binlerce göz binlerce yüz binlerce biçim
aradığım yerde yoktun sormadığım yerde var
etimdeki acı sendin kanımdaki kuşku sen
nere gitsem karşımdaydın ama sen yoktun
sen sahi niçin yoktun
Derler ki,aşk da unutulurmuş herşey gibi.hem de yaşanıp bittikten, soğuyup küllendikten sonra değil, tam da dolu dizgin devam ederken unutulurmuş aşk.Ğöğün üçüncü katında zühre yıldızı olurmuş,sevdiklerini hatırlamayanlar zühre yıldızının elindeki aşk aynasına bakarlarmış.Gördükleri yüz,aşık oldukları kişinin yüzü olurmuş....
Derler ki bazıları sadece zifiri karanlık görürmüş aynada.Böylelerinin hafızalarından şüphe etmeleri yersizmiş.çünkü tekleyen hafızaları değil,yürekleriymiş.......
Karşı komşumuzun balkonuna konan Pepuk kuşlarının ne zaman bizim balkona konacaklarını hep merak ederdim. Bu sabah gene anneme sordum.
- Pepuk kuşları ne zaman balkonumuza konacaklar? Annem:
- Kızım, kaçıncı anlatışım. Komşu çocuklar kavga etmediği sürece orda
kalırlar. Bir ay boyunca kavga etmeseler Pepuk kuşları insana dönüşür. Kavga etseler başka çocukların bulunduğu bir evin balkonuna konarlar.
- Keşke o çocuklar kavga etse de Pepuk kuşları bizim balkona konsalar.
-
Sabah erkenden Pepuk kuşunun sesi ile yataktan fırladım. Gözlerime inanamadım.
Kuşlar bizim balkondaydılar. Meğer, komşu çocukları dün akşam oyuncaklar için kavga etmişler. Çok sevinçliydim. İçim içime sığmıyordu. Hemen koştum. Küçük kardeşim Memoş hala uyuyordu. Onu uyandırmadan yanaklarından öptüm. Pepuk kuşları bu davranışımdan çok mutlu olacaklar ki güzel- güzel ötmeye başladılar.
Annem, kahvaltı sofrasını hazırlarken bir yandan da bana nasihat ediyordu.
- Bak kızım! Kuşlar artık bizim balkonda. İstediğin oldu. Sen ve kardeşin onları kurtarabilir. Balkonumuzda insana dönüşebilirler, bir ay kavga etmezseniz. Gerçi yüzyıllardır bunu kimse beceremedi. Sen ve kardeşin becerirseniz tarihe geçersiniz.
Mevsimlerden ilkbahar her taraf yemyeşil, dağlarda erimiş buzlar, karlar. Zilan ve Baran kardeşler, bir Pazar günü sabah erkenden kenger toplamak için evden çıktılar. Kenger toplayıp pazarda satacakları okul ihtiyaçlarını karşılamak için. Buğday tarlaların, bağların, bahçelerin kenarlarından yürüyerek. Kıpkırmızı topraktan ibaret bir Şuv(Nadas) `a ulaştılar. Burası kenger tarlası gibiydi. Baran kengerleri arode ile kaldırıp kardeşi Zilan`a veriyordu. Zilan, kengerleri temizleyip torbaya atıyordu. Akşama dek bir sürü kenger topladılar. Hava soğumaya, güneş batmaya yüz tutarken. İki kardeş evinin yolunu tuttu. Yolda da, eve kadar birbirleriyle yarışarak koştular. Eve vardıklarında çok yorulmuşlardı.
Anneleri evde yoktu. Muhtar babaları, yeni bir eş getirdiği için onları sokağa atmıştı. Dört duvar bir evde anneleriyle yalnız başlarına yaşıyorlardı.
Biraz dinlendikten sonra Baran kardeşi Zilan`ı çağırdı. Baran:
- Torbayı getir de topladığımız kengerleri sayalım. Zilan:
- Getiriyorum.
Baran, torbaya baktı. Bir daha baktı. Aman Tanrım! Torbada 4-5 tane kengerden başkası yoktu. Baran çok kızdı. Gök gürledi. Şimşekler çaktı.
- Hepsini nasıl yedin, biz bunları yarın satacaktık, Zilan!
- Kuran ekmek çarpsın yemedim.
- Sus! Yalancı, bir de yalan söylüyor..
- Hayırrrr! , yemedim.
Baran, çok kızmıştı. Gözlerine kan doldu. Zilan, korkudan koşmaya başladı. Baran,
onu kovalamaya başladı. Elindeki arodeyi Zilan`a fırlattı. Arode Zilan`nın sırtına saplandı. Bütün köylüler Zilan`nın başında toplandılar. Derhal onu bir arabayla hastaneye kaldırdılar. Baran, eve döndü. Bir daha torbaya baktı. Eyvah! Torbanın dibi delikti. Eline torbayı aldı. Kenger toplayıp geldikleri yola koyuldu. Yolda kengerler delikli torbadan tek-tek dökülmüşlerdi. Zilan, onları yememişti. Baran, çoook pişman oldu. Zor bela sabahı bekledi.
Sabah erkenden kalktı. Buğday tarlalarında bir demet çiçek topladı. Kardeşi Zilan için. Ve hastane yoluna koyuldu. Kardeşinden özür dilemek için. Köyden ilçeye kadar saatlerce yürüdükten sonra hastaneye yetişti. Kapıda beyaz önlüklü biri onu karşıladı. Bu doktor olmalıydı. Çünkü, gözlükleri vardı.
- Nereye? Küçük. Bu çiçekler kime?
- Kardeşim Zilan`a dün akşam buraya getirildi de.
- Ha dünkü kız mı?
- Evet
- Maalesef onu kurtaramadık. İç kanamadan gitti. Zavallı, son nefesine kadar:``-abi
ben yemedim.`` diyordu. Son anda bir kuş olup uçtu. Gitti.
Baran`nın elindeki çiçekler yere düştü. Dondu. Kaldı. Hızla dağlara doğru koştu. Mardin`in en yüksek dağına Aslanlar Tepesi`ne çıkana kadar koştu. Tanrıya çok yakardı yalvardı. Kardeşini geri vermesi için. Ama duaları kabul edilmedi. O kardeşini haksız yere suçlamış ve ölmesine sebep olmuştu. Artık, her gün tepeye çıkıp, kardeşi için dua ediyordu. Sultan Şeyhmus`ta burada dua edermiş. Bunun için mutlaka bir gün duasının kabul edileceğine inanıyordu.
- Allah`ım kardeşimi bana vermiyorsun, bari beni de kuş yap onun yanına gideyim
de özür dileyeyim. Tanrı, bu sefer ona acıdı, duasını kabul etti. Bir şartla.
- Her ay çocuklu bir ailenin damına-balkonuna konacaksınız. Eğer, bir ay boyunca
o ailenin çocukları kavga etmezlerse sizi gene insana dönüştüreceğim. Kavga etseler siz başka evin balkonuna gidin. Ta ki bir ay boyunca çocukları kavga etmeyen bir aileye rastlayınca insan olu verirsiniz. Yoksa, ömür boyu kuş kalacaksınız.
Baran, Bir kuş olup uçtu dağlara. Köylüler onu günlerce aradı ama bulamadılar. Muhtar, babaları Onu ve kardeşi Zilan`nın öldüğünü nüfus müdürlüğüne bildirdi.
.
Bugün 29.gün çok mutluyum hala Pepuk kuşları balkonumuzda. Yarın, İnsan oluverecekler. Onları göreceğim, için şimdiden çok heyecanlıyım. Hemen odama geçtim. Ödevlerimi yaptım. Defterlerimi masada bırakıp televizyon odasına geçtim. Sihirli Annem çıkmıştı. Onu seyretmeye başladım. Bir de ne göreyim. Memoş`un Elinde yazı defterim hepsini karalamış. Geçen sağlık karnelerimizi de karalamıştı. Ona bağırdım. Defterimi vermedi. Elinden çektim. Defterim yırtıldı. Ben de onu itekledim yere düştü. Ve Memoş ağladı. Annem geldi.
- Kızım sen ne yaptın.?
- Ama, anne defterimi hepsini karalamış. Ben yarın öğretmenime ne derim.
- Bir şey olmaz! Öğretmen kızmaz.
- Ama, anne hepsini yeniden nasıl yazacağım.
- Koş balkona bak. Eğer, baran ve Zilan gitmemişlerse onlar sana yardım ederler.
Hemen balkona koştum.. Baktım. Yoktular. Başka balkona gitmişlerdi.. Çok üzüldüm. Her sabah balkonumuza bakıyorum. Pepuk Kuşları acaba bir daha gelirler mi diye?
Ruhumuzun ele avuca sığmayan akışını gözlemek,
onun karanlık derinliklerine kadar inmek,
türlü hallerindeki bunca incelikleri
ayırdedip yazmak sanıldığından çok daha zahmetli bir iştir...
sevdalarımı toplayıp böldükçe ömrüme
küsüratlı yaşamlar cıktı karşıma
hep bir yaşanmamışlık
virgülden sonra
virgülden önce...
hep bir ara
bir iç geçiriş..
Haksızlık bugün güvenli adımlarla ortalıkta dolaşıyor.
Ezenler hazırlanıyorlar on bin yıl için.
Şiddet güvence veriyor: Her şey nasılsa, öyle kalacak.
Bir ses çıkmıyor hükmedenlerin sesinden başka
Ve pazarlarda sömürü yüksek sesle diyor: Şimdi başlıyorum asıl
Ama ezilenlerden bir çok kişi şimdi diyor:
Bizim istediğimiz hiçbir zaman olmaz.
Yaşayan, demesin: hiçbir zaman!
Kesin olan kesin değildir.
Her şey nasılsa, öyle kalmayacak.
Hükmedenler konuştuktan sonra
Hükmedilenler konuşacaktır.
Kim diyebilir ki: hiçbir zaman?
Kimin yüzündendir, "ezilme sürüp giderse? Bizim yüzümüzden
Kimin yüzündendir, kırılıp giderse? Gene bizim yüzümüzden.
Kim yıkılmışsa, ayağa kalksın!
Kim yenilmişse, döğüşsün!
Kim kendi bilincine varmışsa, nasıl durdurulabilir o artık?
Çünkü bugünün yenilmişleri yarının yenenleridir
Ve hiçbir zaman olacaktır: Daha bugün!
- Çok güzel hayvanlar.
- Teşekkürler.
- Ama takdiri hak eden tanrı.
- Zengin olmak için başarılı olmaya ayıracak vakitleri yok.
- Şöhret hayali kurmuyorlar.
Onlar yaşlandıkça değeri azalacak şeyler almak için paraya ihtiyaçları yok.
Onlar güzeller, varoldukları biçimde...
Yaptıkları neyse onu yaparlar.
Aslanlar kaplan olmaya çalışmaz.
Tavşan bir maymunun taklidini yapmaya çalışmaz.
Olmadıkları bir şeye benzemeye çalışmazlar.
Bize, insanlara benzemezler.
Çita, kaplan, yılan, maymun, babun...
Domuz, hipopotam, gergedan, dodo bal porsuğu...
şişko kurbağa, hepsi, her biri mükemmeldir.
Kendi orjinal formlarında... Sonra insan ortaya çıktı.
Onu kimin, ne amaçla yarattığı hala gizemini koruyor.
Neden burada?
Bu bir gizem.
Burada olmaya hakkı olmadığını biliyoruz.
Ait olduğu yeri bilmiyor. Bilmiyor çünkü böyle bir yer yok.
Ayı avcısı insan...
Tuzak kuran, geyik kovalayan...
Ayı avcısı insan, geyiklere tuzak kuran...
Ayı avcısı insan, kürk için tuzak kuran...
Geyik kovalayan insan...
Yavru fokları sopayla öldüren, yunuslara vuran...
En aşağılık varlık, en aşağılık varlık.
O bir asi çığırtkanı, ortalık karıştıran bir ajitatör.
Ortalıkta dolaşıp burnunu ait olmadığı yerlere sokar.
Hayvanat bahçesi, akvaryum...
Bunlar hayvanlar için hapishanedir.
Bu hayvanlar insandan bir şey öğrenemez, insanın onlara öğreteceği bir şey yok.
İnsanlara bakmazdım bile...
Atom bombaları, kurutma makineleri ve otomobilleriyle öyle tiksindiriciler ki...
Yarattıkları hastalıklara tapınak olsun diye hastaneler inşa ediyorlar.
İnsanlar taşıdıkları sırlarla birlikte yapayalnızlar.
Maske takmış ve isimsiz...
Kimse onları tam anlamıyla bilmiyor.
çok sonra yazılır
içinde yaşadığın günlerin şiiri
belleği vardır yaraların
kapandıktan sonra da işleyen
hatta aynı kalmayan kişileri
sökülmüş zamana gönderen
zarfı açar ya da kaparken
adres yanıltmasın sizi
kendinden bile taşınır insan
ne sokağın kalbi, ne kalbin evi
yalnızca şiir kendini seyrediyor şimdi
İster alıntı olsun ister size ait..
Hadi aklınıza geliveren ilk tümceyi paylaşın bizimle..
İlki benden elbette;
"..Öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim, özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı. Koşullarım beni oluşturdu ben acılarımı buldum. Herkes gibi yaşasaydım
eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi
avutmaya beni. Bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise; bir
yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice
eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, va-
rolmaya, 'dar çevre yitikleri'nde önem kazanmaya... "
Şükrü Erbaş (ömür hanımla güz konuşmaları)
'Ne garip bir oyuncak şu insan! Yürür, konuşur ve acı çeker. 70 kilodur. Kendisine ve çevresine ait hiçbir şey bilmez. Bir nevi ıstırap makinesi. İplerini başkaları çeker. Hantal ve şapşal bir robot. Neye sevinir bilinmez. Sınırsız olan hayalleri ve acı kabiliyeti. Etten bir kafes ve aciz içinde kıvranan bir ruh. Vücut araba, akıl arabacı. Ama gözleri bağlı arabacının, arabaya hükmeden, atlar... Buda haklı: Varolmak için yok olmak lazım, parça bütüne kavuşacak ki hasret dinsin. Bütün musiki, bütün şiir, bütün aşk, bu bir çuval kemik, bu asi ten, bu aptalca endişeler ne olacak? Ne olacağını bilen var mı? Kader hep oynayamayacağı roller yükler insana ve ıslıklar. Alkışlar sahtekarların...' Cemil Meriç (Jurnal)