Bir dünya ki temeli muhabbet ve merhamet üzere yaratılmış.Evet Allahu Teâlâ hazretleri muhabbet ile önce Ruh'ul Muhammedi ve merhameti yarattı; onu yüz parçaya böldü. Bu parçaların her biri gökle yerin arasını dolduracak kadar büyüktü.Yüz parçanın sadece birini yeryüzüne indirdi.
"Bir anne, bu duygu sebebiyle yavrusuna şefkat besler.Bir hayvan, bu duygudan dolayı yavrusunun üzerine basmamak için ayağını kaldırır.İnsanlar, cinler, yabanî hayvanlar, kuşlar, kısacası bütün varlıklar bu duygu sayesinde birbirine merhamet eder.
Geri kalan doksan dokuz parçaya gelince; Cenâb-ı Hak onları kıyamet gününde mü'min kullarını kurtarmak için yanında alıkoymuştur. Peygamber Efendimiz böyle buyurmuştur.Gönüllerimizdeki sevgi, Allah Teâlâ'nın bize olan merhametinin bir sonucudur.Merhamet eden merhamet görür.
Yine Peygamber Efendimizden öğrendiğimize göre merhamet duygusu, Allah'a iman etmeyenler dışında her varlıkta bulunur.Merhamet edene Cenâb-ı Hak da merhamet eder. Yeryüzündekilere merhamet eden, göktekilerden merhamet görür.Ama merhamet etmeyene merhamet olunmaz.
Resûlullah Efendimiz, uzunca bir süre ibadet etmek niyetiyle namaza başlardı; fakat ağlayan bir çocuk sesi duyunca, "Belki çocuğun annesi cemaatin arasındadır; çocuğu ağladığı için huzursuz olabilir" düşüncesiyle namazı çabucak kıldırırdı.
Savaşlarda hem anne, hem de yavrusu esir alınmışsa, onları birbirinden ayırmamayı tembih eder, anne ile çocuğunu birbirinden ayıranı Allah Teâlâ kıyamet gününde sevdiklerinden ayırır, derdi. "
İşte bu yüzdendir ki Yüce Mevlam Kur'anı Kerim'inde;"Rahmetim her şeyi kaplamıştır."[1] buyuruyor.
Şöyle yaşadığımız topluma bir bakıp,yukarıda anlatılanlarla örtüştürelim.Ne kadar birbiriyle uyuşuyorsa o kadar sorun yok,lakin birbirinden ne kadar uzaksa toplum o kadar karanlık bir dünyanın içinde cebelleşiyor demektir.
Toplumumuzda ki bütün insanlara merhamet gözüyle bakmak çok mu zor ?
"Yaratılanı yaradandan ötürü sevmek" çok mu zor ?
Binada komşumuza,mahallede arkadaşımıza,dostumuza,sevdiğimiz veya sevmediğimiz herkese merhamet edelim ki merhamet bulalım.Toplumumuzda merhamet duygusu yalnış algılanıyor.Acizlere, kimsesizlere, gariplere, yolculara merhamet edilir bilinir.Halbu ki insan önce kendine merhamet etmeli,sonra bütün insanlara merhamet nuruyla bakmalı ki merhamet olunan olsun.
Peygamber Efendimizin temelini attığı merhamet dünyasının kapısını açıp, o kapıdan girelim ki, ahirette merhamet kapıları yüzümüze kapanmasın.
Okumamaya adeta yeminli olduğumuz Kur'anı Kerim de öyle dürülü sırlar var ki; okudukça ağlamaya, ağladıkça anlamaya, anladıkça yaşamaya, yaşadıkça yaşamaya başlıyorsun. Okuyalım dostlar, lakin sadece Arapça lafzını değil, Türkçe mealini, tefsirini okuyalım ki anlayalım.
Dünya'ya ve insanlara daha ulvi pencereden bakıyorsunuz. Dünyada her şeyin boş tek Hakikatin Yüce Allahın varlığı olduğunu anlıyorsun. Nerden mi biliyorum? Zümer otuz altıdan... "Allah, kuluna kâfi değil midir? Durmuşlar da seni O'ndan başkalarıyla korkutuyorlar. Her kimi ki Allah şaşırtırsa, artık ona hidayet edecek yoktur."
Bilinen bilinmeze saklanıp, gerçeklerden kaçan ey! Nefsim kendine gel...
Girdiğin çıkmaza seni sokan nedir? Üç günlük Dünya'ya hırsın nedir?
Görmez misin şu dağları, gökyüzünü, yeşilliği ve sonra sararan mevsimleri?
Ay'ı ve Güneş'i bir biri ardı sıra getirip götüreni,"Sana kâfi olanı bilmez misin?"
Durmaz mısın sözünde? "Elestü bi Rabbiküm" dediğini hatırlamaz mısın?
Kalbine Nur'ul Peygamberden başkasını neden sokarsın?
Kararan kalbine cila nedir?
Besmelesiz gidişin sonu nedir?
Niçin kaçarsın Rabbinden?
Kıyam'a duruşuna, rükuya gidişine ve secdeye varışına engel nedir?
Tesbihat'a, duaya ve semaya açılması gereken ellere kelepçe nedir?
İki Cihan server'ine itaat'in manisi kimdir?
Dört Halifeyi aklına getirip, Hz.Ebubekir de sıdk'ı, Hz.Ömer de adaleti, Hz. Osman da edebi, Hz. Ali de ilmi unutturan nedir?
"El rızku alellah" Rızkı sana Rabbinden başkası mı bahşeder? Haşa ve sümme hâşâ...
Öyleyse bu bekleyiş neden? Kafanı kuma gömmeye sebep ne?
Seni gerçekten alıp, sahteye götüren, içinde ki imanı bitiren nedir?
Faniden bekâya geçişine set nedir?
Ezelden ebed'e gidişinde yolunu saptıran kimdir?
Düşünmez misin, akletmez misin Rabbinden seni alıkoyan, künden cüz'e düşüren düşüncelere daha ne kadar hizmet edeceksin?
Ey! Rabbim,
Sana hizmetkâr olmayı, hadim olmayı nasip eyle.
Peygamber'i zişan Efendimize hizmet etmeyi, ümmet olmayı, O'nun gibi düşünmeyi ve O'nunla yaşamayı ve ölmeyi nasip eyle.
Ey! Yüceler Yücesi Allahım. Sen her şeye kadirsin, bize Kâfisin, bize yetersin. Sen her şeye Hâkim ve hamisin. Affetmeyi seversin, bizi de affet. Âmin
İnsanlık ne kaybettiyse karşılıklı anlayışsızlık,birbirini anlamamadan çekti.Hep ben haklıyım sen haksızsın anlayışından çekti.Karşılıklı konuşurken birbirini dinleme tahammülsüzlüğünden çekti.Halbu ki " İnsanlar konuşa konuşa,hayvanlar koklaşa koklaşa anlaşırlar" diye atalarımızdan bize aksden bir anlayış ve yaşam tarzı vardır.Bu yerel düşüncenin haricinde,uhrevi ve dünyevi aleme yönelik olarak iki cihan serveri şöyle buyuruyorlar ; " Din Sohbettir" Dininizi yaşamak istiyorsanız,felah bulmak,inkişaf yaşamak istiyorsanız sohbet edin diyor.
"Sohbet kelimesinin lügat karşılığı, karşılıklı konuşmaktır. Fakat bu kelime, fiilî konuşmanın ötesinde bir manaya sahiptir. Sohbet, bir olmak, beraber olmaktır. Arkadaş, dost olmaktır. İrşad etmek, nasihat etmektir. Yani sohbet, ayrıca kalbin bir fiilidir ve kalpten kalbe irtibatı da sağlar. Şüphesiz böyle bir irtibat, sağlıklı sonuç verirse anlamlıdır. Bunun için de sohbetin uyulması gereken bir adabı, kuralları var. Hem sohbet edenler, hem dinleyenler için. Sohbet için bir araya gelen topluluk, rastgele toplanmış, şuursuz, gayesiz, sıradan bir topluluk değildir. Aksine duygu ve düşünce birliği taşıyan, birbirlerinin sevinç ve kederlerine ortak olan, gözünü Allah rızasına dikmiş, yüce hedefli bir topluluktur. Bu topluluğun sohbeti, dostluğu, "kişi sevdiğiyle beraberdir" (Buharî) hadis-i şerifinin sırrınca, öldükten sonra berzah aleminde ve cennette de devam eder. Sohbetle sahabi oldular Kur'an-ı Kerim'de, Allah Rasulü s.a.v.'in cemaatine, bir gaye etrafında toplanıp sohbet edenler manasına gelen "ashab" kelimesiyle hitap edilmiş, Efendimiz s.a.v. de kendisini görüp, sohbetine katılan müminlere "ashabım" demiştir. Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz, mübarek hali, sözleri ve nazarlarıyla ashabını etkilemiş, onları sohbetle yetiştirmiştir. Kısa bir süre O'nun sohbetinde bulunmak, senelerce seyr u sülukla elde edilemeyecek mertebelere ulaşmaya vesile olmuştur. Efendimiz s.a.v.'den feyz almak isteyen Suffe Ashabı, gece gündüz Mescid-i Nebevî'de kalmışlardır. Tasavvuf erbabının sohbeti de böyle bir sohbettir. Onlar, irşad olmak için kâmil mürşidin sohbetine giderler. Kâmil mürşidler de onlara sohbet eder, ama bu sohbet çoğu kez sözle değil halle olur. İlim ve marifetin zirvesinde olan bu mübarek zatların yaptıkları sohbet, mesafe tanımaksızın hükmünü icra eder. Mıknatısın demiri çektiği gibi, dünyanın dört bir tarafından onların sessiz davetine koşan insanlar ıslah olup, hayata bakışları tamamen değişmiş olarak geri dönerler. Kâmil mürşidden aldıkları feyiz ve bereketle de kendi aralarında sohbete devam ederler. "
Böylesine önemli bir yere sahip olan sohbet, yani iki kişinin veya daha kalabalık bir topluluğun karşılıklı meşveretini ne zaman hayata geçiririz sorunlarımız azalır.Nice önemli fikirler ortaya çıkar.Buraya kadar her şey çok güzel,şöyle şapkamızı önümüze alıp bir düşünelim,bu anlatılanlarla bizim yaşadığımız toplum ne kadar örtüşüyor.Evde karı-koca sohbetsiz,binada komşular sohbetsiz,işyerinde çalışanlar sohbetsiz.
Hal böyle olunca insanlar sinir küpüne dönüşüyor,en ufak bir olayda nice büyük toplumsal olumsuz olaylar,infialler ortaya çıkıyor. Konuşmayı,sohbeti azalttığımız müdettçe böyle de devam eder.
Ne zaman ki,konuşuruz,paylaşırız o zaman güçlü oluruz.Öyle bir hale gelmişiz ki, bırakın sohbet etmeyi selam vermekten imtina eder olmuşuz.Dostlar bizler müslümanız,müslüman müsamahalı,anlayışlı,basiretli,ilim sahibi,imanı tam kişidir.Yine Rasululah efendimiz "İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız." buyuruyor.Sohbete girmenin,birbirimizle konuşabilmenin yoluda bu hadiste gizli ey güzel dostlar.
O yüzden "Gelin, sevi de olalım,sevici olalım,sevilen olalım..." Son cümle olarak şu dörtlükler döküldü gönlümüzden gönlünüze kabul buyurun;
Gel Konuşalım
Ne derdin varsa,söyle de bileyim
Bir selam gönder,koşarak geleyim
Sen ağlarken ha,ben nasıl güleyim
Dost'a yakışan,yanmak değil mi?
Herkesin bir hayali yarından beklentisi vardır. Mutlu bir yuvam huzurlu bir yaşam arzu eder. Kimisi param olsun ister. Kimisi dünyayı dolaşmak ister. Kimisi meşhur olmak ister. Kimisi özgür olmak ister. İsterde ister. Bazı istekler mütevazi bazıları karışık zordur. Gönül bu istemekten geri durmaz. Şunum olsun bunum olsun şöyle olsun böyle olsun. Hayatın zamanın içinde akıp gider. Nereye nasıl gittiğinin farkında olmadan. Kendini öyle kaptırır ki durmak düşünmek için bile vakti yoktur. Ne yaptığının farkına varmaz. Bir adım sonrasını düşünür.
Hayatının bir anında küçük bir hata yapar. Önemsenmeyecek kadar küçüktür. Belki farkına varılmayacak kadar kıyıda köşede kalmıştır. Aslında küçük öyle bir başlangıcın habercisidir ama farkına varmazsınız. Benzine atılmış bir sigara izmariti gibi ufacık bir kıvılcım. Başka zaman olsa pek bir ehemmiyeti yoktur o izmaritin. Yüzlercesi binlercesi vardır etrafımızda. Etrafı kirletmek ten nahoş bir görüntü oluşturmaktan ileri gitmez. Düşünen algılayan bir bakışla bakmadığımız zaman farkına bile varmayız. Orada olsa bile, bizim küçük izmaritler.
Ne zaman ki üzerinde az bir ateş varken, yakacağı herhangi bir şeyle karşılaşınca işte o zaman ortalık karışır. Büyük gürültü o an kapar. İzmarit aklımıza gelmeyecek hayalini bile kuramayacağımız kadar bizim başımıza dert problemler açmaya başlar. Evi, ormanı, sahip olduklarımızı en önemlisi kendisi yanar. Bedeni yanar.
Küçük hatalarınız oldu mu bilmem. Yakıp yok eden. Çaresiz bakışlarla yakıp yıktığını seyrettiğiniz. Benim oldu farkına varmadım. Aslında her şey avuçlarımın arsındaydı. Bunu da biliyordum. Biraz ağırdan aldım. Farkına varmadım akıp giden zamanın. Bugün yarın dedim oyalandım. Kendimce hesaplarım vardı. Gereken önemi göstermedim. Bir de baktım ki benim dediğim bana ait olduğunu zannettiğim şeylerin aslında bana ait değilmiş. Hatta avuçlarımdan kayıp gitmiş. Bir baktım, ben bir başka vadide o başka bir vadide. Hezeyanlar başladı bunun farkına varınca. Ne fayda artık. Her şey tamir olmaz bir hal almış. Artık bir şey yapamazsın. Sadece uzaktan seyredebilirsin. Tabi ki seyredebilirsen. Yüreğin buna dayanabilirse seyredersin. Ah vahların çare olmaz. Tüm çileni içinde çekeceksin. Şansına ne kadar sürecekse. Hele buda tutunduğun tek dalınsa hayallerini onun üzerine inşa ettinse bak o zaman sen yıkımın büyüklüğüne.
İzmarit deyip geçmeyin hayatınızı karartabilir. İnsan oğlunun en küçük anıda en büyük anıda çok kıymetlidir. Farkına varmak zorunda kalmadan dikkat etmek lazım.
Yoksa siz düşünün neleri kaybedeceğinizi, eğer okadar geniş düşünebilirseniz.
Hiç yalnız kaldınız mı? Yanlış anlamayın tek başına kalmaktan bahsetmiyorum. İnsanlar varken yalnız kaldınız mı?Birileri birşeyler anlatırda siz duymassınız. Bedeniniz ordadır
ruhunuz düşünceleriniz başka yerdedir. Anlatamamak ve anlaşılamamaktan yakınırsınız. Etrafa boş anlamsız bakışlarla seyredersiniz. Biryerlere yüzünüz çevrilliyken insanlar baktığınızı sanır ama siz hiç bir yere bakmıyorsunuz, görmüyrorsunuz. Kayıt cihazının bir noktada takılı kalması gibi, göz bir noktaya odaklanır karşısındakini algılamaz sadece bakar durur. Algılama süreci işlemiyordur . Görüntüler donuklaşmış fikirler başka bir mekanda dolaşmaktadır. Hemde ne dolaşma bedeni tekedercesini uçarcasına bir seyahat.
Hayattan koparır insanı yalnızlık. Hissizleştirir. Yüzde anlamsız bir ifade bırakır. Solgunlaşırsınız.Sararıp solmuş kurumuş yaprak gibi. Ufacık esintiler sizi ordan oraya savurur. Toztoprak içinde kalırsınız. Kaldırımların kiri üzerinize sinmiştir. Hiçbirini umursamazsınız. İç çekersin derinden. Bir kurtulsam dersin. Bir nepze nefes alsam. Yaşadığımın bende farkına varsam. Tanımsız davranışlardan kurtulsam.
Çelik gibi duruşumu özledim. Hayata boyun eğmediğim günleri özledim. Boynu bükülenin yanında olduğum günleri özledim. Tebessüm etmeyi özledim. Gecemde gündüzümde vakit bulamadığım günleri özledim. Yirmi dört saatin azlığından yakındığım güleri özledim. Günlerimi uykuya feda etmeyi ziyan saydığım günleri özledim. Doğan güneşi seyretmeyi özledim. Sokakta kaldırımda yürürken kendime türkü söylemeyi özledim. Kısa da olsa kalbimden şiirler yazmayı özledim. Varsın güzel olmasın. Varsın derinliği olmasın. Varsın benim gibi avere olsun. Dolu bir pınar gibi aktığım, geceye hayran gündüze sevdalı olduğumu günleri özledim.
Ah bu yalnızlık. Eriten yalnızlık. Ateş görmüş kursun gibi akan yalnızlık. Beni benden alan yalnızlık. Sana isyankarım yalnızlık.
Sen benim dostum değilsin. Akadaşım değilsin. Düne kadar senin varlığından bile haberdar değildim. Sen kimsin ne işin var benimle. Selam bile vermem sana. Nasıl olduda bukadar yanıma sokuldun. Ta içime girip beni ele geçirdin. Kimsin nesin. Gücün nerden geliyor.
Sen benim saklandığım yanımsın. Gücünün kaynağıda benim. Güçlü duygularım. Nezaman zayıf düştüm o zaman beni yendin. Yalnızlık.
Yine ayağa kalkacam yine koşacam. Yine dünyaya bir tekme vuracağım.
Kalbim attğı sürece eğilmeyecem .
De git YALNIZLIK.
Günaydın dünya.
Bugün hayatın lezzetlerin den nimetlerin den güzelliklerinden bahsetmek dile getirmek isterdim. İçimdeki mutluğu heyecanı yazmak isterdim. Hey had ne gezer. İnsan istese de içindeki sıkıntılardan kurtulmayınca dilindeki tadı kulağında ki nameyi hissetmiyor. Zevk almıyor.
Yine hüzünden bahsetmek istiyorum. Sevdiğim için değil sadece biraz rahatlamak için bahsetmek istiyorum. Şu an yazıyorsam rahatlamak için yazıyorum sadece. Yüksek mefkurelerden dem tutmak hava atmak ve edebiyat falan değil maksadım. Kısık kısık nefes alışlarımı biraz hızlandırmak azda olsa içime daha fazla hava çekmek için yazıyorum. Birisin karşıma alsam benim derdim sıkıntım şu yardıma ihtiyacım var desem napacak? Benim aklıma bir şey gelmiyor. Herhalde biraz gez dolaş gül falan der sanırım. Belki de doğrusu budur bilmiyorum. Sinemi yokladığımda uyumak geliyor içimden. Bir daha uyanmayacak şekilde. Akşam üç tane ilaç almışım kafa bir milyon sanki. Uyuşturucu değil ama. Onun zürriyetinden olanlardan. Gerilince doktorların tavsiye ettiği türden.
Bir boşluk-hiçlik sarıyor içimi. Aslında insanın kaynağı da mecrası da bir hiçlik değil mi? Acaba insanın vücudundaki atomlar arasındaki boşluğu alsak ne dar bir hacim kaplar? Evrende yıldızlar ömrünü tamamlayınca cüceler oluştururmuş. Öyle bir yoğunluğa ulaşırlarmış ki bir santimetre küpteki ağırlık bir milyar tona ulaşırmış. Elli- yüz kilogramlık bir insanı santimetresi tonlarca ağılık alacak şekilde küçültsek herhalde tanımsız bir varlık kalır ortada . vardır ama biz onun farkında değilizdir. Kocaman bir hiç kalır sanırım. İçi saran boşluk - hiçlik de bu olsa gerek. Nefsimdeki gayret hırsı düşünüyorum gönlümdeki aşkı - sevdayı düşünüyorum yaşadığım ızdırap çileyi düşünüyorum. Hiç olan bir varlığın içine evreni sığdırmaya çalışıyorum. Almayacağı kesinde uğraşıyorum işte. Delilik bu olsa gerek. Yoksa aklın kaybolması değil bence. Akıllı olduğunu düşünen insanların saçma şeyler yapması delilik. Neyse öyle bir şey.
Yorgun gönlüm bir sığınacak bir liman arıyor. Tutunacak bir dal arıyor. Yıkın zamanda bulabilir miyim? Fersiz kalan ellerim yeniden heyecanla kavrar mı? Bir tenin kokusunu tekrar içime çekebilir miyim. Af Allah'ım derim sadece zayıflıklarımdan hüzünlerimden kusurlarımdan çıkmazlarımdan hatalarımdan dolayı.
Sığınacak bir gönül ararım çocuk gibi sarılmak- ağlamak için. Ayakta durup güçlü görünmek istemiyorum. Damla damla gözyaşı dökmek istiyorum. Yanaklarım ıslansın istiyorum.
Ne desem ne söylesem kendimi içimi anlamaktan anlatmaktan aciz kalıyorum. Sanırım aşkı tarif edememek aşkın taa kendisi
Hiç aciz kaldınız mı? Hiç çaresiz kaldınız mı? Hiç tükendiğinizi hissettiniz mi? Hiç hayatın temelin de sadece sıfır olduğunu düşün dünüz mü?
An gelir insan öyle olaylar yaşar kendinden geçer. En kıymeli varlığı, yani bedeni ona ağır gelmeye başlar. Taşımaktan usanır artık onu. Bir yüktür. Bir ağırlıktır. Öylesine taşır, faydasız gördüğü bedenini.
Kalbi-ruhu, hayatı anlamsız görmeye başlar. Sıkılır kendi olmaktan. Düşünür içinde bulunduğu bedeni. Bir kalkan mıdır yoksa kısıtlayan bir engel mi? Anlamsız bir kas ve kemik yığını mıdır?
Derin buhranlara dalar. Çıkılmaz gözüken.
Bilmiyorum acaba varmıdır? Hayatını bir devresinde olsun. Canının tenden ayrılmasını istemeyen. Gök kubbe çöksede üzerime bedenim dağılıverse diye düşün meyen varmıdır? Dağılsada dört bir yana kurtulsam demeyen varmıdır. Kuşa kurda yem olsa demeyen varmıdır. Toprak olsa; ağaçta, yaprakta. bir tikende olsa yeşermek istemeyen varmıdır. Yaşamın zorluklarını omuzlarında artık taşımaktan sıkılmayan varmıdır ömründe bir an olsun. Hay canım çıksa demeyen varmıdır.
Ben bilmiyorum bu sorunun cevabını.
Güzellikler öyle narindir ki onu bir toz zerresi bile incitir. Herzaman iltifat bekler. İlgi bekler. Sevgi bekler. Zerafet olmsa umut olur mu?
Mutluluk nedir deseler sevmek derim. Daha güzelini sorsalar severken sevilmek derim. İçinde bir şey kımıldamaya başladımı değişirsin ne olduğunu alamadan. Herkes gibisindir dışarıdan bakınca. Ama biraz dikkat edince aynı değildir herkes. Hali farklıdır sevenin. Kendi kendine tebessüm eder yüzü. Sanki güneş onun için doğuyor. Tüm çiçekler onun bahçesinde açıyor. Yeryüzü ona aitmiş gibi bakar etrafa. Anlarsın içinde kıvılcımlar parlamaya başlamıştır, çıtır çıtır yanan bir çoban ateşi gibi.
Çevresine bakar gözlerinin içi parlar. Bir ışık vardır bakışlarında. Ya dili onu nasıl anlatırım bilemiyorum. Seven kendisi anlatamaz ki ben sevenin halini anlatayım. Gökyüzünde gezinen uçurtmalar gibidir yüreği sevenin. Her şey farklı görünür ona. Sanki yürüdüğü yol aynı yol değil geçtiği sokaklar aynı sokak değil. Bir başkadır kulağına giden melodilerin anlamı. Bir şeyler fısıldar ince ince. Gönlünden heyler geçer. Hey demek gelir. Hey de hey yinede hey. Bir halayın başında mendil sallar gibi yürür yolları. Bir Çerkez kızının yürüyüşü gibidir bakışları.
Boşuna anlamaya anlatmaya çalışmayın eğer sevmediyseniz. Sevenin kalbini duyamazsınız onun tınısı başkadır. Lezzeti ayrıdır. Hissettikleri farlıkdır. Bir bedeni vardır ama ona dar gelmektedir. Çıkmak ister kabuğundan bakmak ister yeryüzüne ruh penceresinden
Sevmediyseniz anlatamazsınız seveni .
Siz yirmi altı yıl devletin ortaokulu ve liselerinde, on yıl da dershanelerde Türkçe-Edebiyat öğretmenliği yaparsanız sizde bir "yazım ve noktalama takıntısı" oluşmaz mı? Bende oluştu, hem de kronikleşti iyice. Neredeyse konuşurken bile "nokta,virgül,parantez aç,tırnak aç..."gibi sözleri söyleyesim geliyor.
Bu konuda bir yerde yanlışlık yapıldı mı, hemen burnumu sokuyorum. Yarım saat kadar önce milliyetblog'dan rastgele bir blog açtım. Yazan arkadaş benim de okuyup öğretmen olduğum eski eğitim enstitülerinin birinde Türkçe bölümü mezunlarından.Hangi eğitim enstitüsü, yazanın adı ne,bunlar önemli değil, gereği de yok. Böyle bir kişinin yazım yanlışı yapmaması gerekir değil mi? Oysa yanlışları saymaya kalksam sayısını yazmaya ben utanırım.O zaman yıllarca bu güzel dilin neyini öğrettin kardeşim?
Bu bilgisayar çıktığından beri dilimizin yazım,noktalama yönünden anasını ağlatıyorlar. Bırakın tırnakmış, konuşma çizgisiymiş, şunu bunu; nokta. virgül; büyük harf, paragraf hak getire.Yanlışlar konusunda uyarı ya da eleştiri yaptığınızda "Ben Türkçe öğretmeni miyim kardeşim?" azarıyla karşılaşırsınız. Bırakın Türkçe öğretmeni olmayı, ilköğretim okulunu bitiren herkes dilinin yazım kurallarını bilmeli, uygulamalıdır.
Konuşma, bir yetenek işidir. Güzel konuşmayı çalışarak, uğraşarak biraz öğrenebilirsiniz; ama konuşma yeteneğiniz sınırlıysa bu belli bir noktaya kadardır. Oysa konuştuğun dilin doğru yazımını öğrenmek öyle zor bir uğraş da gerektirmez.
Bilgisayarla yazmaya başladıktan sonra gönderilen mesajlara, karşılıklı yazışmalardaki cümlelere bakıyorum da bu güzelim Türkçeye , özellikle gençler tarafından, ne kötülükler yapıldığını görüyorum. Cümlelerin sonundaki "kib,slm" gibi garipliklerin "kendine iyi bak,selam" anlamlarına geldiğini neden sonra öğrendim.
.........
Benim öğretmenlik yaptığım yıllarda ortaokul diye anılan, sonra ilköğretim okulu denilen okullarda öğrenciyi doğru yazım konusunda yetiştirmek için şöyle bir uygulama yapardım: Ortaokul birinci sınıfa gelen öğrenciye kompozisyon konularının yazımı için yirmi-otuz sayfalık çizgisiz,büyük boy defter aldırırdım. Alışsınlar diye de sayfa altına çizgili kağıt koymalarını önerirdim. Türkçe okuma parçalarına uygun kompozisyonları bu deftere yazarlardı öğrenciler. Her yazıyı tek tek inceler, yazım ve noktalama yanlışlarını kırmızı kalemle işaretler,düzeltirdim. Öğrenci bu defteri üç yıl kullanırdı. Daha sonra bir derste yaptığımız yanlışları bulur, nasıl düzeltmemiz gerektiğini tartışırdık. En çok yanlış da "de,da" ların yazımında yapılırdı. Öğrenci okulu bitirirken defterin ilk sayfaları ile son sayfaları arasındaki fark apaçık ortada olurdu.
Bunları anlatırken belki kırk yıl önce okuduğum bir kitaptan aklımda kalanı kısaca anlatmak isterim:
Ömrünün önemli kısmı düşünce suçundan dolayı hapishanelerde geçmiş ünlü şair Nazım Hikmet'in "1938 Harp Okulu Olayı" ile ilgili yargılandığı mahkemede geçer olay. Yakup adlı işçi de sanıklardan biridir. Yakup sanık sandalyesinde, jandarmalar iki yanında, mahkeme açılır.Yargıçlar girince herkes ayağa kalkar. O zamanın deyimiyle mahkeme reisi,diğer yargıçlar oturur.Mahkeme reisinin ilk sözü "Satırbaşı!" olur.Bu sözü duyan Yakup, olduğu yere küt diye devrilir. Yakup, zabıt katibine satırbaşından başlaması için komut veren yargıcın bu sözünü, kendisine idam cezası verildiği,başının satırla kesileceği şeklinde anlamıştır. Yakup, okuma yazması bile olmayan biridir,satırbaşından ne anlasın? Gelin ne olur biz anlayalım.
.......
1972 yılında öğretmen olarak torbadan Muş-Bulanık-Karaağıl'ı çektim.Büyükçe bir köy, yani eski nahiye Karaağıl. Orasıyla ilgili anılarımı daha sonra yazacağım; ama yukarıdaki konuyla ilgili olduğu için birini anlatmalıyım burada: Yirmişer kişiden oluşan iki sınıf. Öğrencilerin çoğu o zaman tek caddesi olan ilçeleri Bulanık'ı bile görmemişler. Öğretmene susamış,öyle saf ve temizler ki...Oraya bir ortaokulun açılması büyük nimet onlar için. Türkçe dersinde bazı dilbilgisi konularını defterlerine de yazıyorlar. Ben, konuyu örneklerle anlatıyorum, sonra da defterlerine yazdırıyorum. Bir süre sonra defterlere baktım. Pek çoğu konunun altına "örnek" yazacakları yerde "ördek" yazmışlar.Benim söylediklerimi anlamasalar diğer sözcükleri de yanlış yazarlar.Anladım ki bu öğrencilerin çoğu bu sözcüğü o zamana dek duymamışlar."Ördek"ler "örnek" oldu; ama biz de epey yorulduk.
Şimdi bu yazımı okuyanlar şöyle düşünebilirler:"Aman canım,hoca da takmış kafaya.Anlaşıldıktan sonra öyle yazsan ne olur, böyle yazsan ne olur?" Ben de derim ki onlara: "Takıntı haline geldiğini belirttim ben; ama yine de haklı değilsiniz.Bir yazımda anlatmıştım.Çorba, tası tepenize dikseniz de, efendice kaşıkla içseniz de mideye gider.Gelin, biz kaşıkla içelim."
Yazarken güzel dilimize saygı göstermeniz dileğiyle...
Ya ruhumuz,yüreğimiz
Hiç mi makas darbesi görmedi
Atılmak istenmedi mi bir kaç kez yerinden
Kapılar kapandığında
Ellerimiz olmadımı gözyaşlarımıza mendil
Bir an duraksayıpta bakıyorum
Beşeriyetten eser kalmamış
^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^
Çocuklar atılıyor sokaklara
Beşiksiz,umutsuz,vicdansız yarınlara
Bende ki bir lokma kime yeter
Keşke yetebilseydi öksüz yavrulara
Toplumsal çatışmalar altında
Bir önce ki diğerinden hep benim diyen
Yozlaşmış,yobozlaşmış dünyada
Beşeriyetten eser kalmamış
^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^
Bir lokma ekmek için dala vera çevirenler
Senin rızkını alıp,başkasına verenler
Suçsuz yere iftiraya kurban gidenler
Karınları tokken açlığın kıymetini bilmeyenler
Sevgi nedir deyip sırt çevirenler
İdrak,ilim bilmeyenler
Beşeriyetten eser kalmamış
Söyle neden böylesine suskunluğun
Yüzündeki hüzün neden.........
Umutlarında hayallerin gibi
Yıkıldımı bir hiç uğruna
Yoksa zaman mı çaldı elimizden
Öylesine dalgınsın ki
Konuşacak sözlerin eksik kalır dilinde
Oysa ki....
Bir cümlen yeterdi bana
Diyebilseydin saklamadan
Gönlünün perdesini aralasaydın
Geceden kalan kara günlerime
Sen güldüğünde hayat bulurdu gözlerim
Nedendir susmaların,
İçindeki anlamsız titreyişlerin
Bu son olsada,ayrılığa gem vursada söyle
Sanki bir emanet saklı sözlerinde
Bana ,bize ait bir emanet
Söylemek için sebep lazım değil mi
Bir dost,arkadaş gerek ifadelerde
Söyle be gülüm biz neyi paylaştık
Neydi sevdamız birbirimize göre
_ Kapı gıcırtısı mıydı uykumdan uyandıran, yoksa rüyada gördüğüm çocukluğum muydu bilemedim.Yatağımda sağımdan , soluma dönerken ağırlaşan hareketlerim daha da yaşlanmış olduğumun işaretiydi..."
Hey gidi gençlik hey!Bir zamanlar koşarken yürüdüğümü zanneden şu çürümeye yüz tutmuş bedenim...
"Nasıl da nankörleşiverdin" deyip gözlerimi tavana diktim.
Sokak lambasının ışığıyla aydınlanan yatak odamda, gölgem duvara yansımıştı.
Cılızlaşmış ,ufalmıştım.Kamburum yoktu ama ne fark ederdi ki?
Sonuçta altmışına merdiven dayamış biriydim .
Hemen hemen yarım saatten beri, başımda bir ağrı oluşmuştu .
Düşüncelerimle kırıştırmaktan vaz geçip yataktan kalktım, mutfağa gittim.Çekmeceden bir ağrı kesici aldım,içtim.Uykum kaçmıştı.
Salona geçip televizyonu açtım.Elimdeki kumandayla kanalları dolaşırken antreden bir ses geldi...
Yavaşça sesin geldiği yöne doğru gittim.Işığın düğmesine basıp, yaktım.
"Bismillah deestur!" dedim.
Karşımda üzüm yeşili gözleri ile henüz yavru sayılacak ıslak, sarı tüylü, bir kedi duruyordu.
Kedi beni görünce kıpırdamamıştı bile.Yoksa şeytan kılığına bürünen bir yaratık mıydı?
Ürpermiştim... O ise inatla karşımda durmuş bana bakıyordu ...Salona doğru geri geri giderken;
"pisst pisst, uyuz kedi! "diye seslendim.
Geliyordu... Yavaş adımlarla bana doğru yaklaşıyordu.O esnada nerden geldi, içeriye nasıl girdi acaba ?diye düşünürken...
Oturma odamın balkon kapısı çarparak kapandı.
Akşam üzeri çamaşırları asmak için balkona çıktığımı hatırladım.
O an anladım ki ; Kedi aralık kapıdan içeriye girmiş.İkinci katta oturuyordum.
Fakat kediler için tırmanmak hiç de zor değildi.En azından içim rahattı artık...
Yine de balkon kapısını kilitlemem gerekir diye düşündüm.
Sanki yokmuş gibi davranıp kedinin yanından hızla geçip, odaya gittim.
Tam ışığı yakacağım sırada elektrikler kesildi.Yine korkmaya başlamıştım, gençken korkak bir yaradılışa sahip değildim.
Ama yaşlandıkça ve yalnız kaldıkça korkunun sinsiliğine esir olmuştum.Kedi arkamdan gelmiş kısık kısık miyavlamaya başlamıştı.
Dışarıda hava yağmurluydu.Islanması da bu yüzdendi herhalde...
"Gel gel bakalım.Sen de korkuyorsun belki de...Oyy! Pek de küçüksün kıyamam sana ."dedim.Karşımdaki kedi bile olsa konuşmak korkumu hafifletmişti. Bir yandan dokunmamaya çalışıyor, bir yandan ise onu kucağıma alıp , sevmek istiyordum .
Fakat 'sokak kedileri her zaman mikrop taşımaya müsaitdir.'diye düşünüp, bu isteğimden vazgeçtim.
Çok geçmeden elektrikler geldi.Bu süre içinde kediye isim bile bulmuştum.Üzüm! En sevdiğim meyvenin ismiydi...
Bu kedicik öylesine sevimli ve uysaldı ki onu süt içerken dakikalarca izlemek tüm hüzünlerimi sonbaharda savrulup, rüzgarların peşine takılan sarı yapraklar gibi alıp götürüyordu...Pembe dilini usulca süt kabının içine daldırıyor,ağzınınüstündeki ince bıyıklarına süt bulaştırıyordu.Ona özel önlükler ,ve ara sıra ağzını silmek için eski kumaşlardan kesip,diktiğim peçeteler bile hazırlamıştım.Üzüm, benim çocuğum gibiydi artık...bir kaç gün sonra sabah erkenden balkondaki çamaşırları toplarken üzüm , balkon korkuluklarının arasından sokaktaki çöp bidonlarının içine dalan kedileri izliyor, miyavlıyordu.Komşumun sekiz yaşındaki oğlu onu görünce "Aa...Nedime Teysee! Bu kedi manav Kamil Amcanın, kedisi 'Bacı'nın yavrusu değil mi?Demek Üzüm, bizim semt manavının kedisinin yavrularından biriymiş...Buna sevinmiştim.
Ara sıra onu annesinin yanına da gotürecektim.Kim bilir nasıl sevineceklerdi birbirlerini görünce...
Kocam üç yıl önce rahmetli olmuştu.Ben de hayata eskisi kadar sıcak bakamıyordum.Bu yüzden gerek duymadıkça dışarıya pek çıkmıyordum.. Ara sıra aynı apartmanda bulunan komşularımla görüşmekten başka sosyal yaşantım yoktu.Çok nadir dışarıya çıkıyordum.Bir gün kasaba giderken Manav Kamil,yüksek sesle;
"Nedime Hanım Teyze ! Bizim Bacı'nın yavrusunu almışsınız ,doğru mu!?diye sordu.
"Evet, o minik kedi daha önce sizinmiş.Ama meraklanmayın ona çok iyi bakıyorum."dedim.
"Yok merak etmedim zaten. Ama o kedi biraz hastalıklı gibiydi,dikkat etseniz iyi olur"diye üsteleyince dayanamadım sordum.
"Hastalıklı mı, nasıl yani?"
"Valla bizim çocuklardan birini tırmalamıştı.Bu yüzden geçen gün elimde sopayla onu epey kovaladım...Haberiniz olsun aniden saldırganlaşabiliyor yani..."
"Peki dikkat ederim evladım. Şimdi kasaba gitmeliyim ... Üzüm'e ciğer ve dalak alacağım."
"Üzüm mü? Kedinin adını Üzüm mü bıraktınız ?! Nedime Hanım Teyze..."
"Evet. Güzel isim değil mi?" Dedim ve gülümsedim.
"Hı...Güzel ...Güzel . Allah ...Allah! Üzümden tiksineceğim nerdeyse..." diye iğrenerek mırıldandığını görünce;
"Anlamadım evladım birşey mi dedin?" diye üsteledim.
Aslında gayet iyi anlamıştım.Anlamazdan gelerek onu daha çok çileden çıkartmıştım. Ardından şikayet edercesine ;
"Off!Off. Nedime Hanım Teyze... Uyuz kediye bula bula Üzüm ismini bulmuşsunuz, siz yine de ciğere filan alıştırmayın derim. Sokak kedisi ne anlar dalaktan ,ciğerden falan.Yediğiniz yemek artıklarından verin yeter.Boşu boşuna masraf etmeyin bence."
Adamın konuşma tarzından hoşlanmamıştım,ama içimden ' ya sabır! ' çekip ;
"Minnacık kedinin masrafından ne olacak ki evladım . Haydi sana hayırlı işler!" der demez hızla yanından uzaklaşıp, kasap dükkanından içeriye girdim.
Rahmetli eşimden bir ev ve emekli maaşı kalmıştı. İki kızım da evliydi. Büyük kızım Funda ilk bebeğine yedi aylık hamileydi. Bir gün onu ziyarete gittim. Üzüm'ü evde bırakmıştım.Kızım yatıya kalmam için ısrar edince direttim.
"Eve gideceğim Üzüm yalnız. Aç, susuz kalırsa üzülürüm ." dedim.
Nerdeyse akşam olmak üzereydi. Oldukça uzak bir semtte oturuyordum. O sıralar eklem ağrılarım artmıştı.Yol yürümek beni mahvediyordu ama otobüs durağına doğru yürümeye mecburdum... Elimde Funda'nın hazırladığı kurabiye torbası ve omuz çantam vardı.İçindekiler adımlarım arttıkça ağırlaşıyordu.Durağa nihayet varmıştım ki; bineceğim otobüsün hareket ettiğini gördüm.El salladım , durun! diye bağırdım ama şoför beni almadan çekti gitti...
Çok sıkılmıştım. Hava da serinlemiş üzerimdeki yün örmesi hırkam beni ısıtmaya yetersiz gelmişti.Durakta bekleyen bir delikanlıya yaklaşıp sordum;
"Çocuğum, bir sonraki otobüs ne zaman gelir acaba?"
Beni umursamaz bir tavırla başını sağa sola çevirip ;
"Bilemem Teyze. Ben danışma değilim."dedi.
Yüreğim burkulmuştu...İçimi çektim,kaderine razı bir halde otobüs beklemeye devam ettim.
Uzun süre sonra nihayet bir otobüs geldi .Tam önümde durdu.Bu süre zarfında arkamda oldukça kalabalık bir insan topluluğu kuyruk oluşturmuştu. Arkamdakilerden biri belimden öyle bir iteledi ki; canım ruhumdan çıkacak sandım.
"Acele etsene ya!" diye bağırması da üstüne tuz biber olmuştu. Sağ ayağımı otobüsün basamağına atar atmaz bir itiş kakış başladı.Titreyen ellerimle omuz çantamı açıp,para cüzdanımı çıkarttım.Bir yandan da kızımın verdiği poşeti tutmaya çalışıyordum.Zaman mı çok değişmişti, insanlık mı vicdandan yana yoksullaşmıştı. Otobüsten ininceye dek kalabalığın içinde ayakta yolculuk yaptım.Gençler oturuyor ben ve benim yaşımdakiler ise onların bu merhametsizlik saçan taze yüzlerine üzgün , acılı gözlerle bakıyorduk... Gençlik gerçekten de acınası hale gelmişti..Otobüs durağa gelince tüm aceleyle indim.
Çok yorulmuştum biran evvel evime gitmeyi istiyordum.Üzüm'ü de çok özlemiştim.Onun sıcak bakışlarını minnacık burnunu çok özlemiştim..Kaldırımdan yokuş aşağı inerken birden bire dengemi yitirip,elimdeki poşetle yere yuvarlandım...Hastane odasında gözlerimi açtığımda.Yanıbaşımdaki yatakta sırt üstü yatan kadınla gözgöze geldim.Bileğinde serum iğnesi takılıydı tebessüm ederek "geçmiş olsun Hanım ."deyince hafızamda düşme sahnem belirdi. Ayağa kalkmak için yatakta doğrulmaya çalışırken kalçamda müthiş bir acı hissettim. Bana acıyan gözlerle bakan kadına;
"Ne zamandan beri burdayım, doktor nerde?! diye bağırdığımda;
" hareket etme kalçanda kırık varmış."dedi.
Günlerce alçıda kaldım...Hastaneden taburcu edildiğim gün dünyaya yeniden geldiğimi hissetmiştim. Beni eve gotürmek için, küçük kızım Hande ve damadım Erol hastaneye birlikte gelmişlerdi...
Arabadan inip apartmana girdiğimizde.Komşularımdan bazıları daha merdivenlerdeyken geçmiş olsun dileklerinde bulundular.Ben ise bir an önce evime girmek için sabırsızlanıyordum.Damadım anahtarla kapıyı açar açmaz içeriye girdim.
"Üzüm! Üzüm yavrucuğum!Bak ben geldim, diye seslendim.Ama salondaki minderli yatağında bıraktığım kedimden hiç bir ses çıkmadı.Kızıma Üzüm nerede ? hani ona iyi bakıyordunuz? Kızım sessizliğini koruyup ,cevap veremeyince...
Nerde benim yeşil gözlü Üzüm tanem! ' diye seslendim. Bir tuhaflık olduğunu sezmiştim.Odaları tek tek aradım, bakmadığım yer kalmadı.Mutfağa , balkona çıkıp, ta aşağıya bahçenin en kuytu yerlerine kadar dikkatle baktım.Yok ...Yok...Salona geri döndüm.Etrafa umutsuz gözlerle bakmaya başladım.Üzüm'den geriye her zaman oynadığı beyaz yün yumağı ve süt kabı duruyordu.Ağlamaya başlamıştım. İçimi bir yağmur sağanağı doldurmuş gibiydi.Ağladıkça gözyaşlarım yanaklarıma ,dudaklarıma akıyor. Her damlada Üzüm'ün nazlı miyavlayışı kulaklarıma ayaz soğuğu, yüreğime çiğ tanesi olup düşüveriyordu...
Günler sonra ilk defa sokağa çıkıp hava almak istemiştim.Üzüm'le birlikte gittiğim park da bir banka yığılırcasına oturdum.Onun toprağın üzerinde yuvarlanışını, diğer kedilerle oynarken güç gösterisinde bulunma çabalarını, kuyruğunu minik patileriyle yakalamaya çalışmasını hatırladığımda hıçkırıklarım boğazımdan dışarıya fışkırdı adeta...Parktan ayrılıp, ana caddenin olduğu yere çıktım. Mendilim sırılsıklam olmuştu.Hava güzeldi ama benim ruhum karanlık bir yolda yürüyor gibiydi.Aniden küçük bir çocuk yanıma yaklaştı.Bir elinde sarı ,beyaz çizgileri olan patlamış küçük lastik topu . Diğer elinde ise bir salkım üzüm tutuyordu. Biraz ürkek yanıma yaklaştı ve;
"Teyze bana para verir misin?Elindeki topu gösterip ;
"topum patladı da yeni bir top alacağım dedi.Yanına yaklaştım.Elimle başını okşadım ve;
"Senin, annen baban yok mu, neden dileniyorsun bakayım?"diye sorduğumda ;
" İşte tam karşı taraftalar bak!
"diye seslenip, park çıkışındaki kaldırımın üzerine mukavva serip , yere çömelmiş dilencileri gösterdi...Çocuğa acımıştım.Çocuk her yerde çocuktu işte... Para cüzdanımdan birkaç kuruş çıkartıp avucuna bıraktım. Yoluma devam ettim.
Daha bir kaç adım atmıştımki çocuk 'teyze teyze!' diye seslenip peşim sıra arkamdan koşarak geldi. İçimden;
"Parayı az buldu galiba ?" diye düşünürken karşıma geçip mahçup bir gülümsemeyle elinde tuttuğu üzüm salkımını bana uzattı ve ...
Üzümü sever misiniz? dedi.
Gel de uyu hadi! Uyumaya çalışıp da, aranızda uyuyamak gibi bir sorunu ara sıra olsa da yaşayanlarınız vardır.
Geçenlerde biraz şekerleme yapayım istedim. Ben düşündüğünü anında uygulayan bir karaktere sahibim. Şayet yapabileceğime inanıyorsam... Yoksa saçma sapan şeyler yapmaktan her zaman korkmuşumdur. Yani mantıklı olanını hemen uygularım. Arkadaşım evimde konuktu ve son günlerde fazlaca uyumaktan şikayet edince, tam aksine bende de uykusuzluk sorunu olduğundan şikayetlendim. Hay şikayetlenmez olaydım! "
"Bak, sana bir fikir vereceğim ama ister yap, ister yapma" dedi.
Hemen söyle nedir diye atladım. Sanki ip atlıyorum... İnsan bir şey duyduğunda önce durup, dinlemeli... hatta cam kulağı ile değil, kulak zarı ile dinlemeli. Ne gezeeer! ...
"Bir gün içinde tam beş litre su iç. Ardından da bir kilo haşlanmış patates ye. İnan uykusuzluğu şak diye kesecek!."
Allah Allah... Su ve patates hem de en haşlanmışından... Benimle alay mı ediyorsun, diye soracak oldum. Lafı ağzıma bandajlayıp devam etti. Ben heyecanlıyım ama o benden de heyecanlı idi. Tavsiyesine devam etti. Dinle beni... bu dediğimi yapıp, yapmamak sana kalmış.Ancak inan ben de sana söyleyeceğim yöntemle uykusuzluğa çare buldum. Pekala başka ne lâzım " dediğimde ;
hiiiç! sadece bunlar ama birşey daha var ki onu da yapmazsın sanırım. " dedi ya... işte o an zıvanadan çıktım.
Sen ne yapmaya çalışıyorsun ha!? Aklımı almaya mı geldin, git işine ya!Kendine başka uğraş bul ! diye haykırıverdim. Haykırdım haykırmasına fakat aniden ayağa kalktı. Kapıya doğru yürürken ardına bakmadan bana şöyle dedi...
"Hadi gene iyisin bu iyiliğimi unutma sakın. Yarın bana teefon aç ve gecenin nasıl geçtiğini anlat. Çat! kapıyı suratıma çarpıp gitti. Kal gelmiş gibi bir kaç dakika antrede öylece durdum. Sonra mutfağa gidip, buzdolabını açtım. İçinde neler yoktu ki... Yok az kalır, neler vardı bir bilseniz, reçeller, meşrubatlar, tereyağı, kaymak, tulum peyniri vs. İçim gidiyordu, elimi reçel kavanozuna uzattım. Ancak, parmaklarıma kramp girmiş gibi hemen çekiverdim.İşaret parmağım dudaklarımın arasında sıkışmış bir halde iken, dolabın kapısına bir tekme savurup, kapattım. Kapı mı çalıyor acaba... bir zil sesi geliyor ama... Yoo, çalar saati kurmuştum. Evet evet saat zili çalıyormuş. Gözlerimi açıp baktım. Saat tam 19:30 ve ben ohh çekip, yataktan fırladım.Rüyamda gördüklerimden etkilenmiş olacağım ki, doğruca mutfağa yöneldim. Buzdolabının kapısını açar açmaz bağırdım. Olamaaaz!
Olamaz yaa... bom boş bir dolap... Kahretsiiin!
Bu yüzden kabusları hiç sevmem.
__Uzundur geceleri eğer yalnızsan beklerken sevgiliyi. Uzak olsa da nefesini duyarsın anıların. Beyninde bir tıkırtı olsun istersin. Bomboş odaların içinde böcekler tırtıklamalı elbiseleri yeter ki ses versin biri ya da birilerinin benzerleri...
Kulakların boşuna bekler duymak istediğini nafile... Sessizlikte akarken zamansız düş selleri anlarsın ki saatler bile aldatırmış bekleyenleri .Seni seviyorum diyerek haykıran bencil sevgili başka kollara kucak açmıştır da sen hala avutursun zavallı benliğini...
Vakit göçe durmuştur. Unutulmuşsundur giden tarafından. Zamana yenilir düşersin aklın istasyonundan , üstelik başkalarına göre delisindir. Dönmez yine de aşkın akıllı geçinen sevgilisi...
Bir buse kalmıştır dudaklarında ayrılığın son dokunuşudur aslında... Islak ve bedensiz yaşlar sıyrılır yağmurlar bulutlardan boşalıyordur adeta... Her evin ışıkları akşama yelpaze olurken, senin ev zift karasına bürünür... Komşularının açılıp kapanan kapıları, çocukların anne ... Baba! diyen nazlı ve şımarık sesleri senin kulaklarında hüzünlü bir şarkı olarak çalar durur. Yemek vakti masaya senden önce keder oturur. Afiyet olsun bile demez...
Sinsidir ve çaktırmadan açacaktır bir şişe şaraptan önce zehirli içeceği. Sen ikram edemezsin bir kedere neşeyi. Zaten etsen de istemez ki kendisi bile dertli... Dolar gözlerin kadeh niyetine boşaltırsın salya sümük bulaşığı gözyaşlarını...
Her zamanki gibi masa pembe çiçekli örtüyle kaplanmış , üzerinde sana eşlik eden ; beyaz poplinden peçete, bir çift mor mum... Uslu çocuklar gibi, konuşmadan seni izliyordur hepsi. Çatal, bıçak ise yüreğinde akan kanı keser hafif bir gürültü duyunca ... Belli belirsiz bakarsın korkarsın çünkü yalnızsındır.Ya beni öldürürlerse di... Kalkıp ışığı yakmak istersin titrek ellerinle. Mum süzülür gölgesiyle tavana uzaklaşırken büyürsün duvarda. Nihayet uykulu zaman sallar beşiğini kirpiklerinin arasında bir çift göz bebeği kapanmaya başlar...
Giymek istemezsin dantelli geceliğini... Terliklerinden başlarsın çıkartmaya üzerindekileri.Ayağındaki sıkmıştır. Sanki yabancı evmiş gibi bütün gün çekinerek çıkartmamışsındır.Aslında "bir gelen olur belki"diye umutlanmışsındır da kendine bile söylememişsindir içindekileri... Banyoya girdiğinde sarı havluyu alıp silkelersin, ne var sanki toz mu bulacaksın ki? Tek başına bir ev de titizliğin seni sever sen de onu. Hep düzenlisindir.Konuşurken içindeki ile hayat zaten bozuk ve kirli . Yaşadığım yuva temiz kalsın bari dersin... Dişlerini fırçalarsın günde beş kere . Kendini unuttuğunda bile fırçalarken bulursun otuz iki tane misafiri. Her şey gibi bedenin de temiz olmalı ...Belki ... Belki ölüm gelir diye aniden... Sadece akşamları çıkarsın balkona az bir şey seyredersin geceyi ve onun üzerinde gezinen cicili bicili, gümüş elbiseli kraliçeleri...
Gökyüzü sınırsız ve yeryüzüyle kavuşumsuz ülkedir. Seversin sevgilini sever gibi.ve nihayet bir rüzgar gelir eser omuzlarına konmuş dost eli gibi. Sararsın iki kolunla bedenini... Boynun eğilir, ruhun incelir iplik gibi... Kapatırsın kapısını balkonun yatağına uzanır içini çekersin derininden ta, uzağına...
Ve gözlerini yumar mırıldanırsın senle kalana.
"Tanrım sen rahatlık ver tüm dünyaya..."
Yine her zaman ki gibi sıradan bir gün. Ellerim ceplerimde sokakta yürüyorum. Derken bizim mahallenin hanım hanımcık kızlarından Hatice'yi gördüm. Senelerdir görmediğim kızdı Hatice.
Selamlaştık ayaküstü muhabbete başladık. Evlenmiş, birde oğlu olmuş.
Maşallah dedim yakışır sana Hatice, inşallah eşinde senin gibi iyi biridir
Şükür iyi biri ancak hayat insana her şeyde, her zaman gülmüyor işte.
Bizde Aysu için üzüntü içindeyiz. Yüreğimizde derince bir sızı oldu o bize, dedikten sonra gözleri boşluğa daldı Hatice'nin derince
Aysu Ah güzel Aysu! ne yapıyordu şimdilerde
Sevmiştim bir zamanlar Aysu'yu o beni sevmese de
Oturduk bir pastanenin bahçesine çay söyledim Hatice'ye.
İçim içimi yiyordu ne olmuştu Aysu'ya
Zavallı kardeşim dedi Hatice.
Hani bilir misin? Bekir vardı bizim mahallede Ayşe ile evlenen Boşandılar
1 sene geçmemişti ki, üstünden bizim kızla konuşmaya başladılar.
Sevmiş bizim kız bu adamı, Hiç bir şey görmedi gözü.
Sevdim diyordu abla sevdim gönülden, Aşık oldum diyordu da başka bir şey söylemiyordu Aysu.
Yapma dedik, o sana uygun biri değil, hem iyi biri olsa bırakır mıydı Ayşe.
Yok. Dinlemedi bile bizi Gitti burnunun dikine
Eeeee sonra diyebildim Sevmişse evlenselerdi ya!..
Ah dedi Hatice içinden binlerce ah bir anda çıkar gibi
Bizimki onu gerçekten sevmiş ancak adam oynamış bizimkiyle, sevmemiş bile
Gönül eğlendirmiş şerefsiz Aysu ile.
Bizim kız tatlı hayallerdeyken, Bekir'in nişanlandığını öğrenmiş birinden.
İnanmadı önceleri yalan dedi, ancak düşünceliydi hali.
Verdim eline telefonu ara sor dedim. Gerçek Bekir'de, sorda öğren.
Aradı Aysu zor bela, nişanlanmışsın dedi öylemi?
Öyle olsa ne olacak olmasa ne olacak demiş sadece
Yani seni ne ilgilendirir der gibi.
Hiç sadece sordum işte,
Nasıl hazırlamıştı kendini hayır yok böyle bir şey demesine
Dili tutulmuştu, konuşamadı bile zavallı kardeşim, dedi ve gözleri yerde devam etti Nüfuslu bir ailenin kızıymış alacağı zavallıda dedi ve sustu Hatice.
Ha bildim şu bizim asalak Bekir. O Ayşe ile de çıkarı için evlenmişti zaten diyiverdim birden sessizce. Daha bir sessizlik oldu, ortalık buz kesti o anda sanki.
Çok kısa süren bir aradan sonra konuşmaya tekrar başladık.
Sonra Aysu'ya düğün davetiyesini göndermiş, biraz daha öl dercesine dedi Hatice.
Yuh!... dedim içimden. Bu kadarı da fazla be.
Ölmedi ama sol yanına inme indi kardeşimin ölmekten beter oldu adeta.
Şimdi sol yanı, eli, kolu bacağı tutmuyor hala diye devam etti Hatice.
Bu ne hainlik, gaddarlık ve kahpelik böyle diye söylendim, yüreğim kabarmıştı benimde Ulan dedim, bu kadar seni seven birine böylesi rezilce davranılır mı be!...
Erkekliğe yakışır mı Şerefsiz demek geldi içimden o anda.
Ağlamaya başladı Hatice, çantasından çıkardığı mendille gözlerini silerken, devam etti. Şimdi annem öldüğünden beri benle kalıyor, yaklaşık 6, 7 ay oldu. Hala aynı..
Arkadaşlarının kimisi gelip konuşuyor, ziyaret ediyorlardı ama umurunda bile değildi.
Bir tanesi; biliyor musun? unut şu adiyi sen burada bu haldeyken o birde bebek sahibi olacak, topla kendini demesin mi o günden sonra Aysu hepten kitledi kendini Daha ne kimse ile konuşuyor nede gülümsüyordu. Bana bile böyle artık, çok üzülüyorum çok diyor bir yandan da akan göz yaşlarını siliyordu Hatice.
Hem huzur bulsun hem de iletişim kurayım diye ona arkadaşlarının gönderdiği maillerini okuyordum akşamdan akşama . Bir gün baktım Bekir de mail yollamış, gayet masumane hatır sorar gibi Bende ona mesaj yazdım. Yollama dedim, gerek yok her şeyi sen bitirmedin mi.? Mahvetmedin mi?... Rahat bırak artık rahat bırak kullandığın yetmedi mi? Daha ne istiyorsun ki..
Beni Aysu sanmış tekrar mail yollamıştı.
Ben seni unutamadım, silemedim gönlümden sen benim gülümsün buna benzer saçmalıklar işte. Tabi söylemedim Aysu'ya dedi Hatice. Böylesi adi bir durumda kardeşimden çok o bebek bekleyen zavallıya acırım zaten Oda kime ne kötülük etmişti ki, evlendi Bekir gibi bir serseriyle kim bilir.? Neyse bana müsaade dedi ve gitti Hatice
Öfkeliydi yüreğim, her ne kadar beni sevmese de, Aysu'yu seven yüreğim dayanamadı. Kalkıp her zaman mahallenin gençlerinin takıldığı kahveye gittim. Sordum kahveciye şu bizim İbrahim amcanın oğlu Bekir geliyor mu yine. Kahveci haaaa. Şu Bekir aslında o Bekir değil, tam Tekir. Dört ayağının üstüne düştü şerefsiz, kapak attı zengin eve Yok dedi bir başkası ne Tekir'i kardeşim adamın anasından emdiği sütü burnundan getiriyorlarmış. Ailede hiç kimsenin yanında itibarı yok damat beyin Herkes serseri, soytarı diyip duruyormuş ismine zorla işte damat odlumu oldu Ayşe'ye yaptığından sonra bu az bile o rezile demesin mi?.... Daha bir şey soramadım öylemi diye bildim sadece Çıktım dışarı kahveden
Sonra bir banka oturup denize diktim gözlerimi Ta uzaklara baktım
Vay be dedim kendi kendime Benim seven gönlümü Aysu dürüstçe red etti, başına ne haller geldi Birde böylesi hokkabazlıklar yapan birine nasıl ulaşacak acaba İlahi Adalet. Ufak ufak hatırını sormaya başlamış bile, duyduklarımı düşününce
Ancak bilmeli herkes bilmeli ki, seven yüreklerle oyun olmaz.
Bilmeli ki, HAK TOKADIN SESİ OLMAZ VURDUMU İFLAH OLUNMAZ.
Ve ben hala
Attığım her adımda
Yollarım sana bağlandı
Hasretlikti adı,
Gözyaşlarımla ıslandı...
Yalnız sen varsın...
Nerdesin sen sevdiğim
Yollarına gül eklediğim,
Canımdan yoluna can bildiğim
Hoş çakal diyen senmisin...
Gitme...
Biraz daha kal rüyalarımda
Yaralı yüreğim sensiz
Gitme gülüm
Mutlu olsanda bensiz...
Suçluyduk dilimizde...
Belki bende hata yaptım
Sözlerimle seni yıprattım
Seni sevdim , biran pişman olmadım
Ellerimi açıp ALLAHA yalvardım
Kaderim ol diye adaklar adadım...
Son...
Ermeden daha muradıma
Koyacaksam başımı ,yarsız yastığa
Belki şimdi ,belki asla
Varolmaksa sensiz dünyada
Ölüm çizilsin alnıma,yaşamak haram bana...
BURALARDA SABAH OLMADAN,VAR GİT YOLCU KENDİ YOLUNA GÜN IŞIMADAN.
Tıbbı terimlerin bazılarını söylemekte çok zorlanıyorum ve hastaya bakıp teşhisi söylemek yerine, "hiç de iyi görünmüyorsunuz" demek istiyorum.
PATROCK DEMPSEY - GREY'S ANATOMY
Aydınlanmış olmak, tümüyle ışık olmaktır; Tümüyle ışık olan birinin bilgesi olmaz, karanlık yanları olmaz, korkuları, öfkeleri, güceniklikleri ve sınırları olmaz.
ROBIN SHARMA
Nereye tükezlersen, hazinen orta yatıyordur.
JOSEPH CAMPPELL
En büyük olgunluklar, en büyük zorlukları ararken gelir.
ROBIN SHARMA
Öğrenmenin en iyi yola öğretmektir.
ROBIN SHARMA
Nereye gideceğini bilmiyorsan, herhangi bir yol seni oraya götürür.
ANONİM
Bir felsefen yoksa, bir gün kendini ölüm döşeğinde, tüm hayatın bir yalan olup olmadığını merak ederken bulabilirsin. ROBIN SHARMA
Yola rehbersiz çıkan, iki günlük yolu yüz yılda alır.
MEVLANA
Bir insanın yaşayabileceği en büyük pişmanlık ömrünün sonuna vardığında rüyalarını yaşamamış olduğunu görmektir. ROBIN SHARMA
Hayatta tek başarısızlık vardır o da denememektir.
ROBIN SHARMA
Geçmiş bir mezardır, hayatını mezarda yaşamanın anlamı yok. Her seon, yeni bir başlangıcın işaretidir. Ya da başka bir ifadeyle, gözünü dikiz aynasından ayırmazsan, hayatın hiç ilerleyemez. ROBIN SHARMA
Bilge insanların ruhları varoluşlarının geleceğine bakar; tüm düşünceleri edebiyette yoğunlaşır. ROBIN SHARMA
Mantıklı adam kendini dünyaya uydurur; mantıksız adam dünyayı kendine uydurmaya çalışır. Bu nedenle tüm ilerlemeler mantıksız adama bağlıdır.
GEORGE BERNARD SHAW
Hayat ip üstündedir, gerisi hep beklemektir.
İP CAMBAZI - PAPA WALLENVA
Savaşçı olalım ya da olmayalım hepimizin karşısına zaman zaman bir fırsat çıkar. Sıradan insanla bir savaşçı arasındaki fark, savaşçının bana fark etmesi, hep uyanık kalacak bilinçli bir şekilde olması, o küçük fırsat belirdiği anda onu kapabilmesidir.
CARLOS CASTANEDA
Çocukluk cennetin kutsanmasını almıştır. Çünkü hayatın zulümleri arasına bir cennet parçası getirir. Her gün gerçeklerin binlerce doğum, şekillenmiş tabiatımıza karşı mücadelerimizde kullanabileceğimiz yeni bir mahsumiyet ve mutlak saflık getirir.
HENRİ AMIEL
Yapabileceğin en iyi şeyi kendinle olan ilişkin üzerinde çalışmaktır.
ROBIN SHARMA
Her insanın içinde uyuyan bir dev vardır. O dev uyanınca mucizeler başlar.
FREDERICK FAUST
Rüyalar ruhun dilidir.
ANONİM
Herkes kendi kendinden menmun olsaydı; kahramanlar olmazdı.
MARK TWAIN
İnsanların sahip olduğu bilgi sınır olarak gelmeye devam edilir mi? İnsan bilgisinin bir sınırı olmak gerekir, zira bilginin depolandığı, yer olan insan beyninin sınırları vardır. İnsanlığın sahip olabileceği bilgi hazinesinin durmadan genişlemeye devam etmesi beklenemez. BERTRAND RUSSELL
"Edebiyat yapma" diyenler, edebiyatı küçümseyen ve edebiyatı bilmeyenlerdir.
SERVER
Bizim daha iyi ya da daha kötü oluşumuza göre, dünya da daha iyi ya da daha kötü olacaktır. PAULO COELHO
Kendini ifade etmeyen bir insanın kişisel özgürlüğü olamaz.
(Ermiş, Sörfçü, Patron) ROBIN SHARMA
Ruh, bir başkasının hayatında başarılı olmaktansa, kendi hayatında başarısız olmayı tercih eder. ŞAİR DAVID WHYRE
İnsanların yaşadığı en ederin kişisel yenilgi, olabileceği kişiyle olduğu kişi arasındaki farktan kaynaklanır. ASHLEY MONTAGNE
Boş bir kafa, şeytanın çalışma odasıdır.
S.SMILES
Başına bir yığın çorap örmek istiyorsan, hak etmeyenlere iyilik yap.
ANONİM
Bir halkın kendisiyle yüzleşmesi ancak edebiyatla olabilir.
ZÜLFÜ LİVANELİ
Barış çağında ışıldar orak ve saban bir köşede askerin korkunç silahlar pas tutar.
TIBULLUS
Kötünün haşarıya ulaşabilmesi için iyi adamın hiçbir şey yapmaması yeterlidir.
ANONİM
Hiçbir olay tek başına, bizim içimizde hiç tanımadığımız bir yabancıyı uyandıramaz. Yaşamak, yavaş yavaş doğmak demektir. ANTONINE DE SAINT - EXUPERY
Başkalarında görüp de sinirlendiğimiz her şey bizi, kendimizi daha iyi anlamaya götürür.
CARL JUNG
Aranmaktan vazgeçmemeliyiz. Bütün araştırmalarımızın sonu, başladığımız yere dönmek ve o yeri ilk kez tanımak olacak. T.S.ELIOT
Çoğu insan öldüğünde, müziği içinde kalmış olur.
THOREAU
Bir adam yanındakilere uymuyorsa, belki de o farklı bir davulcuyu dinliyordur. Bırakın duyduğu müziğe yönelsin, ölçüsü ne kadar farklı ve uzakta olursa olsun. THOREAU
Yaşam derin tatmin nesneleri biriktirmekle değil kendimizi hayata geçirmede yaşanır.
(Aile Bilgeliği) ROBIN SHARMA
Bu yüzden hayatta daha fazlasına sahip olmaya çabalamaktan vazgeç ve hayat için daha fazlası olmaya çalış. Sonsuz mutluluğun yattığı yer burasıdır.
(Aile Bilgeliği) ROBIN SHARMA
Hayatın amacı aslında amacın hayatıdır. Ancak diğer insanlara gerçek değerler katan bir pozisyonda olabilmek için ve dünyaya elinden gelen en iyi şekilde katkı sağlamak için önce bir insan olarak kim olduğunu anlamam lazım.(Aile Bilgeliği) ROBIN SHARMA
Araştırmaya asla ara vermemeliyiz. Bütün araştırmalarımızın sonu başlangıç noktamıza varmak ve o yeri ilk kez bilmek olacaktır. T.S.ELİOT
Ruh zihinsel bir fotoğraf olmadan asla düşünemez.
ARISTOTELES
Eğer nereye gideceğinizi bilmiyorsanız, oraya nasıl gittiğinizin bir önemi yoktur.
ANONİM
Eğer hayattan istediğinizi alamadıysanız, elde ettiğiniz kadarıyla yetinmeye mecbursunuz. BERNARD SHAW
Yeterince gözünüzü karartırsanız, hayatta istediğiniz her şeye sahip olabilirsiniz. Bir şeyi teninizden dışarı fırlatacak kadar çok istemelisiniz ki, arzunuz dünyayı yaratan enerjiyle birleştirin. SHEILA GRAHAM
Beni özgürleştiren fikri keşfettim. Böyle bir şeyi bilinçli olarak arıyor değildim. Farklı bir alanda bir araştırmayla meşguldüm. Okumakta olduğum kitapta rastladığım bir cümle o kadar aydınlatıcıydı ki, o bir tek cümlenin öne sürdüğü tüm fikirler üzerinde düşünmek için kitabı kenara koydum. Kitabı tekrar elime aldığımda, artık farklı bir insandım.
DOROTHEA BRANDE
Bir insan, ona eşlik eden dostlarının akıl kapasitesine göre değerlendirilir.
THOMAS BAILEY ALDRICH
Tek bir hayat yaşayacağımI sanıyorum. Bu yüzden, eğer gösterebileceğim sefkat, herhangi bir yoldaşım için yapabileceğim bir iyilik varsa bunu şimdi yapayım; erteleyip ihmal etmeyeyim. Çünkü bu yoldan bir daha geçmeyeceğim. WILLIAN PENN
Bir tırtılın üzerine basan, bir kırlangıç öldürmüş demektir.
ERICK G.WICKENBURG