goksahan

goksahan

Üye
15.03.2006
Onbaşı
524
Hakkında

#24.05.2007 06:51 0 0 0
  • Bi arkadaşım bana yollamış gerçekten çok ilginç sizinle paylaşayım dedim

    Mezar odasının sırrı


    O müzenin kapısından içeri girerken, karşıma 'Da Vinci şifresi' gibi esrarengiz bir hikáyenin çıkacağını bilmiyordum.

    Bu, bir sanduka ve onun altındaki mezarın hikáyesi.

    Ama öyle basit bir hikáye değil.

    Hikáye 13'üncü yüzyılda başlıyor ve 1930'da esrarengiz bir aile trajedisine kadar uzanıyor.

    Hikáye beni çok etkiledi.

    Sizi de etkileyeceğini tahmin ediyorum.

    SAF TUTMUŞ SANDUKALAR ARASINDA

    Geçen salı günüydü.

    Hayatımda ilk defa Konya'ya gitmiştim.

    Konya'da Mevlana Müzesi'nin kapısından ilk adımımı attığımda, belki de sadece benim hissettiğim mistik bir rüzgár esti ve beni içine alıp ???ürdü.

    Hayatımda hiçbir mekán daha ilk anda beni bu kadar etkilememişti.

    İçerden çok hafif bir ney müziği geliyordu.

    Sağ tarafta, sanki saf tutmuş sandukaları görüyordum.

    Yanımda Mevlana Müzesi Müdür Yardımcısı Dr. Naci Bakırcı vardı.

    Mevlana'nın sandukasının önüne gelinceye kadar, mistik bir turistten farklı değildim.

    Ancak o sandukanın önünde Dr. Bakırcı'nın anlattığı o müthiş hikáye başladı.

    Daha doğrusu, o sandukanın altındaki 'mezar odasının sırrı'...

    500 METREYİ SEKİZ SAATTE ALAN CENAZE

    Nefesimi kestim ve onu dinledim.

    İşte ondan dinlediklerim.

    Anlatıldığına göre her şey 1273'te Konya'da kaldırılan bir cenazeden sonra başladı.

    Mevlana Celaleddin-i Rumi, 17 Aralık 1273 günü vefat ediyor.

    Cenazesine yüzbinlerce insan katılmış. Naaşı, İplikçi Camii'nden, 500 metre ilerdeki bu türbeye 8 saatte getirilebilmiş.

    Müslümanlar Mevlana'nın naaşını defnedebilmek için gayrimüslimlerin cenaze cemaatinden çıkmasını istemiş. Ancak onlar, 'Bize İsa'yı da Musa'yı da Mevlana öğretti' diyerek bunu reddetmişler.

    Mevlana'nın kabrinin altına bir 'mezar odası' bulunuyor.

    MEZAR ODASINA 700 YILDA 1 KİŞİ İNDİ

    Eski Türklerde mezarların altına Farsça 'zir-i zemin' yani 'zeminin altı' denilen bir mezar odası yapılırmış.

    Mevlana'nın naaşı da böyle 4 metrelik bir mezar odasına konmuş.

    Ancak o tarihten bu yana mezar odasına kimse inmemiş.

    Sadece bir kişi hariç.

    Rivayete göre Sultan Dördüncü Murad, Mevlana'nın türbesini ziyarete geldiğinde, mezar odasının içinde ne olduğunu çok merak etmiş ve bu odaya girmek istemiş.

    Ancak dönemin Mevlevi büyükleri, buna kesinlikle karşı çıkmış ve girmesini engellemişler.

    Bunun üzerine Sultan, elindeki tespihi, ağzı açık odanın içine atmış.

    Veya düşürmüş.

    Bu tespihi almak üzere 7 yaşında bir kız çocuğu mezar odasına indirilmiş.

    Bilinen tek şey, odanın iki tarafından aşağı doğru merdivenlerin indiğiymiş.

    Kız çocuğu mezara inip çıktıktan sonra dili tutulmuş.

    Dr. Naci Bakırcı, 'Çocuğun dilinin neden tutulduğu hálá bilinmiyor' diyor.

    KÜÇÜK KIZ MEZAR ODASINDA NE GÖRMÜŞTÜ

    İşte bu olaydan sonra 'mezar odasının sırrı' iyice merak edilmeye başlanmış.

    Acaba kız çocuğu orada ne görmüştü de dili tutulmuştu?

    Bir iddiaya göre, oda çok karanlık olduğu için çocuk çok korkmuş ve geçirdiği travmadan dolayı dili tutulmuştu.

    Ancak bir başka iddia daha var ki, o 'mezar odasının sırrını' daha da koyulaştırıyordu.

    Selçuklu Türkleri o tarihte mumyalama tekniğini biliyorlarmış. Fatih Sultan Mehmed dahil 7 padişahın naaşı mumyalanmış.

    Mevlana'nın naaşı da mumyalandığı için muhtemelen öyle duruyordu.

    Kız çocuğu orada yatan Mevlana'yı görünce bu hale gelmiş olabilirdi.

    Bu olay dönemin önde gelen Mevlevilerini harekete geçiriyor ve 1640 yılında mezar odasının ağzı tuğlayla örülüp üzeri kurşunla kaplanıyor.

    O tarihten sonra mezar odasının ağzındaki kurşun hiçbir zaman kaldırılmadı.

    Mezar odası, sırlarıyla birlikte belki de ebediyete kadar sessizliğe gömüldü.

    1930'LU YILLARDA MÜZE MÜDÜRÜNÜN ODASINDA

    Ancak odanın hikáyesi burada bitmiyor.

    Aradan 300 yıl geçtikten sonra, Mısır'daki piramit sırlarına benzeyen bir dizi olay daha yaşanacaktı.

    Bu olayın iki tanığı vardı.

    Biri olayı yaşayan Yusuf Akyurt isimli biri.

    Öteki de onun yaşadığını Murat Bardakçı'ya anlatan Abdülbaki Gölpınarlı Hoca.

    1930'lu yılların güzel bir gününde, Mevlana Müzesi'nin Müdürü Yusuf Akyurt odasında tek başına otururken, aklına sandukanın altındaki mezar odası gelir.

    İçinden 'Acaba şu odaya bir girsem de içinde ne olduğunu görsem' diye geçirir.

    Ancak tepki çekeceğini düşündüğü için kararsızdır.

    O AN KAPI ÇALINDI YAŞLI ADAM GİRDİ

    Tam o esnada kapı çalınır ve içeri, müzenin yaşlı odacısı girer.

    Bu yaşlı adam aslında, Mevlevi dedesidir. Cumhuriyetin ilanından sonra tekke ve zaviyeler kapandığı için müzeye çevrilen türbede odacı olarak çalışmayı kabul etmiştir.

    Yaşlı Mevlevi dedesi saygılı bir şekilde içeri girer ve Yusuf Akyurt'un tüylerini diken diken eden şu cümleyi söyler:

    'Sakın oraya inmeyi düşünmeyin...'

    Ancak bu şaşkınlık, müdürü kararından vazgeçirmez. Mezara inmek üzere kurşunla kaplı kapağın önüne gelir.

    Halıyı kaldırır. Tam kapağı açmak üzereyken, bir adam haykırarak içeri girer:

    'Müdür bey, yetiş evin yanıyor...'

    Yusuf Akyurt gelinceye kadar evi kül olmuştur.

    İşte tam o sırada eline bir telgraf tutuşturulur.

    Müze müdürü başka bir yere tayin edilmiştir.

    KONYA-ANKARA YOLUNDAKİ KAZA

    Konya-Ankara yolu o gün çok ıssızdı.

    Gün batmış, alacakaranlık etrafa hákim olmaya başlamıştı.

    Uzaktan gelen kamyonun farları, henüz tam karanlık hale gelmemiş ufukta cılız iki nokta gibi duruyordu.

    Şoförün yanında kapıya dayanmış şekilde oturan çocuk kimbilir hangi hayallere dalmıştı.

    Kamyon bir kavise girdiği sırada kapı aniden açılır ve çocuk alacakaranlığın içinde kaybolur.

    Kamyon durup, içindeki iki adam kapıdan uçan çocuğa ulaştıklarında iş işten geçmiştir.

    Çocuk öteki dünyaya göçmüştür.

    Çocuğun başında duran ikinci adam, başı ellerinin arasında hüngür hüngür ağlamaktadır.

    O adam, Konya'dan tayini çıkan Müze Müdürü Yusuf Akyurt'tur.

    Kimine göre, mezar odasının sırrı, onu hálá takip etmektedir.

    MEZARIN BAŞINDA SÖYLENEN SON SÖZLER

    Yusuf Akyurt oğlunun cenazesini alıp Konya'ya döner. Cenaze töreninden sonra doğruca Mevlana Müzesi'ne gider ve sandukanın başında ellerini açıp haykırmaya başlar:

    'Yetmedi mi? Affet artık...'

    Bütün bunlar neydi? Efsane mi? Gerçek mi?

    Küçük kızın dili niye tutulmuştu? Yaşlı odacı, müdürün kafasından geçen düşünceyi nasıl anlamıştı?

    Bunların cevabı yok.

    Ben bunları anlatan insanlardan dinledim.

    Bildiğimiz tek şey var. Mezar odası 731 yıldan bu yana sırrını muhafaza ediyor.

    Umarım bundan sonra da muhafaza etmeye devam eder.

    Çünkü bilinmezliğin yarattığı bazı mistik duygulara ebediyen ihtiyacımız olacak.

    Çünkü hepimizin içinde, sadece kendimize ait sırların saklandığı küçücük odalar var.

    Üzerleri kurşunla kaplı küçücük odalar...
#23.05.2007 11:09 0 0 0
  • Konu: EDEN BULUR
    EDEN BULUR

    Hz. İsa Aleyhisselam, bir gün yolda yürürken bir gencin; aksakallı, ihtiyar bir adamı tekmeleyerek sürüklediğini gördü. Hz. İsa aleyhisselam, ihtiyarın bu durumuna çok acır. Hemen koşarak onu kurtarmak ister. Fakat ihtiyar kendisine engel olur ve şöyle der:
    - Lütfen dokunmayın, ne olur dokunmayın, beni tekmelesin.
    Bu durum karşısında Hz. İsa Aleyhisselam daha fazla merak ederek, sebebini sorar:
    - Ben de zamanında babamı burada aynı şekilde tekmelemiştim. Bu genç benim oğlumdur. Benim babama yaptığımın aynısını şimdi öz oğlum bana yapıyor. Babama yaptıklarımın intikamını alıyor
#17.05.2007 06:48 0 0 0
  • kardeş anlatıklarına sanma inanmıyorum inanıyorum ellebetteki doğru ama doğuda acemi birliği yoktur bunu unutma askerlik çok kutsaldır orası peygamber ocağıdır allah yardımcın olsun
#16.05.2007 22:18 0 0 0
  • Annem Cennet Vesilem!... <br>
    <br><br>

    Örnek anneler<br><br>

    Hz. Hansa (r.anhâ) <br><br>

    Amr b. Hâris'in kızı meşhur saire Hansa (radiyallahü anhâ) "ilhama mazhar ve şiirde dev
    bir kadındı, islâmiyeti kabul etmeden önce felakete tahammül edemezdi. <br><br>

    Hansa, kardeşinin ölümü üzerine yazdığı mersiyelerle cihanı ağlatmıştı. Bu büyük kadın o gün için henüz câhiliyenin sisinden, dumanından kurtulamamış, Hz. Muhammed'e uyanamamış, O'nu tanıyamamış, Kur'ân'ın büyüleyici beyanına kulak verememiş ve ona açılamamıştı...
    <br><br>
    Kur'ân'ı tanıyınca birdenbire değişti. Hem de nasıl değişti! Cahili kardeşine destan kesen Hansa daha sonra Müslüman olduğunda, dört oğlunu birden Kadisiye Muharebesine gönderirken söyle diyordu: <br><br>

    - Ya İslam'ın zafer bayrağını Kadisiye'de dalgalandıracaksınız, yahut da din uğruna cihad ederken şehit olduğunuzu duyacağım. Nitekim öyle olmuştu. Hasta yatağında yatarken dört oğlunun şahadet haberi getirilince: <br><br>

    - 'Yani ben simdi şehit anası mı oldum?" diye soruyor, Evet, dört şehit anası... diyorlardı. Tekrar soruyordu: Zafer kimlerde? <br><br>

    -"Zafer Müslümanlarda, şimdi Kasidiye'de İslam'ın bayrağı dalgalanıyor." <br><br>

    - İslam'ın bir zaferi için dört oğlum feda olsun" diyen Hansa Hatun ellerini açarak şöyle yalvarıyordu: <br><br>

    - Ya Rabbi! Bana emanet ettiğin dört kahramanı yine senin dinin uğruna feda etmiş bulunuyorum. Artık beni şehit anaları defterine kayd eyle. Benim için şehit anası olmak kâfi ikramdır. Bunu Benden esirgeme!" <br><br>

    İste bundan dolayı, her ne zaman Hansa Hatun'dan söz edilse Efendimiz (sas) onun için:
    - 'Örnek İslâm kadını', buyururlardı. <br><br>

    (Kaynak: İbn Esîr, Üsdü'l Gâbe. 7/88-90)
    <br><br>
    HZ. HATİCE (r.anhâ) <br><br>

    Resulullah Efendimiz'in (sas) Hz. Hatice'den dört kızı (Fâtıma, Ümmü Gülsüm, Zeyneb ve Rûkiyye) ve iki de oğlu (Kâsım ve Abdullah) oldu. <br><br>

    Efendimiz (sas) peygamberlikle şereflendiği zaman, ilk iman eden hanım hatta insan o olmuştur. Efendimiz'in (sas), vahye mazhar olduğu ilk sıkıntılı günlerinden vefatına kadar da Efendimiz'i (sas) hiçbir zaman yalnız bırakmamıştır. <br><br>
    Bu mutlu yuva yirmi üç sene devam etmiş ve peygamberliğin sekizinci senesi, kapanan bir perde gibi arkada acı bir hasret bırakarak sona ermiştir. Onun ve Ebu Talib'in vefat ettiği seneye hüzün senesi denir. Bu defa Efendimiz (sas) yirmi beş yaşına kadar olduğu gibi, yine yapayalnız kalmıştı. Allah (cc). Efendimiz'in (sas) tutunduğu her şeyi alıyor âdeta 'yalnız bana tutunmalısın' diyordu. <br><br>

    Artık yetimleriyle ve dertleriyle baş başa kalmıştı. Hele Fâtıma'sını hiç yanından ayırmıyor; ona hem annelik hem de babalık yapıyordu. Nihayet evlilik çağı geldiğinde de onu Hz. Ali ile evlendirdi. Düğün günü Hz. Fâtıma'nın çeyizi serildiği zaman çok duygulandı, müteessir oldu ve ağladı. Bu durum karşısında Hz. Fâtıma da dilgir olmuş o da ağlamış, "<br><br>

    Canım babacığım! Bu mutlu günümüzde sevinmen gerekirken niçin ağlıyorsun?" diye sormuş, Mahzun Nebi (sas) şöyle cevap vermişti: "<br><br>

    Anneciğini, Hatice'yi hatırladım, Senin gelin olduğunu, serilen çeyizini görmeyi ne kadar arzu ederdi, bu gününü görmeyi çok istiyordu." dedi. <br><br>

    Müminlerin Annesi büyük validemiz Medine devrini, gül devrini görmedi, Fâtıma'sının düğününü de göremedi, o Müslümanlığın hep çileli devrini yaşadı, çilesini çekti. O Hatice'nin gülleri Fâtımalar ve onların çocukları için yaşadı ve "bir gariplik içinde uçup ötelere gitti
#15.05.2007 07:39 0 0 0
  • Konu: SÜNNETLER
    SÜNNETLER

    Alışverişte pazarlık ederdi
    Muhatabın yüzüne bakarak tane tane konuşmak
    Tanışırken ismini sorup musafaha etmek
    Kıyafetini sol kolundan çıkarıp başlar sağ tarafından giyinmek
    Evine girerken de çıkarken de selam vermek
    Yolda herkese selam vermek
    Gece namazında ve misvak kullanmada aşırı titiz davranmak
    Devamlı tebessüm etmek
    Yanında ateş, misvak, ayna ve kesici bir alet taşımak
    Abdest aldıktan sonra aynaya bakıp: "Ya Rabbi! Yüzümü güzelleştirdiğin gibi ahlakımı da güzelleştir." diye dua etmek
    Yeni aldığı bir şeyi Cuma günü giymek
    Cuma günü yeşil veya beyaz giymek
    Kimseyi azarlamamak ve ayıbını aramamak,
    Milletin hatalarını ve sürçmelerini araştırmamak
    Az konuşmak, az uyumak, az yemek
    Ezanı dinleyip ve sonunda ezan duasını okumak
    İşrak ve kuşluk namazı kılmak
    Yaslanarak yemek yememek
    Suyu üç yudumda içmek
    Ayakkabıyı giymeden önce ters çevirmek
    Meyvenin iyisini seçmek
    İkrama her zaman sag taraftan başlamak
    Dışarı çıktığında "ya selam"demek
    Tuvalete tükürmemek
    Tuvalete girerken çorapları çıkarmak
    Her vakitte ayrı abdest alımak
    Mezar yazılarını okumamak
#09.05.2007 07:22 0 0 0
  • ben forumun kan laybetiğini düşünmüyorum daha fazla kişi olduğunda daha güzel bişey olsun diye sadece yayınlacak en ufak konuyu bile yayınlamadan bu bölümden nasıl yararlanırlar nasıl daha faydalı olunur diye hep düşünüyorduk karar alınıyordu ondan sonra yayınlanlanıyordu benim foruma bişey dediğim yok yanlış anladınız beni
#13.03.2007 21:29 0 0 0
  • islam genel bölümü bundan 6 ay önce birsürü kişiyi ağırlıyor tarışma alanı bile olabiliyordu şimdi kimse yok nasıl olduğunu bile anlayamadım nasıl böyle kan kaybetti mod arkadaşlar buraya biraz destek verseler çok güzel olcak
#12.03.2007 06:06 0 0 0
  • Konu: Rızık
    ellerine saglık kardeşim
#09.03.2007 07:02 0 0 0
#17.06.2006 14:24 0 0 0
#25.05.2006 09:28 0 0 0
  • Muhammedî Aşk Nedir?
      Ey Allahın Rasûlü! Ne mutlu Sana! Senin aşkına düşen ve vurgunun olan, Yüzüne  müştâk ve cemâline hayran olan, Dâima hasret ve vuslat ümidiyle yaşayan, Sofralarını ve sohbetlerini Seninle süsleyen, İnsten meleğe kadar sayısız pervânelerin var. * * * Aziz Sultanım benim! Ben şahsen Sana ve Senin her şeyine vurgunum;          Ama yeterince olmasa da, tutkun ve vurgunum. Sensiz gönül hep hüzünlü; Sensiz ömür hep çorak. Sevsin Seni bütün gönüller; vurulsun Sana bütün insanlar. * * * Rasûl-i Ekrem sallallahü aleyhi ve selleme asla doyul- maz ve Ona doyum olmaz. Yani Onun Îmânındaki ihlâsına, ibâdetindeki samîmiyetine, itâatindeki sebâtına, sadâkatin- deki metânetine, takvâsındaki ciddiyetine, ahlâkındaki güzelliğine, şefkatindeki enginliğine, sabrındaki sürekliliğine, davranışlarındaki fıtrîliğine, cemâlindeki sevimliliğine, terbiye sistemindeki mükemmelliğine, idâresindeki güzelliğine, ümmetine karşı duyduğu merhametin sıcaklılığına, özellikle de âhirette ümmetine karşı göstereceği o en yüksek ve en kudsî fedâkârlığına, yani yüce şefâatine asla doyulmaz. Muhammedî aşk, Hz. Muhammed sallallahü aleyhi ve sellemi ve ona âit her şeyi,  ondan başka her şeye Allah için tercih etmek, onunla yetinip başkasına ihtiyaç duymamak, bir kısım şahsî çıkarların zedelenmesi yüzünden Onu unutma- mak ve şartlar ne kadar ağır olursa olsun Onu hiçbir zaman terk etmemek demektir. Muhammedî aşk ve iştiyâk, Hz. Muhammedsiz bir ömre râzı olmamak, Onsuz olan bir mevsimi kurak görmek, Onsuz olan bir dünyayı çorak saymak ve Onsuz olan bir hayatı kesinlikle içine sindirememek demektir. Muhammedî aşk ve iştiyak, her şeyde, her seste, her renkte ve her kokuda Onu görmek, Onun arzu ve isteklerin- de, gaye ve maksatlarında fanî olmak, Onu hatırlatmayan şeyleri yabancı görmek ve Ondan kaynaklanmayan her türlü zevk ve lezzeti unutmak demektir. Muhammedî aşka sahip olan bir kimse, bu aşk ateşini, iştiyak harâretini ve bağlılık hasretini bazan namazdaki salât-ü selâmlar ile, bazan Kuran-ı Kerimde Ondan bahseden âyetlerle, bazan Onunla ilgili olarak yapılan sohbetlerle veya hayâlen de olsa Onunla sohbet etmekle, bazan Onun adına başkalarına infakta bulunup bir kısım kırık kalbleri sarmakla, bazan en sevdiklerini bile İslâm için terk etmekle, bazan ölümü bile hiçe sayıp Ona kavuşma ve Onunla öbür âlemde görüşme arzusuyla ve sonra da yeniden Onunla yanıp tutuşmakla tatmin ve teskin etmeye çalışır. Nitekim kalblerinde böyle yüce bir aşkı misâfir edenler, daha doğru bir ifade ile kalblerini böyle bir aşka teslim eden sâdık ve vefâlı âşıklar, hep bu minval üzere hareket etmiş ve ruhlarında Ona karşı hâsıl olmuş olan aşk ve iştiyak ateşlerini hep bu yollarla teskin etmeye çalışmışlardır. Evet bütün Sahâbî ve bütün İslâm büyükleri bu ateşe sahip idiler ve Ona duydukları aşk ve iştiyak ateşini ancak böyle teskin edip rahatlıyorlardı. Hem onlar Onu düşün- medikleri, Ondan bahsetmedikleri, Onu anlatmadıkları ve Onun hâtırasına bir fedâkarlıkta bulunmadıkları günleri, kendileri için bereketsiz, uğursuz ve kapkara günler olarak görüyorlardı. Böyle durumlarda bitkisel hayattan farksız bir gün geçirdiklerini düşünüyor, ciddi bir şekilde hayıflanıyor ve hicaplarından iki büklüm oluyorlardı. Molla Câmî, ne kadar da isâbetli bir tespitte bulunuyor: Eğer  Mısır kadınları Onun nur yüzünü görselerdi, Ellerini değil; gönüllerini parça parça ederlerdi. Evet, şâyet  Onun Yüce Ruhunu ve Miracta rûhuna arkadaşlık yapacak ve birlikte yüce âlemleri seyre çıkacak kadar nûrânîleşen ve yücelen mübârek cism-i şeriflerini, diğer bir tabirle Onun temsil ettiği Hakîkat-ı Muhammediyesini sevgiden, aşktan, şevkten ve iştiyaktan az veya çok nasibi olan insanlar, gereği gibi görseler ve tanısalardı; o insanlar kendi ruh, kalb, gönül, zihin ve hayal âlemlerinde kendilerini meşgul eden şeylerin en büyüğünden en küçüğüne kadar hepsini süpürüp temizlerlerdi de, o âlemlerinde sadece ve sadece Yüce Allah sevgisini ve bir de Allahtan ötürü Hz. Muhammed sevgisini yerleştirirlerdi. Bütün iç âlemlerini böyle bir muhabbetle donatır ve süslerler ve bununla yetinir- lerdi de, başka bir aşka, bir iştiyâka, bir sevgiye ve bir ilgiye asla ihtiyaç duymazlardı. Âleme o muhabbetle bakar, onunla yatıp kalkar ve başkalarıyla o sevgi adına irtibat kurarlardı. * * * Hz. Fâtıma Vâlidemizin aşkı ve tutkunluğu: Her iki cihânın biriciği ve eşsiz incisi olan Rasûl-i Ekrem sallallahü aleyhi ve sellemin, Fâtıma benden bir parçadır. Onu kızdıran beni kızdırmış olur. (Buhârî, fezâilüs-Sahâbe, 12) diye yücelttiği kızı Hz. Fâtıma (r.a.), Sevgili Babası hastalığında bir şeyler hissetmiş olacak ki çok üzülmüş ve çok ağlamıştı. Bir ara Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem bu Cennet kadınlarının efendisi olan biricik kızı Hz. Fâtımayı yanına çağırdı ve ona bir şeyler söyledi. Hz. Fâtıma Âh çekerek ve çığlık atarak ağlamaya başladı. Bu defa tekrar yanına çağırdı ve ona ikinci defa bir şey daha söyledi. Hz. Fâtıma vâlidemiz bu defa sevinç gözyaşı döktü ve bir Oh çekerek ciddi bir rahatlığa kavuştu. Daha sonraları Hazret-i Fâtıma (r.a.) Vâlidemize, bunun sebebi sorulduğunda özet olarak şöyle dedi: - Babam beni ilk defa çağırdığında, kendisinin yakında âhiret âlemine irtihâl edeceğini söyledi. Ben de Ondan ayrı kalacağımdan ötürü dayanamayıp ağladım. Babam benim çok üzüldüğümü görünce, beni tekrar yanına çağırdı, Imrân kızı Meryem ile annen Haticenın dışında bütün Cennet kadınlarının efendisi olman sana yetmez mi? (Üsdül-Gâbe, 5/ 523) dedi ve bana Benim ehli arasında kendisine ilk ulaşacak kimse olduğum (Tirmizî, menâkıb, 61) müjdesini verdi.  İşte bu müjdeli haber üzerine de, ben sevinip güldüm ve o anda benim hüzün göz yaşlarım sevinç göz yaşlarına ve ağlamalarım gülmelere dönüştü.  Düşünün ki, çok yakın bir zamanda vefat edeceğini anlayan Hz. Fâtıma vâlidemiz, henüz yirmi beş yaşlarında idi. Yani daha çok genç idi. Belki de henüz dünyayı tanımış değildi. Ama o mübârek vâlidemiz, Hz. Muhammedsiz (sallallahü aleyhi ve selem) bir hayatı istemiyor ve bu yüzden de çok yakın bir zamanda Ona kavuşacağı müjdesini aldığında seviniyor, bayram yapıyor ve sevincinden âdeta göklere uçuyordu.   İşte Muhammedî aşkın ve Ona duyulan iştiyakın, Ona olan tutkunluk ve vurgunluğun ve Onsuz bir hayatı istihkâr etmenin gayet çarpıcı, düşündürücü ve ibret verici bir örneği..   Sakın kalkıp da bana, Hz. Fâtıma vâlidemiz, ne de olsa Onun kızıdır. Babasına karşı bu derece düşkün olması normaldir ve pek fazla bir şey ifade etmez demeyesiniz. Çünkü gerek o asırda olsun gerekse sonraki asırlarda ve günümüzde olsun Onun binlerce ve milyonlarca âşıkları, tutkunları ve vurgunları vardır. İşte tutkunluk ve vurgunluk Ummânını bağrında taşıyan bir katre: Uhud savaşında, Rasûl-i Ekrem sallallahü aleyhi  ve sellemin bir dişinin kırıldığını duyan bir Sahâbî, bunu içine sindiremedi de, bir kenara çekildi  ve Onun dişinin kırıldığı bir dünyada ben diş taşıyamam diyerek, eline aldığı taşla ağzındaki bütün dişlerini kırdı. İşte Muhammedî aşk ve iştiyak, işte Onun vurgunu ve tutkunu olmak ve işte Onsuz bir hayatı ve onsuz her şeyi değersiz görmek& * * * Yâ Rasûlallah! Senin Uhudda kırılan o mübarek dişine bedel, içinde bulunduğum şu asırda, Senin Allahtan alıp bize getirdiğin, harcını yıllarca kan, ter ve göz yaşlarınla kardığın ve binâsını bizzat o mübârek ellerinle kurduğun İslâm âlemi, nerede ise taş taş üstünde kalmayacak bir şekilde yıkılmaya başlamış ve hüzün ve sabır göz yaşların ile sulayarak ve bin bir güçlükle özenerek yetiştirdiğin İslâm bahçesinin havuzları kurumaya, ağaçları solmaya ve bülbülleri susmaya yüz tutmuş bulunmaktadır. Ama bütün bu yıkılışlar ve harâbeler karşısında, Seni tanıyor ve seviyor gibi görünen benim, kılım bile kıpırdamamaktadır. Yani bunca yıkılışları sadece izlemekle yetinmekte, îmân ve hayâ adına can çekişmekte olan neslin her gün biraz daha insanlıktan uzaklaşması karşısında hâlâ can kaygısına düşmekte, her tarafı kasıp kavuran fitne ve fesatların önüne geçmek için ciddi ve kalıcı her hangi bir çâre aramamakta; hattâ çâre aramak şöyle dursun, hâlâ dünyevi zevkler ve nefsânî safâlar peşinde koşmakta ve gününü gün etmeye çalışmaktayım. Diğer bir ifâde ile Sensiz olan denî bir hayata -hem de zararını ve mânâsızlığını pek çok defa gördüğüm halde- râzı olmaktayım. İşte ey benim Aziz Efendim! Duyarsızlığımdan ve vefâsızlığımdan dolayı hiç olmazsa Yüce Zâtınızdan özür dileyim de, Seninle olan irtibatım tamamen kopmuş olmasın. Çünkü biliyorum ki, Sen gerçekten çok, ama pek çok vefâlısın. Benim bağlılık adına gösterdiğim bu kadarcık bir özrü bile kabul edersin. Hem ümit ederim ki, bir kerecik dahi olsun şu dünyada bana nûr yüzünü ve mütebessim çehreni gösterir ve inşâallah âhirette de bana ve benim gibilerine şefâat elini uzatırsın.   * * *
#25.05.2006 09:24 0 0 0
#15.05.2006 09:43 0 0 0
  • abi allah razı olsun ellerine sağlık

    Adalet ancak hakikatten, saadet ancak adaletten doğabilir. Anatole France
#15.05.2006 09:39 0 0 0
  • bu tür bir oylamaya katılmak onların hoşlarına gider ve dahada fazla bu türişlere yönelirler bunlar oyun oynuyorlar buzamana kadar hiç bir oylama ile karükatür yayınlanlanmadı reklam amaçlı bir şey bunlar allah hepsinin belasını versin
#15.05.2006 09:25 0 0 0
  • allah hz ömerin adaletinden bileri şaşırtmasın gerçektende sadece bu konuda deyil okuyup duyduğumuz bir sürü konusun da örnek alınacak davranışları vardır
#03.05.2006 12:16 0 0 0
#02.05.2006 19:11 0 0 0
#02.05.2006 18:40 0 0 0
  • Yemen, Habeşistan Krallığına bağlı bir valilikti. Kısa boylu, şekilsiz, hilekar ve ihtiraslı biri olan vali Ebrehe, eyaletinde yaşayan arapların her sene akın akın Kabe'yi ziyaret için Mekke'ye gitmelerine sinirleniyordu. Bu sebeple, bu koyu hırıstiyan, San'a şehrinde devrin en namlı mimar ve ustalarına gayet süslü gösterişli büyük bir kilise yaptırdı ve ismini "Kuleys" koydu.
    Bunun ardından da Habeş Kralı'na mektup yazarak arapların şimdiden sonra hac için ancak "Kuleys"i ziyaret edebileceklerini; Mekke'ye gitme maksadıyla hiç kimseye izin vermeyeceğni zira bu yüzden ülkesinin büyük maddi zararlara uğrıdığını bildirdi... Böylece kralın da izin ve desteğini almıştı...
    Ebrehe'nin kararı, az zamanda her tarafa yayıldı... Böyle bir engelleme niyeti Yemen'li arapları fena halde öfkelendirmişti. Nukayl isminde bir yerli, Kuleys kilisesine girerek orada ibadet ediyormuş gibi üç gün-üç gece kaldıktan sonra kimsenin olmadığı bir zamanda vurdu, kırdı, içeriyi harabeye çevirdi ve ihtiyacına yaparak kirletti ve kayıplara karıştı. Ebrehe ağır bir hakarete uğramıştı.
    Bir grup arabın kaza sonucu çıkardığı yangınla kilisenin tahta bölmeleri de yanınca vali, iyice küplere bindi.. Ebrehe'nin intikam kararı işitilmemiş cinstendi..
    Kabe'yi yıkıp yerle bir etmek, enkazı fillerle Yemen'e taşımak ve Mekkelileri esir almak için dörtbin Fil ve üçyüzbin Habeşliden kurulu ordusu ile harekete geçti.
    Düşmanın, Mukaddes Kabe'yi yıkmak üzere gelmekte olduğunu öğrenen Kureyşlilerin keyfi kaçmıştı. Bunun üzerine Mekke Emiri Abdülmuttalib, içlere su serpici şu kısa konuşmayı yaptı:
    -Ey Kureyş kabilesi; endişeye kapılıp, huzurunuzu bozmayın!... Yemen ordusu gelip Kabe'yi yıkamaz; Kabe'nin sahibi vardır. Onu koruyacağından şüpheniz olmasın. Ama ferman-ı ilahi böyle ise kim mani olabilir?
    Peygamberimizin dedesi Abdülmuttalib, o günlerde gördüğü bazı rüyaları kendine göre tabir ederek böyle diyordu; ama aslında O'nun da kalbi rahat değildi...
    Bir müddet sonra Mekke çevresine gelen düşman öncüleri, arapların koyun ve develerini alıp götürdüler. Götürülenler arasında Abdülmuttalib'in dörtyüz seçme devesi de bulunuyordu.
    Abdülmuttalib, düşmana elikolu bağlı teslim olmak için Kureyşli yiğitlerle beraber silahlanıp, pusatlanarak cins arap atlarına binip vakit kaybetmeden Sebir dağana çıktılar.
    Dağda insanı hayret ve hayranlığa düşüren bir olay meydana gelid.
    Adem aleyhisselam'dan beri aziz Peygamberimiz'in atalarının birinden diğerine geçe geçe en sonunda dedelerine ulaşan "Muhammed nur", Abdülmuttalib'in alnında ayın ondördü gibi parlayıp ışık saçmaya başladı. Öye ki bu parlak ışık aşağılarda gecenin karanlığana bürünen Mekke'nin üzerine kadar yayılıyordu. Nurun alnında yine bütün güzellği ile belirmesi üzerine, Abdülmuttalib, silah arkadaşlarına:
    -Dönün! dedi. Şehrimize gidiyoruz. Zafer bizimdir! Bu nur ne zaman alnımda işımışsa o dem düşmana
    galip gelmişizdir.
    Mekke önlerine gelmelerinden az zaman sonra Ebrehe, beldeyi teslim alıp, Kureyşlileri yerlerinden, yurtlarından sürüp atması için yardımcılarından biri komutasında asker gönderdi. Kureyş emiri Abdülmuttalib'le yaptığı görüşmede O'nun heybetinden komutanın aklı başından gitti, dili dolaştı ve olduğu yere yığıldı. Boğazlanan bir dana gibi böğürüyordu.
    Biraz sonra korkusu yatışan düşman komutanı, kendini toparlayınca yeri öptü ve Abdülmuttalibe:
    -Kureyş'in en üstünü olduğun besbelli. Buna bütün kalbimle inanıyor ve şahid oluyorum, dedi...
    "Mekke fatihi" olmak hayali ile gelen Ebrehe'nin adamı, muhatabının nurlu yüzü ve ciddi halinden ürkmüştü. İşte şimdi yerlere kapanmış vaziyette böyle konuşuyordu.. Hiç bir şey yapamadan askerleri ile beraber yüzgeri edip oradan savuştular...
    Abdülmuttalib, develeri istemek üzere Ebrehe'nin konakladığı Taif'e gitti. Mağrur kumandana Kureyş reisinin geldiğini haber verdiler. Ebrehe, Abdümuttalib'i görünce elinde olmayarak ayağa kalkıp baş köşeye oturttu ve ne istediğini sordu. Abdülmuttalib:
    -Adamların develerimi götürmüş; emir ver de iade etsinler!..dedi. Ebrehe:
    -Ben buraya Kabe'yi yıkmak için geldim!!! Bu mes'ele üzerinde hiç durmuyorsun da develerini istiyorsun! şeklinde konuşunca Abdülmuttalib, Valinin ne demek istediğini anlamıştı:
    -Develer benim olduğu için istiyorum; Kabe ise "Allah'ın evi"dir. Yüce Allah, O'nu düşmanın şerrinden muhafaza eder, dedi.
    Bu konuşmalar olurken Ebrehe'nin "Mahmude" ismindeki ak renkli, en gözde fili oraya getirilmişti. Diğer filler öğretildiği biçimde Ebrehe'ye bir takım bağlılık hareketleri yaptıkları halde bu hayvan böyle davranışlara hiç yanaşmadı.
    Ak fil, Abdülmuttabib'i görünce deve gibi çöküp sevgi gösterisi yapmaya başladı. Filin hareketi şaşkınlık uyandırmıştı. Bir müddet herkes konuşmayı unutmuş gibi sustu. Allahü teala, dile gelmesine izin verince fil, açık bir ifade ile, Kureyş liderinde gördüğü "Son Peygambere ait nur"a selam verdiğini söyledi...
    Ebrehe, develeri sahibine iade etti; fakat Abdülmuttalib'in "Mekke mallarının üçte birini verelim bizlerle uğraşmaktan vaz geçerek geri dönün" teklifini kabul etmedi.
    Teklifi reddedilen Mekke emiri, şehrine dönerek, Kabe'ye geldi ve kapının kulpundan tutarak yaklaşan tehlike için yana yana Allah'a yalvarmaya başladı. Düşman, Ebrehe'nin komutasında en önde meşhur ak fil olduğu halde sırtlarına süslü ve pahalı kumaşlar atılı filler, hücuma hazır askerlerle iyice Mekke'ye yaklaştı... Şehirde rahatsızlık son noktadaydı.
    Tam bu sırada hiç beklenmedik bir şey oldu. "Mahmude" Mekke üzerine yürümüyordu. Halbuki Ebrehe, her harpte olduğu gibi bu defa da büyük işler başaracağını ümid etmişti. Hayvanı döğmelerine, üstünde değnekler kırmalarına, her yolu denemelerine rağmen adım attırmadılar.
    Yemen ordusu bu mücadelede iken gökyüzü "Ebabil" denilen ve bu bölgede daha önce görülmemiş siyah renkli, yeşil boyunlu, ufak gagalı, uzun ayaklı dağ kırlangıçları ile doldu. Kuşların gagaları ile ayaklarında nohuttan küçük mercimekten büyük taşlar vardı ve her taştan bir düşmanın ismi yazılışdı.
    Kafileler halinde gelerek önce Kabe-i Şerif'in etrafında uçup tavaf yaptılar, sonra düşmanı taş yağmuruna tutmaya başladılar.
    Kuşlar, taşı yukarıdan bıraktıça isabet alan askerin tepesinden girip ayağından çıkarak onu hemen öldürüyordu. Hatta süvari olanların atları ile beraber canı çıkıyordu.
    İstilacı orduda müthiş bir bocgun başladı. Etleri lime lime dökülerek ölüyor; Ebrehe de içlerinde olduğu halde perişan bir vaziyette Yemen'e doğru kaçıyorlardı.
    Fakat, düşmanı havadan takip ederek kovalayan bu minik kuşlar, firarilerin de çoğunu öldürdü. Kaçanlardan bir kısmı yollarda telef olmuş; kurtulanlar anca yemen'de nefe alabilmişti. Mağrur Ebrehe başşehir San'a'ya varabildi ama cüzzam hastalığına yakalanmıştı. Parmak uçlarından kan ve irin akıyordu. Parmakları çürüyüp düştü ve bir müddet sonra yüreği çatlayarak feci şekilde öldü.
    Ebrehe'nin yardımcısı ise kaça kaça ta Habeşistan'a gelmiş, olanları bir bir krala hikaye ediyodu. Kral:
    -Bunlar ne biçim kuşlarmış ki hep seçme askerleri öldürmüş? diye hayretini açıklarken bir kuş vali muavininin başı üstünde dönmeye başladı.
    -İşte, dedi adam, bu kuşlardan, bu kuşlardan!.. Cümleyi yeni bitirmişti ki, o da bir Ebabilin attığı taşla oracıkta öldü...
    Binlerce asker ve Mahmude'den başka bütün filler ölmüştü. Birkaç gün sonra insan ölüsü ve hayvan leşleri dayanılmaz bis bir koku yaymaya başladı. Mekke yaşanmaz olmuştu. Bunun üzerine Abdülmuttalib, Kabe'ye giderek Cenab-ı Hakka bu kokudan kurtulmak için dua etti.
    Duanın peşinden öyle müthiş bir yağmur yağdı ki ırmaklar gibi kabaran seller, ceset ve leşleri alıp götürdü.
    Kureyş kabilesi, doğumuna iki ay kadar bir zaman kala iki cihanın baş tacı Sevgili Peygamberimiz'in Allah katındaki eşsiz hatırından dolayı büyük bir düşman tehlikesini atlattığı gibi, kaçan ordunun geride bıraktığı mallara da ganimet olarak sahip olmuştu.
    Ebrehe'den sonra iki oğlu yerine valilik yapmışsa da bu saltanat, kısa sürmüş ve tacı tahtı batıp gitmiştir.
    Araplar, bu vak'anın geçtiği tarihe "Fil yılı" ismini vermiş ve Kureyş'in Allah indinde makbul olduğuna kanaat getirerek bu kabileye ilişmemeye başlamıştı.
    BÜYÜKBABA
    Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resulüh
    Şeybet'l-Hamd...
    "Abdülmuttalib" diye bildiğimiz büyük babanın asıl ismi.
    Babası Haşim, O dünyaya gelmeden evvel bir yolculuk sırasında Filistin'in Gazze şehrinde vefat etmişti. Doğduğu zaman saçı bembeyaz olduğu için arapçada "ak saçlı" manasına gelen "Şeybe" kelimesinin ilavesi ile ismini Şeybetü'l Hamd koymuşlar.
    Meşhur ismi Abdülmuttalib, "Muttalib'in kölesi" demek...
    Kçük Şeybe, Medine'de annesi ile beraber dayısında kalıyor. O'nu dayısının çocukları ile ok atar, gezip oynarken görenler, alnının parlaklığını, halinin güzelliğini hemen farkeder ve başka bir sülaleye mensup olduğunu anlarlardı.
    Şeybe'nin hal ve tavrındaki üstünlük Kureyş'in lideri amcası Muttalib'e haber verildi...
    -Ah, dediler. Kardeşin Haşim'in oğlunu bir görsene! Babasına olan benzerliğine şaşarsın. Aynı emsalsiz üstünlük, aynı tarifsiz güzellik.
    Muttalib, o güne kadar yeğenini hiç görmemişti. Bir deveye binerek Medine yolunu tuttu. Medine'ye vardığında Şeybe'yi kapılarının önünde çocuklarla birlikte oynuyor buldu, kimseye sormadığı halde yeğeninin hangisi olduğunu bildi ve bir müddet yaşlı gözlerle çocuğu uzaktan seyretti. Daha sonra bu anı tasvir eden dokunnaklı şiirler de yazacaktır.
    Muttlib, Şeybe'yi yanına çağırarak kendini tanıttı. Ve O'nu sevip okşadı. Birlikte annesi selma'ya gittiler. Muttalip, Şeybey'yi yanına çağırarak kendini tanıttı. Ve onu sevip okşadı. Birlikte annesi Selma'ya gittiler. Muttalib, Şeybe'yi de Mekke'ye götürmek üzere yengesinden müsaade aldı...
    Amca-yeğen uygun bir vakitte Mekke yoluna koyuldular...
    İşte Muttalip, devesinin üstünde, arkasında da yeğeni küçük Şeybetü'l Hamd olduğu halde Mekke'ye giriyorlar. Deve, kaygısız gözlerle sağı solu tarar, ahenkli adımlarla başı dik yürürken, Muttalip tanıdıklarla selamlaşıyor. Az sonra terki deki çocuğu kasdederek:
    Bu çocuk kim ya Muttalip? deniyor.
    Merak ve samimiyet sebebi ile sorulan suale Muttalip ne demeli?...
    "Biraderimin çocuğu" dese "koca Mekke Reisi yeğenini nasıl gezdiriyor!" diye dedikodu yapılacak. Bir kaç saniyelik tereddütten sonra:
    -Kölem, diyor dostlarına.
    Şeybe bundan sonra, "Abdülmuttalip" diye tanınmaya başlandı. "Muttalibin kölesi" yani. Gerçi Muttalip, kısa zaman içinde öksüzün giyim kuşamını düzeltti; Şeybe'yi "yeğenimdir" diye takdim etti ama, O, hep "Abdülmuttalip" olarak bilindi...
    Abdülmuttalip misk kokulu.
    Evet miskler gibi kokuyor. Alnında pırıl pırıl Muhammedi nur, hayır ve bereket vesilesi. Ne zaman Mekke'de kuraklık olsa rica ediyorlar; Abdülmuttalip'le birlikte Sebir dağına çıkılıyor. Yalvarma göz yaşı ve sağnak sağnak yağmur.
    Şeybetü'l Hamd sekiz yaşınna geldiğinde Muttalip dünyasını değiştirdi ve O'nun yerine Abdülmuttalip, milletine emir oldu.
    Yüzkırküç yıllık ömründe herkes O'nu sevdi.. İnsanlar gönüllü olarak idaresine girrerdi. İran Kisrası hariç yabancı devlet başkanları O'nun fazilet ve büyüklüğünü teslim eder ve hürmet duyarlardı. Asrının en büyük devlet reisi kabul ediliyordu.
    Bütün bu misk kokuların; bu iyilik ve güzel hasletlerin sebebi Kainatın Efendisine ait nur...
    İşte peygamberimizin dedesi bu! Hayatı ve bir bir hakikat olan rüyaları ile O'nun geleceğini müjdeleyen insan...
    Daha pek genç olduğu sıralarda, bir gün Kabe yakınlarındaki evinde uyuyor; uyandığında halinde bir gariplik seziyor. Erginleşmiş, daha bir güzelleşmiş ve gözleri sürmeli. Bir anda büyük değişme!.. Bir kahinden olayın izaha kavuşturulması isteniyor:
    -Hemen evlenmelisin! Gök tanrısı böyle istiyor, diyor kahin.
    Abdülmuttalip, iki kere evlendi; ama olmayan "gö
#28.04.2006 10:32 0 0 0