DOSTLUK
İnsanlar arasındaki samimiyet ve sevgiye dayalı bağlılık hali. Kur'ân-ı Kerim'de şöyle tanımlanmıştır: " Mümin erkekler ve mimin kadınlar birbirlerinin dostudurlar." (et-Tevbe, 9/71) Dostluk, ancak Allah içindir. İslâm dışı bir gaye için dostluk kurulmaz. Allah, Kur'ân-ı Kerim'de şöyle açıklar: "Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa Allah'tan ilişiği kesilmiş olur. Ancak onlardan sakınma haliniz müstesnadır. Allah size kendisinden korkmanızı emrediyor. Nihâyet dönüş Allah'âdır." (Âli İmrân, 3/28) Allah düşmanlarını sevmek mümine yakışmaz; zaten kâfirler de müminleri sevmezler: "Ey iman edenler! Sizden olmayanı dost edinmeyin. Onlar sizi şaşırtmaktan geri kalmazlar. Sıkıntıya düşmenizi isterler. Öfkeleri ağızlarından taşmaktadır; sinelerinin gizlediği ise daha büyüktür. Size âyetlerimizi açıkladık, eğer düşünürseniz." (Âli İmrân, 3/118) buyruğunda ve "Kâfirler de birbirlerinin dostudurlar." (el-Enfâl, 8/73) buyruğunda müminlere bu gerçekler hatırlatılmıştır. Müminler, birbirlerine kızıp da kâfirlere yönelemezler: "Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da, kâfirleri dost edinmeyin." (en-Nisâ, 4/144) Hz. Muhammed şöyle buyurmuştur: "İnsan, dostunun dinindedir. Bundan dolayı dost edineceği kişiye dikkat etsin." (Riyâzü's-Sâlihin, I, 398) "İnsan sevdiği ile beraberdir. " (Müslim, Birr, 161) Müminler birbiriyle dostluk yapmazlarsa ne olur?: "İnkâr edenler birbirlerinin dostlarıdır. Eğer siz aranızda dost olmazsanız yeryüzünde kargaşalık, fitne ve büyük bozgun çıkar. " (el-Enfâl, 8/73) Dünya hayatında her insanın onunla samimi olacağı, duygularını paylaşacağı, seveceği ve sevileceği görüş birliğinde bulunacağı dostlara ihtivacı vardır. Dostluklar, Allah rızası için ve çıkarsız olursa sürekli olur: Bir müminin genel olarak bütün müminlere dostluk göstermesi sünnettir. Ayrıca, ferd olarak her müminin en çok sevdiği, bağlandığı dostları, arkadaşları da bulunur. Hz. Muhammed (s.a.s.) ile Hz. Ebu Bekir arasındaki dostluk gibi... İslâmî dostluk kavramı, Batılı hayat tarzındaki dostluk kavramından apayrıdır. Çünkü bu dostluk, yüzeysel bir dostluk olmayıp, sorumluluk, ahde vefa, kendisi için istediğini kardeşi için de istemek gibi derin mânâlara sahiptir. Kur'ân-ı Kerim velâyet* kelimesi ile dostluğu, tek kelimede zikreder. Dostluk, velâyetin izahıdır ve müslümanlar velâyeti müslümanlara verirler. Bunun manası dostluğun getirdiği bütün maddî ve manevî sorumluluktur, birlikteliktir, yardımdır, sevgidir, kardeşliktir. Dostluğun itikâdî, amelî ve ahlâkî yönleri vardır. Dostluğun itikâdî yönlerini, yukardaki âyetlerde açıklandığı gibi, müslümanların tevhid* anlayışı belirler. Amer olarak, müslümanların birbirini sevmesi ve bir birliktelik oluşturmaları zorunludur. Cemaat, Allah'ın rahmetine rızasına, af ve mağfiretine, dünya ve âhiret mutluluğuna sebep olur. Ayrılık ise, yüzleri karartır, Allah'ın azâbını, çağrıştırır. Rasûlullah şöyle buyurur: "Üç konuda müslümanın kalbi kin tutmaz, hıyanet etmez: Amellerde ihlâs*, devlet adamlarına nasihat, cemaatten ayrılmama. " (İbn Mâce, Mukaddime, 18 Ebû Dâvûd, İlim,10; Tirmizî, İlim, 7; Ahmed b. Hanbel 111/225) Müslümanın sorumlu olduğu haklar ikidir: Allah hakları, kul hakları. Bunlar birbiriyle içiçedir. Dostluğun temeli sevgiye dayanır. Hiç kimse Allah'tan başka bir şeyi sevemez ve ondan başkasını mevla ve dost edinemez. Dost olarak Allah yeter. Müminler birbirlerini Allah rızası için severler. Kul, Allah'tan başkasına güvenirse, sonunda zararlı çıkar. Kim bir insanı bir üstünlüğünden, mevkiinden, güzelliğinden, asâletinden veya zenginliğinden dolayı seviyorsa bu sevgi çıkar amaçlıdır. Yapılanlar Allah rızası için olmayınca mutlaka bir çıkar içindir ve bu, insanı kötülüklere sürükler. Hz. Peygamber (s.a.s.): "Zengine zenginliği için saygı duyan kimsenin dininin üçte biri gider" buyurmuştur. O halde müminler, en güzel ahlâk üzere olan Rasulullah'ı her insandan daha çok sevmedikçe tam mümin olamazlar. Başkalarına bel bağlayan zarardadır. Allah'ın hoşuna gitmeyeceğini bildiği halde insanlara şirin gözükmeye çalışmak imanın zayıflığındandır. Allah, salih kullarını dost edinir. Her kim, insanların kızması pahasına Allah'ı dost edinmekle onu razı ederse Allah o kimseyi insanların nazarında yüceltir. Kim de Allah'ın gazabına rağmen insanları razı ederse, artık onu Allah'ın azabından hiçbir şekilde kurtarmak mümkün olamaz. (Tirmizî, Zühd, 64) Demek ki, dostluğun itikâdî temeli budur. Bazan insanlar birbirlerine karşı haksız ve zalim olurlar. "Ancak bu şeytan dostlarını korkulu gösteriyor. " (Âli İmrân, 3/175) Şeytana uyanlar düşmanla dostluk kurar ve münâfık olur. Oysa, dostluk için ölmek de vardır: "Nice peygamberler var ki, beraberlerinde birçok rabbânîler savaş yaptılar da başlarına gelenlerden dolayı gevşemediler, güçsüzlük göstermediler, boyun eğmediler. " (Âli İmrân, 3/146) Cemaat dostluğu konusunda önemli bir konu da isim sorunudur. Müslümanın İslâm'dan başka bir adı yoktur. İsimlendirmeler sebebiyle dostluk göstermek veya düşmanlık yapmak müslümana yakışmaz. Öncelikle üstünlük takva ile olduğu gibi, Allah Kur'ân'da müslüman, mümin Allah'ın kulları diye ad koymuştur. Bir başka deyişle, müslümanların cehaletleri yüzünden meydana getirdikleri ad sorunu; mezhebe, tabi olunan imama, ırka, öndere, ideolojilere göre insanları dost-düşman diye ayırma sorunudur. Adı müslüman olmayan hiçbir inanç ve düşünce akımıyla dostluk kurulmaz; dostluk ancak akide ve inanç birliğinde sözkonusudur. Müminlerin içinde nefsine uyan öyle kimseler vardır ki, az bir menfaat karşılığında müşriklere meylederler. Müşrikler, Hz. Muhammed (s.a.s.) ile böyle cazip dünyevi tekliflerle dostluk kurmak istemişlerdi de Allah onu korumuştu: "Onlar seni sana vahyettiğimizden çevirip başkasını uydurmayı ve bize atfetmeyi istediler ki, o zaman seni öz dost edineceklerdi. Biz seni sağlamlaştırmamış olsaydık, sen belki onlara biraz meyledecektin. " (el-İsra, 17/73-74) Müşriklerin bu metodu her zaman İslâm davetçilerine uygulanmaktadır. Her zaman İslâm davetçilerine nüfuz edip yolundan saptırmaya, dâvânın kuvvetini bozmaya çalışırlar. Şeytan birçok mü'mini bu yolla avlar ve bazıları rahatça kendilerini aldatarak müşriklerin dostluğuna yanaşır. Ne yazık ki tevhîdden çok uzaklarda bulunan çağdaş müslümanları kâfirler tek tek avlayarak İslâm ümmetini iyiden iyiye parçalamışlardır. Müslüman, kimle dostluk edecektir? Dostum diye hakikaten gösterebileceği kim veya kimler olabilir? Kur'ân'ı Kerim'in hakîki dostun Allah olduğunu belirtmesi bu dostluğun çerçevesini kesin olarak belirlemiştir. Sami ŞENER
ülkemizi gezmek için gelen turistlerden birtanesi camileri gezerken namaz vakti gelmiş ve ezan okunmuş turis ezan okunurken makamdan o kadar etkilenirki güzeliğinden o dakikadan sonra kafasını bişeyler kemirmeye başlar müslüman olmaya karar verir ve ezanı okuyan imama bir miktar para verir sonra diğer bir namaz vaktinde farklı bir yerden ezan dinler ve dinini değiştirmekten vaz geçer çünkü ezanın çekiciliğini o ezanda bulamamıştır gider o imamada beli bir miktar ücret öder çütkü az kalsın müslüman olacaktım der sen beni geri caydırdın der
tabiki bunların hepsi bir mahane dir gerçek iman eden insan ezanın mahane ederek din değiştirmez ama makamla dinlerken ezandan daha çok haz alırım
müminin sabrı beklemek deyil direnmektir biz sadece sabır demedik boykot etik aynı zamanda boykot olan firmaları herkes bi zahmet alsın tanıdıklarına mail aracılı ile göndersin özelikle coca cola adamlar bunu herzaman yapıyor sonra özür diliyor sırf reklam bu kaç kişinin dükkanında arkadaşım artık coca cola satma dediniz bana ne deyip ben içmem demeylede iş bitmiyor elimiz ayamız tutuyor allaha şükür allah zekada vermiş artık dur diye biriz zalimin zulmüne kendimiz ce karınca misali en azından nerde olduğumuz beli olsun belki o allevleri söndürmeye gücümüz yetmez ama yönümüz beli olsun
Ey çaresizlerin çaresi! Ey talihsizlerin
sığınağı, ey âcizlerin güç kaynağı, ey
dertlilerin tabibi ve ey yolda kalmışların
Hâdîsi ve yol göstereni! Rahmet ilinden
bize dirilten bir meltem gönder& Hakkındaki
recâ (ümit) ve hüsnü zannımızı (iyiolumlu
düşüncemizi) rahmetinin serhaddına
(en son sınırına) ulaştır ve bizi o
ufkun ümitli dilencileri kabul ederek
gönüllerimizi imanî heyecanla şahlandır ve
dillerimizdeki bağları çöz; çöz ki halimizi
arz ederken yeni bir günah işlemeyelim.
Bizi hilmü simlinle güçlendir.
Ey her duâya icâbet eden ululuk
tahtının Sultanı! Herkesi ve her şeyi görüp
gözettiğine, her sese ve herkese merhamet
ettiğine gönülden inanarak, günahlarımıza
ve yaptıklarımıza değil, Senin affına
dönüyor ve ümitlerimizi ona bağlıyoruz;
bağlıyor ve Sen varsan (ki aslında
kendinden var olan sadece Sensin) bizim
terk edilmemiz, yalnız ve çaresiz kalmamız
mümkün değil. Sen her şeyin biricik
hâkimisin ve hükmünü engelleyecek bir güç
de yoktur. Sen saltanat dairen içinde (her
yerde) en küçük şeyleri görür, en cılız
sesleri işitir, hiçbir şeyi ve hiçbir kimseyi
cevapsız bırakmazsın.
Şimdi biz de, bize verdiğin isteme duygusu
ve istenenleri vereceğin inancıyla
rahmetinin vüsati(bolluğu) genişliğindeki
kapına dayanıyor, bir kere daha hâlimizi
arz etmek istiyoruz. Sen hâlimizi- söyleyeceklerimizi
zaten biliyorsun. Dertlerimizin
dermanını, duâlarımızın kabulünü Senden
bekliyoruz&İcâbet(kabul) buyur ey Rahîmü
Rahmân!
Aczimiz mutlak, fakrımız açık, ihtiyaçlarımız
sınırsız; ama hiçbir endişemiz yok.
Zira, istemeden verdiklerine, ettiklerine
bakıyor, isteklerimizin verileceğine, ihtiyaçlarımızın
da giderileceğine gönülden
inanıyoruz., bizi mahcup etme, yarı yolda
bırakma yâ rabbî!
Daha Rahat Okunabilmesi Gayesiyle Edit By DermanAbi
BÖYLE ÖRNEK OLUYORDU İNSANLIĞA!
Onun ideali, insanlığa hizmetti, yoksa insanlığın kendisine hizmeti değildi. O sebepten eline geçeni yemek yedirir, içmez içirir, yönettiği insanların mutluluğuyla mutlu olurdu.
Yine adeti üzere bir miktar imkan biriktirmiş, çevresine de münadiler göndermişti.
Sesleniyorlardı Medine sokaklarında münadiler:
- Resulüllah mescidin önünde muhtaçları bekliyor. Miskin derecesinde ihtiyaç sahibi olanlar gelsin, hisselerine düşecek yardımı alsın, kimse mahrum kalmasın!
Az sonra mescidin önüne muhtaçlar toplanmışlardı. Mutluydular. Çünkü kasıp kavuran ihtiyaçlarının hiç olmazsa bir kısmını karşılayacak imkana kavuşacaklardı.
Nitekim düşündükleri gibi de oldu. Efendimiz gelenleri şöyle bir gözden geçirdikten sonra mevcudu da hesap ederek önünden geçenlere hisselerini veriyor, onlara tebessümle bakarak mutluluğunu da açıkça hissettiriyordu.
Mutluydu. Çünkü O'nun en büyük mutluluğu insana yardım, insana hizmetle meydana geliyordu. İşte o anda da insana hizmette bulunuyor, ihtiyaç sahiplerinin sıkıntılarını gideriyordu.
Nihayet elindeki mikan bitti, yardım isteyecek insan da bitti. Demek ki hesap iyi yapılmıştı.
Ne var ki çok sürmedi, ötelerden kan ter içinde koşup gelen bir bedevi görüldü. Adama hem ufkuna bakıyor, hem de nefes nefese koşmaya devam ediyordu. Nihayet geldi, şöyle bir nefeslendikten sonra söylendi.
- Yardım dağıttığınızı söylediler onun için nefes nefese koştum; ama yine de yetişemedim! Zaten hep şanssızım ben.
Çok üzgündü yoksul adam. Anlaşılan ihtiyacı da fazlaydı. Böyle bir fırsatı mutlaka değerlendirme niyetiyle koşmuştu; ama yine yetişememişti.
Sordular:
- İhtiyacın çok mu fazlaydı?
Saymaya başladı yardım alabilseydi neler alacağını.
Hepsi de zaruri ihtiyaçtı. Demekki adamın ihtiyacı şiddetliydi. Ama Rasulüllah'ın imkanı da bitmişti. Elinde avucunda olanı tümüyle vermiş, geriye tek dirhem bile kalmamıştı. Şimdi ne olacaktı?
Efendimiz şefkatle baktı bedeviye. Sonra da beklenmeyen teklifini yaptı yoksul adama:
- Üzülme ihtiyaçlarını yine alacaksın. Hem de hiçbirini bırakmaksızın!
- Nasıl? Diyerek heyecanlandı yoksul adam. Efendimiz kelimelere basa basa konuştu:
- Şimdi buradan kalk, şehrin içine dal, ihtiyaçlarını nerede bulursan al ve aldığın satıcılara da de ki:
- Mal bana ait, parasını ödemek de Resulullah'a! Allah'ın Resulü ödeyecektir. İstediğimi verin!
Resulüllah (sas) böylece verecek parası olmayınca muhtaçların borcunu yükleniyor, bir fırsatını bulup da ödeyeceğini düşünerek insanına böyle yardımda bulunuyor, insana hizmeti böyle en öne alıyordu.
Adam sevinçle çarşının yolunu tuttu. Zihninde neleri alacağının hesabını yaparak heyecanla gidiyordu.
Olaya şahit olan Hazreti Ömer, fedekarlığın bu kadarına razı olamamış gibiydi.
Nihayet düşüncesini dile getirmekten kendini alamadı da dedi ki:
- Ya Resulellah! Sen gücünün yettiğiyle mükellefsin, yoktan da vermekle değil. Elinde olanı tümüyle dağıttın, geriye bir şey kalmadı. Neden başkalarının borçlarını da yükleniyor, onların ihtiyaçlarını da karşılamak zorunda bırakıyorsun kendini? Bu kadarı da fazla değil mi?
Bu sözlerden hiç de memnun olmayan Resulüllah'ın yüzündeki tebessümün kaybolduğu görüldü. Halbuki o ana kadar çok mutluydu, tebessümü hiç eksik etmemişti.
Bu defa da masum bir adam söze karıştı;
- Ya Resulallah sen Ömer'e bakma ver, Allah da sana verir, dedi.
Bu söze memnun olan Resulüllah'ın tebessümü tekrar yüzünde belirdi, 'fedekarlığa devam et' sözünden memnun olduğu anlaşılıyordu
Namaz, Müminin Mirâcıdır.
Namaz, müminin mirâcı olup başlı başına bir saâdet tâcıdır. Namaz Yüce Allaha gösterilmesi gereken tazimin ve sağlanması gereken irtibatın en önemli vesilesidir. Namaz, hem bir intizam, hem bir inşirah, hem de bir şükran vesilesi ve gayesidir. Namaz, müminlerin korkulu hâllerinde ümitlerini, güvenli hallerinde de şevklerini artıran ve onları sürekli olarak zinde ve ayakta tutan bir ibâdettir. İşte namazın bu gibi özelliklerinden ötürüdür ki, bir kimsenin namazı ne kadar sağlam ve mükemmel olursa, diğer ibâdet ve davranışları da o nispette muntazam ve mükemmel olur. O halde Yüce Allaha ve âhiret gününe inanan bir kimse, zamanını ve işlerini ayarlamalı ve namazlarını hem vaktinde ve cemâatle kılmalı hem de acele etmeden ve huşu dolu saygılı bir kalb ile kılmalı veya en azından böyle kılmaya özen göstermelidir. Çünkü Yüce Allah katında en sevimli ve en yüce değere sâhip olan amel, vaktinde, cemâatle, huzur, huşu ve saygı dolu bir kalb ile kılınan namazdır. Huşu, kalbin haşyet, bedenin de sükûnet içerisinde bulunması ve kişinin haddini bilmesi ve gerek kalbiyle gerekse uzuvlarıyla son derece mütevâzı, saygılı ve edepli olması demektir. Namazda huşu demek, kalbin Allahın sonsuz olan azameti ve rahmeti karşısında, Ondan başka her şeyi unutturacak şekilde haşyet ve rağbet içinde olması ve Allaha karşı tazim ve saygı hissiyle dolup taşması, bedenin de sükûn ve sükûnet içerisinde bulunması, gözleriyle secde yerine bakıp sağa sola iltifat etmemesi ve göz hırsızlığında bulun- maması demektir. Öyle ise insan, bütün ibâdetlerin özeti olan namazı huşu içerisinde, yani gücü yettiğince son derece hazırlıklı ve ne yaptığını bilerek, vaktinde ve cemâatle, tadîl-i erkâna riâyet ederek ve o anda kıldığı namazın, son namaz olabileceğini düşünerek kılmalı. Aksi takdirde gaflet içerisinde kıldığı namaz, kendisine Sen bana değer vermeyip beni zâyi ettiğin gibi, Allah da sana değer vermesin ve seni zayi etsin diyebilir. Allah korusun. Evet namazda Yüce Allaha karşı çok saygılı olmak lazım. Çünkü bedenle Onun huzurunda duruyor gibi olup da ruhundaki gaflet ve cehâlet ve kalbindeki saygısızlık ve duyarsızlık yüzünden Ondan uzak durmak, gerçekten çok büyük bir nasipsizlik ve çok ciddî bir mahrûmiyettir. Hafizanallah... Namazı, Yüce Allah katında en güzel bir kabul ile kabul olacak şekilde güzel kılmayı sağlayan etkenlerin başında, abdestle ilgili olan hazırlığı eksiksiz bir şekilde yaptıktan sonra, huşu ve saygı dolu bir kalb ile iki rekat namaz kılan kimseye söz verilen mükâfâtın büyüklüğünü düşünmek ve öyle namaz kılmak vardır. Nitekim Buhâri ve Müslimde rivâyet edilen bir hadiste, Hz. Osman (r.a.) bir defasında Rasûlüllah sallallahü aleyhi ve sellemden gördüğü gibi, bir tas su isteyip abdestini tastamam olarak aldıktan sonra Rasûlüllah sallallahü aleyhi ve sellemin şöyle buyurduğunu nakletmişti: Kim benim bu abdestim gibi abdest alır, sonra da nefsiyle bir şey konuşmadan (gaflete dalıp da ne yaptığını ve ne okuduğunu unutmadan, huzur dolu bir kalb ile huşulu ve saygılı bir şekilde) iki rekat namaz kılarsa, onun geçmiş günahları bağışlanır. * * * Şüphesiz ki, Sahâbe-i Kirâm Efendilerimizi bu derece yükselten hususların başında, onların bütün itâat ve ibâdet hususlarına, özellikle de namaza karşı çok önem vermeleri ve son derece titizlik göstermeleri vardır. İşte bunun çarpıcı ve o kadar da düşündürücü bir örneği: Sahâbîlerden bazıları vardı ki, bunlar savaş esnâsında Rasûl-i Ekrem sallallahü aleyhi ve sellemin yanı başında nöbet tutar ve böylece ansızın gelebilecek tehlikelere karşı onu kollamaya ve korumaya çalışırlardı. Bunların önde gelenlerinden birisi, Ensârın ileri gelenlerinden olan Abbâd bin Bişr (r.a.)dir. Hz. Abbâd (r.a.), gözü kara ve son derece cesûr olan; ama aynı zamanda ibâdete de çok düşkün olan bir Sahâbiydi. O derece ki, bazı geceler sabahlara kadar ibâdet ettiği olurdu. Zâtür-Rika Seferi dönüşünde, Rasûl-i Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem, istirâhat için mola verilmesini, ancak düşmanın uyumadığını, saldırmak için fırsat kolladığını, her an bir saldırıda bulunabileceğini ve işte böyle muhtemel bir saldırıya karşı gönüllü olarak iki kişinin nöbet tutmasını istemişlerdi. Onun bu isteğini anlayan Muhâcirlerden Ammâr bin Yâsir ile Ensârdan Abbâd bin Bişr, herkesten önce davranarak ve ikisi birden aynı anda ayağa kalkarak, Biz bekleriz, Ey Allahın Rasûlü! diyerek öne atıldılar. Rasûl-i Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem, onların bu samimi civanmertliklerini kabul etti ve O hâlde şu vâdînin ağzında bekleyiniz ve etrafa göz kulak olunuz dedi. Bu iki kahraman vadiye doğru ilerlediler ve aralarında vakit taksimi yaparak nöbet tutmaya başladılar. Görünürde düşmana âit bir belirti olmadığı ve aynı zamanda da kendisi yorgun olduğu için Hz. Ammâr, Ben biraz yatayım. dedi. Hz. Abbâd ise, ben de biraz namaz kılayım. dedi ve huşû içerisinde namaza durdu. Karşılarında onları gözetleyen ve saldırmak için fırsat kollayan düşman, birisinin ayakta namaz kıldığını görür görmez bu fırsatı değerlendirdi; yayına yerleştirdiği okunu attı ve Hz. Abbâdı yaraladı. Bu hal üç defa tekerrür etti. Fakat Hz. Abbâd, Yüce Allahın huzurunda olma şuuruyla ve ciddî bir huşu içerisinde namaza öyle konsantre olmuştu ki, vücuduna saplanan üç tane okun acısını nerede ise hiç hissetmiyordu. Bu yüzden de tavrını bozmuyor ve namazını kesmiyordu. Sadece vücuduna saplanan okları eliyle çıkarıp yere bırakıyor ve yine namazına devam ediyordu. Vücuduna isâbet eden üçüncü oku da çıkarmıştı. Ancak hayli halsiz kalmış olduğundan dolayı hemen rukûa vardı, secdelerini yaptı, selâmını verip namazını bitirdi, sonra da yanında istirâhat eden Hz. Ammârı uyandırdı ve ona Ben dura- mayacak ve dayanamayacak şekilde yaralandım. Kalk da bundan sonra nöbeti sen tut. dedi. Gözlerini açan Hz. Ammâr, Hz. Abbâdı kanlar içinde görünce hayretler içerisinde kaldı ve ona hâdisenin nasıl cereyan ettiğini sordu. Hz Abbâd da başından geçenleri, olduğu gibi ona anlattı. Duydukları ve gördükleri karşısında hayretler içerisinde kalan Hz. Ammâr ona, Sübhânallah! Sana ilk ok isâbet ettiği zaman, beni niçin uyandırmadın? deyince, Hz. Abbâd son derece ibretli olan, akıllara durgunluk veren ve kalbleri hoplatan şu cevabı verdi: Ben namazda uzun bir sûreyi okumaya başlamıştım. Kendimi öyle namaza vermiş ve öyle konsantre olmuştum ki, sûreyi bitirmedikçe kesmek istemedim. Ancak oklar üzerime ard arda gelmeye başlayınca, uyandırıp sana haber vermek için okumayı kestim ve rukûa varıp selâm verdim. Vallahi, Rasûlüllah sallallahü aleyhi ve sellemin korunmasını emret- tiği vâdîyi gereği gibi koruyamayıp da kaybetmiş olmaktan korkmasaydım, namazda iken ölürdüm, ama sûreyi bitirme- den bırakmazdım. Evet Hz. Abbâd (r.a.), namazda Yüce Allahın huzurunda iken okuduğu sûre karşısında o derece etkilenmiş ve namaza öyle konsantre olmuştu ki, bir düşman karşısında bulunduğunu unutuyor ve vücûduna isâbet eden okların acısını bile hissetmiyordu. Siz şimdi bu samimi hâlin ve namazdaki huşûnun şu aydınlık dolu feyzine bakın. Bir gece Hz. Abbâd, Hz. Üseyd bin Hudayr ile birlikte Rasûlüllah sallallahü aleyhi ve sellemi ziyârete gitmişlerdi. Feyizli sohbetten sonra evlerine dönerlerken ortalık iyice kararmıştı. Öyle ki önlerini bile göremiyorlardı. İşte tam o esnâda ikrâm ve ihsan dolu şöyle bir hâdise cereyan etti: Gerek namazdaki huşûnun gerekse o geceki sohbetin bir feyzi olarak her ikisinin ellerinde bulunan baston birden ışık vermeye ve yollarını aydınlatmaya başladı. Birbirlerinden ayrılınca da ışık ikiye bölündü ve her biri kendi bastonunun ışığında yürüyerek selâmetle evlerine gittiler. Hâsılı, büyüklerimiz ne güzel söylemişler: Âkıl isen kıl namazın; çün saâdet tâcıdır. Sen namazı şöyle bil kim, müminin mirâcıdır.
bakıldığında tümüyle sohbetler katılım oluyor ama ayrı ayrı sohbet yok canım kardeşim
İki Kuşak Sahibi Olan
Esmâ Vâlidemiz Saâdet asrında erkekler olduğu gibi kadınlar da, Rasûlüllah sallallahü aleyhi ve sellemin bizzat yaptığı talim ve irşadıyla İslâmı öğreniyor, Onun hikmet ve feyiz dolu meclis- lerine ve sohbetlerine katılıp feyiz alıyor, her türlü zorluğa katlanarak hayatlarını İslâma göre şekillendiriyor, bildikleri kadarıyla İslâmı başkalarına anlatıyor ve İslâmı yaşama ve yaşatma uğrunda pek çok zorluk ve sıkıntılara seve seve göğüs geriyorlardı. İşte bu mübârek ve fedâkâr kadınlardan birisi de Hz. Ebû Bekirin kızı ve Hz. Âişe vâlidemizin ablası olan, ileride de Hz. Zübeyrin hanımı ve Abdullah bin Zübeyrin annesi olacak olan Hz. Esmâ radıyallahü anhâdır. Hz. Esmâ (r.a.), gerek Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellemden gerekse babasından aldığı talim ve terbiye dersi ile her gün İslâma âit yeni şeyler öğreniyor ve bu sayede hem duygularını geliştirmiş hem de İslâma bağlılık ve fedâ- kârlık ruhunu kuvvetlendirmiş oluyordu. Hz Esmâ (r.a.), kendisine telkin ve tavsiye edilen îmân hakikatlerini ve bağlılık ve fedâkârlık gibi yüce değerleri ne derece kavradığını, hicret esnâsında çok daha parlak bir şekilde göstermiştir. Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed sallallahü aleyhi ve selleme hicret izni çıktığında ve o gün kendisine Mekkeden ayrılması gerektiği emri verilince, kalkıp Hz. Ebû Bekirin evine gitti ve ona artık kendisinin hicret edeceğini söyledi. Hz. Ebû Bekir (r.a.), Yâ Rasûlallah! Arkadaşlık var mı? diye sorunca; Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem, Evet var. dedi ve ona birlikte hicret edecekleri müjdesini verdi. Bu haber karşısında Hz. Ebû Bekirin âile fertleri hemen harekete geçtiler ve târihin en şerefli ve en seçkin muhâcir- lerine bir miktar yol azığı hazırladılar. Azığı hazırladılar; fakat gel gör ki, gerek azık torbasını gerekse su kabını bağlayacak bir ip bulamıyorlardı. İşte ne oldu ise o anda oldu; madde plânında küçük fakat mânâ planında gayet büyük olan ve semâdaki sâkinlerin seyret-meye doyamayacakları bir şey oldu. Hz. Esmâ bir kenara çekildi. Belindeki canı kadar sevdiği kuşağını çıkardı, onu ikiye ayırdı ve bir parçasıyla yemek kabının diğer parçasıyla da su kabının ağzını bağladı. Beri tarafta Rasûl-i Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem de, Hz. Esmânın küçük yaşına rağmen sahip olduğu yüce ruhunu, gösterdiği îmân dolu fedâkârlığını ve sergilediği akıl dolu davranışını seyrediyordu. Rasûl-i Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem, onun bu civanmertliğini görünce kim bilir buna ne kadar çok sevinmiş ve bunun karşılıksız kalmaması için Yüce Allaha kim bilir nasıl niyazda bulunmuştu. Belki de o anda mânâ âleminden bir pencere açıldı ve Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem gördüğü şeylerle, diliyle olmasa bile hâliyle Hz. Esmâyı şöyle müjdeledi: Ey Esmâ! Sana Cennette iki kuşak verilecek. Vefâlı, sadâkatli, akıllı ve dirâyetli olan ve Cennet kuşaklarından iki kuşak sahibi olmakla müjdelenen Hz. Esmâ vâlidemiz, Artık bundan sonra Zâtün nitâkayn=iki kuşak sahibi olarak anılacaktı. (Buhârî, cihâd, 123) Hz. Ebû Bekir (r.a.) hicret esnâsında yolda lâzım olur diye bütün parasını yanına almıştı. Ancak Hz. Ebû Bekirin civanmert bir insan olduğunu çok iyi bilen ve onun böyle durumlarda her türlü fedâkârlığı sonuna kadar yapabileceğini düşünen Ebu Kuhâfe, henüz Müslüman olmadığından ve fedâkârlığın da ne demek olduğunu bilmediğinden dolayı, oğlunun bütün servetini yanında götürmesini ve geride kalan âilesini ihtiyaçlar içerisinde bırakmasını bir türlü kabul edemiyor ve buna mâni olmak istiyordu. Akıllı Esmâ, dedesinin bu serzenişini ve telaşını görün- ce, ona teselli verip susturmak için hemen gitti, dışarıdan bir miktar taş topladı, onları babasının paraları koyduğu yere koydu ve üzerini bir bez parçasıyla örttü. Sonra da gözleri görmeyen dedesinin yanına geldi, elinden tutup oraya götürdü, onun elini çakıl taşlarının üzerinde dolaştırdı ve ona, İşte dedeciğim! Babam bize bunları bıraktı. dedi. Bunun üzerine dedesi de, Eğer size bunu bıraktı ise mesele yok. dedi ve artık bir daha sesini çıkarmadı. Rasûl-i Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem, Hz. Esmânın hicret esnâsında yaptığı bu gibi unutulmaz hizmetlerini unutmamış ve onu Medînede, Her Peygamberin bir Havârîsi var. Benim Havârim de Zübeyrdir. şerefiyle taltif ettiği Hz. Zübeyr (r.a.) ile evlendirmişti. Hz.Esmânın Hz. Zübeyr ile yaptığı bu mübârek evlilik- ten beşi erkek sekiz çocukları dünyaya geldi. Bunların içinde Abdullah bin Zübeyr ile, tâbiînin ileri gelenlerinden olan Urve bin Zübeyr en meşhurlarıdır. Özellikle Râşid Halîfeler devrinden sonra Müslümanlar arasında, bizim gerçek hikmetlerini ve nedenlerini anlamada güçlük çektiğimiz ve sadece Kaderin hikmet dolu fetvâsıdır. demekle yetindiğimiz bir kısım karışıklıklar meydana geldi. İşte bir kısım karışıklığın ortalığı kasıp kavurduğu yıllar- da, Abdullah bin Zübeyr (r.a.), Hicâz, Yemen, Mısır ve Hora- san halkının pek çoğunun kendisine biat etmesiyle Mekkede halife seçilmişti. Mekkede birkaç yıl adâletle hüküm süren Hz. Abdullah, maalesef daha sonraları Haccâc-ı Zâlimin ken- disine musallat olmasıyla karşı karşıya kaldı. Fakat Hz. Abdullah, böyle bir zâlime teslim olmadı, Mekkeyi ona teslim etmedi ve ona karşı kudsiyeti ve emniyeti tarih boyunca her kez tarafından bilinen Kabeyi, kahramanca müdâfaa ve muhafaza etti. Yanında bulunanlardan pek çoğunun, Haccâcın aldatıcı sözlerine kanarak onun tarafına geçtiğini ve sayı bakımından son derece zayıfladığını gören Hz. Abdullah, İçinde bulunduğu son derece sıkıntılı durum ile ilgili olarak fikrini almak üzere sevgili annesi Hz. Esmâya başvurdu. Hz. Esmâ vâlidemiz, oğlunun maksadının dünya saltanatı olmadığını ve dâvâsında son derece haklı olduğunu, ayrıca zâlime meyletmenin ve ona teslim olmanın îmân şehâmetiyle asla bağdaşamayacağını çok iyi bildiğinden ötürü ona şu mealde sözler söyledi: Oğulcağızım! Eğer üzerinde yürümüş olduğun yolun hak ise ve sen buna inanıyorsan, yoluna devam et. Çünkü arkadaşların hep bu yolda öldürüldü. Sen şimdiye kadar bu dâvâ uğrunda şehid düşen arkadaşlarını düşün ve öyle davran. Ümeyye Oğullarının oyuncağı olma. Eğer maksadın dünya saltanatına sahip olmak ve dünyayı kazanmak ise, o takdirde sen çok fena birisisin demektir. Bak oğulcağızım! Senin için örtülerin en güzeli ölümdür. Allaha yemin ederim ki, şeref ve haysiyetle alınan bir kılıç darbesi, benim nazarımda hakâret ve zillet içerisinde yaşa-maktan ve kırbaçlanmaktan daha iyidir. Sakın ölümden korkup da zilleti kabul etme. Ben senin hakkında sabırlı olacağımı ümit ediyorum. Aslında Hz. Abdullah da aynı kanâati taşıyordu ve Zâlim Haccâca teslim olmaya asla niyeti yoktu. Fakat bir taraftan annesinin bu husustaki düşüncelerini öğrenmek, diğer taraftan da kendisinin gelecekte maruz kalacağı acıklı hallere katlanması hususunda annesini şimdiden hazırlamak istiyordu. İşte annesinin bu ölümsüz öğütleri Hz. Abdullahın yüreğine su serpmişti. Nitekim hürmetle annesinin boynuna sarıldı ve, Anneciğim! Kabeyi müdâfaa etmek uğrunda şehid olmak, sonra da Cennette buluşmak üzere, şimdilik elvedâ!. diyerek son defa annesinin elini öptü ve ondan ayrıldı. Hz. Esmâ da o biricik oğlunu ve şehid namzedini alnından öperek ve arkasından hayırlı duâlarda bulunarak uğurladı. ... Ve derken Hz. Abdullah, Haccâc-ı Zâlim tarafından şehid edildi. Haccâc-ı Zâlim, Hz. Abdullahı şehid etmekle hıncını alamamış olacak ki, onun mübarek cesedini bir direğe astırmış, karşısına geçip o mübarek şehide hakaret dolu sözler söylemiş, başını keserek Şama göndermiş ve sonra da Annesi ricâda bulunmadıkça cesedi asılı olduğu yerden indirmeyeceğiz. diye yemin etmişti. Oğlunun cesedini günlerce sehpada asılı olarak görmek ve buna katlanmak, bir anne için gerçekten çok zor bir şeydi. Fakat Hz. Esmâ vâlidemiz, kalbindeki şehâmet dolu îmânın gereği olarak böyle bir zâlimden ricâda bulunmak istememiş; bunun için de izzet ve şerefle katlanmayı ve Allah için sabret- meyi tercih etmişti. Bir gün hâlâ asılı olarak duran oğlunun cesedinin yanından geçerken hıçkırıklarını tutamamış ve, Bu Hatip hâlâ kürsüden inmeyecek mi? diye haykırmıştı. Bunun üzerine o zâlimler de, bunu bir bahane olarak kabul ettiler ve Hz. Abdullahı direkten indirip defnettiler. Haccâc-ı Zâlim, defalarca adam gönderip, Hz. Esmâyı çağırtmasına rağmen, Hz. Esmâ tenezzül edip de o zâlimin ayağına gitmedi. Ümidini kesen zâlim de, sonunda kendisi Hz. Esmânın yanına gitti ve ona Hz Abdullahı kasd ederek, Allah düşmanına yaptığımı nasıl buldun? diye sordu. Bunun üzerine, rûhunda îmân şehâmetini, babası Hz. Ebû Bekirin kanını, kocası Hz. Zübeyrin terini ve oğlu Hz. Abdullahın kokusunu taşıyan Hz. Esmâ vâlidemiz, cesâret ve şehâmetle, hem ona hem de gelmiş ve gelecek bütün zâlimlerin yüzlerine tokat gibi inecek olan şu cevabı verdi: Sen benim oğlumun dünyasını yıktın. O da senin âhiretini perişan etti. (Müslim, fezâilüs-Sahâbe, 229) Zaten doksan dokuz yaşlarında bulunan Hz. Esmâ vâlidemiz, oğlunun bu şekilde hunharca şehid edilmesinden sonra, iyice çöktü ve bu hâdiseden bir yıl sonra Yüce Hakkın rahmetine kavuştu ve Rasûlüllah sallallahü aleyhi ve sellemin, babasının ve oğlunun yanına gitti. Yüce rûhu şâd olsun ve Cenâbı Hak, bizleri şefâatine mazhar kılsın. Âmîn... * * *
Aşk ve Heyecan,
Azim ve Hamle Rûhu Bizim önceleri sahip olup da sonraları kaybettiğimiz bir kısım yüce değerlerimiz vardır. Bu kaybediş bizlere çok pahalıya mâl olmuştur. Kaybettiğimiz ve bir an önce kendimizde ve neslimizde diriltmemiz gereken hususların başında, aşk ve heyecan, azim ve hamle ruhu gelmektedir. Bu ruh, îmânı, aşkı, heyecanı, azmi ve hareketi beraber görme ruhudur. Bu da cihadda aşk ve heyecan, tebliğ ve irşadda azim ve hamle olmak üzere iki kısma ayrılır. Aşk, sevdiğini ve ona âit her şeyi, ondan başka her şeye tercih etmek, bir kısım şahsî çıkarlar için sevgiliyi unutmamak ve şartlar ne kadar ağır olursa olsun onu hiçbir zaman terk etmemek demektir. * * * Önce tebliğde aşk ve heyecan, azim ve hamle ruhuna bir örnek verelim: Mekkede müşriklerin baskı ve eziyetlerinin çok şiddetlendiği sıralarda her şeyi göze almadıktan sonra, Kabeye gidilip ne namaz kılınabiliyor ve ne de Kuran okunabiliyordu. Rahman sûresi inince, Rasûl-i Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem, Kim Kabeye gidip de müşriklerin bulunduğu yerde onlara Rahmân Sûresini okur? buyurdular. Bunun üzerine Abdullah bin Mesûd (r.a.), hemen atıldı ve Yâ Rasûlallah! İşte ben hemen gidip okuyorum. dedi ve Kabeye varıp orada bulunan müşriklerin yanlarına gidip oturdu ve besmele çekerek onlara Rahmân Sûresini okuma- ya başladı. Buna dayanamayan müşrikler birden kalkıp Hz. Abdullahın başına üşüştüler ve her birisi vurmayı fırsat ve ganimet bilircesine yüzüne gözüne vurmaya başladılar ve onu epeyce hırpaladılar. Ama o, onların hücum ve zorbalık- larını görmezlikten, hakaret ve bağırışlarını duymazlıktan geldi. Onların saldırılarını hiç önemsemedi ve dolayısıyla susmayıp okumasına devam etti. Daha sonra da verdiği sözü yerine getirmenin huzuru ve sevinciyle oradan kalkıp Rasûlüllah sallallahü aleyhi ve sellemin bulunduğu yere geldi. Orada bulunan arkadaşları, onun o yaralı bereli hâlini görünce ona acıdılar ve Biz sana onların yanına gidip okuma; yoksa çok fena döverler dememiş miydik? dediler. Bunun üzerine Hz. Abdullah, onlara şöyle mukâbelede bulundu: Ben onları kuvvetli ve zorba bir şey zannediyordum. Vallahi benim gözümde, Yüce Allahın düşmanları arasında bunlardan daha basit olanı her hâlde yoktur. Bu gün onlar benim gözümde gerçekten çok hafif göründüler. İsterseniz yarın da gidip aynı şeyi yaparım. Ama arkadaşları ertesi gün de oraya gitmesine müsâade etmediler. * * * Şimdi de cihad ile ilgili olan aşk ve heyecan ruhuna ibretli bir örnek verelim: Abdullah bin Ömer (r.a.), Müslüman olduğunda beş yaşlarında idi. Bedir Savaşı sıralarında büyümüş ve delikanlılık çağına gelmişti. Kalbindeki îmânın şehâmetiyle orduya katılmak ve cihada iştirak etmek istiyordu. Fakat Hz. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem, yaşı küçük olanlarla birlikte onun da cihada katılmasına izin vermediğinden ötürü, o kadar istemesine rağmen cihada katılamamıştı. Kendisi daha sonraları o günkü üzüntüsünü anlatırken şöyle diyordu: Rasûl-i Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem, beni ufak tefek bulduğu için Bedir Savaşına katılmama izin vermemişti. Bu yüzden o kadar çok üzülüp ağladım ki, hayatımda sabaha kadar ağlayarak ve üzüntü içinde kıvranarak geçirdiğim başka bir gece hatırlamıyorum. * * * Buhârî ile Müslimin rivâyet ettiklerine göre, Uhud Savaşı esnâsında bir adam Rasûlüllah sallallahü aleyhi ve selleme dedi ki: Yâ Rasûlallah! Şehîd olursam nerede olacağım hakkında acaba ne buyurursun? Rasûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem de, Cennette. dediler. Adam elindeki hurmaları birden attı, sonra da şehid oluncaya kadar savaşmaya devam etti. (Buhârî, meğâzî: 17) * * * Yine Buhârî ve Müslimin rivayet ettiği ve bir ân önce Yüce Allaha ulaşma aşkı ve şevki ile ilgili olan şu hâdise ne kadar ibret vericidir: Benî Âmir kabilesi Rasûl-i Ekrem sallallahü aleyhi ve selleme gelerek, Ondan kendilerine İslâm dinini anlatacak muallimler istediler. Nebî sallallahü aleyhi ve sellem de özel olarak yetiştirdiği, gözü gibi koruduğu ve Kurânı en iyi bilip okuyanlardan ve gündüzleri odun taşıyarak geçimlerini sağlayan ve gecelerini ise namaz kılarak geçiren yetmiş Kurrâyı onlara gönderdi. Onların içlerinde Hz. Enesin dayısı olan Harâm bin Milhân da vardı ki, çok güzel Kuran okur ve çok güzel konuşurdu. Son derece seçkin kimseler olan O Ashâb Efendilerimiz Maûne Kuyusuna vardıklarında Harâm bin Milhân arkadaşlarına dedi ki: Ben sizin önünüzden gideyim. Eğer onlar Rasûlüllah sallallahü aleyhi ve sellemden öğrendiklerimizi anlatma hususunda bana güven verirlerse, mesele yok. Şayet güven vermezler de bir kötülük yapmaya kalkışırlarsa, siz zaten bana yakın bulunuyorsunuz. Hz. Harâm bin Milhân (r.a.) önden gitti. Onlar da ona emân ve güven verdiler. Hz. Harâm (r.a.) onlara Nebî sallallahü aleyhi ve sellemden bahsetmeye ve İslâm hakkında bilgi vermeye başladığı bir sırada, içlerinden bir adama, saldırıp vurması için işaret ettiler. O adam da mızrağını arkadan Harâm bin Milhâna öyle bir vurdu ki, o mızrağı Hz. Harâmın göğsünden çıkardı. Yüce Allaha likâ ve vuslat arzusuyla yanıp tutuşan Hz. Harâm, kalbindeki şevk ve iştiyâkını tatmin etmişçesine ve şehid olarak erdiği vuslat ile hasret ateşini söndürmüşçesine birden, Allahü Ekber. Kabenin Rabbine yemin olsun ki, ben şehidlik mertebesini kazanmakla gerçek kurtuluşa erdim. (Buhârî, meğâzî, 28) diye haykırdı ve ânında şehid olarak yüce ruhunu Allaha teslim etti. Sonra da gözü dönmüş o din düşmanları geri kalan arkadaşlarına saldırdılar ve bir iki kişiden başka herkesi şehîd ettiler. Ancak şehîd olurken hepsi birden Rasûl-i Ekrem sallallahü aleyhi ve selleme selâmlarını ve bir de Allah katında ulaştıkları yüce mertebelerinden memnun olduklarını bildirmesini Yüce Allahtan niyâz ederek ruhlarını teslim ettiler. Hz. Cebrâil (a.s.), Medînede bulunan Nebî sallallahü aleyhi ve selleme gelerek o mübârek şehidlerin başlarından geçenleri, onların selâmlarını ve Yüce Allahın kendilerinden memnun olarak ve onları memnun ederek Rablerine kavuştuklarını haber verdi. Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem de onların gönderdiği bu selâm ve memnûniyetlerini Şerefli Ashâbına bildirdi. Hz. Enes (r.a.), bu vakayı naklettikten sonra diyor ki: Biz onların şehîd olunca söyledikleri, Rabbimize kavuştuğumuzu, Rabbimizin bizden memnun oldu- ğunu ve bizi memnun ettiğini kavmimize tebliğ edin. sözlerini bu vakadan sonra bir âyet olarak okuyorduk. Ancak daha sonraları bu âyet nesholundu. Nebî sallallahü aleyhi ve sellem bu zulmü reva gören hâin, zâlim ve kâtil müşriklere kırk sabah bedduâ yaptı (Buhârî, cihâd, 9) Bu duâ kabul görmüş ve o hâdiseye karışan bütün kabileler çok ciddi kuraklıklara ve kıtlıklara maruz kalmışlardı. * * * Îman, aşk ve hareketin mâhiyetini, bir de Esveder-Râînin sahip olduğu îman, aşk, şevk ve heyecânı ile anlamaya çalışalım. Bu zât, Hayber vakası esnâsında Hayberde bir Yahûdînin çobanı idi. Ücret karşılığında onun koyunlarını güdüyordu. Harp esnâsında Rasûlüllah sallallahü aleyhi ve selleme gelerek dedi ki: Ey Allahın Rasûlü! Bana İslâmı arz edip anlat. Allah Rasûlü sallallahü aleyhi ve sellem, insanları İslâma davet etme hususunda hiçbir kimseyi küçük görmez ve sosyal bünyedeki seviyesi ne olursa olsun anlayışına ve kapasitesine göre ona İslâmı anlatırdı. Hâliyle ona da İslâmı anlattı. O da hemen oracıkta İslâma girip Müslüman oldu. Bu zat, Müslüman olunca dedi ki: Ey Allahın Rasûlü! Ben şu koyunların sahibi tarafından tutulan ücretli bir çobanım. Bu koyunlar yanımda emânettirler. Ben şimdi bunları ne yapayım? Bunlara bakmaya devam etsem, sizinle birlikte cihada katılmamış olacağım. Cihada katılsam, emânet olan bu koyunları ortada bırakmış ve emanete hıyânet etmiş olacağım. Rasûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem buyurdular ki: Sen onları Allaha emânet et. Sonra onları yüzleri doğrultusunda bırak. Merak etme; onlar sahiplerini bulurlar. O zât da kalktı, eline bir taş aldı, onunla onları gidecekleri yere doğru yöneltti ve sonra da, - Haydi sahibinize gidin; ben artık size sahiplik ve çobanlık yapmayacağım, dedi. O koyunlar da, sanki arkalarından onları süren bir çoban varmış gibi bir araya gelerek başka bir yere sapmadan dosdoğru kale içindeki ağıllarına gittiler. Henüz Müslüman olan Esveder- Râî (r.a.) de, hemen Hayber kalesine doğru ilerledi ve beklemeden Müslümanlar- la birlikte düşmana karşı çarpışmaya başladı. Ama gel gör ki, karşı taraftan atılan bir taş ona isabet etti ve oracıkta şehid oldu. Halbuki daha yeni Müslüman olmuş ve hatta hiç namaz kılmamıştı. Henüz yeni şehid olmuş olan mübarek naşı, Rasûlüllah sallallahü aleyhi ve sellemin yanına getirilip arkasına konuldu ve üzerinde bulunan bir örtü ile örtüldü. Rasûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem, beraberindeki- lerle birlikte ona doğru döndüler. Fakat sonra Rasûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem birden yüzünü çevirdi. Berabe-rinde bulunan bazı kimseler, - Ey Allahın Rasûlü! Yüzünüzü niçin çevirdiniz? diye sorduklarında, Rasûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem onlara şu cevabı verdi: Şu anda onun beraberinde Cennet hûrîlerinden olan iki zevcesi var. Birlikte oturuyor ve sohbet ediyorlar. Ondan dolayı yüzümü çevirdim. (İbn-i Hişâm, 3/358) İşte aşk ve şevkin, azim ve gayretin son derece verimli neticesi olan zevalsiz lezzetler ve işte azimli ve hamleci bir ruhun mazhar olduğu gamsız sürurlar ve sonsuz saâdetler&
her insanın kendini düzeltmesi yeterli olsaydı bildiklerimizin öğretilmesi farz olurmuydu kardeşim daha çok mücadele verilmesi gerekiyor günden güne daha çok çalışmak gerekiyor buda üçüncü dikiş olsa olurmu kardeş selametle
BİSMİLLÂH her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız. Bil, ey nefsim, şu mübarek kelime, İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcudâtın lisan-ı haliyle vird-i zebânıdır. Bismillâh ne büyük, tükenmez bir kuvvet, ne çok, bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle. Şöyle ki:
Bedevî Arap çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki, bir kabile reisinin ismini alsın ve himayesine girsin-tâ şakîlerin şerrinden kurtulup hâcâtını tedarik edebilsin. Yoksa, tek başıyla, hadsiz düşman ve ihtiyacatına karşı perişan olacaktır. İşte, böyle bir seyahat için, iki adam sahrâya çıkıp gidiyorlar. Onlardan birisi mütevazi idi, diğeri mağrur. Mütevazii, bir reisin ismini aldı; mağrur almadı. Alanı her yerde selâmetle gezdi. Bir kàtıu't-tarîke rast gelse, der: "Ben filân reisin ismiyle gezerim." Şakî def olur, ilişemez. Bir çadıra girse o nam ile hürmet görür. Öteki mağrur, bütün seyahatinde öyle belâlar çeker ki, tarif edilmez. Daima titrer, daima dilencilik ederdi. Hem zelil, hem rezil oldu.
İşte, ey mağrur nefsim, sen o seyyahsın. Şu dünya ise bir çöldür. Aczin ve fakrın hadsizdir. Düşmanın, hâcâtın nihayetsizdir. Madem öyledir; şu sahrânın Mâlik-i Ebedîsi ve Hâkim-i Ezelîsinin ismini al. Ta bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisâtın karşısında titremeden kurtulasın.
Evet, bu kelime öyle mübarek bir definedir ki, senin nihayetsiz aczin ve fakrın, seni nihayetsiz kudrete, rahmete raptedip Kadîr-i Rahîmin dergâhında aczi, fakrı en makbul bir şefaatçi yapar. Evet, bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki, askere kaydolur, devlet namına hareket eder, hiçbir kimseden pervâsı kalmaz. Kanun namına, devlet namına der, her işi yapar, her şeye karşı dayanır.
Başta demiştik: Bütün mevcudat lisan-ı hal ile "Bismillâh" der. Öyle mi?
Evet. Nasıl ki, görsen, bir tek adam geldi, bütün şehir ahalisini cebren bir yere sevk etti ve cebren işlerde çalıştırdı. Yakînen bilirsin, o adam kendi namıyla, kendi kuvvetiyle hareket etmiyor. Belki o bir askerdir, devlet namına hareket eder, bir padişah kuvvetine istinad eder.
Öyle de, hertey Cenâb-y Hakkın namına hareket eder ki, zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler, başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar. Demek herbir ağaç "Bismillâh" der; hazine-i rahmet meyvelerinden ellerini dolduruyor, bizlere tablacılık ediyor.
Herbir bostan "Bismillâh" der, matbaha-i kudretten bir kazan olur ki, çetit çetit pek çok muhtelif leziz taamlar, içinde beraber pitiriliyor.
Herbir inek, deve, koyun, keçi gibi mübarek hayvanlar "Bismillâh" der, rahmet feyzinden bir süt çetmesi olur. Bizlere Rezzak namyna en latîf, en nazif, âb-ı hayat gibi bir gıdayı takdim ediyorlar.
Herbir nebat ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları "Bismillâh" der, sert olan taş ve toprağı deler, geçer. "Allah namına, Rahmân namına" der; herşey ona musahhar olur.
Evet, havada dalların intişarı ve meyve vermesi gibi, o sert taş ve topraktaki köklerin kemâl-i suhuletle intişar etmesi ve yeraltında yemiş vermesi, hem şiddet-i hararete karşı aylarca nazik, yeşil yaprakların yaş kalması, tabiiyyunun ağzına şiddetle tokat vuruyor, kör olası gözüne parmağını sokuyor ve diyor ki: En güvendiğin salâbet ve hararet dahi emir tahtında hareket ediyorlar ki, o ipek gibi yumuşak damarlar, birer Asâ-yı Mûsâ (a.s.) gibi emrine imtisal ederek taşları şak eder. Ve o sigara kâğıdı gibi ince, nâzenin yapraklar, birer âzâ-yı İbrahim (a.s.) gibi, ateş saçan hararete karşı âyetini okuyorlar