 10 yıl daha önceye dayanmaktadır. Bu mastikler ilk 1950 yılında Tremco firması (ABD) tarafından üretilmiştir.




    Ülkemizde akrilik mastik denilince kastedilen akrilik lateks mastiktir.Solvent esaslıların kullanımları günümüzde artık pek yaygın değildir.
    Akrilik lateks mastiklerin hava şartlarına dayanıklılıkları, sağlık açısından düşük derecede zararlı olmaları, kolay uygulanmaları, su ile temizlenebilmeleri, yanıcı olmamaları ve düşük fiyatlı olmaları bu ürünlere avantaj sağlamaktadır.
    Dezavantajları ise kürleştiklerindeki hacim kayıplarından dolayı çekmeleri ve derzlerde düşük hareket (joint movement) kapasiteleridir (maksimum ± % 25) . Akrilik mastikler doğalarından dolayı ( su bazlı ) ıslak zeminlerde ya da başka bir deyişle devamlı su bulunan ortamlarda (banyolar, toprak seviyesinin altındaki yerler) kullanılmazlar. Derzlerde kürleştikten sonra bir miktar hacım kaybından dolayı yüzeyleri iç bükey bir görünüm arzeder. PVC kapı/pencere montajlarında, beton çatlaklarda, beton ve alçı elemanların bileşimlerinde, derzlerde su, toz ve hava yalıtımı amacıyla sıkça kullanılırlar.









    Kimyası:

    Akrilik lateks mastiklerde kullanılan ana bağlayacı madde akrilik kopolimer latekstir. Kopolimer lateks iki monomerin su içinde kopolimerizasyonu ile oluşur. Bunlar oldukça yüksek molekül ağırlıklı kopolimerlerdir (1.000.000 mertebesinde).
    Başlıca akrilik monomerler butil akrilat, etil akrilat, metil akrilat ve 2-etilheksil akrilat'dır. Bunların dışında akrilik ailesinden olmayan bir monomerle de kopolimerizasyon yapılabilir. Bu monomere en iyi örnek styren monomerdir. Akrilik lateksler çift cidarlı paslanmaz çelik reaktörlerde ısıtma ve soğutma ile sıcaklık kontrolü yapılarak üretilirler.
    Laboratuarlarda ise cam reaktörler kullanılır.
    Reaksiyonda ana maddeler monomerler, dispersiyon ortamı (su), dispersiyon ajanı (yüzey aktif madde), suda çözünebilen serbest radikal oluşturucusudur (free radical initiator) (potasyum persulfat).
    Yüzey aktif maddeler anyonik,noniyonik ve katyonik olmak üzere üç tiptir. Katyonik olanlar mastik üretiminde kullanılan latekslerde rol almazlar.Mastik üretiminde kullanılacak akrilik latekslerde en önemli faktölerden biri Tg (glass transition temperature) dir. Yani polimerin esnek ve yumuşak halden camsı ve kırılgan hale dönüştüğü sıcaklıktır. Mastik üretiminde düşük Tg?li akrilik lateksler tercih edilir. Bu pratikte özellikle düşük sıcaklıklarda akrilik mastiğin elastik ve yumuşak kalmasını sağlar.
    Akrilik mastiklerin kürleşmesi içindeki suyun buharlaşması sonucu oluşur. Herhangi bir kimyasal kürleşme reaksiyonu yoktur, çapraz bağlantı (crosslinking) ajanı içermezler.





    Üretimi:


    Akrilik mastik üretiminde kullanılan başlıca hammaddeler ve görevleri aşağıdadır.


    Akrilik lateks: Ana hammaddedir. Bağlayıcı maddedir.

    Plastifiyan : Mastiğin elastik ve yumuşak olmasını sağlar.
    Örnek olarak ftalat esterleri (DIBP, DBP, DOA), benzoat esterleri ve klorparafindir.

    Dolgu maddesi : Katı madde oranının artmasını ,hacim kaybının azalmasını sağlar ve maliyet düşürür. Başlıc kullanılanlar kalsit, talk, kuvars, seramik mikrobaloncuklar (ceramic microspheres).

    Yüzey aktif madde : Mastiğin stabilitesini sağlar dolgu maddelerinin zaman içersinde çökmesini önler.

    Islatıcı : Pigmentlerin ve dolgu maddelerinin dispersiyonunu sağlar. Polyfosfatlar ve akrilatlar.

    Pigment : Renklendirme görevini yapar (demir oksitler, titanyum dioksid).
    Antifriz : Mastiğin donmasını önler. Etilen glikol veya propilen glikol bu amaç için kullanılabilir.

    Solvent : Yüzey kurumasını önler mastiğin çekildikten sonra düzeltilebilmesi için gerekli zamanı sağlar.

    Kalınlaştırıcı : Viskoziteyi yükseltir, mastiğin akmasını önler.
    Selüloz eterleri, silika, bentonit, poliakrilik asid, hidrofilik poliüretan, bazı elyaflar.

    Baz : Stabilite için Ph değerini ayarlar. Amonyak ve sodyum hidroksid.

    Köpük kesici : Karıştırma sırasında oluşan hava kabarcıklarını giderir, köpürmeyi önler.

    Biyosid : Bakteri oluşmasını önler.

    Silan : Silisli yüzeylere (cam, seramik ve fayans ) yapışmayı sağlar (3-glycidoxypropyltrimethosysilane).


    Üretim vakum uygulanabilen planet karıştırıcılarda yapılır.
    İlk önce akrilik lateks konulur ve düşük devirde (40 devir/dakika) karıştırma başlatılır. Akrilik lateksin Ph?ı 8?den küçükse amonyak çözeltisi (%33) ya da sodyum hidroksid çözeltisiyle (% 20) Ph ayarlaması yapılır ve Ph?8?e getirilir.Bundan sonra sıvı hammaddeler ilave edilir.Daha sonra pigment ilavesi yapılır. En son dolgu 3-4 kısımda 10 dakika ara ile ilave edilir .Bu esnada vizkozite artışı gözlenir ve karıştırma hızı giderek 80 devir/dakikaya kadar yükseltilir.
    Son kısım dolgu atıldıktan sonra 20 dakika daha karıştırma devam eder.En son mastiğe vakum uygulanır ve işlem biter.
    Bundan sonra mastik dolum ve ambalaja sevk edilir.


    AKRİLİK LATEKS MASTİK FORMÜLASYONU


    Hammaddeler % Miktarları (ağırlıkça)

    Akrilik lateks (%50- 60) 32-40
    Plastifiyan 8-10
    Noniyonik yüzey aktif madde 0.4-0.6
    Islatıcı ajan 0.2-0.3
    Etilen glikol 0.3-1
    Kalınlaştırıcı 0.2-0.7
    Pigment 2-5
    CaCO3 50-55
    Talk 0-9
    Silika 0-0.5
    Biyosid 0.2
    White spirit 1-2.2



    Derzlerin uygulamaya hazır hale getirilmesi:


    Mastiklerin sağlıklı bir şekilde uygulanabilmeleri için öncelikle derzlerin yağ, toz, kir ve diğer yabancı maddelerden arındırılmaları gerekir. Sıklıkla görülen sorun derz yüzeylerinde çok fazla toz olmasıdır.Bu tip uygulamalar için üretilmiş ,elektrik süpürgesi prensibi ile çalışan vakum üreten küçük aparatlar yardımıyla bu tozlar emilip uzaklaştırılabilinir. Emilen tozlar aparatın
    torbasında toplanır.Böyle bir imkan yoksa kompresör havasıyla tozlar uzaklaştırılabilinir.
    Özellikle genleşen beton derzlerde (expansion joint) derinlik fazla olabilir. Burada sarfiyatı azaltmak için derz arkalığı kullanılır.
    Derz arkalıkları geniş derzlerde kullanılır.
    Derz arkalığı piyasada derz fitili olarak da adlandırılır. Bu malzeme derze rahatlıkla yerleşebilecek ve esnek bir malzeme olmalıdır.
    Bitüm emdirilmiş süngerler ve çapraz bağlanmış polietilen köpükler (crosslinked polyethylene foam) bu iş için uygundur. Bu malzemelerin çapı derzimizin genişliğinden fazla olmalıdır. Örneğin
    2.5 cm derz genişliğimiz varsa 3 cm çapında bir derz arkalığı kullanabiliriz. Bu tip malzemelerin esnek olmasının iki türlü faydası vardır. Birincisi uygulama rahatlığı ikincisi ise mastiğimiz bu malzemeye yapışsa bile derz elemanlarının hareketlerinde mastiğin ana görevi olan sağa sola esnemesini engellemez ,yani mastik derzin çalışmasına rahat uyum sağlar.Aksi takdirde mastik arkadan sert ve sabit bir elemana yapışık kalırsa sağa ve sola hareket yeteneği engellenmiş olur.kaynak
#05.06.2010 19:50 0 0 0
  • pH Ayarlayıcılar:

    1-Hidroklorik Asit

    Yüksek ph ya sahip atıksularda koagülantın yüksek verimde sağlanması için ph yı istenilen aralığa indirmek için kullanılır.

    Ayrıca biyolojik havuza sahip tesislerde bakterilerin etkilenmemesi için atıksuyun uygun ph ya düşürülmesini sağlar.

    Tuz ruhu olarakta bilinen hidroklorik asit sıvı formda %33'lük olarak 75 kg'lık bidonlarda, IBC tanklarda veya dökme olarak satılmaktadır.


    2-Kireç

    Sanayi kireci olarakta bilinen sönmüş kireç, asidik karakterdeki atıksuların pH sının yükseltilmesinde kullanılır.

    Uygun pH çalışma aralığı sağlanamaması flok oluşumu ve çökeltmeyi olumsuz yönde etkileyeceğinden dolayı önemli bir arıtma kimyasalıdır.


    3-Kostik


    Beyaz renkli nem çekici kuvvetli bir baz olan sud kostik ya da sodyum hidroksit olarak ta bilinen bu maddenin % 48 lik çözelti formudur.

    Atık su arıtma tesislerinde pH yükseltici olarak görev görür. Su ile tepkimesinde ısı açığa çıkarır.



    4-Sülfürik Asit

    Diğer bir ph düşürücü olarak kullanılan kimyasalımız da sülfürik asittir.
    Atıksu arıtma tesislerinde hidroklorik asitle aynı amaçla kullanılmaktadır. Sülfürik asitin kimyasal formülü H2SO4'tür.
#05.06.2010 19:37 0 0 0



  • 1-Alüminyum Sülfat

    Alüminyum sülfat (Al2SO4) formülü ile gösterilip, demir sülfat ile birlikte en çok kullanılan iki koagülanttan biridir. Yüksek verimli bir arıtma kimyasalıdır.

    Alüminyum sülfatın çalışma aralığı su ve atıksuyun bulanıklık vb. değerlerine bağlı olarak 5.5 - 7.8 pH aralığı olarak kabul edilir. Alum tatbiki sonrasında demir sülfat ve demir III klorür' e oranla proses mekaniği üzerinde görsel kirlilik yaratmaması estetik açıdan tercih edilmesine neden olmaktadır.

    % 1 çözelti halinde kullanıldığında pH' ı 3.5 tir. Kuru halde korozif özelliği yoktur. Çözelti halindeyken korozif özellik gösterir. Genellikle % 6 lık çözelti halinde kullanılır. Korozif özelliğinden dolayı plastik, cam elyaf ya da paslanmaz çelik içerisinde bulundurulmalıdır. Payet ve toz halinde 25 kg ya da 50 kg lık ambalajlar halinde bulunmaktadır.

    2- Demir 3 Klorür

    Demir 3 klorür (FeCl3) genellikle çözeltisi halinde kullanılan iyi bir koagülanttır. % 40 lık çözelti halinde kullanılmaktadır. Koyu kahve renklidir.

    Sudaki eriyiği asidik özellikte olduğundan dolayı korozif etki göstermektedir. Bu nedenle aside dayanıklı (plastik v.b) bidonlarda muhafaza edilmelidir. pH 6 ve 9 aralığında en uygun verim elde edilmektedir.

    3-Demir Sülfat

    Arıtma proseslerinin kimyasal reaksiyonlarının en önemli parçası olan koagülasyon (pıhtılaştırma) aşamasında en yaygın kullanılan iki kimyasaldan biri Demir sülfattır. Yüksek verimli bir arıtma kimyasalıdır. Demir sülfatın çalışma aralığı atıksuyun bulanıklık vb. değerlerine bağlı olarak 5 - 10 pH aralığı olarak kabul edilir.


    4- Poli Alüminyum Klorür

    Poli alüminyum klorür nem tutucu kimyasal bir madde olduğu için katı pak (pac) 25 kg'lık özel kapalı ambalajlarında satılmaktadır.

    Suda kolaylıkla çözünebilen % 1 lik çözeltisinin pH ı 3.5-4.5 arasında seyreden bir koagülant türüdür. Çözelti halinde korozif özellik gösterdiğinden dolayı aside dayanıklı malzemeler içinde muhafaza edilmelidir.

    Polialüminyum klorür Al2O3 formülü ile gösterilip, sıvı veya katı formlarda satılmaktadır.
#05.06.2010 19:31 0 0 0
  • Flokülantlar:
    Anyonik Polielektrolit
    Katyonik Polielektrolit



    Anyonik Polielektrolit

    Atıksu arıtma sistemlerinde koagülant ( pıhtılaştırma ) işleminden sonraki aşamada yumaklaştırma işlemini anyonik polielektrolit gerçekleştirmektedir.

    Avrupa menşeili anyonik polielektrolit kimyasalımız 25 kg'lık orjinal ambalajlarında satılmaktadır.

    Kimyasal atıksu arıtma tesislerinde atığın cinsine bağlı olarak su ile çözelti yapılarak anyonik polielektrolit tatbik edilmektedir. Biyolojik arıtma proseslerinden kaynaklanan çamurun susuzlaştırılmasında kullanılan polimer çeşidi için katyonik polielektrolit kullanılır.

    Katyonik Polielektrolit

    Katyonik polielektrolit, anyonik formundan farklı olarak genellikle biyolojik arıtma tesislerinin fazla aktif çamurlarında kullanılır.

    Çökeltme havuzundan alınan fazla aktif çamurun filtre pres veya belt-preslere pompalanması sırasında çamur hattına katyonik polielektrolit ilave edilerek çamurun susuzlaştırılması sağlanır.
#05.06.2010 19:26 0 0 0
  • Güç üniteleri soğutma sıvısı; çelik kesme makinalarının plasma soğutma sıvısı; bir çok soğutma ve radyatör sistemlerinde kullanılan bir üründür.
    Sarf malzemelerinin kullanım süresini uzatır ve düşük işletme maliyeti sağlar
    Non korozif özelliği ile yumuşak demir , alüminyum, bakır ve pirinç gibi yüzeylere uygundur...-12 derecede soğuma sağlar..
#05.06.2010 19:15 0 0 0
  • TRİKLORETİLEN (Trilen). Genel anestezik olarak kullanılan bir uçucu sıvıdır. Buharı solunulduğunda, hafif bir anesteziyle, belirli analjezi sağlanır. Bu ilaç genellikle kalp atımını yavaşlatıp, solunumu hızlandırır ve uygun vakalarda, azot protoksitle birlikte kullanılır. Doğum süresince, doğuracak kadın, kendi kendine trilen maskesini uygular ve sancı sırasında, birkaç derin soluk alıp, maskeyi yüzünden uzaklaştırır.
#05.06.2010 19:07 0 0 0
  • Kökler, nebatatın toprağa demir attığı ve oradan hayatiyetinin devamı için lüzumlu si ve madeni tuzları emdiği organlardır. Her canlı uzviyat gibi nebatat da milyonlar, hatta milyarlarca hücreden müteşekkildir. Bu hücreler, içlerinde çeşitli nebati faaliyetlerin icra edildiği, neticede karışık ve yüksek yapıların inşa edildiği doku ve organlar şeklinde gruplaşmışlardır. Bir nebat basit olarak yapı ve fonksiyon bakımından birbirinden farklı iki ana kısma ayrılabilir. Bunlardan biri toprakta yerleşmiş, bitkinin tutunup su.ve madeni gıdalarını emdiği kök sistemi, diğeri ise havada bulunan yapraklar ve bunların dayandığı gövde kısmı olup bu kısımda da topraktan çekilen ve atmosferden alınan hammaddelerden organik gıdalar imal edilmektedir.

    Toprak, fiziki ve kimyevi hususiyetleri yönünden çok farklı tipler arzeder. Buna göre suyu zapt etme hassası da farklılıklar gösterir. Bir bitkinin topraktan kökü ile suyu alabilmesi için, toprağın suyu zapt edicilik hususiyetini yenebilecek kabiliyette olması lazımdır. Topraktaki maddelerin absorplanması (emilmesi) kök emici tüyleri vasıtasıyla olur. Bunlar 1?10 mm uzunlukta, 10 mikron enlilikte, ince, tek hücreli yapılar olup, epidermis hücrelerinin dışarıya uz-anmış çıkıntılarıdır (Şekil 1). Bunlar vasıtasıyla emme sathı mısır?da 6, bezelyede 12 kat artar. Rutubetli ortamda yetişen mısır?da 1 milimetrekarede 425 ve bezelyede 233 adet kök emici tüyü sayılmıştır. Ayrıca bütün kök uzunluğu kabakta 25, buğdayda 67 ve yulafta ise 82km yi bulur. Bir araştırıcı, bir çavdar türünün bütün köklerinin uzunluğunun 584 km.ye ulaştığını ve bütün kök yapısının alanının 2291 metrekareyi bulduğunu göstermiştir. Bu numunede ayni zamanda 14 milyar kök tüyüne rastlanmıştır. Öte yandan yapılan tecrübeler, bitkiler için her zaman çok fazla gelişmiş bir kökün lüzumlu olmadığına işaret etmişlerdir. Birçok hallerde kökün % 50?sinin tahribinin dahi, bitkiye zarar vermediği ve büyümesine tesir etmediği görülmüştür. Bunun için fazla gelişmiş bir kök sistemi adeta bir sigorta tertibatı olarak düşünülebilir. Ayrıca umumiyetle kök sisteminin azalması ile bitkilerde transpirasyon (terleme)nin de azaldığı tespit edilmiştir ki bu da dikkate şayan bir husustur. Köklerin ana fonksiyonlarından biri, topraktan su ve mineral maddelerin emilmesidir. Bu emilmede mühim bir faktör, tüylerin ?osmotik mekanizması?dır. İki sıvı birbirinden bir zar (membran) ile ayrıldığında kesafeti (yoğunluğu) fazla olan tarafın az olan tarafa bir geçiş (difüzyon) görülür. Buna ?ozmos? denir. Kök hücrelerinin zarları o şekilde yapılmıştır ki bu zar, si ve tuzlara karşı ?geçirgen? olduğu halde hücre içindeki çözünmüş şekerin geçmesine müsaade etmez. Böylece lüzumlu maddeler içeriye alınırken, içerdekiler dışarıya verilmemiş olur (Şekil 2). Ayrıca ?aktif absorpsiyon? ve ?iyon değişimi? yollarıyla da madde alımı olur ki bunların cereyanı daha karışıktır. Köklerin tutunma ve emme vazifelerinden başka diğer mühim bir görevi de gıda depolanmasıdır. Bunu havuç, kereviz pancar ve benzeri nebatlarda görmekteyiz. Birçok tırmanıcı bitkilerde tutunup desteklenmeye hizmet eden kökler mevcuttur. Bazı ağaçlar da köklerin üst kısımları yukarı doğru uzanıp destek vazifesi gören payandalar teşkil etmişlerdir (Şekil 3). Zirai mahsullerin birçoğu bitkilerin köklerinden elde edilir. Bunların başında şeker pancarı gelir. Bununla akraba olan bir diğer pancar çeşidi, Avrupa?da sığırların başlıca besinidir. Önemli sebzelerin çoğu, keza kök mahsulleridirler: Havuç, kereviz, tatlı patates, şalgam, yer elması v.b. Birçok kökler de aktif kimyevi maddeler bakımından zengin olup eski çağlardan beri ilaçların başlıca hammaddesidirler. Bıldırcın otu, sinseng, ipeka ve ravent, köklerden türetilmiş tıbbi ürünler listesinden sadece birkaçıdır. Keza yabanı turp, sassafras ve saparna da köklerden elde edilir. Böcek ilaçlarında kullanılan en tesirli maddelerden biri olan ?rotenone? de baklagiller familyasından bir bitkinin köklerinden elde edilir. Dolaylı yönden kökler toprağın muhafazasında büyük ehemmiyeti haizdirler. Yayılmış kök sistemi, toprağı yerinde tutar, rüzgâr ve sularla sürüklenmesine (erozyona) mani olur. Kısaca yapı, çalışma mekanizması ve faideleri itibarıyla birçok yönden ilim çevrelerini araştırmaya ve düşünceye sevk eden bu organlar İlahi birer lütuf halinde arz-ı endam etmektedirler
#05.06.2010 18:42 0 0 0
  • Medikal genetik, kısaca, genetiğin tıbba uygulanmasıdır. Medikal genetik, genel olarak, kalıtımsal varyasyonun, insan sağlığı ve hastalıklarıyla ilişkilerini araştırmaktadır. İnsan genetik hastalıklarına ilişkin kalıtımı, hasta ailelerindeki "ayrışım"ı inceler. Bu yolla, tedavi biçimlerini sağlamak amacıyla, insan hastalıklarından sorumlu mutasyonları tanımlamaya çalışır.

    Bir hastalığa neden olabilecek bilinmeyen bir gen araştırıldığında, araştırmacılar, hastalıkla ilgili genomun konumunu saptamada genellikle ?genetik bağlantı?dan ve genetik ?soyağacı çizelgesi?nden yararlanırlar. Popülasyon düzeyindeki araştırmalarda, araştırmacılar genomdaki, hastalıklarla ilgili genlerin konumlarını saptamada ?Mendelci rastgelelik? yönteminden yararlanmaktadır; bu teknik bilhassa, yalnızca tek bir genle kesin olarak belirlenemeyen, birkaç gene ilişkin (multigenic) özelliklerde yararlı olmaktadır. Hastalık geni olabilecek herhangi bir gen aday olarak saptanır saptanmaz, artık sonraki araştırmalar genellikle, orthologous geni denilen bu gen üzerinde, model organizmalar kullanarak yapılır. Kalıtımsal hastalıklar çalışmasında ayrıca, genotipin kopyasını çıkartma tekniklerinin gelişmiş olması farmakogenetik alanına yol göstermektedir.
    Medikal genetik günümüzde çeşitli altdallara ayrılmış geniş bir uzmanlık alanı haline gelmiştir. Medikal genetiğin kapsadığı alanlar arasında, klinik genetik, biyokimyasal genetik, sitogenetik, moleküler genetik vs. sayılabilir.
#05.06.2010 18:40 0 0 0
  • Teknolojinin baş döndürücü bir hızla ilerlediği asrımızda parapsikoloji mevzuunda da önemli ilerlemeler kaydedilmiştir. Bu kabilden olarak dünyadaki bütün üniversitelerde parapsikoloji kürsüleri kurulmuş, S.S.C.B.?de para normal hadiseleri inceleyen yirmiden fazla merkez teşkil edilmiştir. Sovyetler Birliği?nde yapılan istatistiklere göre bu çalışmalara 1967 yılında sarf edilen para 12 milyon rubleydi.

    Parapsikolojinin önemli bir dalı da ??telepati?dir. Telepatinin kısa bir tarifi çok uzak yerlerde bulunan şahısların birbirleriyle maddi bir bağlantı olmaksızın anlaşmaları şeklinde yapılabilir. Telepati hadisesi tamamen ruhidir. 20 sene evvel Amerikalılar ??Nautilis? denen denizaltı ile denize daldıklarında, bir subayın 3000 mil ötedeki bir yere gemideki haberleri telepati yoluyla sızdırması üzerine dünyaya sansasyonel bir haber yayıldı. Çünkü nükleer denizaltı gibi son derece mahremiyeti gerektiren bir vasıtadan haberlerin 3000 mil öteye iletilmesi çok mühim bir hadisedir. Sovyetler Birliğinde parapsikolojik çalışmalar bu hadise sebebiyle olmuştur. Bu hadise üzerine Sovyetler Birliği telepati mevzuuna önem vermiş ve Vlodivostok?ta ilk ruh araştırma merkezini kurmuşlardır. Telepati tamamen ruhi bir hadisedir. Elektromanyetik dalga olamaz. Prof. Vassilyev telepat İvanova?yı elektromanyetik dalgaların gelişme engel olmak maksadıyle Faraday kafesine koymasına rağmen telepatik haberleşme her zamanki gibi yine hâsıl olmuştur. Bunun üzerine araştırıcılar endişelenmeye başladılar. Şayet telepati saf bir fizik hadise olarak ortaya çıkmazsa, telepati Sovyet ilim mahfillerinden kesin olarak sürüp çıkarılacak demekti. Vassilyef radyasyonları durdurabilen kurşun bir hücre yaptırdı. Telepatik verici olarak çalışan Tomasevski, bir merdiven yardımıyla eski bir buzdolabına benzeyen bir şeyin içine tırmandı. Civa dolu bir oluk içine girmiş olan kubbe şeklindeki kapağı kapattı. Buraya ne bir dalga giriyor ve ne de oradan dışarı çıkabiliyordu. Bu defa telepatik hadisenin kesin şekilde meydana gelemeyeceği sanılıyordu. Faraday kafesinin içinde bulunan Tomaşevski her şeye rağmen telepatiyle Fedorava?yı uyuyor olarak tahayyül etmeye başladı. Kadın derhal şuurunu kaybetti. Hatta telepatik tesir bu kurşun levhalar sebebiyle kolaylaşmıştı. Bu tecriibe açık gösterir ki, telepati ruhi bir hadise olup, elektromanyetik dalgayla hiçbir alakası yoktur. Atmosferik şartlar, fırtınaların da telpatiyi değiştirmemesi meseleye ışık tutmaktadır. Bundan da telepatinin ruhi bir hadise olduğu anlaşılır. Telepatinin anneler üzerinde misallerini görmek mümkündür. Anneler uzaktaki bebeklerinin ağladığını hisseder. Savaşta çocuğu öldüğü an, çocuğunun ölümünü anlayabilir. ABD?deki araştırmalara göre bu hususiyet kadınların takriben % 60nda görülmektedir. Materyalistler telepatiyi beyinden çıkan dalgalarla izah etmeye çalışmaktadırlar. İnsan beyninden 7 ? 30 hertz arasında elektromanyetik dalgalar çıkar. Uzun araştırmalar neticesinde, bu dalgaların düşünce, zekâ, korku, endişe gibi ruhi hadiselerle değişmediği anlaşılmıştır. Telepatinin böyle maddi bir elektrik akımı ile alakası yoktur. Yalnız telepati açısından değil umumi manada da birçok ruhi kabiliyetlerimizin beyinde elektriki bir manyetik alanda oluştuğu ileri sürülmüştür. Son araştırmalar bu görüşün yanlış olduğunu ortaya koymuş; ışınlarla ve güçlü manyetik sahalarda yapılan tecrübeler, beyne yapılan elektromanyetik baskılara rağmen ruhi kabiliyetlerimizin değişmediğini göstermiştir. Sovyetlerde olan parapsikoloji çalışmaları Batı üniversitelerinde de yaygındır. Telepati sahasında gözde isimlerden biri Uri Gellerdir. Uri Geller telepati tecrübeleri için Faraday Kafesine (yalıtılmış kafes) konuyor. Bu bütün radyo dalgalarını perdeleyen, çift kat bakırdan yapılma bir Kafes, ayrıca, sımsıkı kapalı bir odada yer alıyordu. Bu kafeste yine telepati meydana geliyordu. Buda bize telepatinin maddi bir hadise cinsinden olmadığını göstermektedir. İnsan rüyasına, telepati yoluyla tesir edilebilmekte ve rüya değiştirilebilmektedir. Belki de ölmüş olan yakınlarımızın ruhları rüyalarımıza bu şekilde tesir etmektedir. Dr. M. Ulman, Dr. Stanley Kripner rüya laboratuvarında tecrübe edilecek şahsın başına elektrot bağlıyor ve şahıs uyutuluyor. Uyumaya başlayınca telepat, uyuyan kişiye istenilen resimleri rüyasında telepati yoluyla gösteriyor. Netice olarak dünyada uyuyana telepati yoluyla istenen rüya gösterildiğine göre, ruhlar niçin rüyamıza girip bizle temas edemesin? İlim adamlarının büyük çoğunluğu telepatinin elektromanyetik dalga olmadığını söyler. Profesör Arkadyevin hesaplarına göre beyinden çıkan enerji o kadar zayıftır ki birkaç metrenin dışına çıkamaz. Açıkçası telepati çok uzak yerlere gidebileceğine göre bunun beyin dalgalarıyla alakası yoktur. Sinir ve adalelerin çekilip toplanmaları sırasında elektromanyetik sinyaller gönderilmektedir. Fakat sinyaller son derece zayıftır. Bunlar; ancak birkaç santimetre uzaktan hassas cihazlarla alınabilmiştir. Şu halde 2 beyin arasında bir metreden biraz fazla bir mesafede elektromanyetik nakil çok zor şekilde gerçekleşebilir. Bu durumda dünya -ay arası gibi bir mesafede meydana gelen telepatiyi ancak ruh ile izah etmek mümkündür. Yani ortada ruhi bir hadise vardır. Eğer insan organizması elektromanyetik dalgalara karşı hassas ise, bu halde mühendis ve teknikerlerde, (ki bunlar yüksek frekanslı güçlü yayın kaynaklarının yakınında çalışırlar) bazı psikolojik durumların ortaya çıkması gerekirdi. Elektromanyetik dalgaların şiddetlerinin mesafeye göre azaldığı bilinir. Bu yüzden Profesör Vasilyev, Tomasevskiyi 1500 km. ötede bulanan Sivastopol?e gönderdi ama yine telepati hadisesi meydana geldi. Kısaca telepatinin elektromanyetik dalgayla alakası yoktur. Rüya ? telepati bağlantısına ait çeşitli üniversitelerden de yayınlar gelmiştir. 1960ta Newyork Maimonides araştırma merkezinde tecrübe edilen şahsa telepati ile istenen rüya gösteriliyor. Telepatiyle insanların ruhiyatlarına tesir edip, vücutlarında bir takım değişiklikler de yapılabiliyor. Bütün bu ilmi araştırmalar bize gösteriyor ki, maddenin katı cidarları parçalanmıştır. İnsanın kâinata dağılmış ve yayılmış emel ve arzularının kaynağı olan ince ve derin duygularını, boğazı sıkılıp zindana tıkılan insanlar gibi dar madde ve zaman kalıplarının içine hapseden on dokuzunca asır modası materyalist düşünce kökten yıkılmıştır. Artık madde, ilmin gözünde renkli ve engin fizik ? ötesi âlemin üstüne serilmiş tenteneli bir perde gibi durmaktadır. İnsana semadan gelen mesajların gerçekliği bütün parlaklığı ile zuhur etme demine ulaşmıştır.
#05.06.2010 18:35 0 0 0
  • Çoğumuzun hafızasında p sayısı 3,14 veya 22/7 olarak yer etmiş olsa bile, p'nin gerçek değeri bunların ikisi de değildir. Peki bu sayı, yani p, tam olarak kaçtır? İşte bu soru, p sayısını tam olarak hesaplamak isteyenleri 4.000 yıldır meşgul etmektedir. Bilim ve teknolojinin bu kadar ilerlediği günümüzde bile, bir çemberin çapına oranının tam olarak hesaplanamaması, işlem sonsuza kadar devam ettiği için ilâhî hikmetleri açısından üzerinde düşünülmeye değer bir husustur. Tarih boyunca matematikle ilgilenen birçok insan, p sayısını hesaplamak için yıllarını vermiştir. p sayısının 3,141592653589793238... şeklinde sonsuza kadar devam eden bir ondalık rakam serisi olduğu bilinmektedir. Virgülden sonra sonsuz sayıda basamak olduğu ve bir sayının sonsuza oranının sıfır olduğu göz önüne alınırsa, trilyonuncu basamağın bulunmasının bile p'nin bütün serisini bulmaya nispeten ne kadar önemsiz olduğu daha iyi anlaşılabilir. Buradan sonsuza uzanan bir seriyi araştırmanın pratik bir faydasının olmadığı da anlaşılacaktır. psayısının değeri: 3,14159265358979323846 2643383279502884197169 3993751058209749445923 0781640628620899862803 4825342117067982148086 5132823066470938446095 5058223172535940812848 1117450284102701938521 1055596446229489549303 8196442881097566593344 6128475648233786783165 2712019091456485669234 6034861045432664821339 3607260249141273724587 0066063155881748815209 2096282925409171536436 7892590360011330530548 8204665213841469519415 1160943305727036575959 1953092186117381932611 7931051185480744623799 6274956735188575272489 1227938183011949129833 6733624406566430860213 9494639522473719070217 9860943702770539217176 29317675238467481846? En hassas hesaplamalarda bile belli bir basamaktan sonrası önemini yitirdiği halde, insanlar niçin p'nin sonsuza giden basamaklarını bilmek istiyor? Bu sorunun cevaplarından biri, muhtemelen, insanın sınırları ölçme isteği ve sonsuzu anlama iştiyakıdır. Bu sayı ile Yüce Yaratıcı'nın kâinatta vazettiği kanunlar arasında bir münasebet olduğunu düşünenler, bu sayının basamaklarında sanki bir işaret, bir mesaj aramışlardır. "Allah kanunlarını her zaman geometri ile vazetmiştir." diyen Eflatun da onlardan biridir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri ise konuyu, 20. Söz'de, daha genel bir bakışla şu şekilde değerlendirmiştir: "Her bir kemalin, her bir ilmin, her bir terakkiyatın, her bir fennin bir hakikat-ı âliyesi var ki, o hakikat, bir İsm-i İlâhî'ye dayanıyor. Pek çok perdeleri ve mütenevvi tecelliyâtı ve muhtelif daireleri bulunan o isme dayanmakla o fen, o kemâlât, o sanat, kemâlini bulur, hakikat olur. Yoksa yarım yamalak bir surette nâkıs bir gölgedir. Meselâ, hendese (geometri) bir fendir. Onun hakikati ve nokta-yı müntehası (en son noktası), Cenab-ı Hakk'ın 'ism-i ADL (her şeyi yerli yerince ve doğru yapan) ve MUKADDİR'ine ( her şeyi belli ölçüler içinde yaratan) yetişip, hendese âyinesinde o ismin hakimane cilvelerini haşmetiyle müşahede etmektir." p sayısının hesaplanmasındaki tarihî süreç Mısırlılar ile başlar. Mısırlı bir katip olan Ahmes'in MÖ 1650 yıllarında hesapladığı p değeri olan 3,16049... ile gerçek değer 3,14159... arasında yalnızca binde altılık bir hata vardır. O zamanki şartlar dikkate alınırsa bu başarılı bir tespit sayılabilir. Büyük Giza Piramidi'nin bir kenarının yüksekliğine oranının yaklaşık olarak p'nin 2'ye oranı ile aynı olması, p sayısının Mısır estetik ve mimari anlayışındaki yerini göstermektedir. İnsanlar uzun yıllar bu değerle yetindikten sonra Arşimed (MÖ 287-212) p sayısının 3 tam 1/7 den küçük, 3 tam 10/71?den büyük olduğunu bulmuştur. Muhtemelen, Arşimed p sayısının tam olarak bulunamayacağını biliyordu, bu yüzden alt ve üst sınırlarını hesaplamakla yetindi. Bu değerleri bulurken hareket noktası kısaca şu şekilde özetlenebilir: Yarıçapı l olan bir çemberin içine ve dışına Şekil 1'deki gibi iki düzgün altıgen çizilir. Kolayca görülebileceği gibi çemberin çevresi, içteki altıgenin çevresinden uzun ve dıştaki altıgenin çevresinden kısadır, bu da matematik diliyle 6<2p <4Ö3 şeklinde ifade edilir. Dolayısıyla 3 <2Ö3 eşitsizliği elde edilir. Çemberin içindeki ve dışındaki altıgenler yerine daha çok kenarlı düzgün çokgenler kullanılırsa p için daha hassas hesaplamalar yapılabilir. Şekilde de gösterildiği gibi K=3x2n-1 kenarlı çokgenler (yani 6-, 12-, 24-, 48-, 96-gen) kullanılırsa, n sayısı arttırıldıkça p sayısı için daha iyi alt ve üst sınırlar bulunabilir. Arşimed 223/71 <22/7 eşitsizliğini, n=6 değerine mukabil 96 kenarlı düzgün çokgenlerle çalışarak elde etmiştir. Fibonacci, Leibniz, Newton ve Euler gibi Batılı matematikçilerle birlikte İslâm dünyasından da El-Harezmi ve Gıyasüddin Cemşid gibi matematikçilerin p sayısında virgülden sonraki ileri basamakları çözmeye çalıştıklarını belirtmek gerekir. Gıyasüddin Cemşid 15. yüzyılın başlarında p sayısının virgülden sonraki 12 basamağını, Avrupalı matematikçilerden 200 yıl kadar önce doğru bir şekilde hesaplama başarısını göstermiştir. p serüvenini yazarken Çudnovski kardeşlerden bahsetmemek olmaz. Bu iki kardeş, p sayısını hesaplamak için, satın aldıkları parçalarla bir bilgisayar yapmışlardır. Evlerine kurdukları bu bilgisayarı kullanarak 1989'da p'nin 1 milyara yakın basamağını hesaplama rekoru kırmışlardır. Niçin bu basamakları bulduklarını David Çudnovski "p'yi keşfetmek, kâinatı keşfetmek gibidir." sözü ile açıklar. p'nin basamaklarını bulmadaki bilinen en son rekor, 1999 yılında Yasumasa Kanada isimli sevdalısı tarafından Tokyo Üniversitesi'nde kırılmıştır. Kanada, ileri düzeyde hesap yapabilen bir bilgisayar ile, yaklaşık 37 saatte p'nin 206,158,430,000 basamağını hesaplamıştır. Bu rekorla iki yıl önce Takashi ve Kanada'nın birlikte kırdıkları 51,5 milyarlık eski rekor da yenilenmiştir. Aslında bu ileri hesaplamalara hobi denebilir. Günlük hayatın pratiği virgülden sonraki basamakları bu şekilde uzatmamızı gerektirmez. Çünkü makro-âlemdeki uygulamalar atom-altı ölçeğin boyutlarına kadar inmez, bunları ihmal eder; çünkü bunlar bizim hayatımıza tesir edecek önemde değildir. p'nin bir başka özelliği ise transandantal bir sayı olmasıdır, yani p katsayıları tam sayı olan hiç bir polinomun kökü değildir. Eski zamanlardan itibaren geometri âşıkları, sadece pergel ve (üzeri işaretlenmemiş) cetvel kullanarak geometrik çizimler yapmak istemişlerdir. Meselâ, sadece pergel ve cetvel kullanarak alanı bir dairenin alanına eşit olan kare çizme meselesi bu insanları asırlar boyu meşgul etmiştir. Cebir dalında çalışma yapan uzmanlar, dairenin alanına eşit alanlı karenin çizilebilir olmasının Öp'nin çizilebilir olmasına bağlı olduğunu ispat etmişlerdir. p transandantal bir sayı olduğu için Öp çizilemez, dolayısıyla sadece pergel ve cetvel kullanarak alanı daire ile eşit alanlı bir kare çizmek imkânsızdır. p'deki sırları keşfetmek isteyenler, onun düzensiz gibi görünen basamakları arasında bir benzerlik, bir münasebet aramışlardır. Virgülden sonraki basamaklarını tekrar eden sayı grupları şeklinde elde etmeyi denemişlerdir. Meselâ p'nin yaklaşık bir değeri olarak bilinen 22/7 yani 3,142857142857... sayısının virgülden sonraki basamakları 142857 sayı grubunun tekrarı şeklindedir. Ne var ki, sayısı olan 3,141592653589793238... açılımının virgülden sonraki basamakları arasında buna benzer bir münasebet bulmak imkânsız gibi gözükmektedir. Bu, aynen dış görünüşlerinin birbirine benziyor görünmesi ile birlikte her insanın parmak izinin farklı olması gibidir. Nasıl ki her şahsın kendine has bir parmak izi vardır ve bu, insanın kimliğini belirler, bunun gibi p sayısının basamakları da onu belirler, sonsuza giden basamaklarındaki tek bir rakam bile değişse o artık p değildir. Bütün çemberlerin söz birliği etmişçesine işaret ettiği bir sayı olan p'nin basamaklarının düzensiz ve rastgele olması düşünülemez. Kamer suresi 49. âyette Rabbimiz; "Muhakkak ki Biz her şeyi bir kaderle, bir ölçü ile yarattık." buyurmuştur. Dolayısıyla p'nin basamaklarındaki bu yapının, her mahlûku belli bir ölçüyle yaratan Yaratıcı'nın (cc) Mukaddir isminin bir tecellisi olduğu açıktır.
#05.06.2010 18:28 0 0 0
  • Elektromanyetizma

    Elektrik ve manyetizma tek hadisenin iki yönü olarak birbirine bağlıdır. İki elektrik yükü arasındaki kuvvet bunların nispi hızlarına da bağlıdır. Şayet bunlar birbirlerine göre sükûnette iseler, yalnız elektrostatik kuvvet tesir ettirirler. Hareketli iseler, birbirlerine manyetik kuvvet de tesir ettirirler.

    Kâinatta birçok madde gözle görülemediği halde diğer maddelerle olan alış verişlerine, interaksiyonlarına (karşılıklı tesirler) ve eşyada bıraktıkları iz ve emarelere dayanarak varlıklarına inanmaktayız. Binlerce hareket ve hadiselere sahne olan şu âlemdeki kuvvetleri; göremediğimiz mikro ve makro âlemin anlaşılması için hülasa edelim. Vücudumuzdaki bir adalenin, genişleyen bir gazın, gerilen bir yayın, rüzgârın, elektriğin, manyetizmanın, yer çekiminin ve çok değişik şekil ve keyfiyette karşımıza çıkan kuvvetlerin esasta dört neviden oluştuğunu söyleyebiliriz. Bu dört ana kuvvetin, aralarındaki benzerlik ve zıtlıkları görmeye çalışacağız. Gravite (Çekim) İnsanlığın tecrübe sahasına koyabildiği ilk kuvvettir. Makro âlemin kürelerinin aralarındaki çekim kuvveti demektir. Temel formül olarak: F = G.m.M/r^2 ifadesi bilinmekte ve kullanılmaktadır. Bu denklemin bize söylediği şudur: ki cisim arasındaki kuvvet; (m) ve (M) olan kütlelerinin çarpımıyla doğru, aralarındaki mesafenin (r) karesiyle ters orantılıdır. G, kullanılan sistemin, birimlerini denkleştirmek için kullanılan bir sabittir. Şunu hemen kaydedelim ki, bu kuvvet daima çekicidir (cazibe). Yani gravitasyonel bir itme hâsıl etme imkânsızdır. Bu kuvvetin yönü, cisimleri birbirine birleştiren doğru boyuncadır. Bütün cisimler arasındaki tesir eden kuvvetlerin sadece bu yolda olduğunu sanmak yanlıştır ve bu yanlışlığı elektromanyetik kuvvette göreceğiz. Gravitasyonel kuvvet, diğer kuvvetler gibi cisimlerin hızına ve istikametine bağlı değildir. Kuvvetin, mesafenin tersinin karesine bağlı olması fezanın yapısıyla alakalıdır. Aynı zamanda formül yalnız kürevî ve boyutlarına nazaran birbirine uzak olan cisimlere tatbik edilebilir. Şekil-1?e bakılarak kürenin merkezinden r1 uzaklığındaki alanla, r2 uzaklığındaki alanı karşılaştırdığımızda, bu durum açıkça görülebilmektedir şeklinde ifade edilebilir. Kürenin yüzey formülü 4?r^2 olup, kuvvetin mesafeye bağlılığının bu şekilde oluşunun bir çeşit izahıdır. Formüldeki diğer büyüklüğün kütle olması, ilim adamlarını az düşündürmemiştir. Kütle, gravitasyon kuvvetinin kaynağı olup, aynı zamanda cismin ağırlığını da tayin etmektedir. Yani, kütlesi m olan bir cisme M kütlesinde ve r yarıçapında olan yer küresi üzerindeki tesir eden E kuvveti cismin ağırlığı olmaktadır. Kütle tabir edilen m, aynı zamanda cismin ivmesini kuvvete bağlıyan bir büyüklük olarak karşımıza çıkar: F = m.a a ivmesi, bizim birim zamandaki değişme miktarını gösteren bir sabittir ve basitçe: a=?V/?t şeklinde ifade edilir. Bu durumda kütle ataletin bir ölçüsü, cismin hız değişmelerine karşı bir çeşit isteksizliğidir. Atalet kütlesinin, çekim kuvvetinin de kaynağı oluşunun sebebi bu iki kütlenin idantik (denk) olmasındandır. Yani o cismi O kütlede yaratanla, o hızda hareketini devam ettiren kudretin aynı olduğunu göstermektedir. Elektromanyetizma: Elektrik ve manyetizma tek hadisenin iki yönü olarak birbirine bağlıdır. İki elektrik yükü arasındaki kuvvet bunların nispi hızlarına da bağlıdır. Şayet bunlar birbirlerine göre sükûnette iseler, yalnız elektrostatik kuvvet tesir ettirirler. Hareketli iseler, birbirlerine manyetik kuvvet de tesir ettirirler. Yükler sükûnette iken tesir eden kuvvet, F=k.q1.q2/r^2 dir. Kuvvet; yüklerin çarpımıyla doğru, mesafenin karesiyle ters orantılıdır. Yani tamamen gravitasyon kuvvetine benzemektedir ki bu bizi kâinattaki birliğe götürmektedir. Bu formül, boyutları arasındaki mesafeye nazaran çok küçük olan yüklü parçacıklara tatbik edilebilir. K yine birimleri ayarlamada kullanılan bir sabittir. Yalnız buradaki cazibe veya dafıa yüklerin pozitif veya negatif olmasına bağlıdır. Şayet bir elektrik yükü diğerinin yanından geçiyorsa, hareketle mütenasip olarak bir manyetik kuvvet hâsıl olur ve bunun istikameti hız ile yükleri ayıran doğruya diktir. Bu elektrik yükleri ivmelenecek olursa; radyasyon oluşmakta ve ışık hızına eşit bir hız kazanmaktadırlar. Günlük hayatımızda karşılaştığımız kuvvetlerin çoğunun sebebi elektromanyetik kuvvetlerdir. Elektronları atoma, atomları birbirine bağlı tutarak kimyevi bağların kaynağını teşkil ederler. Bir yayın tesir kuvveti, yayın yapıldığı metalin atomları arasındaki elektromanyetik çekim kuvvetidir. Bir dinamitin patlamasında açığa çıkan enerjinin kaynağı elektromanyetiktir. Genişleyen gazlar kalın cidarlara çarptığı zaman çarpan moleküllere tesir eden kuvvet elektromanyetiktir. ?kuvvetli? çekirdek kuvvetleri: Bu kuvvetin varlığından insanlığın haberdar olması çok yenidir. Atom; merkezde pozitif yüklü protonlardan ibaret çekirdek, onun etrafında dönen negatif yüklü elektronlar olarak bilinmekte iken, protonların yalnız olmayıp yüksüz küreler olan nötronlarla iç içe geçmiş bir vaziyette oldukları anlaşılmıştır. Bu küreler tutkalla yapıştırılmış mermerler gibi sıkı sıkıya birbirleriyle bağlıdır. Aynı yüklü parçaların birbirini ittiği bilindiğine göre, yüklü protonlar nasıl böyle birbirine bağlıdırlar? Çekirdek, niçin elektrostatik itme kuvvetinin tesiri altında parçalanıp dağılmıyor? Hesaplara göre gravitasyon çekme kuvveti çekirdeği bağlı tutmak için çok zayıf kalmaktadır. Demek ki çekirdek parçacıkları arasında, protonların elektrostatik kuvvetinden daha şiddetli başka bir kuvvet mevcuttur. Bu kuvvet için şimdilik evvelkiler gibi bir formül yazamıyoruz. Ancak bilinen en mühim hususiyeti kısa mesafeli oluşudur. Şayet çekirdek parçaları birbirine değiyorlarsa, bu kuvvet son derece şiddetlidir. Bu şiddetli kuvvet aracılığıyla, çekirdek kürecikleri süratle kendi eksenleri etrafında aynı veya zıt yönde dönmektedirler. Maddelerin bildiğimiz bazı hususiyetlerinin bu hareket ve kuvvete bağlı olduğunu da ifade etmiş olalım. Binlerce ton ağırlığı üzerinde taşıyan çelik çubukların, o yüklere dayandığını biliyoruz ama nasıl dayandığını, daha doğrusu onun zerrelerine verilen hareket ve kuvvetle o yüklere nasıl dayandırıldığını pek bilemiyoruz, Saatte 1000 km.den fazla hızlı giden vasıtaların cam ve cidarlarının, o şiddetli basınca karşı koyduğunu ve bilmem ne kadar yüksek sıcaklığa dayandığının farkındayız ama nasıl öyle olduğunun pek farkında ve şuurunda değiliz herhalde. Zayıf İnteraksiyon: Bu kuvvet hakkındaki malumatımız da bir evvelkinden daha azdır. Kuvvet, elektron neşreden bir çekirdeğin radyoaktif bozunmasının sebebi olarak gösterilmekte ve bu bozunmayı izah için kullanılmaktadır. Yakın senelerde keşfedilen yeni parçacıkların (müon, pozitron, nötrino-müon vs.) çoğu zayıf interaksiyon sebebiyle bozunmaktadır. Bu kuvvetin tesir mesafesi hakkında dahi birşey söylenememektedir ki, bir formül ortaya koymak da mümkün değildir. Fakat kâinatın yaşını tahminde dahi kullanabildiğimiz iz ve işretler bırakmakta ve ilmin öz ve çekirdeği olabilmektedir Bu gün bildiğimiz maddelerin karşılıklı birbirine tesir ettiği bu dört yoldan başka yol bilinmemektedir. Ancak ilk iki kuvvetle çeşitli hesaplamalar yapılsa da, bunların aralarında idrak sınırlarımızı aşan bağlar, bulunduğu da bilinen bir gerçektir. Zaman geçtikçe bu mevzular da, varsa insanlığın ömrü bilinebilecektir belki. Bilmediklerimiz azalacak mıdır? Asla! Belki daha da artacaktır. Dairevi bir satıh kabul ettiğimiz bildiklerimiz arttıkça, yani bilgi dairemizin yarıçapı büyüdükçe, bilmediklerimiz olan dışla temasımız artacak ve başımız o zaman daha da eğilecektir. İki kelimelik tek şartımız var. İnsaf ve vicdan. Diğer iki kuvvet hakkında ise, elementlerin transmitasyonu ve çekirdeklerden fizyon yolu ile güç istihsal etmek gibi bilgilere sahibiz. Çekirdek bağlama kuvvetleri ?kuvvetli?, bozunma kuvvetleri ise ?zayıf? olarak tabir edilmektedir. Birbirine temasta olan iki protonun çekirdek kuvveti elektromanyetik itme kuvvetinden 100 kere daha fazladır. Zayıf interaksiyon ise, kuvveti çekirdek kuvvetinden 10 milyar milyon (10^16) kere daha zayıftır. Gravitasyon kuvveti ise, en zayıf olan çekme kuvveti olup bu, kuvvetli çekirdek kuvvetinden (10^39) kere daha zayıftır. Gravitenin ehemmiyeti büyük âlemde ve uzun mesafelerde oluşundadır. Kürelerin tesir elemanları üzerinde çeşitli çalışmalar yapılmaktadır. Elektromanyetik kuvvette ?foton?lar, gravitasyonda ?graviton?lar tesir elemanı olarak bilinmektedir. Ancak ?graviton?lar bir teori olarak durmakta ve istikbalin araştırmacılarını beklemektedir. Çekirdek kuvvetinin tesir elemanı ise ?mezon? olarak bilinmekte olup yüksüz olan fotonlar yanında bunlar belli bir yüke sahip bulunmaktadır. En küçükten en büyüğe kadar yaratılmış bütün zerre ve kürelerin bir bütün olarak benzeyişleri, yaratıcının bir ve tek olduğunu ilmin parmaklarıyla görmeyenlere de göstermektedir. Birbirlerinin parçaları ve mütemmimi oluşlarıyla ve aralarında cereyan eden bu kuvvet ve kanunlarla da, bu kanunları koyan kudret ve kuvvete şahadet etmektedirler.
#05.06.2010 18:25 0 0 0
  • Nötron, proton ile birlikte, atomun çekirdeğini meydana getirir. Ayrıca nötron ve proton sayılarının toplamı, bize Kütle Numarasını verir. Nötron ve proton kütleleri, birbirine oldukça yakındır. Nötronlar yüksüz parçacıklardır. Hidrojen dışında bütün atomların çekirdeklerinde bulunan parçacıktır. Nötronun elektrik yükü sıfır ve bağıl kütlesi 1,00 dır. Kütlesi protonunkiyle aynıdır. Nötronların da 3 kuarktan oluştukları sanılmaktadır. Sembolü(n)?dir, çekirdekte bulunur. James Chadwick (Kadvik) adlı bilim adamı tarafından bulunmuştur. Her atom farklı sayıda nötron bulundurabilir
#05.06.2010 18:22 0 0 0
  • Uluslararası Barter yani Kliring Nedir? Barter ile Kliring Arasında Ne Fark Vardır?

    Kliring yani uluslararası barter, İki ülke arasında yapılan alış-veriş bedellerinin karşılıklı olarak malla ödenmesidir. Krilink işlemi, ilgili devletler arasında imzalanan "kliring sözleşmesi" ile gerçekleştirilir. Barter ile kliring arasındaki fark; birincisinde sistem düzenleyicisinin özel sektöre ait bir şirket, ikincisinde ise devlet olmasıdır. Klirink sisteminde Merkez Bankası veya muhabir banka devrededir. Klirink sözleşmesi imzalanan ülkelerdeki üretici, alıcısını bulup ihracatı gerçekleştirir. Gümrük Çıkış Beyannâmesi (GÇB) denilen belgeyi bankaya gösterip ihraç ettiği mal bedelini alır. Merkez Bankası, ödediği mal bedelini ilgili firmanın hesabına borç kaydeder. O ülkeden ülkemize sevk edilen mallar da hesaba alacak olarak geçer. Borç - alacak farkı, sözleşmede belirtilen dönemin sonunda nakit olarak ödenir veya bir sonraki devreye intikal ettirilir.
#05.06.2010 18:16 0 0 0
  • Terim olarak barter, takas anlamına geliyor. Ancak barter ticaret sistemi, bilinen birebir karşılıklı takas işlemlerinden farklı gelişmiş bir sistemdir. Basit anlatımla takas; insanların elindeki ihtiyaç fazlası malın, ihtiyaç hissedilen mal ile değiştirilmesi demektir. İş makinesi veren tarafın, petrol almak suretiyle alacağını tahsil etmesi gibi. Alacağın kapatılması için miktar ayarlaması yapılamayan hâllerde, borçlu kalan taraf, milletlerarası para birimi ile nakit ödeme yaparak hesabı kapatır. Kabul edilmeli ki takas, basit olmakla birlikte, ilkel ve büyük ölçüde karşılıklı güven esasına dayalı bir sistemdir.


    İhtiyaç fazlası malların karşılıklı olarak aynı anda teslimi mümkün olmayabilir. Bu durumda bir aracı kurumun, garantör olarak devrede olması gerekir ki "takas odaları" bu sebeple oluşturulmuş kurumlardır. Tarih öncesi ilkel toplumların ticaret sistemi olan takas, günümüzde geliştirilmiş ve kolayca uygulanabilir şartlara kavuşturulmuştur. Bu gelişmiş şekiller; barter ve klirink olarak bilinmektedir.

    Takas işleminin bir adı da trampadır. Takas ve trampa, barter uygulamasının daha saf ve ilkel şeklidir. Halk anlatımı ile değiş-tokuş olarak ifade edilen bir alış-veriş sistemidir. Diğer bir ifade ile üye firmanın satın aldığı mal ve hizmet bedelini, kendi ürettiği mal ve/veya hizmetle ödemesidir. Bu işlemde alıcı ve satıcı bir araya gelmezler. İşlemleri, başından sonuna kadar organizatör konumundaki bir barter firması yürütür. Para, fiilî olarak kullanılmaz. Yalnızca muhasebe kayıtları için devrededir. Sistem; uygulamada hem mal ve hizmetin satışında bir pazarlama tekniği, hem de bir ödeme aracı olarak kullanılmaktadır. Barter ticareti; takas ve trampa işleminin gelişmiş ve modern bir şeklidir.
#05.06.2010 18:14 0 0 0