Namaz kılmak için abdest almak şart olduğu gibi, Kur'an-ı kerimi tutmak, Ka'beyi tavaf etmek, tilavet secdesi yapmak, cenaze namazı kılmak için de abdest almak lazımdır.
Ayrıca her zaman abdestli bulunmak, yatağa abdestli girmek, abdestli yemek ve içmek çok sevabdır. Abdestli iken ölenlere şehit sevabı verilir. Peygamber efendimiz buyurdular ki:
(Abdestli olarak ölen, ölüm acısı çekmez. Çünkü abdest imanlı olmanın alametidir. Namazın anahtarı, bedenin günahlardan temizleyicisidir.)
(Müslüman abdest alınca, günahları kulağından, gözünden, elinden ve ayağından çıkar. Oturunca, mağfiret olunmuş olarak oturur.)
(Amellerin en hayırlısı namazdır. Abdeste devam edenler, ancak mü'minlerdir. Mü'min gündüz abdestli olmalı, gece de abdestli yatmalıdır. Böyle yapınca, Allahü tealanın korumasında olur. Abdestli iken yiyip, içenin karnındaki yemek ve su zikreder. Karnında kaldıkları müddetçe, onun için istiğfar ederler.)
Dinimizin her emri gibi, abdest almak da çok kolaydır. Allahü teala insana yapamıyacağı, şeyleri zaten yüklemez. Abdestin farzı dörttür:
1- Yüzü, yıkamak. 2- Iki kolu, dirsekler ile birlikte yıkamak. 3- Başın dörtte bir kısmını meshetmek, yani yaş eli başa sürmek. 4- Iki ayağı iki yandaki topuk kemikleri ile birlikte yıkamaktır.
Abdesten istenilen faydayı, neticeyi alabilmek için şartlarına azami dikkat etmek gerekir. Abdestin dört farzını yerine getiren, yani yüzünü, kollarını yıkayan, başını mesheden ve iki ayağını yıkayan abdest almış sayılır. Bu kadarı ile yapıldığında abdest geçerli olur. Fakat, daha çok sevap almak için, sünnetlerine, müstehaplarına da uyarak almalıdır. Bunun için, önce, Allah rızası için abdest almaya niyyet edilir. Sonra, eller bileklere kadar üç defa yıkanır. Sonra sağ el ile ağıza üç kere su verilir. Sağ el ile buruna üç kerre su verip, sol el ile sümkürülür. Buruna su verdikten sonra, avuçlara su alıp, alından çene altına, şakaklara kadar yüz yıkanır.
Sonra, sol el ile, sağ kol dirseğe kadar üç defa yıkanır. Sağ ile sol kol (üç defa) dirseğe kadar (dirsek dahil) yıkanır. Her iki kolu yıkadıktan sonra, eller tekrar ıslatılır ve o yaşlıkla baş meshedilir. Daha sonra, sağ ve sol elin şehadet parmakları, iki kulağın deliklerine sokulur baş parmaklarla da kulakların arkasını mesheder. Ellerin dış yüzü ile enseyi mesheder.
Boynu meshettikten sonra, sol elin küçük par
mağı ile, sağ ayağın küçük parmağından başlıyarak, ayak parmaklarının arasını hilallemek suretiyle, topuklarla birlikte, sağ ayağı yıkar. Sol ayağı yıkarken, ayak parmaklarının arasını küçük parmağı ile bu sefer baş parmaktan başlıyarak ayak parmaklarının arasını hilallemek suretiyle topuğu ile birlikte yıkar.
Abdest alırken, her uzvu yıkarken okunacak duaları var ancak, abdest dualarını bilmeyen, her uzvu yıkarken (Kelime-i şehadet) okumalıdır. Peygamber efendimiz buyurdu ki;
(Her kim abdest aldıktan sonra "Inna enzelnahü" suresini bir kere okursa, Hak teala hazretleri, o kimseyi sıddiklardan yazar. Iki kere okursa, şehidlerden yazar. Üç kere okursa peygamberler ile haşrolur.)
(Her kim abdest aldıktan sonra, benim üzerime on kerre salatü selam getirirse, Hak teala hazretleri, o kişinin hüznünü giderip mesrur eder, duasını kabul eder.)
Allah' şükür Yine Bir Ramazan'a daha kavuşturduğu İçin Ona Hamdû Senalar Olsun Ancak Bir Maruzatım Var bazı Arkadaşlarımız Ramazanda Namaza Başlayıp Tekrar Ramazan Ertesi namazı bırakıyor Lütfen Böyle Bir Gaflette Bulunmayın Yapılan o şey çok günah olarak bilinmektedir.
Ayrıca Namaz Dinin Direğidir Nasılki Bir Apartmanda Kolon Olmazsa Madden O Apartman Yıkılırsa Bizim Maneviyatımızda O Apartman Gibi Yıkılır Maazallah Dikkat Etmek Gereklidir. Namaz Bilindiği Üzre Farzdır.
Farzda Allah'ın enrettiği Kesin Hükümlerdir( Yani Yapılması Mutlaka Gerekli Yapılmazsa Olmaz Diyeceğimiz İbadetlerdir. Bu Yüzden Namaz Kılmama gibi Kimsenin Bir Lüksü Olamaz Nasıl ki Allah Bize Mideyi vermiş ve Her Üç Öğün Yemek Yeme İhtiyacımız Var İse Maneviyatımızında Günlük Beş Vakit Namaz Kılmaya İhtiyacı Vardır. Örneğin
Üç Gün Yemek Yemeyen Bir İnsan Düşünün Bitap Düşmüş Sersefil Olmuş Biçare Olmuş ve Aşırı Bir Yorgunluk Ne Görse Yiyecek Bakımından Saldıracak Vaziyette Olur. İşte Namazı Kılmayıncada Hertürlü Olumsuz İslama Aykırı Şeyleri Hiç Bir Allah korkusu Olmadan bütün günahları işleyebiliriz. O yüzden ki Namaz Mecburidir. Müslümanım Diyen Herkes Kılmak Zorundadır. Velhasıl Namazın İnsana Hiç bir zararı yoktur. En azından Günlük Abdest almakla Temizlik İmandadır. Hadis-ine Uymuş Bulunuyoruz. Sonra Namaz Kılanlar O Vakitler Arasında ki günahlarına bir nebze keffaret olur. Namaz Kılan insan da Allah korkusu vardır hiçbir sahtekarlık Yapamaz. Yaradanından korkar Allah namaz kılmayanlarımıza namaz nasip eylesin en kısa zamanda namaza hatta bu yazıyı okuduktan sonra namaza umarım İnşAllah başlarsınız (Naçizane Fikirlerim Hataları Düzeltin)
Kur'an-ı Kerîm'in elli sekizinci sûresi. Yirmi iki âyet, dört yüz doksan üç kelime ve bin dokuz yüz doksan iki harften ibarettir. Fasılası dal, zel, ra, ze ve mim harfleridir. Medenî sûrelerden olup, Hicretin beşinci yılında meydana gelen Hendek gazvesinden sonra, Münafıkûn sûresinin peşinden nâzil olmuştur. Adını, bir kadının, kocasının zıhar*da bulunmasını Rasulullah (s.a.s)'a şikayet edişini ve bir çözüm bulması için onunla tartışmaya girişini anlatan ilk ayetteki "tucâdiluke" ibaresinden almıştır. Sûrenin ilk âyetleri bu olay üzerine nazil olmuştur (Ebu Davud, Talak, 17).
Sûre, yeryüzünde İslâm'ın gerçeklerini yayarak hâkim kılmak için terbiye edilip, bu faaliyetlere hazırlanan Medine İslâm toplumunun yetişme safhalarından birini ele almaktadır. Müslümanların bizzat kendileriyle alâkalı olan bir takım meselelerine çözümler getiren sûre, onları İslâm ahlâkıyla ahlâklanma ve onun hükümlerine tam anlamıyla teslim olma konusunda titiz davranmalarını tenbihlemektedir. Mü'min'in Allah Teâlâ'nın kendisine yüklediği emaneti eksiksiz olarak yerine getirebilmesi için, onun mahiyetini idrak etmiş olması gerekir. Bunu gerçekleştirebilmesi için Kur'an-ı yaşayarak öğrenmesi kaçınılmazdır. Allah Teâlâ, Kıyamete kadar gelecek nesillere eksiksiz bir örnek olsun diye, Kur'an âyetlerini Peygamber (s.a.s)'e indirirken onları çevresindeki ashabıyla birlikte pratik hayata yansıtıyor ve anlaşılmaz, müphem hiç bir şey bırakmıyordu. Allah, ilk İslâm toplumunu vahiyle donatıp, olgunluğa eriştirirken, hükümleri peşisıra belirli aralıklarla indirmiş ve onların özümlenerek, hayata yansıtılması için bir takım olayları vahye sebeb kılmıştır.
Sûrenin ilk âyetleri zıhar olayı ile alâkalı hükümleri bildirmekte ve inananların bir şeyi söylerken onun ahlâkî yönünü düşünüp, büyük hatalara düşmemeye özen göstermeleri istenmektedir. Yapılan her kötülük ve çirkinliğe pişman olup, tevbe edildiği taktirde affedilebilecektir "Ey iman edenler! Sizden eşlerini annelerine benzetip zıhar yapanlar bilsinler ki, eşleri onların anneleri değildir. Onların anneleri ancak kendilerini doğuranlardır. Muhakkak ki zıhar yapanlar, asılsız ve çirkin bir söz söylüyorlar. Şüphesiz Allah çok affedicidir ve bağışlayandır" (2)
Ayrıca müslümanlar şiddetle uyarılarak, iman ettikten sonra câhiliyye âdetlerini devam ettirmenin, Allah'ın koyduğu sınırların ötesine geçmek olduğu ve bunun neticesinde de ilâhî bir cezalandırmanın kaçınılmazlığı vurgulanmaktadır. İnsanın, Allah Teâlâ'nın hududları dışında, bir takını kurallar ihdas etmeye kalkışması, iman prensipleriyle çelişen bir durumdur. Dolayısıyla, zıhar ve buna benzer şeylerin İslâmî açıdan hiç bir geçerlilikleri yoktur. Bu yollara sapan insanlara bir takım müeyyideler uygulanmıştır ki, her isteyen istediği gibi dinin kurallarıyla oynamayı âdet haline getirmeye kalkmasın. Zihar olayının mantıksızlığı vurgulanırken, öngörülen cezalardan maksad da budur.
Allah Teâlâ, ziharda bulunanların, eşlerine yaklaşabilmeleri için yerine getirmeleri gereken cezai şartları şöyle sıralamaktadır: "Eşlerine zıhar yapıp sonra sözlerini geri almak isteyenlerin, eşleriyle temasta bulunmadan evvel bir köle azad etmeleri gerekir. Azad edecek köle bulamayanın ise, eşiyle temasta bulunmadan önce aralıksız iki ay oruç tutması gerekir. Buna da güç yetiremeyenin altmış yoksulu doyurması gerekir. Bu açıklama Allah ve rasulüne hakkıyla iman etmeniz içindir. İşte bunlar, Allah'ın koyduğu sınırlardır. İnkâr edenler için can yakıcı bir azap vardır (3-4).
Daha sonra, münafıkların, iman eden kimselere vesvese vermek için aralarında fısıltı ile konuştukları ve müslümanların aleyhine komplolar hazırladıkları vurgulanarak, bu tipler acıklı Cehennem azabıyla uyarılmaktadırlar. Allah Teâlâ, kalplerde olanı bildiği gibi, aralarında fısıltı ile konuşanların planladıklarını da bilir: "Üç kişi aralarında fısıltı ile konuşurken dördüncüleri mutlaka Allah'tır... Sonra yaptıklarını kıyamet günü kendilerine haber verecektir..." (7).
Medine'de Yahudiler ve münafıklar, Peygamber (s.a.s) ile karşılaştıklarında ona selâm verirken, selamın lafzını, "Essamu aleyke ya ebe'l-Kasım" (ölüm üzerine olsun) şeklinde değiştirerek selâm veriyorlardı. Rasulullah da onlara "ve aleykum" (sizin üzerinize olsun) şeklinde karşılık veriyordu. Yahudi ve münafıklar bu şekilde davranırken, aynı zamanda Rasulullah'ın davetini inkâr ederek içerlerinden; "Eğer doğru söylüyorsan, bu yaptığımıza karşılık Allah bizi cezalandırsın ya" diyorlardı. (Buhârî, Edeb, 38) Allah Teâlâ bu gibi davranışlarda bulunanların durumunu: "...Sana geldikleri zaman, seni Allah'ın selamlamadığı bir şeyle selâmlıyorlar. İçlerinden de: "Bu söylediklerimizden ötürü Allah bizi azaplandırsın ya!" diyorlar. Onlara Cehennem yeter. O ne kötü bir dönüş yeridir" (8) âyetiyle ortaya koymuştur.
Müslümanları tedirgin etmek için, münâfıkların yöntemlerinden biri olarak kullanılan fısıltı ile konuşmanın veya çağdaş iletişim araçları ile yapılan bu tür rahatsız edici yayınların inanan insanlara bir zarar vermesinin Allah Teâlâ'ya sığınıldığı müddetçe mümkün olmadığı bildirilmektedir: "Fısıltı ile konuşmak, Mü'minlerin üzülmesi için, şeytanın bir vesvesesidir. Allah'ın izni olmadan o, mü'minlere hiç bir zarar veremez. Mü'minler sadece Allah'a güvensinler"(10).
Bunun peşinden iman eden insanlar eğitilirken Rasulûllah'ın toplantı yerlerindeki uygunsuz 'hareketlerine temas edilerek, onların bu durumlarını ilâhi emirler doğrultusunda düzeltmeleri istenmektedir. Toplantılarda yetki sahibi kimselerin gösterdiği şekilde hareket edilmesinin gerekliliği, Rasulûllah (s.a.s)'in meclislerindeki davranışları düzeltmek için inen şu âyet-i kerime ile belirtilmektedir: "Ey iman edenler! Toplantı yerlerinde size; "yer açın " denince yer açın ki, Allah da size genişlik versin. "Kalkın" denince de hemen kalkın ki, Allah sizden samimiyetle iman edenlerin ve kendilerine ilim verilenlerin derecelerini yüceltsin. Allah yaptıklarınızdan haberdardır" (11).
Bundan sonra gelen âyetler, ihlâsın ve gerçek imanın ölçüsünü açıklayıp, ortaya koymakta nifak içindeki bir takım kimselerin belirleyici tavır ve davranışlarını gözler önüne sermektedir.
İlk önce, bir takım çıkar hesapları yaparak hem müslümanlardan gözüken, hem de onların düşmanlarıyla dostluklar kurup, müslümanlar aleyhindeki faaliyetleri destekleyenlerin durumlarından sözedilir: "Allah'ın gazap ettiği kimseleri kendilerine dost edinenleri görmez misin? Onlar ne sizden ne de onlardandır. Onlar bile bile yalan yere yemin ederler" (14).
Medine'de münafıklık yapıp, müslümanlara zarar vermek için faaliyet gösterenlerin bu durumları ortaya çıkacak olursa onlar, hemen yemin eder ve kendilerinin yanlış anlaşıldığını ve inananlarla birlikte olduklarını iddia ederlerdi. Yeminlerinin arkasına saklanarak müslümanları aldatmaya çalışanların bu durumları: "Onlar yeminlerini kendilerine siper yaptılar. İnsanları Allah'ın yolundan uzaklaştırdılar. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır" (16) âyetiyle açıklığa kavuşturulmaktadır.
İnkarcılar topluluğu, kıyamet gerçeği ile yüzleştikleri zaman, dünyada ne kadar büyük bir yanlış içerisinde olduklarını anlayacak ve pişmanlıklarını bütün açıklığı ile dile getireceklerdir. Ancak münafıklar, iki yüzlü davranıp Allah Teâlâ'ya hile yapmaya kalkıştıklarından, sapıklığın içinde o kadar derinlere itilmişlerdir ki o gün bile, gerçeği idrak edemeyecekler ve yine Allah'a karşı yalan yeminlerine sığınacaklardır: "Allah onların hepsini tekrar dirilttiği gün dünyada size yemin ettikleri gibi, O'na da yemin edecekler ve kendilerine bir fayda getireceğini sanacaklardır. İyi bilinmelidir ki onlar, yalancıların ta kendileridir" (18).
Bunun peşinden gelen âyette, onların bu durumlarının şeytana tabi olup onun hizbi içinde yer almalarından kaynaklandığı ve insanların, kesinlikle hüsrana uğrayacak olan bu hizbe dahil olmamaları için uyanık olmaları istenmektedir: "Şeytan onları kaplamış ve Allah'ı anmayı unutturmuştur. İşte onlar şeytanın partisindendir. İyi bilinmelidir ki, şeytanın partisinden olanlar, mutlaka hüsrandadırlar" (19).
Son ayet, sevginin kime karşı beslenebileceği ve dostlukların neye göre kurulacağını açıklamakta ayrıca, gerçek anlamda kurtuluşa erenlerin durumlarını dile getirmektedir. Bu insanlar ahirette kurtuluşa erecekleri gibi, bu dünyada da, kâfirlere karşı ilâhî bir nûr ile desteklenmişlerdir: "Allah'a ve âhiret gününe iman eden hiç bir kavmin, babaları, oğulları kardeşleri veya akrabaları da olsa, Allah'a ve peygamberlerine düşman olanlara sevgi beslediğini göremezsin. İşte Allah, bunların kalplerine imanı yerleştirmiş ve onları katından bir nur ile desteklemiştir. Allah onları altından ırmaklar akan cennetlere koyacak ve onlar orada ebediyen kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah'tan razı olmuşlardır... İşte onlar, Allah'tan yana olanlar (Hizbullah)tır. İyi bilinmelidir ki, kurtuluşa erenler ancak Allah'tan yana olanlar(Hizbullah)dır" (22).
Bilindiği üzere IN GOD WE TRUST yazar 1 Doların üzerinde. Hatta çok muhabbeti geçmiştir. Görüyor musun adamları dinlerine ne kadar bağlı diye. Şimdi bu görüşü tamamen çürütüp çöpe atacağız. Önce bir doların resmini iyice inceleyelim
Şimdi şu kısmını incelemeye alalım(Bana göre en önemli kısım)
Bi kere bu şekil ne anlama geliyor. Onu bilmemiz lazım. Bu şekil illuminati sembolü. Anlam olarak ordaki göz (haşa sümme haşa) tanrıları olan baphomet(mitolojide : şeytan) Dünyayı o gözlüyo anlamında
Piramid'in altında roma rakamları ile MDCCLXXVI yazıyor. Bunun karşılığı 1776 demek. Amerikanın kuruluşu ve Illuminati'nin kuruluşu aynı tarih.
Ayrıca üç boyutlu piramid'in ayrı ayrı düşündüğümüzde her boyutu için
Tabanlar toplamı 666 sayısı'nı veriyor. Bu da satanizm'de şeytanın rakamı olarak kabul ediliyor
Buna ek olarak Piramid'in simetriğini düşünüp uçlarına gelen harfleri dikkate aldığımızda İlginç bir sonuç ortaya çıkıyor.
Harfler MASON kelimesini oluşturuyor.
Piramid'in altında ve üstündeki yazılar da çok büyük anlam ifade ediyor.
[/url][/imgOLD]
Piramidin altında yazan NOVUS ORDO SECLORUM kelimesine dikkat edelim. Novus = yeni, ordo=düzen, Seclorum =Dünya, Seküler Seclorum iki anlama geliyor. Cümle Yeni Dünya düzeni yani yeni seküler düzen demek. Seküler kelime anlamı olarak din dışı dinsiz gibi anlamlara geliyor.
Üstte yazan Annuit Coeptis = Bizim meselemiz demek. Yani anlıyoruz. Bunların amacı ne sağında yazan IN GOD WE TRUST ile birebir zıt.
doların sağ tarafında bulanan
bu şekilde ise üstteki yıldızlar elindeki oklar ve yapraklar hepsi 13'er adet. 13 biliyorsunuz hıristiyanlıkta uğursuz sayı. O yüzden satanizm ve masonlukta 13uğurlu sayı olarak kabul edilmektedir.
Şimdi soruyorum size bunların hepsi rastlantısal olabilme ihtimali yüzde kaç?
dövme yaptırmak bir müslümana yakışırmı? o zaman neden islamı hakkı ile yaşan insanlar dövme yaptırmıyorda islamı hakkı ile yaşamayanlar dövme yaptırıyor? benim gördüğüm dövme yaptıran hiç bir kimse namaz kılmıyor. hiçbirisi
İlginç, insan eğerki 10 milyonu sadaka verecek olsa bu miktarı çok bulur
ama 10 milyon ile mağazadan birşey almaya gitse alacak birşey bulamaz...
İlginç,insan 10 dk zikir edecek olsa bu zamanı çok bulur ama
bir film veya maç olsa bir buçuk saatlik zaman onun için hemen geçiverir...
İlginç, bir futbol maçının uzaması insanın hoşuna gider ama
Cuma namazında hutbenin birkaç dk uzaması hiç de hoşuna gitmez...
İlginç,insan duyduğu dedikoduya hemen inanır ve kabullenir ama
kesin doğru olduğunu bildiği birşeyi inat ederek hemen kabullenmez...
İlginç,insan modayı her an takip eder ama
Peygamberimiz (s.a.v) sünnetini moda gibi bilmez veya bilsede ygulamaz...
İlginç,insan camide bir saat ibadet ederek vakit geçirecek olsa onun için
zaman geçmek bilmez ama
televizyona bakarken zaman onun için çabucak geçer...
İlginç,insan namaz kılarken,ibadet esnasında dünyevi konuları düşünmeyi
sever ama normalde İslamiyet'i düşünmekten kaçınır...
İlginç,insana bir sureyi veya surenin anlamını okumak zor gelir
ama bir romanı okumak onun için kolaydır...
İlginç, insan konserde ilk sıralarda olmak için çaba sarfeder ama
camide ilk sıralarda olmak için çaba sarfetmez. Aksine namazın sonunda hemen
çıkıp gideyimdiye son sıralarda olmak ister...
İlginç, bir ayet yada hadis ezberlemek insanın zoruna gider ama
müzik listesi top 10'da olan şarkıların hepsini ezbere bilir...
İlginç,insan ajandasında bir İslami toplantı için zaman bulamaz
ama dünyalık işler için çok zaman bulur.
İlginç,insan İslami konuları dinlemeyi ve anlatmayı zor bulur
ama dedikoduları dinlemeyi ve anlatmayı çok sever...
İlginç, insan CENNET'e gitmeyi ister ama hiçbirşey
yapmadan...
Suyun buharlaşması, katı maddelerin gaz, sıvı ve buhar haline dönüşmesi, atomun parçalanıp enerji dalgaları ve kuantlar haline gelmesi, yıldızların karadelikler halinde ortaya çıkmaları gibi, hayatımızda ve kâinatta görülen âlemden görülmeyene doğru bir faaliyet, bir akış ve bir hamle mevcuttur. Bu İlâhî icraatı tersine düşündüğümüzde ise, görülmeyenden görülene ve bilinmezden de madde olarak müşahede edilir hale gelmeye doğru bir akışın varlığını gözlemek mümkündür. Gazlar sıvı olur; kristalleşir cisim olur; buharlaşan su zerrecikleri, "Bizi yok zannetmeyin, görülmüyoruz ama, kaybolmadık" der gibi, damlalar haline gelip başımızı ıslatır; gök tarlasındaki pamuk yığınları, yer aynasına kar örtüsü olarak yansır... Hattâ, buhar halinden çıkan su, daha da kesafet kazanayım ve şekillenip görüneyim diye buz olur, demirden de olsa kabını parçalar. Beynimizde plânladığımız nice görünmezler, dış âleme intikal edip görünür ve maddî vücut kazanırlar.
İşte, görünmeyen varlıklar olan melek, cin ve ruhanîler de, her ne kadar kendilerine has yapılarıyla bu âlemde görülmeseler bile, bu âleme has vasıtaları kullanıp, kılıf ve elbise giyerek görünebilirler. Meleklerin ve cinlerin bu şekilde görünmelerine "temessül" diyoruz. Kur'ân, temessülü anlatırken (Meryem, 19/17),
"(Melek, Meryem Validemiz'e) "tastamam bir insan şeklinde temessül etti" der.
Efendimiz (sav)'e vahiy getiren melek, bazen kendine has keyfiyetle, bazen bir muharip şeklinde, bazen de daha başka suretlerde geliyordu. Benî Kureyza üzerine yürüneceği zaman Cebrail (as), tozu toprağı üstünde bir muharip suretinde gelmiş ve -Ya Rasûlullah, siz zırhlarınızı çıkardınız, fakat biz melekler taifesi çıkarmadık, demişti. Yine aynı melek, bazı zaman oluyordu ki, Dıhye (ra) suretinde geliyor, bazı zaman da, dinî tâlim maksadıyla üzerinde hiç de yolculuk emaresi taşımayan bir misafir kıyafetinde geliyor ve "İman, İhsan, İslâm nedir?" şeklinde suâller sorup, verilen cevapları "Doğru" diye tasdikleyip gidiyordu...
Cinler ve şeytanlar da, melek gibi temessül edebilir. Hüseyin Cisrî'ye göre, Allah'ın (cc) kendilerine verdiği yaratılış biçimi sayesinde havadan, esirden veya benzeri bir maddeden istedikleri kadar alıp yoğunlaştırarak istedikleri şekle sokar ve o şekli âdete bir elbise yapıp, o elbise içinde insanlara görünürler. İmam Şiblî, Ebu Ya'lâ'nın beyanına dayanarak, cinlerin ve şeytanların kendi kendilerine şekil değiştiremeyeceklerini, buna güç ve takatlarının olmadığını, fakat Allah'ın (cc) kendilerine öğrettiği kelime ve isimlerden âdeta şifre vazifesi yapan birini söylediklerinde, Allah'ın (cc) onları bir şekilden diğer şekle, bir halden başka bir hale soktuğunu belirtir. Bu, kendi âleminden başka bir âleme, o âleme ait bir vasıta ile geçebilmek için sanki sınırda söylenmesi gereken bir kelime, gösterilmesi şart bir vize ya da askerin geçit için sorduğu parola gibidir. Cinler ve şeytanlar, kendi kabiliyet ve irâdeleriyle bu tebdil-i kıyafeti (transformasyon) yapamazlar; yapmaya kalkıştıklarında, bünyeleri parça parça olur ve hayatiyetlerini kaybederler.
Cinlerden olan şeytan da, insan kılığına girebilir. Nitekim, onun Bedir Savaşı öncesi Necid'li bir yaşlı sûretinde Kureyş'e gelerek, kurdukları tuzak için onlara tahrik edici fikirler verip, çareler tavsiye ettiği rivayet edilir. Aynı şekilde bir başka defa, ganimetlere nöbetçilik yapan bir sahâbinin şeytanı ganimete zarar vermek isterken yakaladığı ve onun yalvarıp yakarması karşısında da salıverdiği nakledilir. Hâdise üçüncü defa tekerrür edince şeytan, kendisini Allah'ın Rasulü'ne götürmeye karar veren sahabiye, -Bırak da, sana bizden korunup, emniyette olacağınız şeyi söyleyeyim, der, Sahabi,
-O nedir?, diye sorunca da,
-Ayetü'l-Kürsî, cevabını verir.
Hâdise kendilerine intikal edince Efendimiz (sav),
-Habis yalancıdır ama doğru söylemiş,buyururlar.
Cinler, insan kılığında görünebilecekleri gibi, hayvan şeklinde de görünebilirler. Yılan, akrep, sığır, merkep ve kuş kılığına girdikleri de anlatılmaktadır. Nitekim, Nahle Vadisi'nde Efendimiz (sav), onlardan biat kabul ederken, akrep ve kelb gibi herhangi bir hayvan kılığında görünmemeleri veya kendi suretlerinde, ya da daha başka munis bir surette tezahür etmeleri teklifinde bulunmuş, ümmetine de,
-Siz evinizde böyle bir haşere gördüğünüzde, ona önce üç defa "Allah rızası için git" deyin; belki o cin arkadaşlarınızdan olabilir. Eğer gitmezse, o zaman cin değildir; zarar verecekse, öldürebilirsiniz, buyurmuşlardı.
Bu, bir bakıma iki ayrı taifenin, iki ayrı cinsin veya iki ayrı sınıfın mukavelesi gibiydi ki, onun bu teklifine karşı cinler de,
"Ümmet'in her şeye besmele çeker, her şeyi kapatır ve muhafaza ederse, biz onların yiyecek ve içeceklerinden ne yer, ne de içeriz" şeklinde söz vermişlerdi. Tabiî ki, cinlerin bizim yediklerimizden nasıl istifade ettiklerini bilemiyoruz. Belki havasından, belki kokusundan, belki de müteaffin keyfiyetinden istifade etmektedirler.
Nitekim bir hadîs-i şerifte,
"Tezek ve kemiklerle taharetlenmeyiniz; çünkü onlar cin kardeşlerinizin yiyecekleridir", buyurulur.
Mektubun orijinali
Peygamberimiz, hicretin 7. senesinde, basta Dogu Roma (Bizans) imparatorlugu olmak üzere dünyanin en büyük devletlerine teblig mektuplari göndermis ve kendilerini islâmiyete dâvet etmisti. Efendimizin tesebbüsü, sonunda beklenen neticeyi verdi ve insanlar, akin akin müslüman olmaya basladi. Bu gâye ile Medine'ye gelen Benî Hanife kabilesinin temsilcileri arasinda, Müseylime adinda birisi vardi. Edebî yönü oldukça kuvvetli olan bu sahis, Müslümanlari gördükten sonra onlara karsi duydugu kiskançligi, kendisini büyük bir felâkete sürükleyecek sekilde izhâr etti ve peygamber oldugunu ileri sürerek, kavminin Efendimize degil de kendisine tâbi olmasini istedi.
Müseylime'nin bu iddiasi bazi münâfiklarin da yardimiyla kuvvet buldu ve Benî Hanife kabilesinin birçogunu dininden döndürdü. Yalanci Peygamber Müseylime, sonralari daha da ileri giderek Efendimiz'e (S.A.V.) su meâlde bir mektup yazdi:
"Allah'in Resulü Müseylime'den, yine Allah'in Resulü Muhammed'e, Sana selam olsun. Ben, seninle biriíkte peygamberlik vazifesine ortagim. Yeryüzünün yarisi bize, yarisi da Kureys Kabilesine âittir. Ancak Kureys haddini asan bir kavimdir."
Peygamberimiz bu satirlari okuyunca, onu getiren elçilere:
"Eger elçilerin öldürülmeyecegine dâir bir kâide olmasaydi, sizin boynunuzu vurdururdum" demis ve Ubeyy bin Kaab'a yazdirdigi asagidaki mektubu, Müseylime'ye göndermistir. (Mektubun son cümlesi, tam olarak okunamamistir.)
"Rahman ve Rahim olan Allah' in adiyla; Allah'in Resulü Muhammed'den, yalanci peygamber Müseylime-tül-Kezzab'a . Selâm, hidayete tâbi kimseler üzerine olsun. Bundan sonra bilesin ki, yeryüzü Allah' indir. Onu, kullarindan diledigine ihsan eder. Hüsn-ü akibet ise, müttakilerindir.(Allah'tan korkan mümin kullara aittir.) Sen ve beraberindekiler eger tövbe eder seniz, Allah da seni ve seninle beraber tövbe edenleri affeder."