"Ermenilere söyledim; gelin Türkler soykırımı size nerede yaptıysa toplu mezarlarınızı kazalım, çıkan kemikleri uluslar aras...ı laboratuvarda inceletirim. Ama 2003 yılından beri hiç toplu mezar göstermediler.
Buna rağmen İsveç Parlamentosu'nda Mardin'de bir toplu mezar olduğunu iddia ettiler. Üsteledim ve İsveç'ten Ermeni asıllı bir parlamenter geldi ve yanında da Süryani bir şahıs vardı.
Gittik..
"Mardin'de iddia edilen yerde bir delik var, ama bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor. Adama gir delikten içeri dedim, 'girmem üstüm pislenir' dedi. Sana elbise alırım gir dedim. Bu sefer 'savcı izni lazım' dedi. Allah'tan hem savcı, hem kaymakam vardı yanımızda. Savcı bey izin verdi ve girdik beraber.
İçerideki kemiklerden numune al dedim 'almam' dedi, işi yokuşa sürdü. Ben numuneleri aldım ve uluslar arası laboratuvarda incelettim. Kemikler 2200 yıllık çıktı. Biz Ermenileri 2200 yıl önce mi katlettik? İyi de biz o zaman Anadolu'da değildik ki !.. Roma'dan kalma toplu mezarlardı onlar.
Türkler tarihin hiçbir döneminde toplu katliam yapmamıştır. "
Ne zaman; hayatında bazı şeyler çekilmez hale gelirse,
Ne zaman; yirmi dört saat kısa gelmeye başlarsa,
O zaman; kavanoz ve iki fincan kahveyi hatırlayınız...
İşte kavanoz ve iki fincan kahvenin hikayesi
Bir gün bir felsefe profesörü, elinde bazı malzemelerle derse gelir. Ders başladığında; hiçbir şey söylemeden, önüne büyükçe kavanozunu alır. Sonrada kavanozu ağzına kadar tenis topları ile doldurur. Ardından öğrencilerine kavanozun dolup dolmadığını sorar
Bütün öğrenciler hep bir ağızdan dolduğunu söylerler.
Bunun üzerine; profesör önündeki kutulardan birinden aldığı çakıl taşlarını, kavanoza döker. Çakıl taşları kayarak, tenis toplarının aralarındaki boşlukları doldurmaya başlar. Profesör yeniden kavanozun dolup dolmadığını sorar.
Öğrenciler yine hep birlikte; 'evet doldu' derler.
Profesör bu defa da, masanın üzerindeki diğer kutuyu eline alır ve içindeki kumu yavaşça kavanoza döker. Tabii ki kumlar da çakıl taşlarının aralarındaki boşlukları doldurur. Profesör yine aynı soruyu sorar. Öğrenciler de yine koro halinde 'evet doldu' derler.
Profesör bu kez ise masanın altında hazır bekleyen iki fincan kahveyi alır. Başlar kahveyi kavanozun içine dökmeye. Bu kez de kahve de kumların arasında kalan boşlukları doldurur. Bunun üzerine öğrenciler gülmeye başlar Ardından profesör öğrencilerine nasihat etmeye başlar;
'Bu kavanoz sizin hayatınızdır.
Tenis topları; Hayatınızdaki önemli şeylerdir. Yani aileniz, çocuklarınız, sağlığınız, arkadaşlarınız gibi. Diğer şeyleri kaybetseniz de, bunlar hayatınızı doldurmaya yeter.
Çakıl taşları ise; Sizin için daha az önemli olan diğer şeylerdir. Yani işiniz, eviniz, arabanız gibi.
Kum ise; diğer ufak tefek şeylerdir. şayet kavanoza önce kum doldurursanız; Çakıl taşlarına ve özellikle de tenis toplarına yeterli yer kalmaz.
Aynı şey hayatımız için de geçerlidir. Vaktinizi ve enerjinizi; ufak tefek şeylere harcar, israf ederseniz; Bu defa da önemli şeyler için vakit kalmayacaktır. Dikkatinizi mutluluğunuz için önemli olan şeylere çevirin.
Çocuklarınızla oynayın.
Sağlığınıza dikkat edin.
Sevdiklerinizle yemeğe çıkın.
Evinizin ihtiyaçlarını karşılayın.
Öncelikle tenis toplarını kavanoza yerleştirin.
Öncelikleri, sıralamayı iyi bilin.
Gerisi hep kumdur'
Bu arada bir öğrenci merakla şu soruyu sorar; 'Hocam peki, o iki fincan kahve nedir?' Profesör gülerek cevaplar; 'Bu soruyu bekliyordum. Hayatınız ne kadar dolu olursa olsun; Her zaman dostlarınız ve sevdiklerinizle bir fincan kahve içecek kadar yer vardır..
Ellerim Ellerine Değmiyor Belkide.
Bakamıyor Gözlerim Gözlerine..
Kokunu Hissetmeden Sevebiliyorum Yinede.
Senden Vazgeçmek mi ?
Vazgeçmem Ölsem de..
Uzağız Belkide.
Bu Engel Olamaz Sevgimize.
Hasret Çekmektir Aşk.
Düşlerim Seni Her Günde..
Senin her gün sesini duymak var ya,
Hayat Veriyor Seni Seven Bu kalbe.
Al Bu Ömrüm Senin Olsun.
Kat Ömrümü Ömrüne.
Aramızda Var Kilometrelerce Mesafe.
Olsun Bu Engel Değil Seni Sevmeme.
Seni Sensizde Severim Ben .. ..
Bir Gün Bir Sahabe, Peygamberimiz Hazreti Muhammed'in (s.a.v) Huzuruna Gelerek Cahiliye Devrine Ait Bir Vahşiliği Şöyle Dile Getirir:
- Ya Resulallah! Biz Cahiliye Devrinde Kız Çocuklarımızı Diri Diri Toprağa Gömerdik. Benim De Bir Kız Çocuğum Vardı. Annesine, "Bunu Giydir, Dayısına Götüreceğim" Dedim. (Kadın Bunun Ne Demek Olduğunu İyi Bilirdi. Ciğerpares...i, Biricik Evladı Biraz Sonra Bir Kuyuya Atılacak Ve Orada Çırpına Çırpına Can Verecekti. Ne Var Ki, Kadının Böyle Bir Canavarlığın Önüne Geçme İmkânı Yoktu. Yapabileceği Tek Şey, İçin İçin Ağlayıp Kanlı Gözyaşı Dökmekti). Hanımım Dediğimi Yaptı. Çocuk Gerçekten Dayısına Gideceğini Zannediyor Ve Cıvıl Cıvıl Koşuşuyordu.
Çocuğun Elinden Tutup Daha Önce Kazdığım Bir Kuyunun Yanına Getirdim. Ona Kuyuya Bakmasını Söyledim. O Tam Kuyuya Bakayım Derken, Sırtına Bir Tekme Vurdum Ve Onu Kuyuya Yuvarladım. Fakat Her Nasılsa, Eliyle Kuyunun Ağzına Tutundu. Bir Taraftan Çırpınıyor, Diğer Taraftan Da "Babacığım Üzerin Toz Oldu" Deyip Elbisemi Silmeye Çalışıyordu. Buna Rağmen Bir Tekme Daha Vurdum Ve Onu Diri Diri Toprağa Gömdüm.
Adam Bunu Anlatırken Sevgili Peygamberimiz Ve Yanındakiler Hıçkıra Hıçkıra Ağlıyorlardı. Orada Oturanlardan Birisi "Be Adam, Resulullah'ı, Çok Üzdün!" Deyince, Efendimiz, Adama "Bir Daha Anlat" Dedi. Adam Olayı Bir Kere Daha Anlattı. İki Cihan Güneşi Peygamberimizin Gözlerinden Süzülen Yaşlar Mübarek Sakalından Aşağıya Damla Damla Akıyordu.
Allah Resulü Hadiseyi Tekrar Ettirmekle Sanki Şunu Anlatmak İstiyordu: "İşte Siz İslam'dan Önce Böyleydiniz. İslam Öncesi Kömür Ve Demir Gibiydiniz. Şimdi İse Altın Ve Elmas Gibisiniz. Tekrar Tekrar Anlattırdım Ki, İslam'ın Size Kazandırdığı İnsanlığı, Güzel Özellikleri Bir Kere Daha Hatırlayın!"
KENDİMDEN ÖZÜR diliyorum...
Yaşadığım süre boyunca hep MERHAMETİMİN
arkasından yürüdüm, beklentilerimi arkada
BIRAKTIM. Kimseden bir şey BEKLEMEDİM, doğrusu
bu sanıyordum çünkü. Yaşadıklarımı...
yaşayamadıklarımı İÇİMDE sakladım, SUSTUM
bastırdım olsun dedim İNSANLIK bende kalsın.
Verdim, hep VERDİM karşılığını alıp alamadığıma
BAKMADAN, aslında güçlü olmak değildi istediğim,
ama olmak ZORUNDAYDIM ve oldum......
Kendimi hep ERTELEDİM. Kimsenin beni
anlamadığını bildiğim halde hayatıma girenleri bana
verilmiş KUTSAL bir görev olarak gördüm. Herkesi
mutlu etmek zorundayım ZANNETTİM. Benimde
mutlu olmam gerektiğini UNUTMUŞUM.. Görevim
neyse en iyisini yapmalıydım ki VİCDANIM rahat
etmeliydi. Birilerinin de bana karşı GÖREVLERİ
olduğunu hiçe saymışım oysa...
NE YAZIK Kİ; Karşımdakilerin EKSİKLERİNİ
tamamlamaya çalışırken, onların HATALARINI
görmeye vaktim kalmamış SANKİ. Beni ÜZMELERİNE
bakmadan, karşılığında ne ALDIĞIMA ne hissettiğime
ALDIRIŞ etmeden hep VERDİM..
Kendimi nasılda UNUTMUŞUM.. unutturmuşlar
aslında. PARAMPARÇA olmuş KALBİME, doğruları
söylemeye çalışan BEYNİME, mutsuz YÜZÜME
hep SUS dedim. Sen SUS.. Kendime HAKSIZLIK ettim,
kimseye etmediğim kadar.
Kendime Geldiğimde ise YORGUN, yılgın, bitkin bir
köşede saklanıp ağlayan ÇOCUK olarak buldum. Ve
ona elimi uzattım diyebildiğim tek şey " GEÇTİ ", bir
daha seni kimse ÜZEMEYECEK. Şimdi senden ÖZÜR
diliyorum. Seni bu kadar HİÇE saydığım için,
insanların seni bu kadar ÜZMELERİNE müsade
ettiğim için, seni hiç bir zaman DİNLEMEDİĞİM için,
üzerine bu kadar SORUMLULUK yüklediğim için,
hakkın olan bütün duyguları sana YAŞATAMADIĞIM
için...
Şimdi tekrar SÖYLÜYORUM.
İNSANLIĞIMDAN, KALBİMDEN, DUYGULARIMDAN,
ÇOCUKLUĞUMDAN, HİSLERİMDEN çok ÖZÜR
diliyorum... !.