Yüzyılın dahisi Albert Einstein'ın başarı sırlarını merak ediyor musunuz? Şu ana kadar yaşamış en etkili bilim adamı olarak kabul edilen Einstein, sadece fiziğin değil yaşamın da dinamiklerini çözmüştü. İşte Einstein'dan başarıya götüren hayat dersleri Albert Einstein çoğu insan tarafından dahi olarak görülür. Şu ana kadar yaşamış en etkili bilim insanı olmanın yanında teorik fizikçi, filozof ve yazardı. Bilime birçok katkı sağlamış Einstein'ın başarı sırlarını merak ediyor musunuz? İşte Einstein'dan 10 hayat dersi
1. Merakınızın peşinden gidin
"Benim özel bir yeteneğim yok. Yalnızca tutkulu bir meraklıyım."
Sizin merakınızı çeken nedir? Neyi en çok merak ediyorsunuz? Benim merak ettiğim neden bazı insanların başarılı olup bazılarının olamadığıdır. Bu yüzden yıllarca başarı üzerine çalıştım. Merakınızın peşinden giderseniz başarıya ulaşırsınız
2. Azim paha biçilmezdir
"Çok zeki olduğumdan değil, sorunlarla uğraşmaktan vazgeçmediğimden başarıyorum."
Belirlediğiniz yolun sonuna ulaşacak kadar sabırlı mısınız? Posta pullarının gideceği yere varasıya kadar mektuba yapışıp kalmasından ötürü çok değerli olduğu söylenir. Posta pulu gibi olun ve başladığınız işi bitirin.
3. Bugüne odaklanın
"Güzel bir kızı öperken düzgün araba kullanan birisi, öpücüğe hak ettiği dikkati vermiyor demektir."
İki atı aynı anda süremezsiniz. Bir şeyler yapabilirsiniz ama her şeyi yapamazsınız. Şimdiye odaklanın ve bütün enerjinizi şu anda yaptığınız işe verin.
4. Hayal gücü güç verir
"Hayal gücü her şeydir. Sizi bekleyen güzelliklerin önizlemesi gibidir. Hayal gücü bilgiden daha önemlidir."
5. Hata yapın
"Hiç hata yapmamış bir insan yeni bir şey denememiş demektir."
Hata yapmaktan korkmayın. Eğer nasıl okuyacağınızı bilirseniz hatalar sizi daha iyi bir konuma getirebilir. Başarılı olmak istiyorsanız yaptığınız hataları üçe katlayın.
6. Anı yaşayın
"Ben geleceği hiç düşünmem, ne de olsa gelecektir."
Geleceği ayarlamanın tek yolu olabilidiğiniz kadar şimdide olmaktır. Şu anda dünü ya da yarını değiştiremezsiniz. Önemli olan tek an şimdidir.
7. Değer yaratın
" Başarılı olmaya değil, değerli olmaya çalışın."
Zamanınızı başarılı olmak için harcamayın, değerler yaratın. Eğer değerli olursanız başarı kendiliğinden gelecektir.
8. Farklı sonuçlar beklemeyin
"Delilik: Aynı şeyleri tekrar tekrar yapıp farklı sonuçlar beklemek."
Her gün aynı rutinde yaşayarak farklı görünmeyi bekleyemezsiniz. Hayatınızın değişmesini istiyorsanız kendinizi değiştirmelisiniz.
9. Bilgi deneyimden gelir
" Bilgi malumat değildir. Bilmenin tek yolu deneyimlemektir."
Bir konuyu tartışabilirsiniz ama bu size sadece felsefi bir anlayış kazandırır. Bir konuyu bilmek istiyorsanız onu deneyimlemelisiniz.
10. Kuralları öğrenin, daha iyi oynayın
" Oyunun kurallarını öğrenmek zorundasınız. Böylece herkesten iyi oynayabilirsiniz."
Yapmanız gereken iki şey var. Birincisi oynadığınız oyunun kurallarını öğrenmek. İkincisi ise oyunu herkesten iyi oynamayı istemek. Bu iki şeyi yaparsanız başarı sizinle olur!
UMUTLARINIZI YÜKSEK SABİT GİDERLERİNİZİ DÜŞÜK TUTUN
Türkiye gibi istikrarlı bir şekilde istikrarsızlık yaşanan ülkelerde en iyi ihtimali hayal etmek ama en kötü hale karşı da hazırlıklı olmak gerekir NSA'ya göre yapılmış "A planı" yetmez , kontrol edilemez ve hesaplanamaz unsurların en kötü ihtimale göre davrandığını varsayan "Z planı"nızın da olması gerekir Böylece şoklara dayanıklı bir başarı planlaması yapmış olursunuz
Türk insanı uzun süre üretmediği bir zenginliği yaşadığı, satmadığı malların parasını harcadığı için pervasızca para harcamaya alışmıştı Ancak herkesin bildiği gibi artık deniz bitti Şimdi "hesaplılık" zamanı! Dolayısıyla babaannenize kıtlık günlerinde nasıl yaşandıkları ile ilgili bazı sorular sorabilirsiniz Kriz değişken giderleri artırdığı için sabit giderlerinize özellikle dikkat etmelisiniz Nedir en büyük sabit gider? Ev kirası! Artık "kazanılacağı umulan" para üzerine harcama yapmak akıllıca bir davranış değildir Ata sözünü dinleyin "denizdeki balığa pazarlık olmaz"
Sabit giderlerinizi düşük tutmaya çalışırken umutlarınızı "yüksekte" tutmaya da özen göstermelisiniz Çünkü Doğan Cüceloğlu şöyle diyor "bir kişinin geleceğe yönelik umudu bugün sahip olduğu gücün kaynağıdır"
GENİŞ DÜŞÜNÜN, DAR BAŞLAYIN, ÇABUK BİTİRİN
Başarısız kişi ve kurumların bir projeyi başarmaya çalışırken yaptıkları karakteristik hatalar; konuyu etraflıca düşünmemek, kaynakları bir hedefe odaklamadan harekete geçmek ve başladığı işi atalete düşerek sonuçlandıramamaktır Eğer başarılı sonuçlar almak istiyorsanız bunların tersini yapmalısınız Bir işe başlarken konuyu olabildiğince her yönüyle düşünün, harekete geçerken hedefinizi daraltın ve netleştirin, başladıktan sonra ise kesintisiz ve süratli bir çaba ile işi bitirin Başarısız olmayı başarmak istiyorsanız da pek çok kişinin yaptığını yapın: dar düşünün, geniş başlayın, geç bitirin!
Hayatınızı planlarken, yada iş bulmaya çalışırken de bu ilkeye uygun davranmalısınız İş yada hayat planlarınızı yaparken olabildiğince geniş düşünüz Her ihtimali ve ilgili her kişiyi düşünün Harekete geçeceğiniz zaman "nokta vuruşu" yapın Sadece bir işe odaklanarak başlayın Çok sayıda işi aynı anda yapmaya kalkışmayın Sonra iç gücünüzü çok parçaya böldüğünüz için işleri "hakkıyla" yapamayabilir, her şeyi yüzünüze gözünüze bulaştırabilirsiniz! Kendinize tek bir başlangıç noktası koyun ve oradan başlayın Son olarak başladığınız işleri sürüncemede bırakmayın, sonuç alıncaya kadar azimle takip edin Reddedilmeyle başa çıkabilmek ve kararlılık becerisi bu noktada oldukça önem kazanmaktadır.
7 Eylül'de Borusan İstinye tesislerinde Robin Sharma'nın "Kendinizi Uyandırmak" Konferansına katıldım. D&R'ın sahiplendiği bu seminerden aklımda kalanları ve ayrıca Robin Sharma'nın bende iz bırakan bazı eski (kitapları ve röportajlarından) söylemlerini ve doğrularını şimdi sizlerle paylaşacağım.
Tanıdığın en olumlu insan kendin ol.
İçten ve samimi ol, her zaman (sesin titrese bile) gerçekleri söyle.
Zamanında olman gereken yerde ol, geç kalma.
Lütfen demeyi ve teşekkür etmeyi ihmal etme.
Yapabileceklerinin altında söz ver, fazlasını yap.
İnsanları onları ilk gördüğünden daha iyi bir durumda bırak.
Arkadaş canlısı ve şevkatli ol.
Birinci sınıf bir dinleyici ol.
Diğer insanlara karşı tutkulu bir şekilde ilgili ol.
Yüzünde gülümse eksik olmasın.
Katılmamak elde değil ancak bunlar (bu sıralama ile yazıldığı haliyle) benim değil, o meşhur Ferrari'sini Satan Bilge'nin, Robin Sharma'nın lafları.
Şimdi dönelim verdiği mesajlara.
İnsanlar çalıştıkları şirketlerinde pozisyonları veya ünvanları ne olursa olsun, "liderlik davranışı" sergileyebilirler. Bunun için önerdiği dört taktik var:
Kendinize ait kişisel bir felsefeniz (nasıl bir kişi olmak istediğiniz) ve net hedefleriniz olsun. Bunları yazın, haftada bir okuyun.
Günün en zorlu işi, sabah yapacağınız ilk işiniz olsun.
Her gün düzenli olarak en az %1'lik bir ilerleme sağlayın.
Düşünmek için kendinize zaman yaratın. Sabahları bir saat erken kalkın (3 hafta sonra alışırsınız).
Kişisel felsefeniz, değerleriniz ve hedeflerinizi bulmanıza yardımcı olmak için şu soruyu cevabı tükenene kadar tekrar tekrar sorup, her defasında da ayrı cevaplar vermenizi istiyor:
"Hayatındaki en önemli şey ne?"
Daha sonra aynı şeyi şu 2 soru için de yapmanız gerekiyor:
"Hayatımda gelişmesi gereken şey ne?"
"En çok neyi yapmaktan pişmanlık duyuyorsun?"
Bu üç soruluk çalışmayı yapmanın en ideal yolu başka bir kişi ile karşılıklı birer sandalyede ve diz dize, göz göze oturarak yapmak. Karşınızdaki aynı soruyu size defalarca (siz artık farklı bir cevap bulamayıncaya kadar) soracak. Gözlerinizi karşınızdaki kişinin gözlerinden kaçırmadan bunu yapabilmek o kadar kolay değil. Deneyin, işe yarar bir çalışma.
1.000 kişi ile yapılan bir araştırmada insanların en fazla "pişmanlık" duyduğu üç şey şöyle sıralanmış:
Keşke daha fazla dinlenmek için vakit ayırabilseydim.
Keşke kendimi (duygularımı, değerlerimi, ) daha iyi ifade edebilseydim.
Keşke daha fazla sevgiyle dolu ilişkiler kurabilseydim.
Yukarıdaki diz dize, göz göze yöntemiyle olmasa dahi, cevaplarını sürekli gözden geçirmemiz gereken üç başka soru da:
Ne olmak istiyorsun? (Öldükten sonra nasıl anılmak isterdin kapsamında)
Hayattaki en büyük korkuların ne?
Başarısız olmayacağını önceden bilme şansın olsaydı ne iş yapmak isterdin?
Kendi hedeflerinizi belirlerken olumlu referans noktaları belirlemek, daha önceden kendimizde göremediğimiz potansiyelin açığa çıkmasını sağlar. Eğer referans noktalarınızı dünya ölçeğinden seçerseniz de, umutsuz anlarınızda dahi bu referanslar size güç verecektir:
Çocuklarımız: Koşulsuz sevgi ve sınırsız merak
Lance Armstrong: Sebat etme ve direnme gücü
Richard Branson: Hayatın her anını dolu dolu yaşamak
Madonna: Kendini yeniden keşif etmek
Peter Drucker: Hayat boyu öğrenmeyi sürdürmek
Nelson Mandela: Cesaret ve insanlıkçı olabilmek
Liderlik sizle başlar. Yani kendinizle
Verdiğiniz sözleri tutun. Yaptığınız işte çok iyi olun ki, sizi umursamamazlık yapamasınlar. Fark yaratın.
Günlük ufak da olsa büyük işler için aksiyon alın.
Size ters gelen, kabul etmekte zorlandığınız işlerden kaçmayın, üzerine üzerine gidin. Gelişim ile beraber değişimi de içselleştirin. İnsanoğlunun en mutlu olduğu anlar büyüdüklerini, yani geliştiklerini gördükleri zamanlardır.
Aç kalın. Başarı kadar başarısızlığı davet eden başka bir şey yoktur. Başarılı oldukça açlık seviyeniz de artsın.
Yapabileceklerinizin altında söz verin, fazlasını yapın. O ekstra kilometreyi gitmekten kaçınmayın. Sonuçta insanlara beklediklerinden daha fazlasını verin.
Bunlar da "başarı" için verdiği taktikler:
Sabahları erken kalkın. Mesela 4'de veya 5'te. İlk yarım saati kendinize ayırın. Kahve eşliğinde sessiz bir ortamda gününüzü planlayıp kişisel hedeflerinizle karşılaştırın. Kitap okuyun, düşünün. Bu yarım saat kutsal zamandır.
Sağlığınızı birinci öncelik yapın. Düzenli spor yapın; sağlıklı yemekler (yağsız, bol sebze, bol su ve vitamin takviyesi) yiyin. Kısaca, sağlığınızı birinci öncelik yapmak için kalp krizi geçirmeyi beklemeyin.
Sağlıktan sonra en önemli öncelik aile. Özellikle çocuklarınızla kaliteli vakit geçirin, onları tanıyın.
Hayattaki en önemli amacınız ne ise her gün onun için mutlaka birşeyler yapın.
Her gün sonunda o günü değerlendirin. Hedeflerinizi gözden geçirin.
Zor ve pek de keyif almadığınız bir iş yapıyorsanız (mesela bir alışkanlığınızı değiştirmek, bir korkunuzu yenmek gibi) kendinize en azından 30 günlük bir süre tanıyın. Her gün %1'lik bir aşama kaydedin. Bu bir ayda %30 demek. %1 zaman içinde mutlaka galip gelir.
Hayatta hayal ettiğimiz "değişiklikleri" yapmamıza engel olan dört faktör var:
Korku: Bilinenin bilinmeyene olan üstünlüğü. Korktuğun şey neyse, artık korkmayana kadar onun üstüne git.
Başarısızlık: Başarısız olmak istemediğimiz için denemeye dahi kalkışmamak. Oysa en büyük başarısızlık denemeyi başaramamak.
Unutmak: Kitaplardan veya seminerlerden öğrenip heyecan duyduğumuz konuları günlük hayatın karmaşası içinde unutma eğiliminde olmak. Öğrendiğimiz en değerli şeyleri yazarak sürekli görebileceğimiz yerlere asmak bir çözüm olabilir.
İnanç eksikliği: Çoğu kişide kişisel gelişim konularına karşı alaycı bir tutum var. Bu belki de çocukluk yaşlarında yaşanan bazı başarısızlıklardan kaynaklanıyor olabilir. Oysa başarıya giden yol başarısızlıklardan ve risk almaktan geçiyor.
Ve şimdi de sırada "mutlu olma" sırları var:
Yeni bir araba sizi sadece birkaç hafta mutlu eder. Yeni bir ev bir kaç ay. Gerçek mutluluğun anahtarı "hizmetkarlıkta." Diğer insanlara "yardım" etmekte. Aldıklarımızın değil, verdiklerimizin üzerine inşa edilen bir hayat gerçek mutluluğu getirir.
Hayatı kendi değer ve kurallarınla yaşa. Kendi yarışını koş. Rüyalarına karşı saygılı ol.
Ünvansız yaşamayı öğren. (Bu arada bir arkadaşının verdiği kartvizit onu çok etkilemiş, kartında isminin altında ünvan olarak "Human Being" [İnsanoğlu] yazıyormuş.)
Para kazanmanın kötü bir yanı yok. Ancak para birinci önceliğe çıktığında, sen basamakların en üstüne çıksan bile içinde bir boşluk, eksiklik hissedersin. Kimse mezarda senin ne kadar zengin olduğunla ilgilenmez.
"En büyük risk, risk almamaktır."
Harcanacak en kötü şey ise hayatın kendisi. Sen doğduğunda ağlarken, bizler gülüyorduk. Öyle bir hayat yaşa ki, öldüğünde sen gülerken dünya ağlasın.
İşte size Ferrari'sini Satan Bilge Robin Sharma. Açıkçası yukarıdaki tüm bu doğrulara inanarak imzamızı atıyoruz.
Önemli bir savaş sırasında Japon bir komutan askerlerinin sayısının düşmanlarınkine kıyasla çok daha az olmasına rağmen saldırıya geçmeye karar verir. Ordusunun kazanacağına olan güveni tamdır. Ancak, askerleri zafer konusunda oldukça kaygılıdır. Savaş alanına doğru ilerlerken, yol kenarındaki bir tapınakta durup hep birlikte dua ederler. Daha sonra komutan cebinden bozuk para çıkararak -Şimdi yazı-tura atacağız. Eğer tura gelirse, biz kazanacağız, ama eğer yazı gelirse kaybedeceğiz, kaderimiz böylece ortaya çıkacak- der. Bozuk parayı havaya atar ve herkes sabırsızca paranın yere düşmesini bekler. Tura gelmiştir. Askerler çok sevinirler; kendilerine olan güvenlerini toplamışlardır. Bu coşkuyla düşmana saldırır ve savaşı kazanırlar. Bir süre sonra yüzbaşı komutanının yanına gelerek onun kehanetini takdir edercesine, -Kimse kaderi değiştiremez- der. Bunun üzerine -Haklısın- der komutan, iki tarafı da -tura- olan parayı göstererek...
Anonim
Hepimiz hayatımızın değişik dönemlerinde hikayede bahsedilen askerler gibi, kendimize olan güvenimizi çeşitli nedenlerle kaybedip, kendimizi yetersiz hissederek kumandayı kadere bırakmayı tercih ederiz. Oysa ki kader diye bildiğimiz olgu, biz elimizden geleni yapmadıkça -tesadüf vakalar dışında- hiç de bizden yana çıkmaz. Hikayede verilen örnek belki biraz abartılmıştır, ancak kendisinin yetersizliğine inanan bir kişi başarısızlıkları yoğun bir biçimde hisseder, ama ilginçtir ki başına gelenleri değiştirme gücüne sahip olduğuna inanmasını sağlayacak adımı atmaz.
Günlük hayatta;
* herhangi bir sorumluluk aldığımızda yapabildiğimizin en iyisini sergilemeyi,
* aksi durumlara yaratıcı ve akılcı çözümler getirebilmeyi,
* aşağılık duygusunun elimizi kolumuzu bağlamamasını,
* iş ortamında bulunduğumuz toplantılarda fikirlerimizi açıkça ortaya koyabilmeyi ve bu fikirleri açıkça herkese karşı savunabilmeyi ne kadar da çok isteriz.
Fakat bazen, sanki bir şeyler sesimizi keser; beğenilmemek korkusu, dışlanma kaygısı, süregelen düzene boyun eğmişlik ya da yoğun bir yetersizlik hissi, vs. gibi olumsuz öngörüler duygu ve düşüncelerimizi pek az açmamıza ya da hiç açmamamıza neden olur.
Öz güveni yeterli düzeyde gelişmemiş olan kişiler kendilerine verilen bir görevi yerine getiremeyeceklerine inanırlar. Bu sebeple, başarısızlık sonrası oluşacak doğal mahcubiyet duygusunu yaşamamak için bu çeşit riskli durumlardan sürekli uzak dururlar. Böyle bir durumda, yüzleşilmesi gereken sorun özgüven eksikliğinin üstesinden nasıl gelineceğidir. Ancak bu sorunu çözebildiğimizde daha mutlu yaşayabilir ve hayatın tadını daha fazla çıkarabiliriz. Özgüven, Duygusal Zekanın alt başlıklarından olan özbilincin önemli bir bileşenidir ki bu bakımdan kişinin özdeğer ve yetenekleri konusunda sağlam bir anlayışa sahip olmasını gerektirir. Özgüveni yüksek olan bir birey kendi yeteneklerine güvenir, hayatını kendi istekleri doğrultusunda kontrol edebileceğine ve gerçekçi hedefler belirleyebildiği müddetçe bu hedeflere ulaşabilmesinin mümkün olduğuna inanır.
Başarı bazı soruları sürekli kendine sormakla başlar!
Kendi kişisel başarınız için cevabını düşünmeniz gereken bazı sorular:
•Böyle giderse 10 yıl sonra nasıl bir hayat yaşıyor olacaksınız?
•Başaracağınızı kesin olarak bilseydiniz yarından itibaren neler yapardınız?
•Kendiniz için istediklerinize sahip olmaya değer misiniz?
•Neyi şu anda yaptığınızdan daha iyi yapabilirsiniz?
•Bütün rüyalarınızı gerçekleştirmiş olsaydınız neler hissederdiniz?
•Başarı ve mutluluk sizin de hakkınız mı?
Cevabınız evet ise neyi bekliyorsunuz?
İnsanları bildiklerini uygulamaya geçirme şekillerine göre 4 gruba ayrılırlar.
1.Bilen ve yapanlar
2.Bilen ama yapmayanlar
3.Yapan ama bilmeyenler
4.Yapmayan ve bilmeyenler.
Bilen ve yapanlara "bilinçli başarmış kişi" diyebiliriz.
Bilen ama yapmayanlar ise tipik "ataletli" insanlardır.
Yapan ama bilmeyenler ise harala gürele birşeyler başarmaya çalışan kesimdir.
Yapmayan ve bilmeyenlere ise başarısız insan sınıfını oluşturuyor.
Gözlerimizi açar açmaz müthiş bir kaosun içinde buluyoruz kendimizi. Hızlı adımlarla yanımızdan geçen yüzlerce insanın görüntüsü, her tarafta günlük hayatımızdan aşina olduğumuz iç gıcıklayıcı sesler ve içimizde kopup giden fırtınalı duygularımız. Gördüklerimiz, duyduklarımız ve hissettiklerimiz düşünce ve davranışlarımızı etkilerken çevremizdeki diğer insanlarla anlaşmak içinde aynı algılarımızı kullanıyoruz. Peki aynı toplumun bireyleri olarak hala en basit nedenlerden dolayı neden anlaşamıyoruz yada en ufak şeylerden dolayı neden tartışıyoruz?
Kendimizi ifade ederken o anki psikolojimize göre kelimeler ağzımızdan dökülüverir. Uzun yada kısa konuşmuş olalım karşımızdaki kişi yada kişiler çoğu zaman ne anlatmak istediğimizi tam anlayamaz. Aynı şekilde biz de karşımızdaki kişinin konuşmalarını dinlerken belirli bir süre sonra dikkatimizi kaybederiz. Karşımızdaki kişinin konuşmasını beden dilini kullanarak zenginleştirmesi , ses tonundaki vurgulamalara dikkat etmesi ve bizlere aktardığı düşüncelerin kendisinde uyandırdığı hisleri belli etmesi gibi etkenler dinleyicilerin odaklanmasını daha da arttırmaktadır. Bu faktörlere aldırış etmeksizin yapılan konuşmaların dinleyici üzerinde etkisi ve dinlenme oranı çok az olacaktır.
Yapılan araştırmalar doğrultusunda insanların kendini ifade ederken ve çevresini anlamak için kullandığı 3 etken ( Görsel , İşitsel, Duygusal ) vardır. Bunlardan birincisi Görsel'dir. Çevremizde gördüğümüz herşeyin bizim için ifade ettiği tanımlardır. Mesela ; Cadde kenarında yürürken çok sevdiğiniz bir araba markasını gördüğünüzü düşünün. Arabayı görür görmez , renginden, arabanın keskin kıvrımlarından, jantlarından, trafikte ne kadar karizmatik durduğunu görmek gibi etkenler sizi daha da çok büyüler. Çünkü görsel olarak anlayan birisi iseniz , gördüklerinizin size ifade ettiği anlamı ne bir başkası size anlatabilir ne de o anki duygularınız bunu dile getirebilir.
Görsel olan kişilerin kendini ifade ettiklerinde kullandığı kelimelere de dikkat etmeniz gerekir. Çok fazla konuşmak yada sizin çok fazla düşünmenize yer vermeyecek şekilde sadece nesnelerin kendisini yada resmini gösterek anlamanızı beklerler. Görsel olarak anlayan bir kişi için boş ve çamurlu bir arsaya baktığında ileride buraya kurulacak İş Merkezini hayalinde canlandırabilir ve onu görüyormuşcasına odaklanabilir. Kullandığı kelimeler ile tanımladığı nesneyi dış hatları ile tarif etmekten ileri gitmez.
İşitsel olarak kendini ifade eden ve anlayan insanlar için ise örnek olarak ; Bu kişinin çok sevilen bir sanatçının konserine gittiğini ve bu olayı size anlattığını düşünelim. Sanatçının fiziksel özelliklerini, giydiği kıyafeti , konser verdiği yerle ilgili özellikleri vb.. gibi şeyleri görünenden daha farklı olarak kendi açıklamaları ile anlatıyorsa işitsel olarak kendini ifade eden birisi diyebiliriz. Bu gibi kişiler için konserin resimlerini yada videosunu izlerken bile sürekli açıklama yaparak kendi düşüncelerini aktarmaya çalıştığını gözlemleyebilirsiniz. Başka bir örnek olarak ; Satın almayı düşündüğümüz bir ürün için mağazaya gittiğimizi düşünelim. Ürün karşımızda ve satıcı kişi yanımıza gelerek aynı ürünün görünen yanlarını anlatıyor. Anlatılanları dinledikçe ürün daha çok hoşumuza gidiyorsa demekki bu ürünü sadece görsel olarak görmek bizi pek etkilememiştir. Satıcının bize anlatması sonucu ürünü ve işlevini daha iyi anlamış oluyoruz.
Son olarak duygusal anlamda kendini ifade eden ve anlayan kişiler için belirleyici etkenlere örnek verelim. Bu kişinin çalıştığı işyerinde personel çıkartılacağını haber aldığını düşünelim. Duyduğu haberin aslı olup olmadığını netleştirmeden hemen işsiz kaldığını ve ileride onu çok zor günlerin beklediğini düşünerek paniğe kapılan birisi gibi düşünebiliriz. Kendisine anlatılan olayların etkisinde kalarak eski anılarına sürekli kaymalar yaşayan yada (evham yaparak ) olmamış olayları hemen kafasında kurgulayabilen ve gördüğü her türlü davranışın kendisinde uyandırdığı hislere göre hareket eden kişilerdir. Bu grupta yer alan kimselere kendinizi ifade ederken onlara göstereceğiniz görseller, anlatım yaparken kullanacağınız kelimeleri özenli olarak seçmeniz sunumunuzun % 50 sini oluşturacaktır. Önemli olan bu kişinin kendini güvende hissedeceği, memnun olacağı , pişmanlık duymayacağı gibi olumlu yönde duygusal oldaklı sonuçları hedefleyerek hareket etmemiz gerekmektedir.
Şimdiye kadar kendimizi birçok insana ifade ettik ama düşündüğümüzden çok daha az etkileyici olduğumuzun farkındayız. İnsanlara düşüncelerimizi dayatmak tabiki doğru olmayacaktır. Burada başarmak istediğimiz kendimizi karşımızdakinin anlayacağı şekilde ifade etmeyi öğrenmektir. Bir topluluğa konuştuğunuz esnada anlatılan faktörlerin hemen hemen hepsini kullanacak ve insanların dikkatlerini dağıtmadan daha uzun süre odak noktası kalabileceksiniz.
Sesinizin tonu çok yüksek çıktığı için de ilgi odağı olabilirsiniz ama sustuktan sonra kimse ne dediğinizi bile hatırlamayacaktır. En yakınınız olsun yada ilk defa tanıştığınız birisi olsun öncelikle onun kullandığı kelimelere dikkat ederek kendini ifade etme ve anlama şeklini tanımlayın. Daha sonra sizde buna paralel düşünerek konuşmanızı sürdürün. Gerçekten birşeyleri değiştireceğinize inanın. Farkındalığınız bu dakikadan itibaren sizinle.
Kiminin Ki Bir Dikişte Biter Kimininki İse Yudum Yudum
Dibinde Kalan Çöpler İse Hayattan Kalan Kalıntılar
Üç Şeye Dikkat Etmek Gerekir Yaşamda
Göz, Dil Ve Gönül
Göz Ve Dile Hâkim Olmak Zor Ama Gönül'e Hâkimiyet Daha Güç
Gönlü Sakınmak Lazım; Kin Nefret Ve Kıskançlık Yatağı Olmaktan
Tereddütte Kalmamak, Ne İstediğini Bilmek Veyahut Neyi İsteyeceğimizi Bilmek
Küstahlığa Düşmek Korkusu Da Var Tabi
İnsanın İçinde Davaya, Hayata Ve İlme Karşı
Övünmek Korkusu Da Var Tabi İnsanın Küfre, Cisme Ve An'a Karşı
Sanki Canavarın Esiri Gibi Bir Sağa Bir Sola Çarpıyor,
İstikrarsız Ekonomi Gibi Bir İleri Bir Geri Gidiyorsun Enflasyonun Canavarı Olmuşuz Haberimiz Yok
Karanlıkta Kaybolan Gölge Misali Silinmiş Hayattan,
Ayrılmak Zor Ama Sonu Bilmek Daha Zor Hazan Mevsiminde Dökülen Yapraklar Gibi,
Felaha Çıkacak Bir Yol Vardır Belki
Rengârenk Hayatın Renksiz Yaşamı Sonsuz Zamanın Ruhsuz Ecdadı Yaşanmış An'ın Yaşanmamış Saati Susuz Bahçenin Solmuş Gülü
Hayatın Acımasızlığı İle Ruhum Tevafuklar İle Ayakta
Gül Yüzlülerin Hayranlığı Var Sana Bunu Düşün Sükût Et Et Ki En Azından Adam Bilinesin Sükûtsuzlar Arasında
Arkadaşlık, Dostluk Önemlidir ...
Değerini Bilmek Gerekir Sırrını Paylaşabileceğin, Derdini Anlatabileceğin,
Üzüntünü Dile Getirebileceğin, Sevincini Haykırabileceğin Bir Kişinin Çevrende Olması İnsana Hem Güven Hem De Mutluluk Verir Sende Taşın Altına Elini Koyacaksın Ama Her Şeyi Başkasından Beklememelisin
Kılıç Üzerinde Yürüyeceksin Ama Kılıç Hayatı Ve Seni Kesmeyecek
Yok, Öyle Yağma
Kalbini Açık Tutacaksın Hayata
Kalbin Kör Olursa Gözler Görür Mü Ki Hiç
Bütün Kötülükleri Yok Etmek Adına İyiliğin Değerini Anlamak İçin Bu Yapılanlar
Kötülük Olmasaydı İyiliğin Hiçbir Özelliği Kalmazdı Onun Değerini Ortaya Çıkarır Kötülük
Bir Bardak Çay Gibi Ömür
Kiminin Ki Bir Dikişte Biter Kimininki İse Yudum Yudum
Dibinde Kalan Çöpler İse Hayattan Kalan Kalıntılar ..
Berat Kandili, 15 Temmuz cuma gününü 16 Temmuz cumartesi gününe bağlayan gecede idrak edilecek. Bir mübarek gece daha bizleri bekliyor.
Beraat Gecesi, rızıkların taksim edildiği, gelecek sene cereyan edecek vak'aların meleklere bildirildiği gecedir. Bu bakımdan bu gecede hakkında hayırlı şeyler takdir olunup, iyi şeylerin yazılmasını dileyen insan, geceyi ibadetle, dua ile geçirir, meleklere bidirilen takdirin hayırlı olması olması niyazında bulunur.
Bu gece beraat gecesi. Dua edelim.. Yürekler bir atsın bu gece, günahlarımız affolsun. İyi kandiller.
Kafandaki dünyayı değiştirmeden nereye kaçabilirsin. O dünya hep seninle. Nereye gidersen git onu da götürürsün. Ruhunun derinliklerine inemeyen biri için,her yer bir gün gelir kaçınılacak bir yer olur...Kendine bir yol yarat; ne zaman gideceğini, ne zaman döneceğini, en önemlisi ne zaman yoldan çıkacağını bilirsin..
Bilgi taze ekmeğe benzer. Nasıl ki ekmeği taze yediğinizde çok farklı bir lezzet alırsınız bilgi de işte aynı böyledir. Bilgiyi beyninize aldığınız anda onu o anda kullanmalısınız ki hayatınıza olabilecek olumlu etkilerini daha çabuk elde edebilesiniz. Ve nasıl ki taze ekmeği yanınızdakilerle paylaştığınızda size ayrı bir minnettarlık duyar ve onlar da muazzam bir zevk alırlarsa işte sizler de bilgilerinizi etrafınızdakilerle paylaşırsanız etrafınıza ayrı bir ışık saçar ve insanlar arasında farklılık kazanırsınız.
Sakın bilgilerinizi etrafınızdakilerle paylaşmaktan korkmayın. Siz bildiklerinizi anlattıkça aldığınız hazla çok daha farklı bilgilere ulaşmak için ayrı bir heyecan duyacaksınız. Bu heyecanı duyarken de etrafındaki insanların size olan hayranlığı artacak İşte bunun adına sempati kazanmak denir. İnsanlar size güven duyarak sizinle vakit geçirmek isteyecekler; siz bildikleriniz anlattıkça onların gözünde lider olma vasıflarını elde etmeye başlamış olacaksınız. Onlar aldıkça mutlu olacaklar, siz verdikçe daha fazla şey öğrenmek isteyeceksiniz.
Her zaman dediğim gibi her başarıyı tetikleyen şey eylemdir ve eylemler sonuçları hazırlar.Sahip olduğunuz bilgiyi paylaşmadıkça ve eylem haline getirmedikçe o sahip olduğunuz bilgi sadece sizde potansiyel bir güç olarak kalır ve sizde kaldığı sürece de; aynı ekmek gibi durdukça bayatlar ve bir süre sonra zamanı geçer. Ekmek gibi küflenir ve artık sizin de işinize yaramaz.
İşte bu yüzden özellikle sizlere mutlaka ve mutlaka bildiklerinizi hatta gezip gördüklerinizi etrafınızla paylaşmanızı öneriyorum.
Taze her şey daha lezzetli ve daha keyif vericidir Bayat bir ekmekle de karnınız doyar ama sadece doyar, bir zevk almazsınız.
Her edinilen bilgi o anda eyleme dönüşüp beynimizde yerini bulmalıdır. Ve siz bu bilgilerle yolunuza devam ederken yeni edindiğiniz bilgilerle de yolunuzu açmış olacaksınız.
Lider olmak, aranılmak ve tercih edilmek için hep bu paylaşma özgüveninin içinizde ve hayatınızda olması gerekir. Liderler ve yöneticiler çok daha akıllı oldukları için değil, çok daha fazla paylaşımcı oldukları için o konuma getirilirler.
Bilgi de mutlaka önemlidir ama ne kadar bilgili olursanız olun yanınızdakilere aktarmadığınız sürece bir ekip çalışması yapamazsınız ve bunu yapamadığınız zaman da başarılı olmanız mümkün değildir.
Bazen çok fazla isteriz bazı şeyleri hayattan. Ve çok uğraşırız onlara ulaşmak için. Bu bir sınav olabilir, almak istediğimiz bir araba olabilir, para olabilir, iş olabilir veya çok fazla istediğimiz herhangi bir başka şey. O hedefe doğru yaklaşırken beklentilerimiz devamlı artış gösterir. Artık geri dönüşü yoktur kesin olmalıdır gerçekleşmelidir o bizim için çok önemli olan şey. Çünkü beklenti o yöndedir.
İşte yapmış olduğumuz en büyük hata da budur. Hayattan bazı şeyleri çok istemek, beklentilerimizi devamlı yüksek tutmak . Çünkü garantisi yoktur hiçbir şeyin. Olmayabilir bazı isteklerimiz. Ve insan bilemez, hayatın hep beklediklerimizden daha azını vereceğini.
Hiç düşündünüz mü?
Nasıl oluyor da iki insan aynı olay karşısında farklı tepkiler verebiliyor? Neden farklı bakış açıları oluşuyor? Örneğin niçin aynı bütçeye sahip iki insandan biri kendini zengin görürken diğeri kendini fakir görebiliyor?
Bunun sebebi insanın hayatındaki beklentilerinin farklı olmasıdır. Ve beklentiler insanın aynı olay karşısında farklı tepkiler vermelerine neden olur. İnsanların beklentileri büyüdükçe mutlu olma oranları azalır, beklentileri azaldıkça ise mutluluk oranları artar.
Bu yüzden çok fazlasını beklemeyin hayattan çünkü olmayabilir ve siz mutsuz yaşayabilirsiniz. Beklentilerinizi az tutun ki fazlası olduğunda mutlu olabilin. Ve önemli olan bir şey de hayattan veya başkalarından bir şeyler beklemeyin kendinizden isteyin ve bekleyin bir şeylerin olmasını
Ustaların çıraklarına sadece edindikleri mesleğizanaatı değil hayatı da öğrettikleri en geniş ve gerçek anlamıyla öğretmen oldukları dönemde Hintli bir ahşap ustası yaşıyordu.Bu ustanın çırağı büyüdü ahşap işlemeyi ve hayatı öğrendi kendi işini kurup başlattı.
Bir süre sonra dostlarından biri oğlunu getirdi ustadan onu yanına çırak almasını istedi. Fakat bu çırak sürekli yakınıp duran her şeye bozulan bir çocuk çıktı.Tahta getirmeye gidiyor döndüğünde ellerine kıymık battığından uzun uzun yakınıyordu. Bir iş teslim etmeye gidiyordöndüğünde yoldan sıcaktan müşterinin tavrından yakınıyordu.
Usta çocuğa bir şeyler anlatmaya çalışıyordu ama sözlerinin hiçbir etkisi olmuyordu.
Bir gün usta çırağını köye tuz almaya gönderdi. Çırak ustasının söylediği gibi tuzu alıp döndü. Usta bir bardak su getirmesini söyledi.Çırak bir bardak suyu da getirdi.Usta 'Şimdi o tuzu suyun için at' dedi.Çırak ustasının söylediğini yaptı.
Sonra usta 'Şimdi o suyu iç' dedi.Çırak suyu içti ve tabii ki içer içmez de tükürdü.Öfkeyle ustasına bakarken usta 'Nasıldı tadı' diye sordu.Çırak nefretle 'Çok acı' dedi.
Usta çocuğa 'Tuzu yanına al gel gidiyoruz' dedi.
Çırak ustasının peşine takıldı. Bir süre sonra civardaki gölün kıyısına geldiler.
Usta çırağa 'Bütün tuzu göle dök' dedi. Çıraksöyleneni yaptı. Usta 'Şimdi gölün suyundan iç' dedi. Çırak içti.'Suyun tadı nasıldı' diye sordu usta.Çırak 'Çok güzeldi' dedi.
'Peki tuzun acısını hissettin mi' diye sordu bu kez de.
Çırak 'hayır' dedi.
Usta çırağı karşısına oturtup anlattı:'Hayattaki bütün olumsuzluklar işte bu bir avuç tuz gibidir. Eğer sen küçük bir bardak su isen nasıl tuzun bütün acısını tattıysan hayatın bütün olumsuzluklarından da öyle etkilenirsin. Eğer sen kişiliğinle ve gönlünle bu önümüzdeki göl gibi isen hayatta karşılaşabileceğin bütün olumsuzluklar seni o bir avuç tuz gölün suyunu nasıl etkilediyse öyle etkiler bir bardak suda tattığın acıyı vermez sana.
Günlerden bir gün, köylerden birinde, adamın birinin eşeği, kuyunun birine düşmüş.
Niye düşer diye sormayın.
Eşek bu. Düşmüş işte.
Belki kör bir kuyuydu, ağzı tahtayla kapatılmıştı belki, üzerine de toprak dökülmüştü.
Zamanla tahta çürüdü, zayıfladı, toprakta biten otları yemek isteyen eşeğin ağırlığını çekemedi ve güm!
Hayvancık saatlerce acı içerisinde kıvranmış, bağırmış yani kendi dilinde. Ayıptır söylemesi, anırmış yani. Sesini duyan sahibi gelip bakmış ki vaziyet kötü. Zavallı eşeği kuyunun dibinde melül mahzun bakınıyor. Üstelik yaralanmış. Karşılaştığı bu durumda kendini eşeği kadar zavallı hisseden adamcağız köylüleri yardıma çağırmış. Ne yapsak, ne etsek, nasıl çıkarsak... Sonunda karar verilmiş ki kurtarmak için çalışmaya değmez. Tek çare, kuyuyu toprakla örtmek. Ellerine aldıkları küreklerle etraftan kuyunun içine toprak atmışlar. Zavallı hayvan, üzerine gelen bu toprakları, her seferinde silkinerek dibe dökmüş. Ayaklarının altına aldığı bu toprak sayesinde her an biraz daha yükseltmiş kendini. Ve sonunda yukarıya kadar çıkmış. Köylülerin ağzı açık, bakakalmışlar.
Hayat, bazen bizim de üzerimize abanır. Ne bazeni ? Çoğu zaman... Toz toprakla örtmeye çalışanlar çok olur. Bunlarla baş etmenin tek yolu, yakınıp sızlanmak değil, düşünüp silkinmek ve kurtulmak, aydınlığa adım atmaktır.
Hayat sahnesine çıktığımız andan itibaren, ne zaman sonlanacağını bile bilmediğimiz oyun süresince, biçilen rollere ve oynamak zorunda bırakılan "hayat" oyununa tahammül edebilmek için, yaratılmış en anlamlı bahanedir; umut.
Acının dişli çarkları arasında öğütülürken bile insan, ruhunu taşıyan cılız varlığından vazgeçmeye razı olmaz; acının onlarca çeşit işkencesine katlanmaya razı olurken. Stoalı filozof Antishenes ile Diogenes arasında geçen şu diyalog , bu duruma örnek teşkil eden bir unsur niteliğini taşır: Filozof Antishenes acının demir parmaklıklarıyla örülü, hasta yatağında çektiği ızdıraplardan kendisini kurtaracak birini istediğinde, ziyaretine gelen Diogenes ona bir hançer uzatarak acılarından hemen kurtulabileceğini söylemiştir. İçinde yaşanılan tüm olumsuzluklara rağmen hayata bağlılığın önemli bir göstergesini taşıyan Antishenes' in Diogenes' e yanıtı; "Hayatımdan değil, acılarımdan kim kurtaracak?" olmuştur.
Böylesine umutsuzluklar silsilesinin pençesine düşmüş bir haldeyken bile, akıl almaz bir biçimde hala umudu düşlemek, henüz gerçekleşmediğine kanaat getirilen o gerçekleşme istencindeki inançta saklıdır; William Faulkner'ın da söylediği gibi, "Acılı bir hayatla hayatsızlık arasında bir seçim yapmamı söyleseler, hiç duraksamadan acılı hayatı seçerim. İnsanlar hayatın ne kadar kötü olduğunu söylerse söylesinler, ben umudumu asla kaybetmedim. Henüz nasıl umut kaybedileceğini öğrenmedim." İşte bu yüzdendir ki, acılarla bezenmiş olan umutsuzluk resmini seyrederken bile insan uzun uzadıya, karartıların arasına gizlenmiş olabileceğine inandığı umut ışığını arar ölesiye, hiç yitirmediği inancıyla birlikte. Ne zaman ki aradığı o ışığı bulur, işte o zaman bir kat daha artmış olan gücüyle meydan okumaya devam eder, kaldığı yerden.
Son gibi görünen ve aslında sonsuzluğun başlangıcına doğru yapmakta olduğumuz yolculukta ki, tüm yolların dikenlerinden arınmış bir gül bahçesine çıkacağına inanma fikri, kendimizi bile asla inandıramayacak olduğumuz, kötü bir yalan olurdu herhalde. Ki; yaptığı hatalarla edindiği deneyimleri sayesinde, hayatın mutluluğa ve acıya, sevince ve üzüntüye, korkuya ve güvene eşit değer biçtiğini bilen insan; nasıl olur da acıdan ve üzüntüden kaynaklanan olumsuzlukların hayatına hükmettiği süreçlerde, takındığı ümitsizlik prangalarıyla amaçsız bir bekleyiş içinde zamanını doldurmayı tercih eder, sessizce? Oysa ki "ümitsizlik" olarak nitelendirilen mevcut durumlar, aşılması zor ve imkansız güçlüklerden değil; olumsuzlukların ve sınırlılıkların hapsettiği zihnin ürünlerinden kaynaklanır. "Yaşamda ümitsiz durumlar yoktur, ümitsizlik besleyen insanlar vardır yalnızca" diyen Clara Booth' da bu olguya işaret etmiştir.
Kolay değildir elbette, umutla beslenen zorlu bekleyişlerin sürekliliğini sağlamak, hayatın sürpriz getirilerine rağmen. Hiç kuşkusuz ki, bu uzun bekleyişler sabırlı ve inatçı olmayı da zorunlu kılacaktır, beraberinde. Gösterilen kararlılık süresi ölçüsünde, gerçeğe dönüştürülmüş umutlarla biten bir bekleyiş, yerini yeni umutlara ve başka bekleyişlere bırakacaktır, bir kısır döngü gibi.
Hayatınızı renklendiren umut ışığının, her daim parlaması dileğiyle