Halaskar

Halaskar

Üye
19.11.2005
Uzman Çavuş
5.566
Hakkında

  • ABD Ulusal Havacılık ve UzayAjansı tarafından kullanılan Uydusal Sar İnferometrisi yöntemi Yüzüncü Yıl Üniversitesi jeoloji bölümü laboratuvarında hayata geçirildi.

    noimage

    Yüzüncü Yıl Üniversitesi Jeoloji Mühendisliği Bölümü Öğretim ÜyesiYrd. Doç. Dr. Onur Köse, Jeoloji Mühendisliği Bölümü bünyesindeki Jeomatik ve Görüntü İşleme Laboratuarında, NASA, Fransız Ulusal Uzay Araştırmaları Merkezi (CNES)ve ESA gibi ileri uzay teknolojisine yönelik, dünyanın en önemli merkezlerinde geliştirilen Uydusal Sar İnterferometrisi metodolojisi uygulamalarını hayata geçirdiklerini söyledi.

    SAR (Sentez Açılımlı Radar) tekniğinin, özellikle uydulardan itibaren radar ve mikrodalga sinyalleri ile yeryüzünün görüntülenmesini esas aldığını kaydeden Köse, interferometri yönteminin ise sinyaller arasında meydana gelen girişimleri ölçümleme süreçlerini esas aldığını belirtti.

    Uydu görüntülemelerinden itibaren İnterferometrik Sar uygulamalarına yönelik tekniklerin tamamını içeren çalışmalara "Insar" adı verildiğini vurgulayan Köse, şu bilgiyi verdi: "Uydu tabanlı Insar uygulaması, volkanik ve tektonik hareketler, depremler ve heyelanlar gibi doğal süreçlerle meydana gelen yerkabuğu üzerindeki yüzey deformasyonlarının hassas şekilde belirlenmesi ve takibinin yapılması üzerine geliştirilen ileri teknoloji ürünü ölçümleme metodolojisidir. Başlangıçta NASA ve CNES tarafından geliştirilen metodoloji, 1990'lı yılların sonundan itibaren yerbilimlerine ve özellikle de jeolojiye yönelik önemli araştırma merkezlerinde de yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır. Doğu Anadolu Bölgesi'ndeki volkanik ve tektonik hareketliliği, NASA ve ESA gibi ileri uzay teknolojisine sahip merkezlerde geliştirilen Uydusal Sar İnterferometrisi metoduyla takip etmemiz, bizim açımızdan önemli gelişmedir"

    ÇALIŞMAYA ESA DESTEĞİ

    Onur Köse, "Doğu Anadolu'nun Volkanik ve Tektonik Hareketliliğinin Uydusal İnterferometri Yöntemiyle Takibi" konulu bu çalışmanın, Avrupa Uzay Ajansı'nın (ESA) projesi kapsamında başlatıldığını anlatarak, çalışmanın TÜBİTAK tarafından sağlanan maddidestekle yürütüldüğünü kaydetti. Kendisinin başkanlığında yürütülen bu çalışmanın 2007 yılına kadardevam edeceğine işaret eden Köse, "Blais Pascal Üniversitesi Öğretim üyelerinden Dr. Jean-Luc Froger, 30 Ağustos-10 Eylül tarihleri arasında Van'a gelerek çalışmamıza önemli katkı sağlamıştır. Bu projemize Avrupa Uzay Ajansı (ESA), YYÜ Araştırma Projeleri Başkanlığı, Fransa Ankara Büyükelçiliği ve TÜBİTAK tarafından önemli katkılar sağlanmıştır" dedi.

    Köse, bu teknoloji üzerine çalışma yapmak isteyecek genç araştırmacılara, yakın gelecekte Yüzüncü Yıl Üniversitesi Mühendislik-Mimarlık Fakültesi Jeoloji Mühendisliği Bölümü Jeomatik ve Görüntü İşleme Laboratuarı'nda eğitim verilebileceğini kaydetti.

    UYUYAN VOLKAN NEMRUT'A UYDU TAKİBİ

    Köse, uydusal interferometri yönteminin bölgede bulunan ve ülkeninen önemli aktif volkanları olan Nemrut ve Tendürek Dağları'nın takibinde kullanılacağını ifade etti. Yapılmış son araştırmalara göre, Nemrut Volkanı'nın son 10 bin yılda en az 20 kez püskürdüğünü dile getiren Köse, şöyle devam etti:

    "Nemrut Volkanı'ndaki son patlama, 1441 yılında meydana gelmiştir. 564 yıldır faaliyete geçmeyen volkanın bu yöntemle takip edilmesi gerekmektedir. Nemrut Volkanı büyük bir kaldera içinde büyük bir göl barındırmaktadır. Bu nedenle meydana gelebilecek asidik volkanizmanın bölgede önemli düzeyde tehlike yaratması söz konusudur."
#27.09.2005 23:34 0 0 0
  • Mercedes patronu Norbert Haug, Pizzonia'nın Spa'da Montoya'ya çarpması nedeniyle kaybettikleri 8 puandan dolayı takımlar şampiyonasının oldukça zorlu geçtiğini belirtti.

    Montoya, Belçika Grand Prix'sinde yarışın bitimine 4 tur kala bir tur geriden yarışa devam eden Pizzonia'yı geçmeye çalışırken onunla çarpışmış ve böylece muhtemel ikinciliğini kaybetmişti. Bu olay için Williams pilotu Antonio Pizzonia'ya 8000 Euro para cezası verilmişti.

    Cezayı hafif bulan ve karara tepki gösteren Haug "Bu olay bizim markalar şampiyonasını kaybetmemize neden olabilir ve bunun cezası 8000 euro olamaz. Verilen ceza çok gülünç. Pizzonia'ya daha iyi bir ceza verilmeliydi. Ayrıca yarışan Nick Heidfeld olsaydı, tüm bunlar yaşanmazdı" şeklinde konuştu.

    Aynı şekilde Montoya, ikinci gittiği Türkiye Grand Prix'sinde de buna benzer bir olay yaşamıştı. Bu kez 3 tur geriden giden Jordan pilotu Monteiro ile çarpışan Montoya, yine de yarışa devam edip üçüncü sırayı almıştı. Bunun yanı sıra Juan Pablo Montoya, ikinci gittiği Kanada Grand Prix'sinde pit alanındaki kırmızı ışığı ihlal ederek diskalifiye olmuştu. Tüm bunlara rağmen McLaren, Alonso'nun şampiyonluğunu ilan ettiği Brezilya Grand Prix'sinde duble yaparak Renault'nun iki puan önüne geçmeyi başardı.
#27.09.2005 23:27 0 0 0
  • Peru'da devam eden 17 Yaş Altı B Gençler Dünya Futbol Şampiyonası'nda Brezilya, Kuzey Kore'yi uzatmalarda 3-1 yenerek yarı finalde Türkiye'nin rakibi oldu.

    [noimage]

    Türkiye ile Brezilya arasındaki yarı final karşılaşması, 30 Eylül Cuma günü saat 03.00 karşı oynanacak. Yarı finaldeki diğer karşılaşma ise Meksika ile Hollanda arasında oynanacak.

    Brezilya ile Kuzey Kore 17 Yaş Altı B Genç milli takımları arasında Iquitos kentinde bu sabaha karşı yapılan çeyrek final karşılaşmanın normal süresi 48. dakikada Ramon ve 82. dakikada Kim Kyong'un golleriyle 1-1 berabere sonuçlandı.

    Uzatma bölümünde ise 97. dakikada Celso ve 120. dakikada Igor ile 2 gol daha bulan Brezilya, yarı finale yükselen takım oldu.

    GENÇLER MORAL DEPOLADI
    Öte yandan Türk Milli Takımı, Brezilya ile yapılacak olan yarı final maçı öncesi moral depoladı. Futbol Federasyonu'ndan yapılan açıklamada, Iquitos kentindeki hayvanat bahçesini gezen ve stres atan millilere Peru halkının da yakın ilgi gösterdiği kaydedildi.

    Milli Takım'a destek için, Futbol Federasyonu Başkanı Levent Bıçakcı, başkanvekili Hasan Doğan, yönetim kurulu üyeleri Asım Atmaz ve Erdal Atalay ile Milli Takımlar Teknik Direktörü Fatih Terim'in Peru'ya gidecek olmalarının da futbolcularda doping etkisi yarattığı ifade edildi.

    Brezilya ile oynanacak yarı final maçı için Trujillo kentine geçenmillilerin hava şartlarından etkilendiği kaydedilen açıklamada, "Peru'ya ilk gelişte başkent Lima'da soğuk havayı yaşayan milliler, daha sonra Piura'da nispeten sıcak havayla karşılaştı. Amazon yakınlarındaki Iquitos kentinde zaman zaman 38 dereceye ulaşan sıcaklıkla mücadele eden kafilemiz, deniz kıyısındaki Trujillo kasabasında ise soğuk havayla karşılaşınca şok oldu" denildi.

    Ayrıca, çeyrek finaldeki 5-1'lik Çin galibiyeti sonrası ağlayan rakip kaleciyi yerden kaldırıp, sarılarak teselli eden kaleci Volkan Babacan'ın bu hareketinin de FIFA'dan büyük övgü aldığı dile getirildi.



#27.09.2005 23:24 0 0 0
  • Real Madrid'in Brezilyalı futbolcuları Ronaldo, Roberto Carlos ve Robinho'nun, Alaves maçında atılan goller sonrası yaptıkları sevinç gösterisi, Alaves kulübünce sert dille eleştirildi.

    noimage

    Real Madrid'in 3-0 kazandığı maçta Ronaldo, Roberto Carlos ve Robinho yere sırt üstü yatarak ayaklarını ve ellerini havada sallayıp hamamböceği olarak adlandırılan dans yapmışlardı.


    Alaves Kulübü Başkanı Dimitri Piterman, maç sonrası Brezilyalı futbolculara "Palyaçolar" diye hitap ederken, "Bu üç ufaklık, itibarlarına uygun bir şekilde davranmayı öğrenmeliler" açıklamasında bulundu.

    İspanya'da bir radyoya konuşan Ronaldo ise, "palyaço" sözüne karşılık olarak Piterman'ı kastederek "Bir dergiye çıplak poz veren biri bize bunu söyleyemez" dedi.

    Hiç kimseyi incitmek gibi bir düşüncelerinin asla olmadığını vurgulayan Brezilyalı futbolcu, "Hamamböceği yapar mıyız yapamaz mıyız diye sadece bir gazeteci ve David Espinar (Ronaldo'nun basın sorumlusu) ile iddiaya girmiştik. Şimdi onlar kadın kıyafetinde restauranta gitmek zorundalar" şeklinde konuştu.
#27.09.2005 23:20 0 0 0
  • Sao Paulo'da tarihi Interlagos yada bugünkü adıyla Carlos Pace GP'sinde Montoya birinci oldu, ancak kupayı kaldırmak için 3. olması yeterli olacak olan Fernando Alonso bunu başararak Formula 1 2005 Dünya şampiyonluğunu elde etti ve tarihe geçti !..

    noimage

    29 Temmuz 1981'de İspanya'nın Oviedo şehrinde doğan ve 8 yaşında katıldığı karting yarışları ile motorsporları kariyerine başlayan Fernando Alonso Formula 1 tarihindeki en genç Dünya şampiyonu oldu !..

    5'i üst üste toplam 7 Dünya şampiyonluğu bulunan Michael Schumacher ve Ferrari'nin tahtı da yıllar sonra 2005'de Renault ve Alonso tarafından ele geçirildi !..

    Brezilya'da Montoya takım arkadaşı Raikkonen'in kazanmasına izin verebilir ve Finli pilotun şampiyonluk umutlarını koruyabilirdi ama Alonso'ya sadece 6 puan yeterliydi !.. Alonso'nun 6 puan alabilmesi unvanında Schumacher'den İspanyol pilota geçeceği anlamını taşıyordu !.. Ve bu da oldu !.. Brezilya'da 3. olarak 6 puan alan Alonso bu sayede tam 5 yıl boyunca her gece yatağına şampiyon unvanıyla yatan Michael Schumacher'in artık sadece Ferrari pilotu olarak yatacak olmasına sebep oldu !.. Alonso bu arada İspanya'nın ilk Formula 1 Dünya şampiyonu oldu !..

    Sao Paulo'da havanın 22 pistin 24 derece olduğu yarışa pole pozisyonunda başlayan ve McLaren'den daha az yakıt alan Alonso pit stopun ardından bir ara 4.sıraya düşmesine rağmen Schumacher'in de pite girmesiyle birlikte 3.sıraya yeniden yerleşti ve bu konumunu korudu !.. Interlagos'ta en hızlı tur zamanına ise 2. olan Raikkonen 1:12.268 ile imza attı !..

    Brezilya'da Interlagos'tan McLaren'in fazla üzülmeden ayrılmasını sağlayan detay ise markalar şampiyonasında Renault'un 2 puan önüne geçmeleri ve takımın 5 yılı geçen zaman diliminde Montoya ve Raikkonen ikilisiyle duble yapmasıydı !..




    BREZİLYA GP RESMİ SONUÇLARI:



    1. Juan Pablo Montoya, McLaren, 1.29:20.574
    2. Kimi Raikkonen, McLaren, +2.527 sn
    3. Fernando Alonso, Renault, +24.840 sn (ŞAMPİYON)
    4. Michael Schumacher, Ferrari, + 35.668 sn
    5. Giancarlo Fisichella, Renault, + 40.218 sn
    6. Rubens Barrichello, Ferrari, + 69.173 sn
    7. Jenson Button, BAR, + 1 tur
    8. Ralf Schumacher, Toyota, + 1 tur
    9. Christian Klien, Red Bull, + 1tur
    10.Takuma Sato, BAR, 1tur
    11.Felipe Massa, Sauber, + 1 tur
    12.Jacques Villeneuve, Sauber, + 1 tur
    13.Jarno Trulli, Toyota, + 2 tur
    14.Christijan Albers, Minardi, + 2 tur
    15.Narain Karthikeyan, Jordan, + 3 tur
    Tiago Monteiro, Jordan (tamamlayamadı)
    Mark Webber, Williams (tamamlayamadı)
    Robert Doornbos, Minardi (tamamlayamadı)

    Antonio Pizzonia, Williams (tamamlayamadı)

    David Coulthard, Red Bull (tamamlayamadı)


    Takımlarda ise McLaren 1 ve 2. sırayı alarak topam 18 puanla Brezilya'da 10 puan alan Reanult'un toplamda 2 puan önüne geçmeyi başardı ve takımlar kategorisindeki şampiyonluk yarışı sezonun son iki GP'sine Uzak Doğu'ya taşındı !..


    TAKIMLAR PUAN SIRALAMSI:



    1 McLaren-Mercedes 164

    2 Renault 162

    3 Ferrari 98

    4 Toyota 81

    5 Williams-BMW 59

    6 BAR-Honda 33

    7 Red Bull Racing 27

    8 Sauber-Petronas 17

    9 Jordan-Toyota 12

    10 Minardi-Cosworth 7

    Alonsonun 2005 karnesi:



    Belçika 2005 1 saat 30' 29'' 689 - 8 puan

    İtalya 2005 1 saat 14' 31'' 138 - 8 puan

    Türkiye 2005 1 saat 24' 53'' 063 - 8 puan

    Macaristan 2005 1 saat 38' 15'' 467 - 0 puan

    Almanya 2005 1 saat 26' 28'' 599 - 10 puan

    İngiltere 2005 1 saat 24' 32'' 327 - 8 puan

    Fransa 2005 1 saat 31' 22'' 233 - 10 puan

    ABD 2005 Tamamlayamadı - 0 puan

    Kanada 2005 48' 30'' 283 - 0 puan

    Avrupa 2005 1 saat 31' 46'' 648 - 10 puan

    Monaco 2005 1 saat 45' 52'' 043 - 5 puan

    İspanya 2005 1 saat 27' 44'' 482 - 8 puan

    San Marino 2005 1 saat 27' 41'' 921- 10 puan

    Bahreyn 2005 1 saat 29' 18'' 531 - 10 puan

    Malezya 2005 1 saat 31' 33'' 736 - 10 puan

    Avustralya 2005 1 saat 24' 24'' 048 - 6 puan
#27.09.2005 23:13 0 0 0
#27.09.2005 21:42 0 0 0
  • Evet çok haklısın hala bu ilaçları kullanan bizim yaşlarımız gençler var. Onlara acımamak elde değil. Ama düşündürücü olan bu gençleri bu hale getiren sebepler. Duyarsız aileler, sevgi yok, saygı yok en önemlisi eğitim yok.

    Asıl önemli olan da İslam sevgisi yok. Allah inancı olan bu duruma kendini düşürmez zannımca
#27.09.2005 21:36 0 0 0
  • Abdalwahid kardeşim yüreğine sağlık. Allah korkusuyla ağlayabilmek ne güzel olsa gerek...Her anımızda onu hissetmek ve hissettiğimizde gözlerimizden gözyaşı dökmek.. İnşallah Mevla'm bize bunu nasip eder.
#27.09.2005 16:57 0 0 0
  • Bu yürekler ki dualara muhtaç, ellerimizi semaya doğru kaldırmaktan hiçbir zaman vazgeçmeleylim. Duanın faziletini anlayabilen kullarından olmayı Yüce Mevla'm bize nasip eder inşallah.

    Kardeşim yüreğine sağlık.
#27.09.2005 09:18 1 0 0
#27.09.2005 01:26 0 0 0
#27.09.2005 01:02 0 0 0
  • ABD'deki Türk doktor Kutluk Oktay'ın karın bölgesinde cilt altına yerleştirdiği yumurtalık dokusu sayesinde dünyada ilk kez kendiliğinden gebe kalan kanser hastası, 4 kilo ağırlığındaki kız bebeğini dünyaya getirdi.

    İlk kez 1999 yılında uygulamaya başladığı teknikle kanser hastalarının görecekleri ağır tedavi öncesinde dondurduğu yumurtalık dokularını, daha sonra naklederek, menopozun ardından annelik yolunu açan ABD'deki Türk doktor Kutluk Oktay'ın girişimleri sonucu, "mucize bebek" olarak adlandırılan Sienna Ann Dauer, dünyaya geldi.

    2002 yılında Hodgkin Lenfoma tanısı konulan Ann Dauer, kemik iliği nakli için ağır bir kemoterapi tedavisi göreceğinin, bunun da annelik şansını yok edeceğinin bildirilmesi üzerine Amerikan Cornell Üniversitesi Üreme ve Kısırlık Merkezi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Kutluk Oktay'a başvurdu. Bu dönemde Ann Dauer'den alınan yumurtalık dokusu dondurulurken, kemik iliği nakli için kemoterapiye başlandı.

    Prof. Dr. Kutluk Oktay, ilik nakli gerçekleştirilen Ann Dauer'in 2.5 yıl süreyle menopozda kaldığını bildirdi. Hastanın tedavinin ardından 2004 yılında kendisine başvurması sonucunda dondurulan dokunun karın deri altına yerleştirildiğini belirten Prof. Dr. Oktay, bundan sonra ilginç gelişmelerin yaşandığını söyledi. Prof. Dr. Oktay, mekanizması henüz tam anlaşılamayan şekilde Ann Dauer'in bu işlem sonrasındaki 2.5 ay içerisinde normal yollarla gebe kaldığını, ancak bunun düşükle sonuçlandığını bildirdi. Kürtaj işleminin ardından gördüğü ilk adet sonrasında hastanın tekrar normal yollarla hamile kaldığını kaydeden Prof. Dr. Oktay, dünyada ilk kez yaşanan bu gebelik sonucu bebeğin dün hayata gözlerini açtığını söyledi.

    Prof. Dr. Oktay, "Bu olay, dünyada ilk kez meydana geliyor. Bu, cilt altına konulan yumurtalık dokusuyla ilk kez oluşan gebelik. Aynı zamanda diğer bir farklı yönü de, gebeliğin normal yollarla meydana gelmesi" dedi. Prof. Dr. Oktay, cilt altına yerleştirilen dokunun, öbür yumurtalığın canlanmasını sağlayabileceğini ifade etti.

    4 kilo 100 gram ağırlığında, 50 santimetre boyunda dünyaya gelen "Mucize bebek" Sienna Ann Dauer'in sağlık durumunun iyi olduğu bildirildi.
#26.09.2005 20:46 1 0 0
  • Grip ve soğuk algınlığından korunmak için istirahat, ortamın havalandırılması ve nemlendirilmesi, bol sıvı ile karbonhidrattan zengin besin alınması önerildi.

    Beşiktaş Belediyesi ile Türkiye Solunum Hastalıkları Araştırma Derneği'nce (TÜSAD), Ortaköy Kültür Merkezi Afife Jale Sahnesi'nde düzenlenen halk toplantısında konuşan İstanbul Üniversitesi (İÜ) Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Bülent Tutluoğlu, gribin yüksek ateş, kuru öksürük, şiddetli kas ve eklem, boğaz ve baş ağrısı ile seyreden bulaşıcı bir hastalık olduğunu söyledi.

    Doç. Dr. Bülent Tutluoğlu, gribin en az 3 ile 5 gün süreyle kişiyi yatağa bağladığını, bronşit, sinüzit ve zatürree gibi hastalıklara da yol açabildiğini kaydetti.

    Soğuk algınlığı ve gribin, birbirinden farklı olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Tutluoğlu, soğuk algınlığında genellikle burun tıkanıklığı, hapşırma ve boğaz ağrısı yaşandığını ifade etti. Doç. Dr. Tutluoğlu, "Hastalıktan korunmak için istirahat, ortamın havalandırılması ve nemlendirilmesi, bol sıvı ile karbonhidrattan zengin besin alınması gerekir" diye konuştu.

    Türkiye ve dünyada 2005-2006'da, "pandemi" olarak adlandırılan kıtalararası grip salgınının beklendiğini de dile getiren Doç. Dr. Tutluoğlu, grip aşısının hastalığı önlemede etkili olduğunu sözlerine ekledi.
#26.09.2005 20:44 1 0 0
  • Sinir sistemini baskı altında tutup adeta etkisiz hale getiren uyuşturucu hap Ecstasy, aşırı terleyerek fazla sıvı kaybeden kullanıcıya su ihtiyacını hissettirmiyor, böylece vücudun tehlikeli boyutta kurumasına yol açıyor.

    Vücudun tehlikeli boyutta kurumasına yol açan Ecstasy, vücut ısısının 42 dereceye kadar yükselmesine, beyin ve kalp kası hücrelerinin de yanarak ölmesine neden oluyor.

    Konya Emniyet Müdürlüğü'nden edinilen bilgiye göre, cinsel gücü artırdığı iddiasıyla satılan Ecstasy hapın, ölüme kadar götüren son derece tehlikeli etkileri bulunuyor. İçerdiği amfetamin maddesi ve türevleri nedeniyle bağımlılık yapan hap, alındıktan 30 dakika sonra vücutta etkisini göstermeye başlıyor ve 90 dakika sonra da etkide zirveye ulaşıp, yaklaşık 3 saat bu seviyede kalıyor.

    Ecstasy, bu süre içinde kişiyi aşırı enerjik yapıyor ve vücutta su kaybına yol açıyor. Sıvı kaybını artırırken merkezi sinir sistemini baskı altında tutması yüzünden su ve yemek ihtiyacını hissettirmeyen uyuşturucu hap, böylece vücudun, kaybolan suyun yerine alınamaması nedeniyle kurumasına neden oluyor.

    Kalp atışını ve nabızı artıran Ecstasy, bazen vücut sıcaklığının 42 dereceye kadar çıkmasına yol açabiliyor. Bu durumda hassas olan beyin ve kalp kası hücrelerini yakarak öldüren ya da telafisi güç hasarlar bırakan Ecstasy, kişiyi susuzluk ve açlıktan kurutarak öldürebiliyor.

    Savunma mekanizmasını etkileyen, uyku ihtiyacını azaltan Ecstasy, karar verme yeteneğinin kaybolmasına ve kişinin davranışlarını kontrol edememesine neden oluyor.

    Hap kişinin, dişlerin kilitlenmesi ve göz bebeklerinin açılmasına yol açtığı için ışıktan rahatsızlık duymasına neden oluyor. Bu yüzden Ecstasy kullananlar kapalı ortamlarda bile güneş gözlüğü takıyor.

    Depresyona yol açan, kas ağrılarını bloke eden hap, intihar eğilimini, endişe ve paniği yüzde 90 oranında artırıyor, tansiyonu yükseltiyor ve hücrelerde ciddi tahribata neden oluyor.

    CİNSEL GÜCÜ ARTIRMIYOR

    Konya Emniyet Müdürlüğü yetilileri, birçok kişinin hapı cinsel gücü artırdığı gerekçesiyle kullandığını ancak böyle bir fonksiyonunun bulunmadığını söyledi. Hapın vücudun yaklaşık 5 günlük öz enerjisini kısa sürede birden kullanmasını sağladığını belirten yetkililer, "Bu durumda zaten 3 saatlik zirve düzeydeki etki sonunda kişide aşırı bitkinlik ortaya çıkıyor" dedi.

    Bu hapın diğerlerine göre bazı farklı yönlerinin bulunduğunu ifadeeden yetkililer, şunları kaydetti:

    "Normal haplar sade olur, üzerinde herhangi bir işaret, yazı ya da amblem bulunmaz. Ancak bu hapların üzerinde çeşitli amblem, resim ve logolar bulunuyor. Bu amblem ve logolar bir bakıma kaliteyi de gösteriyor. Alıcılar hapı üzerindeki resme göre istiyor. Aileler, bu şekilde üzerinde resimler bulunan hap gördüklerinde harekete geçmelidir. Çünkü satıcılar genç yaştakileri hedef alıyor."

    Yetkililer, hapın alkolle alınması durumunda kesinlikle öldürücü olacağını sözlerine eklediler.
#26.09.2005 20:42 1 0 0
  • Konu: FAL AÇMAK
    Usta Allah Razı olsun. Dediğin gibi bu işi o kadar abarttılar ki ne yapacaklarını şaşırdılar. Şu 10 kişiye gönderme meselesi o kadar komik ki. Millete nasıl yalan söylüyor bilemiyorun. Göndermezsen başına kötü şeyler gelecek gibi saçma sapan tehditlere bile maruz kalan insanlarla karşılaştım. Şimdi ise internet ortamında kendini bilmez birkaç kişi saçma sapan mailler atarak insanların dini düşüncelerini sömürmeye başladılar. Geçenlerde bana gelen bir mailde yok şu evliyamız şöyle yapmış, şunu yaşamış eğer siz de bunları yaşamak istemiyorsanız Allah Rızası için bu maili 20 kişiye yollayın..

    Bu ne saçmalıktır be gafiller. İslam bu mudur? Bunu mu emrediyor size? Allah her şeyi görüyor, her şeyi biliyor. Gerekene cevabı elbet verecektir.

    Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve doğrularla beraber olun..
#26.09.2005 19:06 0 0 0
  • MÜFTÎ, MÜFTÜ

    Fıkıhla ilgili meselelerin şeriatteki hükümlerini beyan ve açıklamaya memur olan kimse; genç ve güçlü olan, "fetva" kökünden "if'al" babında ismi fail.

    Fetva verme, ictihada göre daha özel bir anlam taşır. Çünkü ictihad; İslâm müctehidlerinin usulüne uygun olarak fer'î meselelere âit şer'î hükümleri, Kur'an ve Sünnet delillerinden çıkarmaları ve bunun için tam gayret göstermeleri demektir. Kendisine hüküm sorulsun veya sorulmasın sonuç değişmez. Nitekim Ebû Hanîfe, derslerinde birçok fer'î meseleleri bu şekilde açıklamıştır. Fetvâ ise; fıkha dair herhangi bir meselenin hükmü sorulduğu zaman buna verilen bir cevaptır. Gerçek fetva ictihad şartlarıyla birlikte diğer şartları da kendinde bulunduran müctehid tarafından verilir. Gerçek müftî, müctehid demektir. Ancak bir müfti fer'i meseleleri doğrudan doğruya kitap ve sünnetten çıkarabilme ehliyetine sahip değilse mecazen müftî sayılır. Çünkü o, gerçek müctehid ve müftilerin söz ve fetvalarını nakleden, kitaplardan cevap olarak çıkarıp tebliğ eden kimsedir (İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtar, İstanbul 1984, I, 69; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, Kitabu'l-Kazâ, V, 457 vd.).

    Kur'an-ı Kerim, çeşitli sosyal ihtiyaçları karşılamak, problemleri çözmek ve Rasûlüllah (s.a.s)'a sorulan bazı sorulara cevap vermek üzere indiği için fetva ile ilgili bazı âyetler onda yer almıştır. Şu âyetlerde soru ve verilen cevabı görmek mümkündür: "Kadınlar hakkında senden fetvâ isterler. De ki: O kadınlar hakkında size fetvayı Allah veriyor. Yazılan haklarını vermediğiniz ve kendileriyle evlenmek istediğiniz yetim kadınların, zayıf düşürülen çocukların hakkındaki ve yetimlere adaletli davranmanız hususundaki hükümleri Kur'an'da size okunan âyetler açıklar. Ne hayır işlerseniz, şüphesiz ki, Allah onu bilir" (en-Nisâ, 4/127). Diğeri "kelâle" terimini açıklayan âyettir: "Ey Peygamber! senden fetvâ isterler. De ki: "Size usul ve fürû bırakmadan ölen kimse hakkında Allah fetvâ verir. Eğer bir kimse ölür ve onun çocuğu bulunmaz da sadece bir kız kardeşi bulunursa, bıraktığı mirasın yarısı onundur. Ölen kız kardeş ise ve çocuğu da yoksa erkek kardeşi terekenin hepsini alır. Eğer varis iki kızkardeş ise, terekenin üçte ikisini alırlar. Eğer kardeşler erkek ve kadın olmak üzere ikiden çok iseler, bir erkeğin payı iki kadının payı kadardır. Allah size sapıklığa düşmemeniz için bunları açıklar. Allah, herşeyi çok iyi bilendir" (en-Nisâ, 4/176).

    Fetva istemek şu âyette, "rüya tabiri istemek" anlamındadır: "Tabirini istediğiniz rüyalar kesinlikle böyledir..." (Yûsuf 12/41). Yine sormak anlamında şöyle buyurulur: "Ey Muhammed, onlara sor: Kendilerini yaratmak mı daha zor, yoksa diğer bütün yaratıklarımızı mı? Biz onları nihayet yapışkan çamurdan yarattık" (es-Sâffât, 37/11; bk. Yûsuf, 12/43, 46; el-Kehf, 18/22, es-Sâffât, 37/149).

    İctihad yapabilecek durumdaki gerçek müftü fetvasında yanılsa bile ecir alır. Allah Rasulü şöyle buyurmuştur: "Hâkim hükmettiği zaman ictihad eder ve isabet ederse iki ecir alır; eğer ictihadında yanılırsa bir ecir alır" (Buhârî, İ'tisâm, 20, 21; Müslim, Akdiye,15; Ebû Dâvud, Akdiye, 2; Nesaî, Ahkâm, 2, Kudât, 3). Yine Allah elçisi ilimsiz fetvâ verenlerin Allah nezdinde insanların en kötüsü olduğunu (Dârimî, Mukaddime,17) ve insanların fetva sormak için bir takım cahil kimseleri lider yaptıklarını onların da kendilerine ilimsiz fetva verdiklerini bildirir (Buharî, İlm, 34; Müslim, İlm, 13; Tirmizi, İlm, 5; İbn Mâce, Mukaddime, 8; Dârimî, Mukaddime, 26).

    İslâm'ın ilk zamanlarında icrâ, kaza ve iftâ işi tek kişide toplanmıştı. Hz. Peygamber hem dinî lider, hem hükümlerin uygulayıcısı olan bir devlet başkanı ve hem de her konuda kendisine başvurulan iftânın başıdır. O'nun Yemen'e vâli olarak atadığı Muaz b. Cebel'in durumu da öyledir. Hem vâlî, hem kâdî ve hem de fetva makamını işgal eden bir müftidir. Yöresindeki karşılaşılacak problemleri kitap ve sünnet'e göre çözümlemek, eğer bu iki ana kaynakta çözüm bulamazsa, ictihadıyla konuyu çözüme kavuşturmak için Rasûlüllah'ın kendisine yetki verdiği bilinmektedir.

    Ancak Hulefa-i Râşidin döneminden itibaren iftâ ve kaza işleri özel uzmanlık gerektiren alanlar olması sebebiyle birbirinden ayrılmaya başlamış; devletin görevlendirdiği kadı ile ilimle uğraşan müctehid ya da müftiler ayrı birer sınıfı oluşturmuşlardır. Ebû Hanife, ne Emevîler ve ne de Abbasîler döneminde "kâdıyu'l-kudât (baş kadı)" teklifini kabul etmeyip, serbest ilim ve ictihadla meşgul olmayı, tercih etmiş fakat öğrencisi İmam Ebû Yusuf'un böyle bir göreve atanmasına da karşı çıkmamıştır.

    Müftinin fetvâ olayını iyi bilmesi, içinde yaşadığı toplumu ve fetvâ isteyenin durumunu incelemesi, fetvanın sonuçlarını takdir edebilmesi gerekir. Allah'ın haram kıldığı şeyleri bazı kimselere mübah kılmak için Allah'ın dinini âlet etmemelidir. İslâm bilginleri müftilik için ağır şartlar koymuşlardır. Ahmed b. Hanbel bir müftinin şu beş şarta sahip olması gerektiğini söyler.

    1) İyi niyet sahibi olmak. İyi niyetli hareket etmeyenin sözüne güvenilmez.

    2) İlim, hilim, vakar ve ciddiyet sahibi olmak.

    3) Kendinden ve bilgisinden emin olmak.

    4) Topluma kendi otoritesini kabul ettirmek.

    5) Toplumu ve insanları tanımak. Bu şartlardan anlaşılacağı gibi; müftinin fetvâ isteyenin psikolojik durumunu dikkate alması, toplum nazarında itibarlı, basiretli, verdiği fetva'nın sonucunu ve toplumda uyandıracağı etkiyi kavrayabilecek bir görüşe sahip olması gerekir (Ebû Zehra, İslam'da Fıkhî Mezhepler Tarihi, Terc. Abdülkadir Şener, İstanbul 1978,122, 123).

    eş-Şatıbî, müftinin fetva verirken izleyeceği metodu şöyle belirler: "Üstün bir dereceye ulaşmış olan müftî, insanları doğruluğa ve itidale sevkeden, topluma mûtedil yolu gösteren kimsedir. O, insanları güçlüğe düşürmez ve gevşekliğe de sürüklemez" (eş-Şâtıbî, el-Muvâfakât, Kahire, t.y., IV, 258). Burada, fetvâ verirken ifrat ve tefrîtten sakınmak gerektiği, şiddetle hareket etmek kadar, aşırı musamahalı davranmanın da İslâm'ın temelini sarsacağına işaret edilmiştir.

    Hanefilerin benimsediği bir tasnife göre, fıkıh bilginleri yedi tabakadır:

    1) Mutlak müctehidler. Büyük imamların içinde bulunduğu bu tabaka fakihleri kendi vazettikleri metotları kullanarak ana kaynaklardan fer'î hükümleri çıkarmışlardır.

    2) Mezhepte müctehidler. Ebû Yûsuf, İmam Muhammed gibi fakihlerin dahil bulunduğu bu tabaka mensupları genel metotlarda üstadlarına tabi olup, fürü'da bağımsız hareket edebilen müctehidlerdir.

    3) Meselede müctehidler. el-Hassâf (ö. 261/875), et-Tahâvî (ö. 321/933), Ebu'l-Hasen el-Kerhî (ö. 340/951), el-Halvânî (ö. 456/1064) ve es-Serahsî (ö. 500/1106) gibi fakihleri içine alan bu tabaka bilginleri usûl ve fürûda mezhep imamlarına muhâlefet etmezler. Ancak, mezhep imamlarının ictihadı bulunmayan meseleleri, yine onların metodunu kullanarak ictihadla çözüme kavuşturular.

    4) Tahric yapanlar. Ebû Bekr er-Râzî, el-Cassâs (ö. 370/980) bu gruba girer. İctihad ehliyetine sahip sayılmazlar. Müctehidlerden nakledilen görüşleri açıklayıp, ihtimalli meselelerde tercih ve tahrîc yaparlar.

    5) Tercih yapanlar. Ebû'l-Hasen el-Kudûrî (ö. 428/1037), Hidâye müellifi el-Merginânî (ö. 593/1197) bu tabakaya girer. Tercih; bir mezhepte aynı mesele ile ilgili birkaç görüşten birini diğerine tercih etmektir. Tercih edilen görüş için, "Bu daha uygundur"; "Bu, rivâyet bakımından daha sağlamdır"; "Bu, kıyasa daha uygundur" "Bu, toplumun maslahatına daha uygundur"... gibi ifadeler kullanılır.

    6) Temyiz yapanlar. Zayıf, sağlam, daha sağlam görüşleri, zâhir (açık, mevsûk) ve nâdir rivayetleri birbirinden ayıran taklitçiler tabakasıdır. el-Kenz'in müellifi en-Nesefi (ö. 710/1310), el-Muhtâr'ın ve şerhi el-İhtiyâr'ın müellifi el-Mevsılî (ö. 683/1284) ve el-Mecmâ'ın müellifi İbnü's-Saatî (ö. 694/1295) bu tabakaya girer.

    7) Tam taklitçiler. Yukarıdaki altı tabakaya girmeyen, kaynak eserlerde bulup gördüklerini kuru yaş demeden alan ve nakleden fakihlerdir (bk. İbn Kemal, Tabakâtü'l-Fukahâ ve'l-Müctehidîn, giriş bölümü; Taşköprizâde, Tabakâtü'l-Fukahâ, el-Mevsılı 1961, giriş bölümü; İbn Âbidîn, Ukûdu Resmi'l-Müftî, İstanbul 1325, I, 11-13).

    Hanefî alimler arasında, ilk üç tabakanın ictihadlarıyla fetva verilebileceği konusunda görüş birliği vardır (Emîrupâdişâh, Teysîru't-Tahrîr, Mısır 1351, IV, 248).

    Müftî ictihadda yüksek bir mevki sahibi değilse ve diğer şartları kendisinde bulunduruyorsa, deliller arasında tercih yaparak duruma en uygun olan fetvayı verebilir. Ancak bu takdirde onun şu üç şarta bağlı kalması gerekir.

    1) Delil bakımından zayıf görüşü tercih etmemelidir.

    2) Seçtiği görüş insanların yararına olmalı, onları ne şiddete ve ne de gevşekliğe sürüklememelidir.

    3) Tercih edilen görüş iyi niyete dayanmalıdır. Sırf yöneticileri memnun etmek, bazı dünyevî menfaatler sağlamayı düşünmek, insanların gönlünü hoş etmek, şöhret sahibi olmak vb. düşünce ve etkiler altında fetva vermek, toplumun bu yüce makama karşı olan güvenini sarsar. Böyle bir fasit niyetle hareket eden müfti kendisine de topluma da yazık etmiş olur.

    İbnü'l-Hümâm (ö. 861/1457) bu konuda şöyle der: "Usûl bilginlerinin görüşü şu noktada birleşmiştir: Müftî yalnızca müctehid olandır. Kendisi bu dereceye gelmediği halde diğer müctehidlerin sözlerini öğrenmiş olan, gerçek müftî değildir. Onun görevi, kendisine sorulduğu zaman müctehidin sözünü nakil yoluyla zikretmektir. Bu duruma göre, bu gün yaşayan müftîlerin fetvaları fetva olmayıp, soranın alıp amel etmesi için müftinin sözünü nakletmekten ibarettir. Bunun için de iki şey gereklidir. 1) Ya kendisinden, müctehide kadar uzanan bir senedi olacak. Yani raviler yoluyla fetvayı müctehide kadar dayandıracak. 2) Yahut da İmam Muhammed'in kitapları gibi bilinen ve elden ele dolaşan, mevsûkiyetin şüphe bulunmayan bir kitaptan alacaktır..."(İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, Kitabu'l-Kazâ, V, 457 vd.; Emîrupâdişâh, a.g.e., IV, 251; İbn Âbidin, Reddü'l-Muhtâr, İstanbul 1984, I, 69; bk. "İftâ" ve "Fetvâ" mad.).
#26.09.2005 02:42 0 0 0
  • FETVA

    Sorulan İslâmî bir soruya yetkili bir kimsenin verdiği cevap, bir meselenin hükmünü belirten veya zorlukla karşılaşılan bir olay hakkında güçlükleri çözmek için verilen kuvvetli cevap. Fetva veren kimseye müftî denir. İslâm hukuku metodolojisinde müftî, müctehid anlamında kullanılmıştır. Kendisi bizzat ictihad edecek durumda olmayan bir ilim sahibinin, diğer müctehidlerin söz ve fetvalarını alıp aktarmasından dolayı mecâz yoluyle müftî denir (ö. Nasuhi Bilmen, İstilâhât-ı Fıkhıyye Kamusu, I, 246). Fetva, ictihada göre daha özel bir anlam taşır. Çünkü ictihad herhangi bir soru sorulsun veya sorulmasın fıkhı hükümleri kaynaklarından çıkarmak anlamına gelirken, fetva gerçek veya muhayyel bir soruya verilen cevaptır. Gerçek fetva, ictihad şartları ile birlikte diğer şartları da taşıyan müctehid tarafından verilir.

    Bir kimse muhtaç olduğu İslâmî bilgileri ya kaynaklarından bizzat alır.

    Yahut bunu yapamıyorsa bilenlerden sorarak öğrenir. Kur'an-ı Kerîm de, "Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorunuz" (en-Nahl, 16/43) buyurulur. Ayet!erde fetva kökünden "yesteftûneke = sana soruyorlar" ve "yüftîkum = o size açıklıyor" gibi ifadeler kullanılmıştır .

    Bir ayet veya hadisi yorumlamak ve yeni çıkan bir problemi çözmek, bir

    - takım ön bilgileri ve özel yetenekleri gerektirdiği için bunu yapacak kişilerde bazı vasıfların bulunması öngörülmüştür. Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855) bir kimsenin müftî olabilmesi için kendisinde şu beş vasfin bulunması gerektiğini söyler:

    a) iyi niyet sahibi olmak ve yalnız Allah rızasını gözetmek. Çünkü kötü niyet, düşünceyi de kötüleştirir,

    b) İlim, hilim, vakar ve ciddiyet sahibi olmak,

    c) Kendisinden ve bilgisinden emin olmak,

    d) Halka kendi otoritesini kabul ettirmek,

    e) Fert ve toplum olarak insanları tanımak.

    Bu şartlardan da anlaşılacağı gibi müftînin fetva isteyenin psikolojik durumunu dikkate alması, halk nazarında itibar sahibi, basîretli vereceği fetvânın fert ve toplum üzerindeki etkisini kavrayacak bir görüşe sahip olması gerekmektedir (Muhammed Ebû Zehrâ, İslâm Hukuk Metodolojisi, Terc. Abdülkadir Şener, Ankara 1973, s.391 vd.).

    Fetva geleneği İslâm dininin doğuşu ile birlikte ortaya çıkmıştır. Sahâbe problemlerini bizzat Allah elçisine sorar, O da bu problemleri âyet veya kendi buyurduğu hadisle çözümlerdi. Fetva verme ve yargı (kaza) fonksiyonu Hz. Peygamberde toplanmıştı. O'nun vâli olarak Yemen'e gönderdiği Muâz b. Cebel (ö. 18/639) ve Mekke'ye gönderdiği Attâb b. Esîd . (ö. 13/634) o yörelerde fetva verme ve kendilerine gelen davaları hükme bağlama yetkisine sahiptiler (Ahmed b. Hanbel, V, 230, 236, 242; Tirmizî, Ahkâm, 3; İmam es-Şâfiî, el-Ümm, VII, s.273; es-Serahsı, el-Mebsût, XIV, s.36).

    Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali ve Ömer b. Abdülaziz gibi halifeler hem devlet başkanı, hem müftî ve hem de kadı itliler. Bu üç sıfat tek kişide toplanıyordu. Daha sonra devlet başkanlığı ile fetva ve kaza fonksiyonları birbirinden ayrılmıştır.

    Mezheplerin oluştuğu II. ve III.

    Hicrî yüzyılda, üzerlerinde genellikle devlet memurluğu gõrevi bulunmayan müctehidlerce İslâm hukuku tedvin edilmiş ve fıkıh kaynaklarına intikal etmiştir. Sahabe devrinde doğrudan âyet ve hadislere başvurulurken artık fıkıh kaynakları kanun yerini almaya başlamıştır. Ancak hukukî bir problemin hükmünü fıkıh kitaplarından çıkarmakta kimi zaman güçlük vardır. Bu nedenle daha önceden verilmiş hazır cevaplar (fetvalar) toplanarak fetva kitapları meydana getirilmiştir. Bunlar Kadîlerin elinde komprime hazır bilgiler olup, uygulamada kolaylık sağlamıştır. Osmanlılar devrinde tertip ve tedvin edilen fetva kitapları sayısının yüzleri astığı düşünülürse, İslâm hukuk doktrininin ne kadar işlendiği ve komprime bilgilerin çokluğu ortaya çıkar (Kâtip Çelebi, Keşfüz-zunûn, fetva kitabı niteliğindeki eserler; Bursalı Mehmet Tahir, Osmanlı Müellifleri, İstanbul 1333/1915, II, s.61 -64).

    Fetva ile meşgul olmak çok önemli bir iştir. Çünkü müftî, helâl, haram, sıhhat, fesat ve benzeri hükümleri İslâm adına açıklamış olur. Bu konuda gerekli araştırmayı yapmadan, kendi hevasına uyarak fetva vermek sorumluluğu gerektirir. Hele fetva, kul hakları ile ilgili ise daha dikkatli olmak gerekir. İctihad ve fevta vazifeleri büyük bir ilim ve ihtisas işidir. Ayet ve hadislerin manalarını sathi bir şekilde anlayabilen, hâfızalarında sınırlı birkaç hadis bulunan kimselerin bir müctehide tabi olmayıp da şer'î delillerden hüküm çıkarmaya kalkışmaları ve kendi namlarına fetva vermeleri caiz olmaz (ö. Nasuhi Bilmen, Hukûkî İslâmiyye ve İstilâhât-ı Fıkhıyye Kamusu, I, 250).

    Müftî, ictihad yapabilecek ve delillerin kuvvetli olanını seçebilecek durumda ise, mezheplerin görüşleri arasından tercih yapabilir. Ancak bunu yaparken üç şarta bağlı kalması gerekir: Delil bakımından zayıf olan görüşü seçmemelidir. Tercih ettiği görüş insanların yararına olmalı ve onları ne şiddete ve ne de gevşekliğe sevketmemelidir. Bu görüş, iyi niyete dayanmalı, sırf insanları memnun etmek ve onların keyfi arzularını tatmin etmek için seçilmiş olmamalıdır (Ebû Zehrâ, a.g.e., s.392-393).

    İctihad yapabilen müftî bütün dikkat, iyi niyet ve gayretini sarfettikten sonra, verdiği fetvada isabet etse de yanılsa da sevap kazanır. Hadiste şöyle buyurulur: "Hâkim ictihad yaparak hükmedip, bunda isabet ederse, onun için iki mükâfat vardır. İctihadla hükmedip de yanılırsa, onun için bir mükâfat vardır" (Buhâri, el-İ'tisâm, 21; Müslim, el-Akdiye, 15; Ahmed b. Hanbel, III, 187).

    Fetva kitaplarından bazıları:

    a) Hindiyye: "el-Fetâvâ'l-Hindiyye ve el-Alemgîriyye" ismini taşıyan bu meşhur fetva kitabı, Sultan Muhammed Evrengzîb Bahâdır Âlemgîr (ö. 1 1 18/1706)'in emriyle, Hindistan âlimlerinden bir kurul tarafından te'lif edilmiştir. Hanefi mezhebine ait, arapça olup, hükümleri delillerini kapsamına almaz. Meseleler fıkıh bablarına göre düzenlenmiştir. Eser birkaç defa basılmıştır (Bulak, I-VI, 1310/1892, el-Meymeniye, 1323/1905).

    b) Hâniyye: Ferganalı Fahruddin Hasan b. Mansûr (ö. 592/1196) tarafından te'lif edilmiştir. Hanefi mezhebi'ne göre verilen fetvalardan ibarettir. Çok yaygın olan ve sık sık meydana gelen meseleleri kapsamına alır. Hindiyye'nin kenarında basılmıştır.

    c) Bezzâziyye: Harezmli Muhammed b. Muhammed el-Kerderî (ö. 827/1424) tarafından te'lif edilmiş olup, el-Câmiu'l-Vecız adiyle yine Fetevây-ı Hindiyye'nin kenarında basılmıştır.

    d) Hulâsatü'l-Ecvibe: Çeşmizâde Muhammed Hâlis (ö. 1298/1881) tarafından on beş yıllık bir çalışma sonucu tertip edilmiş olup, bazı rumuzlar kullanılarak Feyziyye, İbn Nüceym, Abdurrahım, Behce, Ali Efendi ve Netice adlarını taşıyan altı fetvâ kitaplarının fetvalarını bir araya getirmiştir. "Cevapların özeti" anlamına gelen bu eser iki cilt hâlinde basılmıştır.

    e) Mahmud Şeltut, el-Fetâvâ: Muâsir Ezher âlimlerinden Mahmud Şeltut tarafından te'lif edilen bu eser, tek cilt olup, bazı çağdaş problemlere verilen fetvaları kapsamına almaktadır.
#26.09.2005 02:40 0 0 0
  • MUKİLLÛN

    Binden az hadis rivayet eden sahabîler.

    Sahabe, Hadis ve Sünnet bilgisi yönünden farklı olduğu gibi, kendilerinden rivayet edilen hadislerin azlığı ve çokluğu bakımından da aralarında fark vardır. Daha sonraki asırlarda, takriben beş ve altıncı asırlarda Sahabilerden nakledilen hadislerin yekünü tesbit edilmeye çalışılmış, rivayetleri binden çok olanlara "Müksirûn*"; rivayeti binden az olanlara da

    "Mükillûn" (az rivayet edenler) denilmiştir. Fakat böyle bir tasnif ve tesbit, sahabenin hadis bilgisini tam olarak yansıtmada kesin bir ölçü değildir. Toplam sayıları tahminen yüz binin üzerinde olan sahabeden ancak bin - binbeşyüz kadarından hadis rivayet edilmiştir. Hadis rivayeti Hz. Peygamber (s.a.s)'in vefatından sonra başladığı, zamanla arttığı ve her sahabinin, çok çetin bir iş olan sağlam bir hadis bilgisi, kuvvetli bir hafıza, bilinen hadisleri ifade, güç ve yeteneği... gibi rivayet şartlarını taşıyamaması, bazılarının Rasûlullah (s.a.s)'ı bir-iki defa görüp memleketlerine dönmüş olması, bazılarının O'ndan (s.a.s) önce vefat etmiş bulunması gibi sebeplerle, hadis rivayet edenlerin toplam sayısı bin civarında kalmıştır.

    Bu sahabilerin yedisinden rivayet edilen hadisler binin üzerinde, bunların dışında kalanlardan rivayet edilenler ise, binin altındadır. Mukillûndan olan dokuz yüz civarındaki sahabiden rivayet edilen hadis, kişi başına 25 veya daha az sayıdadır. Mukillûnden savılan bazı sahabiler ve rivayet ettikleri hadis sayıları şöyledir: Abdullah İbn Mesud: Sekizyüz kırk sekiz hadis; Abdullah b. Amr, yediyüz hadis; Hz. Ömer ve Hz. Ali, beşyüzer hadis; Ümmü Seleme, üçyüz yetmiş sekiz hadis; Hz. Osman, yüz kırkaltı hadis; Hz. Ebu Bekir, yüzkırk iki hadis...

    Rasûlullah (s.a.s) ile çok daha uıun süre sohbet ve beraberliği olan pek çok Sahabe, hatta Sahabenin en ileri gelenleri; Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali başta olmak üzere, Cennet'le müjdelenmiş on sahabi Abdullah İbn Mesud, Abdullah İbn Amr, Hz. Aişe dışındaki zevcât-ı tâhirat... vb. mukillûn arasında sayılmaktadır. Sünnet bilgisi hayli zengin olan bu sahabilerden daha fazla hadis rivayet edilememesinin sebepleri şunlar olabilir: Yanlış veya hatalı rivayet ederek Rasûlullah (s.a.s)'a iftira etme durumuna düşebilirim endişesiyle pek çok sahabi, kesin olarak bilmedikleri hadisleri rivayet etmemişler veya ancak çok mecbur olduklarında ihtiyaç duyulan kadar rivayet etmişlerdir. Bazı sahabiler Hz. Peygamber (s.a.s) hayattayken veya O'ndan az bir zaman sonra vefat ettikleri için rivayetleri hiç olmamış (meselâ Hz. Hatice) veya az olmuştur. Rasûlullah (s.a.s)'dan sonra bazı Sahabiler devlet idaresi ve cihadla daha fazla ilgilendiği için rivayete fazla zaman ayıramamışlardır. Hz. Peygamber (s.a.s)'den sonra bazıları, Mekke, Medine... gibi ilim merkezlerinde kalırken, bazıları daha ücra yerlere yerleşmişler, böylece buralarda bulunan sahabilerden yapılan rivayetler azalmıştır. Ashab içinde en çok hadis rivayet eden Ebu Hüreyre'nin, kendisinden daha fazla hadis bildiğini ikrar ettiği tek sahabi olan Abdullah b. Amr, Mısır'a yerleştiği için kendisinden daha fazla rivayet edilememiştir. Her sahabinin hadisleri belleme ve rivayet etmede fıtrî kabiliyeti aynı değildi. Bu farklılık da rivayete etki etmiştir. Sahabeden rivayet edilen hadislerin hepsi güvenilir hadis kaynaklarına ulaşmamıştır (Ayrıca bk. Muksirûn maddesi).
#26.09.2005 02:39 0 0 0
  • MÜCTEHİD

    Ayet ve hadislere dayanarak hüküm çıkaran İslâm bilgini; İslâm hukukçusu; alim, fakîh.

    İctihad, sözlükte güç, takat ve çaba anlamına gelen "cehd" kökünden "iftial" vezninde olup, bir şeyi elde etmek için olanca gücünü harcamak demektir. Âyet ve hadislerden kıyas ve benzeri yollarla hüküm çıkarma anlamında mecazen kullanılır. Ayet ve hadislerden hüküm çıkarma gücüne sahip olan fakîh zata da "müctehid" denir (Zebîdî, Tâcû'l-Arûs, II, 329; Şâfiî, er-Risale, s. 477, el-Ümm, VII, 275). İctihad, ya şer'î delillerden hüküm çıkarma şeklinde olur, ya da çıkarılan bu hükümlerin toplum hayatına uygulanmasıyla ilgili bulunur.

    İslâm hukukunda şer'î hükümler kesin delillere yani açık ayet ve hadislere veya icmaa dayanıyorsa ictihada gerek kalmaz. Mecelle, bunu "Mevrid-i nas'da ictihada mesağ yoktur" prensibiyle ifade etmiştir (madde, 14). Ancak nassların sübûtu veya delaleti zannî olup, kesinlik ifade etmez veya âyet ve hadislerde çözümü bulunmayan meselelerle karşılaşılırsa, reyle (ictihad) hareket edileceği, bizzat Hz. Peygamber tarafından, Muâz b. Cebel'i Yemen'e vali olarak gönderirken açıklanmıştır. Hz. Muhammed, Muâz'a Yemen'de ne ile hükmedeceğini sormuş; Muaz, "Allah'ın Kitabı ile" cevabını vermiştir. Hz. Peygamber (s.a.s) "Allah'ın Kitabında bir hüküm bulamazsan?" buyurunca; "Rasulünün sünnetiyle" demiştir. "Onda da bulamazsan"sorusuna ise Muaz, "Reyimle ictihad ederim" cevabını vermiştir. Bunun üzerine Allah Rasulü şöyle buyurmuştur: "Rasulünün elçisini, Peygamberinin razı olduğu şekilde muvaffak kılan Allah'a hamd olsun" (Tirmizi, Ahkâm, 3; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 230, 236, 242; Şafii, el-Ümm, VII, 273). Arapça'yı iyi bildikleri ve Hz. Peygamberle beraberlik sayesinde Allah ve Rasûlünün maksadını çok iyi anladıkları için Sahabe neslinden müctehidlerin sayısı bir hayli çoktur. Ancak kendilerinden hüküm ve fetva nakledilen Sahabe müctehidi yüzotuz kadardır. Bunlardan yedi tanesi fetvaları birer kitab olacak kadar çoktur. Fukâhâ-Seb'a denen bu sahabiler şunlardır; Hz. Ömer, Ali, Aişe, Zeyd b. Sâbit, Abdullah b. Mes'ud, Abdullah b. Abbas ve Abdullah b. Ömer (İbnü'l-Kayyim, İ'lâmü'l-Muvakkıîn, thk. M. Muhyiddin Abdulhamid, Mısır 1955, I, 14 vd).

    Hz. Ömer, Ebû Musa el-Eşârî'ye gönderdiği mektupta onu kıyas ve ictihada teşvik etmiş yine aynı konuda Kâdî Şurayh'a (ö. 78/697) şöyle demiştir: "Kitâptan açıkça anlayabildiğinle hükmet. Eğer kitabın tamamını bilemezsen Rasulullah'ın hükmettiği ile hükmet. Bunun hepsini bilmezsen, doğru yolda olan alimlerin kazalarıyla hükmet. Bunların da hepsini bilemezsen, reyinle ictihad et, alim ve salih kişilerle de istişare et" (Şîrâzî, Tabakât, s: 7; İbnü'l-Kayyim, a.g.e., I, 204).

    Ayet ve hadislerden hüküm çıkarmak ve ictihad gerektiren konuları çözebilmek için bir takım şartlara ihtiyaç vardır. Bu esaslar fıkıh usulünün tedvini ile birlikte, ilk defa Müctehid imamlar devrinde tesbit edilmiştir. Bir müctehidde bulunması gereken özellikleri şöylece ifade edebiliriz:

    a) Arapçayı bilmek.

    Fıkıh usûlü bilginleri bu noktada ittifak etmişlerdir. Çünkü Kur'ân bu dille inmiş, Hz. Peygamberin sünneti de aynı dille ifade edilmiştir. İslâm şerîatında araştırma yapan kimsenin nasslardan hüküm çıkarma gücü, Arapçanın sır ve inceliklerini bilmesi oranındadır. Şâtıbî bu konuda şöyle der: "Arapçayı anlamakta mübtedî olan kimse, şerîatı anlamakta da mübtedîdir. Arâpçayı orta derecede anlayan kimse, şerîatı anlamakta da orta durumdadır. Bu, son dereceye ulaşmamıştır. Arapçada son dereceye ulaşan kimse, şerîatı anlamakta da son dereceye ulaşır. Dolayısıyla onun anlayışı şerîatte hüccet olur; tıpkı sahabîlerin ve Kur'ân'ı hakkıyla anlayan bilginlerin anlayışlarının huccet oluşu gibi... Bunların seviyesine ulaşmayan kimselerin şerîat konusundaki anlayışları kendi seviyeleri ölçüsünde eksiktir. Anlayışı eksik olan herkesin görüşü ise ne bir hüccet olur, ne de başkaları tarafından kabul edilir" (eş-Şâtibî, el-Muvâfakât, IV,114). Ancak maslahat veya mefsedet kabilinden bir manâ ve illete bağlı olan konularda Arapça bilmeyen de prensipleri kavrayıp uygulama alanını belirleyebilir. Kıyas ictihadlarının çoğu bu kabildendir (eş-Şâtıbî, a.g.e., IV, 162, 165).

    Müctehidin Arapça bilgisi genel olarak, Arapça'nın inceliklerini kapsamalıdır. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm, Arapçanın en beliğ ve en fasihini teşkil eder. Bu yüzden, ayetlerden hüküm çıkaracak kimse, Kur'ân'ın belâgat, fesahat ve sırlarını bilmelidir ki, bu sayede onun içine aldığı hükümleri kavrayabilecek duruma gelmiş olsun.

    b) Kur'ân İlmine sahip olmak

    Kur'ân, İslâm'ın direği, şer'î hükümlerin esasıdır. Kur'ân ilmi çok geniştir. Bunu tam olarak bilen Hz. Peygamberdir. Bu yüzden bilginler, müctehid için Kur'ân'da hüküm ifade eden beş yüz kadar âyetin inceliklerini, özelliklerini bilmek gerekir demişlerdir. Bu ayetlerin âmm-has*, mutlak* mukayyed*, nâsih-mensuh, Sünnetle ilgili durumlarını bilmek gerekir. Diğer yandan Kur'ân'ın geri kalan bütün âyetlerini de topluca (icmâlî olarak) bilmek gerekir. Çünkü Kur'ân bir bütün olup parçaları birbirinden ayrılmaz. Kur'ân'ın hüküm bildiren ayetlerini diğerlerinden ayırdetmek, şüphesiz bütün Kur'ân'ı bilmekle mümkün olabilir.

    Ebu Bekir el-Cassas (ö. 370/980) ile İbnü'l-Arabî (ö. 543/1148) gibi bilginler "Âhkâmü'l-Kur'ân"adlı eserlerinde hüküm âyetlerini açıklamaya çalışmışlardır. Ebû Abdillah el-Kurtubî (ö. 671 H.), "el-Câmi'li Ahkâmi'l-Kur'ân" ; es-Sâbûnî de, "Tefsîru Âyati'l-Ahkâm" adlı eserleriyle hüküm âyetlerinin tefsîrini yapmışlardır.

    c) Sünneti bilmek.

    Bu şart üzerinde de bilginlerin ittifakı vardır. İctihadın bölünebileceğini kabul etmeyenlere göre bir müctehidin teklifî hükümleri içine alan bütün hadisleri okuması, onların amaçlarını kavraması, onlarla ilgili özellikleri bilmesi gerekir. Yine onun, sünnetin nasih ve mensuhunu, âmm ve hass'ını, mutlak ve mukayyedini bilmesi gerektiği gibi; hüküm hadislerinin rivayet yollarını, senedlerini, hadis rivayetlerinin kuvvet derecelerini de bilmesi gerekir.

    Hadis rivayet edenlerin hal tercemeleri ile adâlet ve zabt bakımından durumları hakkında bir çok eserler yazılmıştır. Kütüb-i Sitte gibi sahih hadis mecmuaları meydana getirilmiş ve bunlar üzerine bir çok âlimler tarafından şerhler yazılmak suretiyle hadisler senetleri bakımından tasnif edilmiş ve İslâm hukukçularının bazı hadisler üzerindeki görüş ayrılıkları ortaya konulmuştur. Bu hadis çalışmaları müctehidin bunlara başvurarak hüküm çıkarmasını kolaylaştırmaktadır. Hükümlerle ilgili bütün hadislerin ezbere bilinmesi şart değildir. Ancak gerektiğinde yerlerinin, başvurma metodlarının ve hadis rivâyetlerinin bilinmesi yeterlidir (Ebû Zehra, Usulü'l-Fıkh, s., 382 vd).

    d) Üzerinde icma ve ihtilaf edilen konuları bilmek.

    Üzerinde icma (ittifak) meydana gelen konuları bilmek yanında Sahabe, Tabiî ve onlardan sonra gelen müctehidlerin ihtilâfa düştükleri konuları bilmek gerekir. Ancak bütün icmâ yerlerini ezberlemek şart değildir. Araştırma konusu yapılan mesele hakkında icmâ veya ihtilaf bulunup bulunmadığını bilmek yeterlidir. Medine ve Irak fıkhının metod ve farklarını bilme yanında; doğru olanla doğru olmayan, naslara yakın olanla uzak olan şeyler arasında karşılaştırma yapabilecek akıl, anlayış ve değerlendirme gücüne sahip olmak gerekir. Gerçekte Asr-ı saadette ve daha sonra yaşamış büyük hukukçuların görüşlerini incelemek, delil ve temayülleri bakımından onlar arasında karşılaştırmalar yapmak kişinin muhâkeme gücünü ve araştırma melekesini geliştirir.

    Müctehidlerin ittifak ve ihtilaf ettikleri meseleleri, ihtilaf sebeplerini açıklayan eserler meydana getirilmiştir. eş-Şirâzî'nin (ö. 476/1083) "el-Mühezzeb" adlı eseri ve Nevevî'nin buna yazdığı şerh, İbn Hazm'ın (ö. "456/1063) "el-Muhallâ" sı İbn Rüşd'ün (ö. 595/1199) "Bidâyetü'l-Müctehid" ve İbn Teymiyye'nin (ö. 728/1327) "el-Fetâvâ" adlı eserleri bunlar arasında zikredilebilir.

    e) Kıyas bilmek

    İctihad, bütün şekil ve metodlarıyla kıyası bilmeyi gerektirir. Hattâ imam Şâfiî'ye göre ictihad kıyastan ibarettir. Kıyasın metodunu bilmek; naslardan hüküm çıkarma esaslarını öğrenme ve ictihad yapılacak konuya en yakın olan nassı seçme imkânını sağlar. Kıyası bilmek şu üç şeyi bilmeyi gerektirir:

    1- Kıyasın dayanacağı asıl hükmü bilmek. Bu dayanağın ayet, hadis veya icma olması, bunlarla ilgili gerekli bilgilere sahip olunması da gereklidir.

    2- Kıyas kaide ve prensiplerini bilmek. Meselâ belirli ve özel bir durumu ifade ettiği sabit olan bir nas üzerine kıyas yapılamaz. Kendisine dayanılan asıl hükmün illetini tesbit ettikten sonra hükme bağlanacak yeni meselede (fer'î) de aynı illetin gerçekleşip gerçekleşmediğini araştırmak gerekir.

    3- Önceki müctehidlerin kıyas metodlarını bilmek. el-İsnevî (ö. 772/1370) "Kıyas bilmek bir ictihad kaidesi ve sayısız hükümlerin açıklanmasına götüren bir yoldur" der (el-İsnevî, Şerhu Minhâci'l-Usûl, III, 310 (İbn Emîr'in Takrîri kenarında) Mısır 1316; Şafii, a.g.e., s., 477).

    f) Hükümlerin amaçlarını bilmek İslâmî hükümlerin amaçları, belli bir nas'dan değil, bütün nasların toplamından anlaşılabilir. Bu hükümlerin asıl amacı insanlar için rahmet olmaktır. Ayette; "Biz, seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik" (el-Enbiyâ, 21/107) buyurulur. İslâm'da güçlük ve sıkıntının kaldırılması, zorluğun değil kolaylığın tercih edilmesi bu rahmetin bir sonucudur. Emredilen bazı güçlükler büyük zararları gidermek amacına yöneliktir. Cihadın farz kılınışı böyledir. Nitekim âyette şöyle buyurulur: "Allah, insanların bir kısmını diğer bir kısmıyla defetmeseydi manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah'ın adı çok anılan camiler yıkılıp giderdi. Şüphesiz Allah, kendisine yardım edenlere yardım eder. Gerçekten Allah, güçlü ve yücedir" (el-Hacc, 22/40).

    Maslahata göre fetva vermede, gerçek maslahatlarla (toplum yararı) nefsî ve şehevî arzulardan gelen bir vehimden ibaret olan maslahatları birbirinden ayırdetmek gerekir. Böylece mazarratı defetme, maslahatı celbetme, bütün insanlara faydalı olan şeyleri tercih etme, başka bir deyimle toplum yararını kişisel yararın üstünde tutma melekesi gelişir.

    g) Doğru bir anlayış ve iyi bir takdir gücüne sahip olmak.

    Müctehidin gerçek fikirleri yanlış olanlardan ayırdetme melekesine sahip olması gerekir. Bu da doğru bir anlayış ve keskin bir görüşe sahip olmakla gerçekleşebilir.

    h) İyi niyet ve sağlam bir itikad sahibi olmak.

    İslâm dinî, ancak kalbi iman ve ihlasla aydınlanmış olanların idrak edeceği bir dindir. İtikadı bozuk kimse bid'at ve nefsî arzularının peşine düşer; tarafsız bir gönülle naslara yönelemez. Kötü niyet düşünceyi de kötüleştirir. Bu yüzden büyük müctehidler fıkıhla şöhret yapmadan önce ihlâs ve takvâlarıyla meşhur olmuşlardır. İhlaslı kimse gerçeği nerede bulursa bulsun kabul eder, taassub göstermez. Büyük imamların hepsi; "Bizim görüşümüz doğrudur, yanlış da olabilir. Başkalarının görüşü yanlıştır, fakat doğru da olabilir" demişlerdir (Ebû Zehrâ, a.g.e., s. 388, 389; İslâm'da Fıkhî Mezhepler Tarihi, Trc. Abdulkadir Şener, Ankara 1968, 1969, s. 125, 126).

    İşte İslâm hukukçularının müctehidde bulunmasını gerekli gördükleri şartlar bunlardır. Bu şartları kendisinde toplayan müctehide "mutlak veya müstakil müctehid" denir.

    Fıkıh usulü bilginleri müctehidleri yedi tabakaya ayırırlar: 1) Şerîatte müctehidler. Ca'feru's-Sadık, Muhammed el-Bâkır, Ebû Hanîfe, İmam Şâfiî, Mâlik ve Ahmed b. Hanbel gibi. 2) Müntesip mutlak müctehidler. Ebû Yusuf, Muhammed, Züfer, el-. Müzenî, Abdurrahman b. Kasım gibi. 3) Mezhebte müctehidler. Tahâvî, Kerhî, Serahsî, İsfereyânî ve Şîrazî gibi. 4) Tercih yapan müctehidler. Bazı usulcüler önceki tabakayla bunu bir saymışlardır. 5) İstidlâl sahibi müctehidler. Bunlar; "Şu görüş rivâyet bakımından daha sağlam ve delilî yönünden daha kuvvetlidir" gibi açıklamalar yapmışlardır. 6) Hafızlar tabakası. Bunlar taklidçi olup, öncekilerin tercihlerini bilmede huccet sayılırlar. 7) Mukallidler tabakası. Bunlar, fıkıh kaynaklarını anlayabilir, fakat görüş ve rivayetler arasında tercih yapamazlar.

    Dayandığı Kitap, Sünnet, İcmâ delillerinden biri bilinmeksizin bir müctehidin sözünü alıp bununla amel etmeye "taklid"; deliline bakmak, öğrenmek ve ictihadına katılmak suretiyle bir müctehidin reyini benimsemeye ise "ittiba" denir. eş-Şevkânî'ye (ö. 1250/1832) göre sahabe, Tâbiûn ve Tebe-i tâbiîn içinde ictihad edecek dereceye ulaşamayanlar belirli bir müctehidi taklîd etmiyor; onlardan problemleriyle ilgili delilleri sorup öğrenerek bunlara ittiba ediyorlardı. Taklid bu nesillerden sonra ortaya çıkmıştır. Taklid yerine, ittiba ruh ve alışkanlığının geliştirilmesi gerekir. Bu durum, ilim adamlarını delilleri öğrenmeye zorlar, delillerin kuvvetli olanı ile zayıf olanım tartışma imkânı doğar. Bunun gerçekleşmesi için delillerin zikredildiği temel eserlere yönelmek, te'lif edilecek İslâm hukuku kitaplarında hükümlerin dayandığı delilleri de göstermek gereklidir. Bunun sonucunda araştırıcılar, vahiy, Sünnet ve icmâi ümmet üzerinde düşünme ve değerlendirme imkânı bulurlar.
#26.09.2005 02:24 0 0 0