Canımızı sıkan, göz yaşlarımızı inci gibi döküveren olaylar sessiz bir kurtuluş çağrısı,
bir mutluluk davetiyesi belki de… İlk bakışta dayanılmaz gelen acı anlar, sonrasında kalbimizi kuş gibi hafifleten,
ruhumuzu ısıtan tatlı tecrübelere dönüşüyor.
Aydınlıkta seçemeyeceğimiz bir ışık, karanlık basınca fenerimiz oluyor.
Keyfimiz yerindeyken burun kıvırdığımız tavsiyeler, yaslı anlarımızda imdadımıza yetişiyor. İyilik hallerinde sırt çevirdiklerimiz,
zor anlarda sırtımızı dayadıklarımız oluyor. Yaşamımızdaki kırık dökükler, yıkıntı ve ziyanlar, kayıp ve yenilgiler yenilenmenin, yeniden doğuşun tohumlarını ekiyor aslında…
Acı, derinlerinde gizlenen tatlı hediyelerle dolu. Yapmamız gereken, acıyla barışıp onu çözümlemek,
gizlediği armağanı kalbimize buyur etmek…
Hani bazen insan birini yanında tutmayı bilmez,
Ama onun yokluğunu da istemez!
Kaybetmeyi göze alamaz ama kazanmak için mücadele etmez.
Bağlanmaya cesaret edemez..
Ama ondan kopmayı da beceremez!
Ne sevilmekten vazgeçer, ne de sevmeyi bilir..
Hani sonra zaman geçer de kaybeder ya,
İşte o zaman dökülür dudaklardan, itiraf eder;
"Ne gözümü alabildim, ne göze alabildim."
Vietnam’da savaştan sonra evine dönmekte olan bir asker hakkında bir hikâye anlatılır
Asker San Francisco’dan ailesini arar:
“Anne baba eve dönüyorum ama sizden bir şey rica ediyorum; yanımda bir arkadaşımı da getirmek istiyorum”
“Memnuniyetle onunla tanışmak isteriz”diye cevap verirler
Oğulları:
“Bilmeniz gereken bir şey var…”diye devam eder
“Arkadaşım savaşta ağır yaralandı bir mayına bastı ve bir kolunu ve bir bacağını kaybetti Gidecek hiçbir yeri yok onun da gelip bizimle kalmasını istiyorum”
Babası oğluna:
“Bunu duyduğumuza üzüldük oğlum Belki onun başka bir yer bulmasına yardımcı olabiliriz”der
Oğulları:
“Hayır baba; onun bizimle yaşamasını istiyorum”deyince babası:
“Bizden ne istediğini bilmiyorsun Onun gibi özürlü biri bize korkunç bir yük olur Bizim kendi hayatımız var ve bunun gibi bir şeyin hayatımıza engel olmasına izin veremeyiz Bence bu arkadaşını unutup eve dönmelisin O kendi başının çaresine bakacaktır”cevabını verir
Oğlu o anda telefonu kapatır Ailesi ondan bir süre haber alamazBirkaç gün sonra San Francisco polisinden bir telefon gelir Oğullarının yüksek bir binadan düşüp öldüğünü öğrenirler Polis bunun intihar olduğuna inanmaktadır Üzüntü içindeki anne baba hemen San Francisco’ya hareket ederler Orada oğullarının cesedini teşhis etmek için şehir morguna götürülürler Onu tanımakla kalmaz bilmedikleri bir şey daha öğrenince dehşete düşerler Oğullarının sadece bir kolu ve bir bacağı vardır!
Bu kadar zor mu insanları kusurlarıyla sevmek? Hiç olmazsa oldukları gibi kabul etmek… Hilesiz hurdasız yalansız dolansız illa da bizim istediğimiz kalıba sokmadan kendimize benzetmeye çalışmadan karşılık beklemeden gülmeden kınamadan arkasından konuşmadan sevemez miyiz insanları? Çatlarız vallahi!
Bizim gibi giyinmeyen bizim gibi düşünmeyen aynı takımı tutmayan aynı partiye oy vermeyen aynı dizileri izlemeyen aynı yemekleri yemeyen aynı şarkılara gönül vermeyen aynı yazarları okumayan adamlarla ne işimiz olabilir? “Biz bize benzerizcilik”Ne tuhaf ne gülünç değil mi?
Başkalarında kusur diye büyüttüğümüz şeyler iş kendimize gelince cüceleşiverir Eloğlu yalancı adamın tekidir siz mecbur kaldığınız için yalan söylersiniz O başkalarının arkasından konuşur siz gerçekleri söylersiniz Bazıları hatır gönül aramaz diye kınarsınız öfkelenince ne dediğinizi bilmezsiniz İşinizi en iyi siz yaparsınız en iyi anne baba sizsiniz en iyi evlat sizsiniz kimse sizin gibi arkadaş bulamaz kimse sizin kadar iyi düşünemez kimse sizin kadar idareli olamaz Siz her şeyin en iyisini bilirsiniz Sahiden böyle mi düşünüyorsunuz? Yazık! Kendi kendinizi niye aldatıyorsunuz? İnsan kendine yalan söyler mi?
Oysa siz de herkes gibi kusurları olan bir insansınız O zaman önce kendimizi kusurlarımızla sevmeyi öğrenelim ki başkalarındakini kabul etmek daha kolay olsun Hayat bir kez görülen bir rüyaysa kendimiz için de karşımızdaki insanlar için de bu rüyayı kâbusa çevirmenin anlamı yokHayat ve insanlara iyimser bir gözle bakmamız gerekiyor At gözlüklerimizi çıkarırsak kendi gözlerimizle bakmayı öğrenirsek insanları olduğu gibi kabul etmenin ve kusurlarıyla sevmenin hiç de zor olmadığını göreceğiz
Bırakın bazen insanlar sizi kandırdıklarını düşünsünler Kanmadığınızı bilmenin keyfi size yeter İnsanlar sizden hep daha fazlasını bekliyor diye şikâyet etmeyin yapabilecek güçte olduğunuzu düşünün yeter Birbirimizin hayatını kolaylaştırmak elimizdeyken yapmamanın insana yakışmadığını bilin yeter.
Özür dilemek ve teşekkür etmekten korkmayın İnsanın dili bunlarla aşınmaz Düşmanlıkların sürüp gitmemesi ve dostlukların perçinlenmesi için bu iki davranışa ihtiyacımız var Ayrıca bunlarla karşılaştığımızda kendimizi Kafdağı’nda görmenin de anlamı yok “Bir de utanmadan özür diliyor”diyenler vardır ya işte onlardan söz ediyorum Böylesine ne yapsan kar etmez Davranışın inceliğini idrak edememiş bir beyin ona karşı sergilenmesi gereken doğru tavrı seçemez Onu da öyle kabul etmekten başka çaremiz yoktur
Ayrıca unutmayalım ki kul olarak bize düşen affetmek değil sadece hoş görmektir
Sıkıldım dedim. Ben de dedi. Üç nokta olmuştuk. Sanki bir ömür sürecek, ama nereye varacağı, ne olacağı belli olmayan.
Ünlem işareti olalım dedim. O kadar tek düzeydi ki; tartışmıyorduk, kavga etmiyorduk, gönül almak için çaba bile gösteremiyorduk. İyi ama, iki gün oluruz, sonra yoruluruz dedi.
Soru işareti olalım dedi. \'\'Bu takip ettiği kadın kim acaba?\'\'ları, \'\'Hala günaydın demedi acaba napıyor?\'\'ları yaşayalım dedi. Ben merak etmeyi sevmem, istediğimi o anda öğrenemezsem karnım ağrır dedim.
Noktalı virgül olalım dedim. Olmaz dedi. Ayırmamız gereken, birbirinden bağımsız cümlelerimiz yok dedi. Sen ve ben yok, biz var dedi.
İki nokta olalım dedi. İstemedim. Her cümleden sonra bir açıklama gelir, ben her an her saniye hesap vermeyi, izah etmeyi sevmem dedim.
Parantez olalım dedi. Yok ya? dedim. Ne söyleyeceksen açık açık söyle, ben senin laf arasına sıkıştırdığın düşüncelerinle uğraşamam dedim. Halim yoktu.
Kalıbımıza uygun bir şey bulamadık. Anlatım bozukluklarından çıkamadık. Grameri tükettik. Son çare geldi aklıma. Madem olmuyor, nokta olalım; bitsin dedim.
Durdu, düşündü. Sana noktayı koyarsam başkasına büyük harfle başlayabilmem çok zor dedi. Geriye tek seçenek kalmıştı. Gel virgül olalım dedi. Seninle başladı, seninle aynen devam etsin dedi. Ne zaman biteceği belli olmayan cümle olalım dedi. .......
Taktığımız maske, büründüğümüz kişilik, oynadığımız rol farklı olsa da sahne hep aynı.
Dünya yalan dedik diye bizler de yalancı olup çıktık… Kendi olabilen hatta kendini aşabilen insanların sayısı azalıyor.
Başrolü kendimiz oynayıp, çevremizdeki insanları figüran tayin ediyoruz. Hal böyle olunca,
taktığımız etiket başrol kapma hengâmesinde ufalıyor.
Aşina olduğumuz davranışları farklı sergilediğimizi ve anlamları üzerine felsefe yapsak mı?
Düşünün bir kere; kahkaha atarak üzüldüğümüzü, ağlamanın sevinme, oynamanın kahrolma ifadesi olduğunu…
Alışık olmadığımız bir durum değil mi?
Umudunu kaybetmemeli insan. Gelecek kim bilir neler getirecek…
Yaşamak öylesine güzel ki senınle,
çiçek tarlasında koşmak gibi.
ve yüzüstü uzanıp toprğa.
gökyüzünü içer gibi..
Seni Tanımakta Güzeldi...
Yaşadığımızı sandıgımız ,aslında sürekli yıkıntılarını toplamakla ugraştıgımız bir sevgiyi sürdürmeye çalışıyoruz.
Hiç yanılmam sanmıştım,sonu ne olursa olsun...Ama yıkıntılar arasında sevgiyi yaşayamamaktan yoruluyormuş insan,
ve her geçen gün kendimizi de yıkıntılar arasında kaybediyormuşuz belki de hiç farkında olmadan...
Herkes sevginin fedakarlık istedigini söylese de fedakarlık için sevgiyi yaşamak gerekiyormuş,
yaşanılmayan için fedakarlık yapılmaz.....
Artık seni sana bıraktım ben zaten hep kendimleydim ve hep kendimi paylaştım.Artık al kendini benden
ve yaşamak istedigin gibi yaşa aşkı,hayatı,kendini.yaşamak istedigin ne varsa kendince yaşa çünkü
ben yoruldum artık ben yokum....Resim
Eylül'ü yaşıyorum gönlümde, sararan hayallerim bir bir düşüyor,
gönlümde soguk rüzgarlar, bir aşk hikayesinin dönüm noktası gibiyim ne kadar daha.
Oysa hep ilkbahar gibi canlı olmalıydı yaz gibi coşkulu...
zaman mı yıprattı ,biz mi yıprattık Aşk'ı?
Gözleriniz ne kadar uzağa bakarsa o kadar secemez ayrıntılar,elleriniz ne kadar sıcaksa o kadar yalnız kalmamıştır yaşamımız boyunca,
ve siz ne kadar hüzünlüyseniz o kadar tecrübelisiniz hayatta.
öylesenize hayatınızda kaç kişi sizle beraber yandı,ve kaç kişi yangınınıza bir damla su koymadan, hayal kırıklıklarınızın mimarı oldu.
En yakınınızdakiler bazen en uzağınız oluverirken,hiç tanıdıklarınızla törpülenmiş dostluklar sınıfında en ön sıraya oturttunuz mu hiç...
Kendinize küçük bir sandal yapıp kaç gözyaşınızın minik ve sığ sularında ilerleyemediniz.Ve her ilerleyemeyişinizde kaç yalancı dostunuzdan yardım isteyip o sığ sularda yalnız kaldınız.Yapayalnız.Bir başına.Tek başına...
Çokların arasında yok oldunuzmu hiç...?Koca bir ormanda koca bir çınar iken,ansızın tek başına kalan,ve daha fazla kırılmamak için rüzgar çıkmaması için yalvaran bi fidan oluverdiniz mi hiç...?Yaşayın ama yalnız kalmamak için.Yaşayın ama güvensiz kalmamak için.Yaşayın ama inanılan olmak için.Yaşayın...
Koca ormandaki en yüce ağaç olmak için.Koca ormandaki en güçle ağaç olmak için.
Ama yaşarkende unutmayın,rüzgar her estiğinde bi yaprağınız yere düşecek....
Güzellik bu denli ucuzsa
ve bu denli çirkinse yaşamak
nankörse emek
çıkarsa her kapının anahtarı
ben yokum
ben yokum
bir gecelik ilişkiler kadar değersizse aşk
parayla ölçülüyorsa dostluklar
ihanetler, savaşlar, karanlıklar üzmüyorsa
ve utandırmıyorsa yoksulluklar
ben yokum
erdem bu denli küçükse
ve bu denli büyükse yalanlar
hayaller yoksa
umutlar yoksa
çiçek açmıyorsa sevda bahçeleri
özlemi anlatmıyorsa karanfil
ben yokum
yaşam dediğiniz
zamanı tüketmek
maviyi kirletmek
yiyip içip yan gelip geğirmekse
ve küfretmekse sizden olmayana ana avrat
doğru dostum ben aykırıyım
varsın sizin olsun
yalan,dolan, sahtekarlık
sizin olsun
marklar, arabalar, dolarlar
konfor, lüks, şan, şöhret, mevki
bana bir dilim şiir
bir nebze sevgi yeter
yeter
bir içten gülüş
bir tutam düş
ve güneşin yedirengi....
Tüm ruhum uyuşmuş durumda,bedenim eşlik ediyor.Dünkü gülüşleri inkar ediyor şimdi gözyaşlarım..Çok uzaklardan sanki yaşamadığım bir filmi izliyorum.Oysa gerçekti,resimlerde gülümsüyorduk elele vermiş..Yabancı gibisin,sen de ,bakışların da..O an gerçekten varmıydık? Biz miydik? Çoğul muyduk?
Kalbim sıkışmış nefes alamıyorum sanki.Caddelerden yalancı sözlerin yankılanmaları geliyor kulağıma.Bıçak darbesi yemiş herbir köşem bucağım.Dumanlı bu şehir işte,gözükmüyor hiçbirşey.Yalandı değil mi..Sözcüklerinde dökülen gerçek,gerçeğin ardında aylardır yaşattığın yalandı..
Ne zaman nerden sokacağı belli olmayan yılan gibisin.Bebeğim deyip koynuma aldım,yine yanıldım..
Eli yansa da inatla ateşin renkli büyüsüne kapılıp uzanan çocuklar gibiyim.Canımı yakıyorum.Bir sahneyse,tiyatroysa,oyunsa yaşam ben hep kaybediyorum..Sen değilsin ilk yenildiğim..
Oysa herkes bilir.Güvenmeden,şımartmadan,sevmeden,sevilmeden yaşayamam ben..Sevdiğimde öyle delice severim,göklere çıkarır,herşeyimi adarım.Sonra yine aynı filmi izlerim ardından..Tekerrürleri yaşıyorum ve sanırım artık farklı sonla biten bir hikayem olmayacak..
Seni sevdim..Ya da sende tutunmaya çalıştığım herneyse onu sevdim.Umutla bağlanmayı ve en çok gülmeyi sevdim sen de..
O kadar..
Buraya kadar..
Şimdi ağlamam lazım..
İki komşu ülkenin hükümdarları birbirleriyle savaşmazlar ama her fırsatta
birbirlerini rahatsız ederlerdi. Doğum günleri, bayramlar da ilginç
armağanlar göndererek karşıdakine zekâ gösterisi yapma fırsatlarıydı.
hükümdarlardan biri, günün birinde ülkesinin en önemli heykeltıraşını
huzuruna çağırdı. İstediği; birer karış yüksekliğinde, altından,
birbirinin tıpatıp aynısı üç insan heykeli yapmasıydı. Aralarında
bir fark olacak ama bu farkı sadece ikisi bilecekti.
Heykeller hazırlandı ve doğum gününde komşu ülke hükümdarına
gönderildi. Heykellerin yanına bir de mektup konmuştu.
Şöyle diyordu heykelleri yaptıran hükümdar: "Doğum gününü
bu üç altın heykelle kutluyorum. Bu üç heykel birbirinin
tıpatıp aynısı gibi görünebilir. Ama içlerinden biri diğer ikisinden
çok daha değerlidir. O heykeli bulunca bana haber ver."
hediyeyi alan hükümdar önce heykelleri tarttırdı. Üç altın heykel
gramına kadar eşitti. Ülkesinde sanattan anlayan ne kadar
insan varsa çağırttı. Hepsi de heykelleri büyük bir dikkatle
incelediler ama aralarında bir fark göremediler.
Günler geçti. Bütün ülke hükümdarın sıkıntısını duymuştu
ve kimse çözüm bulamıyordu. Sonunda, hükümdarın fazla isyankâr
olduğu için zindana attırdığı bir genç haber gönderdi.
İyi okumuş, akıllı ve zeki olan bu genç,
hükümdarın bazı isteklerine karşı çıktığı için zindana atılmıştı.
Başka çaresi olmayan hükümdar bu genci çağırttı. Genç önce
heykelleri sıkı sıkıya inceledi, sonra çok ince bir tel getirilmesini istedi.
Teli birinci heykelciğin kulağından soktu, tel heykelin ağzından çıktı.
İkinci heykele de aynı işlemi yaptı. Tel bu kez diğer kulaktan çıktı.
Üçüncü heykelde tel kulaktan girdi ama bir yerden dışarı çıkmadı.
Ancak telin sığabileceği bir kanal kalp hizasına kadar iniyor,
oradan öteye gitmiyordu.
Hükümdar heykelleri gönderen komşu hükümdara cevabı yazdı:
"Kulağından gireni ağzından çıkartan insan makbul değildir.
Bir kulağından giren diğer kulağından çıkıyorsa, o insan da makbul değildir.
En değerli insan, kulağından gireni yüreğine gömen insandır.
Bu değerli hediyen için çok teşekkür ederim."
"Olmaz" diyor"Ben yanındayken sana birşey olmaz,izin vermem!"
Şimdi yine uçurumun kenarındayım
Bu sefer yalnız
Annemin yüzündeki yorgunluğu miras edinip kendime;
uzun uzun bakıyorum uçuruma
"SusuyoruM!"
Hayallerim geliyor gözlerimin önüne
Karşılığını beklemeden tüm gücümle sevdiklerim!
En zor zamanlarında yanında olduklarım ve hiçbir zor zamanımda;
Yanımda bulamadıklarım!
Yüzümü rüzgara veriyorum
Kollarımı iki yana açıp soruyorum;
"Buradan atlasam canım acır mı anne?"
Sen duymasan da bu soruyu,ben cevabı biliyorum
Ne atlayabiliyorum;ne kalabiliyorum!
Uçurumun kenarında dizlerimin üzerine çöküp ağlıyorum
Sana,yalnızlığıma,yaşadıklarıma