Yapraklar; çocukluğum, gençliğim ve şimdi de seyretmeye doyamadığım, her bir çizgisine hayranlıkla baktığım, yeşilken, kızılken, sarıyken de rengini çok sevdiğim, ağaçların vazgeçilmez süsleridir benim için ...
Kuşların ayakları üşümesin diye doğanın serdiği konforlu halısı, yazın insanların yelpazesi, yağmurda da şemsiyesi gibidir.
Hele yağmur yağdığındaki mis gibi kokusu ve üstünde biriken inci tanesi gibi parlak su birikintileri seyretmeye doyamadığım eşsiz bir manzaradır.
Baharla birlikte tek tek sürgün veren her bir yaprak, bana; yaşama daha çok bağlanma hissiyatını uyandırır. Çünkü mucizevi bir güzelliktir onlar...
Ağaç, yaprak ve çiçek üçlüsü, onlar olmasa hayat ne kadar da renksiz olurdu kimbilir....
YAPRAK VE İNSAN
Yaprak ve insan,
Paylaşıyor ömrü,
Her ikisinin de,
Çizgi doluyor yüzü.
Biri dalından,
Diğeri bedeninden,
Kopuyor usulca,
Sanki hiç yaşamamış gibi.
Her ikisi de;
Kuruyor,
Soluyor,
Düştüğü gün.
Yeşilken gölgesinde,
Tüm sevdikleri,
Sarıyken uzaklarda,
Maalesef her biri.
Düşmeye görsün bir kere,
Bulunmaz hiçbir seveni,
Yaprak da, insan da,
Yaşayandır, candır,
Var mı bundan ötesi.
Çocukluğuma ait hafızama yer etmiş en güzel sözdür "Tatlı yiyelim, tatlı konuşalım". Sanki büyülü bir söz gibi gelirdi bana ve masal dünyamın kapıları aralanırdı.
Annem ve babamın bayram alışverişinden dönmelerini sabırsızlıkla beklerdim. Acaba hangi poşetten bayram şekerleri ve çikolata çıkacak diye küçük kalbim heyecan yaşardı.
Misafire ikram edilecekler ayrılır, bir parça da bana verilirdi. Sıkı sıkı tembih de arkadan gelirdi. Bak fazla yeme dişlerin çürür. Ama o jelatinlere sarılı rengarenk şekerler bana oyuncakla oynamak kadar zevk verirdi. Önce onlara sevgiyle bakar sonra bir güzel yerdim. Misafirliğe gittiğimde de hani sen küçüksün al bir tane daha dediklerinde anneme şöyle bir bakar, onun tebessümüyle onay alır cebine koyardım. Büyük bir iş yapmışcasına mutlu olurdum.
Sonra bir şekerle daha tanışmıştım. Kağıt bir külah içinde üstte lokum, yanlarında iri akide şekerleri ve altında küçücük parlak beyaz şekerler.. O da bayram şekerleri gibiydi ama bana çok acı gelmişti. Annem ölmüştü ve anlayamıyordum. Neden en acı günümüzde tatlı ikram ediyorduk. Üstelik helvada yapıyordu ablamlar, çocuk kalbim o zamanlar bunu bir türlü çözememişti.
Aradan zaman geçti ve ölenle ölünmez gerçeğini anlamaya başladım. Hayatımıza bir beyaz daha girmişti. Ablam mutluydu çünkü sevdiği biriyle evleniyordu. Beyaz gelinliğinin içinde melek kadar güzeldi. Her tebessümün arkasından keşke annem de görebilseydi diyordu ama o hüznü anlayabiliyordum. Çünkü en sevdiğimiz annemizi kaybetmiştik ama evlilik denen güzel bir olayı yaşıyorduk. Yüzümüzde hüzün ve mutluluk karışımı bir ifade vardı. Çünkü annem de sağlığında kızlarının mürüvetini elbette ki görmek isterdi. Yine de suçluluk duyuyorduk sanki..
İşte orada bir şeker daha girmişti hayatıma. Adına nikah şekeri diyorlardı. Mutlu bir beraberliğe tatlı bir başlangıç ve o günün anısı olması içindi herhalde diye düşünmüştüm.
Biraz daha büyüyünce sorgulamaya başladım. Bu şekerler hep kalabalık ortamların ikramıydı. Ama bu kalabalık; bazen acı bazen de sevinçli olaylara tanıklık ediyordu. Geleneklerimizin ne kadar güzel olduğunu anladım. Herkes kısa sürede nasıl da birbirinin yanında oluyor ve sıkı sıkı kenetleniyordu.
Yaşım ilerledikçe herkesin ağzına sakız olmuş bir söz daha duydum. O da üç beyazdan uzak durun. Bunun içinde şeker de vardı. Çünkü şeker belli bir yaştan sonra metabolizmanın tam anlamıyla düşmanıydı. Vücudun kendisinin aslında bir şeker fabrikası olduğunu ve yediğimiz her şeyin zaten şekere dönüştüğünü öğrendim.
Yani fazladan alınan şeker kilo ve hastalıklar olarak geri dönüyordu insanlara..
Ama zamanla yanlış anlaşıldı bu beyazlardan en saf ve güzeli olan şeker. Doktorlar şekerden uzak durun derken insanlardan da kendinizi uzaklaştırın dememişti ki.. Oysa ki şimdilerde bayramlarda insanların çoğu evinde durmamak ve misafir ağırlamamak için tatil beldelerine kaçar oldu.
"Aslında hiçbir şey, iyi veya kötü değildir. Her şey, bizim onlar hakkında neler düşündüğümüze bağlıdır.". Öncelikle buna inanmalı; işe öyle başlamalıyız. İşe başlamalı ve kendimize güvenmeliyiz. Güvenmeliyiz ama birbirimizi de takip etmeliyiz. İnanıp güvenirken unutmamamız gereken ilk önceliğimiz, sabır Anne-baba-çocuk üçgeninin esası, sabır Sabır, bazen zehir, bazen panzehir Bize düşen, panzehiri bulmak
Bu iş kolay mı? Hayır. Bu iş zor mu? Hayır. Çözüm, sistematik düşünmek; sistematik tutum ve davranış... Bu nasıl olacak öyleyse
Emeğimizin karşılığını bulabilmesi için bize yardımcı olacak, işimiz kolaylaştıracak, yükümüzü hafifletecek belli hatırlatmaları şöyle sıralayabilirim:
İlişkilerimizdeki düşünce, duygu ve davranış bütünlüğü, bakış açımızın sağlıklı olmasını sağlar. Çabalarımız bu yönde olsun.
Aradığını bilmeyen bulduğunu da anlayamaz. Elimizdekilerle mutlu olma yollarını arayabilmek gerekiyor.
İmkân ve fırsatları layıkıyla değerlendirip yine de olumlu sonuç alamıyorsak karamsarlığa kapılmak yerine beklentilerimizi azaltma yolunu tercih edelim. Aradıklarımız tercihimizdir. Bulduğumuz, her zaman tercih ettiğimiz olmayabilir. Ne aradığımızın ne bulmamız gerektiğinin farkına varalım.
Çocuklarımızı ve ana babamızı seçme şansımız yok. Onları oldukları gibi kabul edelim. Çocuk, hayat gibidir. Ona ne verirsen o da sana onu geri verir. Olduğu gibi kabul edelim ama olduklarından daha iyi olma yollarında onlara destek olalım.
Birbirimizin duygularını anlayalım. Olumlu duygularını onaylayalım. Bu konuda yardım ve destek alalım. Yardımlaştıkça üzüntü ve keder azalır; sevinç ve mutluluk artar.
"İyimserin her felakette bir fırsat; kötümserin de her fırsatta bir felaket gördüğünü" biliyoruz. Destek olma sürecinde tutarlı ve kararlı davranış sergileyelim. Ana-baba-çocuk ilişkilerinde takım çalışması yapmak durumundayız. Takım çalışmasında kavgaya yer yoktur. Fikir beyan etme, fikirlerin tartışılması, takımı daha güçlü yapar. Hayat kalitemizi yükseltmede (Süreç yönetiminde) aynı takımın üyesi olduğumuzu asla unutmayalım. Birbirimizle yarışmayalım, paylaşalım
Evi 'yuva' yapan özellikleri bilelim. Bu konudaki eksikliklerimizi belirleyip telafi yollarını arayalım.
"Anaerkil", "babaerkil" derken "çocukerkil" bir aile(!) olduk sayılır. Çocuklarımız her yönleriyle bizden ileri Öyle de olmalılar. Bu, bizler için gurur vesilesi. Ama çoğu kere sınırı aşan çocuklar da var. Çocuk, sınırlandırılmak ister. Sınır, kural olmazsa eğitim olmaz.
Hep kendi sınırımızı büyütmek yerine sınırlara saygı duyalım. Sınırları zorlamayalım. Çocuk sınırlandırılmak ister. Sınır, kural olmazsa eğitim olmaz.
Çocuğumuza onun gelişim çağı özelliklerinin farkında olarak yaklaşalım. Çocuklarımızı kuzu gibi yetiştirmeyelim. Sonra onlar büyünce koyun gibi güdülmek isterler. Oysa biz risk alan, girişken, çözücü, çocuklar yetiştirmek zorundayız. Farklılaşma ve birey olma döneminde çocuklarımıza fırsat verelim.
Hepimiz, uyarıcı bombardımanındayız. Teknolojik gelişmelerin hızına ayak uydurabilmek çok zor
Tutku, çalışkanlık ve atılım gücü çocuğu genç yapar. Çocuğumuzun gençlik özelliklerine özel bir dikkat gerekir. Bu dikkat, işimizi kolaylaştırır. Bir işin kolayı varken zorunu seçmeyelim.
Hepimiz; enerjimizi, birikimimizi, bilgimizi, tecrübemizi kendimiz / çevremiz / toplumumuz / milletimiz / insanlık için kullanmalıyız. Müteşebbis ruhumuzu gelişim ve değişim esaslarıyla beslemeliyiz. Bunun için de birbirimizi tanımaya ve anlamaya çalışalım. Sevecen ve anlayışlı olalım.
Anlamak, beğenmenin başlangıcıdır. Eğer istiyorsak anlarız. Anladıklarımız, öncelikle, beğendiklerimiz, sevdiklerimiz, saygı gösterdiklerimizdir. Çevremizdeki böyle nesne ve varlıkların sayısını artırma yoluna gidelim. Anlaşma, ortak tecrübe birikimiyle olur. Tecrübemizi çocuğumuzla paylaşalım.
Her tür çalışmaya buradan hareketle başlanırsa 'sosyal problemlerimiz' çözülür. "Karınca kanatlanınca serçe olur." hesabındaki çocuğumuzu biraz da onun gözüyle görelim. Belli konularda belli kurallar koyalım. Bu kurallara beraber uyalım. "Cama bakanın camdaki kiri; camdan öte bakanın dışarıdaki güzellikleri gördüğünü" söyleriz. Güzelliğin bakan gözde olduğunu da biliriz. Güzel bakalım.
Soru sorma ve sorulara cevap verme esaslarını daha iyi kavrayalım. Neyi, niçin, ne zaman, nasıl, ne kadar yapmamız gerektiğinin farkında olalım.
İnat, inatla yenilmez. İnatlaşmayalım.
Anlamanın, dinlemenin ve de anlatmanın tek yolu iletişim; iletişimin esası da empatidir. Hayat yolundaki arkadaşımızla iletişim sağlıklı olursa mutluluk ve başarının bizimle beraber olacağını biliyoruz. Bu bilgiyi gündelik hayatta kullanabilmek için öncelikle problem çözmeyi değil problemi önlemeyi öğrenelim.
Eleştirmeyelim. Hep eleştirirsek sevmeye zamanımız kalmayabilir. Daima olumsuzu görmeyelim. Olumsuzun olumluyu hep aşağıya çektiğini bilerek olumsuzluklardan uzak duralım.
Anne- baba herkesin yerini alabilir ama kimse, anne babanın yerini alamaz. İletişimde ailenin eğitici rolü yadsınamaz. Anne babalar, çocuklarına öncelikle ve sadece 'anne - baba' olmalıdır. Çocuk, anne babayı aramak zorunda kalmasın. Bilelim ki bu, bir sabır işidir.
Kırk yıllık tecrübeyi on beş yaşındaki çocuktan beklemeyelim.
Kendi amaçlarımız ile çocuğumuzun amaçları birbirine karışmasın. Hedeflerimizi belirlerken objektif olalım; açık davranalım. Hedefi olan, hedef belirleyen insan olmanın çok zor olmadığına inanalım.
Sorumluluğun önem ve değerini gündelik hayatımıza yansıtalım. Haklarımız ve görevlerimizin dengeli olması gerektiğini unutmayalım. Birbirimizle beraber yaşamaktan mutlu olalım.
İnsanları birbirine yaklaştıran iki temel ögeden birinin savaş diğerinin de eğlence olduğunu biliyoruz. Yine biliyoruz ki eğlence, hayatımızın vazgeçilmezidir. Eğlenceye ayıracak süreyi iyi belirleyelim.
Zamanı biz yönetemezsek zamanın bizi yöneteceğini akılımızdan çıkarmayalım.
"Aşağıdan bakıldığında çok yüksek görülen dağın zirvesine çıkınca onun tepeden farksız olduğunu anlarız." Bunun böyle olduğunu bilelim. Bilmek yetmiyor; bunu, somut örneklerle çevremize anlatalım. İkna gücümüzü yerli yerinde kullanalım. Doğal, açık ve sade olalım.
Çocuğun ya da anne babanın arkadaşı, onun en büyük destekçisi olabildiği gibi en büyük kösteği de olabilir. Bu itibarla hepimiz arkadaş seçimini iyi yapalım. Arkadaş belasına uğramayalım. Arkadaşlar kavun gibidir. Bir iyi için birçoğunu koklarsınız. Arkadaşlarla 'arkadaş' sınırını iyi çizilelim. Anne babamızı 'arkadaş' gibi görelim ancak onların öncelikle "anne- baba" olduklarını hep hatırlayalım.
Çevremizdeki akıllı kişiler, bize yardımcı olur. Yardımcı olmak ve yardım almak, insanî olmaktır. Yardım için sevgi saygının esas olduğunu gözden uzak tutmayalım. Hatırlayalım: "Araba devrilince yol gösteren çok olur."
Birbirimize anlatalım; bilemediklerimizi öğrenmek/öğretmek için çaba gösterelim. Birbirimizin hem yaptığı işi hem birbirimizin kişiliğini sevmeye çalışalım.
Bir anlamda cesaret, biraz daha fazla dayanabilmektir. Birbirimizi cesaretlendirebiliriz. Bu, bir yardımdır. Bu yolda hatalarımız olabilir; hatalardan ders alalım.
Çocuğun eksiği, ana babanın eksiği; ana babanın eksiği de çocuğun eksiği Birbirimizi tamamlayalım, birbirimiz anlayalım. Çocuk ana babayla güçlü; ana baba çocukla daha güçlü.
Engellerle karşılaşabiliriz. Problemlerimiz dayanılamaz olabilir. Hayat çekilmez olur belki de. Problemlerin güçlüğünden korkmayalım. Güç olmasa o, zaten problem olmazdı. İçimizdeki gücü harekete geçirelim. Birbirimizi daha çok önemseyelim. Önemsenmemek, öfke ve saldırı doğurur. İnsanın en büyük ihtiyacının önemsenmek olduğunun farkında olalım.
Kaygılarımızı kontrol edelim.
Çatışmaya girmeyelim. Soruna değil çözüme odaklanalım.
Hata payımızı hep ölçülü kullanalım. Takıntılarımızdan kurtulalım. Ailecek ortaklaşa vakit geçirme süremizi artıralım.
Çocuklarımıza daha az soralım; çocuklarımızı daha çok dinleyelim.
Yerinde ve zamanında ama haklı muhalefete kulak verelim.
Sevginizin ön şartı olmasın. Çocuğunuz açısından onu ne kadar sevdiğiniz değil bu sevginizin onun tarafından ne kadar anlaşıldığı önemlidir. İfade edilmeyen sevgi, yetersiz sevgidir. Aşırı sevgi, çocuğu boğar, çocuğa yeteneğini tanıtmaz. Onu ölçülü sevin.
Genç doğru eleştirir ama kendi eleştirilmeyi sevmez. Genç bir eliyle iterken öteki eliyle çeker. Onun elini bırakmayalım. Onun mesajını iyi anlayalım. O eli, başkası tutmasın.
Çocuğun önünde olursak o, nereye gittiğini bilmez. Onu karşımıza almayalım. Onun arkasında durursak da o, hedefini belirleyemez. Onunla yan yana ama dosdoğru yürüyelim.
Ayrıcalıklı değiliz ama ayrı ayrıyız. Kendimizi ve çocuğumuzu kimseyle kıyaslamayalım. Biz tekiz. Tek olan kıyaslanmaz.
'Bal bal' demekle ağzın tatlanmayacağını bilelim. Bencil davranışlarımızı tekrar etmeyelim.
Kaynakları etkili ve verimli kullandıktan, elimizden geleni yaptığımızdan emin olduktan sonra rahat olalım.
Beni tanıdığını, beni anladığını biliyorum. Sana güvenerek içimden geleni seslendirmek istedim ...
...
Hayat bu, kimi ağlar kimi güler; sen gülümse öğretmenim. Özün güldükçe yüzün gülüyor. Her gülüşün bin ilaca bedel ...
Hareketlerimizin en kalıcısı nezaket ... Her zamanki gibi kibar ol öğretmenim.
Hem hatıralarımda yaşıyorsun hem hatıralarımı yaşatıyorsun. Davranışlarınla terbiye et öğretmenim.
Ara sıra yanlışlarını görüyorum. Görüyorum ama bunları unutuyorum hemen. Hayatın en büyük esası, samimilik. Samimiyet içten olmalı ... Samimi ol öğretmenim.
"İyi insan olmak için dışarılara gitmeye lüzum yok." dersin. İçimizdeki işe yaramaz unsurları atmamızın yetebileceğini söylersin. Bunun farkındayım; iyimser ol öğretmenim.
"İnsanların itibarlısı cömert olanıdır". Bu yüzden cömert ol öğretmenim.
Sabır, kuvvetin bir başka adı. Kuvvetini koru öğretmenim; sabırlı ol.
"İyiye başla; iyi başla" diye bellettin hep. Başaracağıma inandır öğretmenim.
İnsana büyüklük veren şey, düşüncedir. Daha iyi düşünmeyi öğrenmek istiyorum. Düşündür öğretmenim.
Hakikat önce hayalle başlar. Hayal gücüne sahip olmak, bilgi sahibi olmaktan daha önemli... Hayallerimi zenginleştir öğretmenim.
Çok bilenler az konuşuyor; az bilenler çok ... Buna sen de sabredemiyorsun. Sen sıkıldıkça ben daha çok sıkılıyorum. Sıkıcı olmak, kendine ve bana en büyük ceza ... Asla sıkıcı olma öğretmenim.
Senin sükunetin, benim huzurum, benim güvenimdir. Sakin ol öğretmenim.
En küçük dokunuşun bana en büyük manivela... Yerinde ve zamanında, lütfen, dokun bana öğretmenim.
"Marifet iltifata tabidir." dersin. Takdirde cömert ol öğretmenim. Eleştiriyi özel almak isterim; tenkitte cimri ol öğretmenim.
Korkutursan ikimiz de korku içinde yaşarız. Korku, bütün meziyetlerimizi engeller. Korkularımı azalt öğretmenim.
Geleceğimden kaygılıyım. Kaygılarım, zihnimi yanlış kullandırıyor. Kaygılarımı azalt öğretmenim
Bana başardığım kadar değer verirsen olduğum gibi yaşamaya devam ederim. Eğer bana başarabileceğim kadar değer verirsen olmam gereken yere kadar yükselebilirim. Önemli olduğumu hissettir öğretmenim. Benimle yeteri kadar ilgilen öğretmenim.
"Adalet, solmayan çiçektir." Adil ol öğretmenim.
Bilgiyi öğrenmenin yollarını biliyorum. Duygularım aklımı karıştırıyor. Bilgiyi kullanmak için doğru kararlar vermek zorundayım, bunu da biliyorum. Bunlar için aklımı kullandır öğretmenim.
Birbirimize haksızlık ettiğimiz zamanlar da var. Alışkanlığa alışkanlıktan uzak durmak istiyorum. Doğruyu bulmak, doğruyu hissetmek, doğruyu yaşamak istiyorum. Suçumu aşmayan cezalarıma razıyım. "Taş yiyen baş, uslanmalı"... Yanlışımı azalt öğretmenim.
İyiliklerin takipçisi olmazsam kendimi kötüden ve kötülüklerden koruyamam. İyiliğin hiçbir zaman boşa gitmeyen yatırım olduğunu yaşamak istiyorum. Kötüden, kötülükten uzaklaştır öğretmenim.
İnsanları yargılarsam sevmeye zamanım kalmaz. Sen de beni yargılama öğretmenim.
"Söz, kalptekinin tercümanıdır." derdin hani. Senin sözlerin can azığı... Anlamak için dinlemek gerektiğini hep söylerdin. Beni dinle öğretmenim.
Önceliğimiz verimlilik değil mi? Başarısızlık yok; sadece sonuçlar var değil mi? Ne yapacağımızı hep biliriz değil mi? Önümü aç öğretmenim.
İşe yaramayan gerçeği ne yapayım? Gerçeği taşıyacak güce sahip olmak istiyorum. Gerçeklere yakınlaştır öğretmenim.
"Sevgi; bilmenin, anlamanın meyvesidir." demez misin hep. İnsanın en büyük mutluluğu sevebilmesidir. Sevmediğin zamanlar sever gibi yapma. Beni gönlünle sev, kendini sevdir öğretmenim.
Ölçülü sev ki kalımlı olsun öğretmenim.
Gözümü budaktan sakınmıyorum ama gözümün ucuz olmadığını da biliyorum. Beni cesaretlendir öğretmenim.
Her emeğin bir değer olduğunun farkındayım. İnsanın değerinin iş olunca ortaya çıktığını da biliyorum. İşimi kuralına göre yapmak görevim ama bu kurallarda söz hakkım olsun istiyorum öğretmenim.
İstemek, değişimin ilk şartıdır. İste, istet öğretmenim. Her şeye rağmen isteklendir, yüreklendir beni öğretmenim.
İnsanlar diğer insanlarla aralarına ya duvar örüyor ya köprü kuruyor. Ben, köprü kuranlardan olmak istiyorum. İletişim becerilerimi geliştir, pekiştir öğretmenim ...
Sevinçle ıstırabım arka arkaya geliyor. Durmadan kurulup durmadan dağılıyorum. Ne kadar çaba göstersem de kontrol edemeyeceğim durumlar var. Eminim sende de aynı ... Rahatla, rahatlat öğretmenim.
Niçin öğrenmem gerektiğini, öğrendiğim zaman bu bilginin ne işe yarayacağını, bilgilerimi nasıl kullanacağımı kavrat. Ne yapacağımı değil ne yaparsam ne olacağını söyle öğretmenim.
Bilmek, bildiğimi de yapmak istiyorum. Tekrarı kavrat öğretmenim.
Beklentilerimi artır öğretmenim. Fark edilmek istiyorum.
Donuk hayatımı renklendirmek istiyorum. Beklediklerimi kontrol et öğretmenim.
Beklemeyi öğret öğretmenim.
Yapamazsın dediklerini yapınca daha çok eğleniyorum. Kendi kendimle de eğlenmek istiyorum. Eğlendir öğretmenim.
Problemlerle karşılaşınca çözümlerde bocalıyorum. Azim olmazsa çözüm olmayacağını kavrat öğretmenim.
Bencillikten uzaklaştır öğretmenim.
Cahile cüret verme öğretmenim.
Hem derdin insana yol gösterdiğini biliyorum hem dertlerimin paylaşılınca azalacağını ... Derdimi dinle öğretmenim.
Herkesin kusuru var diye bellettin bana. Büyük kusurlardan uzak durmak istiyorum. Küçük kusurlarımda bana hak ver; kusurlarımı kapat öğretmenim.
Yanlış hareketlerim de olacak. Beni anla. Özellikle cezalandırabileceğin zaman beni affet öğretmenim.
Değer verdin öğretmenim. Değer verdin ve değer kattın.
"Ya mum ya ayna ol öğretmenim."
Beni sevdiğini biliyorum öğretmenim. Güvenilmenin sevilmekten daha büyük iltifat olduğunu da biliyorum. Bana güven öğretmenim;"güven ama takip et."
İsteklerimin çokluğu, seni yıldırmasın.
Düşe kalka ama dosdoğru öğretmenim dosdoğru ...
Bana verilen ve senden alınanı hep merak ettim. Anladım ki:
"Ver ver hiç alma kanunudur bu mesleğin/ Arayacaklar seni öğretmen ama / Kanatlarında olacaksın meleklerin."
Öğrencin .
Kendimize, ailemize ve milletimize karşı sorumlu olarak yaşardık. Gelenek ve göreneklerimizle hayat tarzımız şekillenirdi. Töreye bağlı olmakla övünürdük. Sevgimiz, saygımız bunlarla iç içeydi.
Gönül gönüleydik, can canaydık.
Acılarımız sevinçlerimiz de hayatımızın ayrılamaz parçasıydı. Birimizin acısı birilerimizi yakından ilgilendirirdi; birimizin sevinci hepimize kaynak olurdu ...
Acılarımızı paylaşarak azaltır; sevinçlerimizi paylaşarak artırırdık. Sevilmenin sevmeyi, sevmenin sevilmeyi çağırdığını unuttuk mu? En büyük silahın sevgi olduğunu unuttuk mu?
Paylaşılan acının yarıya indiğini hemen her fırsatta birbirimize söyler, bunu hisseder, bunu böyle yaşardık. Şimdi acı çekmeye, acı paylaşmaya tahammülümüz var mı? Bunu unuttuk mu?
Acılar içinde kıvrana kıvrana yaşamaya çalıştığımız bugünlerde acının acıyı bastırdığını unuttuk mu?
Kötülükleri engelleme, iyilikleri besleme fırsatını değerlendirmek gerekliydi. Büyük düşünenler fırsat yokluğundan yakınmazdı. Kaynakları değerlendirmeyi unuttuk mu?
Kendimizi ifade edebilmeyi unuttuk mu?
Hep böyle söylerlerdi. Dert insanı olgunlaştırır ona yol gösterirdi. Bu kılavuzu unuttuk mu?
Hoşgörü, sevecen bir tahammüldür. Paylaşmanın bile bir erdem sayıldığı günümüzde "hoşgörü"'yü unuttuk mu?
Hısımları hasım; akrabaları akrep görür olduk. "Komşu komşunun külüne muhtaç" diye diye yaşarken komşunun kim olduğunu unuttuk mu? Daha dün -çocukluğumuzda- bilgeliğiyle bizleri kendine hayran bırakan komşuluktan öte "amca, dayı, hala ..." yerindeki komşularımızı unuttuk mu?
Dünkü acıların bugünkü sevinçlerin kaynağı olduğunu unuttuk mu?
Paylaşılan sevinçler artardı. Artıramadığımız sevinçlerimizdeki paylaşmayı unuttuk mu?
Kişi yeterince anlayamadığını başkasıyla paylaşamazmış; sevinci, sevgiyi yeterince anlamayı unuttuk mu?
Hep sevmeliydik. Kendimizi zorla sevdiremezdik. İnsanın sevme yeteneğini sevile sevile kazandığını bir bilir bir söylerdik. Sevilemediğimiz için sevmeyi unuttuk mu?
Mutluluklarda kararınca mutlu olmayı bilirdik. Her acıda ayaklarımız biraz daha yere basar oldu. Karınca kararınca acıdan kaçıp mutluluğa koşmayı unuttuk mu?
Başarısızlığımızda başkalarının yanı sıra kendimizde de hata arardık. Birilerini suçlayıp kendimizi haklı çıkarmak yerine iğneyi kendimize batırmayı unuttuk mu?
İnsanların güvenini kazanmak yıllar alır; güven kaybetmek için dakikalar bile çok gelirdi. Güvenilmek için güvenmek gerektiğini unuttuk mu?
Ne kimseden incinir ne kimseyi incitirdik. İnsanları kırmamayı tamamen unuttuk mu?
Kazandıklarımızın kaybettiklerimizden çok olduğuna inanırdık; biriktirmeyi unuttuk mu?
Fırtınalar denizi sevmemize engel değildi. Güçlüklerin başarıyı artıran sebepler olduğunu savunurduk. Zorluklar insanın gücünü terbiye eder; yeteneklerini disiplin altına alırdı. Sıkıntıya sabretmeyi unuttuk mu?
Zaferin iradede olduğunu bilirdik. Her zorun bir kolayı vardı. Başarının başarıyı çektiğini unuttuk mu?
Kendimizi kendimizle avutmaya çalıştık durduk. Köprü kuracakken duvar ördük hep... Baş başa vermeyince taşın yerden kalkmayacağını unuttuk mu?
Dikenin içindeki güle şükretmek yerine gülün yanındaki dikenden şikayet ettik. Şikâyetlerimizi geri almayı unuttuk mu?
Dostluğun mesafe tanımadığını unuttuk mu?
Başkalarından gül bekledik; beklerken tohum ekmeyi unuttuk mu?
Kendimiz için istediğimizi yakınımız için de isterdik. Vermesini bilmeyen istemekte haksızdı. İnsanın bilmediğini istemeyeceğini de çok iyi bilirdik. Vermeye vermeye istemeyi de unuttuk mu?
Beklediklerimiz ile istediklerimiz ile verdiklerimiz arasındaki farkı unutmamayı unuttuk mu?
Herkesin bizimle ilgilenmesini istedik durduk yıllarca. Keşfedilmeyi bekledik belli ki ... Başkalarıyla ilgilenmeyi unuttuk mu?
Hayatın binlerce mucizesi içinde umut ya da üzüntüyü seçmek bizim elimizdeydi.
Mutluluk yollarını iyi bilirdik önceden; dertlerin küçüklerini, nimetlerin büyüklerini seçmeyi unuttuk mu?
Bize verilenlere isyan ettik hep. Önceden düşünürdük. Neyin verildiğini değil nasıl verildiğini düşünmeyi unuttuk mu?
Kalkacağımız yere oturmamamız; düşeceğimiz yere çıkmamamız öğretildi. Bol gelen makamların güldüreceğini unuttuk mu?
Bize kıymet kazandıran şey işimizdi. Çalışmak en soylu işti. Sabahın yiyeceğini akşamdan düşünürdük. En verimli yağmurun alın teri olduğunu unuttuk mu?
İhtiraslarımıza "dur" diyebiliyorduk. Ekmeğimizi katığımıza denk etmeyi unuttuk mu?
Güçlü olunca haklı olduğumuzu haykırdık; haklılığın yalnız güçte olmadığını unuttuk mu?
Çıraklığını bilmediğimiz işlerin ustalığına soyundukça bocaladık durduk. Haddini bilenin hep mutlu olacağını unuttuk mu?
Sevgi, bilmenin anlamanın meyvesiydi. Beğendiklerimizi anlar; anladıklarımızı da beğenirdik. Anlamak için dinlemek gerektiğini unuttuk mu?
İleri gitmek, beklemekten iyiydi. Paslanacağımıza yıpranaydık. Namerde muhtaç olmak ölümden daha beterdi. Tembelliğin hayatın israfı olduğunu unuttuk mu?
Söyleyenden dinleyen ârif gerekti... Dinlemekten akıl, söylemekten pişmanlık doğardı hep... Her istediğini söyleyen, istemediklerini işitirdi... Duyacağımızı bilip de diyeceklerimizi öyle söylemeyi unuttuk mu?
İnsanları üzmeden de fikirlerimizi söyleyebileceğimizi unuttuk mu?
İyiliğe anahtar, kötülüğe kilit olmayı unuttuk mu?
Çocuktuk affettiler. Büyüdük bazıları affetti. Daha da büyüyünce affedilmeyi bekledik. Kendi kendimizi affedebilmeyi unuttuk mu?
Ömür en büyük sermaye; doğruluk en büyük mirastı bize... Doğru söylediğinden dolayı kimse iflas etmemişti. İşitildiği zaman utanacağımız işi yapmamayı unuttuk mu?
Baş dille tartılırdı. Dilimize sahip olmayı unuttuk mu?
Duyacağımızı bilip de diyeceğimizi öyle demeliydik. Dinlemesini bilmeyen dinletemezdi. Dinlemeyi unuttuk mu? İki dinleyip bir konuşmayı unuttuk mu?
Sorulmadan söylemez; dinlemeden konuşmazdık. Söz sultanlarının yanında söz söylemek baş yarardı. Gönüle yumuşak sözle girilmeliydi. Hasb-ı hâli unuttuk mu?
"Bir kahkaha bir porsiyon pirzolaya bedel" derlerdi. Yerinde gülmesini ve her fırsatta gülümsemesini bilmek durumundaydık Kahkahayı, hele gülüşmeyi, hele hele tebessümü unuttuk mu?
Çevremize emirler yağdırdık durduk. Biraz da emir almaya alışmayı unuttuk mu?
Doğru bakılınca doğru anlaşılırdı. Güzellik bakanın gözlerindeydi. Güzel bakan güzel görürdü. İyilik insanları birbirine bağlayan altın zincirdi... Kötülüklere bakır bile denmezdi... Bakırla altın yer mi değiştirdi? Hep bakırı göre göre altının seyrini unuttuk mu?
"İyiliğe iyilik her kişinin kârı / Kötülüğe iyilik er kişinin kârı." idi. Yanı başımızdaki "er kişi"leri unuttuk mu? Zafere eklenecek tek süsün alçakgönüllülük olduğunu unuttuk mu?
Taşıdığımız değerlerin farkına vararak yaşamak asli görevimizdi. Bu değerleri gelecek nesillere aktarmayı çok isterdik. İstediklerimizin gerçekleşme çalışmalarına hız vermeyi unuttuk mu?
Hayatın acı bir hatırayı unutturamayacak kadar kısa olduğunu unuttuk mu?
Ölümün her şeyi eşit yaptığını unuttuk mu?
"İhtiyaç listemizde kitap kaçıncı sırada?" hiç düşündünüz mü?
Günümüzde gelişen teknolojiyle birlikte gençlerde kitap okuma alışkanlığının yerini evlerde bilgisayar başında / internet kafelerde oyun oynama alışkanlığı aldı.
Toplum olarak televizyon ekranına bağımlı olduk.
Evlerimizin yüzde doksan beşi kitapsız, kütüphanesiz
Artık fikirleri tartışmak yerine ünlülerin magazinel hayatlarını, kimin kimle ne yaptığını, hangi dizide neler olduğunu konuşur, tartışır hâle geldik.
Okuduğumuz bir kitabı birkaç yıl içinde unutuyoruz. Düşünemiyoruz artık. Zira düşünme, kitapla dost olmaya bağlı Kuşun çift kanatlı olması gibi kanadın biri hep okuma.
Hafızanızdaki kelime sayısı, sizi hiç ilgilendirdi mi bilmiyorum. "İnsanın zekâsı, bildiği kelime sayısı ile orantılıdır." diyen Namık Kemal ve benzeri yazar-şairlerimizin bu konu ile ilgili düşünceleri, ilgi alanınıza girdi mi hiç?
Televizyon kanallarındaki aylık dizi sayısı/türü ile ilgili bir araştırmanız oldu mu?
Çevrenizdeki internet cafe sayısı, kütüphane sayısı, okullardaki kitap sayısı, çocuğunuzun sınıfındaki kitap sayısı, evinizde vitrini süsleyen kitapların sayısı hiç aklınıza geldi mi?
Ortak ruh, ortak duyuş, ortak düşünce dünyası için ortak okuma gerekir. Yakın çevremizdekilerle beraber, "Bu kitabı biz okuduk." diyebildiğimiz kaç kitap var? Hangi şiiri ya da türküyü kaç kişi aynı anda okuyabiliyoruz? Hiç düşündünüz mü?
"Okullarımızda MEB'in tespit ettiği 100 Temel Eser'i ne kadar okutabildik? Öğretmenlerimize bu konuda hiç yardım edebildik mi? Yetkililerimiz, bu konuda öğretmenlerimize ne kadar destek oldu? Biz, hiç merak ettik mi?
Yorucu bir iş gününün bitiminde ve gelen insanımız, televizyon seyretmeyi kitap okumaya tercih ediyor. Televizyonlar, diziler, eğlence programları ve magazin haberleri ile cazip ve son derece etkili hâle getirilmiş durumda. Üstelik kitap gibi insan zihnini yormuyor(!) ve düşünmek (!) zorunda bırakmıyor. Seçici bir izleyici olmayınca da akıl yürütme ve sorgulamaya ihtiyaç duyulmadan izlenen programlar, vakit öldürmekten başka bir işe yaramıyor.
Neredeyse her odaya televizyon koyar bir aile yapımız oluşmaya başladı. Televizyon sayısı her evde her gün artacak mı?" Bu konu ile ilgili bir endişemiz var mı?
Konuşan değil seyreden / dinleyen bir toplum olduk artık. Özellikle lise çağındaki çocuklarımız sanal âlemde yaşıyor. Sanal âlem insanı, bilgisayar oyunlarındaki insan, "insan" gibi değil İnsanı tanımayan, kendini bilemez. Böyle insanımıza kendini bilme yolunda yardımcı olalım.
Biz, kendimizi bilelim.
Okumadan kendini bilmek olmuyor. Çocuklar hemen her şeye(cep telefonu, bilgisayar, lüküs hayat) istekli. Bu çocuklar, okumaya neden istekli değil? Bunu siz, hiç düşündünüz mü?
Okumamak kimliğimize, kişiliğimize, kültürümüze, milletimize yabancılaştırır/ yabancılaşmaktır. Bunun farkına ne zaman varacağız?
Gençlik, "mrb, slm" sınırında. Sınırın ötesi nere? İletişim nasıl olacak / olmalı. Bu, okuma yazma tembelliği mi? Böyle giderse neler olacak? Yolun sonunu görebileniniz var mı?
Okumanın bilgi ve kültür birikimi kazanmadaki rolünü ne kadar biliyoruz?
Seçmeden okuma, zevkini geliştirmek veya tatmin etmek için okuma ve araştırma amacıyla okuma ile ilgili bilgilerimizi ne kadar kullanabiliyoruz?
Sürekli okumanın bize kazandırdıklarının farkında mıyız?
Kelime hazinesi, konuşma ihtiyacı ve etkili konuşma alışkanlığı, yazma alışkanlığı, zihni geliştirme ilgili bilgilerimizi ne kadar kullanabiliyoruz?
Araştırmaya yönelik okuma çeşitleri ile ilgili bilgimiz var mı?
Okuma ilgili olarak aşağıdaki veriler, ilginize bilginize
Nüfusun İngiltere'de %21'i, Fransa'da %21'i, Japonya'da %14'ü, Amerika'da %12'si, Türkiye'de % 0,01'i(on binde bir)düzenli kitap okuyor.
Birleşmiş Milletler İnsani Gelişim Raporu'nda kitap okuma oranında Türkiye; Malezya, Libya ve Ermenistan gibi ülkelerin bulunduğu yüz yetmiş üç ülke arasında seksen altıncı sıradadır.
Bir Japon bir yılda ortalama yirmi beş kitap okuyor.
Bir İsviçreli bir yılda ortalama yedi kitap okuyor.
Bir Fransız bir yılda ortalama yedi kitap okurken Türkiye'de altı kişi bir yılda bir kitap okuyor.
Türkiye'de bir kişinin kitap okumaya ayırdığı zamanın üç yüz katını bir Norveçli, iki yüz on katını bir Amerikalı, seksen yedi katını bir İngiliz, seksen yedi katını bir Japon ayırıyor.
Dünya ortalaması bile bizim ayırdığımız zamandan üç kat fazla.
Kitaba bir yılda Norveçli 137 $, Alman122$, Belçikalı 100$, Avustralyalı 100$, Güney Koreli 39$, Türk 0,45$ veriyor. Dünya Ortalaması 1,3 $...
Bir yılda ABD'de yetmiş iki bin, Rusya'da elli sekiz bin, Japonya'da kırk iki bin, Fransa'da yirmi yedi bin kitap basılıyor. Türkiye'de ise yedi bin kitap basılmakta.
Ülkemizde Dergi okuma oranı %4, Gazete okuma oranı %22, Radyo dinleme oranı %24, Televizyon izleme oranı %95 .
Bu tablonun iç açıcı olmadığı belli. Çağın gerisinde kalmamak, küreselleşen dünyada hak ettiğimiz yer almak istiyorsak bu tablodaki olumsuzlukları gidermemiz gerekiyor. Herkes de zaten böyle düşünüyor.
Ülkemizi Ulu Önder Atatürk'ün hedef olarak gösterdiği çağdaş medeniyetler seviyesine yükseltmek için yapacağımız en güzel çalışmanın da okuma alışkanlığı sorununun çözümü olduğu aşikârdır.
Her şeyimizi normalleştirebiliyoruz. Buna alışıyoruz. Bunalımlara bile alışabiliyoruz. Okumamayı da normalleştiriyoruz. Okumamayı normalleştirmek, sorundur. Acil çözüm ister.
Cumhurbaşkanlığı makamı bile 2007'de OKUMA KAMPANYASI düzenliyor, illerdeki okuma kampanyaları düzenleniyor ama sonuç ile ilgili kesin bir bilgiye henüz ulaşılamıyor.
Süreci ve sonucu çok iyi değerlendirmek zorundayız.
Konu ile ilgili kafa yoran ender insanlardan biri sayın Prof. Dr. Şerif Aktaş'ın bir sözü ile meseleyi özetleyelim: İnsan; ruhunun tatmin olması, olgunlaşması için sanat ve düşünce değeri yüksek eserler okumalıdır.
Gazetede ilk görevlerimden biri için çıkmıştım yola. Bir haber yapacaktım, yaptım da. Öykünün tamamını yayınlamayı aileyi üzmemek için yayınlamamıştım. Aradan yıllar geçti. Ama bu öyküler hala yaşıyor. Cehaletin var olduğu sürece de yaşanacaktır.
Zennure Hatun tam ölenler hariç dokuz çocuk doğurmuş bir kadındı. Dört oğlu, beş kızı ile övünürdü. Kocası ölmese imiş on'u ya da, bir dizi neyi tamamlayacakmış. Bana çok ilginç gelen bu kadının öyküsünü araştırdım. Ortaya çıkan bu öykü, araştırının ürünü.
Zennure Hatun, köyde ona böyle hitap ediyorlar. Çok fazla bağ, bahçe ve tarlaları olmasa da insan emeğinin tarlada bağda bahçede çok işe yaradığını bilincine varmıştı. Gerçi bu Anadolu da oldukça yaygın bir kanıydı. Birde Zennure hatun için kullanılan lakap vardı. Herkes bilmese de onun yaşında olanlar, onun kuşağı biliyordu. İsterik Zennur. Zennure Hatun'un bile bilmediği bir lakapmış. Çok sert mizaçlı olan bu kadının yüzüne karşı hiçbir zaman kullanılmamış. Bu lakap'ı irdelediğimde şu bilgilere ulaştım. Gençliğinde ateşli bir kız olan Zennure, eşi Hamit'i kendi seçmiş. Galak'ta (*) birlikte olmuşlar, sonra da evlenmişler.
Oldukça iri yarı olan bu kadından ölenlerin haricinde dokuz çocuk babası olan Hamit'in daha fazla dayanamayıp öldüğü söylenenler arasında. Bu çocukların Zennure Hatuna tek zararı ise ikinci bir evliliği yapamaması imiş. "Çok çocuklu bir kadını kim netsin ki" diyorlar. Kocasının ölümünden sonra sert mizacı biraz daha sertlermiş. Kolay değil, çocuklara hem baba hep anne olmak.
Eşinin ölümünden sonra evi çekip çevirmek işi iyice Zennure Hatun'a düşmüş. Gerçi önceleri de evi onun çekip çevirdiği, sadece evi değil, Hamit'i de çekip çevirdiği söylenir. Eskiden yardımcısı eşi iken, şimdi büyüyen çocukları yardım ediyorlardı. Bunlara son zamanlarda iki de gelin eklenmişti. İki büyük oğlunu evlendiren Zennure Hatun, gelinlerden "benim kadar çocuk istiyorum" diyormuş.
Nüfusun çoğalması tarlaların yetersizleşmesi ile birlikte sıkıntılar da başladığında tek çare şehre göçmek fikrine kimse direnmemiş. Zaten yıllarca köyde olmanın verdiği bir bıkkınlık. Sarılmışlar şehre göç fikrine. Bu fikir bile yaşamlarını değiştirmiş. Herkes şehirde yeni bir hayatın hayaline dalmış.
Şehirden köye gelen bir hemşerilerinden güzel bir haber almışlar. İstanbul da güzel ormanlık bir yerde, gençler arsa dağıtıyorlarmış. Haberi alan Zennure Hatun, büyük oğlu Süleyman'la yola koyulmuş. Sarıyer sırtlarında bir dere içinde gecekonduların içinde kendilerini bulmuşlar. Uyanık Zennure Hatun birlikte olduğu iki oğlunu da ayırarak üç evlik yer almış. Hemen memleketteki ne var ne yok hepsini satışa çıkarmışlar.
Hatta satışı beklemeden borç bularak hemen gecekondularını kondurmuşlar. Hemen yapmaları istenmiş onlardan. Onlarda gençlerin yardımı ile bir gecede üç kon duyu yapıp çatmışlar. O zamanlar çok dualar etmiş, Zennure Hatun gençlere. "Allah sizden razı olusun, siz olmasanız bu koca şehirde bu kadar külfete kim ev verir" diye. Duayla da kalmamış. Gece nöbet tutan gençlere ayakları elleri üşümesin diye, çorap eldiven örmüş. Çocuklarını geceleri nöbete kaldırmış, kalkmayanı paylamış.
Yıllar birbirini kovalarken, kızlardan ikisi sevdiğini bulup kaçmış. Diğer iki oğlunu da evlendirip, genişleyen mahallede onlara da ev yeri ayarlamış. Dernek binasında güzel bir düğün yaptırmış. Şehre gelmeleri iyi olmuş. Herkesin işi gücü olmuş. Anlatıp duruyormuş.
Bir gece darbe olmuş askerler yönetime gelmişti. Zennure Hatun'a ev yeri veren gençlerin birçoğu tutuklanmış, kimisi kaçmış, kimisi de okuluna dönmüştü. Zennure Hatun gençlerle çok işi geçinir, onlara saygı duyardı. Birçok konuda gençler kendisini aydınlatırdı. Gençler gidince Zennure Hatun yalnızlaştı. Bu kez de askerlerin teyzesi oldu.
Askerlerin geldiği seneden sonra Zennure Hatun memlekette tarlaların satışından gelen para ile evini üç kata çıkardı. En üst kata kendi yerleşti. Genişçe bir balkonla bütün mahalleyi seyrediyordu. Alt katları da kiraya vermişti. Kiraya verirken arsayı dağıtan gençlerden biri evlenmiş, ev arıyormuş. Kiralık ev istemiş. Zennure Hatun yok demekle kalmamış, genci eşi ile birlikte kovmuş.
Zennure Hatun'un kocasının ölümünden sonra iyice hırçınlaşması en büyük payı gelinler alıyor. Büyük gelinin başının etini yemiş. İlle de Süleyman'ıma bir erkek doğuracaksın. En büyük silahı ise iğnelemekmiş. Gelinlere sorarsan iğne değil, çuvaldız. Zavallı gelinin doğurduğu hep kızmış.
İkinci oğlu Davut'un eşi erkek doğurduğunda en iyi gelini olmuş. Sonra bu gelin de başının etini yemiş. "İkinci çocuğu doğur" diye.
Üçüncü Musa'nın karısı, Musa ile yaşıt olduğundan, kıza etmediği kalmamış. Yok, hastalıklı imiş, kız kurusu imiş, galık(**) mış. Evliliğinden uzun bir süre geçmemesine rağmen kızı kısır ilan etmesi çekilir gibi değil.
Zennure Hatun'un huyunu suyunu geçimsizliğini bilenler diğer kızlara talip olmamışlar. Bunu bilen kızlar sevdiğini bulan kaçıp kaçıp gitmiş. Zaten kızları canından bezdirmiş. Ablalarından gören, kızlar ablalarının izinde gidiyorlarmış. Zennure Hatun büyük kızlarına çıkışıp, "kendi tarına çıkardınız", "Ok oldu, tel duvak görmediniz" Kızlar da: "senin yüzünden" dediğinde, Zennure Hatun deliye dönüyormuş.
Ne olduysa diğer kızların evden gitmesi ile oldu. Yalnız kalan Zennure Hatun kendini gelinlerin evlerine attı. Gelinlere yapmadığını bırakmadı. Büyük gelin erkek doğurmuyor. Davut'un ki, ikinciyi doğurmuyor. Üçüncü gelinin hala çocuğu olmamış. En sonuncusu İsa'nın da çocuğu yoktu. Zennure Hatun'un bir diğer özelliği de, gelinlerine yaptığını kızlarına yapmıyormuş. Kızlar doğursun doğurmasın umurunda değilmiş. Belki de onlar benden çıkıp gitti diye düşünüyor.
İsa'nın eşi Leyla güzel olduğu kadar zeki bir kadınmış. İsa'ya yalvarmış, "bir çocuk yapalım, bu annenin dırdırından kurtulalım". Doktor doktor dolaşmışlar. Hemşerileri bir doktoru bulup ona başvurmuşlar. Yapılan tetkiklerde İsa'nın kısır olduğu anlaşılmış. Doktor'un bunu eşininiz mutlaka bilmesi gerekir demesine rağmen Leyla'nın haberi olmamış. İsa "ikimizde sağlıklıyız, bir gün olur" diyerek Leyla'dan saklamış.
Zamanın birinde Zennure Hatun komşusu Haceli ile dövüşmüşler. O günden beri bir birini düşman bellemişler. Haceli daha sonra hac'a giderek, Hacı Ali olmuş çıkmış. Oğlu Ömer de "sen paraları götürdün, Araplara yedirdin" diye, çalışmayı bırakmış. Anasında aldığı haçlıkla işsiz güçsüz sürekli yol üstü kahvesinde oturup okey oynamış.
Zennure Hatun bütün gelinlere bu Hacelilere gitmemeleri için uyarıda bulunuyormuş. "Onlar bizim düşmanımız" diyip durmuş. Bu uyarıya kulak asmayan tek gelin ise İsa'nın eşi Leyla. Leyla canı sıkıldım mı soluğu Haceli'nin evinde alıyormuş. Hacelilerin kızlarıyla arkadaşlık edip, sıkıntısını atmaya çalışıyormuş.
Günler ayları kovalamış, Aylar yılları büyük oğlan Süleyman'ın karısı Sultan altıncı kızı doğururken ölmüş. Süleyman son doğan kızı annesinin kucağına vermiş. Zennure Hatun da bebeği aldığı gibi en büyük ablasına vermiş. "Bu yaştan sonra ben çocuk mu bakacağım" Dokuz tane büyüktüm. "Böyle kalacak değilsen, yarın seni yeniden evlendiririm" deyip, cenazeye gelenlerin içinde kız aramış.
İkinci oğlan Davut'un eşi oğlanın yanına bir kız daha doğurmuş. Bu yoklukta yoksullukta ben başka doğurmam diye isyan bayrağını açmış. Zennure Hatun da, Zeliş gelinle küsmüş.
Musa'nın eşi adını kısır geline çıkarttığı Fadime, ikiz kız doğurmuş. Zennure Hatun, bunları bana inat doğurdun demiş savaş açmış.
İsa'nın eşi Leyla bakmış ki, herkes doğuruyor. Zennure Hatun'un dırdırı bitmiyor. Çareyi Haceli'nin oğlu Ömer'le birlikte olmuş ve ondan hamile kalmış. İsa ile birlikte gittikleri doktora muayene olmuş. Ayni zaman da aile dostu olan doktor şaşırmış. "kızım senin kocan kısırdı bu çocuk nasıl oldu". Dediğinde Leyla afallamış. Kendisinden gizlendiğini Doktora anlatmış. Doktor "erkekler hep böyle yapıyor" diyerek. Leyla ya çocuğu alalım dediğinde Leyla, ne yapacağını şaşırmış.
Daha önce de Zennure Hatun'la bu konularda gelinlere yaptığı baskı yüzünden konuşan doktor. Böyle bir sonuçla karşılaştığında işin buraya kadar geleceğine hiç ihtimal vermemiş. İsa'ın kısırlığını gizlese bir türlü. Ya gidip başka doktora test yaptırırsa ne olacak. Tek çare çocuğu almak ama Leyla buna yanaşmıyor.
Çok korkak olan doktor, kabağın kendi başına patlayacağını inancıyla İsa'yı bulur. İsa'ya eşinin bir çocuk doğuracağını söyler. Kısır olduğunu bilen İsa şaşırır. Karısının kendisini anlayan İsa paniğe kapılır. Doktor tek yapılması gerekenin Leyla'dan boşanması gerektiğini anlatır. Bu çocuk doğmayacak diyerek doktor'un muayenehanesinde çıkar. Doktor arkasından bağırır, yalvarır. Ama nafile.
Kara kara düşünen İsa soluğu evde alır. Evde tekme tokat Leyla ya girişir. Amacı çocuğu düşürmek ve kimden olduğunu öğrenmektir. Leyla yediği tekme ve tokattan korunmak için kendini korumaya almıştır. Kocasının çocuğu düşürmek istediğini anlamış. Karnını her darbeye karşı korumaya almış. Gürültüyü duyan komşular hemen Zennure Hatun'a haber verirler.
Bir koşu gelen Zennure Hatun gelininin halini görünce deliye döner. Oğluna saldırır. İsa karısı kadar, annesine de kızgındır. Annesini yüzünden yengesi çocuk doğururken ölmüş. Altı çocukla ağabeyi baş başa kalmıştı. Üstelik altı çocuğun üstüne kimse gelmek istemiyor. O kızgınlıkla ağzından kaçırınca Zennure Hatun'un donup kalır. Eyvah başıma bu da mı gelecekti diye dövünmeye başlar. Kimden olduğunu çok işi tahmin etmişti. Leyla'nın Haceli'lere girip çıktığını duymuştur. "Topraklar başına", Düşman altına yattın", "Kaltak", "O oruspu Şaziye seni gardaşının altına verdi." demediğini bırakmaz.
Oğlunu alır kendi evine gider. Oğluna töreleri anlatır. Bu işi en az zararla kapatmak. İsa'nın eline kalın bir çamaşır ipi verir. Al bunu götür önüne at. Kendini asarak bu pisliği temizlesin. İsa bir kağıda sardığı ipi getirip Leyla'nın önüne atar. Leyla pakettekinin ne olduğunu hemen anlar. İsa tekrar annesinin evine gider. Sabaha kadar ağlayıp düşünen Leyla, darağacını kurar. Çatısı beş-on diye adlandırılan kerestelerle kaplı gecekondu ortasında kendini asar.
Cenazeden sonra Leyla'nın anası babası özellikle de ağabeyleri ısrarla sebebini sorarlar. İsa'dan çıt çıkmaz. Zennure Hatun oğlunu güç durumdan kurtarmak için Haceli'lerin Ömer'den çocuğa kaldığını anlatır. İsa anasına küsüp, alır başına gider. Gece eve gelmeyen Ömer'in cesedi otoyol'da bulunur. Bir araçla ezilmiş olan cesedi, gazete ile kapatılmıştır.
(*) Galak: Özellikle doğuda tezek yani hayvan dışkısından yapılan yakacak topakların
konulduğu yapı.
(**) Galık: Evlenme yaşı geçmiş kız için kullanılan
İstanbul üzerinden gelirken Bolu, Köroğlu civanında aracım arızalandı. Karda müthiş bastırdı. Havada birazdan kararacak. Direksiyon başında ne yapacağımı düşünürken, aklıma geldi. Bir şekilde yardım istemeliydim. Ama kimden, kimden olacak geçenlerden. Aracımı hafiften yolu engellercesine bir konuma getirmeyi başarmıştım. Ama geçenler pek aldırmıyor, kardan kaydığımı düşünüyorlar. Yolu iyice kapatmağım sürece onlar için bir sakınca yok.
Bir yarım saat ya geçti ya geçmedi. Bir askeri jep önümde durdu. Bu bir askeri jepti. Bana sorunun ne olduğunu sordular, geçmiş olsun dileğinde bulundular. Aracımın bozulduğunu söyledim. İçinde bir yüzbaşı çıktı. Kaputtan şöyle bir baktı. Bizim anlayacağımız bir sorun değil, ben asker bir arkadaşı gönderir sorunu çözerim. Dedi tekrar araca bindi. Siz de üşümüşsünüzdür, gelin karakolda biraz ısının, bir çayımızı için dediğinde, çok sevinmiştim.
Onbeş yirmi dakika sonra bir karakola geldik. Yüzbaşının karakol komutanı olduğunu anlamıştım. Makam odasına oturduk. Sıcak birçok iyi gelecek dedi. Asker bağırdı. Bir çavuş geldi. Aracımın bulunduğu yeri tarif etti. Oraya Nihat'la git. Peugeot 307 bir araç var, sorunu nedir bir baksın ve halletsin. Bana döndü.
- Bir süre gecikeceksiniz, aramak istediğiniz biri varsa buradan arayabilirsiniz.
- Bu iyi olacak. Eşime durumu özetlesem iyi olacak.
- Tabi tabi, işimi vatandaşa hizmet etmektir.
- Teşekkür ederim.
- Memleketiniz.
- Kars
- Sizin
- Ben Afyonluyum.
- Güzel.
- Afyonluyum, ama şimdi her yerliyim, geziyoruz. Kars'ta da bulundum. İlk tayin yerim. Burası sizin Kars'a biraz benziyor. Özellikle Sarıkamış'a.
- Evet
Oda oldukça sakin ve sade idi. Bir makam masası önünde iki misafir koltuğu, bir çelik dolap ve birde soba vardı. Bu dağ başında insan sohbetine susamış bu insan, belli ki, konuşacak birini arıyordu.
- Nasıl buldunuz Kars'ı.
Uzunca bir sessizlik oldu. Beni bir merak aldı. Bu sessizliğin nedeni ne,
arkasında ne var. Oldukça merak etmeye başladım.
- Anlaşılan Kars'ı sevmediniz.
- Yooo, Ben kış mevsimini çok severim. Kış diyince aklıma hep Kars gelir. Hele çam ağaçlarını daha çok severim. Her mevsim yeşil, kışın karlı kürkünü giymiş bir insana benzetirim. Bir arkadaşım söylemişti. İnsan hangi mevsimde doğdu ise o mevsimi severmiş. Bilmiyorum ne ölçüde doğru. Galiba bir doğruluk payı var ben, Şubat doğumluyum.
- İlginç.
- Kars'ı sevmekten çok, hüzünlenirim.
- Neden!
Yine uzunca bir sessizlik oldu. Önceki duyguları, düşünceleri yaşadım. Bir kere
daha düşündüm. Bunun altında bir şey var. Hüzün, diyince anladım ki, acı bir olay başından geçmişti. Yüzbaşının yüzünü okumaya çalışıyorum. Masanın üzerindeki isimlikte adı yazıyordu. Yılmaz Şalak, Jan.Yzb. Bir ara öyle bir sessizlik yoğunlaştı ki, sobanın çıkardığı yanmanın sesi duyuluyordu. Sonra bana döndü.
- Bilir misin ben Karslıları çok severim. Kars soğuktu. Ama insanları sıcaktır.
- Teşekkür ederim. Sanırım başınızdan kötü bir olay geçti. Anlatmaya bile zorlanıyorsunuz.
- Aynen öyle.
- Sizi rahatsız edecekse anlatmayın.
- Yıllarda geçtikçe yara kapanır, ama izi uzun süre durur ve sızlar.
- Doğrudur.
- Harp okuldan sonra Teğmen çıkmıştım. Öğrencilikte nişanlı olduğum eşimle hemen evlendim. İlk görev yerim Kars'a çıktı. Kars kalesine yakın bir yerde ev tutup yerleştik. Yine kaleye yakın bir birlikte görevliydim. Eşim de öğretmendi. Çocuk için erkendi. Ama bir kaza oldu. Memleketimize yakın, ege bölgesinde çocuğumuz olsun istiyorduk. Adını da Ege koyacaktık. Bir kız çocuğumuz oldu. Adını, Sıla koyduk. Bu gurbet hatırası yavruyu bağrımıza bastık. Bu çocuk sevincimiz olmuş, mutluluğumuzu perçinlemişti. Kabımıza sığamıyorduk.
Birden bir sigara ikram etti. Bir sigara da kendisi yaktı. Karşılıklı bir yandan
çayımızı içerken bir yandan da sigaralarımızı tüttürüyorduk. Yüzbaşı efkarlanmıştı. Anlamıştım, çocuğunu kaybetmiş bir baba idi.
- Bu serhat ilinde tek eğlencem, arada bir Ruslardan kalma bir binadan oluşan kahvehaneye takılmaktı. Öğretmen arkadaşlarla biraz oyun oynamak, sohbet etmekti. Bir gün kahvedeki halktan kişiler önemli bir şey konuşuyordu. Konu; küçük çocuklarla ilgili idi. Yeni bir baba olarak kulak kabartım. Önce sünnetten bahsediyorlar zannettim. Kız babası olarak beni ilgilendirmiyordu. Sonra konunu sünnet değil. Çelikleme diye bir şeyden bahsediyorlardı. Kimi de çizileme diye söz ediyordu. Merak ettim, nasıl bir şeydi. Sordum. Adamın birisi komutanım dedi. Biz küçük çocukları buzlu suya atarız. Çocuk, hastalıklara karşı muhkem olur. Dayanıklı olur. Çivi çiviyi söker. Demişlerdi. Bu gelenek muhtemelen Rusya'dan gelen bir adetti. Sonradan öğrendim.
- Evet, evet, Ruslara özgü bir gelenek. Bende bu tür haberleri okumuştum.
- O sıralarda bizim kız sık sık ateşleniyordu. Hanımla karar verdik. Bizde çelikleme yapacaktık. Büyükçe bir leğene buzlu suyu doldurduk. Çocuğu soyup suya daldırdık. Zavallı ne kadar bağırmıştı. Yanlış yapmamıştık. Tarif edilene göre yapmıştık. Baktık ki, ne ateş düşüyor ne bir şey. Çocuk daha kötü olmuştu. Hemen doktora götürdük. Çocuğunuz zatürre olmuş dediklerinde, ne kadar üzülmüştük. Karı kocabaş başa verip ağlamıştık, sabahlara kadar. Tedavi için ne gerekirse yapacaktık. Gerekirse büyükşehirlere gidecektik. Başkente gidecektik. Doktor hasta çocukla yola çıkılmaz. Burada ne yapılıyorsa, orada da aynısı yapılacak deyince mecburen, kaldık. Hastanede nöbetleşe çocuğun başında bekliyoruz. İçim içimi yiyor. Çocuğumu ben öldürmüştüm, eşimi de suçuma ortak etmiştim. Eşimin öğretmen oluşu, aydın oluşu tek tesellim idi. Kötü bir niyetim olmadığını çok iyi biliyordu. Beni suçlamak yerine, pişmanlığımı paylaşıyordu. Acıma ortak oluyordu. Kendi kendimi hiçbir zaman af etmeyecektim. Bu salaklığı nasıl yapmıştım. Ha gerçekten de ben bir salaktım. Soyadımız, Şalak'tı. Şalak'ın birçok anlamı var. Ama en bilinen anlamı kelek karpuzdur. Olgunlaşmamış anlamına da gelir. Adıma gelen mektuplara soyadımı yazanlar, özellikle sevmeyenler Ş harfinin kuyruğunu takmazlar. Beni salak yaparları. Yıllarca soyadımı değiştireyim dedim. Bir türlü fırsatım olmadı. Sonraları ise salaklığı ben kendime yakıştırdım. Bu gün olmuş hala kendimi affedemiyorum.
- Evet, bazen hatalar affedilmez. Affetsen bile ezikliği sürekliğini korur.
- Bir aydan fazla bir süre hastaneye taşındık. Eve ancak ihtiyaçlar için gelirdik. Hastanede kızımızın başında bekledik. Nöbetleşe uyuyorduk, bir sabah eşimin feryatları ile uyandım. Binicik bebeğimiz gitmişti. Henüz altı aylıktı. Bu gurbet çocuğunu burada toprağa verip, bağrımıza taş basıp unutacaktık. Meğer onu kalbime gömmüşümüz. Bazen aklımıza gelir, mezarına gitmek isteriz. Ama eşimin çok üzüleceğini düşünerek, onun kalbimizde yattığını söylerim. Eşimde beni onaylar.
- Evlat acısı kolay değildir.
- Evet, bizim burada zamanımız çok olur. Bende kendimi okumaya veririm. Şunu gördüm bir çok edebiyat adamı ve insan evlat acısı çekmiş. İçinde intihar edenden tutunda, akli dengesini yitirene kadar var. Biz direndik. Belki de, küçük olduğundan fazla emeğimiz olmadığından. Sonra ne oldu biliyor musun?
- Ne oldu?
- Köylüler taziyeye geldi. Komutan, öğretmen hanım başınız sağ olsun. Çok üzüldük ama ne yaparsınız takdiri ilahi. Dediler, içlerinden birisi onu çelikleme yapsaydınız bir şey olmazdı demez mi? İçimde bastım kalayı. Çelikleme de yaptık dedim. Kızlar nazlı olur, onda her hal dediler. Cenazede de beni yalnız bırakmadılar. İyi insanlar hiçbir kötü niyetleri yok. Atalarında ne görmüşlerse onu uyguluyorlardı. Sonra içlerinde en yaşlısı söze girdi. Herkese çelikleme yapılmaz, komutan batıdan geliyor. Bu çelikleme işi; yapılan kişinin babası, babasının, babası, dedesi, dedesinin dedesi hepsi çelikleme yapmış olmalı.
Öykü bitince sohbetimiz yöreye kaydı. Azerilerden, Malakanlardan, Ruslardan,
onların yaptığı muhteşem yapılardan söz etmeye başladık. Şunu gördün mü? Bunu gördün mü? Bir baktım. Asker geldi. Arabaya bir yedek parça takmışlardı. Onun parasını ödedim. İşçilik olarak hiçbir şey talep etmediler. Askerlerin cebine sigara parası yaparsınız diye bir şeyler sıkıştırdım. Yüzbaşıya teşekkür ettim. Yollarının düştüğün bekleyeceğim söyledim. Onlardan önce benim yine oradan geçmen gerekti. Yoldan bir sini baklava, askerleri birer paket sigara ile ziyaret ettiğimde çok memnun oldular. En çokta karakol bahçesine götürdüğüm fidanlara sevindiler. Bir gece de misafir ettiler. Karakol hayatını da yakından tanımış oldum.
Sonsuz bir varlık kendisini sınırlayacak mekanda ve zamanda bulunamaz. Öyleyse hiç bir yerde değildir, hiç bir yerde olmayan şey de yok demektir. GORGINS
Tüm dinler beni hasta ediyor. Din insanları ayırdı. Geniş bir şapka giyip elinde duman tüten bir keseyle ortalıkta dolaşan papayla yüzünü beyaza boyayıp bir kayaya dua eden bir Afrikalı arasında bir fark olduğunu sanmıyorum. HOWARD STERN
Daha dün iman esasları olarak kabul ettiğimiz bir çok şeyi bugün fobi diye anlıyoruz.
MICHEL E. DE MONTAIGNE
Beni kontrol edecek olan o kimdir? Neden ben sınırsız özgürlükte davranıp konuşup, yazıp, düşünemiyorum? Evren için ben neyim, ya da, evren, o benim için ne? Yanlışın ve doğrunun, düşüncenin ve adetlerin zincirlerini kim yarattı? Ve ben onları taşımak zorunda mıyım? ROBERT D.RICHANDSON
Din kemoterapi gibidir, bir sorunu çözebilir, ama arkasından bir milyon tane daha yaratabilir. JOHN BLEDSOE
Günah sadece diğer insanların canını gereksiz yere yakmakta yatar. Diğer bütün günahlar uydurulmuş saçmalıklardır. ROBERT A.HEINLEIN
Tanrı olmadığını ispatlayabileceğimi iddia etmiyorum. Aynı şekilde Şeytan'ın uydurma olduğunu da ispatlayamam. Hırıstiyan tanrısı var olabilir, Olimpus'un tanrıları da varolabilir, ya da eski Mısır'ın, ya da Babil'in. Ama bu varsayımlardan hiçbiri diğerinden daha olası değildir. Bunlar, olası bilgilerimizin bile dışında duruyorlar, herhangi birisini ciddiye almak için hiç bir sebep yoktur. BERTRAND RUSSELL
Eğer insanları, düşündüklerine inandırırsanız, sizi severler. Gerçekten düşündürürseniz ise, sizden nefret ederler. DON MARQUIS
Zihin, kaldırabileceğinden daha fazla bilgiye karşı karşıya kalırsa, anlamlı (ve genellikle onaylayıcı) fikirler arar. Sonuç olarak, beklentilerimizle uyuşmayan delilleri minimize ederek, baskın dünya görüşünün kendi kendini onaylamasını sağlamaya çalışırız.
FRANK J. SULLOWAY
Yanlış bir argümanın ilacı, daha iyi bir argümandır. Fikirlerin bastırılması değil.
CARL SAGAN
Hayat, rastlantısal olarak değişen kopyalayıcıların, rastlantısal olmayan hayatta kalışlarının ürünüdür. Şurası çok açıktır ki, eğer Darwinizm, zannedildiği gibi sadece şansa dayalı bir teori olsaydı, işe yaramazdı. RICHARD DAWKINS
Tanrı dünyamızdan kötülükleri ya atmak istiyor da atamıyor, ya atabilir ama atmak istemiyor, ya ne atabiliyor ve atmak istiyor. PAPAZ LACTANTIUS
Yaratılışçılık yanlıştır. Tümüyle, açıkça ve kesinlikle yanlıştır. Daha da gidebilirim. Yanlışlığın dereceleri vardır. Yaratılışçılık ölçeğin en dibindedir. Kendi pozisyonlarının doğruluğunu iddia edebilmek için, bilinen tüm entrikaları kullanırlar. Hatta pek çok kez, açıkça, dürüstlükten uzaklaşırlar. Bilimsel yaratılışçılık sadece yanlış değildir, aptalca bir şekilde imkansızdır. İnsan düşüncesinin grotesk bir parodisi ve insan zekasının açık bir yanlış kullanımıdır. Kısacası, inançlı biri için, yaratılışçılık teorisi Tanrı'ya hakarettir.
MICHAEL RUSE
Tanrılar kötülükleri yeryüzünden kaldırabilir mi veya kaldıracak mı veya isteseler de kaldırabilir mi; yoksa bunu yapamaz mı, yoksa yapmayacak mı, veya nihayette Tanrılar hem yapabilir ve hem de yapmak istiyorlar mı?.. Eğer Tanrılar yeryüzünden kötülükleri kaldırmak istiyorlar da kaldırmıyorlarsa o zaman her şeye gücü yeten değillerdir. Eğer yapabilirler de, yapmak istemiyorlarsa o zaman onlar iyiliksever değillerdir. Eğer onların kötülüğü kaldırmaya ne güçleri ne de istekleri varsa o zaman onlar ne her şeye gücü yeten, ne de iyilikseverlerdir. Ve son olarak eğer Tanrı'lar kötülüğü kaldırma gücüne sahipseler ve kaldırmayı istiyorlarsa o zaman kötülük nasıl ortaya çıkmıştır. EPIKÜROS
Epiküros'un sorduğu sorular hala cevaplanmamıştır: Tanrılık kötülüğü ortadan kaldırmayı istiyor mu, yoksa buna gücü mü yok? Gücü var da niyeti mi yok? O zaman kötü niyetli (bedhah) mıdır? Tanrı kötülüğü kaldırmak için hem güce sahiptir ve hem de istemli midir? O zaman kötülük niye vardır? DAVID HUME
Islah düz yollar yapar ama islahın olmadığı zor ve çapraşık yollar dehanın yollarıdır.
ANONİM
Budalalığın zamanı saat ile ölçülür, fakat bilgiliğinkini hiçbir saat ölçmez.
ANONİM
Bağlayanları lanetle, gevşetenleri kutsa.
ANONİM
Suyu seveni ırmağa daldır.
ANONİM
Düşüncenizden açıkça söz etmeye her zaman hazır olun o zaman alçak kişi sizden sakınacaktır. ANONİM
Kartal hiç bir zaman kargayı öğretmek zorunda bırakıldığı kadar zaman kaybetmedi.
ANONİM
Cesarete zayıf olan kurnazlıkta güçlüdür.
ANONİM
Coşkunluk güzelliktir.
ANONİM
Ne elma ağacı kayın ağacına nasıl büyüyeceğini sorar, ne aslan ata avını nasıl avlayacağını. ANONİM
Durgun sudan zehir bekle.
ANONİM
Arzulayıp da eylemeyen hastalık üretir.
ANONİM
Sonsuzluk zamanın ürünlerine aşıktır.
ANONİM
Aşırılık yolu bilgelik sarayına varır.
ANONİM
Çalışan arının üzülmeye zamanı yoktur.
ANONİM
Biçilmiş solucan sabanı bağışlar.
ANONİM
Budalayla bilgenin gördüğü ağaç aynı değildir.
ANONİM
Sarnıç tutar, pınar taşırır.
ANONİM
Bir düşünce enginliği doldurur.
ANONİM
Gerçekleştirilmemiş arzuları emzireceğine bebeği daha beşikteyken öldür.
ANONİM
Öğüt vereni tilki olsaydı, aslan kurnaz olacaktı.
ANONİM
Yaşayan herşey kutsaldır.
ANONİM
Şimdi kanıtlanmış olan bir zamanlar sadece hayal ediliyordu.
ANONİM
Olağanüstü iddialar, olağanüstü kanıt gerektirir.
CARL SAGAN
Aptal bir şeyi 50 milyon kişi de söylese, o hala aptal bir şeydir.
ANATOLE FRANCE
Bazı insanlar vardır, eğer bir şeyi zaten biliyorlarsa, onlara anlatamazsınız.
LOUIS ARMSTRONG
Gözler sadece zihnin algılamaya hazır olduğu şeyleri görür.
HENRY BERGSON
Aptalca sorular sorun. Eğer sormazsanız, aptal kalmaya devam edersiniz.
ALVAN R.FEINSTEIN
Tabiatın insanlara en adilce dağıttığı nimet akıldır derler, çünkü hiç kimse akıl payından şikayetçi değildir. Nasıl olsun? Aklını beğenmemesi için aklından ötesini görebilmesi lazım. MONTAIGNE
Kendiniz sandığımızdan çok daha zenginiz; ama bizi ordan burdan alarak, dinleyerek yaşamaya alıştırmışlar; kendimizden çok başkasından faydalanmaya zorlanmışlar bizi...
MONTAIGNE
Dayım adam olmadıktan sonra ha şehirli olmuş, ha köylü.
MERZİFON - AMASYA ATASÖZÜ
Değirmenin önüne gelinmez, ununa gelinir.
ADANA ATASÖZÜ
Birşeyi gerçekten bilmek, onu anlamakla olur.
SOKRATES
Erdem, ruhun mantığa aykırı bölümlerinin mantıkla birleşmesidir.
THEAGES
Hata yapmak da bilmediğini biliyor sanmak da cahillikten kaynaklanır.
PLATON
Hedefi olmayan, çalışmaktan zevk almaz.
EMILE RAUX
Düşünmeden öğrenmek faydasız, öğrenmeden düşünmek tehlikelidir.
KONFÜÇYÜS
Haksızlık yapanın ceza görmemesi, en büyük kötülüktür.
PLATON
Elmas yontularak, insan acı çekerek olgunlaşır.
HAYATI
Ölçülü olan, kendine daima hakim olur.
MILETOS'LY THALEY
Eğer birisinin yaptığı yanlışlar kendi başına da gelirse, işte bu gerçek adalettir.
ARISTOTELES
Çatılı öküzün arasına girme.
SAKARYA ATASÖZÜ
Çocuk ağzıyla yılan tut, onu da kalan tut.
SİVAS ATASÖZÜ
Eskinin yeniye faydası var.
NİKSAR - TOKAT ATASÖZÜ
Çok üren köpeğin sesi kısılır.
MUDURNU - BOLU ATASÖZÜ
Delinin parası aklının cebinde biter.
MARDİN ATASÖZÜ
Tanrı size fındığı verir ama kırmadan.
ORTEYUS
Tanrım dünyayı güzellerle bezersin bizi de onlardan men edersin. Yani elimeze dolu bir bade verip hem eğ, hem dökme dersin. ÖMER HAYYAM
El elin bitini sırıkla öldürür.
ATASÖZÜ
Çocuklarınız geleceğin saraylarında otururlar ve siz oraları rüyalarınızda bile ziyaret edemezsiniz. H.CIBRAN
Yalnızca yoksulluk ya da kötülüğün, şehri kendilerine karanlıktan gün ağarana kadar dolaşılacak bir manzaraya dönüştüğü insanlar, ancak onlar şehrin benden esirgemış bilgisine sahip. WALTER BENJAMİN
İnsan olmayı hak eden herkes haçını omuzlar ve kendi Golgota'sını tırmanmaya başlar.
NIKOS KAZANCAKIS
Hiç bilmediğim bir yerdeyim; vakit de gece yarısı ve yollar da ıssızVe neden düşer ki insan yollara... Ve neden koşar ki bilinmezlerin peşinde insanHiç ama hiç; bilemedim
Böyle anlarda, sarıp sarmalar bedenini yalnızlık, bir yaprağın, ahenkle esen rüzgarın kollarında, bir o yana bir bu yana savrulmalarına benzer görünümler sarar ruhunu Yaprak sensin, ve rüzgar yollardır ve bırakırsın gecenin kollarına kendini sessizceAlıp götürür seni yollar bilinmezlere işte
Yollar ıssız,ışıklar mahzun,şehir çıplaktır böyle anlardaHangi durak ve hangi istasyon; ne önemi varkiGidersin;sadece gidersin işte
Ve ne zor şey şu ölümSeni sen yapan bir insanın, yitip gitmesi uzaklaraÖnünde,ellerinin arasında cansız yatan bir bedenBoynu hemen düşmüş yanaDaha sıcacık bir tenÇektiği acılardan, morarmaya yüz tutmuş gözler Ve göz altında mor halkalarGünlerdir, bir yudum nefes için çırpınan dudakların sararıp solmuş halleriAğzında,hemen omzunun üzerinde sızan bir kaç damla kanAltın sarısına dönmek üzere olan bir bedenAyaklar cansız,kolar yana düşmüş hafiftenVe birazdan yıkanıp,kefenlenip, toprağa kavuşacak bir tenSon yüz metresi kalmış, hayatın uzun koşununBöyle anlarda, ölümle yaşam arasında gidip geliyor işte insan
Yok, ağlamaktan, üzülmekten söz etmeyeceğim Duygulanmanızı, kederlenmenizi, öfkelenmenizi de istemiyoruz sizden Ve kaç insan yaşar, dokunur, tutar geceyi ve hüznü ellerinden Sadece tutun ellerimden, sadece ellerimden
Uzun süren sessizliğin hikayesi var dışarıdaYaşarken, ölüm gerçeğini bile bile yaşıyoruz ve unutuyoruz çoğu zaman her şeyiHep mutlu,hep sevinçli de olamıyorki insanBiriktiriyor her şeyi zamanlaÖfkeleri,kırgınlıkları da topluyor bir birVe küskün,ve kırgın kalabiliyor uzun bir zamanAh! anılar,eksik kalmış anılar
Çok mutlu aşıklar; hep boşluğa bakarlarDurgun denizlerin gün batımı kızıllığında kaybolurlarNe hoştur sevgilinin kollarında zamanın tiktaklarını yenmek ve aldırmamak akıp giden zamana
Gidersin işteHem kim çağırır ki seni böyle anlardaBir sevgili,ıssız yollar ya da bilinmez şehirler miBir doğuma tanıklık etmek de olabilir mi Ya da bir ölünün ardından, arınmak için mi yoksaBilemedim;hiç bilemedim
Dedim ya; vakit de gece yarısı Öümde asfalt yollarZaman zaman düzgün,bazan da kıvrım kıvrım akıyor önümdeYer yer çukurlaşmış, onun da yorgun düşmüş bedeni belliHangi marka,hangi ağırlıktaki araçlara ev sahipliği yapmıştır bilinmezVe kaç insan akıp gitti üzerindenHangi vuslatlara türküler söyledi ve hangi ayrılıkları taşıdı üzerinde kimbilirVe kaç insana ecel taşımıştır ki yollarBilemedim;hiç bilemedim
Seviyorum gece yolculuğunu;önceleri çok söyledimYollar; buğday başakları gibi süzülürken,bir gelin misali, bir o yana bir bu yana salınarak akar önünden Hafif hafif esen bir rüzgarın kanatlarına asılır araban Bir kaç gündür uyuyamamış bir beden,omuzlarBeyninde insan olma adına sorgulamalar;hafif konuşmalar,fısıldaşmalar kendi kendine
Bir kaç komşu ışık yanar önünden,ardındanTek tük gelip geçer arabalarAra ara iki uzun bir kısa yanan farlar,kızgınlıklar... Gökte yıldızlar ve ayHangi şehre mi yolculukÖnemli mi; ama olsun, şehre de,sabaha da daha çok var
Neden gidiyordu kiSadece zaman adına kaçırdıklarını tek başına yaşayabilmek için miBilmiyordu ama; bildiği bir şey de vardıHesaplaşmak da istiyorduNeyle miYavaş yavaş araba yol alırken, tüm bunları da düşünüyordu Evet evet hesaplaşmalıydı işte
Uzaktan şehrin ışıları görünmüştüŞehre yaklaşınca arabanın hızını azalttıHiç bilmediği bir yerdi burasıÖnce ıssız bir yere çekip arabasını uyumayı düşündü; sonra vazgeçti birden Gözleriyle de bir otel aradıİstemedi,nedenBilemedi,hiç bilemedi
Ne kadar gittim,nereye gittim bilmedimBilinmez bir şehrin sabahında, doğum hastanesinin önündeydim işte Bir bebek sesi geliyor içeridenVe bir kadın ağlamaklı,telaşlı girdi içeriyeAdı 'Deniz' olsun dedim istemedenVe bir başka ses de 'evet evet Deniz olmalı' dedi birden
Yalan olmadan da yaşanmıyorkiHayatın gerçekliğinden kopmak,uzaklaşmak bir anYaşamın sessizliğinde, ölümün sesidir belki de arananAh! o sözcükler,sözcüklerimizSığınaklarımız,kaybolmalarımıza,yalanlarımıza ev sahipliği yapan seslerHer türlü kurguya yol açan duygularımızVe söz oyunlarıÇıplak sözcüklere giydirilen yalanlar değil mi Bilemedim;hiç bilemedim
Hiç bu kadar yakın olmamıştım babamaElbet sarıldığımız,öpüştüğümüz anlar olmuştur haksızlık edememVe hiç insan sarılmaz mı babasına,ve bir baba sarılmaz mı evladınaUnutmuşum işteEllerim son kez dokunurken tenine,yıllar sonra belki de bu kadar işten oluyorduk birlikteHayatın uzaklığı,kırgınlıkları sıfırlamıştı birden
Yürüdük topluca,taşındı omuzlarda babamBir faninin son durağıydı işte gelinen yer, sonra vedalaşmalar Ve bilindik tablolar
Bir boşluğa sarıldı bedenBense avuşladım toğrağı ellerimlenTüm kırgınlıklarımı,kızgınlıklarımı attım toprağaSavurdum bir bir öfkelerimi,hüznümü boşluğa,sonsuzluğa
Yağmur da çiseledi hafiftenÇevirdim başımı gökyüzüne bir anYüreğimin yıkandığını görüyordumSonra bir kaç damla gözyaşım eşlik etti yağmuraArındımGülümsedimVe yıllar sonra güle güle dedim babama içten
Yollar,Deniz ve BabamKocaman bir hayaldir geride kalan
Koşamıyordum... Yolum karanlık kuyuydu inemiyor , atlayamıyor yorulunca dinlenemiyordum...
Kalbimin giriş kapısından soluğumu uzatıp dışarıya saldım. Kan kokusu vardı .İki titrek duvar beni itelemeye başlamıştı. Korkuyordum belli etmiyordum.Vantuz misali çekiyordu içeriden birileri ya da binlercesi...
Kırlangıç yumurtasına dokunucaya dek sürdü bu apansız karanlık yolculuğum.
'Anne!'Dediğinde içimdeki sevgi; yüreğim kalkacaktı oturttum zoraki. Henüz beş yaşımdaydım ve büyük insanların , küçük insanları yediğine inandırılmıştım.
Ninem tabutları çikolataya benzetirdi.İçinde yatan cansız bedenleri daha önceden kocaman insanların yediğini ve çikolataya uzattığını söyler dururdu.Her akşam erkenden uyutmaya çalışırdı bu tür masallarla. Dilinden hiç eksik etmediği O ' yani Allah güya kendisini kocaman yaratırken öğüt vermiş.
Demiş ki;
"Bak , sen çocukluğundan beri hep iyilik yaptın, herkese yardım ettin. Ekmeğini çöpe atmadın , karnını doyurup , aklını kullandın.Paranın kıymetini her zaman bildin. Bu yüzden seni kocaman yapacağım.
Çünkü sen iyiliği hak ettin..."
Soru sorduğum zaman hep öfkelenir, bağırırdı.
"Öf ! Kapat o zehir bulaşığı çeneni, çek dilini damağına yapıştır da zıbar yat! Amma da ötüyorsun vik vik vikkk! ..."
Konuştuklarını anlamıyor sadece korkuyordum.Anında susuyordum. Uyumak istemesem de içimden kocaman insanları sakladıkları çikolata tabutları düşünüyordum.
İçlerinde ne vardı acaba! Gerçekten de küçük insanların her tarafını yemişler miydi büyük insanlar,kocamanlar...
Böyle geçen gecelerimle birlikte bir gün benim de kocaman bir insan olduğumu söylemek için yanına çağırdı Ninem.
"Gel bakayım gel.Şöyle yamacıma fistanıma değmeden otur . Abdestim bozulmasın dikkat et " dedi.
Bakışlarını yüzümünde gezidirdi. Karanlık kadar siyah gözlerinin içinde bir parça ışık yoktu...
Ürkmüştüm , ses çıkarmadan soluğumu kulaklarıma alıp , hareketsiz öylece yarım saat kadar bekledim . Uyumuş muydu ,yoksa gerçekten de gözlerini hiç kımıldatmadan sinsi bir sabırla benim tepkimi mi ölçmeye çalışıyordu...
Pencere kanatları; rüzgarın uğultusuyla birbirine çarptığında , "bismillah!" dedi.Çabucak ayağa kalktı...Gözleri hala kapalıydı, elinde kocasından hatıra kehribar sarısı eski tespihi sımsıkı tuttu.
Avuçlarını kanatacak kadar sıkıyordu, yumruk haline gelen ellerinin üzerindaki yeşil damarlar oracıktan fışkırıp , yüzümü kanatacaklardı sandım.Titremeye engel olamadım içim, bir tuhaf oluyordu.
Mideme gurultulu sancılar hücum etmiş, gözlerime ateş de ısıtılmış maşa değmişti adeta.Ansızın başım döndü oturduğum yere yığılıp kaldım...
İki... üüç... döört!'
Derken kendime geldiğimi belirten bir işaret yaptım.Başımı öne doğru salladım.
"Kalk küçük insan, hemen ayağa kalk! Seni Ebe hatuna gotüreceğim."
Ne diyordu böyle, ne ebesi? On beş yaşıma kadar doktora bile götürülmeyen ben... Şimdi durduk yerde habire hamile kadınları doğurtmaya koşturan Ebe Kadına , ne için götürecekti ki...
Yüzüme inen iki okkalı tokatla kendimi önce ayakta , hemen ardından da iki sokak ötede oturan Ebe Kadının evinde buldum.
Ninem onun kulağına eğilip sessizce bir şeyler söyledi ...
Ebe Kadın , başını iki yana sallarken dudaklarını büktü."Allah Allah " diyerek;
başını sağa ve sola hafifçe salladıktan sonra yanıma geldi. "Şu divana uzan bakayım. Donunu da sıyır, kaldır şu eteğini yukarıya doğru...Memelerine de bakmam lâzım amma ..." dedi.
Uzanmak , donumu çıkarmak mı... memelerime niye bakacaktı! Ölecek miydim acaba? Yoksa benim bile fark etmediğim ecelli bir hastalığa mı yakalanmıştım.
Ninem hızla yürüdü bana yaklaştı.Nefesi itelemeye gelince kuvvetliydi...Beni tüm gücüyle divana doğru savurdu.
Hemen ardından eteğimi kaldırıp bacaklarımı çimdikledi.Can acısıyla kendimi boşlukta buldum.O' da bunu fırsat bilip, bir hamlede donumu çıkarttı. Suratını ekşitip , büzürek baktı ansızın donumu yukarıya sallayıp odanın ortasına savurdu.Ardından da balgamlı tükürüğünü suratıma fırlattı.
Dayak yesem bundan daha iyi idi. İğrenmiştim , yanaklarımdan kayıp dudaklarımın üzerine inen o tiksindirici yapışkan sıvı midemi çok feci bulandırmıştı.Yine başım dönmeye başlamış ve ben daha fazla dayanamadan kusmuğumu Ebe Kadının yüzüne oradan da divana fışkırtmıştım.
Elimde olmadan yaptığım bu hareket sonumu hazırlamıştı bile.Yıllarca
F.hişe gel buraya , git oraya ... Al bunu , getir onu!...
Hizmetçi gibi geçen tam on beş yıl... Ninem aynı gün;
" kötü yola düşeceğine Ebe Kadın'ın kölesi ol . Ben bugün var... yarın yokum dedikten sonra;
Ebe Kadına"yetim başına az uğraştırmadı beni.Bu var ya bu nankör , bu ne şeytanmış da haberim bile yokmuş! Kimbilir hangi heriften peydahladı karnındaki p.ç! Günlerce ,aylarca bu laflar kulaklarıma oradan da tüm organlarıma şırıngalanmış gibi yerleştirildi.Hiç bir suçum yokken , daha bir erkeğin babalık sevgisini bilmezken günahıma giren Ninem o olaydan beş ay sonra çikolata tabutuna koyuldu...
Halbuki ben kustuğum o gün , sabah tuvaletimi yaparken bir torba dolusu solucan döktüğümü utancımdan söyleyemeyişimin cezasını çekmiştim...
Utanmak ne büyük bir utançmış şimdi anladım ama iş işten hayat benden geçti...
Karın ağrılarım ve mide bulantılarımın asıl nedeninin o solucanlar olduğunu yıllar sonra yine bugün öğrendim...
O'nu küçük insanlar son yolculuğuna hazırladı.Neyseki o büyük , kocaman bir insandı da yenilmekten kurtulmuştu...Hoş o benim ömrümü yemeden gitmemişti ama....
Karnı tok, sırtı pek ölmüş. Ardında sadece bir bahçeli ev ile elinden hiç düşürmediği kehribar sarısı tespihi bırakmıştı.Ebe Kadın lanetlenmiş kadar kötüydü.Eve gidip el koydu.Beni de bahçenin içinde kümes dediğimiz nemli, hayvan pisliği kokan yere attı.Altıma iki eski kilimle bir ince yayıntı verdi.
Başımı yüksekçe bulduğum kaya taşına koyup uyuduğum her gece ellerimi gökyüzüne doğru uzatıp ; ninemi büyük insan yapan Allah, beni de büyük yap ne olur yalvarırım sana.
Bak, ben burada hep küçük insan olarak kalırsam o çikolatadan tabuta atılınca yine benim gibi doğurttuğun küçük insanlar parçalara bölüp, karanlığa yollayacaklar cesedimi.Ne olur Allah beni de büyük insan yap.
Aklıma başka dua gelmiyordu.Bana ne öğretilmişse onunla büyümüştüm.Çocukluğumu korkularla , genç kızlığımı yine korkunç insanın korkutan hayat şekliyle geçirmiş olmak ne büyük bir acıydı ...
Bugün otuz yaşındayım doktor bey.
Şimdi bana söyler misiniz . Ben büyük insan mı olmalıyım , yoksa küçük bir insan mı? Her gün hastanenizin mavi boyalı odasında , duvarları seyredip rengarenk bir tabut hayal etmek delilik midir yoksa...
Yoksa benimde tabutum çikolatadan mı olsaydı ...Tıpkı Ninemin anlattığı gibi mi düşünseydim.O zaman bana iyileşmiş gözüyle bakar mıydınız ha...
Cevap ver doktor bey!Neden susuyorsun. Bana gerçeği kim söyleyecek! İçinde ne büyük , ne de küçük insanların olmadığı bir masalı en doğru hali ile kim anlatacak!?
_Aylardan Aralık günlerden cuma, bitecek bu anlamsız ayrılık...
Yitik gemilerin seyir defteri gibi yazıyorum bir aşkın seyir defterini.
Bir ara durup seyrettim masamdaki resmini, ilk tanıştığımız gün gibi.Gülümsüyorsun keyifli...
Mavi ipekten gömleğinle ne de yakışıklısın... Gülüşün ne de sevimli. Aldım elime çerçeveyi seyrederken annem girdi odamdan içeri baktı düşünceli. Ardından ;
"Yine mi onu düşünüyorsun?" diye sitemle sordu...
Hüzünle karışık gülümsedim. Dudaklarım mum ışığı gibi bir titreklikle seyirip , büküldü. Onun önünde ağlamamak için istemeden de olsa bıraktım elimdeki çerçeveyi...
"Evet yine onu düşünüyorum. Başka düşüncem yok ki..."dedim.
"Hiç vazgeçmedin zaten.Vazgeçeceğin de yok gibi. Pekala o halde düşün düşünebildiğin kadar erkeğini..." dedi. Ve çökük omuzlarını daha da çökertip odamdan çıkıp gitti.
Şimdi devam edip yazıyorum seyir defterime seni ve beni.
Bendeki sensizliği , sendeki belirsizliği...
Öfkelenmem mi gerekiyor düşünürken düşlü güzel günlerimizi... Hayır sevinmem gerek ne de olsa bir anlık , yahut bir yıllık değildi ki sevgimizin cebiri...
Onca yıl sonra hala hatırlıyorsam ilk tanıştığımız günü işte bu budur dedim defterimdeki son satıra. Hala , evet hala unutamamışsın sen o vefasızı. Adının son hali vefasız oldu, üzgünüm öyle demek istememiştim ama söyleyene değil de, söyletene bak....
Belki sen de bir yerlerde şimdi, şuan beni izliyorsundur. Pürüzsüz parmaklarının ince narinliğiyle fırçalar atıyorsun saçlarıma ... Evliliğimizin ilk yıllarında yaptığın gibi ...
İçerleyişim sana değil... Belki de kendime ızdırap veriyorum. Sonsuzluk saatlerimi yanında geçirmek için çırpınıyorum.
Ey aşk! bu mudur sevenlere verdiğin yazgı...
Bitiyor işte, kalemimdeki tükenmezlik bile bitmek üzere . Silik yazıyor defterime kaldı ki, son saatlerimde ben de sana yazmanın coşkusuyla tuhaflaşıp döküyordum iç halimi .Bitmesin, hep yazayım istiyorum boşluğa bile seni. Ama yazık ki sen hiç gelmeyeceksin , son çabam da ruhumla tükendi...
Aslında sana son defa sormak istediğim bir tek şey var. Keşke karşımdaki iskemlede oturuyor olsaydın ve ben de sana şu soruyu sorabilseydim...
Ne zaman affedeceksin kendini... İntiharın çözüm müydü ki?
Birkaç saat sonra, Zincirlikuyu aile mezarlığında olacağım. Şimdi son mektubu da yazdım ve bitti. Vasiyetimdir seyir defterimle birlikte oraya postalayacaklar...
Hoşçakal hiç ölmeyecek sevdam, merhaba hiç unutamadığım adam...
"Hepimizin Hayatında Unutamadığı Bir adam Ve Unutamadığı Bir Kadın Mutlaka Yer alır."
_Yürüyorum Sen de yürü, durma sakın Gideceğimiz yol çok uzun değil, kısa da değil aslında
Ne zor seninle yüklerimizi paylaşmak Nefesime değme, bak çıkınından bir şey sarkmış, topla onu yoksa düşebilir. Gözlerine ne oldu? Dur bir dakika çapağını sileyim. Hah oldu, hadi devam edelim akşam olmadan varmalıyız oraya. Şu kuşları hep merak etmişimdir. Hiç yorulmaksızın oradan oraya nedensizce uçuyorlar.
Hedefsiz olmak bana göre değil, kuş olmak istemezdim şahsen... ne dedin anlamadım, tuhaf mı? Bu söylediklerimin nesi tuhaf Belki kuş olmak istemiyorum , sana ne ya...Bakma öyle sorgular gibi. Dizlerimin bağı sağlam değil haberin olsun. Bu yolculuğa da seninle mecbur olduğum için çıktım...
A Bak! Sen de görüyor musun tepedeki şelaleyi... Ne güzel, kırmızı ve yeşil ateşlerle yıkanan ağaç. Yakmadan ama yanarak büyümüş; İlginç olan nedir biliyor musun , gözlerimizle gördüğümüzü bile şaşkına çeviriyoruz bazen. Hı, şaşkın dedim evet. Şu sıralar senden öylesine uzak kalmak istiyorum ki; Tıpkı dün geceki gibi. Sabaha dek tepindin durdun üstümde. Yatak çökecek sandım
Sen de gittikçe yaşlandığının farkındasın sanırım; Gençliğimiz köprüleri hiç görmedi. Yaşlandıkça köprücük kemiklerim ağrımaya başladı.Bu ne kötü bir ağrı böyle of, bekle! Nereye gidiyoruz? Acelemiz yok demiştin ya, bu yüzden gevşedim. Hadi sen ilerle , ben de yetişirim bir şekilde. Of! Omzumda bir ağrı yer etti ki, sorma ne yapsam dinmiyor.
Yoo, sağ ol ben ovalarım. Sen zahmet etme. Hem şu haline bak. Dökülüyorsun, yıkanmadan yola çıkmamalıydın. Leş gibisin, iyi ki hava serin yoksa; Ha ne diyecektim. Yine unutturdun bana Hay aksi ya bu ayak tabanlarımdaki topuğum ile baş parmağımın arasında yer eden nasır canımı fena halde yakmaya başladı.
Ne şikayeti? Sen kendine bak! Suç işlemedim herhalde, anlattım sadece. Dırdırlanan sensin, bana sus demeye hakkın yok. Çok uzattın hadi defol git! Ne halin varsa gör, benimle yürüme artık; Aptalsın var mı ötesi? Pespayesin üstelik!Nasihate bile dayanamaz oldun. Köpeği kulübesinden salmasaydın, kaçıp gitmezdi.
Biliyor musun... O, senden de değerli idi; Evet ya, ne sanıyorsun kendini Bir köpek senden daha değerli ise kendini gözden geçirmenin zamanı gelmiş demektir. Şurada oturalım mı, ilerideki ağacın altında. Hı, yapraksız ama olsun Senin de saçların yok başında.
Ne var sanki ağaç yapraksız diye altında dinlenemez miyim, oturdum bile. Sen de karşıma geçip otur.Yan yana oturmayı sevmiyorum. Ruhum sıkılıyor. Hem birbirimize daha iyi bakarız. Gözlerimiz aklanmış gibi. Demin kan çanağına dönen gözlerin şimdi ak ak olmuş. Şişşt! Bak ne diyeceğim.
Erzak torbamda biraz peynir, zeytin ve ekmek var. Onları yiyelim mi? Daha sonra yola devam ederiz. Çok bunadın çok Kaç defa dedim, kaç kere unutma diye hatırlattım. Utanmıyorsun değil mi? Hiç utanmak da yok sende. Pisliğin tekisin! Hadi git al O olmadan nasıl gidebiliriz Ne demek ha! Kalbimi evde unuttum ne demek söyler misin
Yıkıl karşımdan!Kalpsiz insan neye yarar Ah akılsız ah! Dur bir dakika, bende yedek bir kalp olacaktı. Yedek bir kalp Hay Allah Nasıl unuturum Yok işte! Nereye bıraktım acaba? Bulamıyorum, Öyleyse Ben yani sen. Buraya kadar nasıl yürüdük ki? Yoksa Aman Allah'ım yoksa biz öldük mü kalbim
Allah, insanların yanlış düşüncelere saplanıp, kendilerine ve toplumlarına zarar vermemelerini sağlamak amacıyla, onlara doğruları beyan eden kitaplar ve bununla birlikte o kitapları birebir hayata yansıtan peygamber diye isimlendirdiğimiz numune insanlar var etmiştir. Bu numune insanlar, aynı toplumlar içinde ve aynı dönemin şartlarını taşıyan insanlardan oluşmaktadır ki, zamanın gereksinimlerine cevap verebilecek nitelikte olmaları için bu böyle olmalıydı. Ki zira öyle de olmuştur. Nitekim içinde yaşadığı toplumun yanlışlarını ve gereksinimlerini yakinen bilen bu elçiler, görevleri icabı fiziki dirence sahip olmaları gerektiği için, cinsiyet olarak erkeklerden seçilmişlerdir. Yeri gelmiş hırpalanmış, azarlanmış, darbelere maruz kalmış ve yeri gelmiş yurtlarından sürülmek suretiyle çok acı günler yaşamışlardır. Fıtratı itibari ile kadınların bu sıkıntıyı, birebir göğüsleyebilmeleri mümkün olmadığı için Allah bu vazifeyi, özellik olarak daha fazla dayanma gücü verdiği erkeğe yüklemiştir. Zira tümüyle erkeklerden oluşan bu peygamberlerse, tüm zorluklara rağmen Allah'ın buyruklarını yılmadan ve bıkmadan insanlara anlatmaya çalışmışlardır.
Nitekim Allah, toplumların yaptıkları yanlışlara göre, daha çok o konu üzerinde duran ama içerik olarak genel anlamlı beyanatlar verdiği ayetlerini, çok önceki dönemlerde sahifeler olarak göndermiştir. Zira daha sonraları ise birazda insanlığın çoğalmasına binaen, daha çok kapsayıcı eserlerle insanlığa yön vermiştir. İşte bu eserlerinse İncil, Tevrat, Zebur ve Kur'an-ı Kerim diye isimlendirildiğini genelde hepimiz biliriz. Zira hepsi de Allah tarafından gönderilmiş mukaddes kitaplardır. Daha öncede belirttiğimiz gibi hepsinin genel içeriği, insanlara barışçıl ve doğru bir hayat yaşayabilmenin düsturlarını anlatmaktır. Tüm insanlık olarak bize düşen görevse şudur ki, bunların Allah tarafından gönderildiğini kabul edip, hepsini incelemek ve okuyup anlayarak hayata yansıtmaktır. Hülasa şahsım adına ben, içlerinde daha taze ve daha evrenseli olması hasebiyle Kur'an-ı Kerim'e daha çok yoğunlaşmanın gerekliliği kanaatindeyim.
Yazılı beyanatlar olan bu kitaplarla birlikte Allah, bir de hikmet dediğimiz ama varlığını herkesin görüp algılayamadığı esrarengiz güç ve hadiseler var etmiştir. Günümüz tabiriyle bunun bir diğer adına keramet de denilebilir. Her şeyin olduğu gibi, bu kerametlerin de tek uygulayıcısı kesinlikle Allah'tır. Hikmeti biraz daha net bir ifadeyle belirtecek olursak, kalp gözü açıklığı ya da hissiyat fazlalı diyebiliriz ki Allah, bu özelliği daha çok kadınlara bahşetmiştir. Bu özellik, her kadında kısmi de olsa mevcut olduğu gibi bazı kadınlar da ise derece olarak daha da fazladır. Buradan şu sonucu da çıkartabiliriz ki, erkekleri kitapla yücelten Allah, kadınlara da hikmet ayrıcalığı vermiştir. Bu da onun ne kadar adil ve eşitlikçi olduğunun göstergesidir.
Allah hikmeti, kadınlar haricinde tabiattaki bazı varlıklara da bahşetmiştir. Mesela bunu bizatihi kendimin yaşadığı bir misalle örneklendireyim ki, ayaklarımdaki üşüme rahatsızlığından dolayı muayene olduğum hastane ve tabiplerden bulamadığım çareyi, sülük dediğimiz ve herkesin bildiğini düşündüğüm küçücük bir hayvanda buldum. Bu hayvan bir taraftan insanın damarlarındaki pıhtılaşmış ya da kirlenmiş kanı emerken, diğer taraftan da kendi vücudunda depoladığı yüksek düzeydeki antibiyotikleri insanın damarlarına zerk etmektedir. İşte bu Allah'ın, ufacık bir hayvana yüklediği özelliktir ki bunun adına kesinlikle hikmet denilir. Böyle bir özelliğin, o küçücük hayvana verilmesi ise o mutlak sanatkârın yüceliğini gösterir. Kâinatta buna benzer sınırsız örnekler vardır ve de zaten kâinattaki her şey kesinlikle bir hikmet üzere yaratılmıştır.
Bu bağlamda, düşünen ve anlayabilene uyku bir hikmettir. Zira uykuda görülen rüya da aynı şekilde bir hikmettir, ibadet bir hikmettir, insanın var oluşu bir hikmettir, ağacın verdiği meyve ise bambaşka bir hikmettir. Kısaca tabiatta gördüğümüz her şeye, ibret ve mucizelerle dolu bir hikmet yüklenmiştir. Nitekim nasıl ki yazılı ayetlerle biz insanlara doğruyu gösteren kitaplar hakikati yansıtıyorsa, hikmet de tıpkı o kitaplar gibi hakikatin kâinata yansıyan yüzünü betimlemektedir. Zira o da, insanlara doğruyu belgelemek için var edilmiştir. Nitekim hiş kuşkusuz Kitap ve Hikmet, her ikisi de kesinlikle Allah'ın varlığının en somut delilidir.
İnsanın nitelik olarak kendinden üstün kabul edip kutsileştirdiği varlığa, ilah demek en özlü ve en doğru tanım olsa gerek. Ve bu eyleme ise ilahlaştırma diyebiliriz.
Allah'a sonsuz şükürler olsun ki, günümüz dünyası insanlarının büyük çoğunluğu, Allah'ı ilah kabul etmektedirler. Ama elbette ki bununla birlikte, Allah'ın dışında her hangi bir varlığı ilah kabul edenler de vardır. Zira böylesi insanlara Allah'ı tanıtmak ve anlatmak ise, tüm ilahi din mensuplarının en büyük görevidir. Çünkü kâinatın sahibi olan Allahın mevcudiyetinden haberi olmayan her insan üzerinde, ilahi dine inanan insanların mesuliyeti vardır. Dolayısıyla tüm dünya insanlığının Allah'la tanışmasını sağlamak amacıyla olabildiğince çok fazla gayret sarf edilmelidir.
Nitekim Allah'ın var olduğunun ve yaratıcılığının anlaşılması hususunda teferruatlıca düşünmeye gerek yoktur. Çünkü insanı, Allah yaratmıştır. Bunun aksini düşünen varsa buyursun, yapabiliyorsa insanın aynısını yapsın. Zira bütün teknolojik imkânlar kullanılsa bile, böyle bir şeyi yapabilmek, asla ve asla hiç kimsenin harcı değildir. O nedenle gayet açıktır ki insanın yaratıcısı hiç şüphesiz Allah'tır. Çevremizdeki sayısız insan ya da aynadaki yüzümüze baktığımız zaman açıkça görüyoruz ki bizler, kesinlikle o mükemmel sanatçının eseriyiz. Zira öyle ki bizleri yaratan o mükemmel sanatçı, elbette şu güzelim kâinatı da yaratan Allah'tır. İnsanları, hayvanları, bitkileri ve evrendeki tüm varlıkları o kadar harikulade bir uyum içinde yaratmıştır ki bu mükemmellik, sadece ona aittir.
Tüm gezegenleri ve dünyamızı aydınlatan güneş sistemi, belli bir nizam ve intizam içinde serpilmiş yıldızlar, uzay ismini verdiğimiz uçsuz bucaksız bir boşluk ve sıralanmış gezegenler Elbette bütün bu esrarengiz sistemin mükemmel bir sahibi olmalıdır ki işte bu büyük kudret, Allah'tır. Çünkü böyle bir sistemi Allah'tan başka birinin idare etmesi asla mümkün değildir. O sebeple, Allah'tan başka bir varlığın ilah kabul edilmesi gerçekten büyük bir yanılgıdır. Üzerinde azıcık düşünüldüğü zaman anlaşılacaktır ki insana, Allah'tan başka hiçbir yardımcı yoktur ve onun dışındaki her şey gelip geçicidir. Zira onun ölmediği ve yok olup gitmediği ise, uzay sisteminin sürekliliğinden gayet açık ve net bir şekilde anlaşılmaktadır. Nitekim bu sistem, asırlardan beri devam ede geldiğine göre, bu sistemin sahibi olan Allah da elbet ebedir ve ebediyetinin en belirgin göstergesi, herkesin açıkça gördüğü bu esrarengiz gökyüzüdür.
Hülasa genelde tüm insanların hayatında en az bir defa bile olsa, sıfırı tükettiği bir zaman dilimi vardır. İşte bu zaman diliminde çaresizliğini ve yalnızlığını hisseden insan, hakiki dost olan Allah'ı bulur, onu hisseder ve onun hayatındaki önemini algılar. Ve işte o andan itibaren Allah'ın dostları hanesine girmeye çalışır. Eğer bu amaca ulaşma sürecinde kendini sürekli denetler ve kötülüklerden uzak durarak güzel bir hayat sürdürürse, dünya hayatında da, öldükten sonraki uhrevi âlemde de iyiler arasındaki yerini alır. Ama çaresizlik sürecinde Allah'ı tanımış olmasına rağmen, daha sonra onun hayatındaki önemini unutur ve bu durumu dikkate almaz ise o da, elbet unutulanlardan olur ve ebediyen rezil bir hayata düçar kalır.
Zira İlah işte odur ki, insanın en çaresiz zamanında dostu ve yardımcısı olur
Ve yine İlah işte odur ki, sıfırını tüketmiş bir insana kucak açarak umudu ve neşesi olur
İlah işte odur ki, ağlayarak ve yalvararak kendisinden isteyen kuluna şükür ve sabır gibi mükemmel reçeteler ve arkasından da çeşit çeşit güzellikler bahşeder
İlah işte odur ki, günah bataklığından çıkıp gelen ve pişmanlıkla af dilenen kulunu kayıtsızca bağışlayan, yine bağışlayan ve bir daha bağışlayandır.
İlah işte odur ki, yarattığı kullarını yanlış yapmamaları için sürekli denetim altında tutan ve onlara doğruyu anlatması için peygamberler gönderendir.
İlah işte odur ki, kullarını o mucizevi ve mecazi anlatımlı kitaplarla şereflendirendir.
İlah işte odur ki; o ilah, sadece ve sadece Allah'tır ve ondan başka kesinlikle hiçbir ilah yoktur.
Bu günkü Suudi Arabistan devletinin Mekke Şehrinde dünyaya gelen Ahmet ismindeki son peygamberin öğretilerine inanan insanların dinidir. Zira sonradan ailesi, arkadaşları veya bazı rivayetlere göre Allah tarafından Muhammed diye isimlendirildiği söylenen bu peygamber, Allah'ın, ilahi bir kitap ile birlikte insanlara doğru yolu göstermesi amacıyla gönderdiği son peygamberdir. Her ne kadar İsa(as)'ın yeryüzünü tekrar şereflendireceğini biliyor isek de, o yeni bir kitap ve yeni bir din öğretisi ile gelmeyeceği için Muhammed(as)'ın son peygamber olduğu açık ve net bir bilgidir. Bütün Müslümanlar da bunun böyle olduğuna inanırlar. Allah, son peygamber olan Muhammed(as)'a da, son ilahi kitap olan Kur'an-ı Kerim'i indirmiştir. Elbette Kur'an- Kerim de tüm diğer ilahi kitaplar gibi çok mükemmel ve evrensel bir kitaptır.
Bu dine inanan insanların ibadet yerine Cami veya Mescit, din bilginlerine ise hoca ya da İmam ismi verilmektedir. Mekke topraklarında bulunan Kâbe, onların kıblesidir. Zira İslam ismi verilen bu dine inanan Müslümanlar da, diğer din sahipleri gibi kendi içlerinde farklı mezheplere ayrılmışlardır. Bu mezhepler; Hanefi, Şafi, Hambeli ve Maliki diye isimlendirilmektedir. Bunların çıkışı, dinin uygulanması ve ibadet şeklindeki bazı farklılıklar nedeniyledir. Ama yinede hepsi, inanç olarak elbette aynı ana başlıklar altında birleşmektedir.
Müslüman, kelime manası olarak her ne kadar 'teslim olan' diye manalandırılsa da Muhammed(as)'ın söylediği sözlerden de anladığımız kadarıyla, bu sözcüğün tam karşılığını 'kurtulan, refaha eren, selamete çıkan, gönlü rahatlayan ya da ebedi mutluluğa kavuşan' şeklinde anlamlandırmak daha doğrudur. İşte zaten bu sebeple de Allah, bu dinin adına en doğru, en güzel ve en hoş olanı yapmak anlamındaki İslam ismini koymuştur. O nedenle, Allah'a inanarak en doğru davranışları sergilemeye çalışan her insana İslam sahibi yani Müslüman demek yanlış olmasa gerek. Çünkü o insan, gerçekten doğru olan şeyi yapıyor olduğu için bunun karşılığında zaten mutluluğu bulmuş yani Müslüman sıfatını almış demektir.
Allah'ın yeryüzünü kendisiyle şereflendirdiği bu en son dinin adı İslam'dır. Din hakikat demektir. Ve insanlar kabullense de kabullenmese de Allah kendi hakikatini yeryüzünde kesinlikle ikame ettirecektir ve de gördüğüm kadarıyla zaten bu hakikat yerini almıştır. Yani Allah'ın istediği olmuştur ve hala da olmaktadır. Peygamberlerin faaliyet konularını ve tebliğlerindeki içeriği, özlüce anlamaya çalıştığınız zaman siz de göreceksiniz ki Allah, peygamberleri kanalıyla insanlara bu günkü deyimiyle Cumhuriyetçiliği, Laikliği, Demokrasiyi, Hukukun üstünlüğünü ve kesinlikle din, dil, ırk farkı gözetmeksizin tüm insanlık olarak barış içinde yaşanılması gerektiğini belirtmiştir. Önceki toplumlar düşüncesizlikleri ve birazda saçmaca menfaatleri icabı günümüz dünyasındaki bu söylemleri kabullenmemişler ve kendi bildikleri çizgide hayat sürmeye devam etmişlerdir. Ama tabi ki, zamanla neyin ne olduğunu ve nasıl olması gerektiğini fark etmiş ve deneme yanılma yoluyla da olsa insanlar doğru yolu bulmuşlardır. Ne mutlu bizlere ki şu anda, Allah'ın asırlardan beri olmasını istediği böyle bir hâkimiyet ve anlayışın egemen olduğu bir dünyada yaşıyoruz. En doğru olanı ya da çoğunluk tarafından kabul edilebileni yapmak anlamına gelen İslam işte budur ve Allah'ın İslam ismini verdiği bu hakikat yani din, açıkça görüyoruz ki yeryüzüne hâkim olmuştur. Ve inşallah bu din, bundan sonraki süreçte hâkimiyetini daha da fazlasıyla sürdürmeye devam edecektir.
Tüm ilahi kitapları incelediğimizde görüyoruz ki, Allah ilk insan ve ilk peygamber olan Hz. Adem(as)'dan günümüze kadar gelen ki süreçte hep aynı şeyleri beyan etmiştir. Şöyle ki; 'Ne sebeple olursa olsun kesinlikle hiçbir cana kıymayın, insan hak ve özgürlüklerine saygı duyun, zayıf ve çaresiz kalmış birine yardım edin, fıtri yapınızı bozacak şeyleri yani alkol, esrar, eroin gibi maddeleri kullanmayın, toplumsal felaketler olan terör, yalan, gıybet, iftira, zina, taciz vb fiiliyatlardan uzak durarak barış içinde yaşayın' demiştir. Geldiğimiz noktaya ve tüm dünyanın şu an gaye edindiği şeye baktığımızda ise görüyoruz ki, tüm gerçekler apaçık ortadadır. Yani Allah'ın insanlık için belirlediği doğru çizgiye, henüz gelinebilmiştir. Buna da şükür
Allah, insan diye sıfatlandırılan biz varlıkları yaratmaya karar vermiş ve melekler dâhil bütün varlıkları da bizim hizmetimize sunmuştur. Bunun böyle olması gerektiğini meleklere emrettiğinde şeytan havaya girmiş ve insanlığa hizmet etmeyi kabul etmemiştir. İşte şeytanın cennetten ve Allah'ın huzurundan kovulmasına sebep olan bu haslet, üstünlük kompleksi diye isimlendirdiğimiz haslettir. Buradan şunu anlamalıyız ki; bir insanın öncelikle kendisine daha sonra tüm insanlığa ve bütün varlıklara hizmet etmesi, insan olarak onun en asli görevlerinden biridir. Kendisine, insanlara ve çevresindeki varlıklara eziyet eden insan, kesinlikle şeytanlaşma yönünde yol alan bir insandır. Ama maalesef ki, günümüz dünyasının en büyük sorunlardan biri, fert veya toplum bazında insanlara yapılan zulümlerdir. Müslüman, Hıristiyan ya da Yahudi Adı veya şanı ne olursa olsun, bir insan ya da bir topluma zulmetmek demek, şeytanlaşıyor olmanın en belirgin göstergesidir. Zira hangi din, hangi dil ve de hangi ırka mensup olursa olsun, bir insanı katletmek ya da onun düşünce, inanç ve yaşantısını kısıtlamak gibi bir hakka, kesinlikle hiç kimse sahip değildir. Nitekim herkes kendi içinde kendi muhakemesini yapmak ve haksızlık yaptığı biri veya birileri varsa, acilen bu zulme son vermek zorundadır. Zira öldükten sonra kurulacak olan, o büyük mahkemede her şey açığa çıkacak ve herkes yaptığının karşılığını alacaktır. O nedenle şimdiden herkes aklını başına devşirsin ve istisnasız tüm varlıklarla barış içinde yaşamaya çalışsın. Şu bilinen bir gerçektir ki; şeytanlık yani kötülük, şeytanın ya da şeytanlaşmaya yön tutanların eseridir. Ve her şeytan, kesinlikle kendi cezasını kendisi çekecektir.
Yeryüzündeki tüm insanlar, eşit hak ve özgürlüklere sahiptir. Hiç kimsenin, bir diğerine üstünlüğü yoktur. İnsanlar her ne kadar maddi ve yetkisel anlamda farklı hiyerarşik konumlarda bulunsa da, bunlar kesinlikle geçici dünya sürecinde ki imtihan aşamalarıdır. İnsanların birbirlerine olan üstünlüğü sadece Allah'a olan yakınlıkları nispetindedir. Kimin ona daha yakın ve kimin ondan daha uzak olduğunu ise sadece Allah bilir. Mesela bir ülkenin devlet başkanının, o devletin sınırları içinde yaşayan sıradan bir vatandaşa karşı üstünlük iddiasında bulunması veya üstünlük kompleksine girmesi doğru değildir. O sıradan vatandaşın da idareci olarak seçtiği devlet başkanını kendinden üstün bir varlık olarak görüp ona karşı aşağılık kompleksine kapılması da yanlıştır. Yani devlet başkanı veya vatandaş herkes eşittir. Zira rütbe ya da maddiyat gibi farklılıklar, asla ve asla üstünlüğü belirleyici etkenler değildir. Dolayısıyla üstünlük, kalp temizliğindedir. Üstünlük, beden temizliğindedir. Üstünlük, davranış güzelliğindedir. Dahası üstünlük, Allah'a olan yakınlıktır.
Nitekim bütün insanlar değerlidir. Değersiz görülebilecek hiçbir insan ya da varlık yoktur. Varlıkların hepsi de birbirinden değerlidir ve kesinlikle bir amaç için yaratılmıştır. Ama insan, bu yaratılan varlıklar arasında en değerli olanıdır. O nedenle hiç kimse, kendisini ya da bir başkasını değersiz ve kalitesiz görmemelidir. Zira sizin gözünüzde değeri olmayan bir insanın, Allah katında sizden daha fazla değeri olabilir veya sizin gözünüzde çok değerli olan birinin, belki de Allah nazarında hiçbir önemi yoktur. O nedenle hiç kimseye olumsuz bir önyargıyla bakılmaması gerektiği gibi, hiç kimse de çok fazla önemsenip göklere çıkarılmamalıdır.
İnsanların başarılı davranışlarını önemsemek ve kutlamak elbette güzeldir. Ama bu durumu abartarak o başarının sahibini kutsar hale getirmek doğru değildir. Başarısız gibi görünen insanları ise yerin dibine geçirerek rezil etmek de yanlıştır. Zira gün gelir o başarısız gibi görünen insanlar, daha büyük başarılara imza atabilir.
İnsanı insan yapan en büyük olgulardan biri, hatasını veya başarısızlığını fark edip, bunun telafisi için gerekeni yapabilmesi ya da yapmaya çalışmasıdır. Bu da azim, sabır, istikrar ve hedef belirleme gibi olgularla gerçekleşecektir. Başarmak için azimle ve sabırla çalışmak şarttır. Bu şekilde çalışan herkes, elbet bir gün başaracaktır. Zira buna inanmalıdır. Çünkü herkes başarıya odaklı bir fıtrat üzere yaratılmıştır.
Allah'ın kesinlikle ve kesinlikle tek bir ilah olduğunu belirten tüm ilahi kitaplar, insanlardan iyi davranışta bulunanları çok ama çok güzel bir mekân olan cennetle müjdelerken, kötü davranışta bulunup da tövbe etmeyenleri veya günümüz deyimiyle özür dileyerek Allah'tan af dilemeyenleri ise cehennem adı verilen dehşet verici bir sıkıntı mekânıyla uyarmaktadır. İlahi kitapların hepsinin ilk buluşma noktası, Allah'ın insanlarla yaptığı antlaşmadır. Yani Allah öncelikle insanların hepsiyle anlaşıyor ve kısaca belirtmek gerekirse, şöyle ki; 'Ey insanlar sizin bir tane ilahınız var o da benim, onun için sadece bana kulluk edeceksiniz. Eğer bu dediğimi yapar ve sadece bana ibadet ederseniz, ben sizi hiçbir zaman üzüleceğiniz bir durumda bırakmam. Ama yok beni bırakır ya da benimle birlikte kendinize başka ilahlar edinip onlara da tapınmaya başlarsanız, işte o zaman size sıkıntı üzerine, sıkıntı yağdırırım' diye şart koşmaktadır. Nitekim insanlarsa bu şartı kabul ettiğini belirterek sadece Allah'ı kendilerine ilah edineceklerine dair söz vermişler ve hala da bu sözü yinelemektedirler. Hülasa Zebur, Tevrat, İncil ve Kur'an-Kerim yani ilahi kitapların hepsi de ağırlıklı olarak bu konu üzerinde yoğunlaşmaktadır. Zira insanlar, verdikleri bu sözü yerine getirdikleri yani Allah'tan başka hiçbir varlığı kutsileştirmedikleri sürece, huzurla dolu bir hayat yaşamışlardır. Ama ne zaman ki, kendilerine herhangi bir nesne ya da insanı tabulaştırmışlarsa, işte o zaman sıkıntı içinde bocalamaya başlamışlardır. Tarih, bunun en büyük kanıtıdır.
İlahi kitapların, üzerinde yoğunlukla durduğu diğer bir mevzu ise şudur ki; hangi konuda olursa olsun hiçbir şeyi hafife almadan veya onda aşırılığa kaçmadan, bu ikisi arasında ölçülü bir hayat yaşamaya çalışmak... İşte bu tüm insanlık için çok mükemmel ve kolaylaştırıcı bir hayat tarzıdır.
Mesela biri soğuk diğeri sıcak olarak akan iki kurnalı bir su musluğu düşünün ve diyelim ki duş alacaksınız, bu durumda eğer sadece soğuk olan kurnayı açarsanız vücudunuz üşür. Ya da sadece sıcak olan kurnayı açarsanız bu seferde vücudunuz suyun sıcaklığı nedeniyle yanar değil mi? Yani bildiğim kadarıyla yaz veya kış, her ne zaman olursa olsun genelde herkes ılık bir ortamda ve ılık bir suyla banyo yapmak ister. Nitekim yaşadığımız hayatta da her şeye, böyle bir ılık su tadında bakabilmek çok önemlidir. Zira bütün mesele bundan ibarettir. Aklınıza ne gelirse gelsin, neyi düşünürseniz düşünün bu her şey için böyledir. Sevgi, saygı, sohbet, dostluk, güven, ibadet, yemek, uyumak ve hatta özgürlük dediğiniz olgunun bile azı da, fazlası da zarardır veya zararlıdır. Doğru olansa, her konuda her şeyi ortalamak ve belli bir dengeye oturtmaktır. Her peygamber gibi aramızda ki numune insanlardan biri olan son peygamber Muhammed(as)ın hayatını incelediğimiz ve sözlerine kulak verdiğimiz zaman daha iyi anlıyoruz ki; o bazen uyumuş bazen de ibadet etmiştir, bazen şakalaşmış bazen de hiddetlenmiştir. Onun hayatıyla ilgili bu örnekleri elbette ki fazlasıyla artırabiliriz. Zira şu var ki o hiçbir zaman hiçbir konuda aşırıya kaçmadığı gibi, hiçbir konuyu da hafife almamıştır. Böyle yapan arkadaşlarını da ısrarla uyarmış ve böyle bir uygulamanın yanlış bir davranış olduğunu her fırsatta beyan etmiştir. Zaten onun şu sözü bu konuyu mükemmel bir şekilde açıklığa kavuşturmaktadır. Zira o demiştir ki; 'ölçülü yiyiniz, ölçülü konuşunuz ve ölçülü uyuyunuz'. Yani her şeyiniz ama her şeyiniz belli bir ölçü ve denge çerçevesi içinde olsun. Ne kadar harika ve büyüleyici bir düstur Sizce de öyle değil mi?
Hülasa şu an yeryüzünde yaşayan ve hali hazırda nefes alıp veren siz ey insanlar, hepinize sesleniyor ve diyorum ki, kendinizi ve hayatı seviyor ve de öldükten sonraki hayatta ebediyen mutlu bir şekilde yaşamak istiyorsanız; Allah'a verdiğiniz sözü tutun ve sakın ola ki Allah'tan başka hiç kimseyi üstün bir varlık olarak görmeyin. İkinci önemli bir husus da şudur ki, asla ve asla hiçbir konuda hiçbir şekilde laubaliliğe ya da aşırılığa kaçmayın. Unutmayın ki dalalete ve sapıklığa düşmeyeceğinize dair Allah'a söz verdiniz ve de bu sözü hala yinelemektesiniz