goksahan

goksahan

Üye
15.03.2006
Onbaşı
524
Hakkında

  • allah hepsinin belasını versin dünyada tek mümindahi kalsa zafer islamındır
#28.04.2006 10:28 0 0 0
  • "Ülema-i İlm-i Kelâm'ın binler cild kitabları, akla ve mantığa istinaden te'lif edilip, yalnız o marifet-i imaniyenin bürhanlı ve aklî bir yolunu göstermişler. Ve ehl-i hakikatın yüzer kitabları keşfe, zevke istinaden o marifet-i imaniyeyi daha başka bir cihette izhar etmişler. Fakat Kur'anın mu'cizekâr cadde-i kübrası, gösterdiği hakaik-i imaniye ve marifet-i kudsiye; o ülema ve evliyanın pek çok fevkinde bir kuvvet ve yüksekliktedir. İşte Risale-i Nur bu câmi' ve küllî ve yüksek marifet caddesini tefsir edip, bin seneden beri Kur'an aleyhine ve İslâmiyet ve insaniyet zararına ve adem âlemleri hesabına tahribatçı küllî cereyanlara karşı Kur'an ve iman namına mukabele ediyor, müdafaa ediyor." (Emirdağ Lahikası-1 sh:104)
                "Kırk elli sene evvel Eski Said, ziyade ulûm-u akliye ve felsefiyede hareket ettiği için, hakikat-ül hakaike karşı ehl-i tarîkat ve ehl-i hakikat gibi bir meslek aradı. Ekser ehl-i tarîkat gibi yalnız kalben harekete kanaat edemedi. Çünki aklı, fikri hikmet-i felsefiye ile bir derece yaralı idi; tedavi lâzımdı. &&&             Mevlâna Celaleddin (R.A.) ve İmam-ı Rabbanî (R.A.) ve İmam-ı Gazalî (R.A.) gibi, akıl ve kalb ittifakıyla gittiği için, her şeyden evvel kalb ve ruhun yaralarını tedavi ve nefsin evhamdan kurtulmasını temine çalışıp, lillahilhamd && yarım asra yakın o mesleği Risale-i Nur suretinde, fakat dâhilî nefs ve şeytanla mücadeleye bedel, hariçte muhtaç mütehayyirlere ve dalalette giden ehl-i felsefeye karşı Risale-i Nur, geniş ve küllî Mesnevîler hükmüne geçti.             O Yeni Said'in münazarasıyla, nefis ve şeytanın tam mağlub edilmesi ve susturulması gibi, Risale-i Nur dahi yaralanmış talib-i hakikatı kısa bir zamanda tedavi ettiği gibi, ehl-i ilhad ve dalaleti de tam ilzam ve iskât ediyor .&& dâhilî nefis ve şeytanla mücadelesi, nefs-i emmarenin ve şeytan-ı cinnî ve insînin şübehatından tamamıyla kurtarıyor. Ve o malûmat ise, meşhudat hükmünde ve ilmelyakîn ise, aynelyakîn derecesinde bir itminan ve bir kanaat veriyor.             Risale-i Nur, hem enfüsî, hem ekseri cihetinde turuk-u cehriye gibi âfâkî ve haricî daireye bakıp marifetullaha geniş ve her yerde yol açmış. Âdeta Musa Aleyhisselâm'ın asâsı gibi nereye vurmuş ise su çıkarmış ...&             Hem Risale-i Nur, hükema ve ülemanın mesleğinde gitmeyip, Kur'an'ın bir i'caz-ı manevîsiyle, her şeyde bir pencere-i marifet açmış; bir senelik işi bir saatte görür gibi Kur'an'a mahsus bir sırrı anlamıştır ki, bu dehşetli zamanda hadsiz ehl-i inadın hücumlarına karşı mağlub olmayıp galebe etmiş." (Mesnevî-i Nuriye sh:9)             "Esrar-ı Kur'aniyeye ait yazılan Sözler, şu zamanın yaralarına en münasib bir ilâç, bir merhem ve zulümatın tehacümatına maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi' bir nur ve dalalet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğu itikadındayım. && Cenab-ı Hak şu zamanda, i'caz-ı Kur'anın manevî lemaatından olan malûm Sözler'i, şu dalalet zındıkasına bir tiryak hâsiyetini vermiş tasavvurundayım." (Mektubat sh: 23)             "Risale-i Nurun bir hususiyeti de şudur ki: Diğer Mütekellimîne muhalif olarak ehl-i dalâletin menfiliklerini zikretmeden, yalnız müsbeti ders vererek, yara yapmaksızın tedavi etmesidir. Bu itibarla bu zamanda Risale-i Nur, vehim ve vesveseleri mahvediyor, akla gelen sualleri, istifhamları; nefsi ilzam, kalbi ikna ederek cevaplandırıyor. Risale-i Nur; hem aklı, hem kalbi tenvir eder, nurlandırır; hem nefsi musahhar eder. Bunun içindir ki; yalnız akılla giden ehl-i mektep ve ehl-i felsefe, ve kalb yoluyla giden ehl-i tasavvuf, Risale-i Nura sarılıyorlar. Ve ehl-i mekteb ve felsefe anlıyorlar ki, hakiki münevverlik; akıl ve kalp nurunun mezciyle kabildir. Yalnız akılla gitmek, aklı göze indiriyor. Bu hal ise, bir kanadı kırık olanın mahkûm olduğu sukutu netice veriyor. İhlâslı, hâlis ehl-i tasavvuf idrak ediyor ki, demek zaman eski zaman değildir; böyle bir zamanda, hem kalb ile, hem akıl ile bizi hakikat yolunda götürecek ve hakikata vâsıl edecek Kur'ânî bir yol lâzımdır ki, biz zülcenaheyn olabilelim. İntibaha gelmiş olan ehl-i medrese vâkıf oluyorlar ki; eski zamanda medrese usulü ile onbeş senede elde edilebilen imanî ve İslâmî netice bu zamanda, Risale-i Nur'la onbeş haftada elde edilebiliyor. Üstadımız buyuruyorlar ki: "Bir sene Risale-i Nur derslerini anlayarak ve kabul ederek okuyan kimse, bu zamanın mühim ve hakikatlı bir âlimi olabilir." (Tarihçe-i Hayat sh:695)             "Eskiden kırk günden tut, tâ kırk seneye kadar bir seyr ü sülûk ile bazı hakaik-i imaniyeye ancak çıkılabilirdi. Şimdi ise Cenab-ı Hakk'ın rahmetiyle, kırk dakikada o hakaika çıkılacak bir yol bulunsa; o yola karşı lâkayd kalmak, elbette kâr-ı akıl değil...             İşte otuzüç aded Sözler, böyle Kur'anî bir yolu açtığını, dikkatle okuyanlar hükmediyorlar." (Mektubat sh:23)             "Risale-i Nur, yalnız bir cüz'î tahribatı ve bir küçük haneyi tamir etmiyor. Belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyeti içine alan ve dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kal'ayı tamir ediyor. Ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor, belki bin seneden beri tedarik ve teraküm edilen müfsid âletler ile dehşetli rahnelenen kalb-i umumîyi ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun ve bahusus avam-ı mü'minînin istinadgâhları olan İslâmî esasların ve cereyanların ve şeairlerin kırılması ile bozulmağa yüz tutan vicdan-ı umumîyi, Kur'an'ın i'cazıyla ve geniş yaralarını Kur'anın ve imanın ilâçları ile tedavi etmeğe çalışıyor. && Bu zamanda Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın i'caz-ı manevîsinden çıkan Risale-i Nur o vazifeyi görmekle beraber, imanın hadsiz mertebelerinde terakkiyat ve inkişafata medardır." (Şualar sh:179)             "Asrımızın efkârının anlayışına ve idrakine hitab edici mahiyeti ve Kur'an-ı Hakîm'in bu zamanın fehmine bir dersi olması noktasından Nur Risaleleri, bilhassa bu memlekette büyük ehemmiyet kazanmıştır. Asırlarca Kur'an'a bayraktarlık yapan ve dünyayı diyanetiyle ışıklandıran bu necib millet, yine dünyaya örnek, ahlâk ve fazilette üstad olarak insanlığın geçirdiği müdhiş buhranlardan halas için çare-i necatı göstermektedir. Beşeriyeti dehşetli sadmelere uğratan, tehdid eden anarşiliğin, ifsad ve tahribin yegâne çaresi ancak ve ancak İlahî, semavî bir dinin ezelî ve ebedî hakikatlarıdır, hakikat-i İslâmiyettir. Risale-i Nur, hakikat-i İslâmiye ve Kur'aniyeyi müsbet ve müdellel bir şekilde insanlığın nazar-ı tahkikine arz ve ifade etmektedir." (Emirdağ Lâhikası-1 sh: 8)               Risale-i Nur'u bir mürşidin irşadını alırcasına dikkatli, devamlı ve teslimiyetle okumak veya dinlemek, Risale-i Nur'un değişmez bir düsturu ve Nur tahsilinin temelidir. Ancak ani bir ihtiyac karşısında, o ihtiyaca cevap veren parçaları okumak ve takdim etmek veya bir yerde icmali olan bir mes'eleyi yine Risale-i Nur'la izah etmek için Külliyatta geçen diğer yerleri bulmak veya bazı mes'eleleri müvazeneli anlayabilmek için o mes'elenin müteferrik parçalarını aynı zamanda görüp okumak gibi hususlarda böyle bir programa ihtiyaç hissedilmiştir.
#28.04.2006 10:26 0 0 0
#27.04.2006 18:32 0 0 0
#27.04.2006 17:00 0 0 0
#24.04.2006 16:26 0 0 0
#24.04.2006 15:56 0 0 0
  • Konu: bir zamanlar
    allah razı olsun kardeş ellerine sağlık selametle
#24.04.2006 15:46 0 0 0
#24.04.2006 15:41 0 0 0
#22.04.2006 22:53 0 0 0
#22.04.2006 22:13 0 0 0
#22.04.2006 22:09 0 0 0
  • allah (c.c) haramkıldığı nimetlerden bizlere şifa aramamız için emretmişdir alkolü yaradanda da yüce rabimiz deyilmidir ama sadece iyi olan şeyler yaratılsa idi iyi ile kötü olan şeyi nasıl ayır olcaktı biranında faydası vardır böbreklerle ilgili rahatsılığa ama tıpda da biradan da ha yararlı ilaçlar var
#22.04.2006 19:25 0 0 0
#22.04.2006 17:01 0 0 0
#22.04.2006 16:52 0 0 0
  • sağolsın allah razı olsun abi nasılki yol bilmeyen bir turist için bir rehber gerekli ise müminlerin rehberide selaat ve selamlar üzerine olsun efendimiz dir allah hepinizden razı olsun
#22.04.2006 16:23 0 0 0
  • şöyle bu durumda şakanın dozunu kaçırdığımız da başımıza gelebilecek felaketleri bi düşünelim belkide başımıza mutlaka gelmişde olabilir ben başımdan geçeni anlatıyım

    el şakalarından kesinlikle hoşlanmam fakat benim hoşlanmam yetmiyor karşımdaki insan beni iyi tanımıyorsa sonuçlar iyi olmuyor alış veriş yaparken iş yerinin sahibi şaka yapmaya başladı ben tavrımı bozmadım buda karşıdaki insanda ters tepki yaratı sırf benden tepki alabilmek için eline bıçak aldı ve bacağıma sapladı iki gün yatmak zorunda kaldım hala dikişleri duruyor

    işin aslı şaka seviyesi kaçtımı sonu felaket getiriyor artık bu bıçak olaylarında öyleki kiseye şaka olduğuna inandıramıyorus oda ayrı sorun tabi

    şaka şaka diyerek cinayetler bile işleniyor bi an gaflete düşülüyor fakat pişmanlık fayda etmiyor
#22.04.2006 15:50 0 0 0

  • BÜYÜK ŞEYTAN YAHUDİ Yİ TANIMAK
    Tarih mesnet tutulursa Yahudiler milattan binlerce yıl önce Tiksos krallarından Nob zamanında, Yusuf Peygamberle Mısır'a girdiler. Mısır firavunu bir rüya görür.Bu rüyayı Yusuf (a.s.) yorumlar. Bu hal firavunun hoşuna gider ve Yusufa (a.s.) "Senin gibi akıllı ve hikmetli adam yoktur. Sen evimin üze-rinde bulunacaksın ve bütün kavmim senin emrin üzerine idare olunacaktır. Ben yalnız tahtta senden büyük olacağım. Bak seni bütün Mısır diyarı üzerine koydum. Firavun mührünü parmağından çıkarttı Yusuf'un parmağına taktı. Ona ince keten elbiseler giydirdi. Boynuna altın zincir taktı. Onu kendisinin ikinci arabasına bindirdi. Ve önünde diz çökün diye bağırdılar ve onu Mısır diyarı üzerine koydu. Firavun Yusufa dedi: Ben Firavunum. Bütün Mısır diyarında bir kimse iznim olmadıkça elini ayağını oynatmayacaktır dedi. Tekvin Bab-41
    (Yahudilerin Tevrat kitabından) Daha sonra Yusuf peygamberin (s.a.) babası Yakup aleyhisselam ile 70 kişilik bir kafile Mısır'a girdi. İsraiIoğulları Mısır'da Nil deltasının etrafına yerleştiler ve çoğaldılar.
    Zira Mısırlılar Yahudilerle (İbranilerle) ekmek yemezlerdi çünkü bu Mısırlılar indinde mekruhtu. Tekvin Bab 43/32
    Yusuf Peygamberi kuyuya atan bunlardı sonra gidip buğday isteyenler de bunlardı. Mısır halkı Yahudilerle aynı sofraya oturmaktan imtina ettikleri Tevrat ta, yukarıda geçmektedir. Mısırlılar gayet dürüst, Örfüne geleneklerine bağlı binlerce yıllık medeniyet kurmuş, dünyanın 7 harikasından bin olan Ehramların sahibiydiler. Firavunlardan birinin yaptığı duayı aşağıya alıyoruz. Bu dua Mısır'da bulunan tabletlerden alınmıştır.
    "Eşyayı görerek bu mahalden -Dünyadan- çıktım, orada ben hakikati söyledim, adalet yaptım, benden sonra gelecekler bana iyi muamele edin. Atanıza hürmetkar olun, şikayet etmedim. Öldürmedim ey hak ve adalet ilahı... hiç kimseye iftira etmedim. İnsanlara karşı hiçbir sahtekarlıkta bulunmadım, hiçbir dul kadına zulmetmedim.. Mahkemede yalan söylemedim, menhiyattan hiçbir şey yapmadım. Hiçbir ameleye hiçbir gün yapabileceğinden ziyade gördürmedim. Tembel olmadım, işsiz durmadım, insan öldürmedim, mabetlerin ekmeğine almadım, ölülerin sargılarını, erzaklarını almadım, hileli kazanç yapmadım İlah"
    "Dünya İle rabıtasını kesmeyen yahut kesmek istemeyen ruh CENKTEN ÇEKİLİR bir daha da cenge iştirak edemez. 0 vakit ilahi kıvılcımdan mahrum kalan insan artık ruhsuz bir alet gibi yaşar, hayvan menzilesine iner. Ekseriya da sabır ve cesaretle muzaffer olur. Bağlarından kurtulmuş olan ruh iyiliği ister. Gözü karartan madde örtüsünün içinden ebedi olanı görür.
    Türk tarihi cilt 8 Sayfa 144-153-141 Dr. Rıza Nur Mısırlıların çocuklarına nasihati "İlim öğrenmeye gayret et, ilmi annen gibi sev çünkü ilimden kıymetli bir şey yoktur, tembellik ve havailik ile hiçbir gün geçirme yoksa kamçıyı yersin, senden yaşlı ve terbiyesi yüksek olana hürmeti unutma, onlar ayaktayken oturma."
    Mısır milletinin şu ahlak anlayışıyla Yahudi ahlak anlayışı taban tabana zıttır. 70 kişilik Yahudi aşiretini bir millet haline getiren Mısır'dır. Yahudiler 4-5 asır içinde Mısır'da çoğalıp milyonları buldular ve Mısır ülkesini felaketlere sürükleyip tarihten sildiler.
    Firavun rüyasında Filistin'den çıkan bir ateşin sarayını yaktığını görür, bunu kahinlerine anlatır. Kahinler İsrail oğullarından çıkacak bir kişinin firavunun saltanatını yıkacağını söylerler. Bunun üzerine Fira­vun bu çocuk ne zaman anne rahmine düşecek diye sorar. Kahinler falan gece bir yıldız doğacak eğer o yıldız doğarsa bil ki o çocuk anne rahmine düşmüştür, derler. Firavun o gece geldiğinde İsrail oğullarının kadınlarıyla erkeklerinin çadırlarını ayın ve o gece hiçbir İsrailli kansıyla yatmayacak diye emir verir.
    Çadırları kontrol etme görevini de bir komutana verir. Ne var ki bu komutan İsrail oğullarından Musanın (as) babasıdır. Musanın (as) babası gece çadırları gezerken ansızın bir fırtına çıkar, komutan kendini bir çadıra atar bu çadır Musanın annesinin çadırıdır, Musanın babası hanımının uykuda olduğunu, rüzgarın üzerini açtığını görür ve canı hanımını arzular. Olan olmuştur. Musa (as anne rahmine intikal etmiştir, sabah yıldız doğar kahinler feryat ederler, herkes hesaba çekilir, komutandansa kimse şüphe etmez. Firavun tedbir olarak bir sene içinde doğan erkek çocukların öldürülmesini emreder. Ne var ki ilahi kader Musayı firavunun sarayında büyütür. Kur'an bu hadiseyi şöyle nakleder:
    "Hani o firavun sizin oğlanlarınızı öldürüyor, kızlarınızı diri bırakıyordu."
    İşte firavun bu zulmü işlemeye başladıktan sonra üç bin senelik Mısır dağılmıştır, demek ki zulüm payidar olmuyor. Efendimiz (SAV) bir hadisinde "Küfür devam eder fakat zulüm devam etmez" buyurmuştur.
    Her ne olursa olsun bugün Yahudilerin, milletlerin başına geçirdikleri mason firavunlar kadim Mısır'ın firavunlarından daha adi, daha ahlaksız kalite bakımından mukayese kabul etmeyecek kadar aşağılık durumdadırlar.

    Musa (as) bu durumdan Yahudileri kurtarmaya çalışıyordu. Yahudilerin ehramlarını taş işinde çalışanlarını Örgütlüyordu. Daha sonra da göreceğimiz gibi bu taş ustalarına MASON deniyordu. MASON teşkilatının bugün dünyanın başına ne denli büyük bir bela olduğunu çok kimse bilmektedir. İşte işçi sınıfının teşkilatlanması, tarihte bu MASON duvar ustalarıyla başlamıştır.
    Musa peygamber Yahudileri Mısır'dan çıkartıp kurtarırken bu mendebur millet, Mısır milletinin ne kadar altın ve kıymetli eşyası varsa çalmış, Mısır'ı soyup soğana çevirmişlerdir.
    "Fakat her kan kendi komşusundan ve hanesinin misafirinden gümüş takımlar ve altın takımlar ve libaslar talep edip (onları) oğullarınıza ve kızlarınıza takarak Mısır'ı soyacaksınız." Muharref Tevrat tan Huruc 3/22 Yahudiler içine girdikleri milletleri faizle soymuşlar. altınlarını tekellerinde toplayıp onlara kağıttan parayı benimsetmişlerdir. Haham Reichhorn 1869'da şöyle diyordu:
    "Piyasada altının yerine kâğıt parayı geçirmeye çalışacağız. Altını kasalarımıza çektikten sonra kağıt paraya da kıymet verecek de biz olacağımıza göre, bütün hayata hakim olacağız demektir."
    Evet bugün mark, dolar ve sterlin ne durumda, TL ne durumda olduğu meydandadır. Yahudi İçerdeki mason uşaklarının yardımıyla TL'yi sıfıra indirmektedir.
    Allah (cc) Musa gibi mübarek bir pey­gamber vasıtasıyla bu anut kavmi kurtarmış ne var ki daha Kızıldeniz'deki mucize henüz tazeyken Samîrî isimli Yahudi Musa'nın yokluğundan bir an faydalanarak Mısır'dan Yahudilerin çaldığı altınları toplamış, ateşe atmış, ateşten bir buzağı çıkarmış mendebur kavim Allah'ın nimetini unutarak hemen bu buzağıya Allah diye tapmaya başlamıştır. Musa (as) çok üzülmüş. 'Ey kavmim size ne oldu ki daha Allah'ın nimeti üzerinizdeyken şu cansız buzağıya tapıyorsunuz' demiştir. Bugün Hindistanda bir milyara yakın Hindu buzağıya ve ineğe tapmaktadır. Yahudi kendi gibi başka milletleri de putlara taptırmış, her millete bir put icat etmiştir.
    Yahudiler Musa Peygambere, ey Musa bize anlattığın Allah'ı göster biz Onu açıktan görmek istiyoruz demişlerdir. Ve tarihte İlk Rasyonalizm fikrini ve müşahedeci görüşü ortaya atmışlardır.
    Yani Allah (cc) varsa Benî İsrail Onu görmelidir, görmüyorsa haşa 0 yoktur. Tarihte materyalist görüşün doğuşu da bu Yahudi Rasyonalizmidir. ilerde göreceğimiz gibi Yunan felsefesi yani Judou-Greec felsefesinin özünü de bu akılcı görüş teşkil etmektedir. Ayeti kerimede
    "Ya Musa bize Allah'ı (cc) açıktan göster dediler de onları o şiddetli sayha (şiddetli ses) yakalayıverdi"
    Halbuki Allah (cc) iman edenleri anlatırken, "Onlar o kimselerdir ki gayba iman ederler" Yani Allah'a (cc), Kıyamete, cennetlere görmeden iman ederler.
    İşte İsrail görmediği Allah'ı (cc) bırakıp görebildiği, müşahede edebildiği, akıl erdirebildiği YAHOVA ya İnanmaktadır. YAHOVA Bu madde aleminin özünü oluşturur. 0 aynı zamanda Alemin kendisidir. YAHOVA dini olmaktan çok Yahudilerin milli İlahıdır. İsrailin İlahı YAHOVA, bakın bu kıymetli! milletine Tevratta nasıl sesleniyor:
    "Siz bakıcı karının (sihirbaz karının) çocukları, ya­ni zina eden erkek ve fahişe (orospu) un çocukları, siz günah çocukları hile nesli değil misiniz?"
    "Fakat sen çok oynaşlarla fahişelik ettin yine de bana dön. Çıplak tepelere gözlerini kaldır da bak seninle nerede yatmadılar? Sen zinalarınla, kötülüğünle diyarı murdar ettin. Yeremya 5/2
    YAHOVA kendi milletinin ne adi bir millet olduğunu biliyor fakat yine de milletinden vazgeçmiyor.
    "Zira seni kurtarmak için ben seninleyim, seni aralarına dağıttığım dünya milletlerinin cümlesini telef edeceğim fakat seni büsbütün telef etmeyeceğim. Yeremya 30/11
    "Siz bana kavim olacaksınız ve ben size ilah olacağım." Yeremya 30/20 YAHOVA İsraile vazife veriyor "Sen benim harp topuzum ve harp aletimsin. Seninle milletleri kıracağım ve seninle hükümetler harap edeceğim." Yeremya 51/19
    Bugünkü Tevrat bu satırlarla doludur. Bu Tevratı Yahudiler Babil esareti zamanında hazırladılar. Tevratı Allah Teala Musa'ya gönderdiği zaman dünyada İki çeşit yazı mevcuttu. Biri Mısır'da resimlerle olan hiyeroglif yazı, diğeri Mezopotamyada bulunan çivi yazısıydı. Bugün bu yazılarla yazılmış Tevrat mevcut değildir. Babil de yazılan Tevratı daha sonra hahamlar Yunanca'ya çevirdiler ve bu Tevrat daha evvel de bahsettiğimiz gibi yunan felsefesinin temellerini oluşturdu.
    Ben Yahudilerin 6000 seneye ulaşan tarihiyle uğraşacak değilim. Sadece bize Yahudiyi tarihin akışı içinde tanıtacak noktalara temas edeceğim. Ne var ki okunacak tüm tarihlerde Yahudi milleti hakkında bir tek müspet satıra rastlamak mümkün değildir. Bundan dolayı milletlerin nefret etmek üzerinde birleştiği Yahudiden başka bir millet yoktur.
    Yahudiler milattan 1654 sene evvel Mısır'dan çıkmışlar, MUSA (AS) ve HARUN AS önderliğinde Tih çölünde 40 sene vakit geçirdikten sonra Kenan diyarına doğru yola devam etmişlerdir.
    Tevrat'ta suyuh-hakimler devri diye yad olunan ve 5 asır kadar süren bu istikrarsız devirde Yahudi­ler Allah'ın (cc) belası olarak büyük güçlüklerle karşılaşmışlardır. İsrail tarihinin müstakil devri DAVUT ve SÜLEYMAN aleyhisselam devridir. Filistin'in asil sahipleri Filistinlilerle İsrailliler arasında devam eden harplerden birinde, o zamanın adeti üzere her iki tarafın bir savaşçı çıkardığı ve dövüşü kazananın galip ilan edildiği usulüne göre Filistinliler GOLYAT CÂLUT u çıkarmışlar, Yahudiler bu savaşçıdan korkmuş. karşısına çıkamamışlar nihayet DAVUT Peygamber çıkmıştır. Neticede DAVUT AS CÂLUT u bir sapan taşıyla yere yıkmıştır. İsrail kralı TALUT'un Ölmesiyle DAVUT AS kral seçilmiştir. (m. evvel 1039-1032)
    Davut AS Kudüs ü fethederek imar etmiş başka Şehirde olan kutsal tabutu (Tabutu sakine) Urselim'e getirtmiştir. Davut AS n Hititli BEDŞEBA isimli hanımından Süleyman AS dünyaya gelmiş, Süleyman AS ı Davut Peygamber kendi sağlığında eliyle tahta oturtmuştur. Süleyman AS n ilk İşi Sur kralı HlRAM a elçi göndererek mahir ustalarla, işçiler istemiş, krallığının 4. senesinde siyon-sahyun-zion adındaki dağın tasfiyesiyle etrafındaki uçurumların doldurulmasıyla 400 metre uzunluğunda 300 m genişliğinde tabutu sakininin konulacağı SÜLEYMAN mabedini yaptırmış. Bu mabedin baş mimarlığını Yahudi olan HlRAM usta yapmıştır.
    Siyonizm de bu siyon dağından mülhem bir kelimedir.
#22.04.2006 15:35 0 0 0
#22.04.2006 15:19 0 0 0
  • Cennet Köşklerinin Kerpiçlerini Şu Dünyada Yemeye Kalkışma!
      Âhiretin nimetleri bâki, sürekli ve gayet sâfî iken, şu dünyanın nimetleri fânî, geçici ve son derece bulanıktır. İşte bundan dolayıdır ki, akıllı bir mümin, dünyanın câzibesine aldanıp veya sıkıntılarına dayanamayıp da âhiret yurdunda sonsuz olan nimetlerini ve Cennet köşklerinin ebedî olan kerpiçlerini şu fani dünyada yemeğe kalkışmaz. Çünkü kalbindeki îmân ve başındaki aklıyla bilir ki, şu dünyanın yüzlerce bahçesi fani olduğu için, âhiretin bir ağacına sonsuz olması cihetiyle mukâbil gelemez. Hakikat böyle iken, maalesef insanımızın pek çoğu nefsine uyup aldanmakta ve sonradan telâfisi mümkün olmayan zararlara girmektedir. Bu noktada insanın aldanmasını hazırlayan bir kısım faktörler vardır. Bunların başında hazır zevklere ve peşin lezzetlere çok meftun olan ve ileriyi görmeyen kör hislerdir. İşte insan, çoğu zaman âkıbeti ve âhireti görmeyen bu kör hislerin aldatması ve yanıltmasıyla fani olan bir meyveyi varlığıyla peşin olduğu ve câzibesiyle hislere hitap ettiği için, bâkî ve ebedî olan bir bahçeye, peşin olmadığı ve o anlık hislere hitap etmediği için tercih edebiliyor. Nefs-i Emmâre de bu hissi bahâne ederek bu fıtrî olan hâletten istifade etmeye kalkışıyor ve insanı aldatıyor; hattâ saptırıyor. İşte nefsin veya hislerin aldatmasına maruz kalmamanın veya kalındığında ondan kurtulmanın mühim bir çâresi, yapılan bir hizmetin karşılığını veya manevi âlemden feyiz olarak akan bir kısım rûhânî zevkleri şu dünyada aramaya kalkışmamaktır.  Bu hususla ilgili olarak keşif ile görülüp de dillere destan olan şöyle bir kıssa nakledilmektedir: Allah katında yüksek derecelere ulaşan bir âile, hayatlarını ciddi maddi  sıkıntılar içerisinde geçiriyorlar. Maddi sıkıntılarının had safhaya ulaşması yüzünden günlerce aç ve susuz kaldıkları bir zamanda, o evin hanımı kocasına dert yanarak şöyle diyor: Gün geçtikçe sıkıntılarımız daha da artıyor. Acaba bu sıkıntılardan kurtulmanın bir çaresi yok mudur? Bir de bakıyorlar ki, manevi âlemden gelen altından bir kerpiç, yanlarında beliriveriyor. Kocası, hanımına diyor ki,  İşte bu gördüğün, Cennet'te bize tahsis edilen köşkümüzün bir kerpicidir." O mübarek kadın birden soruyor: Peki bunun bu dünyada bize verilmesiyle Cennetteki kerpiçlerimizden bir eksilme oldu mu? Kocası da, elbette ki oldu diyor. Bu cevabı alan o mübârek kadın diyor ki: Gerçi çok muhtâcız ve âhirette de belki böyle bir çok kerpiçlerimiz vardır; fakat bu kerpiç fâni bir surette zâyi' olmasın ve o köşkümüzden de hiçbir kerpiç eksilmesin. Beyefendi! Ne olursun duâ et de, bu kerpiç yerine gitsin; bize lâzım değil.  Bir de baktılar ki, kerpiç birden yerine gitti. İşte bütün bunları iyiden iyiye düşünmeli, aklımızı başımıza almalı, ebedî olan hayatımızı burada fanî bir surette tüketmemeli, tam aksine fanî olan hayatı âhiret adına geçirmekle onu ebedîleştirme yolunu seçmeliyiz.   Özellikle de kerâmet ve keşif gibi yüce hallerin ve Yüce Hakka ibâdet ve halka hizmet gibi yüce değerlerin karşılığını şu dünyada görmeye kalkışıp da, ihlâsı zedeleme- mek, âhiretteki yükselişi durdurmamak ve oradaki nimetleri eksiltmemek ve lezzetleri azaltmamak lazım Kurânın bir hizmetçisi olarak çalışmayı ve bu şerefle yetinmeyi en büyük izzet ve devlet olarak bilmeli. Maddî-manevî servet sahibi olma veya saygı ve sevgi gibi şeylere gönül bağlayıp da âhiretini burada yemeye kalkışmamalı. Her hususta olduğu gibi bu hususta da Rasûl-i Ekrem sallallahü aleyhi ve selleme tam ittibâ ve iktidâ etmeli. Nitekim, Cenab-ı Hakkın, "Ey Habîbim! Bütün eşya ve eflâki senin için yarattım" İlâhî fermanına karşı, Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem de, "Ey Rabbim! Ben de onların hepsini Senin için terk ve fedâ ettim" hikmetli cevabını vermişti.  Kâmil bir mümin, şunu iyi bilir ki, Yüce Allahın hoşnutluğu ve memnûniyeti, dünyevî ve uhrevî bütün huzur- ların en bereketli kaynağı, bütün saâdetlerin en büyüğü, bütün safâların en güzeli, bütün zevklerin en olgunu ve bütün sevinçlerin en devamlısıdır. Yine kâmil bir mümin şunu iyi bilir ve bilmelidir ki: İnsana sadâkat yakışır görse de ikrâh, Yardımcısıdır doğruların Hazreti Allah. Hem aklı başında ve kalbi yerinde olan bir kimse şundan emin olmalıdır ki, Cenab-ı Hak, elbette ki bu derece samimi olan bir kulunun katreden ibaret olan hizmetlerini hikmetinin gereği olarak bu dünyada ummânlara, neşrettiği nurları âlemi aydınlatan lambalara ve âlemi de onun için  bir kurtuluş ve bir saâdet bahçesine dönüştüreceği gibi, âhirette de o kulunun burada çektiği bütün zahmetleri sayısız rahmetlere, katlandığı sıkıntıları sonsuz saâdetlere ve yaptığı hizmetleri hadsiz bereketlere vesile kılacaktır. Öyle ise kâmil olan insan, gerek dünyayı  ve içindekileri gerekse onlara karşı muhabbet ve sevdayı ancak Allah adına değerlendirme yoluna gitmeli, dünyanın nefis adına terk edilmesi gereken kısmını Allah için terk etmeli, hattâ terki de terk ederek bütün hizmet ve himmetini ve şu nazik ömrünü îman hakikatlerinin ve Kur'an nurlarının her tarafa yayılması için sarf etmeli, bütün hayatını buna hasretmeli ve böylece kemâlini pekiştirmeye ve sürekli kılmaya çalışmalıdır.  İşte aklı başında olan kâmil bir insan, bütün bunları düşünür ve yüzünü doğrudan doğruya Ebedî Rızâ ve Rıdvâna ve gözünü dolayısıyla âhiretteki nimetlere ve lezzetlere çevirirse, Cennette kendisine ihsan edilecek olan nimetleri bu dünyada fanî bir surette tüketmeye kalkışmaz. Hâsılı, bizler sürekli olarak kanâatkâr olmalı ve iktisadı hiçbir zaman elden bırakmamalıyız. Hem geçici güzelliklere, fani zevk ve lezzetlere ve dünyanın sûrî ve aldatıcı olan keyiflerine aldanıp da âhiretimizi berbat etmemeliyiz. 
#22.04.2006 15:15 0 0 0