Taksitli hayatların, vadesi henüz belli olmayan yaşamlarını sürdürenlerdendik bizler ve ne yazık ki bir alana bir bedava dostluklar da yoktu, o sade yaşantımızın cafcaflı vitrininde etiketin yarısı fiyatına insanlığa teşhir edilen…
Yılın on iki ayına bölmeye alıştırmıştı bir kere hayat bize her şeyi, öyle ki sevdamızı bile vade farkı koymaksızın bölmemizi söylüyordu bilirkişiler, en az sekiz en çok da on iki aya yayarak çok özel dahi olsa o ilişkimizi mutlaka taksitlendirmemiz gerektiğini…
Eskiler bir anlam veremiyorlardı bir türlü, şu günümüzün taksite endeksli kısacık ömürlerinin birbirlerinin peşin sıra gönüllü olarak, kum saatinden hızla ölümüne doğru aktıkları, dünyalık denilen şu mola yerindeki, yarına çıkmaya dahi hiçbir kredisi olmayanlara verilen bu kredi kartı çılgınlığının sebebine içlerinden...
Ve nedenlerin, niçinlerle organize bir ordu disiplininde beraberce toplandığı düşünceler taburunda, kabul edilebilir bir cevap bekliyordu maliyeden emekli Mehmet Bey, okuyup mühendis olan torununun neden hala bir ekmeği bile kartla alarak, haftalık market alışverişini de yine niye dört taksite böldürdüğünü az önce yeniden…
Peki nereye varacaktı bu işin sonu ve hangisi kalacaktı acaba hayatımızda, henüz taksitlendirilmeyle tanıştırılmadığından asla kredi kartı ekstresinin ikamet ettiğimiz hiçbir adrese gelmeyeceğini kesin olarak bildiğimiz o tek arta kalacak bakir değerlerimizden…
Velhasıl evlilikler bile modaya uyup taksite endeksli oldular sonunda günümüzde ve kredi kartı olan herkese limitine göre kız verilir oldu, bankaların damada olan teminatının resmi şahitliği altındaki Allah’a çok şükür ki henüz değişmeyen bir fincan kahve tadının ağızları sözle mühürlediği o klasik kız isteme merasimlerinde…
Kılık kıyafet, ev eşyası ve zorunlu gıda ihtiyaçlarımız derken yaşantımızın her bir yaşam karesi, kredi kartlarının o vadeli tebessümleri altında bir bir taksitlendirilmeye başlanmıştı artık, üstelik her bir ferdi kendi hesap ekstrelerinin en az ödemeniz gereken tutar hanesinin altındaki ekstreye hapsederek, tıpkı; çaresiz bir farenin sırf bir dilim peynir daha yemek adına kapana kıstırılması gibi ay sonlarında birden…
Ve böyle giderse çok sürmeyecek bu serüven karta çalışacak herkes ve korkuyorum ki öyle bir gün gelecek ki, bir peşin on taksite bölünecek her şey gibi şu soluduğumuz hava da su da hepten…
Günlerden birgün şeytanın yolu bir köye düşmüş.
Keyfi yerinde olan şeytan sırtını bir ağaca dayamış ve buzağısı kazığa bağlı olan ineğini sağan genç bir kadını uzaktan izlemiş.
Şeytan kadını epeyce izledikten sonra yerinden kalkıp kazığa bağlı buzağının ipini biraz gevşetmiş.
Buzağı bu az ötede annesinin sütünün kovaya sağılmasını aç karnına izlemeye daha fazla dayanamamış debelenmiş ve boynundaki ip çözülmüş
Koşarak annesini emmeye giden buzağı süt kovasını devirmiş
Sağdığı süt ziyan olunca sinirlenen genç kadın eline geçirdiği odunu buzağıya vurunca yavru yere yığılmış.
Yavrusuna saldırılan inek kayıtsız kalamayıp bir tekmede kadını yere serip öldürmüş.
Uzaktan geçmekte olan kadının kayınpederi, ineğin ´gelinini öldürdüğünü görüp ineği tüfekle vurmuş.
Silah sesini duyan koca , karısını yerde cansız yatar babasınıda elinde tüfekle görünce silahını çekip babasını öldürmüş.
Kısa bir süre sonra gerçeği öğrenen genç adam , bu kadar acıya dayanamayıp intihar etmiş.
Bütün bu olayları bir kenardan izleyen şeytan
"BU FELAKETİDE BANA YÜKLERLER,BUZAĞININ İPİNİ GEVŞETMEKTEN BAŞKA BEN NE YAPTIM ŞİMDİ" demiş
Bermuda Şeytan Ücgeni Atlas Okyanusu'ndaki bu bölgede, özellikle son 60 yılda birçok gemi ve uçak kaybolmuş ve bunlardan geriye tek bir iz bile kalmamıştı. Kimsenin açıklama getiremediği bu esrarengiz fenomen, içinde bilimadamlarının da bulunduğu pek çok insan tarafindan "doğaüstü bir takım güçlerin yaptırımı" olarak algılandı ve oyle lanse edildi.
Ancak, uzun yıllardır devam eden arastırmalar birkac yıl once bir sonuc verdi ve bu gizemli olayların aslında basit bir "dogalgaz cilvesi" olduğu acıklandı.
Yer altından fıskıran dogal gazlar, sadece yuksek kara parçalarından değil,deniz ve okyanus tabanlarından da çıkarlar. çunku deniz tabanları da ustu suyla kaplanmıs alçak kara parçalarıdır.
Ancak, okyanuslar çok derin altındaki bölgelerden çıkmak isteyen doğal gazlar, oradaki çok düşük ısının da etkisiyle katı hale donüsürler ve "hidrat" denilen beyaz ve tebesirimsi bir madde haline gelirler. çok derinlere dalabilen robot kameralarının bu bölgedeki karbeyaz okyanus tabanını ve bazı gemi enkazlarını resimlemesinden sonra konuya şu bilimsel açıklama getirilmistir:
Bu bölge, Gulf Stream denilen sıcak su akıntısının da gectigi yerdir. Tabanın bazen ısınması yüzünden, bu "tebeşir gazlar" erir ve sudan hafif oldukları için yüzeye doğru yükselirler. O anda, tabandan yüzeye kadar bir boşluk (vakum-girdap) oluşur ve okyanus adeta delinir. O sırada oradan geçen yüzer ne varsa, derin bir kuyuya düser gibi hızla okyanusun dibini boylar. çünkü, gazın kaldırma kuvveti gemileri taşıyacak güce sahip değildir.
Gaz yükselmesi sona erince boşluk tekrar suyla dolar ve geriye hiçbir iz kalmadan kocaman gemiler kilometrelerce derine gömülmüş olurlar. Uçakların düşerek kaybolması ise gene aynı sebeptendir. Yüzeye çıkan doğal gazlar , havadan da hafif oldukları için yükselmeye devam ederler.
Bu kez vakum , bölgenin üzerindeki atmosferde oluşur. Oradan tesadüfen geçen bir uçak hemen irtifa kaybeder ve motorları durur. çünkü, motorlardaki benzinin yanması için oksijene ihtiyaç vardır ve o boşlukta hava olmadıgı için oksijen de olmaz. Böylece uçak da, hızla okyanus tabanını boylar...
Yoksun gözlerimde bu gece,
Karanlık ezer içimdeki türküleri.
Uzat ellerini,
Üşüyor yüreğim,
Umutlarını ört üzerime.
Islanıyor kirpiklerim.
Yüreginle sil gözlerimdeki yanan denizleri.
Yoksun,
Gülüşlerimde bu gece,
Hasretine gebe gönlüme,
Baharımsı gülüşlerini giydir.
Ne olur dokun gözlerime.
Yoksa, kayacak
aynalarımdaki
Sevdana gülümseyen yıldızlarım.
Gözlerinle yıka
karanlığa boyanmış ellerimi.
Yoksun..
Bozkırlarım yeşermiyor bu bahar.
Köklerini yollunmuş tomurcuklarla
Sarıyorum hasretini.
Gözlerimde solmuş anılarla
Soluyorum icimdeki sevgini.
Bırak dökülsün gözyaşların
Tozla toprağa karışmış yüreğime.
Yoksun acılarımı son kez icime cekerken.
Bir cüz daha iciyorum
Hüznün okyanuslarından.
En tuzlusundan,
En acısından,
Kana kana sensizliği iciyorum.
İsmini sayıklayan dudaklarımla.
Ne olur son kez ört üzerimi
Üşümesin karanlıklarda gözlerim.
Gözyaşlarınla yıkayıp,
Acılarınla kefenleyip,
Yüreğindeki en sıcak yere göm beni.
Seni beklemeden sonsuza akar. Mühlet biter ve başlar yolculuk. Dünya ki bir sihirli kuyu.
En kuytusunda bir damla olsan da bütün yollar ölüme akar. Kaçmak mümkün değil ertelemek imkansız.
Kader denen nazlı peri her an yanıbaşında hissettirmeden. Sözün bittiği yerde başlayan bir iç çekiştir bu.
Duyguların kendinden geçtiği gönül diyarının bitap düştüğü nokta... Ötelerin ötesi. Göklerden gelen davet gideceğin
tek adrestir aslında. Günler döner mevsimler değişir. Sen ise bir mevsimlik kuş misali uçarsın hicret zamanı geldiğinde..
En derin uykular örtüsünü dünyanın üzerine yaydığı zaman bir sükunet yayılır ruhuna... İşte tam zamanıdır artık
gerçeğe uyanmanın. Sıra dağlarla çevrili hayatta kendi dağını aşma gayretin şaha kalkar... Gayret atın tırıstadır.
Yorgun bulutların yağamadığı yağmur ol kurak gönüllere. Billur ırmakların testisi ol suya hasret dudaklara.
Bir mevsimlik menekşe gibi düşme toprağın bağrına.
Bir kutsal emanettir hayat dediğin.
Seni beklemeden sonsuza akar. Ötelerin ötesi bekler seni. Geldiğin noktaya varır yolun. Gidersin kimselere sormadan haber vermeden. Ansızın durur hayat. Biter fasl-ı bahar.
Göklerden gelen bu davet aklın hesaplarının bittiği bir çağ yenilgisidir aslında...
Koşar adım gidersin.
Elinde birikmiş duaların varsa....
Ve...
Merhametin senden fazlaysa.
Adam 3 yaşındaki kızını, gayet pahalı bir hediyelik
kaplama kağıdını ziyan ettiği için azarlamıştı. Küçük kız, koskoca bir paket altın yaldızlı kağıdı bir kutuyu eğri büğrü sarmak için kullanmıştı...
Yılbaşı sabahı küçük kızı, paketi getirip:
"- Bu senin babacığım" dediğinde çok üzüldü.
Acaba gereğinden fazla mı tepki göstermişti kızına. Bir gece evvel yaptığından utanarak, kutuyu açtı.
Fakat kutunun içi boştu.
Kızına gene çıkıştı:
"- Birisine bir hediye verdiğinde, kutunun içinde bir şey olması lazım. Bunu da mı bilmiyorsun küçük hanım?.."
Küçük kız gözlerinde yaşlarla babasına baktı.
"- O kutu boş değil ki baba! İçini öpücüklerle doldurmuştum!.."
Babası o kadar çok üzüldü ki, koştu, kızına sarıldı.
Beraberce
ağladılar.
Adam o kutuyu ömrünün sonuna kadar sakladı. Ne zaman aaafi kaçsa, ne zaman morali bozulsa, ne zaman kendini kötü hissetse, kutuya koşar, içinden minik kızının sevgi ile doldurduğu hayali öpücüklerden birini çıkarırdı
Herkes, her kişiye söyleyebilir. ..
Marifet;
Kendine söyleyebilmektir! !!
Herkes oturabilir.. .
Oturduğu yerden ilerlemeyi teşvik edip, ilerlemenin erdemlerinden dem vurabilir.
Ama hüner, oturmak değil;
Yürüyebilmektir!
Herkes durabilir yolun ortasında...
Hakkıdır belki kim bilir, belki de yol onundur...
Fakat karşıdan gelen de aynı şeyi söylüyor, hatta gerçekten aynı şeyi düşünüyor olabilir.
Yiğitliğin büyüğü; karşısındakini değil, nefsini yenip yolu açmaktır...
Kabadayılık, inatlaşmak değil;
Kenara çekilebilmektir! ..
Herkes ağlatabilir.. .
İnsanlar yabancı değildir zaten, uzak değildir ağlamaya.
Çoğu insan hazırdır ağlamaya...
Güzellik;
Güldürebilmektir!
Herkes yıkabilir...
Vurursun yıkılır, kırarsın yıkılır, itersin yıkılır, çekersin yıkılır, oyarsın yıkılıverir bir şeyler.
Yere serilmiş olan yıkıntılar arasında; şimdilik ayaktaki kendisini çok büyük hissedenlerin yanılgısı da işte buradadır...
Etrafındakileri küçültmek, büyümek değildir...
Büyüklük; bozulanı onarabilmektir, devrileni kaldırabilmektir, yıkılanı yapabilmektir!
Herkes küsebilir...
Küsmek; akan muslukları kapatmak, yanan ocakları söndürmek, çalan radyoları susturmaktır. ..
Marifet;
Yüzleşebilecek kadar bile olsa konuşabilmektir, anlaşabilmektir. ..
Sökmek kolaydır. Takdir edilecek olan; dikebilmektir. ..
Yakmak kolaydır. Alkışı hak eden; yananı söndürebilmektir!
Ezmek kolaydır. Cesaret; geçenlerin ayağı altında kalanlara el uzatabilmektir. ..
Mert adam, cesur insan nargile başında, aş başında değil; çile başında, iş başında belli olur...
Herkes, her kişiye yazabilir, herkese söyleyebilir. ..
Önemli olan; yazılanı okuyabilmek, kendine de söyleyebilmektir! ..
Ve kendi söylediklerini, anlayabilmektır..!!
Gözlerinin tuzu yakmaya başlar önce yüzünü
yüzün yanar sanırsın oysa yanan yüreğindir
ızdırabını çektiğin nedir yaşadığın mı yaşayıpta hayatından
atamadığınmı
gene yalnızlığa oynuyorsun zarlarını...
bu kumarı kaybetmek için oynuyorsun
içim acıyor sanki binlerçe bıcak yarası var vucudumda
binlerce acı gücümün yetmediği bir acı
ne çığlık atacak nede ağlayacak gücüm var ....
susmak ...
bütün acıların çığlık çığlığa haykırırken susmak ...
ellerin soğukmu ......
sesin duyulmaz olur hayatmı hırsız ..
kadermi hırsız ..
senden çaldığı sadece bir sevgimi
gelmişin mi geçmişin mi geleceğin mi ..
rüyalarındaki sıcaklıkmı senden çalınan
seni bu soğukluktan kurtaracak kibrirtlerin yokmu
yokmu her kibrite sakladığın hayallerin
soğukluğa teslim ediyorsun herşeyini
yaraların uyuşuyor acılar hisedilmiyor
dönüp kendine baksan kan revansın
şuursuz bir acısızlık
hisedebilmek ...
senden çaldığı budur hayatın
hissedebilmek...
keşke sen gibi unutabilsem herşeyi...
Dokunma...Bırak Aksın Gözyaşlarım...Sen Onları Göz Yaşı Olarak Gör..Ama Bil Ki Onlar Gözyaşı Değil...Parçalanan Kalbimden Süzülen Kanlar...Karışma Hayellerime...Kirletme...Bırak Saf Kalsın Yine...Sevdam Gibi...Aşkım Gibi Ve Dönme Artık...Çünkü
Ben O Eski Ben Değilim...Kırarım...İncitirim İstemesem De Bırakmış Olduğun Acıların Hışmıyla...Bakmaya Doyamadığım Gözlerin...Kanar Benimkiler Gibi...Çektiğimi Çekme İstemem...Neden Mi CANN!!! Sen ne Yaparsan Yap...Ben Yine De Sana Kıyamam...
Atasözlerimiz yüzyılların tecrübesiyle bizlere yol gösterir, öğüt verir
Kimi kavramları yine az kelimeyle özlü bir biçimde tanımlar atasözlerimiz
Hayatı; ailemiz, yakınlarımız, dost ve arkadaşlarımızla birlikte yaşarız Onlarla birlikte hayatı paylaşırız
Mutluluğumuzu sevgi üzerine bina ederek hayatımızı anlamlandırmak, onu ebedî mutlulukla ödüllendirmek isteriz
Sıkıntılarımızı, acılarımızı paylaşarak aşmaya, sevinçlerimizi yine paylaşarak çoğaltmaya çalışırız
Hayatımızı anlamlandıran, bize yaşama sevinci ve mutluluğu veren insanların başında dostlarımız gelir
Hayatı birlikte paylaştığımız bu insanlarla dostça yaşarız Gönüllerimiz, dostluğun insana güven veren yanıyla beslenir,
sevgiyle donanır, özveriyle, dost kalmanın mutluluğunu tadar
Atalarımız dostun özelliğini; “Dost bizi iyi yola öğütleyendir” diye özetler Kim ki bizi iyi, güzel ve doğru yola çağırır o dostumuzdur.
O, başarımız ve mutluluğumuz için vardır Hiçbir art niyet taşımadan, bizimle dostluğu paylaşır, bizi uyarır, acı da olsa bize doğruları hatırlatır her zaman: “Dost acı söyler”
Hayat, paylaşıldığı ölçüde bir anlam kazanır, güzelleşir Hayatın yükü paylaşıldıkça azalır
Dostumuzla her şeyimizi, duygularımızı, düşüncelerimizi, hayata bakışımızı paylaşırız Hayata aynı pencereden bakar, sözlerimizi ve davranışlarımızı hayatın güzelleşmesi adına dostluğun çatısı altında sürdürürüz
Dostumuzla sırlarımızı dahi paylaşırız Çünkü “Dost, dosttan sır saklamaz” Sırları ifşa ederek, emanete ihanet de etmez Kendisine her yönüyle güvendiğimiz, ona sırlarımızı bile emanet edebildiğimiz kişidir dost
“Dost”un dostluğu, dostu için gösterdiği özveriyle bir derinlik kazanır Dost için yapılabilecek özverinin boyutunu şu sözle özetler atalarımız: “Dost için çiğ tavuk bile yenir”
Dost için fedakârlığa katlanmayan insan nasıl dost olur? Nasıl dost kalabilir?
Sıkıntılı, problemli zamanlar, acılar dostun sözleri, davranışları ve sevgisiyle aşılabilir Kara günlerimiz dostun eliyle aydınlığa dönüşür çünkü..
Kara günlerimiz, dostumuzun gerçekten dost olup olmadığını da ortaya çıkarır Çünkü: “Dost, kara günde belli olur”
Dostumuz, arkadaşımız diye nitelendirdiğimiz kimi insanların “kara gün” sınavını kazanamadıklarında nasıl da üzülürüz! Yıllarca dost olduğunu zannettiğimiz kimi dostların, bize yalnızca dost gibi göründüklerini fark ederiz Atalarımız böylesi dostları şöyle tanımlar: “Dost gibi görünür, düşman gibi bulunur”
Atalarımızın dostlukla ilgili birkaç sözünü birlikte analım: “Dostluk bir yeşil yapraktır”, “Dost yüzünden düşman gözünden bellidir”, "Dost kusura kalmaz, düşman ise beğenmez”, "Dost bin ise azdır, düşman bir ise çoktur”, “Dost ağlatır, düşman güldürür”, “Dost ararsan dostunun dostuyla, düşmanın düşmanını bul”, “Dost beni arasın da bir yeşil yaprak ile olsun”