1sidelya

1sidelya

Üye
18.05.2009
Binbaşı
39.617
Hakkında

#20.05.2011 09:59 0 0 0

  • noimage



    Bilirsiniz,
    Çaresizliğe yine siz çaresiniz,
    Sevginiz, umut için gayretiniz, hisseden yüreğiniz,

    Samimi
    Halinizde ki teslimiyetiniz,
    Baharlara haber salan özleminiz,
    Kelebekler kadar zarif dirliğiniz sizin değerli ömrünüz.

    Nice canlar,
    Kan revan içinde çareye susayanlar,
    Hak adına, muhabbet cenahında sefilliğin ikliminde soluyanlar

    O kadar çok ki
    Etrafımızda kimi kimseden habersiz,
    İcbar edilen günü birlik nafaka mücadelesi
    Hissiyatımızı, muvazenemizi her gün tahrip diyor.

    Yaprağın güzelliğinde,
    hilminin ahenginde, çilenin güftesinde
    Sabrı ve kanaati bariz bir şekilde fark ederiz.

    Çok severiz,
    Dalar onsuz çok çaresiz deriz
    Hâlbuki zahir nazarıyla bu böyle anlaşılıyor.
    Bilmek, ihsana yetmiyor, tefekkür gerekiyor.

    Şifayı en iyi yaratan bilir, çaresi onun hükmüdür.
    Nefesler süreli bir ritimle kalbi teneffüs edilendir.

    Can,
    Korkulan zaman,
    An içinde değerini bulan hal,

    Kalbin ve ruhun,
    Vicdani sorumluluğun,
    Kalemde ki sorgunun,
    Kelamdaki anlatılanın aidiyeti için olduğunu,
    Hareket ve kuvvetin sahibini hissetmemizle orantılıdır.

    Sabır,
    Bunu tafsilatıyla anlamak için bir imkândır.
    Kanaat bu manada, aşkın umanında net sermayedir.

    Sevmek,
    Onu hak etmeyi bilmek,
    Yaratanı, kudretini, ayetlerini, ibretli hikâyelerini,
    Ezeli ve zahiri daha iyi anlamamız için bizleri bekliyor.

    Yaşamak,
    Yaratanın öngördüğü istikamette,

    Nefesin
    Müddetince,
    Sevginin karesinde,
    Hizmetin servetince,
    Nedenleri hikmetiyle,
    Çaresizliği şefkatiyle anlamaktır.

    İsminiz,
    Kızıma koyduğum bir isimdir,
    Payemdir, emanetim olan değerimdir,
    Ve suhulet içinde yerine tevdi edilmiştir.

    Biliyorsunuz,
    Hazreti Fatımanın
    Ve Asiye annemizin
    Halk tarafından konmuş sıfatlarıdır.
    İffetini ve namusunu koruyan, edebi koklayan candır.

    Siz şefkatle,
    Çiçeklerin renklerinde,
    Kuşların meşklerindesiniz,
    Lütfen ve hassaten siz bu gerçeği biliniz.
    Niyazımız ve selamımız size ve ayaliniz olsun.
    Sağlık ve afiyet halinizi bulsun, muvazeneniz bozulmasın sevgilerimle



    Mustafa CİLASUN

#22.04.2011 18:14 0 0 0

  • noimage



    Bazen....
    Nasılsa kendimi
    Alamıyorum doyasıya hıçkırmaktan



    Silik ...
    Duvarlara bakarak
    Anlam aramaktan mana solumaktan



    Korkarım...
    Hiddetle derinliğimde
    Kaybolmaktan, ben zaafı bakımından



    Boğulmadan...
    Darlığı yaşatan ağadan
    Ve sızarak ortalığı yasa boğdurmaktan



    Hiç bir...
    Hevesim olmadı
    Ne bağda ve nede bahçelerin şahında



    Hissedilen...
    Susuzluğun çardağında
    Mumla oralarda yetinerek kalırsam da



    Anamın...
    Ahına kalmadan
    Hazzı yaşamaya doymadan solsam da



    Babamın...
    Nazarında atiye
    Uzanıp baksam da, düşlerime kansam



    Gelen gitti ...
    Silinmeyenlerde
    Desenler, umuda nefesleri bak hasretti



    Murat...
    O nefesler için
    Sukuta haiz olacak hikmetli olan vakitti



    Kimlikler...
    Azimle silikleşti
    Kelimeler devşirildi elbette ki çok hazindi



    Lakin...
    Bir zamana nakşeden
    Hakikatti, nisyan bizim şenliğimizde şevkti



    Sabiler...
    Mefkûreli nesillerin
    Rengârenk açan hasbi çiçekleriydi bir filizdi



    Henüz...
    Takate ermeden kalpleri
    Bir düşünelim kimler tarafından şeritlenmişti



    Tahkiki...
    Mütemadiyen ötelendi
    Mukallit kimliği payelenerek onlara öğütlendi



    Umut...
    Solgunluğu vehmedildi
    Sabi zihinlerine zerk edilen varlık asliye dendi





    Mustafa CİLASUN
#22.04.2011 18:09 0 0 0

  • noimage


    "Çocuklar, Yirmi Üç Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlamaları için çalışmalarımız başlayacak. Bizim sınıftan iki öğrenci ATATÜRK'ÜN resmini taşımak üzere seçildi ama o iki arkadaşınız da, sizlerle birlikte stada ki çalışmalara katılacaklar. Sınıftaki bütün öğrencilere görev verildi. Bu bayram sizin bayramınız ve onu şanına yakışır şekilde kutlamak da sizin hakkınız"

    Diyordu Necati öğretmenim. Ben, Sinop'tan Havza'ya gidene kadar hiçbir bayrama katılmamıştım. Şimdi, bizim olan bayrama, bende katılacaktım. Mutluluktan gözlerim dolmuş, hıçkırıklar boğazıma düğümlenmiş, gözlerimden akan yaşı silebilmek için, anemin her gün yıkayıp cebime vermiş olduğu mendili almak için uzanmıştım. Mendilimi elime aldığımda, öğretmenim ile bir an göz göze geldik ve onun gözlerine baktığım anda, boğazıma düğümlenen hıçkırıklar, sesli olarak çıkmaya başlamıştı. Sınıftaki arkadaşlarım ve öğretmenimin, meraklı ama aynı zamanda şaşkınlık ifade eden bakışları bana dönmüştü.

    "Ne oldu kızım, birisi bir şey mi söyledi? Neden ağlıyorsun?"

    Hıçkırıktan, öğretmenime cevap veremiyor yalnızca " Öğretmenim" deyip susuyor, tekrar hıçkırıklara boğuluyordum.

    "Gel, seninle dışarı çıkalım. Elini yüzünü yıka, sakinleş, sonra ne olduğunu anlat bana"

    Öğretmenim elimden tutup, sınıfın dışına çıkarttığında, utanmış bir şekilde, öğretmenimin yanından koşarak uzaklaşmış, tuvalete gidip, elimi yüzümü yıkayıp tekrar dışarı çıktığımda, öğretmenimin beni kapının önünde bekler bulmuştum.

    "Gel bakalım küçük hanım. Neden ağladın? Arkadaşlarından birisi, sana bir şey mi söyledi? Yoksa ben mi, seni üzecek, kıracak bir söz söyledim bilmeden?"

    "Hayır öğretmenim. Onun için ağlamadım. Ben ilk defa bir bayrama katılacağım için heyecanlanıp duygulandım. Onun için ağladım"

    "İlk defa mı? Nasıl olur kızım? Geldiğin şehirde çocuk bayramı kutlanmıyor mu? "

    "Kutlanıyor öğretmenim. Ama biz katılmıyoruz. Kutlamalara, öğretmenimiz durumu iyi olan arkadaşlarımızı götürüyor. Köyde de, bayrak töreni yapıyor, şiirler okuyordu arkadaşlarımız. Ben hiç birine katılmadım. Siz " hepiniz katılacaksınız" deyince çok duygulandım. Benim kutlayacağım ve katılacağım ilk bayramım olacak bu bayram."

    Öğretmenim durumumu biliyordu. Ona daha önce anlatmıştım ve o bana " sen akıllı bir kızsın" demişti. Yeniden o anı hatırlamış olmalı ki, gözleri buğulanmış, dudakları titreyerek yüzüme bakıyor ama tek eklime söylemiyordu. İkimiz de biraz sakinleştikten sonra tekrar sınıfa girdiğimizde, tüm öğrenciler soran gözlerle bize bakıyordu. Sınıf başkanı olan Ülkü, daha fazla dayanamamış;

    "Öğretmenim, arkadaşımız neden ağlıyor? Biz bilmeyerek onu kırdık mı yoksa?"

    "Hayır kızım arkadaşınız kırılmamış, duygulandığı için ağlamış. Bu zamana kadar hiç kendi bayramını kutlama törenine katılmamış. Bu bayram katılacağını duyunca duygulanmış, onun için ağlamış"

    " Öğretmenim, Türkan'a nerde görev verildiğini söylediniz mi?"

    "Henüz söylemedim, Şimdi bu haberi duyduğu zamanda ağlar diye korkuyorum."

    "Ağlamam öğretmenim söyleyin, benim görevim ne?"

    "Sen ne olmasını isterdin? "

    "Ben bütün öğrencilerin, bütün bayrakların önünde ilk sırada ATATÜRK'ÜN resmini, gururla taşımak isterdim"

    "O zaman istediğin oldu kızım. Arkadaşın Hüseyin ile birlikte sen taşıyacaksın ATATÜRK'ÜN resmini. İkinizin boyu uzun. Onun için siz seçildiniz. Kıyafetlerinizi okul yaptıracak. Müdür bey sizi bekliyor odada, ölçülerinizi verip gelin. Yalnız şu da var. Stada geldikten sonra oradaki toplu gösterilere de katılacaksınız."

    Öyle mutluydum ki, sınıftan nasıl çıktığımı, ne zaman müdür beyin odasına geldiğimi hatırlamıyordum. İlçede var olan tüm okulların ve bayrakların önünde ilk sırada biz yürüyecek ve bize bu günleri armağan eden ATATÜRK'ÜN resmini onurla taşıyacaktık. Her gelen, önce ATATÜRK'Ü ve hemen ardından bizi görecekti.

    Bu benim için öylesine büyük bir mutluluktu ki, ilk defa çocuk olmanın değerini anlıyordum. Henüz yaşım küçüktü ama ATATÜRK ne yapmış, neden bize bu bayramı armağan etmiş hepsini biliyordum. O benim önderimdi ve ben ne olursa olsun bana gösterdiği yolda yürüyecektim. Büyük annem, ATATÜRK'Ü anlatırken, gözlerinde yanan ışığı hiç kaçırmaz,, kurtuluş savaşını nasıl kazandığımızı, yediden yetmişe bir ülkenin var olması için mücadeleye nasıl katıldığını ve o Mavi Gözlü Devin ülkede yapmış olduğu devrimleri anlatırken, nefes almadan dinler, tekrar tekrar anlatması için yalvarırdım. Şimdi, o Mavi Gözlü Devin resmini bir arkadaşım ile birlikte ben taşıyacaktım.

    Üç haftalık sıkı bir çalışmadan sonra bayram gelmiş, sabahın ilk ışıkları ile okul bahçesinde hepimiz toplanmıştık. Üstümüzde, bu zamana kadar hiç giymediğimiz kıyafetler, ayağımızda bembeyaz, bez ayakkabılar, elimizde Ulu Önder ATATÜRK'ÜN resmi, en ön sırada, başımız dik, gururla yürürken yalnız ve yalnız önümüze bakıyor, bizi izleyen insanların önünden nefes bile almadan geçiyorduk. Stada geldiğimizde elimizdeki resmi, orada bekleyen arkadaşlarımıza emanet edip, gösteriye katılmış, büyük alkışlarla gösterileri bitirmiş ve yine aynı sırada okullarımıza geri döndüğümüzde, okul bahçesindeki sürpriz, hepimizi şaşırtmıştı. Okul bahçesini, öğrenciler bayramlarını kutlarken, büyükler süslemiş, evlerinde yapmış oldukları yiyecekleri taşımış, masalar hazırlanmış, müzik ekibi gelmiş bizi bekliyorlardı. . Okul bahçesi hınca hınç dolu idi ve büyüklerimiz bize hizmet ediyordu. Kurtlar gibi aç olduğumuz için, her birimiz yemeklere saldırmış, karnımızı doyurduktan sonra kendimizi eğlenceye vermiştik. Sokakta ne kadar çocuk varsa herkes okul bahçesindeydi ve bayramlarını alabildiğine kutluyorlardı. O eğlence içinde akşamın ne zaman olduğunu bile anlayamamıştık.

    Bin dokuz yüz yetmiş altı, yirmi üç Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk bayramını alabildiğince kutlamanın vermiş olduğu mutlulukla evlerimize çekilmiş, her birimiz yorgunluktan uyuyakalmıştık.

    O yıl ve bir sonraki yıl aynı şekilde kutlamaları yapmıştık ve ben çocuk olduğumu Havza'da bir kez daha anlamıştım.

    Günümüzde yine çocuk bayramlarını üst tabakadan çocuklar kutluyor, çalışmaktan elleri nasırlaşmış, dayaktan vücudu morarmış, uyuşturucudan beyni düşünemez hale gelmiş, açlıktan adım atacak hali kalmamış, kapı önlerinde birkaç dakika oyuna daldığında kaçırılıp, ya dilenci yapılmış ya da organları alınıp bir köşeye atılmış, on üçünde bez bebek ile oynaması gerekirken, kendi bebeği ile oynayan kızlarımızın küçücük omuzlarına hayatın yükü öyle bir inmiş ki, onlar taşımaya çalıştıkça, altında kalıp ezilen binlerce çocuğumuz ne bayram biliyor, ne sevgi, ne şefkat. Ve biz geleceğimiz dediğimiz çocuklarımızın elinden tutmuyor, her gün biraz daha karanlıkların içine itiyoruz büyük bir hızla. Yok ediyoruz hayallerini, umutlarını. Kâbuslara çeviriyoruz rüyalarını ve hâlâ onlara " siz geleceğimizsiniz" diyerek sıvazlıyoruz sırtlarını ama hiç sormuyoruz kendimize "Size ne verdik ki, ne istiyoruz? "diye.

    Bu gün Sivas'ta ilköğretime giden yedi tane kızımızın, okul müdür yardımcısının da içinde bulunduğu yüzlerce kişi tarafından tecavüz ve tacize uğradığını okuduğumda, yaşadığım acı, duyduğum öfke, çocuklarımızın içine düştüğü durumu gördüğümde, ilkokul dördüncü sınıfa giderken yaşadığım bu güzel anıyı paylaşmak istedim sizlere.

    "Övünün büyükler, sevinin küçükler Yirmi Üç Nisan Kutlu olsun"

    Ne büyükler kendileri ile övünebilirler, ne küçükler karanlık geleceklerini gördükleri için sevinebilirler. Çocuklarımıza bu kadar bitmiş bir dünya bıraktığımız/ bıraktığınız için utanın büyükler.

    "Çocuklarımıza ve gençlerimize vereceğimiz tahsilin hududu ne olursa olsun, onlara esaslı olarak şunları öğreteceğiz.:
    1)Milletine,
    2)Türkiye Devletine,
    3)Türkiye Büyük Millet Meclisine;
    düşman olanlarla mücadele lüzumu fertlerin bu mücadele gerekleri ve vasıflarıyla dayanmaya milletler için yasama hakları yoktur. Mücadele; mücadele lazımdır." Mustafa Kemal ATATÜRK

    Tüm çocuklarımızın Yirmi Üç Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk bayramı tüm kalbimle kutluyorum.




    Onurumsun...
#22.04.2011 17:57 0 0 0
  • noimage



    Yaşadığı şehir gibi, gizemliydi.

    Bir mevsim gibi; bazen çiçek açar, bazen şimşek olup gürler, kimi zamanda gri bir bulut gibi; içine kapanırdı genç kız...

    kapalı bir kutu gibiydi sanki

    Onu böyle içine kapatan şeyler neydi ?
    Bu soruların cevabını bulmak için çırpınıp duruyordu genç adam


    Aynı şehirde yaşıyorlardı...Şehrin dumanlı havasını beraber soluyorlardı... Bazen de sanki apayrı bir dünyada yaşıyor gibi; farklı düşünüyor, bir birine zıt kutuplarmış gibi bir hal alıyorlardı nedense

    Anlamaya çalışıyordu adam onu... Anlamak için, duygularına , eğilimlerine , kısacası; sosyal alandan tut, her alanda ; ona yakın olmak, sorunlarını paylaşmak; ağladığında ağlamak , güldüğünde gülmek istiyordu onunla hep genç adam...

    Genç adam onu anlamaya çalışırken, onunda kendisini anlamasını, tanımasını istiyordu...



    Uzun bir süredir tanışıyorlardı genç kızla...Saatlerce sohbet eder, bazen sessizleşir; uzun bir sessizliğe dalarlardı

    Genç adam, hep gülsün isterlerdi...Acıları, mutlulukları beraberce paylaşsın isterlerdi...

    Çoğu geceler, kendi kendine düşünürdü adam
    Konuştuğu genç kızın, kendisine olan bu soğukluğunun sebebini bulmaya çalışırken, bir yandan da sorular sorardı kendi kendine genç adam

    Nerede yanlış yapıyordu acaba?



    Kız, bir ay kadar güzeldi Öyle güzeldi ki İ; bir güneş gibi, ıstırdı sanki güzelliği genç adamı

    Olgundu genç kız, efendiydi

    Sırf bu yüzden genç adamın hayranlığını kazanmıştı belkdi de


    Genç adam ona karşı kayıtsız değildi...
    Kıza bir türlü açılamıyor, duygularını ortaya dökemiyordu genç adam

    Aslında korkuyordu belki de.. Duygularına karşı en ufak bir karşılık bulsa, belki daha kolay olacaktı her şey
    Ama olmuyordu işte

    Bir seferinde kendini toparlayıp tam derdini anlatmaya çalışacaktı ki, kız; onu bozar gibi , ters cevaplar vermiş, söylediğine pişman etmişti Bu yüzden, cesareti kırılmıştı sanki
    İçindeki o heyecan, coşku, tuhaf bir burukluğa dönüşürken , umudunu yitirir gibi oldu o anda

    Onunla bir film izlemek, sohbet etmek , beraberce hoş vakit geçirmek için hep bekledi durdu genç adam

    Sabırla

    Umutla

    Bu bekleyiş, sanki uzun bir gecenin ertesinde , üzerine doğacak bir güneş gibi mutlu edecekti belki de genç adamı

    Yada, genç adamın aklındaki, bütün karışıklığı aydınlatacak, kendisine sorduğu soruların cevabını bulacaktı

    Yada, bir ilişkinin filiz açıp yeşermesi, yada belki de, tam tersine; susuz kalmış bir çiçeğin kuruması gibi, hüzne boğacaktı genç adamı

    Ama o gece de hüsranla bitmiş, yine bir ışık gelmemişti kızdan.

    Genç adam ümidini yitirmiyor, kendini her defasında toparlamaya çalışıyor, bir hamle daha yapıyordu
    Savaşmaya, genç kızın kalbini tuş etmeye kararlıydı

    Umutlarını bir dahaki sefere erteleyip, yatağına uzandı
    Yorgun ama ümitliydi

    Bekleyecek, genç kızın kalbini kazanmaya devam edecekti

    Zamana bırakacak, bekleyip görecekti

    Zaman en iyi ilaçtı çünkü

    Bu iş ya mutlulukla bitecek, yada hüsranla sona erecekti

    Tıpkı, bir filmin sonunu beklemek gibi




    kül_grisi
#22.04.2011 17:52 0 0 0
  • noimage



    herkes beni suçladı belki haklı yönleri vard ama hiç kimse bilmedi ki ne yaşadığımı;ne hisettiğimi içimdeki yaralara bant yetiştiremezken yanımda hiç kimse yoktu onca kalabalığın içinde hep yalnzdım.ağladım günlerce gecelerce ağladım kimseye anlatamadım


    biliyorum anlatsam anlamazdı kimse beni
    yine suçlarlardı yine kırılırdım üzülen ben olurdum herzamanki gibi.ama yüreğim beni bırakmadı yalnızlığım beni bırakmadı
    beni hep anladı dört duvar sesim oldu


    nefes alamadm zaman zamanbelki çok çaresizdim çok acıyodum.. ama dayandım pes etmedim kırık dökük umutlarımla tutunmaya çalıştım hayata,yanmda hiç kimsem yktu ne ailem ne sevdklerm;seni neden seviyorum biliyormusun? yalnzlığımda hiç kimse yokken sen vardın her anımda beni hiç suçlamadın bırakmadın hep anlamaya çalıştn;sana neden kırgnım bilyrmusun anne? beni hiç anlamaya çalşmadın hep insanlar ne der? dedin

    benim mutluluğum başkalrından dahamı önmliydi anne? Söylesene başkaları nerden biilrki ne yaşadığımı? sen bile anlamdınki başkası nasl anlasın? acımı kederİmi...

    bilioyrum... baba kırgınsın bana ama yaşadıklarımı bir anlayabilsen içimdeki yaralarımı bir görsen acımı bir bilsen inan nasıl dayandın kızım? derdin;ama biliyorum anlayamazsın

    sana kızmıyorum çünkü sen değil kimse anlayamaz yaşadıklarımı

    çok canım yanıyor baba.. ama ne olur anlayamasanda beni affatmeye çalış inan bana ne olur!

    çok acı çektim yeri geldi yalnzlğımda kayboldum sana anneme çok ihtiyacım vardı ama yoktunuz

    ,ölmek istedim çok defa,ama bu acıyla yasayamazdınız biliyorum dayanamazdı yüreğin... beni çok seversin biliyorum kırgın olsanda bana;anne baba sevdiklerim kendi mutluğum için yaşamak için vazgecmek zorundaydım biliyorum belli etmesenizde çok kırgnsınız bana;ama affedin beni ne olur

    özür dilerm sevdiklerm böyle olsun istememştim çok farklı olur sanmştım yanılmışım ,..
    hayat bu bilemiyorsun ki ne getireceğini ?

    Ama zaman dönmüyor işte geri
    hepinizi çok seviyorum

    ne olur affedin beni

    kızınız





    kül_grisi
#21.04.2011 16:21 0 0 0
  • Konu: Ah Çilelim

    noimage



    ilk filizimdin...

    bahar gelince toprağa ekilen bir fidan gibi gecelerime ektiğim...

    sen benim kelebeğimdin...

    kanatlarında uçtuğum...

    sen benim baharımdın...

    yüreğimde çiçekler açan...

    sen benim her şeyimdin...

    kolum , kanadım, mutlulukları yaşatan...


    uzaklarda da olsan kalbime yakındın ...

    benimle ağladın , benimle güldün...

    bahçemdeki sümbül, sabahlarıma öten bülbülümdün sen ...


    çileli yolları beraber geçtik...

    anca beraber kanca beraberdik hayatın engebeli yollarında...

    şiirler , şarkılar mırıldanırdık gurbet yollarında hatırlıyormusun yar?


    hayat savururken iki yana bizi, direndik yaman rüzgarlara seninle ...

    yıkılmadı sevgimiz...

    direndik biz...!!


    kırılsada yüreğimiz...

    gücensede...


    mutluydu gecelerimiz..

    ah sevgili...

    bilsen sana olan sevgimi...?

    anlatabilsem...

    anlasan yada...

    içimdeki yangınını yar?




    döktüğün her gözyaşına kıyarmıydım ...?


    kör olsun gözlerim seni sevmiyorsam yar...

    tutmasın bu eller , ayaklar...




    ah çilelim...

    şanssız kelebeğim...

    aramızda denizler dağlar var...

    uçurumlar...


    ellerim ellerini özlerde...

    kader denen bir şey var....................................................



    kül_grisi
#21.04.2011 16:18 0 0 0
  • Konu: Ada
    Geniş caddelerin bitip gittikçe azalan yol ve evlerden sonra, seyrek ağaçların perspektif yaptığı, asfaltında kasisler olan köy yoluna saptım. Küçücük tepelerin birinin başladığı yerde biri bitiyor. Serpiştrilmiş evler bir kaybolup bir görünüyordu. Muhtemelen toprak kokuyordu her yer. Ve belki ahırdan yayılan tezek kokusu.

    Artık kasisli asfalt tükendi gibi. Şimdi, şose asfalt ve kasis karışımı bir yolda, yol boyu yüksek bahçe duvarlarıyla çevrili evlerin arasından geçen daracık yolların kıvrımında her an bir canlıya çarpma korkusuyla önde rüzgar arkada tozu toprağa karıştırıp gidiyorum.

    Bu yüksek duvarların arkasında ne tür bir dünya var diye de içimden geçirmeden edemiyorum.

    Belki, avlunun bir kenarında, çalı çırpıdan yakışmış ateşin üstünde, sacda, alevin harı yüzünü kızartmış kocaman elli, kocaman gövdeli bir anadolu kadını en anaç haliyle, artık hiç de zor gelmeyen mahirane hareketlerle gözlemeyi çeviriyor. Dirseklerini dizlerinde, dizlerini karnında toparlamış. Bir diğeri una bulanmış sofra bezini yarı beline kadar çekmiş, seri hareketlerle göz açıp kapayıncaya kadar hamuru çarşaf çarşaf oklavaya doluyor. Ve kabaran iştahlarıyla, kırmızı yüzlü, çekingen, durağan bozkır çocukları, gözleme bekliyor

    Ya da; avlunun bir kenarında, isten kararmış taşların ortasında, zayıf ateşi canlandırmaya çalışan, kollarını bembeyaz dirseklerine sıvamış, kazandaki çamaşırı tokaçla bastıran yemenisi ter, eteği ıslak bir başkasıAz sonra çivide bulanmış uçuk mavi patiskalardan yelkenler takılacak çamaşır iplerine.

    Belki de, yüksek duvarlı avlunun içinde, kocaman elli, kocaman gövdeli kadınlar, küçük meyve ağaçlarının gölgesine sığınmışlar, semaverde kaynamaya devam eden çaylarını ince belli bardaklarda kıtlama şeker tadında, sohpetleriyle yudumluyorlar. Ellerinde, avuçlarında kaybolmuş gibi işledikleri oyaları var. Dünyanın tüm renkleri bu oyalarda. Ve umutları. Ve yarın hayalleri. gelinlik kızların çeyizleri, konu komşuya hediye mahiyetinde göz nurları. Derin sohpetleri var mutlaka, hararetli hararetli hep bir ağızdan konuşuyorlar. Ne duvarın ardından geçen sesler, ne çocukların sıkılmış ağlamaları engel olamıyor.

    Duvarlarla şekillenmiş köy yolu, evlerin seyrekleşmesiyle ferahlıyor. Az sonra bahçesinde kiraz, ayva, elma, ceviz ağaçları olan küçük bir bağ evinin önünde duruyorum. Burası benim hayalim.

    Demir kapının eşiğinden, beyaz badanalı duvarları, ahşap pencerelerinde rengarek minik minik çiçekli perdeleriyle beliren evin önüne kadar gelen, taşlı yol. Sıralı, sağlı sollu ortancalar, fesleğenler, aslanağızları ve güllerle bezeli avlu kenarı. Yazın en hararetli günlerinde buz gibi kaynak suyuyla doldurulmuş beyaz fayanslı havuzda yemyeşil duru su. Elimle dalgalandırsam.

    Ceviz ağacının yarı gölgesinde sıra sıra domates, biber fideleri. Çiçek dökmüşler çoktan. Her bir yaprağını tek tek koklasam, yüzüme sürsem. Domates kokusuna bulansa yüzüm. Akşamları, Kuyunun suyuyla yağmurlar yağdırsam üzerlerine. Saatlerce köklerindeki otları ayıklasam, çapalasam ve toprağa oturup farketmesemde büyümelerini izlesem. Tatlı bir yorgunluk çökse omuzlarıma.

    Evin arka cephesine yapılmış kümesten gelen tavuk çağırmalarına bir süre cevap vermesem. Gittikçe genişleyen şiddetiyle serzeniş devam etse. Uyuşukmuşcana taş yoldan beyaz evimin kapısını açsam. Üst kata çıkan merdiven boşluğunda bitmiş sıvı yağ kutusundan buğday koysam kucağıma. Yemlesem. Sabahları hasır sepetle yumurta toplamak ne güzeldir kimbilir

    Beyaz evin girişinde, gün ışığı ağaçlarca nispeten engellenmiş sıcacık bir oda. Her yanı sevgiyle döşenmiş. Geniş sedirlerinde pamuktan döşeklerin üzerini kaplayan kalın basmadan iri çiçekli örtüler ve çiçeklerin renginde yastıklar. Yerde yeşil renkli bir kilim. Köşede ahşap bir masa. Masanın üzerinde işlenmemiş bakırdan vazo, içinde bahçeden toplanmış çiçekler. Pencerelerde yarı aralanmış göz kapakları gibi mayhoş sardunyalar.

    Merdivaenleri çıkınca, çatıdan bozma, penceresiz bir oda.Belki bir köşe

    sinde şömine barbekü.Köşeden köşeye yerleştirilmiş sedirlerin üstü, yastıklarla dolu.Sıcak yaz günlerinde yere uzanıp, kollarımı başımın altına alıp yıldızları seyredebileyim diye.

    Ve çatının kalın kalaslarına bağlanmış hamak ipleri.Rüzgar bir baştan girip bir baştan çıkarken ninniler söyleyecek bana.

    Zaman zaman çıkıp gidebileceğim, anahtarı bende olan bir kapı.Beni beklediğini bildiğim minderlerim yerlerde salaş salaş. Sedirlerimin çiçekleri hiç solmayacak. Ve mavi renkli kuş avludaki ceviz ağacının dallarına ben gelince yine konacak. Utangaç çocuk gibi saklanıp bana ''hoş geldin''diyecek.

    Kuşluğun ilk sesleriyle, odaya doluşan güneş ışıkları'' kalk artık'' deyip dürtüyor. Derin bir nefes çekiyorum, ciğerlerime demir kapının üzerindeki hanımellerinin kokusu doluyor. Gece boyu yıldız kovalamaktan yorgun düşmüş gözlerim açılmamaya kararlı. Biraz tembellikten ne çıkar.

    Ruh nasıl bir şey? Suya girdiğinde beden irkilip zindeleşiyor. Maddi bir boyutu varmış gibi döküyor safralarını suya ve hafifliyor. Yerçekimi yok artık. Suyun kaldırma kuvvetinin ellerine teslim bedenim. Yüzüm yıldızlara dönük ama bulutlar geçiyor altından şekil şekil. Mavi patiskaya serpiştirilmiş pamuk tarları. Çukurovada peçeli bir işçinin elleri değiyor gökyüzüme. Karartma gecelerinden çıkmışcana açım aydınlığa. Doğrulup bırakıyorum tembel düşlerimi küçük yeşil okyanusumda. Sudan ayak izlerim buharlaşacak ardımsıra. Arınmış ve uyanmış bedenime günaydın

    Tavukların şarkıları buğdaya dair. Bu kadar mı naif olur istemek. Herbirinin gagasından öpesim geliyor. Ellerini arkaya atmış doğumhane kapısı babaları gibi aceleci, huzursuz, tedirgin ama umutlu bekleşiyorlar. Suya bandırılmış ekmek ve buğdaydan oluşan mükellef bir kahvaltı bu gün sancılı voltaların ödülü.

    Buğday türküsü bitti, yerini allegro çocuk şarkıları aldı. Ne kadar keyifliler.

    Küçük taşlarla bezeli yolum, domateslerin yanına götürüyor beni. Zayıf kollarından en büyük kırmızıyı seçiyorum. Nasılda güzel kokuyor. Yüzümü sürüyorum yapraklarına. Bir günlük sakal gibi yanaklarıma değiyor pürüzü. Ve siniyor kokusu en güzel kolonyalar gibi.

    Kıvrım kıvrım biberler çengelleriyle ''gel''diyor. Gidiyorum. Almamak olmaz. Bir kaç tanede biber. Kırmızının yanına yeşil de çok yakışıyor.Çay suyu çoktan fokurdamış hatta taşmıştır ocağa. Taşların üzerinden seke seke gidiyorum mutfağa.. Şükür ki sadece fokurduyor. Çayla buluşuyor demlikte kaynar su ve harika bir koku yükseliyor buharında. Kısık ateşte kendine gelmeli artık harareti.

    Masama koyduğum domatesim, biberim, peynirim, zeytinim ve kuş seslerim Bir sıfır önde başlıyorum bu gün güne.

    Okyanusumun içinde olduğu küçük bir ada kurdum burada.

    Yağmur yağacak.Yaz yağmurları ne güzel olur. Islansan bile üşümezsin.

    Toprak kokusuyla dolar hava.Gıdıklar adete seni içeri sokmaz.Tepeden tırnağa suya kesersinde kurumak gelmez içinden.Gün tembel olma günüm anlaşılan.

    Hamaktayım.

    Rüzgar sallıyor beni.

    Şiir yağıyor gökyüzünden.

    Kuşlar bile sustu.

    Uzaklardan gelen yabanıl sesler yenik düştü yağmura.

    Şimdi bir avcı yıkanmış yaprakların ardına gizlenmiş ceylanı vurmaktan vazgeçti.

    Tutsaklığından sıyrılmış bir tırtıl, kelebekselliğini yaşamak için yanlış bir gün bile seçmiş olsa, yağmur tadında kanatlanacak ilk ve son kez

    Hiçbir şey söylemek gelmiyor içimden. Büyü bozulacakmışcasına kaçıyorum sesli kelimelerden.

    Yağmurdan bir damlaymışım bende




    kova270167
#21.04.2011 16:10 0 0 0


  • noimage


    Keskin bir viraj. Sağı, dik bir yar, solu dağ yamacı.Ara ara, korkuluklar korkutmuyor beni.Karanlığı zorlayan kedi gözleri sadece nostalji.

    Kırk yaşım, hayatı alabildiğine kavramaya ve kendimi yaşamın içinde bir yerde oturtmaya çalıştığım, biraz ergene benzeyen tuhaf yıllarım olacak sanırım, hayatımın varsa önümde ki yıllarımda.

    Bir şeyler olabilme çabasıyla geçen ilk gençlikten sonra, telaşeyle geçen orta yaşlarımı farketmeden tükettim.Evliliğin sorumluluğu, çocuklarımın ilk yaşları, okulları, diplomaları, günlük koşuşturmacalar derken, ''ben nerdeyim?'' sorusunu sormaya hiç vaktim olmadı. Ben tabi ki her anın içindeydim ama sanki süregelen bir tekrarı yaşar gibi yaşadığım için olacak ''bir daha yaşasam farklı yaşardım'' lafı saplandı kaldı beynimde.

    Ailem için var olan ben kendim için ne kadar vardım? Ya da ''ben'' için olmalımıydım? Geleneksel olarak ben ailemin herşeyi olmalıyım, kendimi , ikinci hatta üçüncü ve hatta çokuncu plana atmalıyım. Anne ailesi için vardı çünkü.Anne, sevdiği ve sevmediği şeyleri ailesine göre seçer, erteler yaşar. Annemin gerçekten nelerden hoşlandığını hiç bilmedim ben. Sadece gördüklerimi bildim. Bizimle gülen, bizim için üzülen bir kadın. Gerçek korkuları nelerdi, nelerden mutlu olurdu yapabilseydi? Erken kalkan, evi çeviren, günün, günlerin kaygısıyla sürekli koşturan, koşturdukça kırışıklıkları artan ve saçları beyazlayan bir kadın. Ertelediği hayalleri olmuştu mutlaka. Çocuklar büyüsün yaparım dediği...Çocuklarla beraber kendininde büyüyeceğini hesaplamadan.

    Yaşını almış insanların nasıl donuk gözlerle baktıklarını gördüm pek çok kez. Ertelenmiş yaşamların pişmanlıklarını gördüm sanki. Bir kuş uçumu geçen yıllar arkasında kanat izi bile bırakmaz.

    Gözümün görmek, kulağımın duymak istediği yerler sesler var. Ayaklarım arnavut kaldırımlı dar sokaklarda işlemeli taşları olan cumbalı evlerin sokaklarında oralıymışcasına yürümeye aç. Ya da, dingin bir göl kıyısında, sırtımı ağaca verip, gölün yanağına düşmüş aksinde kaybolma isteği. Sessiz, durağan. Sadece yaprağın rüzgardaki hışırtısı, kuş sesleri ve hatta börtü böcek gürültüsü.

    Ve ya da, aylak adımlarla soluduğum şehrin, soluk alan tüm sokaklarında duvar yazılarını okuyarak, mahalle sohpetlerine şöyle bir ilişerek ve az da olsa, sokaklarda oyun oynayan çocukların toplarına, iplerine bir el atarak gülümsemek...

    Sayılı adımlara hapsolmuş kısır geçen günlerin içinde daralan ruhum, çok mu şey istiyor bilmiyorum. Gündelik koşuşturmacalar içinde adımlarımın gittikçe yavaş ve isteksiz atmaya başlaması eşyanın yer değiştirmesiyle geçmiyor. Tencerelerde değişen yemek günüme tat katmıyor. Yinelenen tembihler, asılıp toplanan, ütülenen çamaşırlar arındırmıyor ruhumu.

    Ve çelişkiler.

    Bu aileme haksızlık mı?

    Ben iyi ibir anne değil miyim?

    Çocuklarımın mutluluğu beni de mutlu ediyor tabiki.Ama, atılmamış adımların huzursuzluğu içimde kol gezerken kafesinde bir aslan gibi bir o yana bir bu yana çırpınıyor bir şeyler. İçten içe körelen bir bıçak gibi paslanmayı bekliyorum sanıyorum. Üzülüyorum. Kendime darılıyorum. Bazen kızıyorum da.

    Hayatı bilinen gibi yaşamayı kabul etmiş olsaydım bu çelişkilere düşmezdim belkide. Az soru= az cevap= mutluluk. Çok soru= Çok merak= Doyumsuzluk.

    Her şeye yetişebilen sonsuz bir yüreğimin ve ellerimin, ayaklarımın olmasını isterdim...



    Alıntı
#21.04.2011 16:08 0 0 0
  • Suskun bir akşamüstü, karanlık vurunca pencerenin sekiz kareye bölünmüş camlarına,tahta örtülerin kapanma vakti gelmiştir artık.

    _Ali pencereleri kapat!..

    Duysada duymaz bir edayla ekranın kaşısında aheste hareketlerle istemsiz yeltenmeler...

    _Ben kapatırım baba!..

    _Sen dur! Ali kapatacak!..

    Bir kaç gün önce parmağına takılan halkayla artık başka bir zincire bağlanmış olduğu gerçeği içini acıtıyordu babanın.Sarı kelebeği kozadan çıkmış uçmaya hazırlanıyordu göz göre göre...

    İki yaşındayken yine böyle bir pencere düşmüştü de başına,akşam eve gelipte'uyuyor' dendiğinde yatağın yanına gelip 'bakmıştın yüzüme mavi mavi' diye anlatırken gözleri bir kez daha dolmuştu babanın...Sarı kelebeğinse kanatlarından tozlar dökülmştü uçmayası yarınlara...

    Sanki milat geçmişti, kaldırımın başında akşamüstleri babasının yolunu gözlerdi. Sığırtmaçların bıkkın eşeklerin sırtında, ince çubuklarıyla dehledikleri yorgun ayakları, vakur görünüşlü, ağır adımlı manda sürüsü takip ederdi.Çok geçmez, kaldırımın bittiği yerden iki adam belirirdi.Elleri arkada, yüzleri önce belli belirsiz, sonra gülen...Yalınayak uçardı sarı kelebek,kozasında henüz kanatsız.Düş gibi.Dolanırdı, abide gibi gördüğü babasının bacaklarına.Nefti kokusunu içine çekerdi.Ne çok özlerdi...

    _Babaaa!beni uçursanaaa.

    Babasının belinden kepi alır küçük kafasına geçirirdi.Tereği mavi gözlerini yeşile boyardı, hiç bıkmadan mızıldanırdı;

    _Baba, no'luuurr...

    Kavrayıverirdi belinin üstünden, akşam güneşinin eflatuna boyadığı göğe değdirirdi başını.Belki de kelebekliği o günlerden kalma...

    Sus pus olmuş zaman.Tahta döşemeler üzerine bastıkça canı yanar gibi ses çıkartıyor.Babanın gözleri bir kez daha hasretlere gebe...Dokunulsa bendini aşacak bir yeşilırmak.

    Yola çıkıldı bir kere.Gitmek gerekir.Menzili,yansada ışıktır,kanatların...

    Dile gelmeyen sevgiler kesişiyor sık sık bakışlarda.Mahzun bir gelin,'yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar' diyor, kına çalınırken ellerine...Israra ne hacet, gözyaşıda nihayetinde damla değil midir o da bulur yolunu dökülür ak mendillere...

    ' Kokum, parmak izlerim, sesim size emanet.Ve kokunuz;sesiniz bende saklı...'
    diyor, dayanılmayası gidişinde sarı kelebek.

    'kanadım hara değdi
    yüreğim yara değdi
    lokman bana neylesin
    ayrılık cana değdi'

    'Yaşayacağım tüm yarınlarımdan fergat ediyorum.Avcuma yaktığım kınam mührümdür...'





    kova270167
#21.04.2011 16:03 0 0 0

  • noimage


    Uzun zamandır ayrı kalmış, hasretinle yanıp kavrulmuştum. Ayrılık ne kadar zormuş Bunu; sen, gel benim yüreğime sorNeler çektiğimi, karanlık dehlizlerde sararıp solduğumu nasıl bilebilirsin? Bilemezsin!

    Yıllar öncesi, Karadeniz'in hırçın dalgalarında savrulup gitmiştik, ayı ayrı sahillere. Seni yıllarca aradım. Hırçın dalgalara sordum. Sahildeki kumlara kalp çizip, içine de isimlerimizin baş harflerini yazdım. Her dalga gelişinde; çizdiklerim silinmiş olsa da ben yine dalgalara inat çizdim, durdum.

    Rıhtıma yanaşan gemilerde hep seni aradım. Gözlerim, seni sordu gelen yolculara:

    - Sevdiğim yok mu? Diye.Sahile demir atan gemiler, dolu olmasına rağmen;benim için hep boştuNe yazık ki; bir tek sen yoktun gelenlerin içinde.

    Sabah yakamozlarında; teknemle denize açıldığımda, senin hayalin yansıyordu gözlerime. Efil efil esen dalgalar, senin şarkını kulaklarıma kadar mırıldanıyordu:

    Gözlerimde gözlerin
    Kalbimde aşkın
    Ellerimde ellerin
    Ölene dek seninleyim."

    Senin yokluğunla birlikte, ağlarıma balıklar gelmez olmuştu bir tanem. Her tarafım kuruyup adeta verimsiz bir ağaca dönmüştüm. Kuşlar bile konmuyordu dallarıma.

    Seninle birlikte olduğum zamanlarda ise; her şey farklıydı. Doğa, bütün bereketiyle üzerimize yağıyordu . Ağlarım, dolup dolup taşıyordu. Seninle birlikte, denizin dalgaları okşuyorken saçlarımı; sevinç çığlıkları atıyor, kendimden geçiyordum. Mutluluktan bulutların üzerinde uçuyordum adeta.

    Bazen denizin derinliklerine dalış yaptığımda; başıma gelebilecek "vurgun yemek" riskini bile göze alıyordum. Senle olunca; korkusuzdum. Senin nefes alışını yakınımda hissettiğimde; hiçbir engel, benim için aşılmaz değildi.

    Senin yokluğunda ise; denize dalış yapmasam da; her gün vurgunlar yemekteydim. Sensizlikle; uzun yıllarım, hep böyle derbeder geçip gitti.

    Nihayet, olanlar olduYapmış olduğum dualarımı, Allah'ım benden esirgemedi,bu zavallı kulunun yüzüne güldü. Yıllar öncesi; birbirimizi, acımadan ayrı sahillere savuran korkunç dalgalar, şimdi aynı sahilde tekrar kavuşturdu. Yıllardır çektiğimiz hasretlik bir anda bitti. Karadeniz, artık ikimize de söz verdi:

    "Bir daha sizleri ayırmayacağım!"

    Ayrıyken; ikimizin de aklar düşmüş saçlarına, şakaklarımıza karlar yağmış. Varsın olsun be sevgilim. Ne kadar yaşlanmış olsak da; yüreğimiz hala gençliğimizdeki gibi kıpır kıpır

    Hadi gel! Sayılı günlerimizin tadını çıkaralım. Sahilde el ele birlikte yürüyelim. Çıplak ayaklarımızla dalgaların içine doğru koşalım. Biz denize doyalım, deniz bize. Hayat güzel, bunu birlikte yaşayalım.

    Hadi gel!..Ömrümüzün nihayetinde; kumsallarda çılgınca sevişelimGüneş,battı batacak;ufkun kızıllığında şarkımızı bir daha söyleyelim:


    Gözlerimde gözlerin,
    Kalbimde aşkın,
    Ellerimde ellerin,
    Ölene dek seninleyim

    Sensiz, yıllarca anlamsızca yaşamaktansa; seninle olmak ve seninle bir gün dahi doya doya el ele, göz göze, sahilde yürümek mutlulukların en anlamlısı olsa gerek

    Seninle olmak güzel be gülüm!...Hem de çok güzel!...




    Ayhan Sarıkaya
#18.04.2011 16:34 0 0 0

  • noimage


    Çoğunlukla insanlar, kendilerini yalnız hissetmek korkusuyla aşk peşinde koşarlar,aşık olmaya çalışırlar yaBen,öyle düşünmem;tam tersiHer iki taraf için de özgürlüğü yeğlerimİç içe,senli benli olmayı düşündüğüm sevgilim için;hissettiğim aşk,hiçbir zaman beni ona bağlamaz

    Çoğunlukla derler ya; "aşkımın yörüngesine girdim" diyeBöyle bir mantalite,bana oldukça ters gelmiştir,ömrüm boyuncaBen ve aşkım,her zaman özgür kalmalıİçimizdeki hapishanelere prangalı mahkumlar gibi;esir etmenin hiçbir anlamı olmadığını düşünmekteyim

    Kafeste öten kuşla, özgürce uçarak şakırdayan kuşun sesi asla aynı olmaz, bana göreKafeste olan kuş,her zaman dışarıdaki özgürlüklerin özlemini çeker

    İşte bu yüzden aşkımın,her zaman uçmasını yeğlemişimdir.Bana esir olmadanAşkını zincirlere vurmanın ne anlamı var?...Bırak alabildiğince hür olsunOnun için ölüyorum,onsuz yapamam demenin saçma bir mantığı olamaz

    Aşkımdan ayrı yaşayamam diyenlerin; birbirlerini öldürmeye gitmesinin deli saçmalığı kadar basit bir şey olamayacağını düşünmekteyimBırak aşkın serbest kalsın

    Aşk, sevdiğine sunduğun en güzel ve en anlamlı hediye olmalıAşkın karşılığını,bedelini istemeyecek kadar kendini yüceltmesini bilAşka şart koşmaYoksa.yoksa beraberliğin hüsranla biter;sana yakın olan sevdiğin yıldızlar kadar uzak kalır; işte o zaman hayalleri bile seni boğar

    Aşkta seksi ararsan, egolarının esiri olursun

    Aşka kendi kanunlarını koyup; belli kalıplar içerisine alamazsınZorlayamazsınBaskı kuramazsınHer zorlamanda;silahın geri tepmesi gibi;seni omzundan yaralar

    Aşkına sahiplenemezsinSahiplendikçe zehir içmiş gibi her gün sinsice zehirlerSahiplenmek tutkusu;gözü dönmüş kapitalistlerin baş vurduğu hırstan başka bir şey değildir

    Aşkta paylaşım vardırAşk, çoşan duyguların etrafa saçtığı mutluluk rüzgarıdır

    Bu mutluluk rüzgarından, güzelliğinden nasiplenemeyen aşıklar,kuyruklu yıldız gibi kaybolmaya mahkumdurlar

    Bütün dostlara güzel aşklar dilerim





    Ayhan Sarıkaya
#18.04.2011 16:28 0 0 0

  • noimage


    Dünya hayatı dediğimiz bu alem; üç günlük bir düş ve bir ağaç altında gölgelenmek kadarda kısadır...Böyle olması ne kadar acı bir insan için öyle değil mi? .

    Evet,şu fani alemi anlatırken işte böyle ifade eder O' gönüller sultanı Rasulümüz Aleyhisselam bizlere. Hakikatte de öyle değilmidir zaten? .. Bir anlık düş ve bir kirpiğin gölgesinde gizlenmiş gizli bir sırdır hayat dediğmiz bu sonlu maraton koşusu. Sonsuz bir zamanmış gibi koşuştururuz her gün oysa. Telaşımız ki o, hiç renk değiştirmez asla ve hep bir yerlere amansızca ulaşmaktır tek derdimiz. Zamanıda ağlatırız farkında dahi olmadan çoğunlukla.

    Ne kıymetli bir hazinedir oysa, esrik bakışlarımızda tükettiğimiz görünmez ve tutulmaz o cevher olan vakitlerimiz. Bir an olsa ve bir kez,yalnız bir kez olsun bize anlatsa...İşlermi ruhumuza varlığın anlamı o vakit acaba.

    Açınca gözlerimizi her yeni bir sabaha aldatıcı bir ışıktır o gün esrarla büyüyen ruhumuzda. Kapatınca göz kapaklarımızı her yeni bir gece,algılayamadığımız bir karanlıktır saran benliğimizi sislice. Dinleriz bazan içimizde amansızca kendimizi ve tam bulacakken bir an, hafakanlar sarar bulduğumuz gerçeğimizi. Kaçarız iddetle kendimizden ve yılarız çoğunlukla benliğimizden.

    Karabasanlar koşturur ardımızdan sanki, kan ter içinde kalıp bitap düşeriz yorgunluğumuzdan. Kimimiz yalın koşarız bu dergah-ı alemde,kimimiz de sırtında tonlarca yükle...Yükün ağırlığınca ağırlaşır farkında olmadan adımlarımız. Öyle ki; dizlerimizden vuruluruz ve yığınlarca kana böleniriz hissine dahi ermeden hiç birimiz...

    Hissizmiyiz? İnsanlığımızı yitireli kaç zaman oldu farkındamıyız? Gözlerimiz her şafak vakti ilişirde güneşe, neden ısınamaz bir türlü yorgun ruhlarımız. Güneş dirirleremi can olur sadece? Peki bizler ölülermiyiz?

    Nasıl kuruldu bu alem? Kainatı inşa eden kim? Madde madde anlatıp emanet bırakan nerede şimdi? Emanete en son hiyanet eden hangimiz olduk? Bu mirasın sahipleri kimlerdi? Ve kimler bu handa var olup kimler vedasız göçüp gitmişlerdi?

    İnsan! .. Yani,Eşre-fi mahluk dediğimiz yaratılmışların en üstünü olan o varlık... Gerçek tabirle ne kadarda aciz ve bedgindir oysa...Yudum yudum günah içer her gün ve kalbi dergahını katrana bular nihayet günbe gün.

    Kavgalıdır kendisiyle her daim ve sonu gelmez ihtirasların esareti içinde bir sarhoştur çoğu zaman. Bazan kaybetmenin en dibinde çırpınır,bazan kazancın en zirvesinde çıldırır ve ziyan eder öylece varlığını, tükenmez sandığı ömrünü. Yalnız ve hep o vardır gördüğü her yükseklikte çünkü. Yoktur ondan ötesi yükseldiği o zirvelerde. Ama yinede, nankördür ve açtır hep. Aldıkça daha çok almak,buldukça daha çok kendinde birikmek ister.

    Aynada her sabah gördüğü yüzüne bir bıkkınlık gelir bazı zaman. Usanır belki yaşamından ve isyana sürüklenir sonra ardından. Ne gördüğü o güzel yüzü, ne de serveti beş para etmez gözünde. Bilir çünkü, gerçeği değildir gördüğü bu insan. Bir aldanma ve aldatılmadır ruhunda dolaşan hilkati o an. Farkında olmamış gibi görünsede, gerçek olmadığınında farkındadır artık. Bazan bir güzellik merkezinde bulur kendini,bazan ünlü bir kuaförde döker son kirini belki. Düzeltir, orasını burasını...Yeniler sözde kendini... Ama gördüğü o,kendi değil ki! ...

    Acı nedir sizce? Şeklini hiç görmediğimiz bu güç nasıl canımızı amansız yakabilir böyle? Peki sevgi nedir? Şekli nasıldır onun? Onlarca hekimin başaramadığı bir ızdıraba nasıl bir merhemdir sevgi?

    Öfke nedir? Nasıl bir anda çıldırır insan...Ve bir cani gibi insan boğazlar olur yine başka bir insan? Şeytanı bir kez görebilseydi kul, bir cana kasdedebilirmiydi tüm hıncına rağmen?

    Sorguladık mı hiç kendimizi. Keşekelrimizi. Boşuna yaratılmamış olan bu alem ve görevlerimizi. 'Her biriniz bir çobansınız ve güddüğünüz sürüden sorumlusunuz' derken o sevgililer sevgilisi,sürüleri başıboş bırakamanın vebalini ölçtükmü hiç ve bildikmi çaresizliğmizi.

    Evet; çaresizlik. Çaresizlik çağında var olduk bizler takdiri ilahi emri ile belki. Şükürmü bu hale peki? Şükretmelimiyiz bu azgın gurbetin ızdırabına ve firkatin yangınına. Var olsaydık o gün ve bulunsaydık sevgilinin dizinin en dibinde bir an. Diz çökseydik tüm sapkınlıklarımıza rağmen önünde ve adımıza bir dua dilenseydik bir zerre olsa.

    O günden böyle haberdar olupta, bu gün ondan bu kadar uzak yaşamaya katlanmak vefasızlık değilmi, o güzeller güzeli Habib-i Kibriya Efendimize. 'İkra Bismirabbikellezi alak' (yaradan Rabbinin adıyla oku) mu? demeli yoksa bizimde ruhlarımıza birisi.

    Beklediğmiz O' kim ki?



    Dara düşünce Allah diyenler, aslında Allahı hiç tanımayan ve bilmeyenlerdir. Hatırlamak unutmanın getirgesidir çünkü. Yalnız dar da kalınca değil,zamanın her karesin de Allahı bilmek,Allahı anmak ve Allah ile yürümek lazımdır hayatta...

    'Rabbim! ' dedim, derin bir acıyla...'Buyur kulum, arzun ne? ' dedi bana.

    'Tut elimden ne olur,tükeniyorum bak'bittim ben' dedim.! Yettim dedi sana kulum,tut kudret elimden işte.

    'Yürüyerek gelebiliyorum ben sana' dedim. Üzülme 'koşarak gelirim ben' sana dedi.

    'Sevdim ben seni hep,sende sev beni' dedim. 'Sevmiş olmasam, istemeyi verirmiydim ben' sana dedi bana.

    Aşkla geldim ben sana, cenneti bırak avuçlarıma dedim ben...

    Al işte sana dedi...Aşkla Aşkla Aşkla....

    Mehtap S.Hümeyragül DALLI
#18.04.2011 16:18 0 0 0



  • BAYRAM'I BEKLERKEN


    Telefon çaldı akşam akşam. Numaraya baktım. Tanımıyorum:
    -Efendim?
    -Amca ben Küre Köyü'nden Musa'nın oğlu Bayram. Hangi Musa, hangi Bayram diye düşünürken.
    -Buyur Bayram, nasıl yardımcı olabilirim?
    -Amca, bizim kız üniversite müzik bölümünü kazandı da yarın mülakat için Tokat'a geleceğiz.
    -Buyurun bekleriz tabii. Gözünüz aydın. Kızımızı da kutlarım. Yarın görüşürüz inşallah.
    -Yarın sekizde oradayız, kısmet olursa.
    -Bekleriz, buyurun canım. Kızımız sınavdayken bol bol konuşuruz köyden, komşulardan

    Bu telefon üzerine ne yapacağımızı şaşırdık, sevincimizden. Çünkü hısım akrabalarımız hariç hiçbir köylümüzü konuk etmemiştik, uzun yıllardan beri. Bayram, bizim aziz misafirimiz. "Aziz mısafır geldi- Şeker şerbet ez hanım." Köylülerimizin temsilcisi, bir bakıma köy adına denetmenimiz olacaktı. Evimizi nasıl gördüyse köye dönünce öyle anlatacaktı. "Bir günlük misafir, kırk yıllık koğcu (gıybetçi) derler"

    Evliliğimizin ilk günleriydi. Komşu köyde gelin olan ablama el öpmeye gitmiştik. Yemekte, sofra kurulur ve toplanırken eşimin ev halkı gibi hizmetten geri kalmadığını görünce, evde bizim gibi konuk olan köylümüz Gocaveli, "Ula hoca dedi, ben gazeteyim. Köye varınca gördüklerimi anlatacağım. Eğer karın şehirli kızıyım, okumuşum diye çirtilip bir köşeye çekilseydi onu da anlatırdım. Şimdi kaynayıp karışıp bizden biri gibi davrandığını da anlatacağım. Helal süt emmiş birisini bulmuşsun, Allah mesut etsin."

    Eskiden gurbetten köye dönen birisi; gördüğünü, duyduğunu, beğenip beğenmediğini çokça da ilavesiyle ballandıra ballandıra anlatırdı, dambaşlarında, sıcaksa koyu gölgeli, soğuksa dulda duvar diplerinde Onun için misafiri yolcu ederken. "Kötülüğümüzü gördüysen, iyiliğimizi söyle." diye tembihlemek adettendi. Tüm bu nedenlerden ötürü misafiri karşılamak için, sabah erkenden kalkıp tıraş oldum, giyindim. Hanım, sanatının bütün imkân ve inceliklerini seferber etmek için mutfağa daldı.

    İşin garibi Bayramı sokakta görsem tanımam. Köyden ayrıldığım sıralarda O, leblebiye guguk diyordu. Yakın akraba da olmadığımızdan adını duyardım. Besicilik ve hayvan alışverişiyle uğraştığını söylerlerdi, kendisinden söz açıldığında.

    Sabah sekizde, tam sekizde zil çaldı. Kapıyı açtım, tam olmasını tahmin ettiğim Bayram yaşlarında birisi.
    -Hoş geldin. İçeri girsene. Konuk, aykkablarını çıkarmaya çalışırken, hani çocuk?
    -Ne çocuğu?
    -Sen kızı sınava getirmedin mi?
    -?!..
    -Sen neye geldin?
    - Boya yapmaya. Babama tembih etmişsiniz ya. O gönderdi.
    -Yok, kardeşim, yanlış anlaşılmış herhalde. Ben ne babanı gördüm, ne de tembihatım var. Delikanlı, özür dileyip ayrıldı.

    Saat sekiz, dokuz, on oldu, ne gelen var ne giden. Telefonumda son aranan numarayı kaydetmiştim, Bayram diye. Aradım, neredesiniz?
    -Çocuk içerde. Çıkınca Çorum döneceğiz.
    -Hoppalaa! Olur mu kardeşim, sizin için bir sürü hazırlık yaptık. Görüşmeden gidilir mi?
    -Sağol amca, köyde başlı işlerim var. Onlar beklemez. Yarın tekrar geleceğiz. O zaman görüşürüz inşallah.
    -Eh, siz bilirsiniz. Yolunuz açık olsun. Tanıdıklara selam söyle.

    Ertesi gün de gelmedi Bayram. Nedense bizim köylüler çok çekingen. Şöyle samimiyetle gelip hal hatır etmiyor, kaynayıp karışmıyorlar Gelseydi fakirhanemize, önüne yılan mı kavurup koyacaktık yani!

    Alıntı...
#18.04.2011 16:07 0 0 0
  • 23NİSAN VEKÜÇÜK ALİ

    Ulusal bayramlarımız içinde en sevdiğim bayram 23 Nisan'dır. Çünkü benim çocukluğumda okulca iki ulusal bayram kutlanırdı. Biri Cumhuriyet, diğeri 23 Nisan. Okulun açılışının ilk günlerinde rastladığı için yeteri kadar hazırlanma fırsatı bulamadığımızdan Cumhuriyet Bayramı kutlamaları yavan ve sönük geçerdi.

    Oysa 23 Nisan öyle mi? Bir kere hazırlık için uzun bir süre var. Sonra, uzun ve sert geçen bir kıştan sonra sıcak günlerin habercisi, baharın başlangıcı, tabiatın uyanışı, börtü böceğin canlanması 23 Nisan beni, çocukluk günlerime, ilkokuluma götürür.

    O gün gökyüzü bulutsuz, hava sıcaktı. Yemyeşil harman yerinde kuzular, koyunlar, danalar, taylar otluyor, kadınlar madımak topluyordu.

    Okulun bahçesinde sıra olduk. Başta bir ağabeyin taşıdığı okul bayrağı arkada annelerimizin hazırladığı küçük ebatlı Türk bayraklarımızla Eskişehir Marşı eşliğinde köyü baştan başa dolaşıp harman yerine, geniş harman yerinde tek bir ev olan tuğlalı ve balkonlu bizim "öğretmenevi" dediğimiz, resmi ağızların lojman dedikleri binanın önüne geldik. Büyüklerimiz önceden gelip kendileri için ayrılan yerlere yerleşmişlerdi bile

    Lojmanın yerden bir metre kadar yüksek olan balkonu sahne olarak düşünülmüş. Önüne asılan perde, Küçük Ali piyesinin dekorunu perdelemekte, diğer etkinlikler perdenin önünde gerçekleşmekteydi.

    İstiklal Marşı, günün anlam ve önemini belirten konuşma, şiirler, türküler, halk oyunları, alışılmış ama köyümüz için renkli görüntülerdi. Hepsi ayrı beğeni topluyor, özellikle kahramanlık ve Atatürk Şiirleri, yaşlılarımızı, kimi gazilerimizi derinden etkiliyordu.


    Gözleri bağlı yoğurt yeme yarışları, ağza alınan kaşıklardaki yumurtaları düşürmeden koşma yarışmaları, çuvala girerek yapılan yarışlar, köylümüzün şimdiye kadar görmediği, şaşkınlık ve beğeniyle izlediği yarışmalardı. Bütün bu ve benzeri etkinliklerden sonra sıra piyese, Küçük Ali piyesinin sergilenmesine gelmişti.

    Oyunu ayrıntısıyla hatırlamıyorum ama konusu Kurtuluş Savası'yla ilgiliydi. Yedi - sekiz yaşlarındaki Küçük Ali'nin kahramanlıklarının anlatıldığı oyun, şehit olan Ali'nin bayrağa sarılı cesedinin bir büyüğünün kucağında görülmesiyle sona eriyordu. Bu final büyük küçük herkesi etkilemişti. Aralarında Kurtuluş Savaşı gazilerinin de bulunduğu büyüklerimiz neler düşünüyordu bilinmez ama biz küçükler kararımızı çoktan vermiştik bile.

    - Seneye 23 Nisan'da Küçük Ali'yi ben oynayacağım. Büyüyünce de kesinlikle öğretmen olacaktık. 23 Nisanları daha görkemli kutlamak için.



    Alıntı...
#18.04.2011 16:05 0 0 0