kesme işaretiyle ilgili şiir - kesik çizgili şiir - birleştirme çizgisinin şiiri
Ben birleştirme çizgisiyim
öbür adıyla kesme şekerim
pardon pardon şekerim
yani kesme işareti-
yim...
Hiç kimse şiir yazmadı bana hiçbir zaman...
Yazmazlarsa yazmasınlar, amaaan...
baktım beklemenin, üzülmenin hiç yara-
rı olmuyor bana, aldım kalemi elime, şi_
ir, yazdım kendi adıma.
Dur bakalım nasıl öveyim ben beni ben.
Tek marifetim satır sonlarına ge-
len heceleri bölmek değil elbette.
Kimi zaman virgülün işini de kaparım elinden.
Bir cümle içinde bir ara söz mü geçecek,
o sözün bir başında, bir sonunda yer alırım
olur biter. İşte örnek: "
Murat -hani şu sınıfımıza yeni gelen çocuk-
öyle yaramaz ki öğretmenimizi delirtecek nerdeyse."
Başlangıçla bitiş bildiren
tarihler arasına girmek de benim işim.
O da şöyle: 1929-2004
Karşıtlıklar arasına girerim.
Örnekmi: Sarı-kırmızı,
yer adları arasına da girerim:
Ankara-İstanbul.
İle sözcüğünün yerini tutarım anlayacağınız.
Çok kızar bana bu durumlarda
bayan virgülle "ile" bey.
Sadece onlar mı,
üç noktanın da fena bozulduğu
olur ara sıra bendeniz birleştirme çizgisine
yani namı diğer kısa çizgiye, hah hah ha
bnde ne larifetler var daha...
Beğenmediniz şiirimi biliyorum ama,
anlayışlı olun biraz, n'olur! .. Bir birleş-
tirme çizgisinin yazdığı şi-
ir ancak bu kadar olur.
virgülle ilgili şiir - noktalama işaretleriyle ilgili şiir
Baylar arasında en çok iş yapan noktaysa,
Notalama İşaretleri Ülkesinde
Bayanlar arasındaki en çalışkan da benim.
Noktayı kral seçtiniz, gerçeği gördü,
o da beni, kraliçe yaptı efendim.
Aslına bakarsanız yazılarda,
ben noktadan çok kullanılırım.
Neden derseniz, bir cümlenin sadece,
sonunda yer alır Kralımız Nokta.
Ya ben, ben öyle miyim,
bir cümle içinde, kaç yerde birden,
görülmüşlüğüm vardır benim.
Matematiğim zayıf da sayamıyorum şimdi
Belki on, belki yirmi...
Yok o kadar da değil artık, abartmayalım,
bazen iki üç yerde birden kullanılırım,
Aferin bana, böylesi daha gerçekçi oldu sanırım.
Herkesten üstün oluşumun bir nedeni daha var:
O kadar güzelim ki, beni görünce
soluğu kesilir okuyanların
bir nefes alıp verirler,
okumayı sonra sürdürürler.
İşte size cevabı kolay bir bilmece:
Söyler misiniz lütfen,
Virgül olmayacaktı da kim olacaktı Kraliçe? ...
simitteki kalori - simit kaç kaloridir - bir simit kaç kaloriye eş değerdir - simitin kalorisi
Simit ülkemizde büyük şehirlerde 100 gr olarak satılmaktadır. Farklı kaynaklarda simidin gramajı ve kalorisi hakkında bilgiler bulunmakta. Bunlar gerçekten uzak yada yaşadığınız şehire ait olmayan bilgiler olabilir. Çünkü ülkemizde simit her şehirde farklı gramajda ve farklı malzemeler ile üretiliyor…
Simidin kalorisine gelecek olursak, 100 gr bir tam simidin verdiği enerji yaklaşık 260 kCal civarındadır. Bu kalori miktarı simit üzerinde kullanılan susam ve pekmez oranına göre değişiklik gösterebilir.
element isimleri - periyodik cetvel - ağır elementlere örnek - ununpentiyum nasıl elde edildi
Alman ve İsveçli bilim insanları süper-ağır olarak adlandırdıkları bir element bulduklarını ve kısa bir süre içinde periyodik cetvelin 115′inci kutusunu da doldurmaya hazır olduklarını açıkladı…
Henüz resmen isimlendirilmeyen bu elemente şimdilik Latince ve Yunanca “bir-bir-beş” anlamına gelen “ununpentiyum” deniyor.
Lund Üniversitesi’nden dün yapılan açıklamada bulguların ABD‘li ve Rus bilim insanlarınca 10 yıl kadar önce ortaya konan ancak kanıtlanamayan yeni element iddialarını desteklediği belirtildi.
Nükleer fizik profesörü Dirk Rudolph, “Çok başarılı ve bu alanda son yılların en önemlileri arasında yer alan bir deney gerçekleştirdik” diye konuştu.
Uzmanlar ‘ununpentiyum’u elde etmek için Almanya’da bulunan GSI araştırma tesislerinde çok hızlı bir kalsiyum ışınını ince bir amerikyum filmin içinden geçirdi. İki maddenin çarpışmasıyla ortaya 115 protonlu atomlar çıktı.
Şimdilik ununpentium olan bu yeni elementin adı Uluslararası Saf ve Uygulamalı Fizik ve Kimya Birliği uzmanlarınca onaylandıktan sonra büyük ihtimalle değişecek.
Ununpentiyumun periyodik cetveldeki komşuları ise iki insan eliyle üretilmiş element; 114 kütle numarasıyla flerovyum ve 116 kütle numarasıyla livermoryum.
leylaya şiirler - leylaya aşk - ah leylam şiiri - laylayla ilgili şiirler
Ruhumun ince dokunuşlarının dünyasına sıkıştırılan Leylam..
Ey goncasında gül derleyemediğim sevdam…
Kırılgan bakışlarında dünyayı bulduğum ey Ruh-u Leylam..
Ah Leylam ..Ah kara sevdam ..
Aşkı aşk yapan imkansız oluşundaki sırda gizlidir../..
Aşk ne kadar imkansızsa o kadar derinleşir../..
Aşk sesinin ahenginde ruhun ebedileşir…/..
Ah Leylam bağrıma açtığım yaram …
Sen ! Dediğim gün Ben bitmiştim…/…
Ezelden duyduğum sesinin Ebediyle devleşmiştim ..
Güneşi kıskandıran bakışlarından mı aldın gönül buseni..
Her inzivanda vicdanımı yakan sözlerinde küllenmiştim…
Ah Ruh-u Leylam… İmanınla bir şahin gibi havalanan..
Ruhunun okunuşlarında Zeyneplerin gözyaşları saklı..
Her tuttuğun elin sıcaklığı adeta Hz. Havvanın bahtı..
Yüzyıllık ses duyulsun gönüllere sirayet etsin Leylanın aşkı..
Tüm gücünle çağlara haykırmalısın ..
Gayen derya-ı Aşksa /o deryada boğulmaya mahkumsun../…
Gayen Allah’a varmaksa / aşkın heybendeki şevkli azığın olsun../..
Leylam..Ah Ruh-u Leylam..Ruhumda bulduğum aynam …
Kırılganlığın asaletindendir ..
İnceliğin ferasetinden..
Yüreğine akan gözyaşların sevginden ..
İmanınla içindeki fırtınaları susturuşun basiretinden…
Bil ki
Herkes bu dünyaya bir şeyler eker…
Ama gerçek Özgürlük /
Abdullah olmaktan geçer../..
Ah Leylam..
Dinine ihanetin yaklaşıyorsa soğuk sesi..
Kes !..Şahdamarından sana ulaşan vesveseleri..
Hak beLLi Hakikat beLLi…
Dünya ,nefis, şeytan üçgeninde oyalama kendini ..
Ve bir gün duyacağız …
Kainatın her yerinden La İlahe İLLALLAH seslerini…
Ah Leylam yandıkça yüreği kor olan..
Bir tek sen değilsin ki bu dava için yanan…/..
Çivisi çıkmış bu dünyada / gel Hak bu diye haykıran …/..
Bir tek sen değilsin ki Aşkın makamlarını araştıran…/..
Nice şemsler geldi geçti Güzele ayna olan ../..
Bil ki seni sen yapan ne şemstir ne Mevlana…/..
Kur’an Hakikatlerinde yoğunlaş gerisine aldırma…/..
İmanında yükseldiğinde hayra ermişsindir../..
Gayeni Kaybettiğin Gün Bitmişsindir…/..
Ah Leylam ruhunun kıvrımlarında aşk yakan …
Lisanı hep Hak için haykıran …
Deminde seni sevmek …
Bin ızdıraptı bin elem …/
Mevsimler geçerken gözlerinden…/
Her susuşun alnıma yazılmış çilem../
Konuş …Konuş ..Razıyım alev çıksın sözlerinden…/
seni çok sevdim şiiri - sevdiğimi anlayacaksın - cumhur karaca şiiri
Çok acı çekiyorum çok
Ahvalimi anlatacak hal kalmadı bende
Ektiklerimi biçiyorum belki de
Ahını almadım kimsenin amma
Çekeceğim varmış deyip, atıyorum kalbe.
Şiirlerimin faydası yok artık! Yok!
Kalemden düşen damlaları toplayamıyorum
Nasıl anlatmalı ne yapmalı sana
İçim acıyor kanıyor kendimden çıktım
Meçhule kayıyor yıldızlarım.
Çok sevmiştin beni çok inandım sana
Ben seni sevmeyi beklemedim ki,
Bilmiyordun içimden sana akan sevdayı
Göremiyordun gözlerimden dökülen volkanı.
İncinirsin diye dokunamıyordum
İçimde fırtınalar koparken bile
Alevlerim seni yakmasın diye
Tutamıyordum ellerini
İçimde çağlayanlar akarken bile.
Deli dolu sevilerimde saçını okşarken
Ormanı yalayan rüzgar gibiydim
Dizlerimdeyken başın anlayamazdın
Ne sahillere vururdu dalgalarım
Bilmezdin yüreğimi nasıl dağladığımı
Göremezdin dizimdeyken başın göremezdin
Nasıl ağladığımı.
Utangaç biraz da mahcuptum
Bilemezdin görünüşümün altındaki benin
Canın için attığını
Uğrunda fedalara nefer olduğumu
Yanında heyecandan bedenimin tutulduğunu
Anlayamazdın.
Anlayamazdın yağmurla yarışan yaşların
Bedenimden yüreğime süzüldüğünü
Bu canın seni ne çok sevdiğini
Ve senin bu sevdaya yetişemeyeceğini
Anlayamazdın.
Anlayacaksın anlatacağım bu kalbin
Sana attığını
Sensiz tüm yolların tıkandığını
Güneş bile bilmeyecek sabaha uyandığını
Anlayacaksın anlatacağım sana.
Benden arta kalan bir hayat bırakacağım
Çok geçmeden içimdeki fırtınaya
Teslim olacağım
Çekeceğim yaralı bakışlarımı üzerinden
Ben ölmeden anlamayacaksın sana olan sevdamı
Anlayamayacaksın.
Gülüşlerine keder düşmesin bahar bakışlım
Ben ölüme gidiyorum! Anlatsın sana sevdamı diye.
Ben sen gibi değilim
Sevdim mi sonuna kadar severim
Candan bile vazgeçerim
Sana ne ifade eder bilmem amma
Ben sevdim mi ölümüne severim.
Hoşçakal bitanecim
Yüreğinin olmadığı dünya dünya değil
Bir gün bir hayal omuzuna dokunursa
Sevdamı düşün! Düşün ve önünde eğil.
Derin kahkahalarının arasına sıkıştır beni
Göreceksin ki
Işıldayan ömrünün bekçisi olacak hayalim
Umutlarına can titretecek benden kalanlar
Hatıralarım hayat verecek sana.
Bir candan vaz geçsem ne olur
Sana adanmayan can can değil ki!
İki dünyadan birini seçsem ne olur
Sensiz dünya dünya değil ki.
Sana değerdi ağlamalarım, haykırmalarım
Sende değerini bil artık ne olursun
Uğruna can verilecek kadar sevilen kadın
Seni çok sevdim çok.
yedi kat gök neyi kasteder - arşın ötesi - yedi kat semada neler var - yedi kat semanın büyüklüğü
İbni Temcîd “Hâşiye“sinde buyurdu: Hukemâ (yâni bilginlere) göre, Arş diye isimlendirilen dokuzuncu felek hariç, semâ’nın diğer bütün katlan, kamburumsu olup, üstündekine derinlik ve çukurlukta, içine girmiş bir destek gibidirler. Arş’ın kamburumsu olması, herhangi bir feleğe destek olmak için değildir. Çünkü Arş’dan Öte bir şey yoktur. Arş’dan ötesi boşluktur. Bize göre, .Arş’dan ötesi gayri müntehâ, yâni sonsuzdur.
Hukemâya göre, “Arş”dan ötesi, ne boştur ne de dolu. İşin gerçek ilmi, Allahü Teâlâ hazretlerinin katındadır.
Felekler, eskiden sanıldığı gibi dokuz kat değildir. Zaten bu görüş Şeyh İsmail Hakkı Bursevî hazretlerinin görüşleri değildir. Hükemâ’ın görüşüdür.. Müfessir. Müceddid ve büyük âlimler, felekleri beyan etmektedirler: Yedi kat semâ, bâzılarının sandığı gibi, yedi katlı bir bina gibi sâdece uzunluğuna birbirinin üzerine gelen gökler demek değildir.
Yedi kat gök, bütün boyutlarıyla birbirlerini kuşatmış ve her bir kat diğerine göre ölçülmeyecek kadar geniş olan semâ demektir. Yani yumurtanın beyazı, sarısını kuşatıp etrafında bir dâire oluşturduğu gibi, semalar da birbirlerini öylece kuşatmıştır. Bilindiği gibi ışık saniyede üçyüz bin km ile hareket ettiği halde yaratıldığı günden beri hâlâ ışıkları bize ulaşamayan yıldızlar vardır. Dünyaya en uzak yıldızın mesafesi dünyâ ile ne kadar ise o yıldızın, birinci kat semâ’ya olan uzaklığı da o kadardır. Bu dünyâ, (güneş, ay, yılzdızlar. gezegenler ve bilmediğimiz diğer ecsâm) birinci kat semânın yanında Arabistan
çölüne atılan bir yüzük kadar ancak yer tutar. Birinci kat sema ve içindekiler, ikinci kat semânın yanında Arabistan çölüne atılan bir yüzük kadar ancak yer tutar. İkinci, üçüncü, dördüncü, beşinci, altıncı ve yedinci kat sema her biri diğerinin yanında o nisbette yer kaplar.
Yedinci kat semâ’dan sonra,
1. Âlem-iKürsî,
2. Âlem -i Arş-i A’zam (cennet ve cehennem buradadır)
3. Levhi mahfuz
4. Kalem-i İlâhi.
5. Âlem-i Emr
Bu âlemlerden herbir alt âlem, bir üst âleme nisbetie, hardal tanesi büyüklüğündedir. Bütün bunlar, “Daire-ı Vucûb’un yanında güneşten bir zerre, deryadan bir katredir. Bundan sonra “Dâire-i Vucûb” başlar. (Alemi emr’den sonrası hakkında bir tabir bulunmadığı için,”Daire-i Vucûb” denilmiştir. Ve öteler… Öteler ötesi…. Daire-ı Zılalı Esma ve Sıfat-ı llâhiyye… Bütün bunlardan daha geniş olan ilâhi rahmet… Cenab-ı Hakkın zâtının, sıfatının, esmasının ve efâlinin nurları Bahr-ı Muhît’in etrafına dalgalar halinde açılan cedveller gibi her şeyi kuşatmıştır…..)
Şematik olarak yedi kat semâ ve ötesi. Görüldüğü gibi iç içe daire şeklinde büyümektedir.
7 kat sema, Âlem-i Kürsî, Âlem-i Arş-i A’zam (Buraya kadar olan. mülk alemidir. Diğer adı, Alem-i Halk’tır. Bunlar, Madde ve mekân alemleridir. Arştan sonra gelen alem ise melekût alemidir.
Alem-i Emr de denir. 5 Tabakadır: Kalb. ruh, sır, hafi, ahfa alemleridir.
Bunlar ise Madde ve mekân alemi olmayıp mana alemidir. Alem-i halk ve alemi emrin mecmuuna daire-i imkan denir. Bunların tamamı, mahluK alemlerdir. Bu alemlerden sonra ise, daire-i vücubyani, esma ve sıfat-ı ılahiyenin nurları zil olarak başlar ki keyfiyeti bilinmez. (Risale-i kibrît-i ahmer kitabından özet olarak alınmıştır)
Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri, : 2/212-214.
helal yoldan kazancın insana faydası - islamda çalışmaya verilen önem - çalışarak kazanmanın değeri
Meşru yoldan çalışıp helali istemek peygamberlerin yoludur. Kazanan faydaları çoktur.
1-Kazancın faydalarından biri, sermâyeyi artırır, ticâret için çalışır. Ziraat, ağaç dikmek için çalışır. Ağaç dikmede sadaka sevabı vardır. Kuş ve başkası o ağaçtan faydalandıkça eken kişiye sadaka sevabı vardır.
2-Kazancın faydalarından biri de, çalışan kişi, çalışmakla meşgul oldukça, tembellikten, boş ve faydasız şeylerle uğraşmaktan kendisini korumuş olur.
3-Kazanç ve çalışmada nefsi kırmak vardır. Çalışan bir kimse, şehevî isteklerine engel olacak ve böylece azıp sapması da azalacaktır.
4-Kazancin faydalarından biri de, çalışmak olup, fakirlikten emin olmaya bir vasıtadır. Çalışan kişi, dünyâ ve âhirette insanların yüzünü karartan, insanların yüz karası olan fakirlik ve yoksulluktan emin olacaktır.
5-Çalışan kişi meleklerin ve salihlerin duasına mazhar olur. Çalışan bir kişi, ailesini geçindirmek için çalışma işinde hareket ettiği zaman “Hafaza” melekleri kendisine:
“Allah, çalışmanı ve hareketlerini sana mübarek kılsın. Ailen için kazandığın nafakayı Allah, sana Cennette zahire kılsın!” diye dua ederler. Göklerin ve yerin bütün melekleri de bu güzel duaya “Âmin” derler.
En faziletli çalışma ve kazanç cihadtır.
Sonra ticârettir.
Sonra çiftçiliktir.
Sonra san’attır
Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri, Fatih Yayınevi: 2/242.
şeytan neden yaratıldı - şeytanın gayesi - Allah şeytanı ne için yarattı - şeytan neden var edildi - şeytanın amacı
Allahü Teâlâ hazretleri, şeytanı pis ile temizi, iyi ile kötüyü birbirinden ayırt etmek için yarattı.
Allahü Teâlâ hazretleri, peygamberleri, kendilerine saidler tabi olsunlar ve iyi insanlar onları örnek alsınlar diye yarattı. Şeytanı da kendisine şakiler tabi olsunlar, kötü insanlar onun yolunda yürüsünler diye yarattı. Böylece iki kesimin arasındaki fark ortaya çıkmış olur.
Şeytan ateşe dellâldir, dünyâ çığırtkanlığı yapar ve ateşe çağırır. Onun işi, Cehennem simsarlığıdır, insanların arasına ayrılık koymaktır. Şeytanın sermâyesi dünyâdır. Şeytan dünyâyı kâfirlere arzettiğinde kendisine: -”Bunun ücret ve karşılığı nedir?” denilir. Şeytan: -”Dünyaya sahib olmanın karşılığı, dini terketmektir,” der. Kâfirler, dinin karşılığında dünyâyı satın alırlar.
Zâhidler, dünyâyı terkederler. Şeytanın kendilerine arzettiği dünyâdan yüz çevirirler.
Ona rağbet edenler ise, kalblerinde ne dinin ve ne de dünyânın terkini görmezler. Yâni dini de terketmezler, dünyâyı da bırakmazlar. Onlar, şeytana:
-”Dünyadan bize bir tadımlık ver de bakalım dünyânın tadı nasıl bir şeymiş?” derler. Şeytan, onlara: -”Bana rehin verin” der.
Onlar da bir tadımlık dünyânın karşılığında, işitmelerini ve görmelerini verirler. Bundan dolayı, dünyâ erbabı, dünyalığın haberlerini işitmeyi ve dünyânın ziynetlerini, süslerini müşahede edip görmeyi çok severler. Çünkü hakikatte onların işitme ve görmeleri, şeytanın yanında rehindir. Şeytan onlardan rehin aldıktan sonra dünyalıktan bir tadımlık verdi.
Bundan dolayı dünyâ ehli, zahidlerin dünyânın ayıbı hakkındaki konuşmalarını işitmezler, duymazlıktan gelirler.Onlar, dünyâyı asla çirkin görmezler, belki dünyalık, gözlerine hep güzel görünür. Dünyanın süs ve metâıni hep hoş görürler. Zîrâ: Bir şeyin sevgisi kör ve sağır eder,” denildi.
Arif kişiye gereken, zahid olması ve dünyâdan kaçması, dünyâya rağbet etmemesidir. Dünyalıktan ancak ve ancak helâl ve temiz olanı kabul etmelidir.
Hasan Basrî (r.h.) buyurdular: Helâl temizdir. Helal için kıyamet gününde suâl yoktur. O da, elbette elde edilmesi gerekendir. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular:
-”Allahü Teâlâ hazretlerinin, Âdem oğluna hibe ettiği her şeyde sevap vardır. Adem oğlu avret yerini örtmek için bir elbise alıp giymesinde, açlığını gideren bir ekmek alıp yemesinde ve kuş yuvası kadar da olsa bir ev alıp girmesinde sevap vardır.” Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine sordular:
-”Yâ Râsûlellah! Tuz nasıldır?” Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular:
-”Tuz kendisinden hesap sorulan nimetlerdendir,” buyurdular.
Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri: 2/240-241.
kısa dualar - kısa ve faydalı bir dua - hazreti muhammedin öğrettiği dualar - nefsin şerrinden korunmak için okunacak dua
İmrân bin Husayn’den rivayet olundu.
“İmrân bin Husayn’den rivayet olundu. Dedi ki: Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, babam Husayn’a sordu:
-”Bu gün kaç ilâh’a tapıyorsun?” Babam:
-”Yedi ilâh’a tapıyorum. Bunların altısı yeryüzünde biri göktedir,” dedi. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri;
-”Bunların hangisine rızâsına uyarak ve gazabından korkarak ibâdet edersin?” diye sordular. Babam:
-”Gökte olana...” Efendimiz (s.a.v.):
(Bundan sonra Efendimiz (s.a.v.) hazretleri onun mekandan münezzeh olan Allahü Teala inanana en yakın inanç olarak gökteki ilah sözünü yakın buldu ve : “Öyleyse senin inancına göre gökte olan ilah sana kâfidir,” dedi. Ve sonra devamla:
-”Ey Husaynî Eğer Müslüman olursan, sana faydası dokunacak iki kelime öğreteceğim” dedi. O da Müslüman oldu. Efendimiz (s.a.v.) buyurdular: Ey Husaynî Şöyle dua et: ,
“Allahümme elhimnî rüşdî ve eizni min şerri nefsî, Allahım! Bana rüşdümü ilham et! Ve beni nefsimin şerrinden koru!” buyurdular
Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri: 2/223-224.
rüzgar isimleri - rahmet rüzgarları - azab rüzgarlarının isimleri - rüzgar adları
Bekir bin Abbas buyurdular: Şu dört rüzgâr, bulutlar üzerinde çalışmadıkça buluttan bir damla yağmur çıkmaz.
Sabâ rüzgârı, bulutlan heyecanlandırıp harekete geçirir.
Cenûb (güney) rüzgârı, onu takdir eder, biçer.
Debûr rüzgârı (mağrib yeli, yâni batıdan esen rüzgâr), bulutlan aşılar.
Şimal (kuzey) rüzgârı, bulutlan birbirinden ayırır.
Rüzgârların aslı bu dördüdür.
Şimal rüzgârı, Şam (Kuzey) tarafından eser. Cenûb rüzgârı, onun mukabilinde yâni zıddı olan rüzgârdır.
Sabâ rüzgârı, doğudan eser.
Debûr rüzgârı, onun mukabilinde esen rüzgârdır, yâni batıdan eser.
Abdullah bin Amr bin As (r.a.) buyurdular: Rüzgârlar sekiz türlüdür. Bunların dördü rahmet, dördü de azabtır.
Rahmet olan rüzgârlar:
Nâşirât; bu tabii rüzgârdır.
Mübeşşirât; bu yağmuru müjdeleyen rüzgârdır.
Levâkıh; bu ağaçları aşılayan rüzgârdır.
Zâriyât; toprak ve başka şeyleri, kırıp ufalayan rüzgâr.
Azab olan rüzgârlar:
Sarsar, Akîm; bu iki rüzgâr, karada olur.
Âsıf, Kâsıf; bu iki rüzgâr da denizde olur.
Akîm rüzgârı, ne bulutları ve ne de ağaçlan aşılamayan rüzgârdır.
Âsıf rüzgârı, çok şiddetli esip, çadırları yerlerinden söken fırtınadır
Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri, Fatih Yayınevi: 2/217-218.
nafile hac ile farz olan hac arasında ki farz - hacc kimlere farz olur - kimlerin haccı nafiledir - zenginin haccı - fakirin haccı
Eşbâh ve nezâirde buyuruldu: Müslümanların kendisinden faydalanacakları rabıta binalarını inşâ etmek yani, kervansaraylar ve islâm ülkesinin hudutlarını bekleyenlerin irtibat yerlerini ve hayır kurumlarını yapıp, müslümanların faydasına sunmak, ikinci hacdan yâni nafile hac’dan daha faziletlidir. Nafile hac nafile sadakadan daha faziletlidir. Farz olan hac, anne ve babaya itaat etmekten daha evlâdır. Ancak nafile hac böyle değildir.
Zenginin haccı, fakirin haccından daha faziletlidir. Çünkü fakir kişi, farzı Mekke’de edâ eder. Onun gidişi nafiledir.( Fakir kimseye hac farz olmadıgındandır – Yaptıgı hac nafiledir ) Farz’ın fazileti, nafilenin faziletinden daha üstündür.
Akıllı kişi, Allah’ın beytine yâni Kabe’ye yönelir ve onu ziyaret eder. Eğer mal bakımından Kabe’yi ziyaret etmeye musâit değilse, himmet ve haliyle musâit olmalıdır. Yâni düşüncesi, gayreti, hali ve kalbiyle Beytüllahı ziyaret etmelidir.
Muhakkak ki, Beytüllahı ziyaret etmede en önemli şey, kişinin sâdece kalıbı ile değil, kalbi ile manen Kabe’ye yönelmesidir. Mesnevide buyuruldu: Sen nice yollar yürüdün de gül biçemedin.
.
Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri: 2/198.
müminin cennette ki yeri - islami hikayeler - ibretlik menkıbeler
Eski zamanlarda bir mü’min ile bir kâfir balık avlamaya gittiler. Kâfir kendi ilahlarını anıyor ve balık tutuyordu. Hatta bu şekilde çok balık tuttu. Mü’min, Allah’ı zikrediyordu, ama balık adına hiçbir şey onun ağına gelip düşmüyordu. Sonra güneşin batışı sırasında, bir balık ona isabet etti. Balığı çekti fakat balık ağdan kurtulup yine suya düştü. Akşam oldu. Eve döndüler. Mü’minin eli boştu. Yanında hiçbir şey yoktu. Kâfir ise, ağını doldurmuştu.
Mü’minin üzerine müvekkel olan melek, bu duruma özüldü. Bu müvekkel melek daha sonra göğe çıktığında, mü’minin Cennetteki makamını gördü. Kendi kendine: -”Vallahi! O mü’minin gelip varacağı yer burası olduktan sonra ona isabet eden hiçbir şey ona zarar vermez” dedi.
Müvekkel melek, kâfirin de Cehennemdeki yerini gördü. Onun için de:
-”Vallahi! O kâfirin düşeceği yer bura olduktan sonra, dünyâda ona isabet eden hiçbir maddî fayda artık ona hiçbir şey sağlamaz,” dedi.Şerhü’l-Hutab isimli kitapta da böyle beyan edilmektedir.
Gaflet içinde geçen güzellikler için, bülbül vuslata kavuşmak için etmektedir.
Bu ne devlettir ki. ona hep hasetçiler, onun hasedini kaldırmaktadır.
İsyan edenler. Cehennem azabını hakikâtiyle bilmiş olsalardı, günah ve isyanları asla irtikab etmezlerdi. Bir delikte zehirli bir yılanın olduğunu bilen kişinin, elini o deliğe sokması nasıl ki imkansız ise, Cehennem azabına inancı tam olan kişinin de ateşten ve azabtan dolayı asla isyan irtikâb etmez.
Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri: 2/206-207
timurlenk kısaca hayatı - hurufiliği kaldıran hükümdar - timur hanın kısaca hayatı
Timurlenk, Tarihin en büyük cihangirlerinden biridir. Babası Moğol Barlas aşireti reislerinden Emir Turgaya, annesi Tigin Hatundur. 1336 tarihinde Keş kasabasında doğdu. Âlimleri ve eviiyâ’yı seven babası, oğlunun aklî, naklî ilimler ve askerî bilgiler için özel hocalar tuttu.
Timur Han Çin’e ve Delhiye kadar bütün Asyayı, Irak, Suriye ve İzmire kadar bütün Anadoluyu hükmünün altına aidi. Kaderin bir cilvesi olarak,
Yıldırım Bayezid Hanı mağlup etti.
Timurlenk, islâm dinine ve Müslümanlara en büyük hizmeti o günlerde halk arasında yayılmaya Çalışılan “Hurufîlik” adındaki sapık cereyanı söndürmesidir. Allah, din, kitap, peygamber, namus ve aile mefhumunu tanımayan hurufîliğin kurucusu Fazlullah Hurufiyi öldürttü.
Timurlenk, Taftazanî ve Seyyid Şerif Curcânî Hazretleri gibi büyük alimlerin meclislerine gider, onlardan nasihat alırdı.
Allah dostlarına çok bağlı bir insandı. Bir gün Buhârâ caddesinde geçerken Şah-ı Nakşı Bend Muhammed Behâuddin Hazretlerinin hânegâhının halılarının temizlenmekte olduğunu öğrenince, oraya koştu. Tozları yüzüne sürdü. “Belki Allah dostlarının ayak tozları hürmetine Cenab-ı Allah bana yardım eder” diye…. 200.000 kişilik bir ordu ile Cin seferine giderken 19 mart 1405tarihinde vefat etti.
Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri: 2/209-210..
islama hizmet etmiş imamlar - imam busayri hazretlerinin hayatı kısaca
İmam Busayrî Hazretlerinin asıl ismi, Muhammed bin Saîd bin Hammâd olup. evliyanın büyüklerinden ve islam alimlerinin önde gelenlerindendir. Peygamber aşığıdır.
Peygamber Efendimize olan sevgisini, aşk ve muhabbetini dile getirdiği bir çok şiir. beyt ve na’t-ı şerif yazmışlardır.
Özellikle felçli bir hasta iken yazıp okuduğu ve Efendimiz (s.a.v.) hazretlerini rüyasında görüp şifâ bulduğu “Kaside-i Bürde” isimli kitabı çok meşhurdur.
Günümüzde bile gönül erleri tarafından büyük bir aşkla okunmaktadır.
İmam Busayrî Hazretleri. 1212 (609) veya 1211 (H. 608} tarihinde Mısır’ın Busayr şehrinde doğdu. 1295 (H. 695) senesinde Mısır’ın iskenderiye şehrinde vefat etti. Kabri oradadır
İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri : 2/135-138
Süfyân-ı Sevrînin hac sayısı - zühretü’r-riyâz kitabında geçenler
Süfyân-ı Sevrî’den rivayet olundu. Süfyân-ı Sevrî buyurdular: Bir sene hacca gitmiştim. Arafat’tan dönüp, o seneden sonra hac yapmama görüşündeydim. Hacılara baktım; asasına dayanmış yaşlı bir adam gördüm. O, beni süzercesine uzun uzun bana bakıyordu. Ben ona:»
-”Esselâmü aleyke yâ şeyh! Ey yaşlı adam, Allah’ın selâmı senin üzerine olsun,” diye selâm verdim. O da bana:
-”Ey Süfyân! Senin de üzerine olsun!.” Ben hayretle ona bakarken; o konuşmasına devam etti. Bana:
-”Niyetinden dön!” dedi. Ben:
-”Sübhânellah! Sen benim niyetimi nereden biliyorsun?” dedim. O:
-”Rabbim bana ilham etti,” diye cevap verdi. Ve şöyle devam etti:
-”Gerçekten ben otuzbeş defa hac ettim. Otuz beşinci haccımda Arafat’ta vakfede bulunuyordum, insanların şu zahmetine bakıp, Allahü Teâlâ hazretleri, onların ve benim haccımı kabul edecek mi, diye düşünüyordum. Ben bu düşünceye kalmışken güneş battı ve hacılar, Arafat’tan Müzdelife’ye indiler. Benim yanımda kimse kalmamıştı. Gece karardı. O gece uyudum. rüyâm’da şöyle gördüm. Sanki gerçekten kıyamet kopmuştu. İnsanlar, haşr olmuşlardı. Amel defterleri uçuşuyordu. Mizan kurulmuştu. Sırat ortaya konmuştu. Cennet ve Cehennemin kapıları açılmıştı. Cehennemin şöyle dediğini işittim:
-”Ey Allahım! Hacıları benim sıcağımdan ve soğuğumdan koru!” diyordu. Bunun üzerine Cehenneme şöyle nida geldi:
-”Ey Ateş! Hacılardan gayri için de dua et, çünkü onlar, çölün susuzluğunu ve Arafat’ın sıcaklığını tattılar. Bundan dolayı onlar, kıyametin susuzluğundan muhafaza olundular (bu gün onlara susuzluk yok) ve onlar, şefaate nail oldular, şefaate ermenin zevkini tattılar. Zîrâ onlar, canları ve mallarıyla benim rızâmı taleb edip aradılar.“
Şeyh buyurdu:
-”O anda ben uyandım. İki rekat namaz kıldım. Sonra yine uyudum. Aynı rüyâ’yı aynı şekilde yine gördüm. Bu rüya rahmânî mi yoksa şeytanî mi, diye düşünüyordum ki, bana:
-”Hayır! Belki bu rüya rahman olan Allah tarafindandır. Sağ elini uzat!” denildi.
Ben de sağ elimi uzattım. Bir de baktım ki, avucumda bir mektub: Şöyle yazılıydı:
Her kim Arafat’ta vakfe yapar ve Beytullahı ziyaret ederse, ben onu kendi ehli beytinden yetmiş kişi hakkında şefaatçi kılarım.”
Bu hadiseyi bize aktaran, Süfyân-i Sevrî hazretleri buyurdular:”O zât o mektubu bana gösterdi ve ben de okudum.” Sonra Şeyh efendi buyurdular:
-”O zamandan beri her sene haccettim. Ta ki, bu şekilde yetmiş üç haccım tamam oldu.” Bu hadise, “Zühretü’r-Riyâz” isimli kitabta zikredildi.
Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri: 2/196-198.
safa ve merve arasında ki putların dikilmesinin öyküsü - safa ve merve arasında dikilen putlar
Rivayet olundu: Safa tepesinde kendisine “İsaf denilen erkek şeklinde bir put vardı. Merve tepesinde de kendisine “Naile” denilen kadın şeklinde bir put bulunuyordu. (O zaman câhiliyye halkı) Bu iki putun insan olduğu, Kabe’de zina ettikleri için taş kesildiklerini ve kendilerinden ibret alınması için bu iki tepeye konulduklarını rivayet ediyorlardı.
Uzun bir zaman geçtikten sonra, insanlar, Allah’tan başka bu iki puta tapmaya başladılar. Câhiliyye halkı. Safa ile Merve arasında sa’y ederlerken bu iki puta saygı gösterisinde bulunur ve ta’zîm için bu iki puta dokunurlardı. İslâm gelip putlar kırılınca, Müslümanlar, Safa ile Merve arasında sa’y edip bu iki tepenin arasını tavaf etmeyi kerih gördüler, hoş görmediler. Müslümanların bu hareketleri üzerine Allah, bu iki tepe arasında tavaf etmelerine izin verdi ve bunların Allah’ın alâmetlerinden olduğunu bildirdi.
İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri: 2/193-194.