seherjale

seherjale

Üye
13.07.2007
Er
445
Hakkında

  • Türkiye "laiktir laik kalacak" diye slogan atan gençler yetiştirseniz ne yazar ki.Nefsinize göre bir rejm bulmuşsunuz.Ortamın bozukluğu laik sisteme bağlı olduğunu hiç unutmayın sakın.

    biraz daha saygı lütfen gençlere kötü örnek olmayalım, burada fikirlerimizi söylemek için bulunuyoruz karşı fikirlere saldırmak için değil bunu iyi ayırdedebilirsek konuşmaya başlayabiliriz..
#12.12.2009 13:29 0 0 0
  • Ay Kız / laikim sonuna kadar çocuklarımıda torunlarımıda onların çocuklarınıda öyle yetiştireceğim ömrüm yettiğince

    Pamuk kızım benim, biraz da kızgınlıkla yazmışsın bunu biliyorum canım benim..Çocuklarına ailene demokrat davranmanı beklerim senden. Doğruyu yanlışı öğretmelisin onlara, çocukların tercihlerini kendileri yapmalı her zaman derim biliyorsun, doğru düşünebilmek ancak özgür ortamda olur.

    Bende laikim
#12.12.2009 12:45 0 0 0
#02.12.2009 19:23 0 0 0
#01.12.2009 19:56 0 0 0
  • üstelik bana taraflı bir gazetenin yazdığı yazıyı getirmeyin lütfen hiçte inandırcı değil...

    Loresima kardeş yazıyı ben getirdim pişmanda oldum açıkçası bu yorumunun üzerine, yazıyı yazan kişi bu Yavuz Donat ,diğerleri alıntıdır inanıp inanmamak sana kalmış
#01.12.2009 18:53 0 0 0
  • 24 aralık 2008 SABAH GAZETESİ YAVUZ DONAT YAZISI


    noimage


    Ne Mutlu Türküm Diyene
    Başbakan İnönü saat 18.00 sularında Florya Köşkü'nde Atatürk'ü ziyaret etmiş:
    - Hayırdır İsmet... Habersiz geldin.
    - Paşam, azınlıklar meselesi... Konuyu Meclis'e getireceğiz... Ne diyorsunuz?
    - İsmet bugün geç oldu... Yarın sabah erkenden gel, konuşalım.
    İnönü çıkınca Atatürk "bütün görevlileri" toplamış:
    - Sadece laleler kalsın... Bahçedeki diğer bütün çiçekleri sökün, atın... Derhal.
    İsmet Paşa sabah gelmiş, bahçenin "halini" görmüş ve "görevlilere" sormuş:
    - Ne oldu böyle?
    - Gazi Paşa Hazretleri emrettiler, söktük.
    Başbakan İnönü, Cumhurbaşkanı Atatürk'ün odasına girmiş:
    - Paşam, bahçenin durumu nedir?
    - Azınlıkları söküp attım İsmet.
    İnönü "anladım" dercesine başını öne eğmiş:
    Atatürk:
    - İsmet, ben "Ne Mutlu Türküm Diyene"
    sözünü boş yere söylemedim... Kendini Türk hisseden herkes bu vatanın öz evladı... Ben hayatta olduğum sürece bu böyle bilinsin... Ve sakın azınlıklar ile ilgili bir kanun çıkarılmasın.
    "Bunları" dün bize Ateş Ünal Erzen anlattı. "İnan Kıraç'tan dinledim" dedi. Belediye Başkanı Erzen, Ermenilerin "Sevgi Sofrası" adını verdiği kutlamalarda bu "olayı" anlatmış. Dinleyenler ağlamaya başlamışlar.
    Ateş Ünal Erzen gittikten sonra İnan Kıraç'la konuştuk. "Evet, doğru" dedi.
    İnan Kıraç'ın babası Ali Numan Kıraç "Atatürk'ün 6 yıl Amerika'da okuttuğu, Türkiye'nin ilk ziraat mühendisi." Atatürk onu "Atatürk Orman Çiftliği'ne müdür yapmış." "Anlattığımız olay", İnan Kıraç'ın bizzat babasından dinlediği bir olay.
    Büyük Atatürk'ün "verdiği dersi" bugün hâlâ anlayamayanların olması ne kadar acı.
    Neyse "vesile" oldu, İnan Kıraç'la "Atatürk'ü ve babası Ali Numan Kıraç'ı" saygıyla andık.


    Bugünkü Tüm Yazıları
    Bir hadise var
    Bakırköy kriterleri
    Ne Mutlu Türküm Diyene
    Dadyan Paşa Sokağı
    Kuyudaki taş
    ...............................................................................................................................................
    ,

    ,
    ,
    ,
    Kanuni'nin öyküsünü Atatürk'e mâlettiler

    Yavuz Donat'ın önceki gün köşesinde yazdığı ve azınlıklarla ilgili olarak Atatürk ile İsmet İnönü arasında geçtiğini söylediği konuşmanın aslı, Kanuni Süleyman ile sadrazamı Rüstem Paşa ya ait. Murat Bardakçı yazdı



    Yavuz Donat, önceki gün, Sabah'taki köşesinde azıklıklarla ilgili olarak Atatürk ile İsmet Paşa arasında geçtiği iddia edilen bir hadiseyi yazıyordu.
    İsmet Paşa, Türkiye'yi bütün azınlıklardan temizlemek istemiş ama Atatürk bu girişimi son derece şık ve çiçekli bir cevapla engellemişti: Çankaya Köşkü'nün yani Köşk kompleksinde şimdi "Atatürk Müzesi" olarak kullanılan eski binanın bahçesinde lâleler dışında kalan bütün çiçekleri söktürmüş, ertesi gün azınlıklar meselesinin ayrıntılarını görüşmeye gelen İsmet Paşa'ya "Ben de bahçemdeki azınlıkları söküp attım ama bahçe berbad oldu" mesajını vermişti. Sonra, "Ben, 'Ne Mutlu Türk'üm Diyene' sözünü boş yere söylemedim. Kendini Türk hisseden herkes bu vatanın öz evlâdı. Ben hayatta olduğum sürece, bu böyle bilinsin ve sakın azınlıklarla ilgili bir kanun çıkarılmasın" demişti.
    İsmet Paşa, Türkiye'yi "azınlıklardan temizleme" projesinden Atatürk'ün bu son derece ince mesajından sonra vazgeçmişti.
    Yauz Ağabey, köşesinde işte böyle yazdı ama bu "çiçek" meselesinin aslı çok başkaydı. Sözünü ettiği hadise Atatürk ile İsmet Paşa'nın arasında değil, o tarihten dört asır önce Kanuni Sultan Süleyman ile meşhur sadrazamı Rüstem Paşa'nın arasında geçmiş, üstelik tâââ 1674'te yayınlanmıştı.
    Azınlıklar konusunda çiçeklerle örnek verme meselesini dört asır önce detaylarıyla anlatan kişinin ismi, Stephan Gerlach'tı. 1573'te, Avusturya elçisi ile beraber elçilik heyetinin vâizi olarak İstanbul'a gelmiş, tuttuğu günlük 1674'te torunlarından Samuel Gerlach tarafından Frankfurt'ta yayınlanmış, seyahatnamenin Türkis Noyan'ın Türkçe'ye kazandırdığı tam metni de 300 küsur senelik bir gecikmeyle ve "Türkiye Günlüğü" adıyla 2007'de Kitap Yayınevi'nden çıkmıştı.
    Olayın aslının bütün detayları, işte, Gerlach'ın sözünü ettiğim bu seyahatnamesinde yazılıydı. Stephan Gerlach, Türkiye'ye Kanuni'nin ölümünden birkaç sene sonra gelmişti. Yazdığına göre, hükümdarla sadrazamı arasında geçen bu hadise o yıllarda bütün İstanbul'da konuşulmaktaydı ve şu şekildeydi:
    Kanuni Sultan Süleyman'ın veziri ve aynı zamanda damadı olan Rüstem Paşa, bir ara imparatorluktaki bütün gayrımüslimleri ortadan kaldırma hülyasına düşmüş, bu emelinden hükümdara da bahsetmişti. İşin tuhafı, Rüstem Paşa'nın da aslında devşirme ve büyük ihtimalle de Hırvat olmasıydı.
    Hükümdar, Paşa'nın söylediklerini dinledikten sonra bahçeden bir çiçek koparmış, Paşa'ya "Bu çiçek güzel mi?" diye sormuş, "Çok güzel hünkârım" cevabını alınca çiçeğin bütün yapraklarını yolmuş ve "Şimdi nasıl?" diye sormuştu. Rüstem Paşa bu defa "Yapraklarıyla beraber çok daha hoştu hünkârım" cevabını vermiş, Kanuni "Devletimin Müslüman olmayan teb'asını ortadan kaldırırsan, memleket işte bu hâle gelir" demiş ve Paşa hayalinden vazgeçmek zorunda kalmıştı.
    Gerlach'ın yazdıklarının tamamını tarihçi dostum Erhan Afyoncu'nun yarınki sayfasında okuyabilir ve çok eskilerde yaşanmış olaylarla konuşmaları başka zamanlara taşımanın nasıl bir hata olduğunu daha anlaşılır şekilde görebilirsiniz.


    muratbardakci..
    ,
    ..........................................................................................................................................................................


    kaynaklar böyle bende merak ettim araştırdım ancak benzerlik göstersede olay aynı değil üstelik inan kıraçtan bizzat dinlenmiş yavuz donat yazmış. bence Atatürk bu olayı okumuş belkide çocukluğunda okumuş etkilenmiş bilinçaltında kalmıştır. sonuçta hepimiz ailelerimizin yaptıklarından etkileniyoruz ders alıyoruz.
#30.11.2009 17:35 0 0 0
  • Konu: Baba Tacizi
    Son zamanda çok fazla duyar olduk adam sapık bütün tüylerim diken diken oldu ,ben o annenin yerinde olacam var yaa vurur öldürürüm hiç düşünmem.
#30.11.2009 16:49 0 0 0
#30.11.2009 16:28 0 0 0
  • Kazım Karabekir için yazmışsınız birşeyler..
    peki arkadaşların bazılarının Kazım Karabekir ve arkadaşlarını(Atatürk ün siyasi rakiplerini) vatan hainliği ile suçladığı sıralar neredeydiniz arkadaşım..
    ,
    o yorumları okumadım işlerimden dolayı sürekli takip edemiyorum ,şunu söylüyeyim mücadele bittikten sonra gelişen siyasi görüş farklılıkları oluşmuş karşılıklı suçlamalar var bu işin siyasi çekişmeleri bence günümüzdede yokmu ? İsmet İnönü yüde taşladılar yuhaladılar bir dönem bize yakıştımı? Kazım Karabekir ve diğerlerinide saygıyla anmamız gerekir hizmetlerinden dolayı, suçlamak bize yakışmaz suçlamak ve yargılamak yargının işidir.

    Atatürk ün şuradada şöyle bir yanlışı olmuştur demek ona hakaret olarakmı algılanıyor da;

    yanlız yazılanlar bu yönde değil arkadaşım saldırı şeklindeydi yazılanlar. herkesin hataları vardır bırakalım tarih ve siyaset bilimcileri yargı değerlensdirsin bunları, birde Kazım Karabekirin yargılanmadığını hapsedilmediği ifede edilmişti diğer konularda, bende okuduğum yazılarda 3-4 gün hapis yattığını ve yargılandığını okudum. tekrar gözden geçirmenizi dilerim.
#30.11.2009 09:55 0 0 0
  • sizi anlıyorum a-yan kardeş, İslam düzeninde olsun gelişsin her şey diyorsunuz sanırsam, ancak laik düzende bunu uygulayamayız siz laik düzenden hoşnut olmayabilirsiniz ama bende laik düzende yaşamak istiyorum. napıcaz şimdi, bir yerlerde uzlaşmamız lazım öyle değilmi??
#29.11.2009 23:35 0 0 0
  • 'İşte Dersim Gerçeği!'
    Haberler
    28 Kasım 2009

    Bir Dersim tartışmasıdır gidiyor. Kuşkusuz, Anadolu'da tarih boyunca yaşanmış insanlık için pek çok önemli acılardan biridir. Türk halkının mutluluğuna kurban edilen Ahmet Taner Kışlalı 1 Mart 1996'da Cumhuriyet'teki köşesinde Dersim gerçeğini şöyle yazmıştı:

    "Gezilerimde zaman zaman karşıma çıkan bir soru var: 'Dersim isyanının arkasındaki gerçek nedir?' Özellikle gençlerden gelen bir soru bu. Gençler, inançlarını savunuyorlar.

    Bilgileri dışındaki sorularla karşılaştıklarında da, yanıtlarını gazete köşelerinde verilmesini istiyorlar Hem kendileri, hem de kendileri gibi bilmeyenler öğrensin diye.

    Doğu ve Güneydoğu'daki başkaldırmalar içinde iki tanesi önemli: Şeyh Sait ayaklanması ile Dersim ayaklanması. Şeyh Sait ayaklanmasının arkasında İngiltere vardı. İngiltere'nin amacı, bu ayaklanma sayesinde, Musul üzerindeki isteklerini Türkiye'ye kabul ettirmekti. Kuzey Irak petrollerini kendi denetimi altına almaktı. 'Din elden gidiyor' görünümü altındaki ayaklanma bastırıldı. Ama İngiliz emperyalizmi de amacına ulaşmış oldu.

    Gerek Moskova, gerekse Türkiye komünistleri, Şeyh Sait ayaklanmasına (1925) destek vermediler. Komintern (Komünist Enternasyonal) belgelerinde; bu tutumun nedenleri şöyle açıklanıyor:

    'Mustafa Kemal, genel olarak ulusal kurtuluş hareketini temsil etmekte ve Türkiye'nin demokratlaşması ve feodal kalıntılar ile Müslüman din adamlarının etkisinden kurtarılması için çalışmaktadır. Kemal'e karşı, ilk olarak emperyalizm, ikinci olarak feodal ağalar, üçüncü olarak din adamları ve dördüncü olarak liman şehirlerinin yabancı sermayeye bağlı ticaret burjuvazisi mücadele etmektedir.'

    Dersim, bugünkü Tunceli'nin eski adı. Ve Dersim tarihi, ayaklanmalarla dolu. Padişahlara karşı ayaklanmışlar. Meşrutiyette ayaklanmışlar. Jön Türk hareketinde ayaklanmışlar. Sonuncu olarak da Cumhuriyet yönetimine karşı ayaklanmışlar. Kimler bunlar?

    Osmanlı'nın bile Tımar sistemine dâhil edemediği şeyhler, ağalar, aşiret reisleri Yani yargı da kendileri olan, vergiyi de kendileri toplayan, gençleri askere yollamayıp kendi muhafızları yapan, haydut çeteleri oluşturan feodal güçler Derebeyleri.

    Niçin ayaklanıyorlar? Bu geri düzen değiştirilmek istendiği için. Komintern belgelerinde (1937), son Dersim ayaklanmasına neden olan ortam şöyle anlatılıyor.

    'Feodal unsurlar, Kemalist parti tarafından gerçekleştirilen reformlara rağmen, bugüne kadar ülkenin bu sapa bölgesinde barınmayı başarmışlardır Dersim, Türkiye'nin ulusal ekonomisinin dışında kalmaktaydı. Öyle ki başka bir vilayetten hiçbir tüccar, Dersim'de iş yapmayı göze alamazdı. Devletin Dersim'de askerlik yükümlülüğünü gerçekleştirmesi ve yasal vergileri toplaması, bugüne kadar mümkün olmamıştır.'

    Ve ekleniyor:

    'İsyanın arifesinde tapu kadastro idaresi, feodal aşiret reislerinin elinde bulunan halka ait malların incelenmesi ve saptanmasına ilişkin hükümet önlemlerini uygulamaya başlamıştı. Bu durumda feodalizm, kendi yasadışı egemenliğinin iktisadi temellerini yitirme tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğunu hissetti. İşte, özellikle bu önlem, isyana yol açan neden olmuştur."

    Son Dersim ayaklanmasının çok kanlı bir biçimde bastırıldığı doğrudur. Hareketi yöneten komutanın, bu nedenle görevden alındığı da bilinmektedir. Ama Dersim ayaklanması nedeni ile Atatürk'ü ve Kemalizmi suçlamaya çalışanların öncelikle şu soruyu yanıtlamaları gerekir:

    'Suçlamalar doğru ise Tunceli -yani Dersim- niçin yıllar boyu Atatürk'ün partisine oy vermiştir? Türkiye'de Kemalist partiye -ya da başka bir partiye- verilen oyların yüzde 70'leri aştığı başka bir il var mıdır?'

    İşte Dersim gerçeği! Gerisi 'lafügüzaf.'"

    "Komitern Belgelerinde Türkiye-Kürt Sorunu", Kaynak Yay., İstanbul, 1994

    ***

    1919'da Samsun'dan sonra Sıvas ve Erzurum kongrelerine doğru yol alırken Mustafa Kemal Paşa'ya Elazığ Valisi'nce suikast yapılacağı ihbar edilir. Dersimli Diyab Ağa, 'Dersimlilerle' birlikte Paşa'nın korumalığını üstlenirler. Diyab Ağa ve Gangozade Hasan Hayri Bey korumasındaki Mustafa Kemal, iki kongrenin ve Amasya'nın ardından Ankara'ya ulaşır.

    ***

    1921'de Yunan ordusu Ankara'ya 90 km yaklaşmıştır. Polatlı'daki Yunan ordusunun top sesleri Ankara'da duyulmaktadır. Bakanlıklar boşaltılarak kağnılarla Kayseri'ye taşınma konumundadır. TBMM'nin de Kayseri'ye taşınması tartışılırken Dersim milletvekili Diyab Ağa TBMM kürsüsüne ilk ve son kez çıkar ve tartışmayı şu kısa sözlerle noktalar:

    "Buraya savaşmaya mı, yoksa kadınlar gibi kaçmaya mı geldik?"

    ***

    1925'te Şeyh Sait İsyanı'nda Alevi Kürtlerinin tutumları önemliydi! Dersimli Diyab Ağa, Atatürk'ün destek beklentisini yanıtlamadı, ancak Şeyh Sait'ten de uzak durarak Alevi Kürtleri Kemalizme yakınlaştırdı. Kışlalı'nın yazısının sonundaki soruların bazı yanıtları da burada aranabilir

    ***

    CHP Milletvekili ve emekli Büyükelçi Onur Öymen odaklı son tartışma daha ortada yokken, 2008 Eylülü'nden bu yana belirli çevrelerin iki yıldır "Avrupa Parlamentosu" binasında "Dersim olaylarını" kazımaya başladıklarını da göz ardı edemeyiz. Basınımıza fazlaca yansımayan bu toplantılarda, "Avrupa Ermeni Federasyonu Başkanı" Hilda Çoboyan'ın "Dersim Soykırımı" kavramını kabul ve bir yabancı profesörün de "Atatürk'ü savaş suçlusu" ilan ettirdiğinin bilinmesinde yarar var. Türkiye'nin dışından içeriye sokulan çeşitli parmakların kapanmış yaraları kaşımaları sürüyor. AKP hükümeti de bu kaşımalara yanlış bir siyasa ile "Ermeni açılımı", "Kürt açılımı" ile bilerek ya da bilmeyerek çanak tutuyor!
    Özgen Acar


    gerçekten Alevilerin evlerinde Atatürkün resmi baş köşededir severler, maalesef şimdi bütün herşey Atatürke malediliyor maksat insanları kışkırtmak, ancak olayların kökenini çok iyi irdelemek lazım,hem Atatürk niye azınlıkları dışlasın ki onları kazanmak onun da işine gelir, siyasette günümüzdede böyle değilmi kömür buzdalabı
    falan dağıtılıyor ama Kürt kardeşler vermedi bu sefer

    çok güzel paylaşımdı kardeşim ellerine sağlık
#29.11.2009 23:10 0 0 0
  • MİLLİ MÜCADELE'NİN BAŞLAMASI: 19 MAYIS 1919



    DOÇ DR. MUSTAFA TURAN (*)

    19 Mayıs 1919 tarihi, Türk İstiklâl Harbi'nin hukuken, siyâseten ve bir anlamda fiilen başladığı tarihtir. Milletin kendi istiklâlini kurtarmak yönünde kendi azim ve kararını ortaya koyduğu bir tarihtir. Bu tarihten sonra Anadolu'da Kuvâ-yı Milliye derlenip toparlanacak ve Hâkimiyet-i Milliye'nin idâmesi için mücâdeleye başlanacaktır. Mücâdele neticesi Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a çıkmadan önce tasarladığı vechile yıkılan bir imparatorluktan yepyeni ve millî bir Türk devleti hayat bulacaktır. Bu itibarla 19 Mayıs tarihi, Türk tarihinde mümtaz bir mevkie sahiptir.

    Atatürk Nutuk'a, "1919yılı Mayısının 19 uncu günü Samsun'a çıktım. Umumî durum ve manzara:Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu grup, Dünya Savaşı'nda yenilmiş, Osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, şartları ağır bir ateşkes anlaşması imzalanmış. Büyük Harbin uzun yılları boyunca, millet yorgun ve fakir bir halde..." diye başlar ve kısaca bir durum tespitinde bulunur. Sonra düşünülen kurtuluş çarelerini sıralar ve şunları söyler:

    "Efendiler, bu durum karşısında tek bir karar vardı. O da millî hakimiyete dayanan kayıtsız şartsız, bağımsız yeni birTürk Devleti kurmak...İşte İstanbul'dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun'da, Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulanmasına başladığımız karar, bu karar olmuştur...Türk'ün haysiyeti ve gururu ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa, mahvolsun daha iyidir. Öyleyse ya istiklâl ya ölüm!" (1)

    1905 yılında Harp Akademisi'nden kurmay yüzbaşı olarak mezun olan Mustafa Kemal, aynı yıl merkezi Şam'da bulunan V. Ordu'ya tâyin oldu. Şam'a giderken Beyrut'taki arkadaşlarına,"Asıl mesele yıkılmak üzere bulunan imparatorluktan bir Türk devleti çıkarmaktır." Diyen Mustafa Kemal, 1907'de özetle şu görüşleri ifade ediyordu:"Meşrutiyet, köhneleşmiş ve insicâmını kaybetmiş olan Osmanlı İmparatorluğu'nun gövdesi üzerinde değil, aksine Türk çoğunluğunun yaşadığı kısım üzerinde, düşmanların yani büyük devletlerin yapacağı bir tasfiye yerine, kendi başına bir Türk devleti kurmalıdır. Nüfusun yarısı Türk olmayan ve halbuki geniş bir saha işgal eden devletin bütün varlığı ve müdâfası "Türk'ün omuzlarına yüklenmiş, Hıristiyan azınlıklar ise, yalnız kendi çıkarlarını sağlamakla kalmıyor, komşu ve aynı ırktaki devletlerle birleşmek için fırsat kaçırmak istemiyorlar. Geriye kalan Türkler ve Araplar, ayrı ayrı devletlerin sömürgeleri haline getirilecek,Türk'ten başka unsurlar, düşman devletlerin tarafını tutacaklar.

    Şu halde devlet gövdesinin çökmesiyle hâsıl olacak enkazın altında ezilip perişan olmak mı, yoksa çoğunluğu Türk olan millî sınırlara çekilerek burasını mı savunmak daha doğru ve hayırlı olacak?Ben selâmeti ikinci fikrin tatbikinde görüyorum."(2)

    Mustafa Kemal'in Birinci Dünya Harbi'nden kısa bir süre önce ileri sürdüğü isâbetli fikirler,Osmanlı Devleti'nin son on yılında iktidara sahip İttihat ve Terakki hükümeti tarafından başarılı bir şekilde tatbik edilebilseydi, devlet daha o zaman kurtarılabilirdi. Tarihin akışını anlamayan İttihat ve Terakki liderleri bu cesareti gösteremediler (3).

    I.Dünya Harbi'ne girilmesi, büyük kayıplar bir yana, devletin sonu olmuş, bu devlet içinden yeni bir Türk devleti çıkarılmasını da iyice zorlaştırmıştır. Dört yıl süren savaştan yenilmiş olarak çıkan devlet, 30Ekim 1918 tarihinde Mondros Mütarekesi'ni imzalamak zorunda kalmıştır. Mütârekenâme'nin meşhur 7. maddesi ile "Müttefikler güvenliklerini tehdit edecek bir durum olduğunda herhangi bir stratejik yeri işgal etme hakkını" elde etmişlerdi. Osmanlı ordusu terhis edilir; silâh ve cephânelere el konulur. Müttefiklerin,Mütâreke maddelerini isteklerine uygun bir tarzda uygulamaya başlamaları, hatta Mütâreke maddeleri hükümlerine aykırı olmasına rağmen, bir çok yerde işgale başlamaları, Mondros Mütârekesi'nin ihtiva ettiği şartlar ile yetinmeyeceklerini ve aralarında yaptıkları gizli anlaşmaların hükümlerini açıkça uygulayacaklarını gösteriyordu. Başka bir ifade ile Müttefiklerin Osmanlı topraklarını parçalamak emelinde oldukları açıktır.

    Müttefiklerin Anadolu'yu parçalayacaklarını çok iyi bilen Mustafa Kemal Paşa (4), Mondros Mütârekesi yapıldıktan sonra Kasım ayı ortalarında İstanbul'dadır. Millî Mücadele'ye hazırlanan Mustafa Kemal,İstanbul'da bulunduğu sıralarda, devletin içinde bulunduğu durumun muhâsebesini yapıyordu.

    Mondros Mütârekesi yapıldıktan hemen sonra İngilizlerin,"Samsun'da Hıristiyanları toptan öldürmek için Müslüman ahâlinin silâhlandırıldığı" yönünde şikâyetleri vardır. Mustafa Kemal Paşa, Nisan ayı sonlarında âsâyişin herhangi bir sûrette bozulmasını önlemek için,Samsun bölgesinde huzur ve sükûnun yeniden sağlanması, silâhların toplanması ve şâyet varsa mevcut şûraların kapatılması yetkilisiyle 9.Ordu Genel Müfettişi olarak Anadolu'ya gönderiliyordu. Mustafa Kemal Paşa, Nezâretten çıkarken,"Heyecanımdan dudaklarımı ısırdığımı hatırlıyorum. Kafes açılmış, önünde geniş bir âlem, kanatlarını çırparak uçmağa hazırlanan bir kuş gibi idim." diyordu (5).

    Samsun'a ayak basmasından hemen sonra Mustafa Kemal Paşa'nın görevlendirilme gerekçesine mugayir hareketlerini gören İngiliz yetkililer endişelidirler. 6 Haziran 1919'da Karadeniz'deki İngiliz Deniz Kuvvetleri Komutanı General Milne, Üçüncü Ordu Müfettişi'nin faaliyetleri hakkında Osmanlı Harbiye Nezâreti'ne şikâyette bulunmakta ve karışıklıklara sebebiyet veren bu kişinin geri çağrılmasını talep etmektedir. Amiral Calthorpe da bir kaç gün sonra aynı anlamda teşebbüste bulunur. Harbiye Nezareti'nce bu talebe boyun eğilir ve Mustafa Kemal'e en kısa zamanda İstanbul'a dönmesi emredilir. İstanbul'dan azledildiğine dâir telgraf yola çıktığı anda, O da Harbiye Nezareti'ne ve Sultana sadece müfettişlik görevinden değil, aynı zamanda ordudan da istifa ettiğini bildirir(6). Artık sâde bir vatandaştır ve elinde hiç bir güç yoktur. Ancak O, mücâdele edeceği milletleri bildiği kadar, birlikte yürüyeceği milletini de çok iyi tanımaktadır. Bunu,"Ben 1919 senesi Mayısı içinde Samsun'a çıktığım gün elimde hiç bir kuvvet yoktu. Yalnız büyük Türk milletinin asâletinden doğan ve benim vicdanımı dolduran yüksek ve manevî bir kuvvet vardı. İşte ben bu ulusal kuvvete, bu Türk milletine güvenerek yola çıktım." sözleriyle (7) ifade edecektir. Nitekim, kısa bir süre sonra her taraftan sevgi ve bağlılık mesajları gelir. Kazım Karabekir Paşa bizzat gelerek, "Size askerlerimin ve subaylarımın saygılarını iletirim. Geçmişteki gibi her zaman bizim saygı değer komutanımızsınız. Size resmî otomobilinizi ve süvari muhafız takımını getirdim. Hepimiz emrinizdeyiz Paşam." der(8).

    Temmuz 1919'da Erzurum'a gelen Mustafa Kemal Paşa, görevinden ve askerlikten 8 Temmuz 1919'da istifa etmiştir(9). Samsun'a çıkışından henüz bir buçuk ay gibi kısa bir süre geçmiş olmasına rağmen bu süre içerisinde yaptığı faaliyetler ve verdiği mesajlar, başta İngilizler olmak üzere müstevlilerin bütün hesaplarını bozacak mâhiyettedir. Bir hafta kadar Samsun'da kaldıktan sonra Havza'ya geçen, oradan Amasya'ya giden Mustafa Kemal Paşa, gerçekten de müfettişlik görevi dışında memleketin muhtelif yerlerinde cereyan eden olaylar ve özellikle Anadolu'da başlayan işgallerle ilgilenmeye, bildiriler yayınlamaya, yazışmalar yapmaya başlamıştır (10). Gönderdiği genelgelerinde, İzmir ve bunu takiben Manisa ve Aydın'ın işgalinin ilerideki tehlikeyi daha açık olarak hissettirdiğini, kabulü mümkün olmayan bu durum karşısında büyük ve heyecanlı mitingler yapılarak gösterilerde bulunulması ve tepkilerin dile getirilmesini ister (11).

    Bu yazılarındaki ifadelerden Mustafa Kemal Paşa'nın doğrudan millet adına hareket eden ciddi bir devlet adamı ve lider olarak hareket ettiğini anlamaktayız. Samsun'dan Amasya'ya geçen Mustafa Kemal 21/22 Haziran 1919 gecesi meşhur Amasya Tamimini yayınlar (12).

    Amasya Tamimi'nin maddeleri incelendiği zaman millî devlet kavramının ihtiva ettiği mânayı bulmak mümkündür. Zaten Amasya Tamimi'nden, Erzurum Kongresi-Sivas Kongresi-Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılışı ve Cumhuriyet'in ilânına kadar giden hareket çizgisi tamamen bu fikir ile kâim olmuştur. En önemlisi tamimde belirtilen "istiklâlin yine milletin azim ve kararıyla kurtarılacağı" ifadesidir. Böylece "İrâde-i Milliye" ve "Hâkimiyet-i Milliye" esası artık Millî Mücâdele ve Türk Devleti için temel ve sarsılmaz bir âmil olmuştur. Ayrıca, hukukî zemini hazırlayacak olan millî bir heyetin toplanması kararı da tarihî bir karar olmuştur.

    İstiklâl Harbi başladıktan sonra millî bir devletin kurulması görüşü resmen ilk defa Misak-ı Millî'de yer almış, bu görüş önce Erzurum Kongresi'nde kabul edilip, sonradan Sivas Kongresi'nde genişletilerek 28 Ocak 1920'de Meclis-i Mebusan tarafından tasvip edilmiştir. Bu itibarla Misâk-ı Millî, İstiklâl Harbi'nin siyasî ve askerî hedeflerini gösteren bir belge olmuştur (13).

    Burada önemli bir hususun da ilâve edilmesinde fayda vardır. Tam bağımsız bir millî devlet kurmak fikri, işin başından beri Mustafa Kemal Paşa'nın amaçları arasındadır."Hürriyet ve İstiklâl benim karakterimdir... bence bir millette şerefin, haysiyetin, namusun ve insanlığın vücut ve bekâ bulabilmesi, mutlak o milletin hürriyet ve istiklâline sahip olması ile kâimdir...Ben yaşayabilmek için müstakil bir milletin evlâdı kalmalıyım. Bu sebeple Millî İstiklâl bence bir hayat meselesidir. Milletin ve memleketin menfaatleri gerektirdiği takdirde, milletlerden her biri ile dostluk ve siyasî münâsebetleri takdir ederim. Ancak benim milletimi esir etmek isteyen herhangi bir milletin de, bu arzusundan vazgeçinceye kadar amansız düşmanıyım." Diyen Atatürk(14), Haziran 1919'da Franklin Bouillon ile yaptığı görüşme sırasında "İstiklâl-i Tam" hakkında şunları söylemişti:"İstiklâl-i tam, bizim bugün deruhte ettiğimiz vazifelerin ruh-ı aslîsidir. Bu vazife bütün millet ve tarihe karşı deruhte edilmiştir.... Biz; yaşamak isteyen, haysiyet ve şerefiyle yaşamak isteyen bir milletiz. Bir hataya tebaiyet yüzünden bu evsaftan mahrum kalmağa tahammül edemeyiz. ... İstiklâl-ı tam denildiği zaman, bittabi, siyasî, malî, iktisadî, adlî, askerî, harsî ve ilâ... her hususta istiklâl-i tanı ve serbesti-i tam demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde istiklâlden mahrumiyet millet ve memleketin, mânâ-yı hakikiyesiyle bütün istiklâlinden mahrumiyeti demektir."(15)

    Bütün bu bilgilerden anlaşılacağı gibi, 19Mayıs 1919 tarihinde Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a çıkması Türk tarihinin bir dönüm noktasıdır. Bu olay ile Türk Millî Mücadelesi fiilen başlamış oluyordu. Zira Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a çıkışından itibaren yürüttüğü faaliyetler tamamen millî bir Türk devleti kurmaya matuf faaliyetlerdir. Bu olay ile Türk Millî Mücadelesi de liderini bulmuş oluyordu. Bu itibarla Büyük Zafer'e giden yolun başlangıcı "19Mayıs"tır ve bu eşsiz mücadeleyi başlatan da "Atatürk" olmuştur. Zaferden sonra da tam istiklâlini ilân eden yeni bir Türk Devleti kurulmuştur.



    (*)Afyon Kocatepe Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi.

    (1)Kemal Atatürk, Nutuk, 1919-1927, Atatürk Araştırma Merkezi Yay., Ankara, 1989, s.1 vd.

    (2)Ali Fuat Cebesoy,Sınıf Arkadaşım Atatürk, İstanbul, 1967, s.108 vd.

    (3)Salim Koca,"Mustafa Kemal'e Göre XX. Yüzyılın Başlarında Osmanlı İmparatorluğu Nasıl Kurtarılabilirdi?", Millî Kültür, Kültür Bakanlığı Yay., S.52, (Mart, 1986), s.74.

    (4)Mustafa Kemal Paşa Perapalas'ta Daily Mail muhâbiri G.Ward Price ile yaptığı mülâkatta "...Anadolu'nun Müttefik Devletler tarafından taksime uğrayacağını tamamen biliyorum.", demiştir. Bkz. Gotthard Jaeschke, Kurtuluş Savaşı İle İlgili İngiliz Belgeleri, TTK Yay., Ankara, 1991, s.98.

    (5)Aynı eser, s.114.

    (6)Paul Dumont, Mustafa Kemal Atatürk, (Çev.Zeki Çelikkol), Kültür Bakanlığı Yay., 1993, s.31-32.

    (7)Utkan Kocatürk, Atatürk'ün Fikir ve Düşünceleri,Ankara, 1984, s.1.

    (8)Lord Kinross, Atatürk, Bir Milletin Yeniden Doğuşu, (Çev. Necdet Sander),İstanbul, 1984, s.178.

    (9)Fahrettin Kırzıoğlu, "Mustafa Kemal Paşa-Erzurum İlişkileri Üzerine Belgeler(1919-1920)",Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, C.VII, S.20, (Mart, 1991), s.223.

    (10)Nutuk, s.12 vd.

    (11)Nutuk, s.15-16.

    (12)Nutuk, s.21.

    (13)Mehmet Gönlübol, "Atatürk'ün Dış Politikası; Amaçlar ve İlkeler", Atatürk Yolu, Atatürk Araştırma Merkezi Yay., Ankara, 1987, s.239.

    (14)Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri (1918-1927),C.III, (Toplayan. Nimet Arslan), TİTE Yay., Ankara, 1981, s.24.

    (15)Nutuk, s.415-416.

    gerçekten anlamakta zorlanıyorum sizi kardeşim.daha önceki ifadelerinizde cumhuriyeti kuran Atatürk değil dediniz,Atatürk mücadelenin hiçbir yerinde değildi dediniz burdaki ifadenizde daha farklı. ben kısaca ifade etmek istiyorum yorumumu;
    Türk milleti kurtuluş mücadelesini Atatürk ün liderliğinde yapmıştır.İsmet İnönü,Kazım Karabekir ve diğer paşalar kensdi bölgelerinde savaşmıştır erkeğiyle kadınıyla çocuğuyla ölümüne bir savaştır bu.KİMSENİN HAKKI İNKAR EDİLEMEZ.Kazım Karabekir çok saygın paşalarımızdan biridir.herkesin saygınlığı ayrıdır Türk milletinde. Ancak değişik yorumlara girer Atatürk ü yok sayarsanız olmaz. bu koca bir tarihe hakaret olur.

    parmağımı kaldırmadım ama susmadımda Atatürk Türk tarihinin zor döneminin lideridir.başka liderlerimiz yokmu tarihimizde pek çok Fatih Sultan,Kanuni....., onlarada saygılıyız UNUTMUYORUZ. Peygamberimize gelince onun yeri farklıdır, bu tür yorumlara dahil edilmemesi gerekir liderlerimiz kalbimizdeyse peygamberimiz beynimizdedir bizim. hayırlı geceler sizlerin olsun.
#29.11.2009 22:11 0 0 0
  • paylaşanları kınıyorsunuz demek belki biraz argo bir şiir ama gerçek. niye üstünüze alınıyorsunuzki ben anlayamadım şahsen söylediğiniz şehitler gaziler zaten bunu için ölüme gitti analarının bacılarının namusu için vatan toprağı için. gerçekler söylenince kaldıramıyorsunuz hakaret gibi geliyor size şahsınıza söylenen bir şey yok konu hepimizin ninelerini ilgilendiriyordu kardeşlerim. biraz düşünün lütfen bu lafı bile kaldıramıyorsunuz ama siz pek çok kişinin değerlerini çok rahat eleştirebiliyorsunuz siz sevmeyebilirsiniz kabullenemeyebilirsiniz ama Atatürk ve Cumhuriyet için bağlılık duyanlara saygılı olmalısınız biz önemli değerlerimizi yerden yere vurduramayız karşılıklı saygı olursa her şey daha güzel olur.
#29.11.2009 20:33 0 0 0
  • at gözlüklerini takmışsınız gözünüze görmek istediğinizi görüyorsunuz sankide o dönemde yaşamışsınız bu olayı yorumlayan çok değişik yazılar vardır sadece birine takılmayın yani birilerinin yargılanıp asıldığını sadece birinin yargılanmadan ismet inönünün bir lafıyla serbest kaldığını iddia ediyorsunuz bu kadar basit olacağına inanmıyorum bu iddianızı yargıya iletin ayrıca, çünkü çok büyük ithamlar bunlar herneyse bunlar siyaset bilimcilerin ve yargının işi bizim yorumlarımız büyük lokma yutmak olur ben gene3de bardağın dolu tarafınıda görün diyorum boş kalan tarafınıda bizler adam olup dolduralım, hayırlı bayramlar herkese
#29.11.2009 09:59 0 0 0
  • Suikast girişimi, 15 Haziran 1926 günü Mustafa Kemal Balıkesir'deyken, suikastçiler İzmir Kemeraltı çarşısının ana caddesine (günümüzdeki adı "Anafartalar Caddesi", o dönemdeki adı -caddedeki Mevlevi dergâhı nedeniyle- "Mevleviler Sokağı") nâzır bir otelin pencerelerinden, Mustafa Kemal Paşa gezi programı üzere caddeden geçerken ateş açmayı planlıyorlardı.

    İhbara göre suikastçilerin arasında Mustafa Kemal'in yanında yer almış olan Kadı Hurşit'in oğlu ve yaşı büyütülerek meclise girip eski Lazistan mebusu olan Ziya Hurşit, İttihat ve Terakki nin fedaisi olup Milli Mücadele de Kocaeli bölgesinde faaliyet gösteren emekli jandarma yüzbaşı Sarı Efe Edip bey'in adamları olan Sarı efe Edip bey'in Değirmendere deki çiftliğinde kahyalık yapan Çopur Hilmi, Gürcü Yusuf ve İstanbul da kuyumcu soymaktan sabıkalı Samsun da kahve işleten Laz İsmail vardı. Yaptıkları plana göre bu kişiler Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal'i İzmir'e ziyarete geldiğinde Kemeraltı karakolu önünde ateş ederek öldürecekler, kargaşadan yararlanarak Yemiş çarşısında bekleyen bir arabayla Giritli Şevki Bey'in rıhtımda bekleyen motoruna binip Sakız Adası'na kaçacaklardı. Fakat son anda Şevki Bey'in pişmanlık duymuş ve M.Kemal'in bir gece Mudanya da fazladan kalmasından dolayı programın değişmesinden ve vazgeçip olayın ihbar edilmesinden korkup olayı İzmir Emniyeti Siyasi Şube müdürü Mehmet Ali Konyar'a anlattı. O da vali Kazım Dirik'den izin alıp Giritli Şevki'nin evinde son toplantıdan çıkan suikastçıları kaldıkları yerde yakaladılar. Aynı odada kalan Laz İsmail ile Gürcü Yusuf Ragıp Paşa otelinde Ziya Hurşit Gaffarzade otelinde Çopur Hilmi de evinde yakalanıp tutuklandılar. 16 Haziran da İzmir'e gelen Gazi Mustafa Kemal Naim Palas oteli'nde kaldı ve halka karşı bir konuşma yaptıktan sonra suikastçılarını tek tek odasına çağırıp görüştü. İzmir'e yerleşen M.Kemal Ankara da ki başbakan İsmet İnönü den suikasta adlarının karıştığına inandığı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası üyelerinin paşa olanlar dahil tutuklamasını istemiştir. İsmet İnönü tutuklanan Kazım Karabekir'i serbest bıraktırdı ve diğer parti üyelerinin de tutuklanmasını engelleyince Recep Peker durumu Gazi'ye bildirdi. Mustafa Kemal başbakan İnönü'ye korkmamasını ve tutuklamaları gerçekleştirmesini emretti. Tutuklamalar bu emir üzerine başlatıldı.

    9 Temmuz'a kadar İzmir de kaldı. Suikastla ilgili İstiklal mahkemesi 26 Haziran 1926 da Milli Sinema salonun da çalışmalarına başladı. Olayın ardından silahlı ve bombalı olarak İzmir'de yakalan Ziya Hurşit'in açıklamaları doğrultusunda çok sayıda kişi gözaltına alındı ve hemen bir İstiklal Mahkemesi kuruldu. Yargılananlar arasında Kâzım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, Bekir Sami Kunduh, Cafer Tayyar Eğilmez, Vasıf Karakol gibi Kurtuluş Savaşı'nın önde gelen isimleri de vardı. Bu ünlü kişilerin çoğu beraat etti. Ancak İttihat Terakki Cemiyeti'nin önde gelen bazı isimleri suikastla ilgili bulunarak idam edildi.

    O gece ve ertesi gün İstanbul ve İzmir'de yapılan tutuklamalarda Ziya Hurşit, Gürcü Yusuf, Laz İsmail ve Çopur Hilmi yakalandılar. Suikastın arkasında kapatılmış Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın içindeki bir grup olduğu sonucuna varıldı. Partinin kurucuları olan Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele ve Adnan Adıvar gibi Kurtuluş Savaşı'nın ünlü isimleri suikastin diğer sanıklarıyla birlikte İzmir İstiklal Mahkemesi nde yargılandılar.

    Mahkeme Ziya Hurşit ve arkadaşlarını idam cezasına çarptırdı. 14 Temmuz 1926'da on dört kişinin idam cezası infaz edildi. Suikast girişiminden sonra bir ay gibi kısa bir süre içinde yıldırım hızıyla yargılanma tamamlanmış ve idam cezaları infaz edilmiş oluyordu. Kurtuluş Savaşı'nın önderlerinden biri olan ve o sırada yurt dışında bulunan Rauf Orbay gıyabında on yıl hapis cezası aldı. Terakkiperver Partisi'nin yargılanan diğer üyeleri her ne kadar mahkeme tarafından aklandılarsa da bir çoğu uzun bir süre kuşku altında kaldılar. Hükümet görevlerinden dışlandılar. Çoğu on yıl süreyle siyasi yaşamdan uzak kaldı.
    ....wikipedia...................................................................................................................................................................................................

    Olayın ardından silahlı ve bombalı olarak İzmir'de yakalan Ziya Hurşit'in açıklamaları doğrultusunda çok sayıda kişi gözaltına alındı ve hemen bir İstiklal Mahkemesi kuruldu. Yargılananlar arasında Kâzım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, Bekir Sami Kunduh, Cafer Tayyar Eğilmez, Vasıf Karakol gibi Kurtuluş Savaşı'nın önde gelen isimleri de vardı. Bu ünlü kişilerin çoğu beraat etti. Ancak İttihat Terakki Cemiyeti'nin önde gelen bazı isimleri suikastla ilgili bulunarak idam edildi.

    burasını dikkatle okursak Ziya Hurşit in açıklamaları doğrultusunda tutuklanıyorlar adil bir yargılama oluyorki suçsuz olanlar serbest kalıyor.Yada bilemeyiz tabii karşı grupta iseler insanın aklına herşeyde geliyor açıkçası belkide suçluydular yargılanmadan bilinemez.Bir milletin sevgisini kazanmış insan için her yazıyı okuyarak diktatör yorumları yapmayınız lütfen.Diktatör olsaydı yargılamaz asardı.
#29.11.2009 00:36 0 0 0
  • ama maalesef çok üzücü bir şey sizinde dediğiniz gibi, bazı insanlar habire ölen insana sözle saldırıda bulunuluyorlar, halbuki kafalarını birz çalıştırsalar
    bu topraklarda ,bugün rahatça yaşıyorsak Atatürk vede silah arkadaşları sayesindedir

    Çok doğru Didem kardeşim bugün hala bağımsız onurlu yaşayabiliyorsak dinimizi dilediğimizce yerine getirebiliyorsak onun sayesinde. Bugün nüfus cüzdanımızda Türk yazmayabilirdi ,Türk isimleri kullanamayabilirdik
    dinimizi öğrenme şansımız bile olmayabilirdi.. Bardağın hep boş tarafını görmek istiyor arkadaşlar eleştirileride hep bu yönde ama göremüyorlar bardağın dolu tarafını . Atatürk dinsizmiş dini yasaklamış,Atatürkün soyu sopu yokmuş,Atatürk kürt olsaymış farklımı olacakmışız yok şeriatı isteyenler yok komünizmi isteyenler bir kimlik arayışıdır gidiyor.Şeriat gelse acaba mutlumu oluruz.kadının ikinci sınıf görüldüğü bir erkeğin 3-5 kadını kendine hak gördüğü bir rejimi biz kendimize nasıl yakıştırabiliriz, hele hele tarihte denenmiş iflas etmiş komünizmemi hevesleniyoruz bırakın arkadaşlarım biz kendi kimliğimize sarılalım kendi değerlerimizi koruyalım bardağın boş tarafınıda biz dolduralım her gün bir gündem yaratılarak tartışma ve bölünme zeminleri yaratılıyor bir dönem türbanı tartıştık bölündük şimdi türk kürt yok ermeni bunları tartışıyoruz bir yandanda değerlerimizi yerden yere vuruyoruz böyle giderse bu ülke bölünür sonuçta da kimse kendi hayallerindeki yönetimi bulamaz yazık olur bize, sevinip mutlu olacaklar belli güldürmeyelim onları..
#28.11.2009 16:19 0 0 0
  • yazmıyacaktım ama daha fazla dayanamadım kardeşim.Atatürk burada oldukça eleştiriliyor ancak somut olaylar konmuyor ortaya, üstelik ona kalben bağlı insanları da adeta putperestlikle itham ediyorsunuz.Bu çok yanlış, elbette Atatürk te insandır ve onun yaptıklarını o dönemin koşullarıyla değerlendirmek lazım Osmanlının son dönemlerini biliyoruz ekonomisini de biliyoruz Çanakkalede askerlerin yalınayak savaştığınıda biliyoruz Atatürk olmasaydı herhalde babamızın kim olduğunu da bilmeyecektik .Bir liderdir o ,elbette Türk milleti kendi gücü ile var olabilmiş ancak yolu aydınlatan kişiyi de görmemiz lazım.O dönemde olağanüstü şeyler yapmış esas olay ne biliyormusun bizim bunca sene, onun yaptıklarının üzerine bir şey koyamamamız maalesef . Koyamadığımız gibi yıkmaya uğraşıyoruz.Cumhuriyet devrimini Atatürk yapmıştır yeni bir devlet yapılandırmıştır tarihi inkar edemeyiz.belki tartışılabilir kötü yaptı diyenler olabilir onların huzursuzluğunu da anlayamıyorum çünkü bir bayan olarak demokratik bir devlette özgür her türlü haklara sahip bir bayan olarak yaşamak istiyorum ben.Hayırlı akşamlar sizlerin olsun..
#27.11.2009 23:30 0 0 0
  • Darüşşafaka Cemiyeti, arşivinde yeni bulduğu bir belgeyi basına dağıttı. Belgeye göre, Atatürk'ün annesi Zübeyde Hanım, 28 Ekim 1921 tarihinde Darüşşafaka'ya 20 bin kuruş bağışlamış ve bu bağış karşılığında ailesinin bazı mensuplarının ruhlarına Kadir Geceleri hatim indirilmesini istemişti. Zübeyde Hanım'ın ruhları için dua edilmesini arzu ettiği kişiler, Atatürk'ün bugüne kadar hiç bilinmeyen akrabaları idi ve liste dikkatle incelendiğinde, Zübeyde Hanım'ın altı çocuk sahibi olduğu görülüyordu.

    Haberi, ilkönce Balçiçek Pamir yaptı: Darüşşafaka Cemiyeti'nin arşivinde devam eden düzenleme çalışmaları sırasında, Atatürk'ün annesi Zübeyde Hanım'ın 1921'de yaptığı bir bağış sözleşmesi bulunmuş ve Darüşşafaka'ya o günün parasıyla 20 bin kuruş verdiği görülmüştü. Zübeyde Hanım, bu bağışı yaparken, her sene Kadir Gecesi'nde Darüşşafaka öğrencilerinin hatim indirmesini istiyor, hatimin sevabının kimlere gönderileceğini yazıyor ve yine her yıl öğrencilere taze mevsim meyveleri dağıtılmasını şart koşuyordu.

    RUHLARINA DUA İSTEDİ

    Haber daha sonra başka gazetelerde de yeraldı ve gazeteler bağışın miktarını öne çıkardılar. Yorumlar, o zamanın 20 bin kuruşunun bugünün parasıyla 2
    milyon lira ettiği, hesaplamanın İş Bankası hisselerinin değeri üzerinden yapıldığı ve meblâğın ciddî bir servet olduğu yolundaydı. Ama, bağış vesikasındaki bazı çok önemli bilgiler pek anlaşılamadığından olacak, birkaç satırla geçiştirildi. Zübeyde Hanım, her sene indirilecek olan hatimin kimlerin ruhlarına gönderilmesini istediğini de yazmıştı. Ruhları için dua edilmesini arzu ettiği kişiler, bir yerde, Atatürk'ün bugüne kadar hiç bilinmeyen akrabalarının bir listesini teşkil ediyordu.

    HER İKİ KOCASI DA KAYITLI

    Şimdi, Zübeyde Hanım'ın verdiği isimlere dikkatle bakalım: Atatürk, yahut o zamanki ismiyleMustafa Kemal Paşa ile daha sonra "Atadan" soyadını alacak olan kızkardeşi Makbule Hanım, o tarihte hayatta bulundukları için, tabiatiyle bu "sevap listesi"nde yeralmıyorlar. Ancak, bağış vesikasında "Kızları İsmet ve Naciye,manevî kızları Rabia Hanımlar ile küçük oğulları Ömer ve Ahmed'in ruhlarına gönderilmesi şartıyla" şeklinde bir ifade var. Bu, Zübeyde Hanım'ın
    oğlu Mustafa Kemal ile kızı Makbule dışında dört çocuğunun daha olduğunu ama bu çocukların bağış sırasında hayatta bulunmadıklarını gösteriyor.
    "Rabia" adındaki manevi kızı da, hayatta değil Zübeyde Hanım, söz konusu
    belgede, yaptığı iki evlilikten de sözediyor. İlk eşi ve Mustafa Kemal'in de babası olan Ali Rıza Bey'in adı, belgede "Ali" olarak geçiyor. Belgede, Atatürk'ün üvey babası Ragıp Bey'in yanısıra, Zübeyde Hanım'ın kayınbiraderi Hüseyin Efendi ile babası Feyzullah Efendi, annesi Ayşe, büyükannesi Emetullah, anneannesi Emine ile teyzesi Fatma Hanımlar da kayıtlı. "Kayınvalide" olarak görünen Ayşe ve "görümce" Hatice Hanımlar, Zübeyde Hanım'ın, büyük ihtimalle ikinci eşi Ragıp Bey tarafından olan akrabaları

    TAM BİR CESARET İŞİ

    Bağış belgesinin bir diğer özelliği, Zübeyde Hanım'ın oğlu Mustafa Kemal'den "Anadolu Kuvâyı Milliye Başkumandanı Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri" diye bahsetmesi Bağışın yapıldığı 1921 yılında Mustafa Kemal Paşa ile İstanbul Hükümeti'nin arasının son derece bozuk olduğu ve Paşa'nın İstanbul'un gözünde neredeyse "düşman" olarak göründüğü hatırlanacak olursa, o sırada İstanbul'da bulunan Zübeyde Hanım'ın hiçbir şeyden çekinmeden kullandığı bu ifade, cesaretinin yanısıra, oğluna olan itimadının ve giriştiği mücadeleyi başaracağına dair kesin,
    inancının da bir göstergesidir.

    Hatimin sevabı peygamberin, evliyaların, dört halifenin ve akrabalarımın ruhlarına gitsin!
    ZÜBEYDE Hanım'ın Darüşşafaka'ya verdiği 20 bin kuruş ile ilgili olarak hazırlanan bağış senedinde, bugünün diliyle şöyle deniyor:
    "Hicrî 1340 senesi Rebiülevvel ayının 27. Pazartesi gününe rastlayan Rumî 1337 yılı Ekim ayının 28. günü, Darüşşafaka'da, Ankara Hükümeti Büyük Millet Meclisi Reisi ve Anadolu Kuvâ-yı Milliye Başkumandanı Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'nin valideleri Zübeyde ve halaları Emine Hanımlar ile Cemiyet-i Tedrisiye-i İslamiye (İslamî Eğitim Cemiyeti) Müdürü Cemil,
    Darüşşafaka Müdürü Ali Kâmi ve Dışişleri Bakanlığı Selânik Konsolosluğu memurlarından Cemal Beyler hazır bulundular. Zübeyde Hanımefendi, her sene Ramazan ayının Kadir Gecesi'nde Darüşşafaka öğrencileri tarafından Kur'anın hatmedilmesiyle sevapları önce peygamberimiz efendimiz hazretlerinin mübarek ruhlarına, daha sonra peygamberimizin ehlibeytine, enbiyâlara, ilk dört halifeye, evliyalara, bütün mü'minlere, şehidlerin temiz
    ruhlarına ve Zübeyde Hanımefendi'nin pederleri Feyzullah Efendi, valideleri Ayşe ve kardeşi Hüseyin Efendiler ile teyzeleri Fatma, büyük valideleri Emetullah, anneanneleri Emine, kayınvalideleri Ayşe, görümceleri Hatice, kızları İsmet ve Naciye, manevî kızları Rabia Hanımlar ile küçük oğulları Ömer ve Ahmed'in ruhlarına gönderilmesi şartıyla, Allah için, sevabına 20 bin kuruşu, İslamî Eğitim Cemiyeti tarafından işletilmesi şartıyla teberru ettiler.
    Elde edilecek gelirden, yılda bir defa öğrencilere mevsim meyveleri, dağıtılacak ve bağışın gerekleri, Darüşşafaka'da müdürlük yapacak olan kişiler tarafından yerine getirilecektir.
    Sözkonusu bağış makbuz mukabilinde teslim edilmiş, Darüşşafaka Müdürü Ali Kâmi Bey bağışın şartlarını kabul etmiş, durum İslamî Eğitim Cemiyeti ile Darüşşafaka'nın defterlerine aynen kaydedilmiş ve Zübeyde Hanımefendi Hazretleri'ne de bu belge verilmiştir. 28 Ekim 1921. Darüşşafaka Müdürü Ali Kâmi. Mustafa Kemal Paşa'nın validesi Zübeyde.
    Şahitler: Dışişleri Bakanlığı Selânik Konsolosluğu memurlarından Cemal.
    İslamî Eğitim Cemiyeti Müdürü Cemil.
    Özel deftere kaydolması, diğer senetlerle ve mahkeme kararları ile beraber kasada saklanması için muhasebeye. 21 Aralık 1921". (Gazete Habertürk) 24 mayıs 2009

    ....................................................................................................................................................................................

    akrabaları var ve sıradan insanlar gibi yaşıyorlar böylesi daha onurlu bana göre hiç biri farklılık arayışında değil günümüzle kıyaslasınıza hiç olmazsa birdenbire patron oluverenler yok
#26.11.2009 18:36 0 0 0
#08.10.2009 20:20 0 0 0