Dini Bilgiler

Son güncelleme: 05.08.2008 08:34
  • U

    ubûdiyet: ibadet, kulluk etme.

    ubûdiyetkârâne: kulluk edercesine.

    ubûr: geçme.

    ucb: ibadetiyle gururlanma.

    ucûbe: şaşılacak şey.

    udûl: yoldan çıkma, sapma.

    ufk: ufuk.

    ufkî: ufka ait, yatay.

    ufûl: batma, kaybolma.

    ufûnet: pis koku, iltihap.

    uhde: sorumluluk, söz verme.

    uhdûd: hendek, yarık.

    uhrâ: başka, diğer, sonra.

    uhrevî: âhiretle ilgili.

    uhrevîye: âhiretle ilgili olan.

    Uhud: Hicazda bulunan mübarek bir dağ.

    uhûd: yeminler, anlaşmalar.

    uhuvvet: kardeşlik.

    uhuvvetkârane: kardeşcesine.

    ukad: ukdeler, düğümler.

    ukalâ: akıllılar, akıllılık taslayanlar.

    ukbâ: öbür dünya.

    ukde: düğüm, bilmece.

    ukke: tulum, deri kap.

    ukubât: cezalar.

    ukuk: ana babaya isyan.

    ukul: akıllar.

    ûlâ: ilk, birinci.

    ulemâ: âlimler.

    ulemâüssû: kötü âlimler, dünya için dinini feda eden bilginler.

    ulûfe: yeniçeri maaşı.

    ulûhiyet: ilâhlık, kısaca "ibadet edilmeye lâyık olan yegâne mabud bütün varlıkları yaratan Allahtır" diye ifade edilebilen hakikat.

    ulûm: ilimler.

    ulülazm: pek büyük zatlar.

    ulülemr: Müslümanların idarecisi.

    ulüvv: büyüklük, yücelik.

    ulüvvücenâb: büyüklük ve yücelik.

    ulvî: yüce.

    ulvîye: değeri yüce.

    ulvîyet: yücelik.

    ulyâ: pek yüce.

    umde: ilke, temel fikir.

    umman: derya, okyanus.

    umrân: medenilik.

    umre: farz olmayan hac.

    umûm: bütün, herkes.

    umûmî: genel, herkesle ilgili.

    umûmîyet: genellik.

    umûr: işler, emirler, hususlar.

    unf: sertlik, kabalık.

    unsur: parça, element, madde, kök.

    unsurculuk: milliyetçilik, ırkçılık.

    unsurî: unsurla ilgili.

    unsûriyet: unsurluk, ırkçılık.

    unsûriyetperver: milliyetçi, ırkçı.

    unzur: nazar et, bak!

    urba: elbise.

    urbân: çöl Arapları.

    urcun: kurumuş hurma dalı.

    urefâ: ârifler.

    urgan: ip, halat.

    urûc: yükselme, çıkma.

    urûk: ırklar, kökler.

    urve: tutulacak yer, kulp.

    urvetülvüska: sağlam kulp, islâmiyet.

    usâre: özsu.

    usr: zorluk.

    usûl: tarz, metod, yol, düzen, temel, asıl, esas.

    usûlî: usûlle ilgili.

    usûlüddin: dinin temelleri.

    uyûb: ayıplar.

    uyûn: pınarlar.

    uzlet: yalnızlık.

    uzlethâne: yalnız kalınan yer.

    uzmâ: büyük.

    uzuv: organ.

    uzv: uzuv, organ.

    Uzza: islâmdan önce Kâbede bulunan putlardan biri.


    Ü

    ücrâ: uzak, pek uçta.

    ücret: işin karşılığı.

    üdebâ: edebiyatçılar.

    üftâde: düşkün, çaresiz.

    ülfet: alışma, alışkanlık.

    ümem: ümmetler, milletler.

    ümerâ: emirler, beyler.

    ümid: umut.

    ümidkârâne: ümit edercesine.

    ümidvâr: ümitli.

    ümm: anne.

    ümmehât: analar.

    ümmet: bir peygambere inanan topluluk.

    ümmetî: ümmetim!

    ümmî: okuma yazma bilmeyen.

    ümmîyet: ümmilik.

    ünsiyet: alışkanlık, dostluk.

    ünsiyetkâr: birbirine alışmış.

    ünsiyetkârâne: birbirine alışmışçasına.

    ünûset: dişilik.

    ünvân: nam, lâkap.

    üryan: çıplak.

    üserâ: esirler.

    üslûb: anlatım biçimi.

    üslûbperest: üslûba aşırı düşkün.

    üslûbşiken: üslûbu bozan.

    üss: esas, kök, temel.

    üssülesâs: esasların esası.

    üstad: ilimde ve sanatta üstün olan kimse, büyük muallim.

    üstadane: üstad gibi.

    üstûre: efsane, uydurma hikâye, mitoloji.

    Üzeyir: Kurânda adı geçen mübarek bir zat.



    V

    vaad: söz verme.

    vaaz: dini konuşma.

    vâbeste: bağlı.

    vâcib: mecburi, farza yakın hüküm.

    Vâcibülvücûd: varlığı zaruri olan Allah.

    vâcid: zaruri varlık.

    vâd: vaad, söz verme.

    vâde: belirli süre.

    vâdî: iki dağ arası uzun çukur.

    vâesefa: esefler olsun, yazık!

    vâfi: tam, yeter.

    Vâfî: vefalı, kendini seveni unutmayan, ilgisini kesmeyen.

    vaftiz: Hıristiyanların dine gireni kutsal suya sokma merasimi.

    vâha: çöl ortasında yeşillik.

    vahamet: güçlük, tehlike.

    vâhasretâ: ah özledim!

    vahdânî: "bir" olmakla ilgili.

    vahdâniyet: Allahın "bir" olması.

    vahdet: birlik, teklik.

    vahdetişuhûd: görüşte birlik.

    vahdetivücûd: varlıkta birlik.

    Vahhabîlik: dinin bazı konularında aşırılıkları olan bir anlayış.

    vâhî: mânâsız, saçma.

    vâhib: bağış yapan, veren.

    vâhid: yalnız, tek.

    vâhidikıyâsî: birim, "metre" gibi.

    vâhidiyet: birlik, teklik.

    vahîm: korkutucu, tehlikeli.

    vahîme: kuruntu veren his.

    vahiy: Alah tarafından peygambere bildirilen kesin bilgi.

    vahşet: ürkütücü yabanilik.

    vahşetâbâd: korku veren yabani yer.

    vahşetengiz: vahşet veren.

    vahşetgâh: korkutucu yer.

    vahşetzâr: vahşet yeri.

    vahşî: yabanî, ürkek, merhametsiz.

    vahşîyane: vahşice.

    vahy: vahiy, ilâhî makamdan peygambere inen yüce mânâlar.

    vaîd: cezalandıracağını söyleme.

    vâiz: vaaz eden, öğüt veren.

    vakâ: olup biten, hâdise.

    vakâhat: arsızlık, utanmazlık.

    vakahet: ibadet.

    vakânüvis: resmî tarih yazarı.

    vakar: ağırbaşlılık, ciddiyet.

    vakayi: olaylar, vakalar.

    vakf: alıkoyma, bağış.

    vakfe: durak.

    vakfetmek: Allah için vermek.

    vakıa: olmuş, var olan.

    vakıat: olanlar, olmuşlar.

    vakıf: hayır kurumu, malı.

    vâkıf: bilen, Allah için veren.

    vâkıfane: derinlemesine bilerek.

    vâki: olan, var olan.

    vakit: zaman.

    vakt: vakit, zaman.

    vaktaki: ne zaman ki.

    vakûr: ağırbaşlı.

    vâlid: baba.

    vâlide: ana, doğuran.

    vâlideyn: ana ile baba.

    vallâhi: Allah için.

    varak: yaprak.

    varaka: yaprak, kâğıt parçası.

    vâreste: affedilmiş, kurtulmuş.

    vârî: "gibi, benzer" mânâsında son ek.

    vârid: erişen, gelen, gelir.

    vâridât: gelirler.

    vâris: mirasa konan.

    varta: uçurum, tehlike.

    vasat: orta hâlli, normal.

    vasatî: ortalama.

    vasf: vasıf, sıfat, nitelik.

    vasfetmek: özelliklerini saymak.

    vasıf: sıfat, nitelik.

    vâsıl: kavuşan, ulaşan, erişen.

    vâsılîn: kavuşanlar, erişenler.

    vâsıt: ortada bulunan.

    vâsıta: araç.

    vasî: geniş.

    vasîa: genişçe.

    vasiyet: kişinin öldükten sonra yapılmasını istediği şey.

    vasiyetname: vasiyet yazısı.

    vasl: kavuşma.

    vassaf: özellikleri tanıtan.

    vatan: yurt.

    vatanperver: vatansever.

    vâveyla: çığlık, yaygara.

    vaz: koyma, bırakma.

    vâz: vaaz, dinî öğüt.

    vazetme: koyma, bırakma.

    vazıh: açık, belli.

    vazıhan: açık açık.

    vazife: görev, yapılacak iş.

    vazifedâr: vazifeli, görevli.

    vazifedârâne: vazifeli gibi.

    vazifeperver: görevini seven.

    vazifeşinâs: görevini seve seve yapan.

    vazifeten: görevli olarak.

    vaziyet: durum, hâl, duruş.

    vebâ: bir salgın hastalık.

    vebâl: şiddet, ağırlık, günah.

    vecd: ilâhî aşka dalarak kendinden geçme.

    vech: vecih, yüz, tarz, ön, alın, sebep, ilgi.

    veche: yan, taraf, yüz.

    vecîbe: borç hükmünde vazife.

    vecih: güzel, hoş, uygun.

    vecih: yön, yüz.

    veciz: zengin mânâlı kısa söz.

    vecîze: zengin mânâlı kısa söz.

    vêd: kız evladı diri diri toprağa gömüp öldürme âdeti.

    vedâ: ayrılık.

    vedânâme: veda yazısı.

    vedîa: emanet.

    Vedûd: çok sevilen, Allah.

    Vedûdiyet: sevilir olma, kendini sevdirme.

    vefa: sözünde durma, kendini seveni unutmama, ilgiyi kesmeme.

    vefadâr: vefalı, dostluğu devamlı.

    vefadârâne: vefalı olarak.

    vefakâr: vefalı.

    vefakârâne: vefa göstererek.

    vefat: ölüm.

    veffakakümüllah: Allah başarılı kılsın.

    vefik: arkadaş, uygun.

    vefiyât: vefatlar, ölümler.

    vehâmet: güçlük, tehlike.

    vehbî: Allah vergisi.

    Vehhâb: çok ihsan eden, bağışlayan, Allah.

    Vehhâbî: Vehhabilik anlayışından olan.

    Vehhâbîlik: bazı konularda aşırılıkları olan dinî bir anlayış.

    Vehhâbîyet: Allahın bol bol ihsan etmesi ve bağışlaması.

    vehham: vehimli, kuruntulu.

    vehim: belirsiz korku, kuruntu.

    vehm: vehim, kuruntu.

    vehmî: vehimle ilgili.

    vehn: gevşeklik.

    vekâlet: vekillik, bakanlık.

    vekâleten: başkası adına.

    vekâletnâme: vekil etme yazısı.

    vekayî: vakalar, olaylar.

    vekezâ: ve bu da öyle.

    vekîl: başkası adına iş gören.

    velâdet: doğma, dünyaya gelme.

    velâyât: velîlikler.

    velâyet: velîlik, ermişlik.

    veled: oğul, yavru, çocuk.

    velediyet: birinin çocuğu oluş, Hıristiyanların isa aleyhisselâma hata ile "Allahın oğlu" demeleri.

    velehresân: şaşkınlık veren.

    velev: olsa da, bile.

    velhâsıl: sözün kısası.

    velî: eren, ermiş, evliya.

    velî: sahip, gözetici, koruyucu.

    velîahd: padişah adayı.

    velîme: düğün yemeği.

    velînîmet: nimet veren.

    velîyyullah: Allahın velî kulu.

    velûd: pek verimli.

    velvele: gürültü, patırtı, şamata.

    verâ: günahtan şiddetle kaçınma hâli.

    verâ: öte, arka, geri.

    verâset: mirasçılık, irsiyet.

    verese: varisler, mirasçılar.

    vesâik: belgeler.

    vesâil: vesileler, araçlar.

    vesâir: ve diğerleri.

    vesâit: vasıtalar, araçlar.

    vesâyâ: vasiyetler, tavsiyeler.

    vesâyet: başkası adına iş yapma.

    Vesenî: yıldıza tapan.

    vesika: belge, senet.

    vesile: yol, hedefe ulaştıran şey.

    vesm: damga, işaret, dağlama.

    vesselâm: işte bu kadar!

    vesvas: vesvese veren.

    vesvese: kuruntu, gereksiz kaygı.

    veyl: vay hâline, yazık!

    vezaif: vazifeler, görevler.

    vezin: ölçü, tartı.

    vezir: padişah yardımcısı.

    vezne: para alınıp verilen yer.

    veznedâr: vezne memuru.

    vicâhen: yüz yüze.

    vicdân: insanın iyiyi kötüden ayırma hissi.

    vicdânen: vicdan bakımından.

    vicdânî: vicdanla ilgili.

    vicdâniyat: vicdanla hissedilenler.

    vicdânsûz: vicdanı rahatsız eden.

    vifak: birbirine uyma.

    vikaye: koruma.

    vilâdet: doğuş.

    vilâyât: iller.

    vilâyet: il.

    viran: yıkık, üzgün.

    virâne: yıkıntı.

    vird: devamlı okunan şey.

    virdizebân: dil ile devamlı okunan.

    visâl: kavuşma.

    vizr: günah, hata, ağırlık.

    vuhûş: yabanilik, yabaniler.

    vukû: oluş, meydana gelme.

    vukûât: oluşlar, hâdiseler.

    vukuf: bilme, biliş.

    vukufiyet: iyice bilme ve anlama.

    vuslat: kavuşma.

    vusta: orta.

    vusûl: ulaşma.

    vuzûh: açıklık, netlik.

    vücûb: sınırsız gereklilik.

    vücûd: vücut, varlık, gövde.

    vücûdî: varlıkla ilgili, var olan.

    vücûdpezir: var olma.

    vücûh: vecihler, yüzler, yönler.

    vükelâ: vekiller, bakanlar.

    vürûd: geliş, gelme.

    vürûd: toplardamarlar.

    vüsât: genişlik.

    vüskâ: sağlam.

    vüsûk: sağlam inanç, güvenme.

    vüsûl: kavuşma, erişme, ulaşma.

    vüzerâ: vezirler.



    Y

    yâ: ey, hey!

    yaban: çöl, sahra.

    yabanî: alışmamış, yabansı.

    yâbis: kuru.

    yâd: anma, hatırlama.

    yâdigâr: hatıra, hediye.

    yafta: yakıştırma, damgalama.

    yağız: esmer, yavuz, yaman.

    yahu: ey falanca.

    Yahudi: lânetli bir ırk.

    yakaza: uyanıklık.

    yakîn: kesin biliş.

    yakînen: kesinlikle.

    yakînî: kesin, kesin bilmekle ilgili.

    yakînîyet: kesin olarak bilip inanma.

    yaktin: bir tür bitki.

    yakut: kıymetli bir süs taşı.

    yakza: uyanıklık.

    yakzan: uyanık.

    yaldız: parlak sarı boya ile yapılan süs.

    yâr: dost, sevgili.

    yârabbenâ: ey Rabbimiz.

    yârân: arkadaşlar, dostlar.

    yâsub: arı beyi.

    yatır: evliya mezarı.

    yâve: boş söz, saçma.

    yâver: yardımcı, memur.

    Yâveriekrem: en kerim yaver, Peygamberimiz.

    yavuz: şiddetli, pek sert.

    Yêcüc-Mêcüc: Kurânda sözü edilen düzen tanımaz bir topluluk.

    yed: el.

    yedibeyzâ: beyaz el.

    yedikudret: kudret eli.

    yegâne: tek, bir.

    Yehûd: Yahudiler.

    yeis: ümitsizlik.

    yek: bir.

    yekçeşm: tek gözlü.

    yekdiğer: bir başkası.

    yeknesak: tekdüze, monoton.

    yekpâre: tek parça.

    yeksan: dümdüz, yerle bir.

    yektâ: tek, eşsiz, yalnız.

    yekûn: toplam.

    yekvücud: tek varlık, bir kişi gibi.

    yeldâ: uzun.

    yelpez: yelpaze.

    yemin: and, sağ, bereket, hayır.

    yenabi: kaynaklar, çeşmeler.

    yês: ümitsizlik.

    yesar: sol el.

    Yesrib: Medine.

    yetim: babası ölmüş çocuk.

    yetimane: yetim gibi.

    yevm: gün.

    yevmî: günlük.

    yevmiye: gündelik.

    Yezdan: Cenabı Hak.

    yoldaş: yol arkadaşı.

    yörük: göçer, göçebe.

    Yunanî: Yunanlı.

    Yunusvârî: Yunus alehisselâm gibi.

    Yusûfiye: Yusuf aleyhisselâmın da hapis yatması ve mahpusların piri olması sebebiyle Bediüzzaman Hazretlerinin hapishaneye verdiği isim.

    yümn: uğur, bereket.

    yümün: uğur, bereket.

    Yürîd: her fiilini kendi iradesiyle yapan Allah.

    yüsr: kolaylık.

    yütm: yetimlik.

    Z

    zaaf: zayıflık.

    zaafiyet: zayıflık.

    zâbıta: emniyet görevlisi.

    zabıtnâme: tutanak.

    zâbit: subay.

    zâbitân: subaylar.

    zabt: alma, tutma, bağlama.

    zabtiye: polis veya jandarma.

    zabturabt: tutma ve bağlama, disiplin.

    zâd: azık.

    zâde: oğul, çocuk.

    zâdegân: asil, soylu.

    zâf: zayıflık, kuvvetsizlik.

    zafer: başarma, üstün gelme.

    zaferyâb: zafer kazanan.

    zâfiyet: zayıflık.

    zâhib: giden, gidici.

    zâhid: din için dünyayı önemsemeyen.

    zâhidâne: din için dünyayı önemsemeyen kimse gibi.

    Zâhir: "bütün varlıkların dış yüzünü yaratan ve dışına da hükmeden" mânâsında ilâhî isim.

    zâhir: görünen, belli.

    zahîr: yardımcı, arka çıkan.

    zahîre: ambardaki tahıl, azık.

    zahiren: görünüşe göre.

    zahirî: görünüşte.

    zahirperest: dış görünüşe kıymet veren.

    zahmet: sıkıntı, zor, güç.

    zahr: arka, sırt.

    zâid: artan, fazlalık.

    zâif: güçsüz, zayıf.

    zâife: zayıf, güçsüz.

    zâifem: zayıfım, güçsüzüm.

    zâika: tadma duygusu.

    zâil: geçici, son bulan.

    zâilât: zailler, gelip geçiciler.

    zâkir: zikreden, Allahı anan.

    zakkum: bir bitki türü, cehennem ağacı.

    zalâm: karanlık.

    zâli: eğri, eğimli.

    zâlik: bu, şu, o, böylece.

    zalil: gölgeli, koyu.

    zâlim: zulmeden, haksız.

    zâlimane: zâlimce.

    zâlimiyet: zâlimlik.

    zallâm: çok zulmeden.

    zalûm: pek zâlim.

    zalûmiyet: zâlimlik, zulmetme.

    zam: ekleme, artırma.

    zamanen: zaman olarak.

    zamanî: zamanla ilgili.

    zamir: ismin yerini tutan kelime.

    zân: sanma, sezme.

    zanî: zina eden, çiftleşen.

    zânnıgalib: kuvvetli zan.

    zann: sanma, sezme.

    zann: sanan, zanneden.

    zannî: zanla ilgili.

    zapt: tutma, alma, yazma.

    zaptiye: subaylık, subay.

    zarâfet: incelik, kibarlık.

    zarardîde: zarar gören.

    zarf: kab, kılıf.

    zarfiyet: zarf olma.

    zâri: ağlayıp sızlama.

    zarif: ince, nazik, narin.

    zarûret: çaresizlik, yoksulluk, mecburiyet.

    zarûrî: mecburiyetle, ister istemez.

    zarûriyât: zarurî olanlar.

    zarûrîye: zarurî olan.

    zarûrîyet: mecburiyet, zorda kalma.

    zât: hürmete lâyık kimse, kendi, asıl, öz.

    zâten: esasen, aslında.

    zâtî: zatla ilgili, özel.

    zâtîye: kendisiyle ilgili.

    zâviye: açı, tekke, dergâh.

    zâyî: elden çıkan, yitik.

    zayîât: kayıplar, zararlar.

    zebân: dil, lisan.

    zebânî: azap melaikesi.

    zebed: köpük.

    zeberced: kıymetli bir taş.

    zebh: kesme, boğazlama.

    zebîb: üzüm.

    zebîha: kesilecek hayvan.

    zebûn: güçsüz, aciz.

    zebûnküş: düşkünü ezen.

    Zebûr: Davud aleyhisselâma inen ilahi kitap.

    zecirkârâne: zorlarcasına.

    zecr: sakındırma, zorlama.

    zecren: zorlayarak.

    zede: "vurulmuş, çarpılmış, tutulmuş" mânâsında son ek.

    zefir: hıçkırarak nefes verme, ağlama.

    zehab: gitme, bir fikre kapılma.

    zeheb: altın.

    zehirbaz: zehirci, zehir yapan.

    zehr: zehir.

    zehrâ: parlak, berrak.

    zehrâlûd: zehirle karışık.

    zekâ: çabuk anlama kabiliyeti.

    zekât: zenginlerin kırkta bir oranında fakirlere yaptığı yardım.

    zekâvet: zekilik, anlayış çabukluğu.

    zekî: çabuk anlayışlı, temiz.

    zelîl: alçak, düşük.

    zelîlâne: alçalarak, alçakça.

    zelle: sürçme, yanılma.

    zelzele: yer sarsıntısı, deprem.

    Zemahşerî: Keşşaf isimli ünlü tefsiri yazan islâm âlimi.

    zemân: zaman.

    zembil: büyük sepet.

    zemherir: zemheri, şiddetli soğuk devresi.

    zemime: kötü hâl ve hareket.

    zemîn: yer, yeryüzü.

    zemm: kötüleme.

    Zemzem: Kâbedeki mukaddes su.

    zemzeme: hoş ses, nağme.

    zenadıka: zındıklar, dinsizler.

    zenav: havuz veya göl.

    zenb: suç, günah.

    zenberek: kurulan âlet.

    zenberekvârî: zemberek gibi.

    zencebîl: hoş kokulu bir baharat, zencefil.

    zencî: siyah ırktan olan.

    zendeka: dinsizlik.

    zeneb: kuyruk.

    zengâr: pas.

    zer: ekme.

    zerâfet: zariflik, incelik, güzellik.

    zerdüşt: ateşe tapan.

    zerk: hile, şırınga.

    zerrât: zerreler, atomlar.

    zerre: atom, molekül.

    zerrece: zerre kadar.

    zerrîn: altından yapılmış.

    zevâhir: çiçekler, görünüşler.

    zevâid: fazlalıklar.

    zevâl: sona erme, silinme.

    zevâlâlûd: zevalle karışık.

    zevâlî: sonu ermesi yakın.

    zevât: zatlar, kimseler.

    zevc: koca, eş.

    zevcât: zevceler, eşler.

    zevce: kadın, eş, karı.

    zevciyyet: karı kocalık.

    zevil: sahibi, sahipler.

    zevilervah: ruh sahipleri.

    zevilhayat: hayat sahibi.

    zevilidrâk: idrak sahibi.

    zevilihsas: hissedebilen.

    zevilukûl: aklı olanlar.

    zevk: tatma, tad, haz.

    zevkâlûd: zevkle karışık.

    zevken: zevk olarak.

    zevkî: zevkle ilgili.

    zevkperest: zevke düşkün.

    zevzek: geveze, münasebetsiz, hoppa.

    zeyil: zeyl, ek.

    zeyl: zeyil, ek, ilave, etek.

    zeylen: ek olarak.

    zeyn: süs, süsleme.

    zeynab: gölcük.

    zeyneb: gül.

    zeyt: zeytin yağı.

    zıd: zıt, aksi.

    zıddeyn: iki zıt.

    zıddiyet: zıtlık.

    zıhar: kocanın karısına "sen anam gibisin" demesi.

    zılâl: gölge.

    zıll: gölge.

    zıllî: gölgeli, gölge ile ilgili.

    zıllîye: gölgeli.

    zıllîyet: gölgelilik.

    zımn: iç yüz, dolaylı anlatılan.

    zımnen: dolayısıyle.

    zımnî: saklı, gizli, örtülü.

    zındık: dinsiz.

    zındıka: dinsizlik.

    zırh: savaş elbisesi.

    zıvana: küçük boru.

    zi: "den, dan" mânâsında ön ek.

    zî: "sahibi" mânâsında ön ek.

    zîakıl: akıl sahibi, akıllı.

    zîb: kurt.

    zibâ: güzel, süslü.

    zîcemâl: güzellik sahibi.

    zidergâh: dergahtan.

    zifaf: gerdek.

    zîfikir: fikir sahibi, düşünebilen.

    zîhaşmet: haşmet sahibi, görkemli.

    zîhayat: hayat sahibi, canlı.

    zîhimmet: himmet sahibi.

    zihin: "anlama, bilme, hatırlama, ezberleme" kabiliyeti.

    zihniyyet: düşünce, anlayış.

    zîidrâk: idrak sahibi, anlayabilen.

    zikir: anmak, Allahı daima hatırlamak.

    zikirhâne: zikir evi.

    zikr: zikir, anma.

    zikretmek: Allahı anmak.

    zikriye: zikirle ilgili.

    zikrullah: Allahı zikretmek, anmak.

    zîkudret: kudret sahibi, güçlü.

    zilâl: gölgeler.

    zilhicce: Arabî onikinci ay.

    zilkâde: Arabî onbirinci ay.

    zillet: aşağılık.

    zilliyet: bir malı elinde bulundurma hâli.

    zimam: tercih, seçme.

    zimmet: korumak zorunda kalma.

    zimmî: anlaşma ile islâm ülkesinde yaşayan kâfir.

    zinâ: nikâhsız cinsi münasebet, büyük bir günah.

    zindân: karanlık yer altı hapishanesi.

    zinde: dinç.

    zînet: süs, bezek.

    zinhar: sakın, asla.

    zînnûr: nurlu, ışıklı.

    zînnûreyn: iki nur sahibi.

    zînur: nurlu.

    zîr: alt, aşağı.

    zîrâ: çünkü.

    zirâ: kol uzunluğu, 75 santimetre kadar.

    ziraat: tarım.

    zîruh: ruh sahibi, ruhlu.

    zîrüzeber: altüst, darmadağın.

    zirve: doruk, tepe.

    zîşân: şanlı.

    zîşuûr: şuurlu, bilinci olan.

    zîvücûd: vücut sahibi.

    ziyâ: ışık, nur, aydınlık.

    ziyâdâr: ışıklı, parlak.

    ziyâde: artan, çok bol.

    ziyâfet: bolca yedirip içirme.

    ziyâfetgâh: ziyafet yeri.

    ziyân: zarar.

    ziyâret: görmeye gitme.

    ziyâretgâh: ziyaret yeri.

    ziyy: dış görünüş, kıyafet.

    zuafa: zayıflar.

    zuhr: öğle vakti.

    zuhûr: görünme, ortaya çıkma.

    zuhûrât: birden oluveren şeyler.

    zulm: zulüm, haksızlık.

    zulmânî: karanlık, sıkıntı.

    zulmen: zulüm ile, haksız biçimde.

    zulmet: karanlık.

    zulüm: haksızlık, eziyet, işkence.

    zulümât: zulmetler, karanlıklar.

    zulümâtâbâd: karanlıklarla dolu.

    zulümkâr: zulüm eden, zâlim.

    zûm: yanlış zan.

    zunûn: zanlar, sanmalar.

    zurafâ: zarifler, kibarlar, nazikler.

    zübde: öz, özet.

    zübeyr: yazılı şey.

    zücac: cam.

    zücace: cam, şişe.

    Zühal: bir gezegen.

    zühd: din için dünyadan el etek çekme.

    Zühre: Sabah Yıldızı, çiçek.

    zührevî: frengi gibi hastalıklar.

    zühûl: geciktirme, yanılma.

    zühûr: çiçekler.

    zükûr: erkekler.

    zükûret: erkeklik.

    zül: "sahibi" mânâsında ön ek.

    zülâl: berrak, tatlı, güzel, soğuk, su.

    zülcelâl: büyüklük sahibi.

    zülcenaheyn: iki kanatlı, iki taraflı.

    zülecniha: çok kanatlı, çok yönlü.

    zülf: zülüf, saç lülesi.

    Zülfikâr: Hazreti Alinin kılıcı.

    Zülfikârmisâl: Zülfikâr gibi.

    Zülkarneyn: eski bir hükümdar.

    Zülkarneynmisâl: Zülkarneyn gibi.

    züll: alçalma, horluk.

    zümre: bölük, gurup.

    zümrüt: bir süs taşı.

    zünnâr: papaz kuşağı.

    zünûb: günahlar, suçlar.

    zürefâ: zarif kimseler.

    zürriyet: soy, nesil.
#18.10.2006 02:51 0 0 0
  • noimage

    DOST İSTERSEN ALLAH(C.C) YETER
    MURŞÎD ÎSTERSEN KURÂN YETER
    DELİL İSTERSEN Hz.MUHAMMED(S.A.V) YETER
    MESĞALE İSTERSEN NAMAZ YETER
    ZENGİNLİK İSTERSEN KANÂÂT YETER
    ŞEREF İSTERSEN İSLAMİYET YETER
    İBRET İSTERSEN ÖLÜM YETER
    DÜŞMAN İSTERSEN NEFSİN YETER
    BUNLAR DA YETMEZSE CEHENNEM YETER

    noimage
#18.10.2006 03:35 0 0 0
  • NAMAZ KİTABI

    İşte budur, miftâh-ı genc-i kadîm,
    Bismillâhirrahmânirrahîm.
    ÖNSÖZ

    Namâz kitâbını yazmağa Eûzü Besmele okuyarak başlıyorum. Allahü teâlâya hamd olsun. Onun seçdiği ve sevdiği kullarına ve onların en üstünü olan Muhammed aleyhisselâma salât ve selâm olsun. O yüce Peygamberin temiz ehl-i beytine, âdil, sâdık Eshâb-ı kirâmının rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma;în her birine hayrlı düâlar olsun!

    Dünyâda iyi, fâideli şeyler, kötü, zararlı şeylerle karışıkdır. Seâdete, râhat ve huzûra kavuşmak için, hep iyi, fâideli şeyleri yapmak lâzımdır. Allahü teâlâ çok merhametli olduğu için, iyi şeyleri kötülerden ayıran bir kuvvet yaratdı. Bu kuvvete (Akl) denir. Temiz ve sağlam olan akl, bu işini çok iyi yapar, hiç yanılmaz. Günâh işlemek, nefse uymak, aklı ve kalbi hasta yapar. İyiyi kötüden ayıramaz. Allahü teâlâ merhamet ederek, bu işi kendi yapmakda, iyi işleri, Peygamberler vâsıtası ile bildirmekde ve bunları yapmağı emr etmekdedir. Zararlı şeyleri de bildirip, bunları yapmağı yasak etmekdedir. Bu emr ve yasaklara (Din) denir. Muhammed aleyhisselâmın bildirdiği dîne, (İslâmiyyet) denir. Bugün, yeryüzünde, değişdirilmemiş, bozulmamış tek din vardır. O da, islâmiyyetdir. Râhata kavuşmak için, islâmiyyete uymak, yanî müslimân olmak lâzımdır. Müslimân olmak için de, hiçbir formaliteye, imâma, müftiye gitmeğe lüzûm yokdur. Önce kalb ile îmân etmeli sonra da, islâmiyyetin emr ve yasaklarını öğrenmeli ve yapmalıdır.

    Îmân etmek için, Kelime-i şehâdet söylemek ve ma;nâsını bilmek lâzımdır. Bu kelimenin ma;nâsına doğru inanmak için de, Ehl-i sünnet âlimlerinin yazdığı kitâblarında bildirdikleri gibi inanmalıdır. Ehl-i sünnet âlimlerinin yazdıkları, hakîkî din kitâblarına tâbi olanlara yüz şehîd sevâbı verilecekdir. Dört mezhebden herhangi birisinin âlimlerine (Ehl-i Sünnet âlimi) denir. Îmânın şartları, türkçe (Herkese Lâzım Olan Îmân) kitâbında geniş olarak anlatılmakdadır. Bu kitâbı okumanızı tavsiye ederiz.

    Bugün, bütün dünyâdaki müslimânlar, üç fırkaya ayrılmışdır. Birinci fırka, Eshâb-ı kirâmın yolunda olan, hakîkî müslimânlardır. Bunlara (Ehl-i Sünnet) ve (Sünnî) ve (Fırka-i nâciyye) Cehennemden kurtulan fırka denir. İkinci fırka, Eshâb-ı kirâma düşman olanlardır. Bunlara (Şîî) ve (Fırka-i dâlle) sapık fırka denir. Üçüncüsü, sünnîlere ve şîîlere düşman olanlardır. Bunlara (Vehhâbî) ve (Necdî) denir. Çünki bunlar, ilk olarak, Arabistânın Necd şehrinde meydâna çıkmışdır. Bunlara (Fırka-i melûne) de denir. Çünki bunların müslimânlara müşrik dedikleri (Kıyâmet ve Âhıret) ve (Seâdet-i Ebediyye) kitâblarımızda yazılıdır. Müslimânlara kâfir diyene, Peygamberimiz lanet etmişdir. Müslimânları bu üç fırkaya parçalayan, yehûdîlerle ingilizlerdir.

    Hangi fırkadan olursa olsun, nefsine uyan ve kalbi bozuk olan Cehenneme gidecekdir. Her mümin nefsini temizlemek için, ya;nî nefsin yaratılışında mevcûd olan, küfrü ve günâhları temizlemek için, her zemân çok (Lâ ilâhe illallah) ve kalbini tasfiye için, yanî nefsden ve şeytândan ve kötü arkadaşlardan ve zararlı bozuk kitâblardan gelen küfrden ve günâhlardan kurtulmak için, (Estagfirullah) okumalıdır. İslâmiyyete uyanın düâları muhakkak kabûl olur. Nemâz kılmayanın, açık kadınlara ve avret mahalli açık olanlara bakanların ve harâm yiyip içenlerin, islâmiyyete uymadıkları anlaşılır. Bunların düâları kabûl olmaz.

    Îmân etdikden sonra en mühim emr namâzdır. Beş vakt namâz kılmak, her müslimâna farz-ı ayndır. Kılmamak büyük günâhdır. Şâfiî mezhebinde ise, küfrdür. (Gâyetüttahkîk) risâlesine bakınız! Namâzı tam ve doğru olarak kılabilmek için, önce namâz bilgilerini öğrenmek lâzımdır. Bu kitâbımızda, dînimizde bildirilen namâz bilgilerini kısa ve öz olarak bildirmeği fâideli gördük. Birçok İslâm âliminin kitâbından istifâde ederek hâzırladığımız bu namâz bilgilerini, her müslimân mutlaka öğrenmeli ve çocuklarına da öğretmelidir.

    Namâzın doğru kılınabilmesi için, namâzda okunacak sûre ve düâları da ezberlemelidir. Hiç olmazsa namâz kılabilecek kadar düâ ve sûreyi, bunları okumasını iyi bilen, tam telâffuz eden, bir hoca efendiden veyâ arkadaşından öğrenmelidir.

    Kurân-ı kerîmi doğru okumak için, Kurân-ı kerîm kurslarına gitmelidir. Kurân-ı kerîmi doğru olarak okumasını mutlaka öğrenmeli, çocuklara da öğretmelidir.

    Kurân-ı kerîmin latin harfleri ile yazılması mümkin değildir. Onun için aslını okumalıdır. Okuması çok kolaydır. Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem bir hadîs-i şerîfinde, Çocuklarına Kurân-ı kerîm öğretenlere veyâ Kurân-ı kerîm hocasına gönderenlere, öğretilen Kurânın her harfi için, on kerre Kâbe-i muazzamayı ziyâret sevâbı verilir. Ve Kıyâmet günü başına devlet tâcı konur. Bütün insanlar görüp imrenir buyurdu.

    Allahü teâlâ hepimizi, doğru îmân etdikden sonra, namâzı doğru öğrenen ve kılan, hayrlı işleri yapan kullarından eylesin!


    NAMAZ KILALIM



    Gelin namaz kılalım, kalbden pası silelim,

    Allaha yaklaşılmaz, namazı kılmadıkça!



    Nerde namaz kılınır, günahlar hep dökülür,

    İnsan, kâmil olamaz, namazı kılmadıkça!



    Kurân-ı kerîmde Hak, namazı çok medh etti,

    Dedi sevmem kişiyi, namazı kılmadıkça!



    Bir hadîs-i şerîfte: Îmânın alâmeti,

    İnsanda belli olmaz, namazın kılmadıkça!



    Bir namazı kılmamak, ekber-i kebâirdir,

    Tevbe ile afv olmaz, kazâsın kılmadıkça!



    Namazı hafîf gören, îmândan çıkar hemân,

    Müslümân olamaz o, namazın kılmadıkça!



    Namaz kalbi temizler, kötülükten men eder,

    Münevver olamazsın, namazın kılmadıkça!
#18.10.2006 04:23 0 0 0
  • NAMÂZ BÜYÜK EMRDİR

    Âdem aleyhisselâmdan beri, her dinde bir vakt namâz vardı. Hepsinin kıldığı bir araya toplanarak, Muhammed aleyhisselâma inananlara farz edildi. Namâz kılmak, îmânın şartı değildir. Fekat, namâzın farz olduğuna inanmak, îmânın şartıdır.

    Namâz, dînin direğidir. Namâzını devâmlı, doğru ve tam olarak kılan kimse, dînini kurmuş, İslâm binâsını ayakda durdurmuş olur. Namâzı kılmayan, dînini ve İslâm binâsını yıkmış olur. Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem buyurdu ki; (Dînimizin başı, namâzdır). Başsız insan olmadığı gibi, namâzsız da, din olmaz.

    Namâz, İslâm dîninde îmândan sonra ilk farz edilen emrdir. Allahü teâlâ, kullarının yalnız kendisine ibâdet etmeleri için namâzı farz etdi. Kurân-ı kerîmde yüzden fazla âyet-i kerîmede (Namâz kılınız!) buyurulmakdadır. Hadîs-i şerîfde, Allahü teâlâ, hergün beş vakt namâz kılmayı farz etdi. Kıymet vererek ve şartlarına uyarak, hergün beş vakt namâz kılanı Cennete sokacağını, Allahü teâlâ söz verdi) buyuruldu.

    Namâz, dînimizde yapılması emr edilen bütün ibâdetlerin en kıymetlisidir. Bir hadîs-i şerîfde, (Namâz kılmayanın, İslâmdan nasîbi yokdur!) buyuruldu. Yine bir hadîs-i şerîfde, (Mümin ile kâfiri ayıran fark, namâzdır) buyuruldu. Yanî mümin namâz kılar, kâfir kılmaz. Münâfıklar ise bazan kılar, bazan kılmaz. Münâfıklar, Cehennemde çok acı azâb görecekdir. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz buyurdu ki: (Namâz kılmayanlar, kıyâmet günü, Allahü teâlâyı kızgın olarak bulacaklardır.)

    Namâz kılmak, Allahü teâlânın büyüklüğünü düşünerek, Onun karşısında kendi küçüklüğünü anlamakdır. Bunu anlayan kimse, hep iyilik yapar. Hiç kötülük yapamaz. Hergün beş kerre, Rabbinin huzûrunda olduğunu niyyet eden kimsenin kalbi ihlâs ile dolar. Namâzda yapılması emr olunan her hareket, kalbe ve bedene fâideler sağlamakdadır.

    Câmilerde cemâat ile namâz kılmak, müslimânların kalblerini birbirine bağlar. Aralarında sevgiyi sağlar. Birbirlerinin kardeş olduklarını anlarlar. Büyükler, küçüklere merhametli olur. Küçükler de, büyüklere saygılı olur. Zenginler, fakîrlere ve kuvvetliler, zaîflere yardımcı olur. Sağlamlar, hastaları câmide göremeyince, evlerinde ararlar. (Din kardeşinin yardımına koşanın, yardımcısı Allahü teâlâdır) hadîs-i şerîfindeki müjdeye kavuşmak için yarış ederler.

    Namâz; insanları, çirkin, kötü ve yasak olan şeylerden alıkoyar. Günâhlara keffâret olur. Hadîs-i şerîfde, (Beş vakt namâz, sizden birinizin kapısının önünde akan nehr gibidir. Bir kimse, o nehre hergün beş defa girip yıkansa, üzerinde kir kalmıyacağı gibi, işte beş vakt namâzı kılanların da, böyle küçük günâhları afv olunur) buyuruldu.

    Namâz, Allahü teâlâya ve Resûlüne îmândan sonra, bütün amel ve ibâdetlerden dahâ üstün bir ibâdetdir. Bunun için, namâzları, farzlarına, vâciblerine, sünnetlerine, müstehablarına riâyet ederek kılmalıdır. Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem bir hadîs-i şerîflerinde buyurdu ki: (Ey ümmet ve Eshâbım! Edâsına tamâmiyle riâyet olunan namâz, Allahü teâlânın beğendiği bütün amellerin en üstünüdür. Peygamberlerin sünnetidir. Meleklerin sevdiğidir. Marifetin, yerin ve göklerin nûrudur. Bedenin kuvvetidir. Rızkların berekâtıdır. Düânın kabûlüne vesîledir. Melek-ül-mevte [yanî ölüm meleğine], şefâatçıdır. Kabrde ışık, Münker ve Nekîre cevâbdır. Kıyâmet gününde üzerine gölgedir. Cehennem ateşiyle kendi arasında siperdir. Sırât köprüsünü yıldırım gibi geçiricidir. Cennetin anahtârıdır. Cennetde başına tâcdır. Allahü teâlâ, müminlere namâzdan dahâ önemli bir şey vermemişdir. Eğer namâzdan dahâ üstün bir ibâdet olsaydı, en önce müminlere onu verirdi. Zirâ meleklerin kimi devâmlı kıyâmda, kimi rüküda, kimi secdede, kimi de teşehhüddedir. Bunların hepsini bir rekat namâzda toplayıp, müminlere hediyye verdi. Zirâ namâz, îmânın başı, dînin direği, islâmın kavli [sözü] ve müminlerin mirâcıdır. Göğün nûru ve Cehennemden kurtarıcıdır).

    Birgün hazret-i Alînin radıyallahü anh ve kerremallahü vecheh ikindi namâzı geçmişdi. Üzüntüsünden kendisini bir tepeden aşağı atdı. İnleye inleye ağlayıp, feryâd etdi. Peygamberimiz Muhammed Mustafâ sallallahü aleyhi ve sellem Onun bu durumundan haber alınca, Eshâbı ile berâber hazret-i Alînin radıyallahü anh yanına geldiler. Hâlini görünce, kâinâtın Efendisi olan Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem de ağlamaya başladı. Düâ etdi. Güneş tekrâr yükseldi. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz: (Yâ Alî! Başını kaldır, güneş hâlâ görünüyor) buyurdu. Hazret-i Alî radıyallahü anh buna çok sevindi ve namâzını kıldı.

    Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk radıyallahü anh, bir gece, çok ibâdet etdiğinden, gece sonunda uyku basdırdı. Vitr namâzı geçdi. Sabâh namâzında, Peygamber efendimizi takîb ederek, mescid kapısında huzûruna gelip feryâd etdi. (Yâ Resûlallah! İmdâdıma yetiş, vitr namâzım geçdi) diye ağlıyarak yalvardı. Resûlullah efendimiz de, ağlamaya başladı. Bunun üzerine Cebrâil aleyhisselâm gelip, (Yâ Resûlallah! Sıddîka söyle ki, Allahü teâlâ Onu afv eyledi) dedi.

    Evliyânın büyüklerinden Bâyezîd-i Bistâmî kuddise sirruh, bir gece uyku bastırıp, sabâh namâzına uyanamadı. O kadar ağlayıp inledi ki, bir ses işitdi: (Ey Bâyezîd! Bu kusûrunu afv eyledim. Bu ağlamanın bereketi ile sana ayrıca yetmiş bin namâz sevâbı verdim) buyuruldu. Birkaç ay sonra yine uyku bastırdı. Şeytân gelip, mübârek ayağından tutarak uyandırdı. (Kalk, namâzın geçmek üzeredir) dedi. Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri buyurdu ki: (Ey melûn, sen böyle işi nasıl yaparsın Sen, herkesin namâzının kaçmasını, vaktini geçirmesini istersin. Beni niçin uyandırdın) Şeytân dedi ki: (Sabâh namâzını kaçırdığın gün, ağlayarak yetmişbin namâz sevâbı kazanmışdın. Bugün onu düşünerek, seni uyandırdım ki, bir vakt namâz sevâbı bulasın. Yetmişbin namâz sevâbına kavuşamıyasın!)

    Büyük velî Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri buyurdu ki: (Dünyânın bir sâati, kıyâmetin bin senesinden dahâ iyidir. Zirâ bu bir sâatde, sâlih, makbûl bir amel işlenebilir ve o bin senede birşey yapılamaz). Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem buyurdu ki: (Bir kimse bir namâzı, bile bile öbür namâza birleşdirirse, seksen hukbe Cehennemde yanacakdır). Bir hukbe, seksen âhiret senesidir. Âhiretin bir günü bin dünyâ senesidir.

    O hâlde, ey din kardeşim! Vaktini boş, fâidesiz şeylerle geçirme. Zemânının kıymetini bil. Vaktini en iyi şeylere sarf et. Sevgili Peygamberimiz, (Musîbetlerin en büyüğü, vakti fâidesiz şeylerle geçirmekdir) buyurdu. Namâzlarını vaktinde kıl ki, kıyâmet günü pişmân olmayıp, çok büyük sevâba kavuşasın! Hadîs-i şerîfde buyuruldu ki, (Bir namâzı vaktinde kılmayarak kazâya bırakıp, edâ etmezden önce vefât eden kimsenin mezârına, Cehennemden yetmiş pencere açılıp, kıyâmete kadar azâb çeker). Bir namâzını vaktinde, bile bile kılmayan, yanî namâz vakti geçerken, namâz kılmadığı için üzülmeyen, dinden çıkar veyâ ölürken îmânsız gider. Yâ namâzı, hâtırına bile getirmeyenler, namâzı vazîfe tanımayanlar ne olur? Namâza ehemmiyyet vermiyenin, onu vazîfe tanımıyanların (Mürted) yanî kâfir olacaklarını dört mezhebin bütün âlimleri sözbirliği ile bildirmişlerdir. Namâzı bile bile kılmayıp, kazâ etmeyi düşünmeyen ve bunun için azâb çekeceğinden korkmayan kimsenin de (Mürted) yanî kâfir olacağı, Abdülganî Nablüsî hazretlerinin Hadîkatün nediyye kitâbının Dilin âfetleri bölümünde yazılıdır.

    İmâm-ı Rabbânî hazretleri (Mektûbât) kitâbının 1.ci cild, 275.ci mektûbunda buyuruyor ki:

    Sizin bu nimete kavuşmanız, islâmiyyet bilgilerini öğretmekle ve fıkh hükmlerini yaymakla olmuşdur. Oralara cehâlet yerleşmişdi ve bidatler yayılmışdı. Allahü teâlâ, sevdiklerinin sevgisini size ihsân etdi. İslâmiyyeti yaymağa sizi vesîle eyledi. Öyle ise, din bilgilerini öğretmeğe ve fıkh ahkâmını yaymağa elinizden geldiği kadar çalışınız. Bu ikisi bütün seâdetlerin başı, yükselmenin vâsıtası ve kurtuluşun sebebidir. Çok uğraşınız! Din adamı olarak ortaya çıkınız! Oradakilere emr-i marûf ve nehy-i münker yaparak, doğru yolu gösteriniz! Müzzemmil sûresinin ondokuzuncu âyetinde meâlen, (Rabbinin rızâsına kavuşmak istiyen için, bu elbette bir nasîhatdir) buyuruldu.



    Gelin namâz kılalım, kalbden pası silelim,
    Allaha yaklaşılmaz, namâzın kılmadıkça!

    Nerde namâz kılınır, günâhlar hep dökülür,
    İnsan, kâmil olamaz, namâzın kılmadıkça!

    Kur-ı kerîmde Hak, namâzı çok medh etdi,
    Dedi sevmem kişiyi, namâzın kılmadıkça!

    Bir hadîs-i şerîfde: Îmânın alâmeti,
    İnsanda belli olmaz, namâzın kılmadıkça!

    Bir namâzı kılmamak, ekber-i kebâirdir,
    Tevbe ile afv olmaz, kazâsın kılmadıkça!

    Namâzı hafîf gören, îmândan çıkar hemân,
    Müslimân olamaz o, namâzın kılmadıkça!

    Namâz kalbi temizler, kötülükden men eder,
    Münevver olamazsın, namâzın kılmadıkça!



    Bu yaşa erişdin ne amel kıldın?

    Ömrün gelip geçdi, pişmân mı oldun?

    Şimdi huzûruma ne yüzle geldin,

    derse Allah, sen ne cevâb verirsin?



    İki yol gösterdim, hem akıl verdim,

    bir yolu seçmekde, serbest bırakdım.

    Şerîatı terk edip, nefsine uydun,

    derse Allah, sen ne cevâb verirsin?



    Soğuk, sıcak dedin, abdest almadın,

    dünyâya daldın, nemâz kılmadın.

    Cenâbet gezip, gusl etmedin,

    derse Allah, sen ne cevâb verirsin?



    Niçin, abdest alıp, kılmadın nemâz,

    yalvarıp Hâlıka, etmedin niyâz?

    Gusl abdesti almak lâzım kış ve yaz,

    derse Allah, sen ne cevâb verirsin?
#18.10.2006 04:56 0 0 0
  • Birinci Bölüm

    Îmânımız ve Namaz

    ÎMÂNIMIZ ve NAMÂZ
    Herkes, Önce Îmân Etmelidir

    Allahü teâlâ, insanların dünyâda râhat ve huzûr içinde yaşamalarını, âhiretde de sonsuz seâdete kavuşmalarını istiyor. Bunun için, seâdete sebeb olan fâideli şeyleri yapmayı emr etdi. Felâkete sebeb olan zarârlı şeyleri de yasak etdi. Allahü teâlânın birinci emri, îmân etmekdir. Îmân etmek, bütün insanlara lâzımdır. Herkes için îmân zarûrîdir.

    Îmân, lügatda, bir kimseyi tam doğru sözlü bilmek, ona inanmak demekdir. İslâmiyyetde îmân demek; Muhammed aleyhisselâmın, Allahın peygamberi olduğunu ve Onun tarafından seçilmiş, haber verici

    (Nebî) olduğunu doğru bilmek ve inanarak söylemek ve Onun, Allahü teâlâ tarafından kısaca bildirdiklerine kısaca inanmak ve geniş bildirdiklerine etraflıca inanmak ve gücü yetdikçe (Kelimei şehâdet)i dil ile de söylemekdir. Kuvvetli îmân şöyledir ki, ateşin yakdığına, yılanın zehrleyip öldürdüğüne yakîn üzere inanıp kaçdığımız gibi, gönlünden tam olarak, Allahü teâlâyı ve sıfâtlarını büyük bilerek, Onun rızâsına ve cemâline koşmak ve gazâbından, celâletinden kaçmak ve îmânı, mermer üzerine yazılan yazı gibi sağlam olarak gönlüne yerleşdirmekdir.

    Îmân, Muhammed aleyhisselâmın söylediklerinin hepsini beğenip, kalbin tasdîk etmesi, yanî inanmasıdır. Böylece inanan insanlara (Mümin) ve (Müslimân) denir. Her müslimânın, Muhammed aleyhisselâma tâbi olması, Onun gösterdiği yolda yürümesi lâzımdır. Onun yolu Kurânı kerîmin gösterdiği yoldur. Bu yola (İslâmiyyet) denir. Ona uymak için, önce îmân etmek, sonra (Ahkâmı islâmiyyeyi), yanî müslimânlığı iyice öğrenmek, sonra farzları edâ edip, harâmlardan kaçınmak, dahâ sonra sünnetleri yapıp, mekrûhlardan kaçınmak lâzımdır. Bunlardan sonra, mubâhlarda da, Ona uymağa çalışmalıdır.

    Dînimizin temeli îmândır. Îmânı olmayanların hiçbir ibâdetini ve iyiliğini, Allahü teâlâ beğenmez ve kabûl etmez. Müslimân olmak isteyen kimse, önce îmân etmeli, sonra guslü, abdesti, namâzı ve lâzım oldukça diğer farzları ve harâmları öğrenmelidir.
#18.10.2006 05:20 0 0 0
  • Teşekkürler Ellerine Sağlık
#18.10.2006 08:25 0 0 0
  • Îmân Doğru Olmalıdır

    Duygu organlarının ve aklın kavradıkları bilgiler, îmâna kavuşmağa yardımcıdır. Fen ilmleri, âlemdeki nizâmın, düzgünlüğün tesâdüfen olmadığını ve bir yaratıcının bulunduğunu anlamağa, bilmeğe ve îmâna kavuşmağa sebeb olur. Îmân demek, son Peygamber Muhammed aleyhisselâmın Allahü teâlâdan getirdiği bilgileri öğrenip, inanmak demekdir. İnanılması lâzım gelen bilgilere, akla uyarsa inanırım demek, Peygamberlere inanmamak demek olur. Din bilgileri, akl sâhiblerinin buluşları değildir. Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın haber verdiği husûsları, (Ehl-i sünnet âlimleri)nin kitâblarından öğrenip öyle inanmalıdır. Doğru ve makbûl bir îmân sâhibi olmak için, ayrıca şu şartlara da uymalıdır.

    1- Îmân devâmlı ve sâbit olmalıdır. Bir an ayrılmayı düşünmemelidir. Üç sene sonra müslimânlıkdan çıkacağım diyen kimsenin, o andan itibâren îmânı gider, müslimânlıkdan çıkmış olur.

    2- Müminin îmânı, havf ve recâ arasında olmalıdır. Allahü teâlânın azâbından korkmalı, fekat rahmetinden bir an ümîd kesmemelidir. Her günâhı işlemekden çok sakınmalı, günâhı sebebiyle îmânının gitmesinden korkmalıdır. Bütün günâhları işlemiş olsa bile, Rabbimizin afv edeceğinden hiç ümîd kesmemelidir. Günâhları için tevbe etmelidir. Çünki tevbe eden, hiç günâh işlememiş gibi olur.

    3- Can (rûh) buğaza gelmeden önce îmân etmiş olmalıdır. Can buğaza gelince, âhıretin bütün hâlleri gösterilir. O zemân bütün kâfirler îmân etmek isterler. Hâlbuki îmânın gaybî olması lâzımdır. Görmeden inanmalıdır. Görülen şeye îmân edilmiş olmaz. Fekat bu anda, müminlerin tevbesi kabûl olunur.

    4- Güneş batıdan doğmadan önce îmân etmelidir. Kıyâmetin büyük alâmetlerinden birisi de, güneş garbdan (batıdan) doğacakdır. Bunu gören bütün insanlar, îmân edecekler. Fekat, bu îmânları kabûl olmayacakdır. Artık tevbe kapısı kapanmış olur.

    5- Allahü teâlâdan başka kimsenin gaybı, gizli olan şeyleri bilmediğine inanmalıdır. Ya'nî gaybı yalnız Allahü teâlâ bilir. Bir de, Onun bildirdikleri bilir. Melekler, cinnîler, şeytânlar ve hattâ Peygamberler de gaybı bilemez. Fekat, Peygamberlere ve sâlih kullara gaybdan bilgi verilebilir.

    6- Dînin, îmâna ve ibâdetlere âid bir hükmünü zarûretsiz ve kasden red etmemelidir. Ahkâm-ı islâmiyyeyi, yanî islâmiyyetin emr ve yasaklarından birini hafîf görmek, Kur'ân-ı kerîm ile, meleklerle ve peygamberlerden birisi ile alay etmek ve bunlar ile bildirilenleri, bir zorlama ve zarûret yok iken, dil ile inkâr etmek, küfr (inanmamak) olur. Allahü teâlânın varlığını, melekleri, guslün ve namâzın farz olduğunu, ölümle korkutulmak gibi bir zarûret ile red etdiğini söyleyen kâfir olmaz.
    7- İslâm dîninin apaçık bildirdiği zarûrî bilgilerde şübhe ve tereddüd etmemelidir. Namâz kılmanın farz, şerâb ve diğer alkollü içkileri içmenin, kumar oynamanın, fâizin, rüşvetin harâm olduğunda şübhe etmek veyâ meşhûr olan bir harâma halâl demek ve halâl olan şeye harâm demek, îmândan çıkmaya sebeb olur.

    8- Îmân, İslâm dîninin bildirdiği şeklde olmalıdır. Aklın anladıklarına, felsefecilerin ve fen taklîdcilerinin bildirdiklerine göre inanmak, îmân olmaz. Muhammed aleyhisselâmın bildirdiği şeklde îmân etmek lâzımdır.

    9- Îmân eden, yalnız Allah için sevmeli ve yalnız Allah için düşmanlık etmelidir. Allahü teâlânın dostları olan müslimânları sevmeli ve İslâmiyyete, eli ve kalemi ile düşmanlık yapanları sevmemelidir. Bu düşmanlığın yeri kalbdir.[Müslimân olmayan, gayrimüslim vatandaşlara ve turistlere de güler yüzlü ve tatlı dilli davranmalıdır. Güzel ahlâkımız ile dînimizi onlara sevdirmeliyiz.]

    10- Peygamberimizin ve Eshâbının gösterdiği doğru yoldan ayrılmayan hakîkî müslimânların îmân etdiği gibi inanmalıdır. Doğru inanmış olmak için, Ehl-i sünnet vel-cemâat itikâdına uygun olarak îmân etmelidir. [Ehl-i sünnet âlimlerinin yazdıkları, hakîkî din kitâblarına tâbi olanlara yüz şehîd sevâbı verilecekdir. Dört mezhebden herhangi birisinin âlimlerine (Ehl-i sünnet âlimi) denir. Ehl-i sünnet âlimlerinin reîsi, İmâm-ı azam Ebû Hanîfedir. Bu âlimler, Eshâb-ı kirâmdan öğrendiklerini yazmışlar, Eshâb-ı kirâm da, bunlara Resûlullahdan işitdiklerini söylemişlerdir.]
#18.10.2006 18:26 0 0 0
  • EHL-İ SÜNNET İTİKÂDI

    Müslimân olmanın ilk şartı, îmân etmekdir. Doğru îmân ise, Ehl-i Sünnet itikâdına uygun olarak inanmağa bağlıdır. Akllı olan ve bülûğ çağına giren erkeğin ve kadının birinci vazîfesi, Ehl-i Sünnet âlimlerinin kitâblarında yazdıkları îmân bilgilerini öğrenmek ve bunlara uygun olarak inanmakdır. Kıyâmetde Cehennem azâbından kurtulmak, onların bildirdiklerine inanmağa bağlıdır. Cehennemden kurtulacak olanlar, yalnız bunların yolunda gidenlerdir. Onların yolunda gidenlere (Sünnî) veyâ (Ehl-i Sünnet) denir. (İslâm Ahlâkı) sahîfe 553 de 46.cı mektûba bakınız!

    Bir hadîs-i şerîfde, (Benim ümmetim yetmişüç fırkaya ayrılacakdır. Bunlardan yalnız bir fırka Cehennem azâbından kurtulacak, diğerleri ise helâk olacaklar, Cehenneme gideceklerdir) buyuruldu. Bu yetmişüç fırkadan herbiri, islâmiyyete uyduğunu iddia etmekde ve Cehennemden kurtulacağı bildirilen bir fırkanın, kendi fırkası olduğunu söylemekdedir. Müminûn sûresi 54.cü ve Rûm sûresi 32.ci âyet-i kerîmelerinde meâlen: (Her fırka, doğru yolda olduğunu sanarak sevinmekdedir) buyuruldu. Hâlbuki, bu çeşidli fırkalar arasında, kurtulucu olan birinin alâmetini, işâretini, Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem şöyle bildirmekdedir: (Bu fırkada olanlar, benim ve Eshâbımın gitdiği yolda bulunanlardır). Eshâb-ı kirâmdan birini dahî sevmiyen, Ehl-i Sünnetden ayrılmış olur. Ehl-i sünnet itikâdında olmayan da, kâfir veyâ (Bidat ehli) sapık olur.
    Ehl-i Sünnet İtikâdında Olmanın Alâmetleri:

    Allahü teâlâ, Ehl-i sünnet itikâdına uygun îmân eden müslimânlardan râzıdır. Böyle inanmış olmanın birçok şartları vardır. Ehl-i sünnet âlimleri, bunları şöyle açıklamakdadır:

    1- Îmânın altı şartına, yanî Allahü teâlânın varlığına ve birliğine, eşi ve benzeri olmadığına, Meleklerine, Kitâblarına, Peygamberlerine, Âhıret hayâtına, hayr ve şerrin, iyilik ve kötülüğün Allahü teâlâ tarafından yaratıldığına inanmalıdır. (Bunlar (Âmentü)de bildirilmişdir.)

    2- Allahü teâlânın son kitâbı olan Kurân-ı kerîmin, Allahü teâlânın kelâmı olduğuna inanmalıdır.

    3- Mümin, kendi îmânından hiç şübhe etmemelidir.

    4- Peygamberimize sallallahü aleyhi ve sellemîmân edip, hayâtda iken Onu görmekle şereflenen Eshâb-ı kirâmın hepsini çok sevmelidir. Dört halîfesine, yakın akrabâları olan ehl-i beytine ve muhterem hanımlarından hiçbirine dil uzatmamalıdır.

    5- İbâdetleri, îmândan bir parça bilmemelidir. Allahü teâlânın emr ve yasaklarına inanıp, tembellikle yapmayan müminleri kâfir bilmemelidir. Harâmlara ehemmiyyet vermeyenlerin, hafîfe alanların, islâmiyyetle alay edenlerin îmânı gider.

    6- Ehl-i kıble olduklarını söyleyen, Allahü teâlâya ve Peygamberi Muhammed aleyhisselâma inandım dediği hâlde, yanlış itikâtda olanları tekfîr etmemeli, kâfir olduklarını söylememelidir.

    7- Açıkca günâh işlediği bilinmeyen her imâmın arkasında namâz kılmalıdır. Bu hükm, cuma ve bayram namâzlarını kıldıran emîrlere, vâlîlere de şâmildir.

    8- Müslimânlar, başındaki âmirlerine, idârecilerine isyân etmemelidir. Hurûc, yanî isyân etmek, fitne çıkarmak olur ve çeşidli felâketlere yol açar. Onların hayrlı iş yapmalarına düâ etmeli ve fısk, günâh işlerinden vazgeçmeleri için tatlı dil ile nasîhat etmelidir.

    9- Abdest alırken ayakları yıkamak yerine, hiç özr ve zarûret olmasa bile, yaş el ile bir kerre, mest üzerine mesh edilmesi, erkek için de, kadın için de câizdir. Çıplak ayak ve çorap üzerine mesh edilmez.

    10- Peygamberimizin sallallahü aleyhi ve sellem Mirâcının, hem rûh ve hem de beden ile olduğuna inanmalıdır. (Mirâc, bir hâldir, yanî rüyâda olmuşdur) diyenler, Ehl-i sünnetden ayrılmış olur.

    Cennetde müminler Allahü teâlâyı göreceklerdir. Kıyâmet gününde, Peygamberler ve sâlih, iyi zâtlar şefâat edeceklerdir. Kabr süâli vardır. Kabrde azâb, rûh ve bedene olacakdır. Evliyânın kerâmeti hakdır. Kerâmet, Allahın sevgili kullarında meydâna gelen hârikulâde hâller olup, Allahü teâlânın âdeti dışında, yanî fizik, kimyâ ve biyoloji kanûnları dışında ikrâm ve ihsân etdiği şeylerdir ve inkâr edilemiyecek kadar çokdur. Kabrde rûhlar, diri kimselerin yapdıklarını ve söylediklerini işitirler. Kurân-ı kerîm okumak, sadaka vermek ve hattâ bütün ibâdetlerimizin sevâblarını, ölenlerin rûhlarına göndermek, onlara fâide vermekde, azâblarının hafîfletilmesine veyâ kaldırılmasına sebeb olmakdadır. Bunların hepsine inanmak, Ehl-i Sünnet itikâdında olmanın alâmetlerindendir.
#18.10.2006 18:43 0 0 0
  • Îmânın Şartları

    ÎMÂNIN ŞARTLARI

    Îmânın şartı, altıdır. Bunlar, (Âmentü)de açıklanmışdır. Îmânın, belli altı şeye inanmak olduğunu, Resûlullahsallallahü aleyhi ve sellem bildirmişdir. Bunun için her müslimân, çocuğuna önce (Âmentü)yü ezberletmeli ve manâsını da iyice öğretmelidir.
    ÂMENTÜ: (Âmentü billâhi ve Melâiketihi ve Kütübihi ve Rüsülihi vel-yevmil-âhıri ve bil kaderi, hayrihi ve şerrihi min Allahi teâlâ vel-basü badel-mevti hakkun, Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlühû).
    Birinci Şart
    ALLAHÜ TEÂLÂYA İNANMAK

    (Âmentü billâhi) demek, Allahü teâlânın varlığına ve birliğine inandım, îmân etdim, kalbimle tasdîk, dilimle ikrâr etdim demekdir. Allahü teâlâ vardır ve birdir. Bir sözünün, lügatda iki çeşid manâsı vardır. Birincisi, sayı bakımından, ikinin yarısı olup, sayıların evvelidir. Diğeri, ortağı ve benzeri olmamak bakımından birdir. İşte Allahü teâlâ sayı bakımından değil, ortağı ve benzeri olmamak bakımından birdir. Yanî zâtında ve sıfâtlarında hiçbir şeklde Ona ortak yokdur. Bütün mahlûkâtın zât ve sıfâtları, kendilerini yaratanın zât ve sıfâtlarına benzemediği gibi, yaratanın zât ve sıfâtları da, yaratdıklarından hiçbirinin zât ve sıfâtlarına benzemez.

    Bütün mahlûkâtın her uzvunun, her hücresinin yaratıcısı, yokdan var edicisi yalnız Allahü teâlâdır. Allahü teâlânın zâtının hakîkatını hiçbir kimse bilemez. Akla ve hayâle gelenlerin hepsinden münezzehdir, berîdir. Zâtını akla, hayâle getirmek câiz değildir. Ancak, Kurân-ı kerîmde beyân buyurulan sıfâtlarını, ismlerini ezberleyip, ülûhiyyetini bunlarla tasdîk ve ikrâr etmelidir. Bütün sıfâtları ve ismleri ezelîdir, ebedîdir. Zâtı, hiç bir yerde durmadığı gibi, bilinen altı cihetden de münezzehdir. Yanî önde, arkada, sağda, solda, üstde, altda değildir. Onun için ancak (Her yerde hâzır ve nâzırdır) söylenebilir.

    Allahü teâlânın sıfâtları ondörtdür. Altısına Sıfât-ı zâtiyye, sekizine de Sıfât-ı sübûtiyye denir. Bunların manâlarını bilmek ve ezberlemek çok lüzûmludur:

    SIFÂT-I ZÂTİYYE

    1 Vücûd: Allahü teâlâ vardır. Varlığı ezelîdir. Vâcib-ül vücûddür, yanî varlığı lâzımdır.

    2Kıdem: Allahü teâlânın varlığının evveli yokdur.

    3 Bekâ: Allahü teâlânın varlığının sonu yokdur. Hiç yok olmaz. Ortağı olmak muhâl olduğu gibi, zât ve sıfâtları için de yokluk muhâldir.

    4 Vahdâniyyet: Allahü teâlânın zâtında, sıfâtlarında ve işlerinde ortağı, benzeri yokdur.

    5 Muhâlefetün-lilhavâdis: Allahü teâlâ, zâtında ve sıfâtlarında hiçbir mahlûkun zât ve sıfâtlarına benzemez.

    6 Kıyâm bi-nefsihi: Allahü teâlâ zâtı ile kâimdir. Mekâna muhtâc değildir. Madde ve mekân yok iken O var idi. Zîrâ her ihtiyâcdan münezzehdir. Bu kâinâtı yoklukdan varlığa getirmeden önce, zâtı nasıl idi ise, sonsuz olarak, hep öyledir.
    SIFÂT-I SÜBÛTİYYE

    1Hayât: Allahü teâlâ diridir. Hayâtı, mahlûkların hayâtına benzemeyip, zâtına lâyık ve mahsûs olan hayât, ezelî ve ebedîdir.

    2 İlm: Allahü teâlâ herşeyi bilir. Bilmesi mahlûkâtın bilmesi gibi değildir. Karanlık gecede, karıncanın, kara taş üzerinde yürüdüğünü görür ve bilir. İnsanların kalbinden geçen düşüncelerini, niyyetlerini bilir. Bilmesinde değişiklik olmaz. Ezelî ve ebedîdir.

    3 Sem: Allahü teâlâ işitir. Vâsıtasız, cihetsiz işitir. İşitmesi, kulların işitmesine benzemez. Bu sıfâtı da, her sıfâtı gibi ezelî ve ebedîdir.

    4 Basar: Allahü teâlâ görür. Âletsiz ve şartsız görür. Görmesi göz ile değildir.

    5 İrâdet: Allahü teâlânın dilemesi vardır. Dilediğini yaratır. Her şey Onun dilemesi ile var olur. İrâdesine engel olacak hiç bir kuvvet yokdur.

    6 Kudret: Allahü teâlâ, herşeye gücü yeticidir. Hiçbirşey Ona güç gelmez.

    7 Kelâm: Allahü teâlâ söyleyicidir. Söylemesi âlet, harfler, sesler ve dil ile değildir.
    8 Tekvîn: Allahü teâlâ yaratıcıdır. Ondan başka yaratıcı yokdur. Her şeyi O yaratır. Allahü teâlâdan başkası için yaratıcı dememelidir.

    Allahü teâlânın sıfâtlarının hakîkatlerini anlamak da muhâldir. Hiçbir kimse ve hiçbirşey Allahü teâlânın sıfatlarına ortak ve benzer olamaz.
#18.10.2006 19:04 0 0 0
  • İkinci Şart
    MELEKLERE İNANMAK

    Ve melâiketihi: Allahü teâlânın meleklerine inandım, demekdir. Allahü teâlânın kullarıdırlar. Hepsi Allahü teâlânın emrlerine itâat ederler. Günâh işlemezler. Erkek ve dişi değildir. Evlenmezler. Diridirler. Yimezler, içmezler, uyumazlar. Nûrânî cismdirler, akllıdırlar. En üstünleri dört tânedir.
    1 Cebrâil aleyhisselâm: Vazîfesi, Peygamberlere vahy getirmek, emr ve yasakları bildirmekdir.

    2 İsrâfil aleyhisselâm: Sûra üfürmekle vazîfelidir. Birinci üfürmesinde hâsıl olan sesi işiten, Allahü teâlâdan başka her diri ölecek, ikincisinde hepsi tekrâr dirilecekdir.

    3 Mikâil aleyhisselâm: Rızk gönderilmek, ucuzluk, bolluk, kıtlık, pahalılık ve her maddeyi hareket etdirmekle vazîfelidir.

    4 Azrâil aleyhisselâm: İnsanların rûhunu almakla vazîfelidir.

    Bunlardan sonra dört sınıf melek vardır. Hamele-i Arş denen melekler dört tânedir. Huzûr-i ilâhîde bulunan meleklere, Mukarrebîn denir. Azâb meleklerinin büyüklerine Kerûbiyân, rahmet meleklerine Rûhânîyân denir. Cennet meleklerinin büyüğünün adı Rıdvân, Cehennem meleklerinin büyüğünün adı Mâlikdir. Cehennem meleklerine Zebânî denir. Sayısı en çok olan mahlûk meleklerdir. Göklerde, meleklerin ibâdet etmedikleri boş bir yer yokdur.
#18.10.2006 19:16 0 0 0
  • Üçüncü Şart
    KİTÂBLARA İNANMAK

    Ve kütübihi: Allahü teâlânın indirdiği kitâblara inandım, demekdir. Allahü teâlâ bu kitâbları, bazı Peygamberlere Cebrâil ismindeki melekle vahy ederek, yanî okutarak, bazılarına ise, levhâ üzerine yazılı olarak, bazılarına da, meleksiz işitdirerek, indirdi. Hepsi Allahü teâlânın kelâmıdır. Ezelî ve ebedîdirler. Mahlûk değildirler. Hepsi hakdır. Semâvî kitâblardan bize bildirdikleri yüzdörtdür. Bunlardan on suhûf, Âdem aleyhisselâma, elli suhûf, Şît aleyhisselâma, otuz suhûf, İdris aleyhisselâma, on suhûf, İbrâhim aleyhisselâma, Tevrât, Mûsâ aleyhisselâma, Zebûr, Dâvüd aleyhisselâma, İncîl, Îsâ aleyhisselâma, Kurân-ı kerîm, Muhammed aleyhisselâma inmişdir.

    Allahü teâlâ, insanların dünyâda huzûr içinde yaşamaları, âhıretde de sonsuz seâdete kavuşmaları için, ilk insan ve ilk Peygamber olan Âdem aleyhisselâmdan, son Peygamber Muhammed aleyhisselâma kadar, birçok Peygamber vâsıtası ile kitâblar göndermişdir. Bu kitâblarda, îmân ve ibâdet esâslarını açıklamış, insanların muhtâc oldukları her husûsda bilgi verilmişdir.

    Bunlardan Kurân-ı kerîm, son ilâhî kitâbdır. Kurân-ı kerîmin gönderilmesinden sonra, diğer bütün ilâhî kitâbların hükmleri yürürlükden kaldırılmışdır. Cebrâil aleyhisselâm, Kurân-ı kerîmi, Muhammed aleyhisselâma yirmiüç senede getirmişdir. Kurân-ı kerîm, 114 sûre, 6236 âyetdir. Bu rakamın bazı kitâblarda değişik yazılması, bir uzun âyetin birkaç âyet sayılmasındandır. Çünki, Kurân-ı kerîm indirildiğinden beri hiçbir değişikliğe uğramamış, bundan sonra da uğramıyacakdır. Kurân-ı kerîm, Allah kelâmıdır. Böyle bir kitâbın insanlar tarafından yapılması mümkin değildir. Bir âyeti gibi bile söylemek mümkin olamamışdır.

    Peygamberimizin sallallahü aleyhi ve sellem âhırete teşrîflerinden sonra, birinci halîfesi olan hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk radıyallahü anh, Kurân-ı kerîmin âyetlerini bir araya toplatdı. Böylece bir (Mushaf) meydâna geldi. Eshâb-ı kirâmın hepsi, bu mushafın Allah kelâmı olduğunu sözbirliği ile bildirdiler. Üçüncü halîfe Osmân radıyallahü anh, bu mushafdan altı tâne dahâ yazdırdı. Bazı vilâyetlere gönderdi.
    Kurân-ı kerîmi aslı üzere okumak lâzımdır. Başka harflerle yazılmış olanlara Kurân-ı kerîm denmez.

    a Mushafı eline alırken, abdestli olmalı, kıbleye karşı oturup, dikkat ile okumalıdır.

    b Ağır ağır, huşû ile okumalıdır.

    c Mushafa bakarak, her âyetin hakkını vererek okumalıdır.

    d Tecvîd kâidelerine göre okumalıdır.

    e Okuduğunun Allah kelâmı olduğunu düşünmelidir.

    f Kurân-ı kerîmin emr ve yasaklarına uymalıdır.
#18.10.2006 19:28 0 0 0
  • Dördüncü Şart
    PEYGAMBERLERE İNANMAK

    Ve Rüsülihi: Allahü teâlânın Peygamberlerine inandım, demekdir. Peygamberler, Allahü teâlânın beğendiği yola kavuşdurmak, doğru yolu göstermek için seçilmişlerdir. Bütün Peygamberler hep aynı îmânı söylemişdir. Peygamberlerde aleyhimüsselâm yedi sıfât bulunduğuna inanmak lâzımdır.

    1 İsmet: Günâh işlememek. Peygamberler, herhangi bir dinde harâm olmuş ve olacak küçük ve büyük hiçbir günâh işlemezler.

    2Emânet: Peygamberler her bakımdan güvenilir kimselerdir. Aslâ emânete hıyânet yapmazlar.

    3 Sıdk: Peygamberler sözlerinde, işlerinde ve her türlü davranışlarında doğru ve dürüst insanlardır. Aslâ yalan söylemezler.

    4Fetânet: Peygamberler çok akllı ve çok anlayışlı kimselerdir. Körlük, sağırlık gibi kusûrları bulunan kimselerden ve kadınlardan Peygamber gelmemişdir.

    5Teblîg: Peygamberler, insanlara bildirip açıkladıklarının hepsini Allahü teâlâdan gelen vahy ile öğrenmişlerdir. Bildirdikleri emr ve yasakların hiçbiri kendi düşünceleri değildir. Emr olunan şeylerin hepsini bildirmişlerdir.

    6 Adâlet: Peygamberler hiç zulm ve haksızlık yapmazlar. Kimsenin hâtırı için adâletden ayrılmazlar.

    7 Emnül-azl: Peygamberlikden atılmazlar. Dünyâda ve âhıretde hep Peygamberdirler.

    Yeni din ve ahkâm getiren Peygamberlere Resûl denir. Yeni bir din getirmeyip, insanları, önceki dîne davet eden Peygamberlere Nebî denir. Peygamberlere îmân etmek, aralarında hiçbir fark görmiyerek, hepsinin Allahü teâlâ tarafından seçilmiş sâdık, doğru sözlü olduklarına inanmak demekdir. Onlardan birine inanmıyan kimse, hiçbirine inanmamış olur.

    Peygamberlik, çalışmakla, çok ibâdet yapmakla, açlık ve sıkıntı çekmekle ele geçmez. Yalnız Allahü teâlânın ihsânı, seçmesi ile olur. Sayıları belli değildir. Yüzyirmidört binden çok oldukları meşhûrdur. Bunlardan üçyüzonüçü Resûldür. İçlerinden altısı dahâ yüksekdir. Bunlara Ülülazm Peygamberler denir. Bunlar: Âdem, Nûh, İbrâhim, Mûsâ, Îsâ ve Muhammed Mustafâ aleyhimüsselâmdır. Peygamberlerin otuzüçünün ismleri meşhûrdur. Bunlar: Âdem, İdris, Şît, Nûh, Hûd, Sâlih, İbrâhim, Lût, İsmâil, İshak, Yakûb, Yûsüf, Eyyûb, Şuayb, Mûsâ, Hârûn, Hıdır, Yûşa bin Nûn, İlyas, Elyesa, Zülkifl, Şemûn, İşmoil, Yûnus bin Metâ, Dâvüd, Süleymân, Lokmân, Zekeriyyâ, Yahyâ, Üzeyir, Îsâ bin Meryem, Zülkarneyn ve Muhammed aleyhi ve aleyhimüssalâtü vesselâmdır.

    Bunlardan yalnız yirmisekizinin ismi, Kurân-ı kerîmde bildirilmişdir. Zülkarneyn, Lokmân, Üzeyir ve Hıdırın, Peygamber olup olmadıklarında ihtilâf vardır. Muhammed Masûm hazretleri 2.ci cild, 36.cı mektûbda, Hıdır aleyhisselâmın Peygamber olduğunu bildiren haberin kuvvetli olduğunu yazmakdadır. 182.ci mektûbda, Hıdır aleyhisselâmın insan şeklinde görülmesi ve bazı işleri yapması, Onun hayâtda olduğunu göstermez. Allahü teâlâ, Onun ve birçok Peygamberlerin ve velîlerin rûhlarının insan şeklinde görülmesine izn vermişdir. Onları görmek, hayâtda olduklarını göstermez, demekdedir.
#18.10.2006 19:41 0 0 0
  • Peygamberimiz MUHAMMED aleyhisselâm

    Allahü teâlânın Resûlüdür. Habîbidir. Peygamberlerin en üstünü ve sonuncusudur. Babası Abdüllahdır. Mîlâdın beşyüzyetmişbir [571] senesi nisan ayının yirmisine rastlayan, Rebîul-evvel ayının onikinci pazartesi gecesi, sabâha karşı, Mekkede tevellüd etdi. Babası, dahâ önce ölmüş idi. Altı yaşında iken annesi, sekiz yaşında iken dedesi öldü. Sonra, amcası Ebû Tâlibin yanında büyüdü. Yirmibeş yaşında iken, Hadîce-tül-kübrâ ile evlendi. Bundan dört kızı, iki oğlu oldu. İlk oğlunun adı Kâsım idi. Bundan dolayı, kendisine (Ebül-Kâsım) da denir. Kırk yaşında iken, bütün insanlara ve cinne Peygamber olduğu bildirildi. Üç sene sonra, herkesi îmâna çağırmağa başladı. Elliiki yaşında iken, bir gece Mekkeden Kudüse ve oradan göklere götürülüp getirildi. Bu yolculuğuna (Mirâc) denir. Mirâcda, Cennetleri, Cehennemleri ve Allahü teâlâyı gördü. Beş vakt namâz, bu gece farz oldu. Târîhcilere göre mîlâdın 622 senesinde, Allahü teâlânın emri ile, Mekkeden Medîneye gitdi. Bu yolculuğuna (Hicret) denir. Medîne şehrinin Kubâ köyüne geldiği, Rebîul-evvel ayının sekizinci pazartesi gününe tesâdüf eden efrencî Eylül ayının yirminci günü müslimânların (Hicrî şemsî) târîh başlangıcı oldu. Müslimânların (Hicrî kamerî) seneleri de, o senenin Muharrem ayından başlar ve gökdeki ayın, dünyâ etrâfında oniki defa dönmesi bir kamerî sene olur. Hicrî 11 [m. 632] senesinde, Rebî'ul-evvel ayının onikinci pazartesi günü, öğleden evvel vefât etdi. Salıyı çarşambaya bağlıyan gece [Çarşamba gecesi] yarısı, vefât etmiş olduğu odaya defn edildi. Vefâtında, kamerî 63, şemsî seneye göre 61 yaşında idi.

    Muhammed aleyhisselâm beyâz idi. Bütün insanların en güzeli idi. Güzelliğini, herkese belli etmezdi. Onun güzelliğini bir kerre gören, hattâ rüyâda gören kimsenin ömrü, lezzet ve neşe ile geçmekdedir. O, her zemânda, dünyânın her yerinde olan ve gelecek olan her insandan, her bakımdan üstündür. Aklı, fikri, güzel huyları, bütün organlarının kuvveti her insandan ziyâde idi.

    Çocuk iken iki kerre, ticâret edenlerle Şâm tarafına gitdi ve Busrâ denilen yerden geri döndüler. Başka hiçbir zemân, hiçbir yere gitmedi. Ümmî idi. Yanî hiç mektebe gitmedi. Kimseden ders almadı. Fekat, herşeyi biliyordu. Yanî herneyi düşünse, herneyi bilmek istese, Allahü teâlâ Ona bildiriyordu. Cebrâîl aleyhisselâm adındaki melek gelip, Ona her istediğini söylüyordu. Mubârek kalbi, güneş gibi, nûr saçıyordu. Onun saçdığı ilm, marifet nûrları, radyo dalgaları gibi, yerlere, göklere, heryere saçılıyordu. Şimdi, kabrinden de yaymakdadır. Yayma kuvveti, her ân artmakdadır. Elektro-manyetik dalgaları almak için, radyo alıcısı lâzım olduğu gibi, Onun nûrlarını almak için de, Ona inanan ve seven ve gösterdiği yolda giderek temizlenen kalb lâzımdır. Böyle kalbi olan insan, bu nûrları alır ve bu da, etrâfa neşr eder, yayar. Böyle büyük insanlara Velî denir. Bu Velîyi tanıyan, inanan ve seven kimse, bunun karşısında edeble oturur veyâ uzakda, onu edeb ile, sevgi ile düşünürse, bu kimsenin de kalbi, nûr, feyz almağa, temizlenmeğe, olgunlaşmağa başlar. Allahü teâlâ, bedenimizi, maddemizi, yetişdirmek için güneş enerjisini sebeb kıldığı gibi, rûhlarımızı, kalblerimizi olgunlaşdırmak, insanlıkda yükseltmek için de, Muhammed aleyhisselâmın kalbini, oradan fışkıran nûrları sebeb kılmışdır. İnsanı besliyen, yapısını ve enerjisini sağlıyan bütün besi maddeleri, güneş enerjisi, özümleme ile hâsıl oldukları gibi, kalbe, rûha gıdâ olan, Evliyânın sohbetleri, sözleri ve yazıları da, hep Resûlullahın mubârek kalbinden fışkıran nûrlarla hâsıl olmuşdur.

    Allahü teâlâ, Cebrâîl aleyhisselâm adındaki bir melek ile, Muhammed aleyhisselâma Kurân-ı kerîm-i gönderdi. İnsanlara dünyâda ve âhıretde lüzûmlu, fâideli olan şeyleri emr etdi. Zararlı olanları yasak etdi. Bu emrlerin ve yasakların hepsine (İslâm dîni) veyâ (İslâmiyyet) ve (Ahkâm-ı ilâhiyye) denir.

    Muhammed aleyhisselâmın her sözü doğrudur, kıymetlidir, fâidelidir. Böyle olduğuna inanan kimseye (Mümin) ve (Müslimân) denir. Muhammed aleyhisselâmın sözlerinden birine inanmıyan, beğenmiyen kimseye (Kâfir) denir. Allahü teâlâ, mü'min olanı sever. Bunu Cehennemde sonsuz olarak bırakmaz. Yâ Cehenneme hiç sokmaz, yâhud, kabâhati için, soksa da, sonra Cehennemden çıkarır. Kâfir olan kimse, Cennete giremez. Doğru Cehenneme girer ve oradan hiç çıkmaz. Ona inanmak, Resûlullahı sevmek, bütün seâdetlerin, râhatlıkların, iyiliklerin başıdır. Onun Peygamber olduğuna inanmamak ise, bütün felâketlerin, sıkıntıların, kötülüklerin başıdır.

    Resûlullahın sallallahü aleyhi ve sellemilmi, irfânı, fehmi yakîni, aklı, zekâsı, cömertliği, tevâzûu, hilmi, şefkati, sabrı, gayreti, hamiyyeti, sadâkati, emâneti, şecâati, heybeti, yiğitliği, belâgati, fesâhati, fetâneti, melâheti (güzelliği, sevimliliği), veraı, iffeti, keremi, insâfı, hayâsı, zühdü, takvâsı, bütün Peygamberlerden dahâ çokdu. Dostundan ve düşmanından gördüğü zararları afv ederdi. Hiçbirine karşılık vermezdi. Uhud gazâsında kâfirler, mubârek yanağını kanatıp, dişlerini kırdıkları zemân, bunu yapanlar için, (Yâ Rabbî! Bunları afv et! Câhilliklerine bağışla!) diye düâ buyurmuşdur.

    Muhammed aleyhisselâmın güzel huyları pek çokdur. Her müslimânın bunları öğrenmesi ve bunlar gibi ahlâklanması lâzımdır. Böylece, dünyâda ve âhıretde felâketlerden, sıkıntılardan kurtulmak ve O iki cihân efendisinin sallallahü aleyhi ve sellem şefâatine kavuşmak nasîb olur. Çünki, hadîs-i şerîfde; (Allahü teâlânın ahlâkı ile huylanınız!) buyurulmuşdur.
#18.10.2006 19:57 0 0 0
  • ESHÂB-I KİRÂM

    Peygamber efendimizin mubârek yüzünü görmekle, tatlı sözlerini işitmekle şereflenen müslimânlara, Eshâb-ı kirâm denir. Peygamberlerden sonra, gelmiş ve gelecek bütün insanların en hayrlısı, en üstünü Ebû Bekr-i Sıddîkdır radıyallahü anh. İlk halîfe budur. Bundan sonra insanların en üstünü Fârûk-ı azam, ikinci halîfe Ömer bin Hattâb, sonra en üstünü ve Resûlullahın üçüncü halîfesi, îmân, hayâ ve irfân kaynağı hazreti Osmân bin Affân radıyallahü anh, bundan sonra insanların en hayrlısı, dördüncü halîfe, şaşılacak üstünlükler sâhibi, Allahü teâlânın arslanı Alî bin Ebî Tâlibdir radıyallahü anh. Hadîs-i şerîflerden anlaşıldığına göre hazret-i Fâtıma, hazret-i Hadîce, hazret-i Âişe, hazret-i Meryem, hazret-i Âsiye dünyâ kadınlarının en üstünüdürler. Hadîs-i şerîfde: Fâtıma, Cennet hâtunlarının üstünüdür. Hasen ve Hüseyn de, Cennet gençlerinin yüksekleridir buyuruldu.

    Bunlardan sonra Eshâb-ı kirâmın en üstünleri (Aşere-i mübeşşere)dir. Cennetle müjdelenmiş on kişidir. Bunlar, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk, Ömer-ül-Fârûk, Osmân bin Affân, Alî bin Ebû Tâlib, Ebû Ubeyde bin Cerrâh, Talha, Zübeyr bin Avvâm, Sad bin Ebî Vakkâs, Saîd bin Zeyd, Abdurrahmân bin Avf rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecmaîn.Sonra Bedr muhârebesinde, sonra Uhudda, sonra da Bîat-ür-ridvânda bulunanlardır.

    Resûlullahın yolunda canlarını, mallarını fedâ eden, Ona yardım eden, Eshâb-ı kirâmın hepsinin ismlerini saygı ve sevgi ile söylemekliğimiz bize vâcibdir. Onların büyüklüğüne yakışmıyan sözler söylememiz, aslâ câiz değildir. İsmlerini saygısızca söylemek dalâletdir, sapıklıkdır.

    Resûlullahı seven kimsenin, Onun Eshâbının hepsini de sevmesi lâzımdır. Çünki bir hadîs-i şerîfde buyurdu ki: Eshâbımı seven, beni sevdiği için sever. Onları sevmiyen kimse beni sevmemiş olur. Onları inciten beni incitir. Beni inciten de, Allahü teâlâyı incitmiş olur. Allahü teâlâyı inciten kimse, elbette azâb görecekdir. Başka bir hadîs-i şerîfde: Allahü teâlâ, benim ümmetimden bir kuluna iyilik yapmak isterse, onun kalbine Eshâbımın sevgisini yerleşdirir. Onların hepsini canı gibi sever buyurdu. Peygamberimiz vefât etdiği gün, Medîne şehrinde 33 bin Sahâbî vardı. Sahâbîlerin hepsi, yüzyirmidörtbinden fazla idi.
#18.10.2006 20:16 0 0 0
  • Dört Mezheb İmâmı ve Diğer Âlimler

    İtikâd bilgilerinde doğru olan tek yol vardır. Bu da (Ehl-i Sünnet vel-cemâat) mezhebidir. Yeryüzünde bulunan bütün müslimânlara doğru yolu gösteren ve Muhammed aleyhisselâmın yolunu değişmeden, bozulmadan öğrenmemize sebeb olan dört büyük zâtdır. Bunlardan birincisi, İmâm-ı azam Ebû Hanîfe Numân bin Sâbitdir. İslâm âlimlerinin en büyüklerindendir. Ehl-i sünnetin reîsidir. İkincisi, İmâm-ı Mâlik bin Enes, üçüncüsü, İmâm-ı Muhammed bin İdrîs Şâfiî, dördüncüsü, İmâm-ı Ahmed bin Hanbeldir rahmetullahi aleyhim ecmaîn.

    Bugün, bu dört imâmdan birine uymıyan bir kimse, büyük tehlükededir. Doğru yoldan sapmışdır. Biz bu kitâbımızda Hanefî mezhebine göre namâzla ilgili meseleleri, o mezhebin büyük âlimlerinin kitâblarından alıp, sâdeleşdirerek bildirdik.

    Bu dört imâmın talebesinden ikisi, îmân bilgilerinde çok yükseldi. Böylece itikâdda mezheb iki oldu. Kurân-ı kerîme ve hadîs-i şerîflere uygun îmân, bu ikisinin bildirdiği îmândır. Fırka-i nâciyye olan Ehl-i sünnetin îmân bilgilerini yeryüzüne yayan bu ikisidir. Birisi, Ebû Mansûr-i Mâtüridî, ikincisi, Ebûl Hasen Alî Eşarîdir.

    Bu iki imâm, aynı îmânı bildirmişlerdir. Aralarında olan birkaç fark, mühîm değildir. Hakîkatde aynıdır. İslâm âlimleri, Kurân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde övülmekdedir. Bir âyet-i kerîmede meâlen: (Hiç bilenlerle bilmiyenler bir olur mu) buyurulmuşdur. Başka bir âyet-i kerîmede meâlen: (Ey müslimânlar! Bilmediklerinizi bilenlerden sorunuz) buyuruldu.

    Hadîs-i şerîflerde geldi ki: (Allahü teâlâ ve melekler ve her canlı, insanlara iyilik öğreten müslimânlara düâ ederler). (Kıyâmet günü önce Peygamberler, sonra âlimler, sonra şehîdler şefâat edeceklerdir). (Ey insanlar, biliniz ki, ilm âlimden işiterek öğrenilir). (İlm öğreniniz. İlm öğrenmek, ibâdetdir. İlm öğretene ve öğrenene cihâd sevâbı vardır). (İlm öğretmek, sadaka vermek gibidir. Âlimden ilm öğrenmek, teheccüd namâzı kılmak gibidir). (İlm öğrenmek, bütün nâfile ibâdetlerden dahâ sevâbdır. Çünki, kendine de, öğreteceği kimselere de fâidesi vardır). (Başkalarına öğretmek için öğrenen kimseye, Sıddîklar sevâbı verilir). (İlm hazînedir. Anahtarı sorup öğrenmekdir). (İlm öğreniniz ve öğretiniz). (Herşeyin kaynağı vardır. Takvânın kaynağı, âriflerin kalbleridir). (İlm öğretmek günâhlara keffâretdir).
#18.10.2006 20:32 0 0 0
  • Beşinci Şart
    ÂHİRETE İNANMAK

    Vel yevmil âhıri: Âhiret gününe inandım, demekdir. Bu zemânın başlangıcı, insanın öldüğü gündür. Kıyâmetin sonuna kadardır. Son gün denilmesi, arkasından gece gelmediği içindir. Yâhud dünyâdan sonra geldiği içindir. Kıyâmetin ne zemân kopacağı bildirilmedi. Fekat, Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem birçok alâmetlerini haber verdi. Hazreti Mehdî gelecek. Îsâ aleyhisselâm gökden Şâma inecek. Deccâl çıkacak. Yecüc ve Mecüc denilen kimseler her yeri karışdıracak. Güneş batıdan doğacak. Büyük zelzeleler olacak. Din bilgileri unutulacak. Fısk, kötülük çoğalacak. Harâmlar her yerde işlenecek. Yemenden ateş çıkacak. Gökler ve dağlar parçalanacak. Güneş ve Ay kararacak... gibi.

    Kabr süâli vardır. Kabrde, Münker ve Nekîr meleklerine cevâb olarak şunları ezberlemelidir ve çocuklara da ezberletmelidir: (Rabbim, Allahü teâlâ, Peygamberim, Muhammed aleyhisselâm, dînim, islâm dîni, kitâbım, Kurân-ı kerîm, kıblem, Kâbe-i şerîf, itikâdda mezhebim, Ehl-i sünnet vel-cemâat, amelde mezhebim, İmâm-ı azam Ebû Hanîfe mezhebi). Kıyâmet günü herkes dirilecek. Mahşer yerinde toplanacak. Sâlihlerin amel defterleri sağından, kötülerin arka veyâ sol tarafından verilecek. Şirkden, küfrden başka her günâhı, Allahü teâlâ dilerse afv edecek, dilerse küçük günâh için de azâb edecekdir.

    Amellerin dartılması için (Mizân) vardır. (Sırât köprüsü), Allahü teâlânın emri ile Cehennem üzerine kurulur. Muhammed Mustafâ sallallahü aleyhi ve sellem efendimize mahsûs olan (Kevser havuzu) vardır.

    (Şefâat) hakdır. Tevbesiz ölen mü'minlerin küçük ve büyük günâhlarının afv edilmesi için Peygamberler, Velîler, sâlihler, âlimler, melekler, şehîdler ve Allahü teâlânın izn verdikleri şefâat edecek ve kabûl edilecekdir.

    (Cennet ve Cehennem) şimdi vardır. Cennet, yedi kat göklerin üstündedir. Cehennem, herşeyin altındadır. Cennetin sekiz kapısı vardır. Her kapıdan bir Cennete girilir. Cehennem yedi tabakadır. Birinci tabakadan yedinci tabakaya doğru azâblar şiddetlenir.
#18.10.2006 20:51 0 0 0
  • Altıncı Şart
    KADERE İNANMAK

    Ve bil-kaderi, hayrihi ve şerrihi minallahi teâlâ: Kadere, hayr ve şerlerin Allahü teâlâdan olduğuna inandım, demekdir. İnsanlara gelen hayr ve şer, fâide ve zarar, kazanç ve ziyânların hepsi, Allahü teâlânın takdîr etmesi iledir.

    Allahü teâlânın bir şeyin varlığını dilemesine kader denilmişdir. Kaderin, ya'nî varlığı takdîr edilmiş olan şeyin var edilmesine (kazâ) denir. Kader ve kazâ kelimeleri birbirinin yerine de kullanılır.

    Allahü teâlâ kullarına (İrâde) vermiş, bu irâdelerini, dilemelerini, işleri yaratmasına sebeb kılmışdır. Bir kul, bir şey yapmak isteyince, Allahü teâlâ da dilerse, o işi yaratır. Kul dilemezse, Allahü teâlâ da dilemez ve o şeyi yaratmaz.

    Buraya kadar kısaca bildirdiğimiz Ehl-i sünnet itikâdını dahâ geniş öğrenmek istiyenler, Hakîkat Ltd.Şti.nin yayınladığı, islâm âlimlerinin gözbebeği büyük Velî, Mevlânâ Hâlid Bağdâdînin fârisî (İtikâdnâme) kitâbını ve Kemâhlı Feyzullah Efendinin yapdığı tercemesi olan (Herkese Lâzım Olan Îmân) kitâbını okusunlar. Çok fâideli, pek nefîs bir eser olup, feyz ve bereketleri, iki cihân seâdeti için yeterlidir.

    Allahü teâlâ, herkese, tevekkülü emr eylemişdir. (Tevekkül îmânın şartıdır) meâlindeki âyet-i kerîme, bu emrlerden biridir. Sûre-i Mâidede, (Eğer îmânınız varsa, Allahü teâlâya tevekkül ediniz), sûre-i Âl-i İmrânda, (Allahü teâlâ, tevekkül edenleri elbette sever), sûre-i Talâkda, (Bir kimse, Allahü teâlâya tevekkül ederse, Allahü teâlâ, ona kâfîdir), sûre-i Zümerde, (Allahü teâlâ, kuluna kâfî değil midir) meâllerinde dahâ nice âyet-i kerîme vardır.

    Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem buyuruyor ki, (Ümmetimden bir kısmını, bana gösterdiler. Dağları, sahrâları doldurmuşlardı. Böyle çok olduklarına şaşdım ve sevindim. Sevindin mi, dediler, evet dedim. Bunlardan ancak yetmişbin adedi hesâbsız Cennete girer dediler. Bunlar hangileridir diye sordum. İşlerine sihr, büyü, dağlamak, fal karışdırmayıp, Allahü teâlâdan başkasına, tevekkül ve itimâd etmiyenlerdir buyuruldu). Dinliyenler arasında Ukâşe radıyallahü anh, ayağa kalkıp, (Yâ Resûlallah! Düâ buyur da, onlardan olayım) deyince, (Yâ Rabbî! Bunu onlardan eyle!) buyurdu. Biri kalkıp, aynı düâyı isteyince, (Ukâşe senden çabuk davrandı) buyurdu.

    Tevekkül, sebeblere yapışıp, ilerisi için zihni yormamakdır.
#18.10.2006 21:01 0 0 0
  • ALLAH CC. bizleri hayatın gerçekleriyle tanıştırırken varlığını ve birliğinide yarattıklarının içlerine gizlemiş... Özelliklede Mümin kullarının kalbine kendini gizlemiş asıl bulmamız ve uzaklarda arayıpta bir türlü bulamadığımız rabbimize ulaşmak için yüreğimize bakmamız gerek işte o zaman yeryüzü ve gök yüzünün ne kadar küçük olduğunu ve bir yüreğin enginliğinde kaybolunabileceğini keşfederiz .... ŞÜKÜR YA RABBEL ALEMİN .... ŞÜKÜR....
#18.10.2006 22:46 0 0 0
  • İkinci Bölüm

    İBÂDETLERİMİZ VE NAMÂZ
    İbâdet Nedir

    İbâdet, bizi ve bütün mevcûdâtı yokdan var eden, her an varlıkda durduran, görünür ve görünmez kazâlardan, belâlardan koruyan ve her an çeşidli nimetler, iyilikler vererek yetişdiren Allahü teâlânın emr ve yasaklarını, yerine getirmekdir. Allahü teâlânın sevgisine kavuşmuş olan Peygamberlere, Evliyâya, âlimlere özenmekdir, uymakdır.

    İnsanın, kendisine sayısız nimetleri gönderen Allahü teâlâya, gücü yetdiği kadar şükr etmesi, insanlık vazîfesidir. Aklın emretdiği bir vazîfe, bir borçdur. Fekat insanlar, kendi kusûrlu aklları, kısa görüşleri ile Allahü teâlâya karşı şükr, saygı olabilecek şeyleri bulamaz. Şükr etmeye, saygı göstermeye yarayan vazîfeler, Allahü teâlâ tarafından bildirilmedikçe, övmek sanılan şeyler, kötülemek olabilir.

    İşte, insanların Allahü teâlâya karşı kalb, dil ve beden ile yapmaları ve inanmaları lâzım olan şükr borcu, kulluk vazîfeleri, Allahü teâlâ tarafından bildirilmiş ve Onun sevgili Peygamberi tarafından ortaya konmuşdur. Allahü teâlânın gösterdiği ve emr etdiği kulluk vazîfelerine İslâmiyyetdenir. Allahü teâlâya şükr, Onun Peygamberinin getirdiği yola uymakla olur. Bu yola uymayan, bunun dışında kalan hiçbir şükrü, hiçbir ibâdeti, Allahü teâlâ kabûl etmez, beğenmez. Çünki, insanların iyi, güzel sandıkları çok şey vardır ki, İslâmiyyet, bunları beğenmemekde, çirkin olduklarını bildirmekdedir.

    Demek ki, aklı olan kimselerin, Allahü teâlâya şükr etmek, ibâdet yapmak için Muhammed aleyhisselâma uymaları lâzımdır.

    Muhammed aleyhisselâma uyan kimse müslimândır. Allahü teâlâya şükr etmeye, yanî Muhammed aleyhisselâma uymaya da,ibâdet etmek denir. İslâmiyyet iki kısmdır:

    1 Kalb ile itikâd edilmesi, inanılması lâzım olanlar.

    2 Beden ve kalb ile yapılacak ibâdetler.
    Beden ile yapılan ibâdetlerin en üstünü namâzdır. Mükellef olan her müslimânın, günde beş vakt namâz kılması farzdır.
#18.10.2006 23:54 0 0 0