1sidelya

1sidelya

Üye
18.05.2009
Binbaşı
39.617
Hakkında

  • Yurdumuzda entel tipli, elinde ya da cebinde çoğu kez okumadığı gazete olan ve bir sohbete katıldığında fikir ve düşüncesini açıklamak için ağzını açtığında ilk sözcükleri, "Biz aydınlar," olan bir kesim, bu sıfatı adeta kendi tekellerine almışlardır.

    Bu tip yurdum aydını:

    —Türkiye'yi karmaşalığa götürecek her türlü ithal fikir ve ideolojinin ilk temsilcisinin piyonudur.

    —Toplumun örf, adet ve geleneklerini benimsemezler; karşıdırlar.

    —Batı'yı sömürgecilikle suçlar ama çağdaş olmak adına(!) Batılı gibi yaşamayı sever, hatta tarzın öncülüğünü, modelliğini yapar.

    —Özünü kavramadığı fikre karşı fikirlere fikir ve düşüncesiyle değil, hakaret ya da saldırıyla cevap verir.

    —Laikliğin inanç özgürlüğü olduğunu düşünemez bile, dinî inançların her türüne laiklik adına(!) karşıdır.

    —Onun için, bunu düşündüğünün kendisi farkında değildir sözde, kadın, cinsel objedir; cinselliğini gizleyemez.

    —vs.

    Bu tür aydınların çoğunlukta olduğu laik, Cumhuriyetçi İzmir İlimizde yaz sezonu
    tesettürlü mayo ile denize giren bir bayan öğretmen, çağdaşlığı çıplaklık olarak kabullenmiş piyon bir bayan tarafından çocuklarının gözü önünde:

    "-Örümcekler. Utanmıyor musun denizi kirletmeye? Atatürk cumhuriyetini kirletiyorsunuz!" denilerek hakarete uğruyor ve saldırgan bayan, bununla da yetinmeyip, tesettürlü mayo giyen öğretmeni denizden kıyıya sürüklüyor.

    Bu olaya medyanın çoğunluğu sessiz kaldı.


    Amaaa;

    İstanbul'da bir galeri açılışına katılan davetliler alkollü kokteyllerini yudumladıktan sonra hava almak için dışarı çıkıyor ve galeri önünden geçmekte olan tesettürlü bir bayana:

    "- Bu çağda böyle kıyafet mi olur," diye, sözlü tacizde bulunuyorlar.

    Daha sonra da galeride bulunan kişilere saldırıda bulunuluyor.

    Bu saldırı ile ilgili olarak Nazım Hikmet Richard Dikbaş , basın açıklamasında bulunuyor:

    "- İçki içildiği bilgisini biz ön plana çıkarmadık. Herkes bilir ki, dünyanın her yerinde sergi ve galeri açılışlarında içki içilir. Oradaki sanatsever kalabalık içki içse de bu taşkınlık yaratacak bir eylem değildir. Zaten konunun içki ile ilgili olduğunu sanmıyoruz çünkü attıkları sloganlarda 'Geldiğiniz yere girin, içeri girin' diyorlardı. Doğrudan saldırdılar, bir tartışma yaşanmadı" dedi.

    Ve bu olay medyada hayli yandaş buldu ve sanırım daha manşetleri süsleyecektir.

    Bu tür olaylardan dolayı ben, yurdumuzda aydın olmaktan imtina ediyorum.

    Yüksel ÖNAÇAN
#14.03.2011 13:54 0 0 0
  • Çocukluğumun 50'li yıllarında arkadaşlarımla bayram sabahları karşılaştığımızda, birbirimizi ilk defa görüyormuşuz gibi süzerdik. Çünkü kılık-kıyafetimiz her zamankinden farklı olurdu.

    Olur-olmaz zamanlarda ayakkabıymış, elbiseymiş alınmaz, mutlaka bir bayram beklenirdi. Varlıklı veya yoksul, hiç farketmezdi.

    Kazara ağaca, toprağa sürtünmekten dizleri, arkası yırtılmış pantolonlar ya evde, ya terzide yamanırdı. Kumaşın rengi ne olursa olsun, terzinin vurduğu süvarilik mutlaka siyah olurdu.

    Yeni bir ayakkabı, bir elbise bayram gecesi uykumuzu kaçırır, içimizi büyük bir mutluluk kaplardı. Her halde bundan olsa gerek, biz çocuklar için bayram çok anlamlıydı...

    İşte o yıllarda, nadiren de olsa yere düşürdüğümüz ekmek kırıntısını alır, öper; kurt-kuş yesin düşüncesiyle yüksekçe bir yere koyardık. Görmemezliğe gelir, geçip-gidersek büyük günaha gireceğimize candan inanırdık. O günün çocukları, buna hâlâ inanırız. Ama daha geniş bir kavramla...

    Şimdi, -ekmeği çöpe atmak yanlıştır- sözcükleri doğru olanın yapılması için yeterli olmuyor. Senede milyarlarca dolarlık buğday ürünü, kurda kuşa nasip olmadan çöpe gidiyor.

    Bu dini yönden günahtır. Dinimizde günah, yanlışı yapmaktır.
    Sosyal yönden de savurganlık, emeğe saygısızlıktır.

    Sevap ile günahın karşılığına, doğru ile yanlış sözcüklerini detaylı bir şekilde çocuklarımıza kavratmaya çalıştık. Sokak köpeklerinin bile yiyemeyeceği kadar çok ekmek, börek, pasta, çörek çöp teknelerini doldurduğuna göre bizler başarılı olamamışız.

    Büyüklerimiz bize, "-Günah" veya "-Sevap" dedi mi, bizler yanlışı yapmaz, doğru olanı yapardık. Neden, niçin sorularını sormaz, cevabını birazcık büyüyünce kendimiz bulur, kavrardık.

    Acaba, açlıkta terbiye olunca mı emeğe ve ekmeğe saygılı olmayı öğrenecek, savurganlıktan vazgeçeceğiz. Hoş; o zaman zaten savurtturulacak bir şeyimiz kalmamış olacak.

    Yüksel ÖNAÇAN
#14.03.2011 13:46 0 0 0
  • Konu: Çerçici
    Çerçiciiiiiii!"

    Oyunumuz ne kadar çekişmeli olursa olsun, bırakır, sesin geldiği tarafa bakardık. Başındaki soluk kasketini sarı bir mendille kulağıyla birlikte başına bağlamış, sırtında yamalı bir asker paltosuyla Piçoğlan, sanki dünya yıkılmış da o altında kalmış, ya da yerde altın bulacakmış gibi hep başı önünde yürüyen eşeğiyle birlikte gözümüze girer, dil, diş ve damağımızın uyuyan zevkini uyandırırdı.

    Zaten o sesle birlikte her birimiz bir yumurta, yün kırpıntısı ya da topağı, bir yırtık yün çorap nasıl temin edeceğimizi otomatikman düşündüğümüzden onu düşünecek zamanımız olmazdı. O, önündeki kulağı sarkık eşeğine 'duh' demiş, eşek de yıllar yılı aynı tempoyla ağır ağır yürür, 'çüş' deyince de durur olmuştu.
    "- Yün kırığıyla, yumurtaylaaaaa!"

    Aramızdan üç-beş kişi bir yerlere koşardı. Döndüklerinde ellerinde eski, genelde topuk ve parmak uçları yırtık bir yün çorap, bir yumurta, köylünün pazara satmak için getirdiği koyunlardan koparılabilmiş bir sıkımlık yün, anasını ikna edebilmişlerin ellerindeki çinko tas ya da tabaklarda bulgur olurdu.
    "- İğde, leblebi, keçiboynuzuuuu! İplikli, halkalı şekeeeeeeeeeer!"
    Hepimiz eşeğin üzerini kapatmış heybelere koşardık.

    Elinde malı olan bir süre ne alacağının kararsızlığıyla bekler, sonra elindekini Piçoğlan'a verir, o da kendisine göre kafasının içinde tartar ve değiş-tokuş gerçekleşirdi. Gözlerimiz Çerçicinin heybeye daldırıp çıkardığı elinde olurdu. Ölçeğinin 'bir hapaz' olduğunu bildiğimiz için, bazen ellerinin büyük olmasını dilediğimiz olurdu.

    Elinde tas ya da tabakla gelen arkadaşımız evine hiç de adil olmayan malının karşılığıyla dönerdi. Ya kırıkleblebi, ya iğde, ya da keçiboynuzu. Diğerlerinin malının karşılığında aldığı (ki; bu genelde kırıkleblebi ya da iğde olurdu,) anında paypay edilir ve gedik dişlerimiz sayesinde mideye giderdi.

    Evimizdeki bal ve pekmezi sevmediğimizi birbirimize sık sık söylerdik. İplikli şeker, domdom ya da halkalı şeker kırıkleblebiyle öyle bir giderdi ki..

    Biz yumurcakların ellerindeki mallar bitince Çerçici hiç de gür olmayan sesiyle:
    "- Ayna, tarak, makara, yumak!" diye vitrini değiştirirdi.
    Kadınlar, gençkızlar olurdu müşterileri.
    Kıyıları pörsümüş karton kutuyu açar, renk renk işleme ipliklerini gösterirdi.
    Genç kızlar aralarında fingirdeşir, bazen ipek bir mendil, bir ayna, bir de erkek tarağı alırdı. İçimizden birisi mutlaka:
    "- Aaaaa! Kıza bak, erkek tarağı alıyor," derdi. İçimizden bu işleri yakından takip eden irice birimiz, eklerdi:
    "- Yüzpara verirsen havas olduğuna götürüm."
    Kız:
    "- Get öte zevzek!"

    50'li yılların o ilk yarısında elimize geçen en küçüğü onpara, en büyüğü on kuruş olan
    harçlıklarımız elimizde ısınmadan kayar giderdi.
    On kuruşu olanın arkasına 'bi yılkı çocuk' takılır, soluğu Uzun Çarçı'da alırdık. Paralı olanımız önde, diğerleri arkada önce çarşıyı baştan aşağı hızlı adımlarla dolaşırdık. Yüzparalık dondurma külahına tüm diller sırayla uzanır, yalardı.

    Çomaali'nin bakkal dükkânının kapı girişine asılmış iplikli şekerler, kuru bamya ve urganların ziynetiymiş gibi gözümüzü kamaştırırdı. Sarı, kırmızı, yeşil, pembe, mor. Çomaali, gözünden eksik olmayan gözlüğüyle bizi karşılar, önce elimizdeki parayı alır, sonra da paramıza göre istediğimiz renkte iplikli şekerlerden sayarak verirdi. Eğer elimizdeki para yeterliyse çeşitli renklerden birer ikişer isterdik. Elimizdeki para kuruş, ya da yüzpara oldu mu dükkâna girme şansımız olmazdı. Ama beş kuruş ise Çomaali'ye vermez, o da geri geri tezgahının başına gider, biz de doluşurduk dükkana. Bizlerin gözleri leblebi şekeri, kırıkleblebi, iğde, keçiboynuzu çuvallarına, top ya da halkalı şekerlerle domdom şekerlerine uzandığında, onun gözü de hepimizin üzerinde olurdu. Onun bu göz taraması bizlerin bir şey çalacağından değil, iştahımızın ne büyük olduğuna duyduğu hayranlıktan olmalıydı. Çünkü hırsızlık diye bir kavram yoktu.
    Paralı arkadaşımız parayı uzatırken her birimiz ne alınması gerektiği konusunda hep bir ağızdan tavsiyelerde bulunduğumuzdan, bir süre eli Çomaali'nin uzatmış eline uzanmaz, havada beklerdi. Çomaali, sabırla beklerdi.
    "- Yüzparalık domdom, yüzparalık halkalı, yüzparalık iplikli şeker, bir deee, yüzparalık kırıkleblebi."
    Ve alınanlar Uzun Çarşı'yı terk etmeden, hayli zamandır sulanmış ağızlarımızda kaybolurdu.

    İlçemizin henüz kömür ve elektrikle tanışmadığı o günlerde bizler paylaşmasını seviyorduk ve çok küçük şeyler bizleri hep beraber mutlu ediyordu.

    Yüksel ÖNAÇAN

#14.03.2011 13:40 0 0 0
  • Gelincik bir horoz yakalamış.
    ___Şunu yiyeceğim ,ama bari bir neden göstereyim demiş.
    ___Gece yarısı oldumu başlarsın ötmeye,insanları uyutmazrahatsız edersin,bari seni yiyeyimde ortadan kaldırayım! demiş.
    Kurnaz horoz hemen yanıtını yapıştırı vermiş.
    Horoz
    ___İnsanları uyandırıyorsam şayet iyilikleri için,kötü amaçlı değil.Kalkıp işlerine gidiyorlar zamannı anlıyorlar .
    Bunu üzerine kıskanç mizaçlı gelincik başka bir yönden tutturmuş:
    Gelincik
    ___Ben senin ahlağınıda beğenmiyorum.Ana denmiyorsun,kızkardeş demiyorsun,bütün tavuklara sataşıyorsun.Olurmu böyle diye, sormuş.
    Horoz yine altta kalmamış:
    ___Sana ne oluyor?Efendilerim hoşnut,tavuklar bol bol yumurtluyor,diye söylenmiş.
    Gelincik iyice sinirlenmiş:
    Artık iyiden iyiye kızmaya başlamış.
    gelincik:
    ___EEEEE çok oldun artık seni gidi dil ebesi seni!!!sen her söze bir karşılık buluyorsun diye,benim karnım zilmi çalmalı deyip,horozu bir anda yiyip yutmuş.


    Bu hikayeden de anlaşılıyor ki kişinin niyeti doğuştan kötü olmaya görsün ,bir şekilde idealine muhakkat ulaşıyor,bahaneler onlar için varsa yoksa kendileri diğerlerinin ne önemi vark
    önemi onlarda.

    Klasik masallardan çıkarılmış bir ders neticesiyle

    yazan:kader oyuncusu
#14.03.2011 13:02 0 0 0
  • Konu: Kukla Kız
    Kukla Kız

    Bu gece son perde
    kapanıyor sahnenin ışıkları
    alkışlar kesildi birer birer
    tahtadan oyma sandığa girme zamanı
    oysa:
    geceleri yaşardı kuklada olsa
    canlanır dile gelirdi
    özgürdü saatlerde sınırsızca
    tek tuktkusu mutluluktu insanlara
    çocuklar çok sever di
    mutlu kılmıştı sevgileri kukla kızı
    delicesine aşıktı sevdiğine
    aksilik bu bir türlü kavuşamazdı
    tatlı bir kadının eseriydi oysa
    şekil vermiş hayat vermişti kuklaya
    sevdiğinden ayrı konuluyor ken sandıklara
    şikayetçi değildi gözleri yaşlı
    alt tarafı bir parça çaput
    iki tahta sopada olsa
    elbiseleri vardı en cicisinden
    minicik minicik gül desenlerinden
    bir insan kisvesiydi görünüşte
    güler yüzü çizilmişti işvesine
    yüreği olsada yangınlarda
    hep aynıydı kaderi
    sevgi dağıtırdı etrafına

    YAZAN:KADER OYUNCUSU
#14.03.2011 12:56 0 0 0
  • Öyle severim ki boş zamanımda dahi onu düşünürüm ona ulaşamıyorsam. Onu hayal ederim

    Yanımda iken öyle sarılırım ki sanki bir daha hic sarılmayacakmış son anlarımızmış gibi tadını cıkartırım..öyle sarılırım ki kalp atışlarını hissederim.. öyle sarılırım ki mutluluk gözyaşlarımı asla göremez asla o kadar mesafe bırakmadan sarılırım sevdiğime..

    Oysa ben sana hic sarılmadım sevgili bu yüzden sanıyorsun ki beni görmeden bilmeden tanımadan bu kadar sevemez..

    Cünkü hayat hep sana bunu öğretti hayat sende onarılmaz bir önyargı bıraktı..sırayala bu önyargıları çürütelim

    Evet seni görmedim ama ben biliyorum ki deriyi soyduğun zaman bütün insanlar aynı organa sahip

    Ve giyim kuşam boya pudra aldatıcı ve gelip gecici şeyler

    Zaten bütün insanlar güzel sen güzel bakabiliyorsan..ayrıca görerek hayatına aldığın insanların ne kadarından memnunsun? ? ?

    Evet şimdi gelelim seni tanımıyorum meselesine tanımak nasıldır ki.. sence nasıl bilmiyorum ama bence tanınmak kelimlerde gizli sonra bir insanı tanımak ondaki sana yeten kısımlarını garantiye almaksa bu senin eksikliğindir

    Birine seni seviyorum, canım gülüm dediğinde sapık muamelesi görüyorsan zaten onun sevilmeye hazır bir kalbi yoktur bak bu bile bir insanı tanımaktır

    Yada görüşelim dediğinde kacıyorsa yada ne bileyim yazdıklarını anlamıyorsa yada espirilerine gülmüyorsa o insanı tanırısın işte

    Yine hayatında tanıyarak kattığın kaç insan seni üzmüyor seni mutlu ediyor gördüğün zaman ilk heyacanını koruyabiliyorsun

    Sevmeye gelince

    Önce sevilmesini bileceksin beklentilere girmeden bekletmeden seveceksin sevileceksin masal gibi bir aşk beklersen asla olmaz beklemeden şekle sokmadan yaşarsan anı işte yakalarsın masalı..

    -

    el ele doğmadık ama

    el ele ölebiliriz

    birlikte ağlamadık ama

    birlikte gülebiliriz

    şimdi hoyrat gönüllerden kurtulma zamanı

    birlikte sevebiliriz..

    Türküler dinlerim şarkılar söylerim öyle bırkatın ki beni böyle kimsesiz..

    her türkünün bir mısrasında her şarkının nakaratında seni buluyorum

    Bütün değer yargılarıma bütün ziyan olan ömrüme inat unutamıyorum

    "bir güzelin aşığıyım erenler"

    "onun icin taşa tutar el beni"

    "gündüz hayalimde gece düşümdesin "

    işte ben böle yaşıyorum seni silip atmak ne ne mümkün senden kaçsam kendimden nasıl kaçarım

    damla damla ölsem sensiz nasıl yaşarım

    "ezelim sen oldun "

    "ahirim sensin"

    ben senden önce sevmedim sahte sevgilere kanmadım laf olsun diye yaşamadım bunca yıl seni bekledim sadece

    sen ezelimdeyken haberin olmadı ama inan ahirim sensin.. ben bu yalan ve kısa dünyada ne yapayım ben seni ebedi dünyada istiyorum belki burada benim olmayacaksın ama ben seni orada istiyorum. yüce mevlam bana bunu cok görmeyecektir o biliyor ki ben seni cok sevdim.

    Bende onun adaletini seviyorum.


    YAZAN:KADER OYUNCUSU
#14.03.2011 12:48 0 0 0
  • Çerden çöpten odun olmaz!
    KONYA ATASÖZÜ
    Çoban bir kilo kıl, reçber bir kağnı saman yer.
    DENİZLİ ATASÖZÜ
    Dağ deyip de dangırdama, dağında kulağı var.
    ORDU - SAMSUN - TOKAT - SİVAS ATASÖZÜ
    Değme bana, değmeyim sana.
    GAZİANTEP ATASÖZÜ
    Küçük bir çocukken annem banaşöyle demişti. "Eğer asker olursan general olacaksın, rahip olusan papalığa yükseleceksin". Ama ben ressam oldum ve Picasso olarak kaldım. PAPLO PİCASSO
    Canım firavundan da bıktıi zulmünden de. İnsanoğlu Musa'nın gözündeki nuru istiyorum ben. İKBAL
    Yaşam yüreğin iki vuruşu arasındaki süredir. Unutma!
    MUSTAFA K. GERÇEKER
    Mutluluğun ne olduğunu bildiğini söyleyen kimse onu muhtemelen kaybetmiştir.
    MAURICE MAETERLINGI
    Her şeyin yenisi, dostun eskisi.
    ATASÖZÜ
    Mucizeler çoktur; ancak hiçbiri insan kadar olağanüstü değildir.
    SOPHOKLES
    Başkalarına öfelenip durmanın tek bir kişiye zararı vardır. Kendine!
    ANONİM
    Hayatta en büyük mutluluk sevildiğinize inanmaktır.
    VICTOR HUGO
    Kitaplarını yoldaşın bil, sandıkların ve rafların senin keyifli alanların, bahçelerin olsun.
    JUDAH IBN - TIBBON
    Bir kitapta okuduğun bir fikir hayatını değiştirme gücüne sahiptir.
    (Ermiş, Sörfçü ve Patron) ROBIN SHARMA
    İnsanın okuyabileceğinden daha fazla kitap satın alması, ruhun sonsuzluğa uzayışından başka bir şey değildir; bizi yok olup giden hayvanlardan üstün yapan tek şey bu tutkudur. EDVARD NORTON
    Yaşamı kumara çeviren anlayış; kazansa bile, kumarda geçirdiği süre ihmal ettiklerini kaybetmiştir. SERVER
    Yaşamak asla üzücü değildir ama yaşlı olduğunu hissetmek üzücüdür.
    KENNY ROGERS
    Çocuklarını yetiştirirken kendi nesillerini yetiştirirsin.
    (Aile Bilgeliği) ROBIN SHARMA
    Ben çocuklara sağlıklı bir sanat sevgisi aşılamanın ve onları insanlığın en büyük yaratımlarıyla elimden geldiğince karşı karşıya getirmenin önemli olduğunu hissediyordum. (Aile Bilgeliği) ROBIN SHARMA
    Zengin bir yürek olmadan, zenginlik çirkin bir dilenciliktir.
    EMERSON
    Çoğu insan zamanının büyük bölümünü güçlerini geliştirmek yerine zayıflıklarına odaklanarak geçirirler. Ve bunun sonucu olarak da çoğu insan keşfetmekle sorumlu oldukları büyüklükleriyle asla bağlantıya geçemezler. (Aile Bilgeliği) ROBIN SHARMA
    Yeteneklerinin, evrenin ihtiyacını karşıladığı nokta Tanrı'nın olmanı istediği noktadır.
    ALBERT SCHWEITZER
    Henüz yontulmamış bir mermer büyük bir sanatçının her düşüncesinin formunu kapsar.
    MICHELANGELO

    Kaza için hayatın sonu olarak görünen şeyi ustalar kelebek olarak görür.
    RICHARD BACH
    Rüyalarınızın yolu ancak bir ayağınız edebiyete, ötekisi sarsılan toprağa basmışkan bulunabilir. RICK TARQUINIO
    Acı duymadam, bilinçlenme olmaz.
    CARL JUNG
    Ne kadar ileri gidebileceğini ancak çok uzağa gitmeye cesaret edenler keşfeder.
    T.S.ELIOT
    Hayat kişinin cesaretine göre genişler ya da daralır.
    ANAIS NIN
    Bir insan, hayatın bitmiş derse inanmayın. Hayat onu bitirmiştir.
    OSCAR WILDE
    Hayatı anlamanın en temel kurallarından biri, "Bugün son günün olsaydı nesıl geçirirdim" sorusuna verilecek yanıttır. ANONİM
    Sakladığın bir sır senin eserindir. Açığa vurursan sen onun esiri olursun.
    HALİFE ALİ
    Ben bir ağacı, bir insandan daha çok severim.
    BEETHOVEN

    .................................................


    Gülersu
#14.03.2011 12:45 0 0 0
  • Doğru kacanın doğru dumanı çıkar!
    MALATYA ATASÖZÜ
    Diken battığı yerden çıkar!
    ORDU ATASÖZÜ
    Dibini görmediğin kuyuya taş atma!
    UŞAK ATASÖZÜ
    Dert saklayanda kalır.
    NİKSAR - TOKAT ATASÖZÜ
    Denize köprü atılmaz!
    MUĞLA ATASÖZÜ
    Deliyle ölü sahibinindir.
    EĞRİDİR - İSPARTA ATASÖZÜ
    Davar yüz oluncaya kadar poteki bin olur.
    BOLU ATASÖZÜ
    İnsan, ancak oyun oynayan bir çocuğun ciddiyetine ulaştığında kendisi olabilmeye çok yaklaşmıştır. HERACLITUS
    Marangozlar ahşaba şekil verir. Ok ve yay ustaları onları büker.
    BUDA
    Yıldızların gizemini çözen, ayak basılmamış topraklara yelken açan ya da insan ruhunda yeni yeni cennetler keşfederler asla karamsar olmamıştır. HELEN KELLER
    Başkalarına üstün olmanın soylu bir tarafı yoktur. Gerçek soyluluk eski benliğinizden üstün olmamızdır. KIZILDERELİ SÖZÜ
    Kendi inancına göre yaşamayan inanmayandır.
    THOMAS FULLER
    Kendimizi rakiplerimizin yerine koyup onların durdukları noktayı anlasaydık, dünyadaki ıstırap ve yanlış anlamaların dörtte üçü yok olurdu. MAHATMA GANDHI
    İnsanlara olmaları beklenen biriymiş gibi davranarak olabilecekleri kişi olmalarına yardım edin. GOETHE
    Hayatımı ve düşüncelerimi, bütün dünya bir şey görüp başka bir şey okuyacakmış gibi idare edeceğim. SENECA
    İnsan hayatının bir bölümünde bir yanlış yapmakla meşgulken, diğer bir alanında doğru bir şey yapamaz. Hayat bölünmez bir bütündür. MAHATMA GANDHI
    Gerçeğe saygı duyanın söylediğine herkes inanır.
    ISOKRATES
    Yalvaracaksan büyük işler için yalvar.
    AISOPOS
    Bilirken susmak, bilimezken, söylemek kadar kötüdür.
    EFLATUN
    Başarının bedeli, çalışmaya zaman ayırmaktır.
    LI CHUNG CA
    İnsan tok karnınla aç karnından daha iyi savaşır.
    KSENEPHON
    Güçlü olmanın kaynağı zaman ayırmaktır!
    J.HAMILTON
    Hiçbir saltanat sonsuza kadar sürmez.
    AISKLOYLOS
    Bugünün işi bugündür, yarın başka bir gündür!
    MUDURNU - BOLU ATASÖZÜ
    Ciğer, hepsi bir ciğer!
    MALATYA ATASÖZÜ
    Çatısız ev olmaz!
    ANKARA ATASÖZÜ


    ....................................

    Gülersu
#14.03.2011 12:42 0 0 0
  • Kaderin olsam ,doğsam güneş gibi sabahlarına.Öpsem yosun kokan ellerinden.
    Açılsam seninle mavi denizlere.Yol alsam hiç bıkmadan ,usanmadan.
    Sevincim olsan ,mutluluğumda ki tek tadım.
    Rüyam olsan gördüğüm hemde en güzelinden.Çeksem seni içime nefesim ,hayat kaynağım olsan.Baharlarında açsam envayi çeşit.
    Gül olsam tomurcuğundan.Koklayarak seyretsen ,kırmasan dalımdan.
    Umudum mutluluğum sen yazılsan alnıma.
    Kaderin bir ben olsam.Düş kurduğumda yalnızlığımla bir başına sen gelir durursun eşlik edersin bana.
    Konuşmasanda yanımda ,suskunluğun bile yeter bana.
    Ecel bile gelse o an çat kapı aralığında sen varsan her şey durur o anda

    Yağmur olsam aksam gül yüzüne
    Işık olsam düşsem gözbebeklerine
    Nasip olarak yazılsam kaderine
    Yar olsan kazınsam yüreğine

    Nefes olsam
    Nefesim desen bedeninde
    Kan olsam damarlarında
    Çoşsam ordan oraya
    Ok olsam eros gibi fırlatılsam
    Konsam sevgi bağına
    Kalbinin zindanlarında varolsam
    Ecelim gelse orda


    Mevsimlerden bahar olsam
    Soğuk esmesem rüzgarlarımda
    Kuru dal olsam,yeşertsen sulasan
    Gelin olsam ,yar diye alsan yanına
    Gül olsam sevgi bahçesinde
    Kıyamasan kopartmaya


    Sözlerin ben olsam
    Girmese yabancılar araya
    Yüreğim ateş olsa
    Sen ılımaya bıraksan
    Şair olsam elverdiğince
    Seni sayfalara taşısam
    Ellerini açtığında ALLAHA
    Duan olsam dilinde
    YARADANIM duysa kabul olsa




    YAZAN:KADER OYUNCUSU
#13.03.2011 19:36 0 0 0
  • Konu: Gurur
    Bir gurur ,insanı bu kadar mı yıkar?
    Bir hayat insanı bu kadar mı yorar?


    Sabır talı denilen dev muzice


    Bu kadar çabuk mu çatlar
    Daha yolun yarısına gelmeden


    Yetti artık dedirten dertler


    Bu kadar mı çektirir alır insanı hayattan
    Her kafana takılanda bir sır saklıdır


    Ya da takıntı yaptığın her hangi şey gibi
    Bu kadar m sömürür insanı
    Bu denli mi kahreder


    Her gece sessiz hıçkırıklara boğuldun mu?
    Bileklerini kırarcasına duvarları yumrukladın mı hiç
    Söyle insanlara :


    Her şeye ragmen ben güçlüyüm de


    Taşlar,duvarlar gibi dimdik ayaktayım de
    Asla içini dökme,sakı ağlama onların yanında


    Ne dostun,ne düşmanın karşısında


    De ki benim sinirlerim çeliktendir
    Yıpranmam kolay kolay


    Ama sakın sakın ağlama,eğme başını insanların karşısında




    yazan:KADER OYUNCUSU

#13.03.2011 19:32 0 0 0
  • Cezallahu anna muhammeden ma hüve ehlüh ne demektir
    Cezallahu anna muhammeden ma hüve ehlüh, ne demektir, böyle bir dua var mıdır? Mumsema Bu dua Kur’an’da yoktur. Manası şudur: “Allah, bizden taraf Hz. Muhammed(a.s.mk)’e layık olduğu mükâfatı versin.” Elbette samimi olarak söylenen bu sözün pek çok sevabı vardır. 70 bin tabiri kesretten kinaye olabilir. Yani bir çok melek ona sevap yazar, demektir.

    Bu ifade Hz. Peygamber(a.s.m)’e mahsus olarak kullanılan bir ifade değildir. Nitekim Hz. Ebu Bekir aynı ifadeyi Hz. Cafer için de kullanmıştır(bk. Kenzu’l-Ummal, 14/56).

    Sorudaki hadis rivayet ise, şöyledir:

    Hz. Abdullah b. Abbas anlatıyor: Hz. Peygamber şöyle buyurdu: Kim, “ cezallahu anna muhammeden ma hüve ehlüh” derse yetmiş kâtibi/meleği bin sabahta çalıştırmış olur/ona sevap yazarlar” Hadis zayıf olarak değerlendirilmiştir. (Mecmau’z-Zevaid, 10/163).
#13.03.2011 19:24 0 0 0
  • PERİ KIZI PERİHAN

    Burası bütün yorgunluğumu gideren ve alıp götüren bir ırmaktır. Önümde boğazın suları, dalgaları, geçen vapurları, gemileri; beni alıp çok uzaklara götürüp dertten tasadan kurtarırmış gibi gelir. Kabataş'ta küçük bir parktır. Yanımızda Devlet Güzel Sanatlar Akademisi. Burası benim bahçem. İstanbul gibi her gün beton yığına dönüşen bu kentte biz insanların tek bahçesi bu parklardır. Biraz bakımsız ama olsun. İsten çıkışlarda biraz yürüyüş yapar kendimi bir banka bırakıp, boğazı seyre daldığım zaman eve gittiğimde oldukça rahatlamış olurum. Bütün iş stresini alıp gider bu dalgalar.
    Yıllık iznimi kullanmasam yanacak. Mecburen almak zorundayım. Yirmi beş gün izinliyim. Tatile gidecek durumum hiç olmadığı. İstanbul gibi yerde tatile insan pek gereksinme duymuyor. Ya da ben öyleyim. Eskiden denize her yerden girebiliyordun. Hatta tehlikeli olan Sarayburnu'nda bile yüzüyorduk. Deniz kirlendi. Yazarın dediği gibi "Deniz küstü". Artık eskisi gibi fazla balıkta vermiyor. Bu kentten bir gün ayrı kaldığım zaman özlüyorum. Nefret ettiğim Kalabalığını bile özlüyorum. Sanki kalabalık olmasa İstanbul olmayacak. Nüfus sayımlarında genelde görevli olurum. Bütün İstanbul evde ben dışarıda cezalı gibi hissederim kendimi.
    Kendime bir tatil programı yaptım. Şu yukarıda Gümüşsuyu'nda oturuyorum. Sabah eşortmanlarımı giyip, Beşiktaş mı olur, Ortaköy mü olur, Bebek mi olur. Spor yapacağım. Arkasında hafif bir kahvaltı da yaparsam çok güzel olacak. Yanıma kitaplarımı alırım. Üç dört kitabı alıp dönüşümlü okurum. Yolda da gazete aldım mı? Keyfime diyecek yok. Sonra evde bir duş alıp, istirahat edip akşam yine çıkacağım.
    Planladığım gibi yaptım. Öğleden sonraları kendime bir ziyafet hazırlardım. Bir şişe şarabı alıp. Yanında da bir az meze. Oh gel keyfim gel. Tatildeyim, olacak o kadar. Beş yıldızlı otelde değilsem de, bende zevk sahibiyim. Şarap içmeye bayılıyorum. İçmesini de biliyorum. Öyle fıçılıklardan değilim. Fransız gibi içerim. Çakırkeyif olunca, mesaiyi bırakırım. Doğrusu da budur bence. Şarap içince, bir de Hayyam'dan rubailer okumanın tadını herkese öneririm.
    Bazen yönümü çevirip, Karaköy tarafına giderim. Galata köprüsünü geçip, Eminönü'nde balık ekmek yemek, her İstanbulluya nasip olmaz. Eminönü"nden saray önüne yürümek ne kadar güzeldir anlatamam. Gülhane parkında dinlenmek, denizi dinlemek, ceviz ağacı olası gelir insanın.
    Günler böyle geçerken, bir gün ceketinin cebinde gazete kâğıdına sarılı şişesiyle bir adam yanaştı. Kırkını aşmış, bekli de, ellinin üstünde idi. Yaşını belli etmeyen bir tipti. Ateş istedi. Sigara içmediğimi söylediğimde şaşırdı. Beni şarap içtiğimi görmüştü. Şaşırmakta haklı, içki içildiğinde en güzel meze sigaradır. O zevki de tattım. Ama bıraktım. Bütün sıkıntılara rağmen içmeyeceğime söz verdim. Direnmekte de başarılıyım. Bu büyük şehrin bütün sıkıntılarına rağmen ağzımı sürmedim. Adam izin isteyip yanıma oturdu. Sigara içmediğimi görünce o da vazgeçti. Derbeder bir hali vardı. Kendisinden çekinmediğimi görünce rahatlamıştı.
    Cebinden çıkardığı şişesiyle şerefe der gibi bir hareket yaptı. Yanımda ki gazete ve kitaplara bakarak, rahatsız edemiyorum ya dedi. Sıkılmıştım. Biraz ara vermek farklı bir uğraş, bir insanla sohbet iyi gelecekti. Ortak nokta arıyordum. Çok geçmedi buldum.
    - Senin şarap nedir?
    - Yudum
    - Güzel, onun kırmızısını çok severim.
    - Senin ki de fena değil.
    - Eh idare ediyor.
    - Senin derdin ne hemşerim, sen neden içiyorsun.
    - Sevdiğimden içiyorum.
    Adam yine şaşırmıştı. Dalga geçtiğimi sandı. Şöyle tepeden tırnağa bir süzdü.
    Gazeteme kitaplarıma baktı. İkna olmuş gibi sesini çıkarmadı. Kalktı, ilerde sigara içen birinden ateş istedi. Sonra yanıma gelirken suçlu gibiydi. Pardon, siz içmiyordunuz. Rahatsız olur musunuz diye soydu. Bu açık havada pek rahatsız etmez dediğimde rahatlamış, yüzüne bir tebessüm gelmişti. Sıra bende idi. Ben sordum.
    - Senin derdin nedir hemşerim. Biraz dertli gibi görünüyorsun.
    - Belli ediyor muyum?
    - Hem de nasıl.
    - Ne sen sor ne ben söyleyelim.
    - Anlat. Anlat. Belki rahatlarsın.
    Biraz çekingen bir şekilde düşündü. Yeni tanıştığı bir adama derdini dökmeyi
    tartıyordu sanırım. Sigarasında derin bir nefes çekti. Şişeden de bir fırt şarap çekti. Birde arkasında derin bir ah çekti. Anladım ki, çok görmüş, geçirmiş, çekmiş bir adamdı. Manzarayı izlediğimden anlamış olacak. Ayrıca sezgileri güçlü bir adama benziyor. Hazırlanıyor bir şeyler anlatacak bir hali var. Ve başladı.
    - Bu şehri seviyorsun, bende bu şehrin büyüsüne kapıldım. Kars'tan kalkıp, geldim. Çocukluğumdan beri buradayım. Ondört - Onbeş yaşında babam ölmüştü. Yedi sekiz çocukla kalan dul anamı, kardeşlerimi bırakıp, kaçıp geldim. Bir daha da dönmedim. Gençlikte sanki bütün İstanbul"u bana vermişlerdi. Mesleksiz adam yarı aç adamdır. Mesleğim olmadığı için simitçilikten tut da, çaycılığa, garsonluğa kadar ne iş varsa yaptım. İstanbul"a geldiğim o yıllarda gençlik raconu kabadayılığa özendim. Sık sık kavga ediyorum. Çalıştığım her işten kovuluyordum. Para kazanmak ne kadar zormuş meğer çok para kazanıp anneme kardeşlerime göndermek istiyordum. Evdeki hesap çarşıya uymuyordu. Girdiğim her işi elime yüzüme bulaştırıyordum. Bu yüzden cezaeviyle erken tanıştım.
    Sigarasından derin bir nefes daha çekti. Bir süre suskunluğa büründü. Anladım,
    Ceza evi diyince aklı oraya kaydı. Baktım üzüntüsü bir kat daha artmıştı. İstersen bırak anlatmayı diye ısrarla yeterlilik istedim.
    - Yok, seni sıkmıyorsa anlatmamda bir sakınca yok.
    - İyi anlat o zaman. Yarın da devam edebiliriz ben bir süre buralardayım.
    - Cezaevine düştüm. Ceza evi bir kurtlar sofrası. İstanbul"u bir diğer yüzü. Yaşlı bir damı dövüyorlardı. İzin vermedim vermediğim gibi orada da kavgaya girdim. Ceza evi müdürü dosyama bakmış beni çok iyi tanıyor. Odasına çağırdı. Bana baba nasihati verdi. Bu gün gibi hatırlıyorum. Oğlum sen iyi bir çocuksun, yiğitsin. Az bir suçun var, sık dişini çık. Bu ite kopuğa yakayı kaptırırsan ömür billah çıkamazsın buradan. Hasımlarımın kindar bakışları karşın dişimi sıktım. Çıkmam lazımdı. Çıkıp, iş bulup para kazanmalıydım. Annem birçok çocukla yalnız başına ne yapardı. Üç dört yıl olmuştu beş kuruş para gönderememiştim. Üstelik cezaevinde eniştemden yardım istemiştim. Eniştemde kız kardeşimim hatırına üç beş kuruşu göndermişti.
    Sonra bir süre duraksadı. Elindeki şarabı göstererek, bu meret çişimi getirdi. İzin
    ver bir su dökeyim. Benim de başka bir programı vardı. Sen işini gör, benim de işim var yarın anlatırsın. Demim boynunu bükerek olur gibi bir işaret yaptı. Yarın öğleden sonra buradayım diyerek randevu verdim. Aslında sabah sahil yolunda spor yapıyordum. Sabahta gelmesini isteyebilirdim. Adama güvenemedim. Bu kafayla sızıp geç gelebilirdi. Ertesi gün öğleden sonra benim için de bir şişe kendi şarabından almış gelmişti. Yanında bir küçük kese kağıtla kuruyemiş almış. Benimde çantamda kendim için aldığım şarap vardı. Adamın geleceğine emin değildim. Gerçi adam ilk tanışmamızda, açılıp derdini anlatıyordu. Ama olsun adamı fazla tanımıyordum. Bir bankın bir ucuna ben diğer ucuna o oturduk. Nevalelerimizi aramıza ufak bir çilingir sofrası yaptık. Ufak bir havadan sudan sonra başladı anlatmaya.
    - Cezaevinden sonra en kolay iş, inşaatlarda amelelik yapmaktı. Cezaevinde angarya ile de olsa inşaat işlerinde çalışarak zaman geçirmiştim. Birkaç inşaat işinde amelelik yaştım. Amelelik işi yatıp kalkma işini de çözüyordu. İnşaat de kalıyordum. Bu inşaat sahibinin de işine geliyordu. Parasız bekçilik. Tövbe edip kendimi işe verecek, bir daha cezaevine düşmeyecektim. Kaçıncı tövbe ise, bela gelip buluyordu. Ceza evine girmedimse de hiçbir işte dikiş tutturamadım. Para biriktirip memlekete göndermeyi bırak. Elimdeki avucumdakini ona buna dağıtıyordum. Cezaevinde bir ağabey söylemişti. "Açtan kabadayı olmaz." Derken askerliğim geldi. Zaten her yerde karşıma çıkmaya başlamıştı. Sabıkanın yananda bir de askerlik yapmamak ikinci bir eza idi. Askerliği yapıp yeni bir hayata başlamak istiyordum. Şansımdan askerliğim de İstanbul'a çıktı. Askerliğin de cezaevinden kalır yanı yoktu. Orada da kavga dövüşler. Askeri cezaevleri baktım benim askerlik bitmeyecek bir kere daha her türlü zora karşı dişimi sıkıp, terhis olup gitmeliydim. Öyle de yaptım.
    Bir yandan şarabımızı yudumluyoruz. Bir taraftan denizi seyrediyorum. Arada bir
    vapur sirenleri araya giriyorsa da, susmasını bekliyoruz. Baktım anlattıkça rahatlıyor. Anlatımı da oldukça akıcı bende dinliyordum. Bir sigara yaktı. Şarabında bir yudum aldı. Ağzını elinin tersi ile sildi. Bir taraftan da gözünün altından bana bakıyor. Hareketini ayıplıyor muyum? Sonra tekrar anlatmaya koyuluyor.
    - Bir gün böyle bir parkta oturuyorum. Yaşlıca bir kadın çiçek koparıyor. Parkın bakıcısı, kadına yapmadığını bırakmadı. Nerede ise zavallı kadını dövecek. Dayanamadım, serde kabadayılıkta var. Kalkıp gidip yakasından tuttum. Bana bak bir çiçekte bir şey çıkmaz. Ne uzatıp duruyorsun, üstelik özür de diledi. Kafamı bozma bütün çiçekleri koparır ağzına tıkarım. Adam çekip gitti. Kadın bana teşekkür etti. Sohbete başladık. Beni tanımak istiyordu. İş buldukça çalışan, işsiz güçsüz bir apartmanın bordum katında yatıp kalkan bir adamdım. Yalan söylemeyi beceremediğim için olduğu gibi anlattım. Gerçekte bu idi. Kadın, bak delikanlı ben insandan anlarım. Senin nine yaşındayım ve bir ayağım çukurda. Benimle evlen, hiç olmasa ölünce servetim senin gibi iyi bir insana kalsın. Yüzüm kızarmış pancar gibi olmuştu. Bunu yüzümün alev almasında anlamıştım. Yüzüm gözü yanıyordu. Bak Teyze dedim. Ne sen söyledin, ne de ben duydum. Dedim. Kalktım gidiyordum. Bir kartvizit uzattı. Başın sıkışınca işte adresim. Kartviziti ayıp olmasın diye aldım. Hiç okumadan cebime koydum.
    Anlatmak o kadar hoşuna gidiyordu ki; arada bir suratıma bakım nasıl bir
    tepki gösteriyorum diye bakıyor. Bende gönlünü okşamak için demek hayatının şansını teptin dedim. Evet, kendime yakıştıramadım. Dedi. Sürdürdü anlatımını.
    - Sonradan kadının verdiği kartvizite baktım. Doktormuş? Jinekolog. Allah var o an aklımı bu kadın çok kürtaj yapmıştır. Parayı da oradan vurmuştur. Diye düşündüm. Bir gün, günlerce iş aradım yok. Cepte kuruş yok. Kadının evinin önüne gittim. Beykoz da denize nazır bir yalıda oturuyordu. İçeri giremeye cesaret edemedim. Geçerken bir fırının önünden geçiyordum. Ekmek öyle koktu ki. Anlatamam. Fırına girdim, adama işsiz olduğumu söyledim. Bir ekmek verir misin? Dedim, adam hiç üstelemeden çıkarıp verdi. Soluğu bir parkta aldım. Aç kurt fırın delermiş derler ya. Bende fırından dilencilik etmiştim. Dilenince iş istemini daha onurlu bir davranış olduğunu düşünerek, kadının evine gittim. Beni iyi karşıladı. İsteğimi de olumlu karşıladı. Beykoz Paşabahçe cam fabrikasına yerleştirdi. Hayatta ilk defa doğru düzgün işim olmuştu. Onun kıymetini bilecektim.
    Bir ara kalktı çevredeki izmaritleri toplayıp, çöpe attı. Gidip elini denizde yıkadı. Bu
    davranışı çok hoşuma gitti. Attığı izmaritler de kendisine ait değildi. Çevreye saygılı bir adamı dinlemek, ona gösterilecek en güzel saygı olmayıydı.
    - İşim olmuştu bir de iyi, temiz süt emmiş bir kız bulursam evlenecektim. Ceza evinde Çorumlu bir arkadaş söylemişti."Yiğit adamın karısı çirkin olacak, başı belaya girdiğinde başına bir şey gelmesin" Ondan etkilenmiştim. Belki bu yüzden evleneceğim kişide güzellik aramıyorum. İyi bir aile kızı olsun yeter. Derken günlerden bir gün bir baktım yaşlıca bir kadın pazardan geliyor. Aldıklarını taşımakta zorlanıyor. İzin istedim, yardım edebilir miyim? Dediğimde zaten yorgun olan ve işten geldiği belli olan, bu yaşlı kadın ısrarsız fileleri bana verdi. Evine kadar taşıdım. Bizim mahalleye yakın bir apartmanda oturuyordu. Oğlum yoruldun bir yorgunluk çayı iç diyince kıramadım. Kapıyı bir genç kız açtı. Kız o kadar güzeldi. Anlatamam. Kelimeler yetersiz kalır. Yıldırım aşkına yakalanmıştım. Arkadaşımım söylediği söz umurumda değildi. Kız çay hazırlarken, biz de annesi ile sohbet ediyoruz. Kadının kocası ölmüş, üç kız çocuğu ile baş başa kalmış. Kızın ismi Perihan'dı ve evin en büyük kızı idi. Aklım onda kalmıştı. Sohbette annesinin anlattıklarından aklımda kalan sadece, kocası ölmüş üç çocuklu dul bir kadın olduğu.
    Konu aşka gelince iyice efkarlanıp, sigarasında öyle bir nefes çekti ki. Sigaranın
    ucu, karanlıkta kedi gözü gibi parladı. Şarabı da kafasına dikti. Sende benim gibi bardakta iç şu mereti dedim. Ben öyle tat almıyorum demez mi? Tat almaktan ziyade, bardakla kanmıyordu.
    - O günden sonra evdeki herkesin çevresinde döndüm. Perihan'ı elde etmek için her vesileden yararlandım. Perihan, bir küçük terzi atölyesinde çalışıyordu. Ben ondan önce işten çıktığım için onu bekliyor. Evin yakınına kadar getiriyordum. Mahalleye yaklaşınca ayrılıyorduk. Ona bir zarar gelsin istemiyordum. Bu onunda hoşuna gidiyordu. Ben o zamanlar çivi gibi bir delikanlı idim. Yakışıklıydım, saçlarım böyle dökülmemişti. Burnumda böyle dayaktan yamulmamıştı. Seven insan belli eder derler ya, ben de kendimi ele vermiştim. Kızın annesi anladı. Oğlum sen Perihan'ı sevdin. Konuşun anlaşın. Kızım da isterse, yakınlarını getir istesin. Sevinçten deliye dönmüştüm. Bir yanım sevinç bir yanım hüzündü. Memleketim uzaktı. Hayatta bir tek anam var, oda çok uzaklarda idi. Duysa çok sevineceğine eminim. Onlarda biliyordu, üstün körü olsa da, anlatmıştım. Anlattım dediysem, onları orada bırakıp, çalışmaya geldiğimi söyledim. Kayınvalidem, çok anlayışlı bir insandı. Onun böyle iyi insan olması, beni Perihan'a daha da bağlıyordu. Kadın, oğlum sende bizim gibi fakir bir ailedensin davul dengi dengine. İstersen sade bir nikah yapalım. Sen Perihan"ı al, memleketine götür, annen ve kardeşlerinle tanıştır. Biraz gezer çıkıp gelirsiniz. Dediğinde bir kere daha sevinçten deliye döndüm.
    Sustu, yorulduğunu dinlenmeye gereksinme duyduğunu anladım. Bir taraftan da
    acelesi var gibi anlatmıyordu. Bu da dinleyen birisini yakalamış olmasından kaynaklanıyor sanıyorum. Ara da bir sigarasını tazeleyip, benim sigara içememenden çekinir bir hali vardı. Zaten yakınca utangaç bir çocuk gibi izin istiyordu.
    - Her şey istediğim gibi gelişiyordu. Beni fabrikaya yerleştiren Doktor Feride Abladan yardım isteyecektim. O da evlenmemi çok istiyordu. Belki benim için düğün bile yapardı. Perihan'ı görünce çok seveceğine inanıyordum. Bu kimsesiz kadın beni oğullu gibi sevmişti. Feride Hanım derdim. İçinden hanım demek geliyorsa de. Ama bu resmiyeti kaldıralım. Abla demen daha hoşuma gider. Kendimi bir kardeş sahibi sayarım. Kolay değil, İstanbul gibi bir yerde binlerce insanı tedavi et, arkasında sahipsiz kimsesiz kal. Bu İstanbul'a özgü bir talih mi diyeyim, ne diyelim bilemiyorum. Sonra işittim ki, Feride Abla ölmüş. Annemi kaybetmiş gibi üzüldüm. Bütün servetini, yalısını Darülüzade ye bağışlamış. İyi de yapmış, ona o yakışırdı. Bir gün onunla bir kilo sigara alıp, Bakırköy Ruh ve Sinir hastalıklarına gittik. Ha unutuyordum. Sigaranın yanı sıra, çorap, mendil geçmiş gün daha başka şeyler almıştık. Garipler onu görünce o kadar sevindiler ki, anlatamam. Birçoğunun tanımasından anlaşılıyor, ilk gidişi değil. Güya Feride abla ile gelip, Perihan"ı isteyecektim. Hem de kayınvalidemle Feride ablayı tanıştıracaktım. Hatta kayınvalideme sözünü bile etmiştim de, çok merak etmişti.
    - Mirseldin, ben böyle oturmaya gelemem. Şöyle sahilden Beşiktaş'a doğru yürüyelim.
    - Hayhay hocam.
    - Hocam değil, Arkadaş. Ya da Aydın.
    - Tamam, Aydın arkadaş.
    - Demek Feride ablanı ansızın kayıp ettin.
    - Sorma Aydın gardaş, Daha fazla dayanamadım. Perihan ile aramamızda nişan yaptık. Böylece biraz daha rahattık. El ele tutuşup, Üsküdar"dan Beykoz'a, Beykoz'dan Harem"e çok gidip geldik. Bu gün hayret ediyorum. O uzun mesafe bizi yormazdı. Gerçi yorulduğumuzda sahilde bir parkta, zamanın nasıl geçtiğini bilmeden havayı karattığımız çok oldu. Fabrikanın bütün yorgunluğunu Perihan'ın yanında atıyordum. Ah Perihan. Perihan'a Peri kızı derdim. Annesi de sevinirdi, o da. Hatta kardeşleri de ablayı bırakıp, peri kızı demeye başladılar. Annesi yorgun geldiğinde, yatar uyur. Perihan evi silip, süpürür. Bulaşık, çamaşır ne varsa geç saatlere kadar tertemiz yapardı. Sabah kayınvalide uyandığında, kahvaltısı bile hazırdı. Bende anne evine peri kızı geldi, haberin yok mu? Dediğimde zavallı kadın ne kadar sevinirdi.
    - Mirsevdin kardeş, lafını unutma, yorulunca bir çay bahçesinde güzel bir çay içelim. Ben bu sahilde çay içmeye bayılıyorum. Hatta Ortaköy'e kadar uzanırsak, her zaman takıldığım bir çay bahçesi var.
    - Olur, Aydın gardaş. Dayanamadım. Sade bir nikahla, evlendim. Benim ev denmeyecek kadar bir bekar evi idi. Kayınvalideye yakın bir ev tuttum. O günün şartları ile ufak tefek eşyalar aldık. Bir kere evleniyorum diye, epeyi borçlandım. Perihan çok eziliyordu. Hem iş, hem kardeşlerin bakımı, hem iki evin işini yükleniyordu. Birde kıskanıyordum. Yolda hiç tanımadığımız insanların ilgisini çekecek kadar güzeldi. Hatta yolda kadınlar bile dönüp dönüp bakıyorlardı. İşten çıkardım. Kendi yağımızla kavruluruz dedim. Çalışmayı o kadar seven bu kadın, işten çıkınca biraz soluk almıştı.
    Dolmabahçe'yi geçtik Beşiktaş'a geldik. Sahilde çayımızı içecek, yerler aradık.
    Fakat beğenmedik. Baştan anlaştığımız gibi Ortaköy"e doğru yürüdük. Orada Yarı kahvehane, yarı çay bahçesi olan yere oturduk. Bana hitap ederken, arkadaş yerine gardaş demesi hoşuma gitti. Daha sıcak bir ifade olarak algıladım. Ha bu arada geçerken iki üç çıtır çıtır simit aldık. Deniz kenarında çay simit benim vazgeçemediğim hobilerimdendir. Mirsevdin, yanına gravyer peynir alacaktı. Aldırmadım böyle sade yemeyi seviyorum. Kendine alabilirsin dedim. O da istemedi. Çok uyumlu bu insanı bu hale düşüren sebebi hala anlayamamıştım. Öyküsünü beni de sarmıştı. Hadi anlat der gibi bir işaretle başlattım.
    - Aydın gardaşıma söyleyeyim. Yıllık izimin vardı. Kayınvalideden izin isteyim. Perihan'la memlekete gidecektik. Anneme Perihan'ı tanıtacaktım. Yıllarca yolun uzaklığını bahane edip, daha başka bahanelere sığınıp gitmemiştim. Şimdi anneme bir gelin götürüp, kendimi affettirecektim. Anneme kardeşlerime hediyelik elbiseler aldık. Yol uzun olduğundan önce Ankara'da bulunan kız kardeşime gittik. Eskiden böyle yaygın otobüs seferleri yoktu. En ideali trendi. Oda üç dört gün sürüyordu. Rotor yaparsa bir haftayı da buluyordu. Ama eğlenceli idi. Bende sevdiğim için en çok treni tercih ediyordum. Ankara'da ablamın ilk lafı "Durdun durdun da turnayı gözünden vurmuşsun" İki günlüğüne geldiğimiz, Ankara'da dört gün kaldık. Bizi çok iyi ağırladılar. Adeta balayı yapıyorduk. Dört günün sonunda trenle doğru Kars' a gitmek üzere bindik trene. Tren müsait olduğu için bize bir ayrıcalık yaparak boş bir Kompartıman verdiler. Ne kadar sevinmiştik. Adeta gezer bir oteldeydik. Rötarları ile dört gün çektiğimiz bu yolculuk bizi hiç sıkmadı. Bu bir tarafımda diğer tarafım hiç rahat değildi. İçim de dokuz yıldır hiç adım atmadığım aileme ne diyecektim. Tek sığınağım Perihan'dı.
    - Demek dokuz yıldan sonra evlendiğinde gidebildin.
    - Evet, gidişim de bir sürpriz olacak. O tarihlerde ne telefon ne de haberleşecek bir araç var. Mektupla ise aram hiç yoktur.
    - Bu dokuz yılda hiç mi evdekileri merak etmedin.
    - Etmez olur mu meraktan çatlardım. İstanbul'a önceleri pek memleketlim yoktu. Daha sonra bana uyup, İstanbul'a gelenlerden haberler alıyordum. Değişen bir şey yokmuş. Baba ölmeden önceki durum nasılsa devam ediyormuş. Tabi yoksulluk hat safa da. Kars'ta istasyonda indik. Bizim köyden Kars pazarına mal davar satmaya gelenlerle, köyümüze gittik. Dağlardan, tepelerden, yaylalardan geçtik. Ne kadar özlemişim. Bu bozkır, bu ot yeşilini bile özlemişim. Köye gittiğimiz at arabasının sahibi, çocukluk arkadaşım. Uzun yılları at arabasında içtiğimiz rakı ile kutlamıştık. Üzgün halimi arkadaşım teselli etti. Yahu Mirsevdin, gardaşım bu kadar yol çekilir mi? Hele az bir izini varsa insan tövbe gelemez. Gece karanlığı kaldık. Kurtlar çıktı, bizim atlar ürküyor. Arkadaşım silahlı olduğu için birkaç hava sıktı. Birkaçta kurtlara doğru sıktı.
    Bir ara dönüşümlü tuvalete gittik. Bu arada Mirsevdin dinleniyordu. Kimiz karşı
    tarafı izliyoruz, kız kulesine bakıyoruz. Denizin esintisi yüzümüze vuruyor. Bazen gözlerimi kapatıp, denizi dinlerim. Aklıma Orhan Veli gelir. İçimden bu adam biraz edebiyatı olsa bir roman yazar diyorum.
    - Arkadaş, köy hiç değişmemiş, köy insanı tembel mi desem. Tarlalarını ekip biçmeden köyle uğraşmaya zamanı mı yok. Anlayamadım. Köy insanı yazı tarlalarda, kışın kahvehanelerde vakit geçirir. O nedenle köyde en ufak bir değişiklik yok. Anam, bacılarım, gardaşlarım boynuma sarılıp, ağlıyorlar. Perihan'ın boynuna sarılıp ağlıyorlar: Perihan da dayanamayıp o da ağlamaya başladı. Anam bağırda. "Mirsevdin, gelin aç değildir" Diye. Kardeşlerim hemen harekete geçti. Anam tavuk kesmişti. Yok, yok tavuk değil. Anama ne gereği var dedim. Yok oğlum o tavuk değil, horoz demişti. Tavuk demek, yumurta demekti. Eksilen bir tavuk eksilen yumurta demekti. Bu yoksul köyde insanları tek yiyeceği. Yumurta, Patates, tahıldan yapılan yemeklerdi. Özel günlerde kesilen tavuk, kaz olurdu. Eti ise kurban bayramında köyün varlıklıları keserse görürlerdi. Ana ne kadar mutlu olmuştu. Ölmeden önce seni gördüm. Hem de bu güzel gelinim ile birde çocuğunuzu görürsem, gam yemem derdi. Zavallı kadın, kocasından sonra yetimlerinin yükünü yüklenmiş, kamburu iyice çıkmıştı. Erkek kardeşlerim okula gidiyor, kız kardeşlerim okumuyorlardı. Okulları çok uzak köy de idi.
    - Kaç kardeşsiniz?
    - Dört erkek, altı kız.
    - Sen de dahil.
    - Evet.
    - Bir anadan, bir babadan mı?
    - Evet
    - Anne babanız çalışkanmış.
    - Ne çalışkanlığı gardaşım. Cahillik.
    - Ha birkaç tanesi de ölmüş. Ülkemiz insanı. Ben geldiğim seneler toy bir delikanlı idim. Üç dört kişi beni eczaneye prezervatif almaya gönderdi. Bende ilaç sandığım için gittim. Düşün erkek adam utanırsa, kadın ne yapmaz.
    - Evet ya.
    - Aydın gardaş. O gün karar verdim. Ailemi İstanbul'a götürecem. Köydekileri satıp, birkaç kuruş edinirsek iyi olacaktı. Kız kardeşlerimi de okutacağım. Kardeşlerimden büyükler çalışırsa, geçinip giderler. Ama bunları sonra yapacaktım. Gidip önce böyle kalabalık bir aileye kiralık bir ev bulacaktım. Hiçte kolay olmayacaktı. İzinim de bitiyor ayrılış günleri geliyordu. Üstelik bu sefer direk İstanbul'a gidecektik. Birkaç gün erken çıkıp, yorgunluğu atıp, işe başlaşacaktım. Anamlar Perihan'ı o kadar sevdik ki, bırakmıyorlar. Bir çözüm bulduk. Ben önden gidip, ev bulacağım. Sonra mektup yazacağım. Anam kardeşlerim de ellerinde ne varsa satıp savıp geleceklerdi. Perihan da kendisine gösterilen ilgile biraz daha kalmakta sakınca görmedi. Çok çok bir ay gibi bir zamanda her şey hal olacaktı.
    Birde baktım ki, Mirsevdin'in gözleri yaşarmıştı. Hatta birkaç damla gözyaşı
    yanaklarından aşağı süzülmeye başlamıştı. Aklıma ilk gelen ailesi gelirken trafik kazası geçirdi, hepsi öldü. Doğrusu çok acı gelmişti bana. Sen yıllarca aileni görme sora hepsini kayıp et. Eee sora ne oldu der gibi Mirsevdin'e baktım.
    - Arkadaş İstanbul'a geldim. Aksilikler hiç peşimi bırakmıyor. Evlilik, Kira, Eşya, Memlekete giderken yaptığım masraflar açılmışım. Kendinim toplayacağım derken her gün biraz daha açılıyorum. Borçla borç kapatıyorum. Bu ara nasıl oldu bilmiyorum. Sanırım bir arkadaşa takılıp, kumara kapıldım. Amacım biraz para kazanıp. Anamı, eşimi kardeşlerime yanıma getireyim. Yok. Her geçen gün battıkça batıyorum. Kayınvalidem de sıkıştırıyor, kızımı özledim. Aileni sonra getirirsin, önce kızımı getir. Ha bu hafta ha gelecek hafta diyip, oyalıyordum. Kadın bir gün yakama yapıştı. İlde kızımı isterim. Benim de gözümde tütüyor. Ne yapacağımı bilemiyorum. Cebimde bir lira desen yok. Borç kaynakları da tüketmiş durumdayım. Kumara dadanan adana kim borç verir ki. Allahtan kayınvalidemim haberi yok. Kayınvalideme param yok. Evlenirken çok borçlandığım, aldığım bütün paranın borca gittiğini söylüyorum. Kadın dayanamadı. Dar günler için sakladığı bileziğini verdi. Belki yetmez şu ikisini de al demez mi. Sevinemedim. Soluğu tekrar kumarda aldım. Bu sefer sondu kaybettiklerimden çok daha kazanacaktım. Nafile, her kumarbaz kendini böyle kandırır.
    Elini başına götürdü, dağınık saçlarını iyice dağıttı. Büyük bir pişmanlığın azabını
    çekiyordu. Hadi gel bir şarap alamım. Yine efkarlandım. Çay bahçesinden çıktık. Beşiktaş'a doğru yürüdük. Barboras Bulvarından bir büfeden şarap aldık. Sahilde bir banka oturduk. Mirsevdin susamış bir susuz gibi şaraba saldırdı. Bense hazır değildim. Hazır olmadığım zaman içemem. Öyle garip huylarım vardı.
    - Arkadaş, o günden sonra iyice bunalıma girdim. Kayınvalide iyice sıkıştırıyor. 'Oğlum para dedin, çıkarıp bileziklerimi verdim. Daha ne istiyorsun,' diyor. İşte bu merete o zamanlar başladım. Hala da devam ediyorum. Bir gün kafayı işice çekmiştim, sızıp kalmışım. İşe gidemedim. İşte de gözden düşmüş, amirlerden sürekli azar işitiyordum. Memleketten mektup geldi, abi ne yaptın, mektup bekliyoruz, yoksa geldi de kayıp mı oldu. Perihan da annesini özlemişti. Üstelik seni de özledim diyordu. Kurşun yemiş gibi oldum. İyice derbeder olmuştum. Evin anahtarını bir komşu aracılığı ile kayınvalideye gönderdim. O günden sonra evimi, işimi, mahalleyi terk ederek aldım başımı Büyükçekmece'ye bir arkadaşımı yanına gittim. Asker arkadaşım oradan taşınıp, İzmir'e gitmişti. Çevredeki meyve bahçelerinde ne bulursam yiyor. İstanbul'da sahipleri olan inşaatlarda yatıp kalkıyordum. Para pul bulmam gerekiyordu. Bu halimle iş aramak bulmak ölüm gibi idi. Üzerimden bir kamyon geçmiş gibi yorgun hissediyordum kendimi. Sonra işlek bir caddeye mendil açtım. Biraz ekmek, şarap, peynir parasını bulunca mendili topluyordum. Bir ayyaş olup çıkmıştım. Düşe kalka, her tarafım yara bere içinde idi. Nedenini hatırlamadığım dövülmeler, bu dövülmelerde birkaç kere burnum kırılmıştı.
    Doğrusu çok şaşırmıştım. Bu adamı böyle derbeder eden bütün aileyi bir trafik
    kazasında yitirmiş sanmıştım. Yanıldığıma sevineyim mi? Sevinmeye mi? Tabi çoğunluktan yana olunca insan sevinmesi gerekir. Mirsevdin adına üzüldüm. Sigarası hiç sönmüyordu. Arada bir şaraptan birkaç yudum alıyordu. Anlatmasını sürdürdü.
    - Bir gün dileniyordum. Karşıda bir araçtan bir sürücü indi. Beni uzun süre izliyormuş, bu bizim köylü İsmail'di. Asker dönüşü İstanbul'a yerleşmiş. Bir süt, yoğurt fabrikasının dağıtım servisinde çalışıyordu. Beni tanımıştı. En son Perihan'la gittiğimizde görmüştüm. Beni tanımasına şaştım kaldım. Mirsevdin dediğinde tepki verince, iyice emin olmuştu. Sonradan inkar ettimse de inandıramadım. Seni kardeşlerin arıyor, diyince iyice şaşırdım. Gülsüm ana, kardeşlerinde İstanbul'da. Ne diyeceğim şaşardım. Sanki rüya görüyorum gibi geldi. Perihan demişim, Perihan. Perihan abla da geldi. Ama o anasına gitti. Gel seni onlara götüreceğim diye tutturdu. Hayır, buna hiç hazır değildim. Bu halimle onları karşısına çakamam. Nerede oturuyorlar dedim. Bizim köylülerin oturduğu Alibey köyü demişti. İsmail abi sen kendini biraz toparla. Dur seni bize götüreceğim, bir süre bizde kendini toparla. Sonra beraber gideriz, Gülsüm anaya. Anan ağlaya ağlaya gözden olacak. Perihan'ın anasına gitmesine de çok içerledi.
    Yorulmuş gibiydi. Bir süre sustu. Derinden bir ah çekti. Bir o kadar da
    sigarasından, benim tepkimi kontrol ederek, şaraptan bir fırt çekti. Denizin esintisi yüzümüzü yalıyordu. Birazdan hava kararacaktı. Mirsevdin'in öyküsü de bitecek gibi değildi. Genelde böylesi uzun anlatıları dinleyemem. Ama bu öykü benim ilgimi çekmişti.
    - Abiciğim, İsmail de anlamıştı, benim Perihan'a düşkünlüğümü. Bakıyorum da Perihan'ı duyunca gözlerin parladı. Doğru, Perihan bu kentte karşıma çıkan tek şansımdı. Zaten onun için bu duruma düşmüştüm. Onu daha iyi yaşatmak, rahat ettirmek için. Ezilmesine bile dayanamayıp, işten çıkarmıştım. Ama annem, kardeşlerim ve Perihan'a ağır gelmişti. Taşıyamadım işte yoruldum. Derken İsmail beni evlerine götürdü. Burada biraz kendine gel, sakın bu vaziyette ortalıkta gözükme. Biraz kendini toparlandın mı? Beraber Gülsüm teyzeye gider durumu anlatırız. İnsanın başına neler gelmiyor ki. Yalnız Perihan işin kendin halledeceksin. O iş beni aşar. Gittik, Anam Alibeyköy'de bir gecekonduda oturuyordu. Uzaktan kardeşlerimi anamı gördüm. Anam çökmüş, kamburu çıkmıştı. Kendimi tutamayıp, ağladım ağladım. Öyle efkarlandım ki, bir kadeh içki istedim. İsmail, bu evde içki içilmiyor. Hem çocukların içinde içki de neymiş demişti. Aslında senin bir alkol tedavisi görmek gerek. Sık dişini ölmezsin. Elim ayağım titriyordu. Perihan, anam, kardeşlerimi düşünürken kendimi zor tutuyordum. Sanki denizde boğuluyordum. O duyguyu çok iyi biliyordum. Kendi çabamla bu kentte öğrendim yüzmeyi. Yüzerken defalarca boğulma tehlikesi yaşadım. Şimdi de defalarca boğuluyordum.
    - Mirsevdin akşam oldu. İstersen yarın devam ederiz. Beni evden beklerler.
    - Evde bir bekleyeni olana ne mutlu.
    - Niye seni bekleyen yok mu?
    - Var, vefakar, cefakar anam ve kardeşlerim. Onların karşısına çıkmaktan korkuyorum, utanıyorum.
    - Hadi hoşça kal, yarın görüşürüz.
    - Görüşürüz, Aydın gardaşım.
    Ben ayrıldığımda, o hala oturuyordu. Sanırım gece geç saatlerde gidip yatıyor.
    Kimseyi rahatsız etmek istemiyordu. Öyle anlaşılıyor ki, hale eskiye döndüğüne göre Perihan'ı kaybetmiş. Bunları düşünerek eve gelmiştim. Eşim yemeği hazırlamış, çocuklar ders çalışıyordu. Salata yapmakta her zaman hep benim işimdi. Ertesi gün öğlenden sonra onu beni beklerken buldum. Aydın gardaşım merhaba dedi. Bugün seni üzmeden sigara ve içki içmeye cem. Ama çay içeriz. Hem sende seviyorsun demişti. O zaman gel Karaköy tarafına yürüyelim oradan Eminönü'de uygun bir yer bulalım. Dediğimde sevindi.
    - Değişiklikten hoşlanıyorsun. Bende tekdüzeliğiz sevmem. Zaman zaman tek düzeliğe mahkum olsakta, çok sıkıcı bir durum.
    - Hadi hem yürüyelim hem de sohbetimize devam edelim.
    - Edelim. Nerde kalmıştık.
    - Arkadaşın İsmail ile annene gidecektin.
    - Haa! Gittik anam çok şaşırdı. Oğlum sen neredesin araya araya bir hal olduk. Kardeşlerim çevremi sarmıştı. Hepsiyle memleketteki gibi sarıldık, ağlaştık. Bir umutla Perihan'ı arandım, yoktu. Bu buluşmadan önce İsmail, anama Mirsevdin'i buldum. Başından birçok talihsizlik geçmiş. Sakın soruya boğma. Onun için ne anam ne kardeşlerim bir şey sormadılar. Sadece nasılsın iyi misin? Perihan'ı sormaya dilim varmıyordu. Ona karşı çok suçluydum. İstanbul gibi bir yerde yetişmiş bir genç kadını, doğunun ücra bir köyüne götürüp bırakmıştım. Üstelik anası, kardeşleri de bana emanetti. Kapıdan her girene kafamı kaldırıp bakıyorum. Gelen o değil. Karar verdik anamla, birde en çok sevdiği bacım Sedef'le Perihan'lara gideceğiz.
    - En sonunda göreceksin.
    - Evet, bu nedenle çok heyecanlıyım.
    - Anam onlar analıkızlı çalışıyorlar, akşam gitmemiz daha uygun olur dediğinde. Akşamı etmek bir mesele olmuştu. Zar zor akşamı ettik. Kapıyı küçük baldızım açtı. Çok şaşırmıştı. İçeri buyur etti. Kayınvalidem, Perihan çok şaşırmışlardı. Hoş geldin bile etmediler. Bir süre ayakta kaldık. Yine küçük baldız oturmamızı rica etti. Kayınvalidem ne yüzle geldin diyince, kıpkırmızı olmuştum. Tipinin kaydığına göre köprü altlarında çok kalmışa benziyorsun demez mi? Hem Perihan boşanma davası açtı. Seni bulamadıkları için tebliğ edemediler. Başımdan kaynar su dökülmüş gibi olmuştu. Kayınvalideden izin istedim. Perihan'la yalnız konuşacaktım. Anamda araya girince ikna oldular. Perihan'la eskiden olduğu gibi Beykoz'dan Üsküdar'a doğru sahil yolundan yürüdük. Bir süre ikimizde eski günleri düşünerek suskun suskun yürüdük. Ah yanında oluşta ona sarılmamak, koklamamak ne büyük bir ceza idi. Kendisini hala uzaklarda hissettiriyordu. Konuşmaya bile cesaretim yoktu. Böylesi durumlarda Perihan daha ataktır.
    - Benim nerede olduğum belli olduğuna göre sen, neredeydin şimdiye kadar. Ne bir mektup, ne bir haber verdin. Hiç anlatma anlatacaklarını biliyorum. Evlenmeden önceki yaşanına dönmüşsündür.
    - İstersen şöyle bir yere oturalım. Daha rahat konuşuruz.
    - Bundan sonra konuşacağımız her şey huzuru kaçırmaktan başka bir işe yaramayacak. Ben her şeyi bitirdim. Hayır, hayır sen bitirdin. Neler çektim bir bilsen bir daha yüzüme bakamazsın. Şimdi sensiz çok rahatım. Lütfen bir daha bir araya gelmek gibi bir niyetin olmasın. İyi ki, çocuğumuz falan olmadı, zaten ne kadar birlikte olduk ki. Çocukta perişan olacaktı. Belki de çocuğa sebep bu durumlara düşmeyecektik. Neyse. Ben artık eve dönmek istiyorum.
    - Bak Perihan bir yere oturalım sana her şeyi anlatacağım.
    - Bana hiçbir şeyi anlatma. Senin nasıl bir hayat yaşadığını tahmin ediyorum. Hani benim sayemde bu sefil hayattan kurtulmuştun. Oysa sen beni sefil bir hayatın içine attın. O köy dediğin mezbelelikte neler çektim. Bir ben biliyorum bir de Allah.
    - Yoruldun gel şöyle, şu çay bahçesine oturalım. Yine ne diyorsan öyle olsun. Çay içersin değil mi?
    - Senden sonra ilk günlerim misafir olarak geçti. Gelin kızların misafirliği iki günmüş. Senden sonra tam bir kabus, zaten çok zor geçinen aileye bir nüfus daha eklenince yaşam daha da zorlaştı. Gözlerim hep yolda seni bekledim. Sen gelmeyince kendimi işe güce verdim. Sabahtan akşama kadar tarlada, ahırda, evde, damda ne iş varsa yapıyordum. Adımı Peri kızı koşmuştun. Peri kızı olarak bütün köye ve diğer köylere nam saldım. Terzilik ederek eve katkıda bulunduğum gibi, başka kardeşlerin olmak üzere birçok yoksul çocuğa okuma yazma öğrettim. Bunlar benim tek tesellim oldu. Kocası askere gidipte, gelmeyen dul kadınlar gibiydim. Bir an öldüğünü düşündüm. Öyle bir şey olsa annemden haberini alırdım. Orada senin yerini aldım. Anneni kardeşlerini bırakıp gelemedim. Kendi annemi, kardeşlerimi ne kadar özlediğim halde bir türlü gelemedim. Yani senin yaptığını ben de yaptım.
    - Perihanım, peri kızı dinle çok uğraştım. Seni daha iyi yaşatmak için daha çok kazanmak istedim. Kumara dadandım. Ama nafile kumardan kim iflah olmuş ki, ben olayım. Yüküm çok ağırlaşmıştı. Anamlar, ana bir iken iki olmuştu. Kardeşler yine öyle. Birde sen bu yükü taşımak zor geldi.
    - Benim annem kimseye yük olmaz. O babamdan sonra bizim anamız babamız oldu.
    - Yok, öyle değil. Hani göz kulak olmak gibi bir şey.
    - Ya ben, ben ne yaptım o dağ köyünde, gözlerim yolda, anneye kardeşlere hasret. Onlarda olsa neyse birde orada yoksulluğa direnmek. Neler çektim bir bilsen, sadece ben değil, kardeşlerin annende çektiler. Üç beş tezek'e terzilik ederek çoluk çocuğu doyurmak nasıl bir şey sen nerden bileceksin. Beyimize yükü ağır gelmiş, kaçıp İstanbul'a gelerek kurtarmış paçayı.
    Perihan'ın ağzı açılmıştı. Bütün yaşadıklarını sayıp döküyordu. Mirsevdin, bütün
    suçlular gibi suskun suskun dinlemekten başka yapacak bir şey yoktu. Perihan öyle dolmuştu ki; bütün içini dökmeye niyetliydi.
    - Benim yerimde birisi olsa kafayı üşütürdü. Bense kendimi işe güce verdim, inek sağmaktan, tut da tezek yapmaya kadar her işe gidim. Acıyan bakışlara inat, bağrıma taş basarak kaderime razı oldum. Senden yalnızca bana Perikızı ismi kalmıştı. Perikızı olarak köyde nam saldım. Sadece sizin köyde değil, diğer köylerde de namımı duydular. Hatta senin öldüğünü düşünerek, dünürcü bile oldular. Düğünlerde, bayramlarda delikanlılar etrafında döndüler, ben seni düşünerek hiç birine bakmadım.
    Bunları söylediğinde Mirsevdin'in yüzü kıpkırmızı pancar gibi kesilmişti. Adeta dili
    tutulmuş bön bön bakmaktı idi.
    - Terzilikten biriktirdiğim para ile İstanbul'a dönebilirdim. Ama anneni, kardeşlerini o sefaletin içinde bırakamazdım. Patates, yumurta, un gibi üç beş malzeme ile yemekler yapmak. O çoluk çocuğu doyurmak için iki kadınla olarak neler çektik. Yine de benim sayemde buraya geldiler de, kurtuldular. Şimdi çocuklar işlendi, üç beş kuruş para getiriyor. Durumları köyden daha iyi. Öyle bir yemin ettim ki, eskiye dönmeye hiç niyetim yok. Hele seninle hiçbir arada olmayı düşünmüyorum. Ayağıma kapansan da nafile. Bir şey şöyleyim de gül, neşelen biraz. Seni soranlara; ben bir Peri kızıyım beni almak kolay değil, bizimkiler Mirsevdin'den çok başlık parası istediler. O başlık parası kazanıyor dedim.
    Bunu söylerken, Mirsevdin'in nasıl bir tepki vereceğini gözlüyordu. Mirsevdin iyice
    aptallaşmıştı. Söyleneni anlamamış gibi hiçbir tepki vermiyordu. Başından kaynar su dökülmüş gibiydi. Perihan'da şunu görmüştü. Müthiş bir inat ve direnç vardı. Yalvarmak boşuna idi. Kalktılar Perihan'ı eve bıraktı.
    - İşte Aydın gardaşım beni bu hallere düşüren hikâyem bu. En sonunda bir gün kafayı çektim, kapılarına dayandım. Nafile Peri kızı, Keçi kızı olmuştu. Yani keçi gibi inatçı olmuştu. O günden beri de kendimi bir türlü toparlayamadım.

    Gülersu
#13.03.2011 19:15 0 0 0
  • ELİF İLE İSMAİL YA DA BİR İSTANBUL AŞKI

    İsmail'in terhis zamanı gelmişti. Sevinçli olması gerekirken oldukça düşünceli bir hali vardı. Arkadaşları buna hiçbir anlam vermedi. Terhis olanlar için yapılan eğlencede bile neşeli değildi. Kendisine takılıyorlardı. "Karadeniz de gemilerin mi battı." "Yoksa bizden ayrılmak zor mu geliyor." "Eğer öyle ise sen hiç merak etme, senin askerliği yakarız." Daha birçok şey söylediler. Ama İsmail'in neşelendiremediler. İsmail derin düşüncelere dalmıştı.
    Memleketi Ağrı'ya dönmek istemiyordu. Askerlik yaptığı bu kente, İzmir'e hiç alışamamıştı. Çok sıcaktı, ama o ısınamamıştı. Aldığı haberlere göre sevdiğin kızı başkalarına vermişlerdi. Sonra abisinin kızını, hiçte istemedikleri kişiler kaçırmıştı. Yani memlekete giderse başının belaya girecekti. Bunu adı gibi biliyordu ve çok rahatsızdı. Karar verdi. Ankara'ya üç abisinin olduğu kente gidecekti. Hem Ankara bir başkent olarak, fırsatlar şehriydi. İyi bir iş bulabilir. Ağrıdaki sevgiliyi unutturacak bir sevgili de bulabilirdi. Günlerce düşündü taşındı ve kararını verdi. Ankara'ya gidecekti. Arkadaşları "oğlum senin memleket Ağrı değil mi?" dediklerinde. Önce Ankara'da ağabeylerime uğrayacağım dedi.
    Terhis sonrası Ankara'daki en büyükleri olan Hasan Abisine uğradı. Fikrini abisine anlattı. Abisi de dönmesini istemiyordu. "Kal burada üç evin var, hangisinde istiyorsa kalabilirsin" dediğinde İsmail oldukça rahatlamıştı. Askerde gözü iyice açılmıştı. Kısa zamanda PTT'de işe başladı. Her üç kardeşinde dönüşümlü kalıyor. Yeğenleri ile zamanının geçiriyordu. Bir yandan da yengelerini sıkıştırıyor, kendisine güzel bir kız bulmalarını istiyordu.
    Yakışıklı, boylu boslu ve mavi gözleri ile çevredeki kızlar etrafında dönüyordu. Ama o hep, Ağrı'daki sevdiği kızla kıyaslayıp onun kadar güzelini ve ondan daha güzelini arıyordu. Birçok kişi onu izlediği yabancı filmlerin aktörlerine benzetirken, bir kısmı da Yeşilçam sanatçılarına benzetirdi.
    Bir gün yengelerden biri Çankaya semtinde kapıcılık yapmakta olan hemşerilerinin güzel bir kızı olduğunu duyurdular. İsmail yengesini de alarak kızı görmeye gittiler. Kız da güzeldi hani. İsmail bir görüşte beğendi. Kurulan sofrada yemek yeniyor. Yemeğin yanında cacıkta var. Cacığın yanında küçük bir tatlı kaşığı, herkes kibarlık yapıp küçük tatlı kaşığı ile cacık içiyor. Tatlı kaşığı ile cacık İsmail'e garip geldi. Dikti cacığı kafaya ayni memleketteki gibi. Herkes İsmail'e baktı. Doğal olmayı seviyordu ve bütün hareketleri doğaldı. Adı görgüsüze çıktı. Sakın ola kız istemeye gelmesin diye uyardılar. Kızın fikrini bile almadılar. Çünkü damatlarını önce kendileri beğenmeli idi.
    İsmail o olmasa başkası olur dedi. Aramalarını sürdürdü. Yengeleri sıkıştırdı. Düğün, bayram gibi günlerde kız aramaya devam etti. Bu arada ağabeylerden biri iş için İstanbul'a gitmişti. Köylüleri ve akrabaları olan bir eve misafir olmuştu. Kardeşinden önce eşine anlattı. "Filanın çok güzel bir kızı var ama" dedi. Uzunca bir sessizliğe büründü. Eşi dayanamayıp sordu, "aması ne herif". "Aması kız çok sosyetik." "Bize gitmez, nah şurada etekle geziyor, tam İstanbul"lu olmuş".
    Yenge dayanamayıp, İsmail'e söyledi. Arayış içinde olan İsmail bunu bir yerden daha duymuştu. Dayanamayıp bir bahane ile İstanbul'a gitti. Bu hemşerileri de Osmanbey de kapıcılık yapıyordu. Gitti misafir oldu. Üç gün kaldı kızı zor gördü. Kız bir işte çalışıyordu. Gece geç saatte gelip, gündüz öğleye kadar yatıyor. Öğleden sonra işe gidiyordu. Kızı görür görmez vurulmuştu. Nasıl edindi ise bir de kızın fotoğrafını edinmişti. Kızın adı Elif'ti ve İsmail'in dilinden düşmüyordu.
    Memleketteki aşkının yerine yüreğine taş basmıştı. Şimdi o taşın yerini Elif'in fotoğrafı basıyordu. Her gece göğsünde Elif'in resmi ile yatıyordu. Resmi öpüp duruyordu. Bir gece kaza ile fotoğraf kırılmıştı da bu huyundan vazgeçmişti. Üç yengini üçünü de sıkıştırdı. Gidip kızı isteyelim diye. Yengeler eşlerini sıkıştırdı. Karar verildi. Baba olmadığı için en büyük abi gidip kızı isteyecekti. İsmail sevinçten uçuyor. Önüne gelen yeğeni alıp havalara uçuruyor. Yengeleri, ağabeyleri öpüp, kucaklıyor. İçi içine sığmıyordu.
    İnsanlar ayni köyden ve akrabalık bağları olunca kaynaşma çabuk oldu. Kızım bir şartı vardı. Bir süre sonra İstanbul'a yerleşmekmiş. Kızı istediler ve bir düğün töreni ile Ankara'ya gelin getirdiler. Gelin bir gecekondu semti olan mahalleyi beğenmedi. Neyse Almancıların yaptırdığı bir Apartmanda bir daire bulundu. Genç çiftler yeni eşyalarıyla yerleştiler. Düğünden sonra hem balayı hem bir el öpme yerine geçecek bir İstanbul seyahati yaptılar.
    Elif bütün İstanbul'u eşine gezdirdi. Amacı kısa sürede eşini İstanbul'a yerleştirmekti. Bu kadın eşinden çok İstanbul'a aşıktı. Ankara çevresindeki insanlara İstanbul'u anlata anlata bitiremiyordu. Elif'in adı İstanbul kızına çıkmıştı. Tutturdu "ben evde oturmam, çalışmak istiyorum" diye. Mesleği terzi olduğundan bir terzilik bulundu. Çok iyi bir terzi idi. Diktiği giysilerin reklamını yaparcasına giyip geziniyordu. Mini eteğiyle işe gidip geliyor. Bütün mahalle pencerelere, kapılara çıkıyordu. Maç yapan gençler maç arasında durup ona bakmaktan kendilerini alamıyordu. Kimi kendini bilmez gençler ise arkasında ıslık çalıyordu. Adı İstanbul kızına çıktığı için, İstanbul gibi kadın diyenler de olurdu. Bir gün bir kavga koptu. Elif için kötü konuşan biri ile İsmail'in yeğeni kavga etmişler. İsmail'in yeğeni çocuğu öyle bir dövmüş ki, bütün mahalle ayağa kalktı.
    Bir birine o kadar yakışıyorlardı ki; bütün mahallenin dilindeydiler. Sanki Alamancıların apartmana Almanya'dan gelmişlerdi. Mahalleye yabancı idiler ve hiç ısınamadılar. Elif mahalleye inat, İsmail'in elinden tutup işe gidiyor. Akşamları da elinden tutup işten geliyordu. Mahalleli oldukça tutucu olduğu için böylesi görüntülere alışık değildi. İsmail de oldukça rahatsızdı. Bir an önce bu mahalleden gitmek istiyordu.
    Bu arada İsmail, dışarıdan liseyi bitirerek Emlak bankasına geçiş yaptı. Bu bankanın yatırımları daha çok emlak üzerineydi. Ankara'da örnek mahallesinde ilk sitelerden birini yapıyorlardı. İsmail çalıştığı bankadan burada küçük bir konut edindiler. Gecekondu mahallesinden kurtulmuşlardı. Elif eltilerinden önce güzel bir ev sahibi olduğu hale bu ona yetmiyordu. Aklı fikri İstanbul'da idi. Sık sık işinden izin alıp, İstanbul'a gidiyordu.
    İsmail çocuklara çok düşkündü. Askerden geldiği günden bu yana üç ağabeyinin çocuklarına babalarından daha çok ilgi göstermişti. Çocuklar amcaları için can atıyordu. Onun bu halini gören yengeleri İsmail'in de bir çocuk sahibi olmasını istiyordu. İsmail de istiyordu. Fakat Elif'in şartı vardı. İstanbul'a gitmeden çocuk istemiyordu. Hem İstanbul'a giderlerse annesi çocuğa çok güzel bakardı. İsmail, "burada bizimkiler de bakar" dediğinde. Elif, "ay ben onlara çocuk baktırmak", "onlar kendilerini yetiştiremiyor ki, çocuk yetiştirsin" İsmail ne yapsın boynu bükük. İsmail'i İstanbul'a razı etmek için her yolu deniyordu. "Ben çok iyi bir terziyim, kendi terzihanemi açmam için İstanbul'da olmam gerekir" diyip, adamın başının etini yiyordu. İsmail'in bazen tepesi atar, "kızım sen benimle mi evlisin, yoksa İstanbul'la mı? Günlerce böyle tartıştılar.
    İstanbul İsmail'i çok korkutmuştu. Bu şehre gittiğinde Elif'i elinden kaçıracağı korkusu vardı. Elif'i herkesten çok İstanbul'dan kıskanır olmuştu. Elif İstanbul'a annesi, babası ve kardeşlerinden daha düşkündü. Tatil programında da tek seçeneği İstanbul idi. İsmail, "istediğin deniz ise şuranın denizi de çok iyi" teklifi kar etmiyordu. Varsa yoksa İstanbul olacak. Ama arada bir İstanbul' a gitmek Elif'e yetmiyordu. İsmail'in ağabeylerinden ayrılmayacağını düşünüyordu. Kayınları ve eltileri ile sudan sebeplerle tartışıyordu.
    İsmail, Elif'in hoşuna gittiğini bildiğinden bütün tabuları yıkarak, ağabeylerin ve yengelerinin yanında ona aşkım diyip, kucağına alıp öpmesi bile Elif'i İstanbul'dan vazgeçiremiyordu. Elif'i neşelendirmek için yapmadığı şaklabanlık kalmamıştı. Sinema, Tiyatro diğer başka eğlenceler Elif'e yetmiyordu. Sinemaya gitseler "Süreyya sineması o kadar güzel ki" ya da "Beyoğlu'ndaki sinemalar bu filmin tadı daha başka olur" derdi. "Bu oyun AKM 'de seyretmek harika olurdu" diyerek. İnsanın keyfini kaçırırdı.
    Beş yıllık bir evlilik böyle geçti. Son yıllarda İstanbul tartışması doruğa fırladı. Elif küsüp İstanbul'a gitti. İsmail dünyaya küstü. Ne ağabeylerine uğradı, ne bir yerlere takıldı. Aylarca işten eve, evden işe. Sanırım bu üç ay sürdü. Üçüncü ayın sonunda bu Elif'le dünyanın en mutlu insanı, Elif'siz korkunç derecede mutsuz bir insana dönüştü. Terk edilmek, bir ihanetti. Sevgiye, aşk ve insana yapılmış bir ihanetti. Bir İstanbul için yapılır mı be diyesi geliyor insanın.
    Mutsuzluk, hastalığa dönüştü. İsmail hastaneye yatmıştı. Bütün ağabeyler, yengeler, yeğenler, sevenler hastaneye koşturdu. Yirmi sekiz yaşındaki bu dağ gibi adam kısa sürede erimişti. Kan kanseri tanısı konmuştu ve bütün ağabeyler çevreden kan topluyordu. Bunu duyan Elif, İstanbul'dan hastaneye geldiğinde o kadar rahattı ki; herkes şaşmıştı. Bir film yıldızı gibi bir havası vardı.
    İsmail'in ağabeyleri elliüç gün dönüşümlü yanında kaldılar. Hepsi perişan olmuştu. Elliüç günün sonunda İsmail ölmüştü. Eltiler sitem ettiler. "Boyu devrilesi İstanbul İstanbul diye oğlanın başını yedi", İstanbul başını yesin" dediler. Ama olan İsmail'e olmuştu. Bu genç hayat dolu insanın başka idealleri vardı. Baba olmak. Birde kendisini o kadar karizmatik biri idi ki, gören onu bankanın genel müdürü sanıyordu. Yakıştırıyorlardı. Birçokları ona hangi üniversiteden mezun olduğunu soruyordu. O da kafaya koymuştu bir üniversite okuyacaktı. Güçte olsa bunu başarmak istiyordu. Hazırlıklara başlamıştı bile. Ve bir temmuz sıcağında Elif'i İstanbul'a vererek çekti gitti. Elif, İstanbul'una kavuşmuştu. Ama İsmailsiz. İsmailsiz bir İstanbul'dan tat aldı mı bilinmez. Zira bütün akrabaları ilişkisini kesmişti.


    Gülersu
#13.03.2011 19:11 0 0 0
  • İşlerin kötüye gideceğini söyleyip duruyorsunuz, bir kahin olma şansınız çok yüksektir.
    ISAAC SINGER
    Tüm kuruluşlar sadece çok eski ve çok basit bir anlayışın kavramsal olarak vücut bulmuş halidir: toplum anlayışının. Kendilerine çektikleri insanların inançları, kişileri, değer yargıları, davranışları ve çabalarının toplamında az ya da çok olabildir.
    DEE HOCK
    Elime az da olsa bir para geçtiğinde kitap alırım, eğer artarsa yiyecek ve kıyafet alırım.
    ERASMUS
    Yaşamdaki liderlik evindeki liderlikle başlar.
    ROBIN SHARMA
    Kendi davranışlarınız için sorumluluk almaktan kaçındığımızda bunu bir başka kişi, kurum ya da varlığa yüklemeye çalışarak yapıyoruz. Ancak bunu yapmak bu varlığa kendi gücümüzü vermek anlamına geliyor. M.SCORT PECK
    Ben işleri düzeltemem, bunu ancak onlar yapabilir.
    M.SCORT PECK
    Yaşamındaki şartları ben etkileyemen, bunu ancak başkaları yapabilir.
    ROBIN SHARMA
    Büyüklüğün bedeli sorumluluktur.
    WINSTON CHURCHILL
    Dünyadaki en zavallı insan görme yetisi olup ta görüş sahibi olmayandır.
    HELEN KELLER
    Erkeğin görevi basittir. Varlığının bencilce bir tesadüf olmasına izin vermeyi sona erdirmelidir. NIETZSCHE
    Eğer bir şeyi daha önce hep o şekilde yapıldığı için aynı şekilde yapmaya devam ediyorsanız, büyük ihtimalle hata yapıyorsunuzdur. COLIN BADEN
    Her gün ve yaşanan her an disiplin ve düzenin biraz oyun ve salt aptallıkla hafifletildiği, bilinçli bir yararı olmalıdır. MAY SARRON
    Yaşamında odaklandığın şeylerin büyüdüğünü ve üzerinde düşündüğün şeylerin de geliştiğini görürsün. Ve dikkatini verdiğin şeylerin de önemi artar. ROBİN SHARMA
    Her insanın bir tek gerçek işi vardır - kendine giden yolu bulmak... Ona düşen kendi kaderini keşfetmekdir - rasgele bir kaderi değil - ve kaşfedince de onu sonuna kadar ve kararlılıkla kendi içinde yaşamaktır. Başka her şey sahte bir varoluştur, kaçınmaya, kitlelerin ideallerine doğru kaçmaya, tutuculuğa ve insanın kendi içselliğinden korkmamasına işeret eder. (Demian) HERMANN HESSE
    Kenidni tanımak, kişisel mükemmelliğin başlangıç noktasıdır.
    ROBIN SHARMA
    Zengin bir yürek olmazsa, cesaret çirkin bir dilencedir.
    EMERSON
    İnsan olursak hakiki benliğimizi başkalarıyla ilişkilerimizden alırız.
    ROBIN SHARMA
    Yüreği izlemek çok önemlidir. Çünkü kalbimizdeki zeka düzeyi kafamızdakinden daha yüksektir. ROBIN SHARMA
    Hayat az olmayacak kadar kısa.
    BENJAMİN DISRAELİ


    Size kapıyı çalmaya devam edin, sonunda içerdeki sevinç, pencereyi açacak, dışarda kim var diye bakmak isteyecektir. MEVLANA
    Gerçeğin karşısında büyük bir çocuk gibi otur, daha önceden edinilmiş her kavramdan vazgeçmeye hazır ol. Sonsuz doğa seni nereye sürüklerse alçakgönüllülükle oraya yönel, yoksa hiç bir şey öğrenemezsin. T.H.HUXLEY
    Tadabileceğimiz en güzel şey, esranengizliktir. O tam gerçek sanatın ve bilimin kaynağıdır. Bu duygunun yabancısı olanlar, duraklayanlar, huşu duygusuna artık kapılamayanlar, ölü olsala da fark etmez. ALBERT EINTEIN
    Eğer mutluluğuna izleyeceksen, her zaman var olan, seni beklemiş olan bir yoldan gidersin, yaşamın gereken hayat da yaşamakta olduğun hayat olur.
    JOSEPH CEMPBELL
    En mükemmel hız var olmaktır, Oğlum.
    RICHARD BACH
    Artık yeni hiçbir şey yok. İcat edilebilecek her şey icat edildi.
    (Amerikan Patent Dairesi Başkanı - 1899) CHARLES H.DUELL
    Atlar her zaman kullanılacaktır. Otomobil ise ancak geçici bir moda olabilir.
    HENRY FORD
    Uçaklar boş oyuncaklar. Ama askeri bir değerleri yoktur.
    MAREŞAL FERDINAND FOTH
    Televizyon en geç altı ay içinde piyasadan silinecektir. İnsanlar her zaman böyle bir kutuya bakmak istemezler.
    (Twenty Century Fox'un Başkanı - 1944) DARYIK F. ZAMUCK
    Bu dünyada her şey değişmek, yeniden doğmak zorundadır.
    EURIPIDES
    Korkaklar sevgi göstermesini bilmezler. Bu cesurlara has bir şeydir.
    MAHATMA GANDHİ
    İnsanın kendini aldatması kadar kolay bir şey yoktur. Çünkü insan ne isterse onun gerçek olduğuna inanır. DOMOSTHENES
    Hiçbir şey, ele geçince hayalde olduğu kadar güzel kalmaz.
    N.RICHARD NASH
    Küçük üzerinde tasarlanan pek çok şey pratikte düşünülen sonucu vermez. Tatbikte israr edildiğinde de elde edilen sonuçlar parlak olmaz. (Sinema Dersleri) HALİT REFİĞ
    Yasalar dayanan yargılamadan daha büyük bir yargılama var ki, o da her insanın kendi vicdanıdır. MAHATMA GANDHİ
    Marksizim çağımızın aşılamayan ufkudur.
    SARTRE
    Gönüllülerin anahtarı yumuşak huy ve sözcüklerdir!
    LEE CHING
    Cahillik, en kötü arkadaş, bilim en vefalı dosttur.
    SELAHİ
    Kötü ruhlu kişilerin dilleri de nefret uyandırma aracıdır!
    EURIPIDES
    Bir şeyi bilmek, bir şeyi anlatmaktan daha az değerlidir.
    ARISTOTELES
    Aldiğın şeyin fiyatı değil değeri daha önenlidir.
    GEORGE LIVINGSTON
    Verilen sözde durmak, insanlığın en önemli belirtisidir.
    M.VASSAF
    Övünmeden ziyade eleştirildiğin zaman sevin.
    PYTHAGORAS
    Dişin ağrıdı, çek kurtul; başın ağrıdı kes kurtul!
    BİTLİS ATASÖZÜ


    ...........................................

    Gülersu
#13.03.2011 19:07 0 0 0
  • "Hayatınızı yeni baştan yaşama fırsatınız olsaydı, ne yapardınız" diye sormuşlar Shaw biraz düşünmüş ve sonra derin bir iç çekiçle "Olabileceğim ama asla olmadığım kişi olmak isterdim" demiş. GEORGE BERNARD SHAW'a ölüm döşeğinde
    Oğlum, doğduğunda bütün dünya sevinirken sen ağlıyordun. Öyle bir yaşam sür ki, öldüğünde sen sevinirken bütün dünya ağlasın. ROBİN SHARMA
    Satıcılar yalan söylemezler, ama gerçeğin işlerine gelen kısmını "satarlar" Gerçeğin, satıcının işine gelmeyen kısmını göstermek, tüketici hakları savunucularının işidir.
    (Alaturka satış stratejileri) ÖZMEN SELLER
    Herkes aynı şeyi düşünüyorsa, hiç kimse fazla bir şey düşünmüyor demektir.
    ALBERT LIPMANN
    Kuran peygamberlerin sözüdür. Ama Allah kelamı demeyen kafir olur.
    (Varidat) ŞEYH BEDRETTİN
    Zorbalık; zorbalıktan değil, onsuz elde edilmeyecek kazançlardan doğar.
    BELTOLT BRECHT
    Güzel gençler doğanın rastlantı sonucu yaratılmasıdır; güzel yaşlılar yaşlanmasını bilen sanat eserleridir. WALTER WINCHELL
    Yalnız budala insanlar tatillerden büyük şeyler beklerler.
    JENIFER WARD

    Çalıştığında, kalbi geçen zamanın fısıltısıyla müziğe dönüşen bir flüt olursun. Yaşam çalışarak sevmek yaşamın en büyük gizemiyle iç içe olmak demektir. Sevgi olmadığı sürece tüm işler boştur, zira işi görünür kılan sevgidir. KAHIL GIBRAN
    Cehennemde olmak akıntıyla bir sürüklenmektir; cennette olmaksa dümende olmaktır.
    BERNARD SHAW
    Çoğumuz yaşamın önemli ödüllerini kaçırırız. Pulizer, Nobel, Oskarlar, Tonyler, Emmyler. Ancak her birimiz yaşamın küçük ödüllerini alabilmek için birer adayız. Sıvazlanan bir sırt. Kulak arkasına kondurulan bir öpücük. Dört sterlinlik bir levrek. Boş bir park yeri. Çıtırdayarak yanan ateş. Harika bir yemek. Muhteşem bir günbatımı. Sıcak bir çorba. Soğuk bir bira. Yaşamın büyük ödeüllerini alamadığımız için sıkılmayın. Size sunduğu küçük zevklerin tadını çıkarın. Hepinize yetecek kadar var.
    (Aile Bilgeliği) ROBIN SHARMA
    Hayatımın her geçen yılında güzel ve iyi olan şeyleri düşünüp onlara yoğunlaşmanın ve kötü ya da yanlış olan şeylerden de olabildiğince uzak kalmanın en iyi ve en bilgice davranış biçimi olduğuna daha çok inanmaya başlıyorum. CECİL
    İnsanlığın bilgeliğinin, aklımızın ve kalbimizin size söylediklerine sıkı sıkıya sarılmalısınız. Sizi dünyaya gönderen güç yaşamınızın anlamıdır. Onu bulduğunuzda yaşamınız neşe ve anlam kazanır. TOLSTOY
    Başarı de tıpkı mutluluk gibi kovalanamaz. Bir sonuç olarak kendiliğinden gelmelidir. Bu da yalnızca kişi yaşamını kendinden daha büyük bir amaca adadığı zaman önceden tasarlanmayan bir sonuç olarak gelecektir. VİKTOR FRANKL
    Hepimiz dünyaya tek bir amaç için geldik, o da dünyayı daha iyi bir yer haline getirmektir. Bir de bu topluma değer katan bireyler haline gelip bu görevimizi yerine getirmeliyiz. Ve eğer dünya, varlığımız sayesinde bizim var olduğumuz andan daha iyi bir durumdaysa kaderimizi gerçekleştirmişiz demektir.
    ABD Hava Kuvvetleri Generali - JAMES DOOLITTLE
    Çoğu insan her gün daha çok şey elde etmeye çalışıyor, bense her gün hayatını daha basitleştirmeyi hedefliyorum. ZEN USTASI
    Özelliklerimizi - bize yön veren değerler çalışmalar ve hayaller - tanımlamalıyız ve yaşantımızı bunların çevresinde inşa etmeliyiz. Yalnızca günü yaşamak yetmez. Her günü yaşamdan beklediklerimizi gerçekleştirmek için bir platform haline getirmeliyiz. Kendimiz ve içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk altındayız ki kendimiz ve içinde bulunduğumuz dünyayla bir yaşayabilelim. JOANNA SMITH BERS
    Hayatımızın sonunda geldiğimizde en çok pişmanlık duyacağımız şeyler aldığımız riskler olmayacak. Kalplerimizi sonsuz bir üzüntüyle dolduracak olan şey göre almadığımız onca risk, yüzleşemediğimiz onca korlu ve elimizden kayıp gitmesine izin verdiğimiz onca fırsat olacak. (Aile Bilgeliği) ROBIN SHARMA
    Kimleri kaderlerinde öyle yazıldığı için başarılı olurlar, çoğu insansa kafasına koyduğu için. ANTATOLE FRANCE
    Yaralarımız en nihayetinde bize bilgelik verir. Takılp düştüğümüz taşlar ilerde bize birer basamak olur. Ve yaşadığımız gerilemeler bizi güçlü olduğumuz yöne ilerletir.
    (Aile Bilgeliği) ROBIN SHARMA
    Sanat düşündüğünü söyleyebilmektir.
    VOLTAIRE
    İnsan bir kitabı okuduktan sonra, onu tekrar okumaktan zevk almıyorsa, o kitabı okumuş olmanın bile hiçbir değeri yoktur. OSCAR WILDE
    Yaşlılar geçmişi haklı bulur, gençler geleceği haklı bulur. Yaşlılar geçmişe bakar, gençler geleceğe. Geçmişte kalanlar zamana yenilirler. SERVER
    Hırs, bir sandalın yelkenlerini şişiren rüzgara benzer; fazlası gemiyi batırır, azıda gemiyi olduğu yerde tutar. VOLTAIRE
    Yalan dört nala gider. Hakikat ise adım adım yütür fakat, yine de vaktinde yetişir.
    JAPON ATASÖZÜ
    Siz kuruşların hesabını yapın; liralar kendi başlarının çaresine bakarlar.
    NAPOLYON
    İşinizi bir gün ertelerseniz, on günde yapamazsınız.
    KORE ATASÖZÜ
    Yaşamayı göze alamayacağınız riskler vardır; bir de yaşamayı göze alamayacağınız riskler vardır. PETER DRUCKER
    Cesaret edemememizin sebebi yapılacak şeylerin zor olması değildir. Yapılacak şeyler cesaret etmediğimiz için zordur. SENECA
    Yaşam bir ipin üzerinde yaşanır. Gerisi yalnızca beklemekten ibarettir.
    PAPPA WALLENDA




    ...........................................

    Gülersu
#13.03.2011 19:06 0 0 0
  • Konu: Emanetler

    .........................
    Bizlere her verileni bizim sanırız aslında bizlere ait olan hiç birşey yoktur.Biz bile bize ait değilken..Nasıl bizde olanların sahipleri oluruz ki..
    Okuduğum hikayeyi paylaşmak istedim sizlerle..Şimdi olmuyor mu bunlar hemde daha fazla örnek verebiliriz..
    Hiçbir uzvumuza dahi elimizden alınanca yerine yenisini koyamazken..
    Az işlevleri değişse tüm hayatımız değişir..Az düşünün nefes alamadığınızı o anda çektiklerinizi..
    Boncuk boncuk terler dökerken o kişiye oan bir nefesin için herşeyini ver deseniz vermek ister..Ama vermek istediklerinin de asıl sahibi sadece yaratandır..
    Ellerimize verilen herşeyin tek sahibi biz kendimizi sanırız çok defa..
    Bir ihtiyaç sahibi istese kıyameti koparırız vermeyiz ya da sebepler buluruz..
    Kardeşlerimize yardım etmeyi bilebilsek şu anda dünyanın hali bir başka güzel olurdu..
    Bazan da hiç ihtiyacı yokken almayı kar sayanlar olsada yine de en iyisi yardım etmek diyorum ben ..Alıpta vermeyenler veya aldattık diyenler içinse sadece sadaka verilmesi istendi bir şekilde elden çıktı derim..
    Sevabını Rabbimiz fazlasıyla verir..
    Bir baba evladına koskoca bir bağı bağışlar ama o evlat bir salkım üzümü çok görür
    iLK sahibinin Allah emanet edilenin babası evladına o emaneti hibe eden babaya verilmez bir salkım üzüm..
    Alan evlad veya başkası o nu kendinin sanır oysa emanetler daima el değişitirir..
    Emanete hakkıyla sahip çıkmayan gerektiğinde devretmeyenden alınır bir başkasına verilir..
    Vücütumuz da bizlere emanettir..
    O emanetin değerini bilmezsek doktor doktor gezeriz..
    Evlatlarımız her ne varsa alemde her şey emanettir birbirlerine..
    Allah ım emanetlerine iyi davranan adil olanlardan eyle..
    Tasadduk etmemiz istenince kibir ve gururdan bizleri koru..
    Bencillik hastalığından bizleri koru..
    Bizleri doğru yoldan ayırma..
    Bizleri dosdoğru eyle..Hile etmeyen emanetlerine gözü gibi bakan..
    Aslında her şeyin tek sahibi sensin .Mülkiyetin tek sahibi olan ALLAH IM ..Sen bizlerden razı ol..Kendine ve habibine yakın eyle amin..Selam ve dua ile..

    Yeganem Nigar Bedirhan

#12.03.2011 11:57 0 0 0
  • Esselamu aleyküm
    _____ Yüce Allah, insanları ruh ve beden kabiliyetleri bakımından, canlıların en mükemmeli kılmıştır. Bir ayrıcalık olarak insana, düşünme ve konuşma yeteneği vermiş ve düşündüklerini ifade edebilmesi için de, ona özel bir dil bahşetmiştir.
    ___ Cenab-ı Allah, insan için dilin büyük bir nimet olduğuna, ;Biz ona bir dil ve iki dudak vermedik mi?
    ________[1] mealindeki ayetinde işaret etmektedir. Dil ile söylediğimiz her sözün, melekler tarafından kaydedilmekte olduğuna da, şöyle işaret edilmektedir:
    İnsan, hiçbir söz söylemez ki, onun yanında gözetleyen, yazmaya hazır bir melek bulunmasın
    __[2] Ayrıca Kuran-ı Kerîm;de, dilimizin kıyamet günü lehimizde veya aleyhimizde şahitlik yapacağı da vurgulanmaktadır.
    _________[3] Dil, bir anahtar gibidir. Hayrın da, şerrin de kapısını açabilir. Bu nedenle ağzımızdan çıkacak sözlere dikkat etmeli, aklın ve imanın terazisinde tarttıktan sonra söylemeliyiz. Düşünmeden söylediğimiz sözlerin, bazen kırgınlıklara, dargınlıklara, kavgalara, hatta çeşitli olumsuzluklara kapı açabileceğini ve insanî ilişkilerin bozulmasına sebep olabileceğini unutmamalıyız.
    ____ O halde sözlerin en güzelini söylemeli, yeri ve sırası gelmeden her akla geleni konuşmamalıyız.
    ___Yüce Rabbimiz, bu konuda meâlen şöyle buyurmakktadır:
    ____Kullarıma söyle, en güzel olan sözü söylesinler. Sonra şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan insanın apaçık düşmanıdır
    ___Yüce Allah, Nahl sûresinin 125. âyetinde, insanları hikmetli ve güzel sözlerle dine davet etmemizi emretmiş ve tatlı dilin ne kadar önemli olduğunu belirtmiştir[5]. Ayrıca, salih amellerle birlikte güzel sözlerin, O;nun yüce huzuruna ulaşacağını bildirmekte
    ____[6] ve dilleriyle insanları incitenleri de yermektedir.
    ______[7] Peygamberimiz (s.a.v.), insanı günaha en çok sevk eden organın dil olduğuna dikkat çekmiş ve Allah katında en değerli Müslümanın, eliyle ve diliyle başkalarına zarar vermeyen kişi olduğunu açıklamıştır. Ashabından biri,;Ya Resulellah! Bana, titizlikle sarılmam gereken bir tavsiyede bulunur musunuz?; dedi. Peygamberimiz de: ;Rabbim Allah;tır de ve istikamet üzere ol; buyurdu.
    ____ Sahabi, tekrar sordu: ;Günah işleme bakımından benim en çok dikkat etmem gereken şey nedir?; diye sorduğunda ise, Efendimiz, eliyle dilini göstererek, ;Budur;_demiştir
    ____8 Doğru ve güzel söz söylemeyi, dinimiz sadaka saymış ve bu tür sözlerin Allah katında sevap kazanmamıza vesile olacağını bildirmiştir. Bunun için, bir Müslümanın tatlı dilli, güler yüzlü, şirin sözlü olması ve kimseyi incitmemesi gerekir. Ona yakışan budur. İftira, yalan, gıybet, söz gezdirme, ara bozma, insanları birbirine düşürme gibi dinimizin haram kıldığı sözleri söylemekten ve dinlemekten kesinlikle kaçınmalı ve şu âyet-i kerîmeyi, hep hatırımızda tutmalıyız.
    ;Rahman;ın (has) kulları onlardır ki, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve kendini bilmez kimseler onlara laf attığında (incitmeksizin);Selâm derler (ve oradan geçer giderler). Onlar, yalan yere şahitlik etmezler! Boş ve kötü sözlerle karşılaştıklarında vakar ile oradan ayrılırlar

    Esselamu aleyküm!

    ___Okuduğum yazıyı sizlerle paylaşmak istedim..
    ___En çok korumamız gereken organımızı yani dil..
    ___Atalarımız ne güzel demişler; kılıç yarası geçer dil yarası geçmez diye..
    ___Dille incitmeler daha çok olur gönüller kırılır, yuvalar yıkılır..
    ____Ya hayra konuş, ya sus denmiştir!
    ___Fazla konuşmakta yalan dolan çok olur..
    ___Çok konuşanların heybeti azalır gereksiz yere ,sırf konuştu desinler diye konuşmada..
    __Efendimiz s.a.v e sorulduğun da neyi muhafaza edelim mübarek dilini göstermiştir..
    __Sonra başka neyi anam babam sana feda olsun deyince ."İki apış arası yani cinsel uzvunuzu muhafaza ediniz.Allah ın emirlerine uyun cennete aday olun..
    __Dil insanı hem vezir eder hemde rezil eder..
    ____Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır..
    __Güzellikle kalpler ılıklaşır. kardeşlik bağları güçlenir..
    __Sevdiğinizi ne kadar severseniz sevin,O nu dilinizle incitiyorsanız kalbini kıra kıra bir gün sevdiğinizi tamamen yitirirsiniz..
    _Yuvaların yıkılması dillerin tutulmayıp o sinirli haldeyken bekleme yerine ağzına ne gelirse söylemeden olmaz mı?
    __Dil korunması gerekendir , dilini koruyan hem kendini hem de etrafını korur..
    ___Dilini korumayana sır verilmez çünkü sizi ifşa etmesi an meselesidir..
    __-Eski zaman da bir padişah varmış..Aşçısına yarın en güzel yemeği yap demiş..Tabi padişah sonucu bekler .Saraydakiler de beklerler..
    ____Aşcı bir tabak yemekle gelir kapağı açar dil pişirmiştir..Seslenmez bu mu der en güzel yemek..Evet padişahım güzel dil yani dille söylenen güzel sözler ne güzeldir..
    ____Sevilmez mi güzel konuşanlar dilini hayra kullananlar der O DA evet der..
    ___Aradan az zaman geçer bu defa der ki ahçı başı en kötü yemeği yap getir yarın..
    ____Ertesi gün olur beklemedelerdir..Ve gelir ahçı başı buyrun der açar kapağı tabakta dil doludur buyrun der..
    ____Ne dalga mı geçiyorsun der?
    ____Oda der ki haşmetlim dil insanı hem vezir eder hemde rezil.
    ____Diilini tutanlar saygın olurlar..
    ____Sabretmesi gerekken tutmayan ya da en ufak şeylerde üzen kıran telafisi güç olan dilimizle söylediklerimiz değil midir?..O da evet der..
    ____Ve döner bundan sonra baş vezirimsin . O zaman ahçı yine der dil rezil ettiği gibi; bu garip ahçıyıda vezir eder...
    ____Bu hikayeyi okuyunca olur olmaz şeylere ne kadar yorgan yakanlar gelmişti aklıma..
    ___Az bekleyip doğrusunu öğrenseler ne kırarlar dı ne de kıran olurdu..
    ___Rabbim sen bizleri kıran inciten değil..Dillerimizle kalpler kazananlardan eyle..
    ___Dillerimizle seni habibini anan zikredenlerden eyle
    ___Dilimizle lanet, beddua değil dualar edenlerden eyle..
    ____Dillerimizi sadece hayra yönlendir..Ağzımızdan ya hayır sözler çıksın ya da susalım..
    ___Aslında dilimiz ve dilimizi korumak hakkında sayfalar dolusu yazsak bitmez..
    Rabbim dilimizi her uzvumuzu sen koru.
    _____Emaneten verdiğin dilimizle kalpler kazanan canlara can olan sözler söyleyen.. Hayırla ismi anılanlardan eyle..Dilleri dolayısıyla kendisinden köşe bucak kaçılan değil ..
    ___Her yerde taltı dilli nasihatleriyle arananlardan eyle..
    ___Rabbim sen bizleri doğru yoldan doğruları söylemeden alıkoyma..Dilimizi her daim koru..
    ___Rabbim bizleri kendine yakın eyle senin her şeye gücün yeter..
    ________Tüm uzuvlarımızla işlediğimiz günahlarımızı sen afeyle..
    ---Anneden doğduğumuz gün gibi tertemiz eyle..
    _____Rabbim habibine yakın eyle bizleri..
    ______Rabbim bizlerden razı ol .Razı olduğun kullardan eyle..
    ________Habibinin razı olduğu ümmetlerden eyle..Amin amin amin....

    ALLAH A EMANET OLUNUZ SELAM VE DUA İLE..
    Yeganem Nigar Bedirhan
#12.03.2011 11:55 0 0 0
  • Hayatta kimse için ağlamaya değmez.
    Ağlamaya değenler zaten ağlatmaz.
    Birgün ağlaman gerekirse başını dik tut ki,
    Gözyaşların seni ağlatan kişi kadar alçalmasın...

    Hayatta dostum dediğin gerçek dostsa
    Bırakmazsa yarı yolda
    Acıda sevinçte her an yanında
    Tut ellerini herkes seni terkettiğin de terketmeyeni..
    Ağlayacaksan senle gerçek dostunla ağla.
    Allah rızası için riyasız sevenle ağla..
    Zaten onlar hiç bir zaman ağlatmazlar ..
    Sakın ağlama bir damla gözyaşın kadar değersiz şeyler için alçalma gözünde.dik tut başını seni ağlatanlar tat bulmasınlar akarken inci gibi gözyaşların yüzüne..
    Sonra akar o gözyaşların kalbine..
    Sevindirme seni üzenleri ağlayarak.Aradığın kuvvet sana senden yakın..Sığın ALLAH A ..Ağlatanları üzenleri ezenleri de mutlaka ağlatacak olan RABBİMİZ var ..Kalır mı masumun ahı yerde diye düşün gözyaşların saklansın gözpınarlarında akmadan güller açsın kalbindeki güllere can suyu olsun ..
    Ağlama bugün var olan misafir hane için .değmez fani dünya için .dünyadakiler için..Kim ne götürmüşkü ahrete..
    Ağlayacaksan ALLAH AŞKIYLA AĞLA AÇSIN KALBİNDE MUHABBET GÜLLERİ..
    ALLAH IM sev sevindir bizleri.Bizleri ağlayan ağlatanlardan eyleme..Kalp kıran değil kalpler kazananlardan eyle ..
    Allah a emanet olunuz selam ve dua ile..

    Yeganem Nigar Bedirhan
#12.03.2011 11:45 0 0 0
  • Konu: Evlat
    ____Allah ın bizlere en büyük lutfudur evlad.
    ____Allah evladlarımızın acısını göstermesin en kötü şey evlad acısıdır..Allah yürekleri onla yakmasın..
    .Rabbim bizleri evladlarımızla imtihan etme dayanayım diye sabrederken ağzımızdan beddua lanet kem sözler çıkartma..
    .En tez kabul edilen dua anne babanın evladına duasıdır.
    __.Çünkü en içten yapılandır can acımayınca dilden lanet asla çıkmaz..
    ____Yavrularımız hem geleceğimiz hemde kurtuluşumuzdur..
    _________İnsanlar vefat edince herşey geride kalır sadece birisi takip eder..Salih evladlar yetiştirmişsek onların duaları .Öyle sanıyorum ki ruhlar çocuklarının yaptıkları iyiliklerle sevinir kötülükten hüzne uğrarlar..
    _____Bırakacağınız en güzel şey edepli güzel ahlaklı çocuk yetiştirmektir..
    ___MALI, MÜLKÜ BİR ÇINGI MAF EDER EDEP VE HUYSA KALICIDIR..
    __Allah en güzel şekilde yarattığı insanları Allahu Teala c.c nin merhamet sıfatı verilmesiydi insanlara; kimse kimseye merhamet etmezdi..Hayat çekilmez olur du..
    ____Analar canımız, baştacımız yarınımız ..
    ___Evladlar gururumuz onurumuzdurlar..
    __Her çocuk aslında doğuşta tertemizdir..Ve islam fıtratı üzere doğarlar..Anneleri ya da çevre onları kendi oldukları gibi yerleştirirler..
    ____Evladına kendini adamak ne güzel..Herkes yabancılaşır ayrılır ama ananın kalbi yüreği her zaman açıktır can parelerine..
    ___Çocuklar doğunca anneler hem sevinçle gülerler.
    ___İki defa da ağlarlar o mutlu günde kar gibi doğan evladının başına neler gelecek..Mutluluğunu görecek miyim diye?
    ___Adeta kanatsız melek olurlar evladlarına..
    __Aklı başında olan çocuklar asla anne babasının fedakarlıklarını haklarını ödeyemezler..
    ___Haç mevsimidir bir kişinin dikkatini çeker küfeyledir ..Onla tavaf eder O bırakmaz..O sorar der ki;' evladım o küfede ne var burası emin belde koyda yorulma öyle tavaf et '
    ____'Der ki çocuk efendim küfede taşıdığım beni taşıyan emziren büyüten"
    __.Sonra yaşlanıp hastalanan annemdir..Ben anneme hakkımı ödeyebilir miyim?
    __O neden le yıllardır geliyorum bu şekilde haçca.
    _____Cevap müthiştir der' Oğlum sen kırk yıl anneni sırtında taşısan yine de hakkını ödeyemezsin O nun karnında attığın bir tekmenin der'"
    Annen hakkını helal ederse o başka der..
    __Bu hikayeyi okuyunca düşünmüştüm günlerce..Her evlad bir gün anne ya da baba olacak Allah nasip ederse..Devran dönecek her kes ettiğini mutlaka biçecek..
    ___Gözümüzden sakındığımız varlıklarımız Allah için sakın üzmeyin ailenizi yaşlandılar diye horda görmeyin..
    __Onlar size nasıl merhametli şefkatliyse minnacıkken sizi korumuşsalar sizde onları koruyun.
    _____Evladının yolunu gözlerken kalbi evladıyla atan nice anne babalar var..
    ____Yavrularını askere gönderirken bir daha görecek miyim diye yutkunup bakanlar var?
    ..Acı haber geldiğinde metanetle vatan sağolsun diyen kalbi ağlarken yavrusunun anılarıyla yaşayanlar var..
    _____En ufak bir gerginlikte sakın terketmeyin evlerinizi sevgili gençler unutmayın sizlere kötü, zorda görünse iyiliğiniz için atan kalpler var..
    ____Gurbete yolcu ederken evladını boğazı düğümlenip her günü asra dönenler var.Ta ki vuslat anına dek rahat nefes almayan.Etrafa yalancı gülücükler atan gözyaşlarını yutan. taşıncada rahmet gibi yüzlerini yuyan annelerinizi babalarınızı sakın unutmayın..
    __Hiç bir evlad anne ve baba değerini asla erken öğrenmez.
    ___ Ya anne olunca ya baba olunca anlar anne ve babasını ..Ya da dara düşünce ne zaman tırnağınız acısa ilk önce annenizin canı acır ..
    _____Evladlarımıza güzel bakamayacaksak.
    ____ Allah rızası için önlem alalım doğurup sokağa atmayalım anne baba olmak zordur..EVLAD olmak aslında dua almak için ne güzel lutuftur bilene..
    ____Allah evladlarımıza sağlık sıhhat uzun ömürler versin..

    Yeganem Nigar Bedirhan
#12.03.2011 11:43 0 0 0