Bilmem
Hangi duan alıp götürdü seni benden
Hangi gece söyledi sana bunları
Tesadüfler mi söyleyecekti gidişini
Hangi dil yalanlayacaktı şimdi beni sevişini
Nasıl yok olacaktın peki bende
Nasıl yer bulacaktın artık bu bedende
Aşk bu muydu?.. Bu muydu sence ?!.
Hangi gözler seni isteyecek şimdi
Hangi şarkıda ismin geçecek
Ve hangi rüzgar seni besteleyecek
Koynumda yokluğun mu terleyecekti
Gidişini artık bomboş odam mı süsleyecekti ...
Kim tarar saçlarını
Kim söyler seninle şimdi şarkımızı
Söyle ?!!
Nerede oluşun mu kaybettirecekti bana aklımı !!.
Her sigara dumanında
Nefesimle çizerken hayalini
Neden yüreğim atmaz ki aklımdan o kirlenmiş halini
Neden yağmurlar içimden geçer oldu
... Söyle ...
Neden aklım hep gidişini savundu
Çok mu şey istedim senden
Bir tutam sevgiyi kaldıramadı mı yüreğin
Az mı geldi de
Hemen attın bedeninden
Aynı pencere önünde
Yine aynı şarkı
Ve sen benden olunca ayrı
Bilmem nerelerde işlerken sen o günahı
Kendimi hep gelmelerinde sakladım
İnan her an her dakika gitmelerinde yaşlandım
Artık
Sen ve sevgini
Sen ve yüreğini
Kimsesiz matemlere bıraktım
Evinize ufak değişikliklerle farklı bir hava vermek, farklı bir akım yakalamak istiyorsanız, doğru yerdesiniz. Modadaki yükselişini yaşama mekanlarına da büyük harflerle yazdıran altın efekti, hem mobilyalarda, hem aksesuvarlarda, hem de ev tekstillerinde gösteriyor gücünü.
Klasik ya da fazla ağır bir görüntüyü önlemek için siyah, beyaz ve kahverengi gibi natürel renklerle düet yapan altın, büyük hacimli parçalarda kullanıldığında mekanlarda gerçek bir odak noktası yaratıyor.
Varaklı şamdanlar, yaldızı kısmen dökülmüş çerçeveli aynalar, altın yaldız dekorlu porselenler ya da antik cilalı mobilyalar Biz fark etmeden evlerimizin içine iyice yerleşen altın renginin seçiminde ve kullanımında tek önemli kural, kıvamını aşmamak.
Porselen ve seramik
Sokakta kendisinin benzerini, başkasının evinde kendi mobilyalarının aynısını görmekten bıkan insanlar, farklılaşmak için köklerine dönmeye başladı. Kişiselleşme hareketinin sonucunda değeri artan etnik el sanatları ve el yapımı tasarımlar, tığ işi, dantel, keçe, çini gibi kelimeleri yeniden hayatlarımıza soktu.
Bu eğilimle yükselen malzemelerden diğer ikisi de porselen ve seramik. Aklınıza sadece sofra takımları geliyorsa geride kalmışsınız demektir, çünkü bu ikilinin özellikle aydınlatma alanında kullanımı şimdilerde çok yaygın. Kırılgan porselenin heykel benzeri güçlü karakterli tasarımlarda kullanılarak tezat yaratıldığı ürün örneklerine dikkat çekiyor tüm trend avcıları.
Floral güç
Sadece kumaşlarda değil, duvar kaplamalarında, seramik karolarda, halılarda, aksesuvarlarda ve sofra takımlarında tüm tasarımcıların sevgilisi olan çiçek desenleri, form, renk ve grafik olarak farklılaşarak değişik tarzlarda dekorasyon stilleri yaratıyorlar.
1950 ve 60'lardan ilham alan retro görünümlerde, neon renklere sahip büyük ve cesur çiçekler tercih ediliyor. Eklektik ve etnik tarzların çiçekleri ise, yan yana ve her boyutta kullanılarak tıpkı doğadaki gibi karmaşık bir görüntü yaratıyor. Bir ipucu daha: Çiçeklerin arasına yerleştirilen kuş figürleri azımsanmayacak sıklıkta karşımıza çıkıyor.
Stilize edilmiş etnik desenler
Döşemelik ve perdelik kumaşlarda, duvar kağıtlarında ve ev tekstili ürünlerinde kullanılan desenlerin esin kaynakları ve kökenleri çok çeşitli kültürlere ve zamanlara inebiliyor.
Ortaçağ mozaiklerinden art deco formlara, Hint ipeklerinden geleneksel Afrika çizgilerine, Çin minyatürlerinden klasik İngiliz çiçeklerine kadar pek çok kaynak, bu desen definesine katkıda bulunuyor. Bu sezonun tercihlerinde liste başı etnik temalı desenler.
Yeni bir tanım: Junk stili
Bir önceki neslin kullanıp kaldırdığı eşyaları kullanarak evinizde tamamen kişisel bir stil yaratmanız mümkün. Pek çok farklı şekilde uygulanabilen bir stil olan 'junk', eski cami kapılarından büyük chesterfield kanepelere, güneşte solmuş antika perdelerden eski mutfak araç ve gereçlerine kadar uzanan geniş bir seçenekler dünyası içinde serbestçe dolaşım hakkı veriyor.
Yapmanız gereken tek şey, hayalgücünüzü biraz daha özgür bırakarak bütün bu 'eski'leri 'yeni'ye dönüştürecek ya da 'yeni'lerle birleştirecek yollar bulmak. Defolar bile bazen çok etkili olabiliyor.
Sadece bir olaydan sonra gelip de yerleşen o suskunluk hissinden bahsediyorum. Dışarıdan çok dingin gibi görünen ama içerde fırtınalar koparan; biraz yalnızlaştıran, kısmen anlamsızlaştıran o heykellere özgü asil eylemsizlik...
İnsanın üstüne çöken gizemli sis ;
"Sessizlik"
Her söz sessizliğe, her ses de sizi biraz daha kendinize götürmüş. Sessizleştikçe küsmüş, küstükçe de susmuşsunuz. Oysa esas şimdi barışmalıymışsınız kendinizle... Çünkü "kendiniz" kendinize kalmışsınız, işte en güzel müjde!
Kimi zamansa; "En güzel yanıt hiç yanıt vermemek!" diyerek kapamışsınız tüm kapılarınızı. Arkanızdan bakakalmışlar. Hatta bazıları bunu bile anlamamışlar. Sizi anlamadıkları için sustuğunuzu anlatamadığınız gibi, zaten söyleyerek anlatamadığınız bir şeyi susarak hiç anlatamazmışsınız.
Sizi sessizleştiren bir şeyler var biliyorum. Yoksa bu bir intikam mı? Bir incinme, bir ceza, bir ihtiyaç Söyleyin sizi susturan ve aslında sizi size armağan eden kim?
İnancınızın tükenmişliğinden söz etmişsiniz. Hatta büyük ihtimalle sessizliğe terfi etmeden önceki son düşünceleriniz bununla ilgiliymiş. Öyle ya inanç bitti mi hayat da biter. Siz de söylediklerinizin değil doğru anlaşılması, bir şekilde anlaşılmasına yönelik bile inancınızı kaybettiğiniz için artık heykelsiniz belki deYorulduğunuz için Anlatmak istedikleriniz, karşınızdakinin anlama kabiliyetinden ibaret olduğu için Hatta anlamayanlara karşı anlatmak istediğinizi defalarca savunmak zorunda kaldığınız için Alacaklıyken bir anda borçlu çıktığınız için Karşınızdan bir anlam beklerken, olan anlamları bile yitirdiğiniz için Bunlara bağlı olarak sesiniz, şevkiniz ve inancınız da kırıldığı hatta bittiği için
İşte gayet masumane görünen bu yok oluş, otopsiye gitmesi gereken meçhul bir ölü aslında. Gerçekten yok mu oldu, yoksa yok mu edildi acaba?
Kimileri bunu kendilerine karşı bir tavır olarak algılayabilir. Gerçi aynı takım tutmak gibi, sessizlik de bir seçimdir. Harflerinizin kaybolması, nefesinizin çıkmaması, cümle kurulacak mecalinizin bile kalmamasıdır. Oysa kimse kimseye karşı değildir, herkes kendinden yanadır. Siz susarken karşınızdakileri, içine düştükleri muammadan üstünüze sıçrayan izlere bile olmadık anlamlar yüklerken bulabilirsiniz. Yani sessizliğinize kendilerince bir neden, o da yetmezmiş gibi kader yazarlar. Onların inanması yeterlidir. Üstelik inanç dedikleri, mantıklarına sığan herhangi bir şeydir. Bu yüzden kifayetsizdir ve sizin kaybettiğiniz inanç, onların bulduğu bir hazine olur. Ve buldukları hazineyi gerçek sanarak ona inanmaları da sizi sonsuza kadar yok etmeye yeterdir. Gerçi çok daha sonra anlayacak olsalar da aslında bu oyunda ilk önce kendilerini yok edeceklerdir.
İşte o anlar, yani birinin söylediklerinin sizin demek istediklerinizle o hiç alakası olmadığı anlar, bir giyotinin büyük bir gürültü ve hızla üstünüze doğru inmesi gibidir. Aklınız varsa inmesini beklersiniz. Çünkü hikayenin ancak biri öldüğünde biteceğini bilirsiniz. Siz aynı zamanda, size yapılmasını istemediğiniz bir şeyi başkasına yapmaktan da çekinirsiniz. O yüzden hiç ölmemesi gereken kişi siz bile olsanız, sırf adet yerini bulsun diye kendinizi vurur prensibiniz. Aslında esas hedefiniz artık inancın bile kalmadığı noktada, giyotinin ipini kesen kişinin hesabından kendinizi düşmektir. Ve bu, tamamen kendinizin iyiliği için verilmiş bir karardır. Evet vakit, kendinizi onun hayatından aşağıya atma zamanı Önce hisleriniz bıraksın kendilerini, sonra da sözcükleriniz... Hemen arkasından sesiniz sökülsün gırtlağınızdan, sonra görüntünüz... Artık hiçbir şey kalmasın sizden dışarı, karşınızdakinden içeri...
Tabi bir de tam zamanlı günah keçisi aranıyor hikayenin bundan sonraki kısmına. Öyle ya susan mı susturan mı suçlu bilinmez ama olayın bundan sonrası için de inandırıcı bir suçlu aranıyordur. Başka türlü adet yerini bulmayacaktır. Tabi sustuğunuz için bu elbise sizden iyi kimsenin üzerine yakışmaz. Ağzınızı açıp "burası sıkıyor" bile diyemeyeceğiniz için en iyi yardımcı "suçlu" oyuncu yine siz seçilirsiniz. Tabi hem suçlu hem de güçlü bir niteliğe de sahip olmanız atalarımız ve de kendiniz açısından son derecede önemlidir. Çünkü onca söyleyeceğinize rağmen, yapılanlara ve söylenenlere karşı erdemli bir suskunluk göstermenizi ancak gücünüzle sağlayacaksınız. Neyse ki en nihayetinde sessizliğinizin yorgunluğunun, konuştuğunuz zamanki kırıklığınızdan daha çekilebilir olduğunu göreceksiniz.
Artık yaşayan bir ölü olsanız da konuşmaktan vazgeçmek sonsuz bir iktidar sağlar.
...ve zaten insanlar da ölmezler, sadece susarlar.
36 Osmanlı padişahının 27'si çeşitli hastalıklar sonucu vefat ederken, 1'i savaş meydanında şehit olmuş, 4'ü öldürülmüş, 1'i zehirle intihar etmiş, 1'i zehirlenmiştir. 2 padişahın ecelleriyle mi öldüğü, yoksa öldürüldükleri mi hâlâ tartışmalıdır.
Padişahların ölüm sebeplerinin başında beyin kanaması gelmektedir. 6 Osmanlı padişahı beyin kanamasından vefat etmiştir. Kanser ve verem ikinci sıradadır. Osmanlı padişahlarının ikisi prostat, biri de mide kanseri olmak üzere dördü kanserden ölmüştür.
Dört padişah veremden ölürken bunların üçü baba, oğul ve torun olmaları dikkat çekicidir: Sultan İkinci Mahmud, Sultan Abdülmecid ve İkinci Abdülhamid. Kalp hastalıkları da padişahların ölüm sebepleri arasında önemli bir yer tutar. İki padişah kalp yetmezliğinden, iki padişah da kalp krizinden ölmüşlerdir. Osmanlı padişahlarının ölümünde şeker hastalığının vücutta yıllarca süren tahribatı da önemli bir rol oynamış, üç Osmanlı padişahı şeker hastalığının neticesinde vefat etmişlerdir. Bunlar, Üçüncü Ahmed, Beşinci Murad ve Beşinci Mehmed Reşad'dır. Birer padişahın ölümüne sebep olan rahatsızlıklar ise zatürree, siroz, iç kanama, böbrek yetmezliği, sara ve felçtir. Savaş meydanlarında şehid olan tek Osmanlı padişahı Birinci Murad'dır.
Timur'un eline esir düşen Yıldırım Bayezid zehir içerek intihar ederken, İkinci Bayezid zehirlenmiş, İkinci Osman, Sultan İbrahim, Üçüncü Selim ve Dördüncü Mustafa isyanlar ve taht kavgaları yüzünden öldürülmüşlerdir. Osmanlı padişahlarının sağlığıyla bir hekimbaşının başkanlığında saraya bağlı "Hassa Hekimleri" teşkilatı ilgilenirdi. Hekimbaşıların görevde kalmaları hükümdarların sağlığıyla yakından ilgiliydi. Padişah herhangi bir hastalıktan vefat ederse hekimbaşı görevinden alınırdı. Osmanlılar'da sağlık ve hekimlerle ilgili geniş bilgi Biofarma tarafından Coşkun Yılmaz ve Necdet Yılmaz'ın editörlüğünde çıkan Osmanlılar'da Sağlık isimli iki ciltlik kitapta bulunabilir.
NASIL ÖLDÜLER?
Osmanlı padişahlarının ölüm sebepleri hakkında tarihçilerin doktorlarla işbirliği yapmaları sonucunda çeşitli araştırmalar yapıldı. Ekrem, Uykucu'nun "Osmanlı Padişahları Nasıl Öldüler Nasıl Öldürüldüler" ile Zeynep Dramalı'nın "Tarihi Tersten Okumak" isimli kitapları ve Bedi Şehsuvaroğlu'nun "V. Türk Ta?rih Kongresi"deki tebliği padişah ölümlerinin sebeplerini anlatır.
OSMAN GAZİ: Osmanlı İmparatorluğu'nun kurucusu olan Osman Gazi 1326'da kalp yetmezliğinden öldü.
ORHAN GAZİ: 82 yaşındayken felç yüzünden 1362'de öldü.
ÇELEBİ MEHMED: 1421'de yüksek tansiyon yüzünden beyin kanaması geçirdi ve kısa bir süre sonra öldü.
İKİNCİ MURAD: Şiddetli bir baş ağrısı sebebiyle yatağa düştü ve üç gün sonra 3 Şubat 1451'de öldü. Ölüm sebebi beyin kanaması veya beyindeki bir timördür.
YAVUZ SULTAN SELİM: 21 Eylül'ü 1520'yi 22 Eylül'e bağlayan gece kanserden vefat etti.
KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN: 1566'da Sigetvar kuşatmasının son günü 6/7 Eylül gecesi beyin kanamasından öldü.
İKİNCİ SELİM: Bir hamam alemi sırasında cariyeleri kovalarken düşüp, yaralandı. 1574'te göğüs boşluğunda meydana gelen kanama yüzünden öldü.
ÜÇÜNCÜ MURAD: 17 Ocak 1595'te prostat kanserinden öldü.
ÜÇÜNCÜ MEHMED: Bir gün saraya dönerken yolda karşılaştığı bir meczub, "56 gün sonra gelecek kazadan kurtulamazsın. Gafil olma padişahım" demişti. Bu olay Üçüncü Mehmed'i derinden etkiledi. Padişah yemeden, içmeden kesildi ve 22 Aralık 1603'te kalp krizi geçirerek öldü.
BİRİNCİ AHMED: Çok gençken, 22 Kasım 1617'de 28 yaşında mide kanserinden öldü.
BİRİNCİ MUSTAFA: Osmanlı tarihinde tek "Deli" padişahı olan Sultan Mustafa 1623'te tahttan indirildikten sonra 20 Ocak 1639'da bir sara nöbeti sırasında öldü.
DÖRDÜNCÜ MURAD: Osmanlı İmparatorluğu'nu eski parlak günlerine döndüren Dördüncü Murad, gençlik döneminde çektiği sıkıntılar ve çevresinin de etkisiyle aşırı derece de içkiye düşkündü. 8 Şubat 1640 gecesi sirozdan öldü.
DÖRDÜNCÜ MEHMED: 1687'de tahttan indirildikten sonra dört yıl sonra 4 yıl hapis hayata yaşadı. Yakalandığı zatürrenin ilerlemesi sonucu 6 Ocak 1693'te öldü.
İKİNCİ SÜLEYMAN: 40 yıl sarayda hapis hayatı yaşadıktan sonra 1691'de tahta çıktı. Viyana bozgun yıllarında sıkıntılı geçen dört yıllık bir padişahlığın ardından 6 Şubat 1695'te böbrek yetmezliğinden öldü.
İKİNCİ AHMED: 6 Şubat 1695 yılında kalp yetmezliğinden veya ödemden öldü.
İKİNCİ MUSTAFA: 1703'te bir isyan sonucu tahttan indirildi Bu olayın üzüntüsünü üzerinden atamadan 29 Aralık 1703'te prostat kanserinden öldü.
ÜÇÜNCÜ AHMED: Eğlenceleriyle meşhur Lale Dönemi'nin padişahı olan Üçüncü Ahmed, 1730'da Patrona isyanı sonucu tahttan indirildi. Yıllarca Topkapı Sarayı'nda hapis hayatı yaşadıktan sonra, şeker hastalığının vücudunda meydana getirdiği tahribatın sonucunda 24 Haziran 1736'da öldü.
BİRİNCİ MAHMUD: 21 yıl padişahlık yaptıktan sonra, 13 Aralık 1754'te bir Cuma namazı dönüşünde saraya dönerken attan düşüp, beyin kanaması geçirip öldü.
ÜÇÜNCÜ OSMAN: Üç yıllık hükümdarlığını sonunda 1757'de veremden veya mide kanserinden 30 Ekim 1757'de öldü.
ÜÇÜNCÜ MUSTAFA: Yüksek tansiyon hastası olan padişah 21 Ocak 1774'te beyin kanamasından öldü.
BİRİNCİ ABDÜLHAMİD: 1787-1791 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında, Anapa Kalesi'nin Rusların eline geçtiği haberi üzerine beyin kanaması geçirdi ve bir süre sonra 7 Nisan 1789'da öldü.
İKİNCİ MAHMUD: Osmanlı modernleşmesinin başlatıcısı olan İkinci Mahmud aşırı derecede içki içerdi. 28 Haziran 1839'da veremden öldü.
ABDÜLMECİD: Tanzimat dönemini başlatan sultan 25 Haziran 1861'de babası İkinci Mahmud gibi veremden öldü.
BEŞİNCİ MURAD: Tahtta en kısa süre duran Osmanlı padişahıdır. Müzmin şeker hastası idi. Bu hastalığın vücudunda meydana getirdiği tahribatın neticesinde 29 Ağustos 1904'de öldü.
İKİNCİ ABDÜLHAMİD: "Kızıl Sultan mı, Ulu Hakan mı" diye Osmanlı tarihinin en çok tartışılan padişahı olan İkinci Abdülhamid, 10 Şubat 1918'de Beylerbeyi Sarayı'nda 76 yaşındayken yakalandığı zatürrenin ilerlemesi sonucu veremden öldü.
BEŞİNCİ MEHMED REŞAD: Müzmin şeker hastası idi Şekerin vücudunda yaptığı tahribat sonucunda 3 temmuz 1918'de öldü.
ALTINCI MEHMED VAHİDEDDİN: Son Osmanlı padişahı olan Vahdettin San- Remo'da 16 MAYIS 1926'da kalp krizinden öldü.
ÖLDÜRÜLEN PADİŞAHLAR
Osmanlı tarihinde bir isyan sonucu öldürülen ilk padişah İkinci Osman'dır. İkinci Osman, çevresindekilerin yanlış yönlendirmesi ve kendisinin de gençliğinin verdiği tecrübesizlikle askerin isyanına sebep oldu. Sadrazam Davud Paşa ve yanındakiler Yedikule'de genç padişahı bir kementle ya?kalayıp, boğdular.
Osmanlı tarihinde ilk defa bir padişah idare ettiği insanlar tarafından öldürülüyordu. Mayıs Öldürülen bir diğer Osmanlı padişahı Sultan İbrahim'dir. Sultan İbrahim, 7 Ağustos 1648'de tahttan indirilip, yerine küçük yaştaki oğlu Mehmed geçirilmişti. Ancak tahttan indirilen padişah kapatıldığı yerde on gün kalabildi. Feryatları bütün saray halkını etkiliyordu. Sultan İbrahim'i yeniden tahtta çıkarmak isteyenlerin sayısı artınca, Kösem Sultan ve devlet ileri gelenleri sultanı 18 Ağustos 1648'de boğdurttular.
Osmanlı tarihinde adı yeniliklerle anılan Sultan Üçüncü Selim, Kabakçı İsyanı'yla Mayıs 1807'de tahttan indirilip, yerine Dördüncü Mustafa geçirilmişti. Sarayda hapsedilen padişahı tekrar tahta çıkarmak için Nizâm-ı Cedit taraftarları Rusçuk'ta örgütlendiler. Alemdâr Mustafa Paşa, bir orduyla İstanbul'a gelerek, Sultan Selim'i tekrar tahta çıkarmaya teşebbüs etti. Ancak tedbirli davranmadığı için Dördüncü Mustafa taraftarları 28 temmuz 1808'de Üçüncü Selim'i öldürdüler. Üçüncü Selim'i öldürten Dördüncü Mustafa da aynı akıbete uğradı. Askerlerin Dördüncü Mustafa'yı tekrar tahta çıkarmaya teşebbüs etmesi üzerine tahtını emniyete almak isteyen İkinci Mahmud onu 17 Kasım 1808'de boğdurttu.
NASIL ÖLDÜKLERİ HÂLÂ TARTIŞILIYOR
Osmanlı tarihinin en gizemli ölümü Fatih Sultan Mehmed'inkidir. Fatih Sultan Mehmed, Mayıs 1481'de Mısır Memlük devleti üzerine sefere çıktı. Gebze yakınlarında hastalanınca baş?hekimi Lari müdahale etti, ancak sultanı tedavi edemeyince eski başhekim Yakup Paşa, sultanı iyileştirmekle görevlendirildi.
Yakup Paşa, bazı ilaçlar vererek padişahın sancısını azaltmak istedi fakat ilaçların bir faydası olmadı. Fatih kısa bir komadan sonra 31 Mayıs 1481'de Gebze'de Hünkâr Çayırı (Tekfur Çayırı)'nda öldü. Fatih dönemi uzmanı Franz Babinger, sultanın zehirlenerek öldürüldüğünü iddia eti. Bu görüş ilim çevrelerinde günümüze kadar süren tartışmalara sebep oldu. Şehabedin Tekindağ ve başka bilim adamları da sultanın ölümünün eceliyle olduğu, zehirlenmediğini savundular. Bütün araştırmalara rağmen Fatih'in ölümündeki çözülemedi.
İNTİHAR MI ETTİ? ÖLDÜRÜLDÜ MÜ? 1861 ile 1876 yılları arasında Osmanlı tahtında bulunan Sultan Abdülaziz de Fatih'ten sonra ölümü en fazla tartışılan padişahtır. Tahttan indirildikten birkaç gün sonra 4 Haziran 1876'da Feriye Sarayı'nda bilekleri kesilmiş bir halde bulunan padişahın tahtan indirilmenin üzüntüsü ile intihar ettiği söylenir. Ancak öldürülmüş olma ihtimali daha kuvvetlidir.
ZEHİR VE ÖLÜM En büyük Osmanlı komutanlarından olan Yıldırım Bayezid 1402'de Ankara Muharebesi'nde Timur'a esir düşmüştü. İçine düştüğü durumu hazmedemeyen padişah, yüzüğündeki zehiri içerek 8 Mart 1403'te Akşehir'de intihar etti. Zehirle ölen bir diğer Osmanlı padişahı da aynı ismi taşır. Fatih'in oğlu İkinci Bayezid, Nisan 1512'de askerin isyanı sonucunda oğlu Yavuz Sultan Selim lehine tahttan çekildikten sonra ömrünün kalanının geçireceği Dimetoka'ya doğru yola çıktı, ancak buraya varamadan 21 Mayıs 1512'de yolda öldü. Muhtemelen Yavuz, ileride bir taht kavgasını çıkmasını önlemek için babasını zehirletmişti.
ŞEHİD SULTAN
Birinci Murad harp sahrasında şehit olan tek Osmanlı padişahıdır. 15 Haziran 1389'da Sırplar'ın büyük bir bozguna uğradığı Birinci Kosova Savaşı'nın sonunda, Sırp Kralı Lazar'ın damadı Miloş Obroneviç padişahın huzuruna çıktığı sırada, göğsünde sakladığı hançeri Birinci Murad'a saplayarak sultanı şehid etti.
Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler gelir, başka komutanlar hakim olabilir."
- Mustafa Kemal, 25 Nisan 1915, Conkbayırı
"Benimle beraber burada muharebe eden bütün askerler kesin olarak bilmelidir ki, bize verilen namus görevini eksiksiz yapmak için bir adım geri gitmek yoktur. Uyku, dinlenme aramanın, bu dinlenmeden yalnız bizim değil, bütün milletimizin sonsuza kadar mahrum kalmasına sebep olacağını hepinize hatırlatırım."
- Mustafa Kemal, 3 Mayıs 1915, Arıburnu
Azman Dede... Balıkesir'de son gömdüğümüz Çanakkale gazisi, İvrindi'nin Mallıca köyünden 104 yaşında Azman Dede idi. Gençliğinde iki metreyi aşkın boyu, dev görünümüyle insan azmanı sayılmış, herkes ona azman demeye başlamış, soyadı kanunu çıkınca da Azman soyadını almıştı. Esas ismi adeta unutulmuştu. Yıllar önce bir yerel araştırma sırasında Mallıca köyü kahvesinde kendisiyle görüştüm. Kulakları ağır işitiyordu. Köylülerden biri yardımcı oldu. Benim sorduklarımı kulağına bağıra bağıra söyledi. Onun sesine alışkın olduğundan anladı, sorduklarımı cevapladı. Söz Çanakkaleye geldiğinde o koca ihtiyar sarsıla sarsıla, hıçkırıklar içinde ağlamaya başladı. Kendi zor duyduğu için kan çanağına dönen gözleriyle bize de duyurmak için bağıra bağıra anlatmaya başladı:
- "Bir hücum sırasında bölük erimişti. Yüzbaşı telefonla takviye istedi. Gece yarısı siperleri takviye için istediğimiz askerler geldi. Hepsi askere yeni alınmış gencecik insanlardı.
Ama içlerinde daha çocuk denecek yaşta üç-dört asker vardı ki hemen dikkatimizi çekti. Bölüğü düzene soktum. Yüzbaşı gelenlerle tek tek ilgileniyor, karanlıkta el yordamıyla üstlerini başlarını düzeltiyor, sabah yapılacak olan süngü hücumuna hazırlıyordu. Sıra o çocuklara geldiğinde, o cıvıl cıvıl şarkı söyleyerek gelen çocuklar birden çakı gibi oldular. Yüzbaşı sordu: "Yavrum siz kimsiniz?" İçlerinden biri: "Galatasaray Mektebi-Sultanısı talebeleriyiz. Vatan için ölmeye geldik!.." diye cevap verdi.
Gönlüm akıverdi o çocuklara. Bu savaş için çok küçüktüler. Daha süngü tutmasını bile bilmiyorlardı. Onlarla ilgilendim. "Mermi böyle basılır. Tüfek şöyle tutulur. Süngü böyle takılır. Düşmana şöyle saldırılır!.." diye. Onları karşıma alıp bir bir gösterdim. Siperlerin arkasında ay ışığında sabaha kadar talim yaptık. Gün ışımadan biraz dinlensinler diye siperlere girdik. Ortalık hafif aydınlanır gibi olunca hep yaptıkları gibi düşman gemileri gelip siperlerimizi bombalamaya başladılar. Yer gök top sesleriyle inliyordu. Her mermi düstüğünde minare gibi alevler yükseliyor, birgün önce ölenlerin kol, bacak, el, ayak gibi parçaları havaya kalkan toprakla siperlere düşüyordu. Mermiler üzerimizden ıslık çalarak geçiyordu. Siperler toz duman içinde kalmıştı. Bir ara yüzbaşı "Azman, yandık!.." diye siperin köşesini işaret etti. O şarkı söyleyerek sipere gelen, sanki çiçek toplarmış gibi neşeli olan o çocuklar, siperin bir köşesinde sanki bir yumak gibi birbirine sarılmış tir tir titriyorlardı. Çocuklar harbin gerçeği ile ilk defa karşılaşıyorlardı. Ürkmüşlerdi. Yüzbaşı yandık demekte haklıydı. Muharebede bir ürküntü panik meydana getirebilirdi.
Tam onlara doğru yaklaşırken içlerinden biri avaz avaz bir marş söylemeye başladı!.. "Annem beni yetiştirdi bu yerlere yolladı. Al sancağı teslim etti Allaha ısmarladı. Boş oturma çalış dedi, hizmet eyle vatana.. Sütüm sana helâl olmaz, saldırmazsan düşmana.."
Baktım hemen biraz sonra ona bir arkadaşı daha katıldı.
Biraz sonra biri daha... Marş bitiyor yeniden başlıyorlar. Bitiyor bir daha söylüyorlar. Avaz avaz!.. Gözleri çakmak çakmak...
Hücum anı geldiğinde hepsi süngü takmış, tüfeklerine sımsıkı sarılmış, gözleri yuvalarından fırlamış, dişler kenetlenmiş bekliyorlardı. O an geldi.
Birden yüzbaşı "Hücum!.." diye bağırdı. Bütün bölük, bütün tabur, bütün alay cephenin her yerinden fırladık. İşte tam o anda, tam o anda, o çocuklar kurulmuş gibi siperlerden fırlayıverdiler. İşte o an. Tam o an bir makinali yavruları biçiverdi. Hepsi sipere geri düştüler. Kucağıma dökülüverdiler. Onların o gül gibi yüzleri gözümün önünden gitmiyor. Hiç gitmiyor!.. İşte ben ona ağlıyorum, o çocuklara ağlıyorum!.."
Azman dede ağlıyordu. Ben ağlıyordum. Kahvede kim varsa ağlıyordu. Kahveci gözyaşları içinde bize çay getirdi. Eğildi: "Azman dede hep ağlar. Niye ağladığını bügün ilk defa anlattı." Dedi.
Denizde ve karada yaklaşık 1 yıl devam eden ve çok şiddetli çarpışmalara sahne olan Çanakkale Savaşları'nda savaş hileleri de çok can yaktı.
Çanakkale Savaşları, vatanını ve bayrağını korumak için yokluklar içinde hiç düşünmeden cepheye koşan, ''ölürsem şehit, kalırsam gazi olurum'' anlayışıyla Gelibolu Yarımadası'nda canını ve kanını hiçe sayıp, düşman kuvvetlerinin üzerine korkusuzca atılan Mehmetçiğin kahramanlık destanı olarak hafızalardaki yerini aldı.
Dünyanın en güçlü donanmasına karşı, gelecek nesillere gurur ve heyecanla anlatılacak bir destanın temsilcisi olan kahraman Türk askeri, cephede düşman ve yoklukların yanı sıra savaş hileleriyle de mücadele etti.
Çanakkale'yi geçemeyeceklerini anlayan müttefik güçleri, başta İngiltere olmak üzere çekilmenin hesabını yaparken, Türk askerlerinin çekilmeden haberdar olmaması için değişik savaş hilelerine başvurdu.
General Hamilton'un, anılarında savaş hileleriyle ilgili olarak şu anektod yer alıyor:
''Türk askerlerini şaşırtmak için yolcu gemilerine, şileplere sahte bacalar, sözde toplar, uydurma direkler eklendi. Böylece İngiliz gemileri 'Tiger' ya da 'lnflexible' kruvazörlerine benzetildi. Karşı taraf bu gemilere ateş edip, boşuna pek çok mermi harcadı.''
-SAVAŞ HİLELERİ-
Hamilton'un, 17 Ekim 1915'te görevden alınmasının ardından yerine atanan İngiliz General Charles Monro, Gelibolu Yarımadası'nda yaptığı incelemelerin ardından İngiltere'ye, Gelibolu'daki askeri birliklerin tahliye edilmesi yönünde rapor gönderdi.
Bunun üzerine düşman askerlerinin, 8-9 Aralık 1915 gecesi Gelibolu Yarımadası'nı deniz yoluyla tahliyesine başlandı. Her akşam ortalık karardıktan sonra Anzak ve Suvla koylarına kurtarma sandalları, çıkarma tekneleri yanaşıp, durmadan asker, hayvan, top ve diğer savaş malzemelerini taşıdı.
Önce hasta ve yaralılar nakledildi, onları savaş esirleri takip etti. Son olarak sıra askerlere geldiğinde, Mehmetçiğin ayak seslerini duymaması için postallar paçavralarla kaplandı.
Personel kaybını en aza indirmek amacıyla her şey en ince ayrıntısına kadar düşünüldü. Cekilmenin başarılı sonuçlanması için geride karşılıklı iki konserve kutusundan diğerine damlayan suyun ağırlığıyla ateş alan ayarlı ve sonradan patlayacak tüfekler, takip edilmelerine karşı mayınlar bırakıldı.
Askerlerin gittiğinin Mehmetçik tarafından anlaşılmaması amacıyla mevzilerde içi samanla doldurulan ve üniforma giydirilen maketler yerleştirildi, tahtadan atlar yapıldı.
Düşman askerleri 20 Aralık 1915'te Anafartalar'dan, son düşman birliği ise 9 Ocak 1916'da Seddülbahir bölgesinden bir daha gelmemek üzere Gelibolu Yarımadası'nı terk etti.