1sidelya

1sidelya

Üye
18.05.2009
Binbaşı
39.617
Hakkında

  • İnsanlar zır deli. Daha bir tırtılı nasıl yaratacaklarını bilmezken yüzlerce tanrı yaratmışlar. MONTAIGNE
    Sorgulanmayan hayat yaşanmaya değmez.
    SOKRATES
    İnsan kesin yargılarla bir işe başlarsa varacağı yer kuşku, ama kuşkuyla işe başlarsa varacağı yer kesinlikler olacaktır. FRANCIS BACON
    Tembel cocukların kabahati ana-babalarındadır.
    AISOPOS

    Kanun koyucunun en hayırlı eseri eğitimdir.
    PLUTARKHOS
    Eğitimsizlerden fazla düşünce beklenemez.
    TSOKRATES
    Yapabileceğin kadar söz ver, verdiğinden fazlasını yap.
    SADİ
    Hasta ağrısını duyar, ama cahil kişi bu acısını duymaz.
    EPIKTETOS
    Sizi kurtaracak olan gerçektir.
    NASIRALI İSA
    Sana bu dünyada bir şeyi değiştiremeyeceğini söyleyecek iki tür insan vardır. Biri böyle şeyi denemekten korkanlar; biri de senin başarılı olmandan... R.GOPORTH
    Halksızlık, öfke yaratır. Ancak bu öfkeyle ne yapacağımız bize kalır. Her şeyi kırmak mı? Yıkılmak mı? Ya da bu öfkeyi adaleti kurmak için kullanmak mı?
    LABBE - PUEACH
    Olumsuz değerlendirme yapmak, entelektüel olarak kendilerini yetersiz hisseden insanların takdiğidir. HARVARD BUGINESS SCHOLL'DAN PROF. TERASA AMABILE
    Hiçbir şeyi beğenmeyen insan mükemmeliyetçi değil korkak.
    ANONİM
    En büyük zafer hiç düşmemek değil, her düşüşte kalkabilmektir.
    ROBERT FROST
    Sadelik, iyilik ve doğruluk olmayan yerde büyüklük yoktur.
    TOLSTOY
    Denizin dibinde incilerle taşlarla karışık bulunurlar. Övülecel şeyler de kusur ve yanlışların arasında bulunur. MEVLANA
    Yaşamın trajedisi ölüm değil, yaşarken içimizde ölmesine izin verdiklerimizdir.
    NORMAN COUSINS
    Yaşamınızda en çok görmek istediğiniz değişikliğin bizzat kendisi olan.
    MAHATMA GANDHİ
    Birbirimize daha nazik olalım.
    ALDOUS HUXLEY
    Başarılı ve anlamlı bir yaşamın altın anahtarı kişisel disiplindir.
    ROBIN SHARMA
    Başarılı insanlar, başarısızların yapmaktan hoşlanmadığı şeyleri yapma alışkanlığına sahiptirler. Onların da her zaman bunları yapmaktan hoşlandıkları söylenemez. Ancak hoşnutsuzlukları amaçlarının gücü karşısında ikinci sıradadır. E.M.GRAY
    Daha üstünü olamaz. Müzik yoluyla tanrı'ya yaklaşmak ve oradan insanlara.
    LUDWIG VAN BEETHOWEN
    Ben tanrısızım dedim. Niçin dediler. Çünkü cehennemi olan bir tanrı, benim tanrım olamaz. SERVER
    Demokrasi nescafe gibi değildir, üzerine yalnızca su boca edemezsiniz.
    MEKSİKALI ŞAİR VE YAZAR - OCTAVIO PAZ

    .............................................


    Gülersu
#18.04.2011 15:51 0 0 0
  • Operatör;değerli arkadaşım...

    Bu güzel kısa ama bir o kadar anlatımın en yoğun derin anlamda işlendiği yazının en güzel sözünü yakalamış ve güzel bir yorum yapmışsınız.Okuyan gözlerinize sağlık diyorum.Tşkr.ederimm..
#18.04.2011 14:09 0 0 0
  • Sert görünüşünün altında, yumuşak, helva gibi bir kalbi vardı. Fakirliğin içinde büyümüştü. Genç yaşta kaybettiği babasının ölümüyle, iyice çaresiz kalmıştı. Askerden geldiğinde, üstüne örttüğü yorganın, ikiye bölünmesiyle, isyan etmiş ve bu durumu değiştirmek için durmadan çalışacağına söz verdi.

    O yıllarda, çok fazla kimsede bulunmayan ehliyeti, ona iş olanağı sağlamıştı. Oturduğu şehre bağlı bir ilçede iş buldu. İşe başladıktan bir süre sonra da, köyünden bir kızla evlendi. Kız kardeşleri ile annesi, köyde kaldılar. Karısı, çok tutumlu bir kadındı. Muhsin' in eve bıraktığı parayı, biriktiriyordu.

    Köye dönmeye karar verdiler. Karısının biriktirdiği para ile birlikte borçlandıkları parayı da birleştirerek kamyon aldılar. Uzun yollarda, direksiyon sallıyordu. Kız kardeşlerini de evlendirdi bu süre içinde.

    Aradan geçen süre içinde, maddi durumunu epey bir düzeltmişti. Peş peşe doğan beş çocuğunun, okula başlamaları nedeniyle, şehre taşınmaya karar verdi. Ev kiraladı. Kamyonu sattı. Yerine bir taksi aldı.

    Taksi durağından kazandığı parayla ailesinin geçimini sağlıyordu. Çok şakacı bir insandı. Duraktaki arkadaşlarına, hiç kimsenin aklına gelmeyen şakaları yapardı. Kızmalarına rağmen, yine de vazgeçemezlerdi ondan.

    Esnafla da arası çok iyiydi. Gider, onları ziyaret ederdi. Sevilen ve sayılan bir insandı. Durakta, sıkıldığı bir gün, tarihi dükkanların olduğu çarşıya gitti.

    Onu gören ayakkabıcı Tahir, içeriye davet etti. Sohbetin koyulaştığı bir sırada, dükkana; daimi bir müşteri olan Salim girdi. O da katıldı sohbete. Dikkatle onları dinliyordu. Saf ve temiz bir görünüşü vardı.

    Yine, aklına şaka düşmüştü Muhsin' in. Hemen harekete geçmeye karar verdi. Tahir' e gizliden bir göz kırptı ve Salim' e dönerek;

    " Hangi köyde oturuyorsun hemşerim? "

    " Tetemeçele Köyündenim. Pazara geldim de, ihtiyaçlar vardı. Onları alayım dedim. "

    " Çok para kazanmak ister misin ? "

    Salim' in gözleri ışıldadı birden. Ne yaparsa yapsın, ancak kıt kanat doyurabiliyordu karnını.

    " İsterim tabi ağam. Kim istemez ki; ne yapmam lazım ? "

    " Benim tanıdıklarım var. Köstebek topluyorlar. Tane hesabı para veriyorlar. Yalnız, canlı yakalaman lazım. "

    " Tamam ağam, kolay o iş. Gider gitmez, başlarım yakalamaya. Seni nasıl bulacam peki. "

    " Buraya getirirsin. Ben, buralarda olurum. Bir hafta sonra sen aynı gün getir. Paranı da alırsın. "

    " Tamam ağam. Sen hiç merak etme. "

    Dükkandan, sevinçle çıktı. Alışverişini yaptıktan sonra köyüne döndü. Ertesi gün, köstebek avlamak için tarlalara gitti. Tek başına olmuyor, çok zorlanıyordu. Kayınpederinden yardım istedi. Onun öküzlerini de alarak, ailecek köstebek avına çıktılar. Bir haftanın sonunda, bir çuval dolusu, canlı köstebek yakalamıştı. Paraların hesabını da yapmıştı kafasında. Pazartesi gününü, iple çekiyordu.

    Pazartesi günü, Tahir' in dükkanına geldi. Muhsin' i sordu heyecanla. Tahir, durumu anlatmaya çalışıyor fakat anlatamıyordu bir türlü. Salim, şaka yapıldığını anlayınca, hayal kırıklığına uğramış ve çok sinirlenmişti. Çuvalın içindeki köstebekleri, dükkanın ortasına boşalttı. Her taraf, köstebekle dolmuştu. Tahir, çıldıracak gibi olmuş ve öfkelenmişti.

    Dükkanı kapattı. O kızgınlıkla, kendini taksi durağında buldu.

    " Muhsin abi ! Haydi benim dükkana gidiyoruz "

    Diyerek, zorla onu dükkana götürdü. Kapıyı açtıklarında, oradan oraya kaçışan köstebekleri görünce, unuttuğu şaka aklına geldi. İçi sızladı birden. Yaptığı şaka, Salim' i üzmüştü.

    Elbirliği ile yakaladıkları köstebekleri, doğaya saldılar. Tahir, yine de fazla kızamamıştı ona. Muhsin, buna benzer bir sürü şaka daha yaptı. Hiç vazgeçmedi.

    Nermin Kaçar
#17.04.2011 18:41 0 0 0
  • noimage


    Artık sana baktıkça, görmek istediğim gözlerin benimle olan alakasını kesmiş durumda... Başka şeylerle ilgileniyorsun... Mesela, sağ elindeki kalemle beni çizerken, sol elinde tuttuğun silginin yavaş yavaş beni sildiği gibi... Düşünmem gereken onca şeylerin arasından seni seçmem bir tesadüf olmasa gerek, ki seni sevmemde buna dahil.. Oysa, duymaya çok heveslendiğim bir çift cümleydi "seni seviyorum"... Bir dilim çikolatanın dudaklarıma bulaşması gibi birşeydi bunu duymak..."Senden"... Belki şair değilim ama onca cümlenin altında senden bahsetmek bile bana kendimi bir nebzede olsa şair hissettirmişti.. Nedenini bilmediğim halde aynı soruyu sorup duruyorum kendime, ki seni saatler öncesinde bir çift göze anlatmış olmam garipsenebilir... Seni tanıdığımdan beri, kelimelerimin aşkla süslenmiş olması güzel olsa gerek, farkındayım aslında bunun.. İçinde sen geçen herşey ömrüme yeni bir tat katıyordu ama ben senin için böylemiydim... Seni seviyorum derken, dudaklarına çikolata bulaşmışmıydı hiç ya da aynaya baktığında kendini gülerken yakalıyormuydun?... Üç nokta bırakıyorum cümlelerimin ardından, gün ağardığında devam etmeyi düşünerek... Ya mutlu gelir sonu, ya da sol elindeki silgi beni tamamen silmiş olur...




    Özgür Havuz...

#17.04.2011 18:38 0 0 0
  • Konu: Sonsuza Dek
    noimage


    Kaderime karşı geldikçe, yine acıyan ben oluyorum
    Parça parça dökülen umutlarımın elini tutacak sandığım o kadar insan, yine şaşırttı beni Her başlangıç beni bilmediğim uzak bir kent kıyısında yalnızlığıma sürüklerken, sesini özlediğim annemin sözleri geliyor aklıma Neden ben bu kadar yalnızlığın içinde kıvrandıkça hüzün yazıyorum
    Her bekleyişin adını umut koydum, ama hiç gelen olmadı Çalmadı kimse boyaları dökülmüş acılarımın kapısını Kendime verdiğim sözlerin tarihi henüz dolmamışken, yaktığım resimlerin altında başka kadınların adını yazmışım onca zaman Kendimi tanımaya çalışırken ne çok yaralar açmışım içimde Hadi şimdi hepiniz gidin hiçliğiyle avunan yüreğimden

    Kimse siyaha çalan saçlarımın üzerine elini koyup, çocukluğuma bir şeker vermedi Oysa ne çok isterdim babamın saçlarımı okşamasını Sahi siz bunu bilir misiniz? Sahi, çocukluğumda ki hayallerimi hanginiz gerçekleştirebilir, elinizi uzatmaya bile acizken Beni hiçliğimle bir başına bırakın Alışığım nede olsa, gidenlerin ardından beyaz bir mendil sallamaya
    Kaç aynada daha gördüğüm suretimden uzaklaşacağım, kaç yabancı daha canımı acıtacak Ölümle içli bir savaştayken kendime yazdığım senaryoların adını da bir kez olsun ben koysam Doğru ya, siz nerden bileceksiniz iç yakan sıcaklığını acılarımın Güneşinde ısınmaya çalıştığım şehirlerin kaldırımlarında bıraktığım adımlarımdan bir eser kalmamış Günahsız değilim Yaktığım canların acısınıda yaşıyorum içimde Hadi anne, elimi tut ve götür beni bu karanlığın içinden

    Yazdıkça hüzün düşen kalemimin susmayacağını biliyorum Susmaya çalışıyorum, sustukça siz susmuyorsunuz Bırakın bir sonra ki adımda uçurum kenarına getireyim ürkek çocukluğumu Ben hiç mutlu olmadım ki, size en güzel anılarımı anlatayım Dudağımda bilmediğim bir şarkıyla kendimi avutmaktan başka bir şey yapamıyorum Bir gün gelecek Ama kim

    Yine yeni bir gün Mevsimi ne kadar bahar olsada Üşüyorum Hani diyorum ki, hiç bilmediğim uzak bir kente gitsim Kimseyi tanımasam orada, seni sizi ya da hepinizi Ben her gece gittiğim uzak kentlerden gözlerimi açtığımda geri dönüyorum Bir kez olsun gözlerim hiç açılmasa, orada kalsam, sizin bilmediğiniz o soğuk kentin karanlığında Yine gidiyorum

    Onca zaman ertelediğim gidişim, hoş geldin, çok özledim seni (Gri) Sonsuza dek elveda..

    Özgür Havuz...
#17.04.2011 18:34 0 0 0
  • Belki de bütün eğilimlerin en değerli sonucu kişinin yapmak zorunluluğu olanları, istese de istemese de yapılması gereken zamanlarda yapabilme yeteneğine erişmesidir.
    THOMAS HENRY HUXLEY
    Yapmayı öğrendiğimiz her şeyi, bizzat yaparak öğreniriz. Örneğin insanlar inşaat yaparak binaları inşa etmeyi öğrenirler, harp çalarak harp çalmayı öğrenirler. Aynı şekilde adil olmayı da adil davranışlarda, kişisel kontrolü kendimizi kontrol ederek, cesur olmayı, cesur davranışlar sonucunda ediniriz. ARISTOTELES
    Günlük tutmak kişisel gelişimi başlatan en iyi yönetmlerden biridir.
    ROBIN SHARMA
    Unutmayın, eğer yaşamınız üzerinde düşünmeye değerse, yazılmaya da değer demektir. ROBIN SHARMA
    Daha az kavuşmak gerekir, öğüt verme noktası, buluşma noktası değildir. O halde ne yapacaksınız? Bir süpürge alın ve birinin evini temizleyin. RAHİBE TERASA
    Geçmişinizin üzerinde düşüp düşündüğünüz her an, geleceğinizden çalıyorsunuz demektir. ROBIN SHARMA
    En kötü şansın altında en mutlu değişim fırsatları yatar.
    EURIPIDES
    Asıl cesaretle, öngördüğümüz kötülüklerin yarısıyla karşı karşıya gelme riskine girmek, olabileceklerin endişesiyle korkakça hayıtsız kalmaktan daha iyidir. HERODOT
    Başarının, kişinin hayatla ulaştığı yerle değil, başarmaya çalışırken üstesinden geldiği engellerle ölçüldüğünü öğrendim. BOOKER T. WASHINGTON
    Devrimin hedefini kavramış olanların, daima onu korumaya güçleri yetecektir.
    ATATÜRK
    Cumhuriyet ile cehalet, ikisi aynı yerde barınamaz.
    LAMARTİNE
    Dere işsizleşince tilki bey kesilir.
    EMİRDAĞ - AFYON ATASÖZÜ
    Deme her sözün düşersin dilden dile!
    BİTLİS ATASÖZÜ
    Delinin değitmenini yel dönderir.
    GAZİANTEP ATASÖZÜ
    Çocuğa uyan çucuk olur.
    İSPARTA ATASÖZÜ
    Çiğ süt kaymak tutmaz.
    ÜRGÜP - NEVŞEHİR ATASÖZÜ
    Büyüğün sözünü dinlemeyen yorulur.
    DİYARBAKIR ATASÖZÜ
    Boş aslan yatağında tilki kuyruk sallar.
    MUDURNU - BOLU ATASÖZÜ
    Bol ekmek harmanda, bol et kurbanda.
    TAVAS - DENİZLİ ATASÖZÜ
    Bir yudum suyun, yedi adım yolun hakkı vardır.
    GÜNDÜZBEY - MALATYA ATASÖZÜ
    Hayat ilerledikçe niteliklerimizin derecesini anlarız.
    PROUND
    Düşünmek kolaydır, yapmak zordur. Dünyada en güç olan şey de düşünüleni yapmaktır. GOETHE
    Korkaklar ecelleri gelmeden birkaç kere ölürler. Cesurlar ölümü bİr kere tadarlar.
    WILLIAM SHAKESPEARE
    Benim naciz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, ancak Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır. MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
    Gerçek cennetler kaybettiğimiz güzelliklerimizdir.
    PRUD

    .................................................



    Gülersu
#17.04.2011 18:28 0 0 0




  • BİZİM MAHALLE

    Muhteşem semtimiz son yıllarda tamamen bitme noktasına gelirken, eski bahçeli evlerin yerine dikilen çok katlı binalar bütün sokaklar da birer anıt gibi durmadan yükseliyordu...Tabiki dışarıdan gelen yabancıların arasında biz eskiler de ister istemez bir azınlık durumuna düşüyorduk.Övünmek gibi olsa da Rami semti Eyüp ilçesinin hatta İstanbul un birçok yerinden daha da elit konumunu şimdiye kadar sürdürmüştür.Bizler de bu durumla çoğu kez ister istemez gurur duyardık...Özellikle içkili masalarda kafası kıyak büyüklerimiz hüzünlendiğinde şu sözü sık sık hala tekrar eder...

    "Ah ulan ben kırk yıllık Ramiliyim.Üstelik dedem Balkan Harbinden gelmiş.Bu kara kafalar nereden geldi buraya ulan?"derler adeta haykırırcasına...

    Biraz ırkçı söylemler olsa da herkes gülerek da olsa mecburen destekler bu sözleri.Şu da bir gerçekti ki artık son yıllar da eskilerin yok oluş süreci başlamış gibiydi...Sanki bir yaprak dökümü mevsimi başlamıştı...Yani sırası gelenlerin ölme zamanıydı...Her halde bir insan sonsuza kadar yaşayamazdı.Son günlerde bu eskilerin cenazelerindeki artışta bizleri bir hayli korkutmaya başladı.Özellikle kış mevsiminde...Her saat başı bir sela okunurken semtimizin tek camisindeki musalla taşlarında yer bulmakta bizler için sıkıntı yaratmaya başladı...Hergün bir tanıdığımızın ya da arkadaşımızın mutlaka annesi, babası ya da amcasını kaybetmeye başladık.Çoğunlukla seksenli yaş civarındaki insanlardı bunlar.

    Son günlerde dikkatimizi çeken bir durumdu zaten...Evden sokağa çıktığımda mutlaka birkaç ambulansın süratli bir şekilde geçişlerini görüyordum.Bir çok arkadaşımızın da gözünden kaçmıyordu...Ambulans bir apartmanın önüne yanaştığında komşu binalardan meraklı gözler balkonlarda, pencere kenarlarında yerini almış olurdu..."Acaba bizim bunak Hilmi bey yine mi kalp krizi geçirdi"; " Ya da dedikoducu Hatice teyzenin şekeri mi yükseldi" gibi sorular cevap arardı...Görevliler sedyeyle bir ihtiyarı çıkardığında sahne daha da hareketleniyordu.İyice çürümüş bir bedene serumlar, oksijen maskeleri takılmıştı.Sedye ile giden ihtiyarın ölüm korkusu gözlerinden okunuyordu.Bir çift misket tanesi göz yerinden fırlamak üzereydi ama seyredenlerin belki de çoktan fırlamıştı.Bazı komşular "ah, vah" yaparken diğer yaşlı komşularda aynı sonun onları beklediğinden olacak ki ağlayan sızlayan balkondan kaçan perdeleri sıkı sıkı kapatanlar oluyordu.Her Allah ın günü beş on ambulans sokaklarda polis otoları gibi devriye gezmeye başlamıştı.Elbetteki yoğun kalabalığın binalardaki artışında bunda büyük payı vardı.

    Tabiri caiz ise eskilerin dediği gibi "Nerde çokluk, orda bokluk", "Deli deliden, imam ölüden hoşlanırmış" misali arz talep dengesi oluyordu...Ambulanslardan sonra sahneye çıkan bir araç türü daha vardı, sokaklarda boy gösteren...Adliyelerin icra minibüsleri, içinde icra memurları avanta aldıkları avukatlar ile sıkı bir iş birliği içinde binalara giriyorlardı.İnsan ve eşya avı başlıyordu...Şimdi sıra zenginlerin elitlerin kodamanların bürokratların alacaklarını tahsil etme zamanıydı.Bu yüzden olacak ki sık sık semtimizden adres değiştirenler bir yana eşyaları kaçırma savaşı da yaşanıyordu.Bu defa da kamyonlar sokaklarda boy gösteriyordu.Kaçan kaçana, kovalayan kovalayana sahnelerini izliyorduk....Son günlerde semtimizde sıklıkla yaşadığımız gördüğümüz olaylar ve sahnelerdi bunlar.

    Sabah gelen telefon ile irkilmiştim.Arayan bizim Kıbrıs gazisi Mehmet abiydi.Heyecan içerisinide konuşuyordu."Hala uyuyormusun selayı duymadın mı lan?Kamil abi ölmüş.Hangi Kamil, ulan bilmiyor musun?Bizim pezevenk Hayri nin abisi Kamil bu ölen, ben kahvedeyim bekliyorum...Arkadaşlara da haber verdim hemen gel."diyordu...

    Bir hafta içinde üç cenazeye katılmıştım.Psikopat Hayri de semtimizin en eski en belalı tiplerinden birisiydi.Ara sıra bazen bizim grup toplantılarına katılırdı.Altmışlı yılların serserisiydi bir ayağı sakat olduğundan topal Hayri olarak anılırdı.Görenin anında yolunu değiştirdiği belalı bir ihtiyardı bu adam....Yetmiş yaşında elinde bastonu olmasına rağmen, sustalı bıçağını büyük bir gururla taşırdı ve zorunlu hallerde onu kullanmak onun için hiçte sorun olmazdı.Üstelik içtiği içkiler bir yana kullandığı uyuşturucuları duyan şok geçirirdi.Eski bir serseri bir suçlu ve tehlikeli psikopat özellikleri onu sanki Hugo,nun Parisinden günümüze fırlatmış gibiydi.Böyle bir adamın abisi ölmüştü ve bu cenazeye katılmamakta tanıyanlar için riskli bir durumdu.Cesaretin varsa,istersen katılma...Sonuçlarına bile katlanmak insanı korkuturdu...Evden bu yüzden erken çıkmıştım.Yine aynı ambulanslar ayni icra araçları önümden geçiyordu.İşte hayat yine başlamıştı.

    Kahveye girdiğimde işsizler emekli yığınları arasında gazi Mehmet i ararken o sesi duydum.Hergün duyduğum sesi...Kısa boylu, hırpani kılıklı, perişan yüzlü adam öksürürken hırlıyordu...
    "Hey naber bugün erkencisin bende seni bekliyordum bi sigaran var mı?"

    Bu adamı ve diğer türlerini her gördüğümde bir sigara vermek zorundaydım.Gülümseyerek de olsa kızsamda bir sigara vermiştim ki Gazi Mehmet arkamdan belirdi.
    "Gel kardeşim şöyle oturalım.Geç kaldın ya neyse...Bir saattir kahvedeyim.Bir paket sigaram bitti anasını satayım...Ne utanmaz insanlarmış bunlar, deminde benden bir sigara almıştı......Dikkat et ortalık otlakçı kaynıyor..Şu masada oturalım "derken sinirliydi...

    Eh normaldi bizim gazi Mehmet in isyanı kahvenin yarısından çoğu açtı.Simitçiler altın çağını yaşıyordu.Bir sandeviççi geçtiğimiz ay altına son model sıfır bir araba çekmişti.Onu sokakta aracın içinde keyifle dolaşırken gören bazı ssk emeklisi müşterileri baygınlık geçirmemek için kendisini zor tutmuştu.Sormuşlardı."Ulan bu Allah ın belası ülkede neler oluyor" diye...Kahvehanenin iğrenç kokusunda bir masada çay içerken Gazi abimiz psikopat Hayri amcaya isyan ediyordu.

    "Ah abisinin cenazesi olmasaydı vallahi gitmezdim.Ne şerefsiz bir adammış.Geçen gün meyhane götürdü..Üstelik kendi davet etti sonra da kusura bakma parayı evde unutmuşum sen öde ben sonra veririm dedi.Delikanlı adam bunu yapar mı"diye söyleniyordu...

    Semtimizde beş gazimiz arasındaydı bu adam.Hepside üşütük olarak anılırdı.hepside korkunç bir şekilde içki içiyordu.Sarhoşken anlattıkları savaş anılarını değil dinleyenler aslında kendileri bile inanmıyordu ama büyük bir hevesle dinlenilirken takdirler övgüler yapılırdı.Gazi aldığı maaşı masada bitirene kadar...Bu Kıbrıs harekatına katılanların neden bir çoğu delirmişti?..Uzun tartışmalardan sonra birgün bu sorunun cevabını gülerken bulmuştuk.Neden olacaktı ki ölüm korkusundan.Bizim insanımızın en büyük korkusuydu ve bizler bunu çok iyi biliyorduk....Mersin Limanı nda gemilerde beklerken daha hareketa katılmadan bir çoğu korkudan delirmişti.Bizim gazi de komandoymuş.Çıkarmada paraşütle atlamış.Ve bir çok arkadaşı havada inerken güya vurulmuş.Gazimiz sağ salim inmiş ama yere değil bir kuyuya düşmüş...İki gün sonra çıkarmışlar, savaş bittikten sonra ...Onu bu kuyu olayından dolayı çoğunlukla kızdırırdık.Durmadan anlatıyordu.Soruyordu...

    "İnsanlık bitmiş kardeşcağızım.Havada bayağı soğuk acaba nereye gömecekler bu adamı?".

    Kritik soruyu sormuştu...İkimizde hiç konuşmasak da, inşallah Pier Lotti de gömerler diye düşünüyorduk...İstanbul dışı köylerde belediyenin fakirler için açtığı eski çöplük alanı olan mezarlar vardı ama oraya da gitmek insanları zorluyordu...Havanın soğukluğu bir yana mesafe insanları perişan ederdi."Burada mısınız" diyen sesi duyduğumuzda emekli polis Hasan tepemize dikilmişti.

    "Ölmüş he yazık günah be.Kaç yaşındaydı.Yetmiş sekiz he.Aslında gençmiş ama çok kiloluymuş.Adamda kırk tane hastalık varmış duyduğuma göre." diye anlatıyordu.

    .Hasan abi de bizim kadronun has elemanlarından sayılırdı.Doğu da bir zamanlar görev yapmıştı.Bazen sarhoş olduğunda pkk militanlarına yapmış olduğu işkenceyi anlatırdı.Üstelik tüm masumluğu ile...Ama bir hata yapmıştı.Bizim çenemize düşmüştü bir kez...Artık kurtuluşu yoktu.Bazı arkadaşlarımız içtiğimizde onu mutlaka kızdırırdı.

    "Hasan abi bize niye yıllarca işkence yaptınız?Askerlikte zaten aklımız başımızdan gitmişti.Bu milleti alık ettiniz be hala kendimizi toparlayamadık.Yazıklar olsun, böyle devletmi olur ya"

    Hasan kendisini, her zaman büyük bir gururla mutlaka savunurdu...
    "Vallahi billahi isteyerek yapmadım.Bari sen bunlardan daha akıllısın.Az çok okumuşsun, bir şeyler yazıyorsun...Anlarsın.Şunlara söylesene.Konuşan bir insana niye durup duruken işkence yapayım?"

    Ben hemen devreye girerdim.
    "Arkadaşlar Hasan abi çok haklı o sadece devletin bir memuru verilen görevi yapmış...O yapmasaydı onun yerine başka biri mutlaka yapardı...Mesleğin cilveleri bunlar." derdim gülerek.

    Her buluşmamızda bu sahneleri yaşardık.

    ---Nerede gömecekler?---

    Hasan abide aynı zor soruyu sormuştu.Bir arkadaşımız masaya geldiğinde ise haberde gelmişti.
    "Beyler çok şanslıyız ama müjdemi isterim... Öğrendim, Pier Lotti de gömeceklermiş.Yarım saatte gömer geliriz merak etmeyin.Herkes cami avlusuna toplandı isterseniz gidelim."dediğinde mutlu olmuştuk...

    Bu mutlu haber ile kalkmamız saniye bile sürmemişti.Gazi Mehmet merakla soruyordu.
    "Abisi öldüğü için üzgün müydü pezevenk?"

    "Zannetmiyorum Mehmet abi onu bilmiyor musun?"diye cevap verdiğinde hepimiz kafamızı sallayarak onu destekliyorduk...

    Çarşı içerisinde koşar adım camide yürürken cenazeden sonra nerede içeriz planları başlamıştı.Avluya girdiğimizde topal Hayri yi gördük.Avlunun ortasında iri yarı vücudunu bastonuna yaslarken baş sağlığı için gelenleri kabul ediyordu.Bizde sıraya girdiğimizde gözünden zorla akan birkaç yaş damlasını farkettik.Birbirimizin kolunu dürterken o damlaları beraber izliyorduk...Psikopat Hayri yi zoraki öperken bile tiksinmemek imkansız bir şeydi.

    "Başın sağolsun Hayri baba." diyorduk...

    "Sağolun varolun dostlar sağolsun."diyordu...

    Sıra gazi Mehmet e geldiğinde Gazi Mehmet in söyledikleri Hayri yi şok ederken bizleri güldürdü.
    "Abin öleceğine keşke sen ölseydin ulan karaktersiz herif."

    Gazinin takılmasına Hayri de gülüyordu.
    "Ne diyorsun ulan üşütük gazi?...Ölürsem çok mu sevinirsin?"

    "Hemde nasıl sevinirim.Bayram yapmazsam şerefsizim.Abin gene iyi insanmış.Gelen gideni var.Sen ölüğünde seni belediye kaldıracak ulan."

    Psikopat Hayri nin suratı az da olsa üzgün görünüyordu....
    "Fazla tıraş etmeyin de ot var mı ot?Kimse görmeden şu ağacın dibinde bir sigara sarın bana moralim çok bozuk." dediğinde gazi Mehmet köpürüyordu..

    "Ne diyorsun sen manyak mısın abinin cenazesinde esrar mı içeceksin?"

    "Allah ını severseniz yapın.Kimde varsa çıkarsın yapsın birşey olmaz diyorum.Günahı sevabı bana ait."

    Birkaçımız elimizle ağzımı kapatırken geri döndük.Polis Hasan da şok geçirmişti.
    "Ya bu ne terbiyesiz adammış.Kabahat bizde kardeşim.Bu adama aslında selam bile vermeyeceksin."diyordu...

    O psikopat Hayriydi.Dünya klasiklerindeki karakterlerin birçoğunu iç cebinden çıkartırdı...Atmış altı yaşında eroine başlamıştı.Hastalandığı birgün dost tavsiyesiyle kullanmıştı.Ve birden dirilmişti.Şaşkınlıkla çevresine bakarken haykırmıştı.
    "Ulan bu dalga ne güzel şeymiş kendimi yirmi yaşında hissediyorum lütfen bana biraz daha verin"

    Torun sahibi olmasına rağmen o artık bir eroinman olmuştu.Çevresine de sık sık tavsiyelerde bulunuyordu.
    "Gerçekten çok güzelmiş...Ömrümü uzattı bu meret, keşke daha önce başlasaydım." demişti...

    Hoca tabutun başına geldiğinde avludakiler çoktan safa geçmişti.Bizim grupta tek sıra halinde çizgide yerini almıştı.Rahmetli çok kilolu olduğundan tabuta sığmamıştı...Tabutun kapağı yoktu.Son zamanlarda dikkatimizi çeken enteresan bir durumdu.Birçok cenazede tabut kapağı olmuyordu...Rahmetlinin yakınları da ağlıyordu.Belki de sevinçten.Sanki bir sorundan kurtulmuşlardı.Bu konuda da bizim grup kesinlikle hemfikirdi.Hocanın söylevi de bir türlü bitmiyordu.Uzattıkça uzatıyordu...Soğuktan insanlar titriyordu ama kimin umurundaydı.Şanssızlığımızdan olacakki rahmetli hocanın yakın arkadaşlarından çıkmıştı.Bizlerden diğer insanlardan çıkan lanetler kahırlar çoktan birbirine karışmıştı.

    "Yeter be Allah rızası için bitir şunu.Allah ın belası hoca.Yeter acı bu insanlara.Birçoğu zaten hatırına emrivaki ile gelen insanlar bunlar.Bunu düşünmüyor musun.Fazla bahşiş mi aldın naptın ulan?"

    Duaların ve gerçeğin karıştığı düşünceler anlar birbirine dolanıyordu.Hoca bas bas bağırıyordu..

    "Bu muhterem din kardeşimize hakkınızı helal ediyor musunuz"

    "Evet ediyoruz, çoktan ettik bile..."

    "Ey cemaat ses çıkmıyor, helal ediyor musunuz?..."

    "Aynen, aynen"

    Nihayet söylev bittiğinde birçoğumuz çoktan tabuta sarılmıştık...Bir iki omuz hareketini mutlaka cenaze sahiplerine göstermek şarttı.Örf ve adetlerimiz bunu gerektiriyordu.Buna mecburduk...Çarşı içinden tabut taşırken omuz sırasını savanlar ara sokaklarda izini kaybettirmeye başlamıştı.Cenaze aracına tabut yüklendiğinde ise çok az insan kalmıştı.Bizim grup verilen adresin önünde nihayet toplanmıştı...Pier Lotti mezarlığına bile gitmeye üşenmiştik..Herkes oflayıp pufluyordu.

    Sonunda, semtimizde bir cenaze törenini daha atlatmıştık...

    Sıra şimdi kafayı çekme sırasıydı...Çok mutluyduk...

    IRIZA
#16.04.2011 17:11 0 0 0



  • O gece arkadaşlar ile bir araya gelerek kafayı çekmiştik. Ben, Haydar, Cafer, Abuzer, asker arkadaşım Hıdır hepimiz toplanmıştık. Yedi sekiz kişilik eski arkadaş grubuyduk. Hepimiz de birbirimizden beter, terso sefil bir hayat sürdürüyorduk.

    Şimdilerde yanımıza gelmeyen eski arkadaşımız, yeni zengin arkadaşımız Hayri'nin dedikodusunu yapıyorduk. Hayri yıllar önce bizi terk etmişti. Çünkü o zengindi.Bizleri sefil hayatımızla başbaşa bırakıp çekip gitmişti. Tartışıyor, konuşuyorduk.

    Hayri'nin dedikodusunu yapıyorduk. Böyle arkadaşlık olur muydu. Parayı buldu bizi terk etti diye öfkeleniyorduk. Çocukluğumuzda ona az mı kıyak yapmıştık. Ben bir seferinde ona gazoz ısmarlamıştım. Diğer bir arkadaşım ise Hayri'ye gofret aldığını söyleyince öfkemiz daha da çok artmıştı.

    Bu nasıl arkadaşlıktı. Yapılan iyilikler unutulur muydu. İnsanlık ölmüştü. Bu Hayri ne karaktersiz bir adamdı. Daha sonra sıra küfür faslına gelmişti. Hepimiz birden küfür yarışına girdik. Bu küfürlerden Hayri'nin sülalesi kanımca bayağı sarsıldı, zedelendi.

    Sonra o kadar rahatladık ki sormayın gitsin. Ayrılma saati geldiğinde birbirimize sarılıp, defalarca şapur şupur öpüşmüştük.

    Kelle paça vaziyette eve gidip yattım. Sabah kalktığımda elimi yüzümü yıkadım, dişlerimi fırçaladım. Yedi sekiz kez de şınav çektim. Hanımın yüzü biraz asıktı. Çok üzgün görünüyordu.
    "Hayrola hanım, akrabalardan birisi mi öldü" diye sordum.

    Hanım hiç cevap vermiyordu. Ağlamamak için kendisini zor tutuyordu. Düşündüm yoksa gece kafam kıyakken ters bir şey mi yapmıştım. Omuzlarını tutarak tekrar sordum:
    "Hayatım söyle bir şey mi oldu, beni telaşlandırıyorsun. Rica ederim lütfen ama lütfen ne oldu anlat. Bak tansiyonum yeniden yükseliyor."

    Eşim odaya girdi ve elinde bir kağıtla geri döndü ve kağıdı uzattı. Bir de ne göreyim doğalgaz faturası ve dörtyüz liralık makbuz. Elim ayağım her tarafım titremeye başlamıştı. Sakinliğimi korumalıydım. Derin bir nefes alıp çarpıntımı hafiflettikten sonra sakince sordum:

    -" Canım sevgilim, lanet olası kadın, bu fatura nedir? Allahın belası kadın. Bu gazı nasıl yaktın, bana bunu anlat yoksa kırıcam bir tarafını hadi çabuk anlat diye haykırdım."

    Eşim her kadının yaptığı gibi silahını kullandı ve hıçkırarak ağlamaya başladı.
    "Sen beni sevmiyorsun işte, sevsen böyle yapmazsın. Doğalgazın çoğunu sen şahsi kullanıyorsun, ayaklarını bile sıcak suyla yıkatıyorsun. Dişlerini dahi sıcak suyla fırçalıyorsun. Yazı yazarken sabaha kadar en az yirmi tane Nescafe üçü bir arada içiyorsun, sonra bana kızıyorsun Üüüüüüü.Hü hü hü hü"

    Birisini ağlarken gördüğümde gerçekten hüzünlenirim. Yirmi yıl önce yaşadığım günler hafızamda canlanmıştı. O günlerde her Türk genci gibi önüme kim çıksa hemen ona aşık olurdum.

    Tabii bu aşklarım tavşan dağ misali aşklardı. Ferdi Tayfur beni perişan etmişti. İlk aşkım Kasap Osman'ın kızıydı. Kasap Osman'dan tırstığımdan dolayı kızı hemen terk etmiştim.Çünkü kızı istemeye gittiğimiz de beni satırla kovalamıştı. Daha sonra Kömürcü Rüstem'in kızına aşık olmuştum. Yani şimdiki eşim olan Safinaz'a.

    Gülhane parkında ne çekirdekler, ne naneler yemiştik. Safinaz ağlaya dursun bilgisayarın başına geçtim. Safinaz bulunduğum odaya girdi, iki elini bağdaştırıp bu kez tepemde dikildi.
    "Niye cevap vermiyorsun, söyler misin?" diye sordu.

    -"Sevgilim, canım eşim. Aslında kızgınlığım sana değildi. İGDAŞ'a kızmıştım. Yoksa seni harbiden seviyorum, bundan şüphen mi var. Bak yirmi yıllık süren bir evliliğimiz ve aşkımız var. Seni tanıdığımda çıtır çıtır taze bir kızdın. Şimdi lahana gibi bir karı olmuşsun. Buna rağmen hala sana katlanıyorum. İşte sevgimin belgesi bu değil mi" diye sordum..

    Safinaz kızdı ama kızgınlığını hiç belli etmedi. Bir erkek bir kadınla asla baş edemez. Bunu bana yaşadığım hayat tecrübesi öğretmişti.
    -"Peki beni seviyorsun da niçin bana bir şiir yazmadın ve ya bir öykü yazmadın? Öykülerine baktım, Rıza diye bir maganda var. Onun için üç tane öykü yazmışsın. Adanalı Celal diye bir manyak için öykü yazmışsın. Cuguş Ali denen ihtiyar bunak adamı yazmışsın ama bana bir şiir yazmıyorsun. İşte beni sevmiyorsun Üüüüüüüü Hü hü hü hü hü.."

    Ağlıyor, sızlıyor beni bunaltıyordu.
    "Tamam, tamam söz yazacağım, vallahi billahi unuttum, pardon hemen yazıyorum. Yeter ki sen odadan çık" dedim.

    Safinaz odadan çıktıktan sonra bir siteye girip şiirlerden birisini seçtim. Yazıcıdan çıkarttım. Yaptığım korsanlıktan dolayı aslında utanmıştım.Ama ne yapayım, başka bir çarem de yoktu.Şiir özürlü amatör bir yazardım.. Dördüncü sınıfa giden oğlumu çağırdım.

    "Oğlum al bunu annen öbür odada zırıldıyor. Git ona oku, hadi aslan oğlum" dedim.

    Az sonra oğlum tekrar geri döndü. Sarıldım birkaç kez öptüm. Oğlum da bana kızdı:
    "Yeter öpme baba, of ağzın leş gibi kokuyor" dedi. Ben güldüm:

    "Benim aslan oğlum, ilerde aynı baban gibi olacaksın" dedim.

    Oğlumun hiç neşesi yoktu.
    -"Baba ilerde senin gibi olmak istemiyorum, geleceğimden endişe ediyorum" dedi..

    Önce güldüm, sonra öfke için de parladım..
    --Ulan eşşoğlueşek, ben de sizin yüzünden geleceğimden endişe ediyorum.Defol odamdan çık diye haykırdım..

    Oğlum paniğe kapıldı.Koşar adım odadan çıktı.Neden o hatayı yapmıştım.Evlilik denen kurumun allah belasını versin dedim..Geçim sıkıntısı yüzünden, üç günlük dünyam cehenneme dönmüştü.Eşim benden, ben eşimden çocuklar benden, ben çocuklardan nefret etmiştim.Artık birbirimizi sevmiyorduk.Obur bir kadın ve onu aratmayan üç çocuk.Başım gerçekten, büyük bir belaya girmişti.Evlendiğimiz de korkunç iştahı ile masada ne bulursa silip süpürüyordu.Ürkmüştüm..Üstelik onu defalarca uyarmıştım..

    --Sevgilim, lütfen az ye, aldığım maaşı biliyorsun.Bu gırtlakla geleceğimizi ipotek altına alıyorsun, farkında değilmisin--?

    Fakat neye yarar ki, o kadar uyarmama rağmen, sanki bir ağaca konuşmuştum.Yıllar geçtikçe, her tartışma da çenesi düşük eşim, ağzını açtığın da ortalığı makinalı tüfek gibi tarıyordu..
    --Sen ne biçim erkeksin, elalemin kocaları evlerine gül gibi bakıyor.Saçımı süpürge ettim.Maaşın yetmiyorsa ek iş yap.Çorap sat, limon sat.Tembel herif, her ay elektiriği, suyu, doğalgazı kesmeye geliyorlar--

    Sehpanın üstünde duran, bir yığın fatura bana bakıyordu.Bir çaresini bulmam şarttı.Biraz düşündüm.Tek çare Safinaz dı.Sakinliğimi muhafaza ederek odadan çıktım. Safinaz sabah haberlerini izliyordu.Yine ağlıyordu.Şefkatli bir gülümsemeyle, yumuşak bir ses tonu ile sordum.
    --Canım eşim bu dünyaya sanki ağlamak için gelmişsin.Gene ne oldu anlat bakayım--

    Safinaz hıçkırırken titriyordu.Selde boğulan insanları işaret ederken baş parmağı titriyordu.
    --Bak görmüyormusun üüüü..hühühü..adam birazdan ölecek üüüü Başbakan nerede, onu niye kurtarmıyor dedi.

    Sinirlenmiştim.Allahı belası kadın yakın da beni öldürecek,hala farkın da değil ama üzüldüğü olaya
    bak dedim kendi kendime.Zora ki gülümsedim.Safinazın kartal burnuna bir öpücük kondurdum.Onu ikna etmek için bazen bu numarayı yapardım.

    --Safinaz Başbakanımız kendisini zaten zor kurtarmış.Bu adamı nasıl kurtarsın.Bu adamı kurtarsa kurtarsa Nasuh Mahruki kurtarır.Onun da Everest tepesin de işi varmış--

    --Bu insanlar neden ölüyor ama suç kim de?-

    --Bak hayatım, bu adamlar burda ölmeseydi, mutlaka başka bir yerde ölecekti.Yani ölmek için kendilerine yer arayan insanlar.Sonra takdir-i ilahi derler.Kader alın yazısı işte.Bu adamın kaderinde de sel de fareler gibi gebermek varmış, herhalde-- dediğimde ağzımdan çıkan son cümleler sertti.

    Tekrar yumuşadım.Gülümseyerek yanına oturdum.Bir elimi ensesine koyarak hafif bir masaja başladım.Onu da yumuşatmam lazımdı..

    --Safinaz faturaların toplamı, bin türk lirasını geçiyor.Aklıma bir fikir geldi.Canım sevgilim, bizim aşkımızı hiç kimse bitiremez.Ne seller nede faturalar bunu engelleyemez.Bu yıl da geçen sene olduğu gibi aynı taktiği uygulayacağız.Ben beş yüz lirayı babamdan isterim, sende beş yüz lirayı annenden istersin, bir anda borçları sıfırlamış oluruz-- dedim.

    Safinaz birden ayağa kaktı, kızmıştı.
    --Hayır olmaz hayır ben yaşlı emekli insanların parasını isteyemem, yazık günah değilimi onlara ben isteyemem olmaz--dedi.

    Sinirlensem de kızmadım, tane tane anlatmaya başladım.

    --Bak canım sadece biz annemizden babamızdan para almıyoruz ki.Nerde ise yetmiş milyon nüfusun alayı artık böyle geçiniyor.Farkında değilmisin.Hemen herkes annesine, babasına, amcasına, dayısına yaslanmış, geçinip gidiyor.Bu ülke ekonomisini yıllardır emekliler ayakta tutuyor.Emeklilerin maaşı olmasaydı çoktan bir iç savaş çıkardı.Canım sevgilim sen evde börek dolma yaparken herhalde bunların farkında değilsin--

    Bana hak vermiş olacak ki sesini çıkarmadı, düşündü.Tam sırasıydı.

    --Annen ile konuşursan eğer rica etsem şu arsanızı da pay etsinler bari.Psikopat kardeşlerinle sonra uğraşmayayım.Olurmu sevgilim o parayla da en az iki sene idare ederiz--

    Son hatayı yapmaz olsaydım.Evden koşar adım çıktığımda Safinazın cırtkak sesi camları dahi titretmişti.Allah kahretsin dedim.Kahvehaneye doğru giderken, yeni planımı oluşturdum.Acaba babamı nasıl kandıracaktım?


    IRIZA





#16.04.2011 17:09 0 0 0
  • Konu: Gül Ömrüm
    noimage



    Yağmur yağmıyor uzun zamandır bizim buralarda Yürek, isyan ediyor bir şeylere ama zaman telafisidir, ilacıdır, herkes bunu bilerek yaşıyor bizim buralarda

    Sizin oralarda nasıl hava? Sormaya çekiniyorum ama daha fazla dayanamayacak soracağım, aşk var mı, aşkın var mı, yüreğini ılık eden bir sevdiğin var mı sizin oralarda?

    Ben derbederim ama elim kolum bağlı Tercihimi de yaptım zaten, acıtamam yeniden yüreğini, yasa boğmaktan ise susmak daha tatlı

    Hani ömrümdün sen, "Merhaba" demiştim sana hiç korkmadan, cesurdum Mazide kaldı ya o günler, şimdi ne söylesem bilmem ki sana

    İsyanım, beni ertelemendendi aslında İstedim ki, sen de "Merhaba Ömrüm" de bana
    Olmadı, kısmet denilen şey de bu ya

    Kar yağacakmış birkaç güne kadar bizim buralarda Buz tutarım belki, yüreğim buzlanır da sevemem bir daha. Zaten en masumu da sana uzanan "Merhaba" kelimesiydi ya
    Sizin oralarda nasıl, kar yağacak mıymış? Benden selam söyle ürküttüğüm o yüreğine.
    Ona de ki; ben bağışladım onu, o da bağışlasın beni

    Bir de şunu söylersen mesut olurum, kendimi bilmezcesine, kendi gönül gözümle sevdim ama çok sevdim kendisini
    "Ömrüm" dedim ya sana, ömürlük hikâyeler de çelme taktılar bilseydim susar yalnızca seni dinlerdim, şimdiki gibi

    Sevgilim, hiç gerçek olamadık biz Ben anlayamadım ne seni ne de kendimi.
    Payımıza gitmek düştü, sevebilseydin ömrünce sevebilseydin, sever miydin beni? Karmaşık sorularla gelmemeliyim yine sana Gözlerimden yaşlar da boşalmayacak, çoktan sustuk konuşmak bize artık yasak

    Konuşamayız sevgilim, konuşursak öldürür birbirimizi, konuşursak boğarız, konuşursak yaralar, yaralanırız konuşmak artık bize yasak
    Sağ yanımın hüznünde senin yüzün var, "Gel" diyemem sana

    Biliyor musun ömrüm? "Merhaba" demek başkaydı sana Başkaydın işte, anlamasan da
    Boş ver beni, yaralarım seni, zaten acıttım, kanattım yüreğini defalarca. Kısmet denilen şey bu olmalı ömrüm, ne sen kaldın bana ne de ben sana

    Gözlerim yanıyor, gözyaşlarım hazırlık yapıyorlar Sen hep gül ömrüm Hayatından çekiliyorum ben, inanıyorum ki böylesi senin için daha iyi
    Konuşursam incitirim yine, konuşursam boğarım seni, yaralarım Konuşmak bize yasak, gözlerine de bakamayacağım nasıl olsa Seviyorum da diyemeyeceğim

    Sen başka sevdaların tomurcuklanmış hadiselerinde, ben başka sevdaların yanık türküsünde

    Bundan sonra böyle, ne sen bana kaldın ne de ben sana Yürekten bir veda edemedim bile sana
    Konuşmak yasak, bize konuşmak yasak sevgilim
    Yasak bize konuşmak

    Dilara AKSOY
#16.04.2011 16:41 0 0 0
  • Konu: Mucizem
    noimage



    Ellerim yalnızlık kokuyor sen bir anlık da olsa geldin ama gözlerimin içi bir başkası için gülüyor Gözyaşlarım bir başkası için akıyor
    Mucizem; hoş geldin diyemem sana, yaralar kabuk bağladı başka bir yarayı daha kaldıramam Seni unuttum biliyor musun? Bugün mucize olarak hayatıma bir anlık da olsa geldiğinde anladım bunu İçten içe sevindim geldin diye ama sormam gerekenleri, söylemem gerekenleri yuttum
    Yüreğim yeni bir aşkın tortusuyla baş ediyor Seni sevdiğim gibi sevemem belki ama yine de severim, seviyorum
    Sen gittin, şimdi gelmek niye? Yüreğim acılarla baş etti yıllar yılı şimdi selam vermek niye?
    Sen benim umudumdun, yalnızca bir umut Şimdi bir mucizeye kaldım, sana kaldım Bunu söyletme bana unuttum seni açamam o konuları bir daha
    O aşkı lekeledim o günleri unuttum seni unuttum veda ettim
    Her şey çok başka olabilirdi biliyorsun değil mi? Biz çok başka olabilirdik
    Sen beklemeyi bilseydin ben cesaretimi toplayabilseydim, başka olabilirdik Şu an hala devam ediyor olabilirdik
    "Deneme süreniz sona ermiştir" Başka kapıya mucizem Yüreğimde artık sana yer yok O deneme süremizin bittiği gün de anladım ki sen beni hiç sevmedin
    Bitmedin o an içimde haftalarca, aylarca kaldın içimde ama sonunda gittin
    Başka çare yoktu Mucizem; bırak beni Ben sensizliğe zor da olsa alıştım.
    Gel desen gelemem ki, sana gel diyemem ki Mucizem; bırak beni
    Ne sen al yalnızlığın rüzgârında koynuna beni, ne de ben alayım aşkın düğümlenmişliğinde yüreğimin en kuytusuna seni
    Bırak bizi kendi hâlimize ben bıraktım bile Yol sana çoktan göründü
    Biliyor musun? Sevdiğim biri var Ama onsuz da yaşayabileceğime kendimi alıştırdığım biri. Bu seferki son hazin olmayacak
    Mucizem; sana açık artık bütün yollar Yeter ki bırak beni

    Dilara AKSOY
#16.04.2011 16:38 0 0 0


  • noimage


    Çocukluğumuzun acı, tatlı hatıralarını oluşturan yegâne temel taşıdır çocukluk arkadaşlarımız

    Kanayan dizimizin merhemi, çocukluk oyunlarımızın yoldaşı, çocukluk aşklarımızı anlattığımız sırdaşlarımız, hayal dünyasında kendimizle beraber dünya yarattığımız tek insanlar

    Her şeyin tebessümle başlayıp, oyunlarla devam ettiği insanlardır onlar

    Sanırız ki hiç gitmeyecekler, dünya değişse sevgi kokan tebessümlerimiz buruk bir hâl alsa bile onlar hiç gitmeyecekler

    İstisnalar kaideleri bozmazlar tabi ki Hiç gitmeyenlerimiz de vardır, ya da gitmiş olsa bile gitmediğine inandığımız, kendimizi buna inandırıp fotoğraflarıyla bile sırdaşlığımızı bozmadığımız

    Öyle bir dünyamız vardır ki, salıncaklardan ev yapmışızdır. Kahramanlardan aşk yaratmışızdır ama ortak bir dünyada, ortak bir şeyler paylaşmışızdır

    En masum sevgilerimizi yaşattığımız insanlardır çocukluk arkadaşlarımız Küskünlüklerimizde, kırgınlıklarımız da bile, aynı duyguları aynı düşünceleri paylaşır birçok şeyin yoldaşlığına devam ederiz

    Yıllar geçer yalnızlığımızda bizi avutan tek insan olur çocukluk arkadaşlarımız

    Büyümüşüzdür, hayat da büyümüştür, yüreğimiz katılaşmış, yalanlar kördüğüm olmuştur Duvarlara bakarız, her birinde sanki onlardan bir parça kalmıştır

    Hepimizin olmuştur en güzel sevinçlerini paylaştığı bir çocukluk arkadaşı

    Yalansız, riyasız; art niyetsiz arkadaş deyip de sarıldığımız

    Çocukken dizlerimiz kanardı, şimdi ise yüreklerimizde koca bir acı Her şeyin telafisi olur da, canımızın acısı yürekte başlayıp en dibe atıyorsa yaralarımızı, telafisi olmazmış " Benim de vardı öyle bir çocukluk arkadaşım" dediğinizi duyar gibiyim

    Elinizden tutardı öyle değil mi? Koşup düştüğünüzde yerden kaldırırdı, yaralarınızı sarardı, hayallerinizi paylaşırdı, sırdaşlığınızı yapardı, o hep vardı

    Peki ya şimdi? Büyüdük, büyüdünüz Birçok arkadaş, birçok dost edindiniz. İlk gençlik sancınızı hafifletmek için başınızı omzuna yasladığınız arkadaşlarınız oldu, canınızı feda edebileceğiniz hakiki dostlarınız oldu

    Sonra birden arkanıza dönüp baktınız, yüzünüze gülüp arkanızdan birçok iş çevirenler de dost yüzlü düşmanlarınız oldu Karanlıkta kaldınız, ayazlarda tek başınıza üşüdünüz, üşüdük Hepimiz yaşamadık mı bunları? Sonra bir de baktık ki, bize gerçekten de elini uzatan biri var, çocukluk arkadaşımız

    Oyunlar yalan değil, kurallar aynı, yalnızca hayat bildik bir hayat değil Gözyaşlarıyla ânı yaşamak ya da geçmişe dönmek için bir seçim yapmak zorunda bırakıldınız

    Gençlik ateşiniz söndü, saçlarınızdaki aklar geçen bir ömrün ne ölçüde yaşandığının cevabı oldu, sonra bir gün aniden eliniz kapıya uzandı, yine aynı sıralarda kader birliği yapıp, aynı oyuncaklarla gülüp, aynı mutsuzluklara ağladığınız çocukluk arkadaşınız çıktı karşınıza

    Bırakalım da bu sefer satırlar bitmesi gerektiği gibi değil, kalması gerektiği gibi bitsin, öyle kalsın. Her cümlenin sonu gelir, her hayat bir gün sonlanır, yalnız insanoğlu bir tek şeyi sonlandırmadan yaşar, yaşlanır, o da güzel duyguların, güzel anıların bitse bile, tekrarlanabileceği duygusudur. Belki film izlerken, bir kitap okurken ya da yıllar sonrasında çocuklarımıza, torunlarımıza anlatırken geçmişe dönüp de tebessümle andığımız

    Dilara AKSOY
#16.04.2011 16:35 0 0 0
  • Yalan ne kadar büyükse sonuçları da o kadar kötüdür.
    HİTLER
    Yaşam ancak geriye doğru anlaşılabilir ama ileriye doğru yaşanır.
    HEGEL
    Doğa insan oğlunu iki efendinin egemenliği altına koymuştur: acı ve haz.
    BENTHAM
    Tarih bize insanların tarihten hiçbir şey öğrenmediklerini öğretir.
    HEGEL
    Mimari donmuş müziktir.
    FREDERICH VON SCHELLING
    Ne söyleyeyim diye baştan düşünmek, niçin söyledim diye sonunda pişman olmaktan iyidir. SADİ
    Aşk, günlük yaşamın tozunu altın rengi bir sise çeviren göz kamaştıtıcı bir cazibedir.
    ELENOR GLYN
    Dünyada başarı kazanmanın iki yolu vardır: Ya kendi aklından faydalanmak, yahut da başkasının akılsızlığından faydalanmak. JEAN DE LA BRUYERE
    Tarihi hurafelerle açıkladılar, biz hurafeleri tarihle açıklayacağız.
    K.H.MARX
    Şehir, halkın hep birlikte yalnız kaldığı ortamdır.
    PROCHNOW
    Kırdım diyorsun zincirlerini; evet köpek de çeker koparır zincirlerini, kaçar o da uzaklara ama halkaları boynunda taşıyarak. PERSIUS
    Yol yol ile yaş balta ile bulunur.
    BURDUR ATASÖZÜ
    Yer yarılır hasım türer.
    AMASYA ATASÖZÜ
    Ver elindeki sapı, dolan kapı kapı.
    SUŞEHİR - SİVAS ATASÖZÜ
    Yaz var, kuş var, ne evecek iş var.
    KIRŞEHİR ATASÖZÜ
    Üzümü elde gör, çöpünü yerde gör.
    BURDUR ATASÖZÜ
    Uğursuzun gördüğü süt yoğurt olmaz.
    EĞRİDİR - İSPARTA ATASÖZÜ
    Ucuz etin tirilti olmaz.
    KIRŞEHİR - MALATYA - SİVAS ATASÖZÜ
    Boyunu aşanı istersen her şey güçleşir.
    PLATON
    Düşünmek, insanı insan yapan unsurdur.
    PHILEMON
    Taş da yumurtaya düşse, yumurta da taşa düşse olan yumurtaya olur.
    ANONİM (MORA)
    Sağlam bir vücut ne hekim ister, ne yardım; kendi işini kendi görebilir ve sağlam bir insanın hekimlerden fazla dostu olmaz. PLATON
    Ticaretsiz mal, tekrarsız bilgi, cesaretsiz iktidar uçar gider.
    SADİ
    Fazla yemek canlıların öz suyunu durdurur.
    PLUTARHOS
    Her gün korkakça acı çekmektense bir anda ölüp gitmek daha iyidir.
    AISKILOS
    Önemli olan, yere düşüp düşmemek değil, düştükten sonra kalkıp kalkmamaktır.
    DOMBARDİNİ


    ....................................................


    Gülersu
#16.04.2011 16:30 0 0 0
  • O gün yine aynı yoldan yine aynı saatte yine aynı yere gidiyordum.Tam köşebaşında yaşlı bir dilenciye rastladım.Elimi cebime attım;"Bak teyze ne çıkarsa bahtına" dedim ve elimi cebimden çıkardım , parayı tam uzatacaktık ki avucumda eşimin alışveriş için verdiği paranın durduğunu farkettim.Bir paraya baktım bir de dilenciye.Bu bakışlarım bir kaç kere dolandı durdu iki arada,çaresizce.Kadıncağız titrek bir sesle"Evladım eğer bozuk paran yok ise boşver,düşünmen bile yeter" dedi.Konuşmasının düzgünlüğü beni hayrete düşürmüştü.Ben bile bu kadar düzgün bir diksiyon ile konuşmayı beceremezdim.Oysa kelimeleri tamir etmekti benim işim yani ben kendime şair demeye cesaret edebilen bir insandım.
    Neyse ! Yaşlı dilencinin gözlerine takıldı gözlerim bir an.Uzun süre bir süre ayıramadım gözlerimi ondan.Ne kadar zaman geçti bilemiyorum.Bakışlarımda cimrilik yoktu fakat o para o günkü evin ihtiyaçları için ayrılmış son paramdı.Aklım avucumdaki parada değildi aslında,dilencideydi.Yaşlı dilencinin gözlerinde vefasız bir kadının yalvaran yüreğini görüyordum sanki.Onun da benim de gözlerime yağmur bulutları uğramış ve hüzünlü damlalarını kirpiklerimize bırakıp gitmişti.Artık mantığımın sesinden uzaklaşıp yüreğimin sesini dinlemeye başlamıştım.Parayı olduğu gibi hiç düşünmeden dilenmek için el açtığı avucuna koyup "Buyur teyze,gönlünce harca" dedim ve uzaklaşmaya başladım.
    O gece yemek yapamamıştım kahvaltı ettik.Yediğim her zeytin tanesinde o yaşlı dilencinin ağlayan gözlerini görüyordum.Çok etkilenmiştim çünkü çok dilenci görmüştüm ama ağlayarak dilenenini ilk defa rastlamıştım.O gece sabaha kadar uyuyamadım.
    Sabah olunca yine aynı yoldan yine aynı saatte yine aynı yere gidiyordum.Aynı köşebaşına geldiğimde gözlerime inanamadım.Yaşlı dilenci yine oradaydı ve yine ağlayarak dileniyordu.Bakışlarında yüreğini gördüm sanki bana bir şeyler söylemek istiyordu ama diyemiyordu.Ben her seferinde avucuna para bırakıyor o ise her zaman yüzüme o gizemli ifade ile bakıyordu.Her gün aynı köşede onunla karşılaşmak ben de bir alışkanlık haline gelmişti.Böylece altı ay geçti.
    Bir gün yine aynı yerde avucunu açmış yine dileniyordu yaşlı dilenci.Fakat bu sefer gözleri daha değişik bakıyordu daha ilk görüşte hissetmiştim bu farklılığı.Yüreği gözlerinden yanaklarına doğru akıyordu sanki.Hasret yüklü geçmiş kurak yıllarını sulamak istercesine.Üstelik uzattığım parayı da almamıştı bu kez.Yine titrek sesiyle konuşmaya başladı.Bana "Yavrum,artık avucuma paranı değil yüreğini bırak.Ben senin annenim,ne olur beni affet ne olur beni affet yavrum" diyebildi.Bir an da ellerim buz kesmişti o an adeta kanımın donduğunu hissetmiştim.Hiç bir şey söylemeden yanından koşarak uzaklaştım.Konuşmamayı tercih etmiştim zira konuşsaydım bunca yıldır biriktirdiğim isyan yüklü kelimeler,milyonlarca sitemkâr heceler sadece tek bir sözcüğe sığacak ve "ASLA" diye bağırıp son noktayı koyacaktım belki de.Her zaman ki gibi yine susmayı tercih etmiştim.Ben zaten son sözümü daha beş yaşında söylemiştim.Kısa fakat anlamlı.
    ""NE OLUR BENİ BIRAKMA ANNE""...

    Evet o yaşlı dilenci kadın benim annemdi ve beni dileniyordu mendilini serdiği her köşede.Ben hep susmuştum ve ben sustukça içimdeki o beş yaşındaki çocukta susmuştu benimle birlikte senelerce.O günden sonra artık yolumu değiştirmiştim.Ne yüreğim ne de yorgun ayaklarım o yola gitmek istemiyordu.Aradan ne kadar zaman geçti tam olarak hatırlamıyorum ama tahminen bir iki ay sonra okulda çocuklardan duydum.DİLENCİ TEYZE ÖLMÜŞ,DİLENCİ TEYZE ÖLMÜŞ ,diyorlardı hep bir ağızdan.O an hissettiğim duygunun ne olduğunu bugün bile çözebilmiş değilim.Nefret mi , sevgi mi , pişmanlık mı ,hasret mi ,öfke mi...bir türlü bilemedim.Belki de hiç bir şeydi.Belki de öğretmenlik mesleğini seçmemim tek sebebiydi,bilemiyorum..
    Yalnız sonradan öğrendiğime göre,koynunda eski bir mendil bulmuşlar.Düğümünü çözüp sermişler soğuk betonun üzerine.İçin de itinâ ile katlanmış bir tutam para,beş yaşında bir çocuk resmi ve bir mektup.İçinde yazılanlar ise aynen şöyleydi...

    SEVGİLİ YAVRUM,NE OLUR BENİ AFFET.İNAN ÇOK PİŞMANIM.BİR KERECİK OLSUN SARIL BANA ANNE DE.ARTIK AVUCUMA PARANI DEĞİL YÜREĞİNİ BIRAK SEVGİNİ BIRAK.BU SEFER SIMSIKI TUTACAĞIM HİÇ AMA HİÇ BARIKMAYACAĞIM,SONA SÖZ VERİYORUM YAVRUM..BENİ AFFETMEYECEĞİNİ BİLİYORUM AMA YİNE DE SENDEN BENİ AFFETMENİ İSTİYORUM..O GÜN YANIMDAN TEK BİR KELİME SÖYLEMEDEN,YÜZÜME BİR KERE BİLE BAKMADAN KOŞARAK KAÇTIN..HAKLIYDIN YAVRUM AMA BEN SENDEN O BEŞ YAŞINDAKİ ÇOCUĞU GERİ İSTİYORUM.HİÇ OLMAZSA ONU VER BANA.YİRMİ YILLIK BİR VİCDAN AZABI İLE EZİLEN BU ANANIN YÜREĞİNİ SEN DE AVUÇLARINA AL ARTIK.BENİ AFFETMEN KOLAY DEĞİL BİLİYORUM AMA BEN SENİ SENDEN DİLENİYORUM.HANİ BANA ""NE OLUR BENİ BIRAKMA ANNE"" DEMİŞTİN YA,İŞTE ŞİMDİ BEN SANA YALVARIYORUM.""NE OLUR BENİ BIRAKMA YAVRUM,NE OLUR BENİ BIRAKMA YAVRUM"" SENİ ÇOK SEVİYORUM...HOŞÇAKAL...

    Yazılmış fakat bir türlü adresini bulamayan bu mektup bir şekilde elime ulaşmıştı.Birkaç kere okudum.Yazarken yüreği gibi elleri de titremişti yaşlı dilencinin.Cenazesini mendilinden çıkan para ile kaldırmışlar.Anladım ki avucuna bıraktığım paraların bir tekini bile harcamamış.Tek bir kuruşuna bile dokunmamış.Yirmi yıl önce öldürdüğüm annemin cenazesini yirmi yıl sonra defnetmek yine bana kısmetmiş.Allâhım bu ne acı bir tesadüf,ne acı bir tesadüf diyordum içimden..

    Bugün yine aynı yoldan yine aynı saatte yine aynı yere gidiyordum.Tam köşebaşında yine yaşlı bir dilenciye rastladım.Elimi cebime attım ve "bak teyze ne çıkarsa bahtına" dedim ve cebimden çıkan parayı avucuna bıraktım.Başımı kaldırmaya cesaretim yoktu ama dilencinin yüzüne bakmak için de can atıyordum.Sonunda dayanamadım ve başımı kaldırıp yaşlı dilencinin doğrudan gözlerine baktım.Gördüğüm şey karşısında az daha kalbim duracak sandım.Aman Allâhım ! yine aynı gözler karşımda duruyor ve yine bana bakıyordu.Ama bu dilenci ne ağlıyordu ne de yüreğini o zeytin gözlerinde taşıyordu.

    Bugün sınıfta öğrencilerimden biri.Öğretmenim; """hani köşebaşında ağlayan yaşlı bir dilenci vardı ya hani öldü.İşte onun yerine başka bir dilenci teyze gelmiş""" dedi ve irkildim.Gülseren dedim o dilenci teyze yirmi yıl önce öldürülmüştü.Bir insan iki kere ölür mü dedim.Peki öğretmenim kim öldürmüş katilini buldular mı dedi..Ben de "" O DİLENCİ TEYZEYİ BEŞ YAŞINDAKİ BİR ÇOCUK ÖLDÜRMÜŞTÜ YAVRUM"" dedim.Ve ben hüzünle gülümsedim,hüzünle gülümsedim...


    ecedemet...
#08.04.2011 16:49 0 0 0

  • noimage


    Güneş, odanın içindeki hâkimiyetini floresan lambaların beyaz ışığına bırakarak çekip gitmişti. Zehra, önündeki yazıyı okumakta gittikçe zorlanıyordu. Masası da kafasının içi kadar karman çormandı. Arkadan at kuyruğu yaptığı kestane rengi saçları yanlardan özgürlüğünü ilan etmiş, sabah sürdüğü rujdan eser bile kalmamıştı. Yataktan çıktığı andaki haline sanki yeniden dönmüş gibiydi.

    Mesaiye başladığı andan bu yana aralıksız yazıyordu. Kolundaki saate baktığında eve gitmek için kısa bir süre kaldığını görünce içi bir nebze de olsa ferahladı. Parmakları zamana karşı on kurşun askeriyle klavyenin üzerinde adeta savaş veriyordu. Bir yandan da kendi kendine konuşuyordu.

    - Neyse ki bitmek üzere! Ama ne sırt kaldı ne de göz! Şu işi bu akşam tamamlayabilirsem derin bir oh çekeceğim!

    Yaklaşık beş veya on dakika sonra sessiz bir çığlık attı. Ardından yüzünü avuçlarının arasına alarak gözlerinden akan yaşları kapatmaya çalıştı.

    - Olamaz! Mahvoldum ben! Ekran kilitlendi. Kaydedemiyorum! O kadar emeğimin boşa gittiğine mi yoksa şube müdürüne nasıl hesap vereceğime mi yanayım? Şimdi bir sürü laf işiteceğim. Vay efendim neden sık sık kaydet tuşuna basmamışım? Neden vakitlice bitirememişim? Der de der artık!

    Dolaptan bir evrak almak üzere içeri giren Selim, Zehra'nın konuşmalarına ister istemez vakıf olmuştu. Yanına doğru gitti ve utana sıkıla omuzundan tutarak "üzülmemesini ve yapabileceği bir şey varsa elinden geldiğince yardımcı olabileceğini" söyledi bütün içtenliğiyle.

    İşyerinde Selim'in simsiyah gözlerinin sert veya art niyetli bakışına maruz kalan bir kişi dahi olmamıştı. Adının geçtiği her yerde bir yufka muhabbeti muhakkak geçerdi. Ama bu yufka sanıldığı gibi böreklik değil yüreğinin cennetlik oluşundan dolayıydı.

    Zehra, titreyen ellerini yüzünden hızlıca çekti. Yanakları ve kulaklarından sanki alevler yükseliyordu. Kaşlarını çatarak söylendi.

    - Keşke yardım edebilsen! Ama sanmıyorum Selim. Bilgisayar dondu kaldı. Hiç bir işlem yapamıyorum. Kapatırsam bütün yazdıklarım buhar olup uçabilir!

    Selim:

    - Lütfen biraz sakin olur musun? Herşeyin bir çaresi vardır. Bekle biraz!" dedi kendinden emin bir şekilde. Hemen pencere kenarındaki boş masaya oturdu ve telefonu çevirmeye başladı.

    - "Bilgi İşlem Merkezi. Size nasıl yardımcı olabilirim?"

    diyen görevlinin sesini hemen tanımıştı.

    -Dilek Hanım ben Selim. Şu anda 319 Numaralı odadayım. Teknisyen arkadaşlardan birini buraya gönderebilir misiniz? Yalnız durum çok acil! Zehra'nın, elindeki işi bu akşam mutlaka teslim etmesi gerekiyormuş. Ama bilgisayarı bozulmuş. Yardımcı olursanız çok sevinirim.

    - Hemen notumu aldım. Yalnız arızalara bakan sadece bir teknisyenimiz var. Diğerleri bir kurs için bu hafta sonuna kadar şehir dışına görevlendirildiler. Dolayısıyla dediğim arkadaş çok yoğun! Tek başına her sorunla başetmeye çalışıyor. Şu anda da odada değil. Gelir gelmez söylerim.

    Selim, teşekkür ederek telefonun ahizesini yerine bıraktı. Zehra, kan çanağına dönmüş gözlerini sildi ve medet uman bakışlarını Selim'e yönelterek sordu.

    - Sence teknisyen yazdıklarımı kurtarabilir mi? Yoksa yandım demektir! Şube Müdürü "akşam mesaiye kalır, yeniden yazarsın" der. O kadar da yorgunum ki.

    - Boşuna üzülüyorsun. Adamın işi bu! Elbette ki kurtarır. Hadi oldu ki bir aksilik oldu! Ben ne güne duruyorum! Çok hızlı yazamam ama elimden geleni yaparım. Bana inan!
    Zehra ve Selim, kapıyı tıklatan uzun boylu ve bir hayli zayıf, elmacık kemikleri dışarı doğru çıkmış, kaşları seyrek, kısık bakışlarından gözlerinin renginin siyah olduğu zar zor farkedilebilen gencin;

    - "Arızalı bilgisayar için geldim"

    sözüyle bir anda susmuşlardı. Zehra'nın kahverengi gözlerindeki sönük ışık yerini sevinç ışıltısına bırakmıştı. Hemen ayağa kalkarak sandalyesini geriye doğru çekti. Bilgisayarını ve masasını ağzı kulaklarında bir biçimde işin ehli olan personele teslim etmişti.

    Teknisyen ağır ağır yürüyerek Zehra'nın sandalyesine oturmuştu.

    Selim, gülümseyerek teknisyene baktı ve:

    - Sizi daha önce hiç görmedim. Yenisiniz sanırım. Hayırlı olsun. Adım Selim ya sizin?

    Teknisyen, ekrana odaklanmış donuk gözlerini Selim'e doğru hızla çevirdi. Öylece bir kaç saniye boş boş baktıktan sonra cevap vermeden tekrar ekrana döndü.

    Selim ve Zehra'nın gözleri birbiriyle birleşti o anda. Sonra Zehra toparlandı ve;

    - Çay veya kahve ne arzu ederdiniz? Hemen çay ocağından alıp geleyim.

    Teknisyen buz gibi bir ifadeyle başını iki yana salladı. Zehra, kısa bir sessizlikten sonra dayanamayıp sordu.

    - Doktor bey! Hastam kurtulacak mı? İyi haberlerinizi bekliyorum! Yazılarımın ölmesi demek benim de ölümüm demek. Anlatabiliyor muyum?

    Teknisyen, kısa bir süre sonra Zehra'nın ekranda donup kalan sayfasını aktif hale getirerek ayağa kalktı ve hiç bir şey konuşmadan ağır ağır kapıdan dışarıya çıktı.

    Zehra ve Selim aynı anda "teşekkür ederiz" dediler demesine ama teşekkürün muhatabı olan kişi çoktan odadan çıkmıştı bile.

    Selim, dudağını bükerek Zehra'ya baktı.

    - İlginç biri! Neyse işin görüldü ya gerisini boşver!
    dedi usulca. Daha sonra müsaade isteyerek kendi odasına gitti. Zehra arkasından seslendi.

    - Selim çok iyisin! Teşekkürler!

    - Ben ne yaptım ki? Bütün hüner, adını bile öğrenemediğimiz teknisyenin! Yine de sağol Zehra! İyi akşamlar!

    Zehra, elindeki işi kısa bir süre sonra tamamlamış ve çıktı alarak amirine teslim etmişti. Sonra odasına tekrar gelmiş ve bilgisayarını kapatmıştı. Masasının üzerindeki klasörleri dolaba kaldırıp kilitledikten sonra gözü telefonun yanındaki siyah deri kaplı ajandaya ilişmişti. "Selim ajandasını unutmuş" diye düşünmüş ve alelacele çekmecesine atıvermişti.

    Koridora çıktığında işyerindeki bütün odaların kapısının kapalı olduğunu gördü. İyi akşamlar diyebileceği bir kişi dahi kalmamıştı. Katta olan asansörün kapısını hızlıca açtı ve zemin katın düğmesine bastı. Her zaman ki gibi dönüp kendine şöyle bir bakıverdi. Sonra yüzünü buruşturdu.

    "Kendini beğenmiş insan olur da kendini beğenmemiş insan olamaz mı yani! Küseceksen küs budala ayna! Bugün iyi görünmüyorsun!" dedi gülümseyerek. Kapıyı dışarıya doğru iteklerken yine ciddi bir yüz ifadesi takındı kendine. Dış kapıyı açmasıyla içeri girmesi bir olmuştu. Bir anda bastıran yağmura gafil avlanmıştı.

    - Aman Allah'ım gök delinmiş sanki! Bu yağmurda değil yürümek adım atmak bile çılgınlık! Odasında küçük bir şemsiyesinin olduğu aklına gelince derin bir nefes aldı. Apar topar tekrar asansöre doğru yürüdü. Bir yandan da "Böyle şansa ne denir ki? Önce mesai ardından sağnak yağmur! Allah beterinden korusun" diyordu.

    Tekrar odasına girip ışığı yaktı. Tozu dumana katan rüzgâr pencereyi sonuna kadar açıvermişti. Zehra, pencereyi kapatana kadar az da olsa üstü başı ıslanmıştı. Masasının çekmecesinden bir peçete çıkarıp yağmurdan nasibini alan boş masayı iyice kuruladı.

    Tekrar kendi masasına geçti ve oturdu. Önce şemsiyesini çıkardı. Sonra tekrar peçeteyi yerine koyarken gözü akşam alelacele koyduğu siyah deri kaplı ajandaya ilişti. Selim'in gün boyu yaptıklarını düşündü. Kendisine olan ilgisini farketmiyor değildi aslında. Ama duygusal anlamda ona karşı hiç bir şey hissetmediği için anlamamazlığa geliyordu. "Tamam iyi, hoş insan hatta çok da yardımsever ama ben hayır kurumu değilim" ki diyordu içinden

    Sonra ajandayı usulca eline aldı. Açmakla açmamak arasında kısa bir süre tereddüt yaşadı. Fakat içindeki merak duygusunu bir türlü bastıramıyordu. Rastgele bir sayfayı açtı. O an gözleri yuvasından fırlayacak gibi oldu. Yaprakları çevirdikçe dehşete düşüyordu. Arada bir bakışlarını pencereye doğru kaçırıyor sonra tekrar sayfalara dönüyordu. Birden ayağa fırladı. İçi ürpermişti. Bir de üstüne eklenen gök görültüsü iyice ruh halini bozmuştu.

    - Bu defter Selim'e ait değil! Olamaz da! Selim gibi düzgün bir insan böyle notlar yazamaz! Mümkün değil! Peki kimin o zaman?

    Çakan şimşekle birlikte sanki zihni de aydınlanmıştı. Uzun saçlarını eliyle arkaya dolayıp topuz yaptıktan sonra bir kurşun kalemle tutturdu. Yüzü kıpkırmızı olmuştu.

    - Tamam hatırladım! Bu defter masama oturan teknisyene ait olmalı! Ama şimdi ne yapacağım? Kolundaki saate baktıktan sonra kalbi daha da hızlı atmaya başladı. Sürekli "birşeyler yapmalıyım! Hem de bir an once" diyordu içinden. Ama aklına hiç bir şey gelmiyordu. Defterin sayfalarında iz sürüyor ama bir sonuca ulaşamıyordu.

    Birden aklına Selim geldi. Hemen cep telefonuna saldırdı. Fakat Selim bir türlü açmıyordu. Israrla bir kez daha aradı. Zehra'nın psikolojisi iyice bozulmaya başlamıştı.

    Ajandanın sayfalarını titreyen ince parmaklarıyla yeniden açtı. Küçük küçük notlar vardı üzerinde.

    - Bitecek! Az kaldı! Dayan!

    Diğer sayfada:

    - Herkes pişman olacak! Özellikle de annem! Çok utanacak! Tabi yüzü varsa!
    Zehra, kırmızı kalem ile halka içine alınmış tarihin olduğu sayfadaki tabanca resmine tekrar baktı ve sonra altına yazılmış yazıyı bir kez daha okudu.

    - Bütün sorunlarım bugün bitecek! Artık rahatlayacağım!

    diyordu hem de büyük harflerle.

    Çalan telefonun sesiyle damağını çekmesi bir oldu. Arayan Selim'di.

    - Hayırdır Zehra! Beni hiç aramazdın! Bir şey mi oldu?

    - Selim, seni rahatsız ettiğim için çok özür dilerim. Ama konu çok ciddi! Hatta hayati! Şu anda hiç iyi değilim. Elimde bir ajanda var. Sanırım bugün odama gelen teknisyene ait! İçinde yazılanlar ise korkunç şeyler! Adını bile bilmediğimiz o genç adam bugün intiharı planlamış. Ona ulaşamazsak ölecek duyuyor musun?

    - Ne diyorsun Zehra! Neredesin? Söylediklerini kulakların duyuyor mu senin? İnan kafam karıştı! Şu anda hiç bir şey düşünemiyorum!

    - Ben işyerindeyim. Çok yağmur vardı odama geri döndüm. Şeytan o ajandayı okumam için resmen dürttü beni.

    - Dur bir dakika düşüneyim! Buldum! Bilgi İşlemdeki Dilek Hanımın telefon numarası yok mu sende? Teknisyen orada görev yaptığına gore adresini ondan öğrenebiliriz!

    - O bayanla fazla bir samimiyetim yok. Ama bir kez tesadüfen ogle yemeğinde aynı masada oturmuştum.Biraz sohbet etmiştik ve birbirimize telefon numaralarımızı vermiştik. Hemen arıyorum. Teşekkürler Selim!

    - Beni geri aramayı unutma tamam mı?

    - Tamam.

    Zehra, hemen Dilek'e ulaşmış ama istediği bilgileri ondan alamamıştı. Dilek bir solukta; "Teknisyenin adının Hüseyin olduğunu, on gün önce işe başladığını, ailesinin Mersin'de yaşadığını, burada üç arkadaşıyla küçük bir evde kaldığını, defalarca söylemesine rağmen adres ve telefon bilgilerini kendisine vermediğini" söylemişti.

    Zehra sol eli ile şakaklarını ovuşturdu ve hararetli bir şekilde konuşmaya devam etti.

    - Tamam işte! Defterde böyle bir not da vardı. Arkadaşlarının memlekete gidecekleri tarihleri ayrı ayrı işaretlemiş ve bugün için "Nihayet evde yalnızım. Zaten doğarken yalnızdım, yaşarken de öyle. Ölürken de yalnız olmalıyım!" yazıyordu.

    Dilek, ben de olmayan idari bilgi, başkanımızda hiç olmaz ama yine de Serdar Beye bir sorayım. Ama Hüseyin'in bilgilerine ulaşacağımızı hiç sanmıyorum. Moralim çok bozuldu Zehra! Bacaklarım zangır zangır titriyor şu anda.

    Zehra, pencereye doğru yaklaştı. Yağmur tamamen durmuştu. Pencereyi sonuna kadar açtı. Toprağın mis gibi kokusu ilk kez ona yaşama sevinci vermemişti. Hatta ölümün soğukluğunu hatırlatmıştı. Gözlerinden çaresizliğin gözyaşları süzülüyordu. Tanımadığı, ismini bile bilmediği bir kişi için endişe duyuyordu. Gözü sandalyesine ilişti.

    - "Bugün bu odada ve masamdaydı. Yarın ölmüş olacak! Allah'ım bir şey yapamamak ne kadar korkunç bir duygu! Yaşamalı! Çok genç daha!

    diyordu gözyaşları arasında. Çalan telefonun sesiyle kendine geldi. Arayan Selim'di.

    - Bir gelişme var mı? Dilek ne dedi?

    - Koca bir hiç! Adam bu dünyanın hiç bir ucundan tutunamamış sanki! Kökünden kopmuş, yavaş yavaş yavaş boynu bükülen bitkiden farksız! Hatırlasana! Bugün hiç konuşmadı! Bu dünyaya ait değil gibiydi. Selim ne olur düşün! Ne yapabiliriz? Emniyete bildirsek!

    - Zehra lütfen sakin ol! Hâlâ işyerindesin değil mi? Çık artık oradan. Evine git ve dinlen.

    - Gidecek gücüm yok! Çok kötüyüm.

    - O zaman ben taksiye binip geliyorum. Gelince telefonunu çaldırırım inersin. Lütfen kendine gel.

    Zehra, Selim gelene kadar Emniyeti de aramıştı. Fakat Hüseyin'in muhtara kaydını bile yaptırmadığını öğrendi. Üzerinde adının geçtiği ne bir araç ne de bir ev vardı. Sanki o daha yaşarken yok olmuştu.

    Bir insan öz annesinden nasıl nefret edebilirdi ki? Hele Allah'ın verdiği cana nasıl kıyabilirdi? Kafasında bir sürü soru işareti uçuşuyordu.
    Bu saatte çoktan evinin yokuşunu çıkıyor olurdu. "Annemi aramalıyım! Yoksa meraktan kahrolur!" diye geçirdi içinden.

    - Anneciğim! Mesaiye kaldım. Birazdan çıkacağım. Meraklanma diye aradım!

    - Kızım! Yavrum! Tamam ama sesin çok kötü geliyor! İyi misin gerçekten?

    - Anneciğim iyiyim. Görüşürüz. Öptüm.

    Selim, işyerine geri döndüğünde Zehra gerçekten adım atacak durumda değildi. Kolundan tutarak ağır ağır taksi durağına geldiler. Selim de Zehra da kara kara düşünüyorlardı. Zehra'nın evinin önüne geldiklerinde Selim:

    - İyi düşünelim iyi şeyler olsun! Belki kötü bir şey olmayacak. Dua edelim. Gerçekten yapabileceğiz her şeyi yaptık. Ama çaresiz kaldık biliyorsun. Sabah olsun hayrolsun demekten başka elimizden bir şey gelmez. Koca şehirde Hüseyin'i nereden bulacağız ki!
    Zehra, başını öne eğerek sanki söylediğini onaylamıştı. Yavaşca taksiden aşağı indi. "Görüşürüz" diyerek apartmana girdi. Sürekli düşünüyordu. O gece annesinin ısrarlı sorularını yorgunum diyerek geçiştirmişti. Onu da üzmek istemiyordu. Yatağına uzandı ve dualar ederken yorgun bedeni uykuya yenik düştü.

    Sabah olduğunda, ruhu gecenin zifiri karanlığında gibiydi. Nefes almakta güçlük çekiyordu. İçi daralıyordu. İşyerine geldiğinde ilk işi çekmecesindeki ajandayı alarak Bilgi İşlem Merkezine gitmek olmuştu. Fakat Dilek, Hüseyin'in henüz işe gelmediğini söylemişti.

    Aradan saatler geçmiş hâlâ Hüseyin'den ses seda çıkmamıştı. Öğle saatlerinde olan olmuştu. Hüseyin'in intiharı once yerel televizyonlarda sonra ana haber bültenlerinde "gencecik bir delikanlının hazin sonu" olarak geçmişti.

    Zehra haberi alır almaz hüngür hüngür ağlamaya başlamıştı. Bir yandan da konuşuyordu.

    - Keşke sana ulaşabilseydim! Keşke seninle konuşup, caydırabilseydim! Keşke bilgisayarım bozulmasıydı da seni hiç tanımasaydım. Ben şimdi ne yapacağım? Ölümünü planladığın o kara kaplı ajandayı neden masamda unuttun ki? Hiç hikayeni bilmemiş olacaktım. Neden kıydın canına? Değer miydi? Çok üzgünüm çok!

    Zehra daha fazla dayanamayıp yere yığılmıştı. Etrafındakiler kolundan tutarak en yakın bir odaya geçirmişler ve bir koltuğa oturtmuşlardı. Zehra bir müddet susuyor daha sonra tekrar ağlamaya başlıyordu.

    Hüseyin kendi ölüm kararını "sırf annesi yaptıklarından pişmanlık duysun. Bir kez bile olsa çocuğu için üzülsün" diye vermişti. Ama her şeyin boşuna olduğunu nereden bilebilirdi ki! Çünkü babasını aldatarak yurtdışına kaçan annesi zaten çoktan ölüp gitmişti. Babasına da bir türlü ulaşılamamıştı. Cenaze törenine sadece işyerinden adet yerini bulsun diye seçilmiş bir grup katılmıştı. Bir de bekar evlerine geldiklerinde cesediyle karşılaşan iki arkadaşı.

    Hüseyin, kendisi için en çok gözyaşı döken kişinin sadece on on beş dakika sandalyesinde oturduğu Zehra adında bir genç kız olduğunu hiç bir zaman bilemeyecekti. Çünkü o artık yaşayan bir ölü değil gerçekten bir ölüydü.

    Aysel AKSÜMER

#08.04.2011 16:43 0 0 0
  • İnsanlar için ölüm ve gelecek belirsizdir.
    PHOKYLIDES
    Elinden büyük şeyler gelmeyenler, küçük şeylere haddinden fazla önem verir.
    PLATON
    Kanunlar indanlardan, insanlar kanunlardan dolayı güçlüdür.
    DEMOSTHENES
    Mutluluğu elde tutmanın tek yolu onu paylaşmaktır.
    BROON
    Her şey ters gidiyorsa, belki sen ters gidiyorsudur.
    ANONİM
    Mertten bir çıkar, namerttin iki!
    VAN ATASÖZÜ
    Mal canın eğesi!
    GAZİANTEP ATASÖZÜ
    Muhbirin gözü tahtaya batmaz!
    MAZGİRT - TUNCELİ ATASÖZÜ
    Oğlum oldu gülüm oldu, everdim elin oldu; ayırdım komşum oldu.
    FATSA - ORDU ATASÖZÜ
    Öküz ölür çift kalır, eşek ölür yük kalır.
    ALANYA - ANTALYA ATASÖZÜ
    Sabreden derviş sıkıntıdan gebermiş!
    İSKECE - YUNANİSTAN ATASÖZÜ
    Parayı el alır, dumanı yel.
    ORDU - ÜNYE ATASÖZÜ
    Atalarının miraslarını hiç edenler, torunlarınında geleceğini hiç ederler.
    SERVER
    Cimri olma; açgözlü olursun, açgözlü olursan başına çok şey gelir.
    SERVER
    Zorbaya imrenme, alay etme kimseyle. Alay eder Tanrı alay edenle.
    İNCİL'İN SÜLEYMAN ÖZDEYİŞLERİ
    Alaycı kişi şehri karıştırır. Bilge öfkeyi yatıştırır.
    İNCİL'İN SÜLEYMAN ÖZDEYİŞLERİ
    Ahmağa göre karşılık verme; düzeyini düşürme; ama uygun karşılık ver; bilge sanmasın kendini. İNCİL'İN SÜLEYMAN ÖZDEYİŞLERİ
    Der ki Bilgelik: "Ey salaklar, daha ne kadar seveceksiniz salaklığı? Alaycılar alay peşinde - daha ne kadar? Daha ne kadar bilgiden nefret edecek akılsızlar? Öğütlerimi duymazdan gelirsiniz; Alay sırası bana gelir mahvolunca siz. Düzenbazlığınızla doyarsınız; kaygısızlıkta yok olur akılsız." İNCİL'İN SÜLEYMAN ÖZDEYİŞLERİ
    Pusu kuran pusuya düşer. Haksız kazanç candan eder.
    İNCİL'İN SÜLEYMAN ÖZDEYİŞLERİ
    Şereftir kavgadan kaçınmak. Tartışmaya hazır ahmak.
    İNCİL'İN SÜLEYMAN ÖZDEYİŞLERİ
    Sabırlı kişi üstündür yiğitten. Bir fatihten üstündür kendini denetleyen.
    İNCİL'İN SÜLEYMAN ÖZDEYİŞLERİ
    Erdemli kadın tacıdır kocasının. Erkeği yer bititir edepsiz kadın.
    İNCİL'İN SÜLEYMAN ÖZDEYİŞLERİ
    Kılıç gibi keser düşünmeden söylenen söz. Sonsuzca kalıcıdır dile gelen doğru öz.
    İNCİL'İN SÜLEYMAN ÖZDEYİŞLERİ
    Ne demiş Massalı Yake Oğlu Agur: "Karınca güçsüz denir; gıdayı yazdan biriktirir. Kaya tavşanı zayıf mı? Kaya kovuğuna yapar yuvayı. Kralsızdır çekirgeler ama bölük bölük ilerler. Kertenkele elle bile yakalanır, ama kral sarayında bile vardır. Dört bilge hayvan; işte." İNCİL'İN SÜLEYMAN ÖZDEYİŞLERİ


    .......................................


    Gülersu
#07.04.2011 14:47 0 0 0
  • noimage



    Elimde evraklarım ile müdür beyin kapısını tıklattım.İçeriden kalın bir "gellll" sesiyle birlikte kapının kolunu indirip odaya girdim.Müdür bey bana eliyle işaret ederek oturmamı ifade ettikten sonra karşısında ezik büzük bir şeyler anlatmaya çalışan kadına döndü ve yeniden onunla konuşmaya devam etti.Koltuklardan birine oturup olayı izlemeye başladım.Giyinişinden belliydi orta halli garip bir kadındı.Ama konuşmaları oldukça saygılı ve mantıklıydı.Elinde tuttuğu kağıtları müdüre uzatıyor ve onu ikna etmeye uğraşıyordu.
    ...............Ne olur müdür bey,rica ediyorum.
    ...............Olmaz dedim hanım!
    ...............Bakın müdür bey,ne olur sizden zor bir şey istemiyorum ki..Birini sabahçı diğerini öğlenci yapın,tek isteğim bu,lütfen efendim.
    ...............Ya sen ne laf anlamaz kadınsın,olmaz diyorsam olmazzz...
    ..............Bakın müdür bey,eğer mecbur kalmasam böyle bir şey istemezdim sizden.Ben ben...


    Daha fazla kelime çıkmadı dilinden,sustu.Zaten müdürün de kabul edeceği yoktu.Son sözlerin daha da kırıcı olacağını anlamışçasına odadan sessizce çıktı.Ben olayı anlayamamıştım ama merak ediyordum,mutlaka öğrenmeliydim.Müdürden biraz izin isteyip arkasından çıktım.Fazla uzaklaşmamıştı pencerenin kenarına çökmüş,başörtüsünün oyası yırtık kenarı ile gözlerini kuruluyordu.Hâla elindeki evraklara bakıyor ve dudaklarını ısırıyordu.Bir yandan da "Allâh'ım bana yardım et ne olur bana yardım et" diye dua ediyordu.Daha fazla dayanamadım bende yanına çöktüm.Elimi ağlayan kadının omzuna koyup;
    ..............Hayırdır ablam,seni üzen konu nedir?Neden ağlıyorsun? dedim.
    Kadın tekrardan gözlerini kuruladı sonra ayağa kalktı.Hemen bende kalkıp yanında durdum.İnat bu işte öğrenmezsem eğer belki de çatlardım o an.Kafama koydum bu kadını bu kadar üzen,ağlatan hatta müdür beye yalvartacak kadar indirgeyen konu acaba neydi?
    İnatla yeniden sordum,sustu..
    Bir daha sordum,yine sustu..
    Bir daha sordum,yine sustu..
    O sustukça benim inat damarlarım daha da kabarıyordu,yok mutlaka öğrenmeliydim.Bir insanı ağlatacak kadar kötü ne olabilirdi ki..
    Gözyaşı dökmek bu kadar kolay olamaz mutlaka ardında büyük bir acı ya da aşılması zor bir olay vardı ki kadın ağlıyordu.Bu sefer tüm cesaretimi toplayıp yeniden sevgi dolu bir ses tonu ile yeniden sordum..
    ...............Bak ablam,Rabbim derki "Ben kullarımı birbirlerini sevsin saysın birbirlerine yardım etsin ve bana itâat etsin diye yarattım."
    Sen bana derdini anlatmazsan saygı duyarım ama vicdan azabı ile de duramam.Hadi,de bana derdini belki çaresi bulunur.
    .............Sağ olasın kardeş,tamam haklısında hallederim ben.
    .............Beraber halledelim belki bir yardımım dokunur.
    ............Söylesem anlar mısın ki derdimden,müdür bile anlamadı.
    ............Sen hele bir anlat,Rabbim bir çaresini verir elbet.
    ............Peki bacım,gel hele şöyle bir kuytuya da anlatayım.

    Ve kadın anlatmaya başladı.Her cümlesinde biraz daha kahroluyor her damla gözyaşında içimin ezildiğini hissediyordum.Ha ağladım ha ağlayacağım durumunda idim.Ama kendimi tuttum ağlamadım.Meğer kadının yatalak bir eşi varmış,iki'de oğlu.Bir gecekonduda oturuyorlarmış.Kadın bulduğu temizlik işlerinden kazandığı para ile hem evini geçindiriyor hem kocasına bakıyor hem de çocuklarını okutmaya çalışıyormuş.Kocasına geçen sene bir araba çarpmış bu yüzden yatalak kalmış.Parasızlık,hayatın zor şartları ve geçim sıkıntısı ile boğuşuyor veee bunlara rağmen yine de ümitle yaşamaktan vazgeçmiyor.Böylesi bir kadına hayran kalmamak elde mi?
    Kadın bunları söyledikten sonra yeniden sustu.Ama esas merak ettiğim konuyu öğrenmek istiyordum ben.Neden çocuklarından birinin öğlenci birinin sabahçı olmasını istiyordu.İşte takıldığım nokta buydu.Israrla sordum ve aradığım cevapla yeniden alt üst oldum.Meğer tek önlük ve tek ayakkabı ile dönüşümlü olarak çocukları okula yollamak istiyormuş çünkü diğer evladına bir ayakkabı ve önlük alacak kadar parası yokmuş.Bu sefer ben sustum.Ama yeniden konuşmaya başladığımda daha mutluydum çünkü pembe bir yalanla bu ağlayan kadının gözyaşlarına mendil olacaktım..Tekrardan elimi omzuna koyup kadıncağıza;
    Bak,sen Allâh'ın ne kadar sevgili kuluymuşsun ki..Seni benimle tesadüf ettirdi.Bende müdür beye bursa ihtiyacı olacak öğrencileriniz var mı? diye sormaya girmiştim.Sen çıktın karşıma.Sen çıktın karşıma ki bana emanet olarak verilen bu para yardımını hemen yerine getirmemi sağladın.Sana ne kadar teşekkür etsem azdır..
    Kadın duyduğu bu sözler üzerine kekelemeye ve sevinçten gözleri parlamaya başladı.O bakışların ardındaki cümleleri tahmin ediyordum.İşte bu yüzden konuşmasına fırsat vermeden hemen elimi çantama atıp ne kadar kağıt param var ise hepsini kadının avuçlarına huzurla bıraktım ve çok önemli bir işim daha var bahanesiyle yanından ayrılmak istedim.Kadıncağız birden kolumu tuttu ve bana şunları söyledi..
    Gönlü güzel bacım,Allâh senden razı olsun..Söyle o cömert arkadaşına Rabbim ona gönlünün muratlarını nasip etsin çünkü fazlasıyla hak ediyor.
    Peki söylerim deyip helalleştikten sonra yanından ayrılarak yürümeye başladım.Arkamdan seslendiğini duydum,döndüm baktım..
    ..Bacım,söylemeyi unuttum.O arkadaşına deki; oğullarım ellerinden öper.Benim içinde o maviş gözlerinden öperim dedi deSakın ha ! unutma söyle


    Ben gözlerimden akıttığım yaşları elimin tersiyle silerken o ise hâla arkamdan gülümseyerek bakıyordu.Ne kadar güzel bir duyguymuş meğer, birini güldürmek için ağlamayı bilmek gerekiyormuş.O gün daha iyi anladım...

    BİR ÇİFT AYAKKABIYA İKİ ÇİFT AYAK SIĞABİLİYORSA EĞER ,BİR DAMLA GÖZYAŞINA BİR DÜNYA SIĞABİLİR DEMEK Kİ..YA DA BİR ELBİSEYE İKİ BEDEN..
    BİLMEK YETER

    Ecedemet
#07.04.2011 14:41 0 0 0


  • noimage

    Uzun siyah saçlarından hayata tutunmak istercesine sarılmıştı soğuk betonun demir çubuklarına hüzünlü çocuk.Adının gül olduğunu bile bile ağlayan yetim bir çaresizliğin koynunda kendi kendine hayaller kurmaktan başka düşü yoktu.Sabah saatin henüz ayaz bir beşini vurmuştu.Üşüyen bedenini yırtık hırkasıyla sarıp sarmaladıkça sökükler daha da artıyordu tıpkı dertleri gibi.Bekliyordu hüzünlü çocuk sadece bekliyordu.Bir ara iyice üşümüş olacak ki ayaklarını tepinircesine yere vurmaya başladı ama donuk tırnakları buna daha fazla izin vermedi.Baktığı yerden beklediği o şey ne zaman gelecekti kendisi de bilmiyordu.Önce mahallenin yaşlı sütçüsü Dursun amca geçti elinde güğümleriyle.Durmadı bile zira bu eve süt alınmazdı niye dursun ki boş yere..Sonra simitçi sonra da camcı...Hiç biri dönüp bakmadı bile hüzünlü çocuğa.Bir kopçası kopmuş tokyasının eskimiş yırtıklarına daldı bir ara.Dudağını büzerek eskide olsa bir ayakkabım olsaydı keşke dedi içinden ama sonra vazgeçti.İyice üşümüştü hüzünlü çocuk ama pes etmeyecek gibi görünüyordu.Bekle demişlerdi mahallenin çocukları belki şansın varsa burdan da geçer.Oda inanmıştı bekliyordu,hangi saat geleceğini bilmiyordu ama hava kararmadan mutlaka gelecekti,biliyordu.Dedikoducu Hayriye hanım son haber bültenlerini almak için hızlı adımlarla mahalleyi turluyordu.Bekleyen çocuğa şöyle bir bakıp konuşmaya başladı.
    ----Kız evde kimse yokmu.
    ----Ne yapıyorsun burda..
    ----Hadi çabuk içeriye gir..
    ----Donacaksın...

    Küçük kız hiddetle hayır diye haykırdı.Burdan da geçecek onu bekliyorum.Kadın çoçuğun bu cevabı üzerine uzun bir amannnn çekip hızlı hızlı yürüdü gitti.Uzaklaşırken de ne halin varsa gör demeyi de ihmal etmedi.Saatler ilerledikçe çocuk iyice titremeye başlamıştı.Çenesi dişlerine vurdukça o daha büyük bir umutla beklemeye devam ediyordu.Eskiden de beklerdi.Yetimhânedeki arkadaşları geldi gözünün önüne yine.Keşke dedi içinden keşke onlarda yanımda olsaydı.Sustu dili bir anda çünkü artık gözleri konuşmaya başlamıştı damla damla heceleriyle.Minicik yüreğindeki acıların büyüklüğünden habersiz öylesine direniyordu ki hayat denilen canavara.Ne kadar zaman geçti ve kaç kişi elinde şemsiyesiyle sokaktan geçti artık sayamıyordu küçük çocuk.Çünkü hava kararmış göz gözü görmüyordu.Her evde bir ışık hüzmesi ve bacasından çıkıp havaya uçuşan gri bulutlardan başka bir şey yoktu.Eski bir evin sıvaları dökülmüş rutubetli bir odasında açtı gözlerini.Etrafına şöyle bir baktı kapkara gözleriyle.Karşısında oturan üç beş kadın heyecanlı heyecanlı bir şeyler konuşuyorlardı.

    ....Ayy komşu gördün mü ne güzeldi merasim.
    ----Gördüm gördüm komşum,hem torunumda ordaydı.
    ----Yeni pembe elbisesiyle oyun oynadı.
    ----Kerata ne de güzel oynadı.
    ----Seninki de oynadı mı.
    ----Yok onların öğretmeni 23 nisan bayram gezisine götürmüş çocukları.

    Yatakta bitkin bir şekilde yatan küçük kız kekeleyerek konuşmaya başladı.Bayram burdan geçmiş demekki ama ben yine göremedim.Teyze bayram bir daha ne zaman geçecek bizim sokaktan.Kadınlar birden sustu,birbirlerinin gözlerine baktılar ama söyleyecek tek bir kelime bile bulamadılar.Bunun üzerine çocukta sustu başına yorganı çekti ve sessizce ağlamaya başladı.Yastığına gömdüğü gözlerini sıcak kalabalık bir uykuya kapadı ve bir daha açamadı.Düşünde buldu kendini,pembe bir elbisenin içinde bayrakların arasında geniş bir caddede yürüyordu parlayan pembe ayakkabılarıyla.Yanında bir sürü kendi gibi çocuklar vardı hepsi de gülüyorlar neşe içinde cıvıldaşıyorlardı.Gözleri gülüyordu küçük çocuğun artık çünkü mutluydu.23 nisan bayramı ona da uğramıştı.Evet bayram küçük Ayşenin sokağından da geçmişti ama Ayşe yine görememişti ve bir daha da hiç göremeyecekti..

    Bu olaydan sonra her yıl 23 nisan geldiğinde soğuk ayazlarda titreyerek bayramların sokaklarından geçmesini bekleyen Ayşeleri hatırlar ve ağlarım..Ki bu yüzdendir yıllardır yüreğimi ağrıtan sancı.Küçük bir Ayşe'nin rutubet kokan kutsal hatırasıdır beni bayramlarda ağlatan.Bekleyin çocuklar ben geliyorum,avuçlarıma bayram sevinçlerini doldurdum da geliyorum yanınıza.Yeter ki siz üşümeyin,beklemeyin soğuk kapı eşiklerinde.Benim anahtarım var kapınızı açar içeriye girerim......
    Isıtırım hepinizi,yüreğimde hâla yanan bir çift ayşe renkli gözlerimle..Korkmayın artık.....Bayramı getireceğim size,hareli mavi gözlerime uçurtmalarınızı özgürce salmanız için....

    Ecedemet
#07.04.2011 14:38 0 0 0
  • KADINLAR NE İSTER ?

    Kadınlar ne ister sorusundan önce erkeklere şöyle bir soru yöneltmem gerek küçük bir özürle.Sizce kadınlar sizden kendilerinden ne istemenizi isterler acaba. Cevabınız çok kısa olacaktır eminim"beni anlayacak ve her şeyimi paylaşacak,bana her konuda yardımcı olacak,çok sevecek ve saygı gösterecek bir kadın"
    Evet aslında orjinal model budur.Amaaaaaaaaaaaaaaaaa...
    Gelelim işin diğer yanına yani madalyonun öbür yüzüne..
    Herşey kısa bir göz temasıyla başlar sonra yavaş yavaş bu temaslar konuşmak için fırsat kollamalara eğer konuşma faslı bittiyse türlü jestlerle ona iltifatlar yağdırmaya ve tüm güzel yanlarını iyi huylarını kadına dikkatlice tatlı bir baskı ile empoze etmeye kadar gelir ve kadın nikah masasına oturur.Bu safha bahar safhasıdır ki ardından yaz gelir.Yazın güzelliği kadının her türlü fiziksel çekiciliğine yansır.İltifatlar devam ettikçe hayat daha bir tatlı gelir kadına..
    Fakat yaz mevsiminden sonra bir erkeğin ilk soğukluğuda başlar.Tıpkı sonbahar gibi.En büyük hataları bile görmeyen erkek artık yavaş yavaş kıpırdanmaya başlar.İmzayı attıran ve kendi soyadına aldığı kadına küçük öfkelerini hissettirmeye başlar ki bu arada kadınların ne yaptığını merak edenlere söylim.Kadın hiç bir şey yapmaz sadece susar.Hele de bir çocukları olduysa iyice susar.Erkek ne derse koşulsuz yerine getirir çünkü artık çocuğu yada çocukları vardır.Kendinden vazgeçmiş dünyaya getirdiği çocuklarının huzurunu mutluluğunu düşünerek hep sabreder sabreder sabreder..
    Çocuklar bu sabır rüzgarının esintisiyle mutlu bir şekilde büyürken bir bakmışsın kış mevsimi gelmiş.Havalar iyice soğumuş ve dondurucu bir yaşamla karşı karşıyasın.Tabii bu arada erkekte de kadında da bazı iklim değişiklikleri olacaktır haliylen.Kadın aşkı uğruna soyadından bile vazgeçtiği erkeğinin hayat arkadaşının davranışlarından rahatsızlığını ufak ufak anlatmaya başlar çözüm yolları gösterir ve yuvalarının her türlü huzuru için kendini heba edeceğini söyler.Alacağı cevap belki bir tokat olacaktır.Tokatlardan sonra dayaklar belkide hastanelik olaylar dikişler velhasıl kış tüm fırtınalarını en şiddetli şekliyle yaşatacaktır.
    Nihayet kış bitti mevsimlerden ilkbahar hani kadın ile erkeğin mutlu şarkılar söylediği iklim varya işte o.Yine tüm dünya renk renk çiçeklerle donanmış.Kuşlar cıvıl cıvıl karlar erimiş.Güneş ortalığı yine sevgiyle ısıtıyor.Erkek yine mutlu ama kadın suskun,fedakarlıklarının izi saçlarına beyaz beyaz yağmış bedeni çökmüş ve zaman acı izlerini yüzünde çizgi çizgi dans ettirmiş.Üstelik kiloda almış yani ruhu güzelleştikçe bedeni değişmiş.Artık tek bir yaşam amacı için uğraşmak ta.Çocukların huzuru mutluluğu ve hayattaki başarıları.Elbet kadında güler ilkbaharda ama yapraklarındaki çiy tanelerini gizleyerek..
    Kadınların güldüğünü görürsünüz ama yüreğine akıttığı gözyaşlarını aslaaaa...

    KADINLAR NE İSTER diyorsanız hâla,
    KADINLAR SADECE İNSAN OLMAK
    İNSAN YERİNE KONMAK
    VE İNSAN GİBİ YAŞAMAK İSTERLER.

    NOT:Zaten bunuda istemelerine hiç gerek yok Yüce ALLAH bu hakkı onlara Havva anamızı yaratırken vermişti.Fazla içeriğe girmedim yoksa sayfalar yetmez...

    TÜM İNSANLARIN MEVSİM NE OLURSA OLSUN HEP İLKBAHAR GÜZELLİĞİNDE YAŞAMASI DİLEĞİ İLE...

    EN DERİN SEVGİ VE SAYGILARIMLA...

    Ece Demet
#01.04.2011 07:34 0 0 0
  • "İdealist öğretmen" lafını çok duymuşsunuzdur. Bir anı kitabı okurken, birinin anılarını dinlerken çok rastlamışsınızdır bu söze. Sonra geçip gitmişsinizdir. Aradan uzun bir zaman geçtikten sonra bu söz aklınıza tekrar geldiğinde bu sözün yüreğinizi burktuğunu da görmüşsünüzdür. Çünkü etrafınızda ne "idealist öğretmen" kalmıştır ne "ideal".
    Benim de hatırı sayılır öğretmenlerim oldu. Öğrencileri için çırpınan, özverilerde bulunan öğretmenler. Okuyup öğretmen olmamda emeği ve yardımlarını unutamayacağım ilkokulda Bektaş Doğan, Cahide Cabbaroğlu, Aydın Ilgaz; ortaokulda Fevzi Çankaya, Ayhan Sarıhan, Emin Nuri İyim, Mehmet Sait Kayıkçı; lisede İhsan Kutlu, Ayhan Gümüştekin, Bedi Hişmi; üniversitede Feyza Hepçilingirler, Özden Çelebi, Ahmet Peker, Raif Özben, Şüheda Özben
    Aradan yıllar geçti. Bu öğretmenlerimizin meslektaşı olduk. Yaşadıklarımızın etkisiyle bir senteze varıp kendi öğretmenlik anlayışımızı. yaratıp göreve başladık. Yirmi küsur yıldır bu mesleğin içindeyiz artık. Biz de geriye dönüp "Acaba öğrencilerimizin kafasında nasıl şekillendik?" demenin zamanı gelmedi mi? Kendi doğrularımız, başkalarının doğruları olabildi mi acaba? Hayatını değiştirdiğimiz öğrenci oldu mu hiç?

    5-6 ay önce bir internet hesabıma girdim. Elektronik postamda okunmayı bekleyen bir ileti gördüm. Nurdan D adlı eski bir öğrencim tam 23 yıl sonra beni bulmuş. Şu anda üniversite hastanelerinin birinde işletme yöneticisi. Üçüncü üniversitesini bitirmekle uğraşıyormuş. Hatırladığı ve tekrar görmek istediği öğretmenlerdenmişim. İlköğretim ikinci kademede yalnızca bir yıl okuttuğum bir öğrencinin tam 23 yıl sonra beni hatırlaması elbette anlamlı.
    Çok mutlu oldum tabii. Ne güzel!
    Yakın bir zamanda aynı hesaba girince bir arkadaşlık isteğinin yanında bir elektronik posta daha gelmez mi? Cemil C'ndan geliyor bu. O da aynı okul (Bilecik'teki Bozüyük Cumhuriyet İlköğretim Okulu)'dan öğrencim. Onu da yalnızca bir yıl okuttum. Beni bulmaktan duyduğu memnuniyeti anlatıyor. 1990 yılında benimle yaptığı bir yazışmadan elinde kalan ve bugüne kadar yanından hiç mi hiç ayırmadığını söylediği iki mektubumdan söz ediyor. Bu mektupların, ömür boyunca saklayacağı en anlamlı hediyeler olduğunu da elektronik postasına eklemiş. Benden faks numarası istiyor. Bu mektupları bana fakslayacakmış. Bu mektuplarımı Antalya'da, Akdeniz Üniversitesi'nde Turizm İşletmeciliği Bölümünde okuduğu; Amerika'da, Kanada ve şimdiki görev yeri olan Almanya-Stutgart'ta bir turizm ve uçak firmasının temsilciliğini yaptığı sürece (toplamı 20 yıl) yanından hiç mi hiç ayırmamış. Yüksek lisansını tamamlamakla da meşgulmüş ayrıca.
    Elbette ona yazdığım mektupları bana faksladı.
    Bir öğretmen için ne büyük bir mutluluk bu, anlatamam! Anımsayamadığım ve onunla ilgili bir bilgiyi de ondan alıyorum onunla yazışırken. Benim gibi babasız büyümüş.
    İlk kez "hümanizm" sözcüğünü benim dersimde benden duyduğunu ve bu felsefeye hep bağlı kaldığını belirtiyor. Asıl mutluluk bu bence.

    Bir öğretmenin ağzından çıkan bir sözcük bile demek ki bir öğrencinin hayatını değiştirebiliyormuş. Bunu da on yıllar sonra öğreniyorum. Zaten biz öğretmenler, hep öğretirken öğrenen kişiler değil miyiz? Ne güzel!
    "Liberal çiftlik"e dönüştürülen ülkemizde, özellikle 12 Eylül'ün getirdiği kısa yoldan köşedönücülük felsefesi aradan geçen 30 yılda öteki insanlar gibi öğretmenlik felsefesini de çok etkiledi. Bakıyorum da çevreme farklı öğretmen portreleri çoğalmaya başladı. Okullarda da dershanelerde de benzer tipler çok ne yazık ki!

    "İdeallerle ve bilgiyle donanmış, bizden önceki Köy Enstitülü öğretmen tipinden, bugün çok cılız ve ideallerini yitirmiş bir öğretmen tipine doğru mu gidiyoruz?" sorusu gelip dank etmeye başladı kafama.
    Umarım yanılırım. Bir toplumda öğretmenlik buz gibi eritilirse geriye yalnızca onların eseri olan cahil ve garip yaratıklar kalır. Bunlardan da toplum değil, olsa olsa sürü olur. Öğretmenlerimiz, her bireyde davranış değişikliği yapan kişiler olduğuna göre, toplumun ideal meşalesini de onlar taşımalıdır. İdealisiz öğretmen, idealsiz toplum demektir.

    NURİ SAĞALTICI

#01.04.2011 07:23 0 0 0