Halaskar

Halaskar

Üye
19.11.2005
Uzman Çavuş
5.566
Hakkında

  • Almanya'nın güçlü ekiplerinden Bayer Leverkusen alınan kötü sonuçlardan sonra, Teknik Direktör Klaus Augenthaler ile yollarını ayırdı. Augenthaler'in yerine Almanya'nın efsane oyuncularından Rudi Völler getirildi.

    noimage

    Perşembe akşamı UEFA Kupası 1. Tur maçında Bulgaristan Şampiyon CSKA Sofya'ya 1-0 yenilen Alman ekibi, Bundesliga'ya da kötü bir başlangıç yapmıştı. 4 maçta sadece 4 puan toplayan Leverkusen'de, sezon basından beri Yönetim ile Teknik Direktör arasında sorunlar yaşanıyordu.

    Augenthaler kulübün hedefleri hakkında "Placente, Ponte, Bierofka ve Franca gibi oyuncuları satıp, sonra Şampiyonlar Liginden konuşmak yanlıştır" ifadesini kullanarak, bütün okları üzerine çekmişti. UEFA Kupasındaki Sofya maçını "son sansı" olarak değerlendiren Alman basınında, Augenthaler'in yollanacağı önceden de tahmin ediliyordu.

    2003'ten beri Kırmızı-Siyahlı ekipte görev yapan Augenthaler'in yerine Almanyanın efsane oyuncuları ve Milli Takımın eski Teknik Direktörü Rudi Völler getirildi. Völler birkaç aydır Leverkusen'de Futbol Şube Sorumlusu olarak görev yapıyordu.

    "Sadece geçici bir dönem için buradayım", açıklamasını yapan Völler, "zor durumda kulübüme yardımcı oldum" dedi. Alman basınında Völler'in geçici döneminden sonra ünlü Teknik Direktör Matthias Sammer'in takımın başına geçeceği iddia ediliyor. Sammer en son VfB Stuttgart takımında görev yapmıştı.
#18.09.2005 13:17 0 0 0
  • Yüce Mevla'm Hepimize İnsallah Böyle Bir DOST Nasip Eder...
#18.09.2005 13:03 0 0 0
  • HIRISTIYANLIK'TA ORUÇ

    Hiristiyanlik'ta da oruç farz
    Hiristiyanlik'ta oruç Kilise'nin üçüncü emridir. Kuran'in bildirdigine göre oruç Hiristiyanlara da farz kilinmistir. Hiristiyanlik'ta oruç ve perhiz ayni anlamda kullanilir. Orucun amaci, islenmis günahlarin cezasini bu dünyadan çekmeye baslamaktadir. Incil, oruca büyük önem verir ve övgüyle bahseder. Ancak orucun zamani, uyulacak kurallar Hiristiyan mezhepleri arasinda farklilik gösterir
    Hiristiyanlik'ta oruç tutma yasi 21'de baslar. Hiristiyanlar, 60 yasina kadar oruç tutar. Oruç konusunda 1966 yilinda alinan Roma kararlarinda bu konu yazili olarak belirtilmistir. Bir Hiristiyanin perhiz için ise, en az 14 yasinda olmasi gerekir.
    Hiristiyanlikta iki çesit oruç bulunur. Okaristi orucu yani sükran orucu ve ekleziyastik oruç yani kilise orucu. Bu iki çesit orucu Katolik'ler tutar, Protestanlar tutmaz. Hiristiyanlik, çarsamba, cuma ve cumartesi günleri ile bazi yortularin arefe günlerinde oruç tutmayi tesvik eder. Hiristiyan inancina göre, Hz. Isa, çarsamba günü ele verilmis, cuma günü çarmiha gerilmis ve cumartesi günü de gömülmüstür.
    Hiristiyanlikta Hz. Isa'nin öldükten sonra dirildigi ve göge çikarildigina inanilan Paskalya'da oruç tutulmasi önemlidir. Paskalya öncesinde iki gün oruç tutmak dindar Hiristiyanlar arasinda yaygin bir uygulamadir.

    MUSEVILIK'TE ORUÇ

    Musevilik'te oruç: Yom Kippur
    Tevrat'ta bazi günlerde oruç tutulmasi emredilmektedir. Yahudilikte oruç nefsi terbiye etme ve bazen de aci çekme araci sayilirken, bazen de Allah'a yaklasma araci olarak kabul edilmektedir. Tevrat'a göre, Hz. Musa Tur Dagi'nda 40 gün 40 gece kalmis ve bu süreyi oruç tutarak geçirmistir.
    Arabistan'in çesitli bölgelerinde yasayan Yahudiler oruç tuttuklarinda yatsidan sonra da bir sey yemezlerdi. Hatta bazi Müslümanlar da oruçla ilgili ayetler tamamlanmadan önce ayni Yahudiler gibi hareket ederdi.
    Babil döneminde matem ve üzüntü sembolü olarak oruç tutulurdu. Yahudiler, Allah'in kendilerine felaketler verdigine inandiklari dönemlerde sürekli oruç tutardi.
    Yahudilikte oruca çocuklar, 12'nci yaslarindan bir ay alinca baslar. Yahudilik'te tutulmasi gerekli görülen tek oruç Yom Kippur adi verilen keffaret orucudur. Kippur pismanlik anlamindadir. Yahudiler bu günde günahlarindan pisman olurlar. Allah da onlari affeder. Yom Kimpur Ibranice'de 'tövbe günü' anlamindadir.
    Yahudilerin en büyük ibadet günlerinden olan Kippur, büyük oruç günü olarak kabul edilir. Yom Kippur denen ve 19 Nisan'da baslayip ve bir hafta süren Pesah Bayrami orucu ise genellikle Hamursuz Bayrami'ndan sonra gelen pazartesi ve persembe günleri tutulur.
    Yahudilikte Yom Kippur'da oruç tutmak sarttir. Imsak önceki aksam günes batarken baslar. O gece ve ertesi gün ilk iki yildiz görününceye kadar da yemek içmek yasaktir. Bu süre yaklasik 25 saattir. Yom Kippur orucunun Hz. Musa'nin Allah'tan buyruklarini almak üzere Tur Dagi'na gittiginde Yahudilerin altin bir buzagiya tapinmalarindan ötürü tutuldugu anlasilmaktadir.
    Yahudiler Babil dönüsünden sonra Kudüs'ün tahrip edilmesi ve diger felaketler nedeniyle dört ayri oruç daha ortaya çikarmislardir. Bazi Talmud yorumculari bu 4 orucun, baska devletlerin himayesi altindaki Yahudiler tarafindan tutulmasi gerektigini aksi takdirde gerekli olmadigini belirtir.
    Yahudilerde oruç genellikle safagin sökmesinden ilk yildizin görülmesine kadar sürer. Ancak Yom Kippur gibi bazi oruçlar ile bir aksamdan ertesi aksama kadar devam eder.


    DIGER DINLERDE ORUÇ
    Nirvana'nin yolu oruçtan geçer Insanlik tarihinde dinlerin neredeyse tümünde oruç tutmak yer alir. Semavi dinlerin disindaki dinlerde de orucunu önemli bir yeri vardir. Örnegin Budizm'in kurucusu Buda, 'kurtulusa' yani Nirvana'ya ulasmanin yolunun arzulardan vazgeçmekten geçtigini vurgular. Bunun pratik yolu da oruç tutmaktir. Iste bazi dinlerde orucun yeri:



    Hinduizm'de oruç: Hint dinlerinden Hinduism'de oruç nefsi terbiye için yilin belirli aylarinda ve günlerinde oruç tutulur. Ibadet amaciyla dualarin okundugu günlerde oruç tutulmasi gerekir. Hinduizm'de oruç genellikle belirli bazi besinleri yememe, yani bir çesit perhiz seklindedir.

    Taoizm'de oruç: Dogu kültürlerinin dinlerinden Taoizm'de oruç, daha genis bir anlamda ele alinmistir. Burada oruç, sagligi koruma ve böylece yaslanmayi geciktirme özelligiyle ön plana çikar. Çinliler ayrica, büyük bayram günleri ile kötülüklerin arttigi dönemlerde de, kendilerini korumak için oruç tutarlar.

    Brahmanizm'de oruç: Güney Asya Hint dinlerinden Brahmanizm'de her ayin 12 ve 13'üncü günlerinde oruç tutmak gelenektir. Brahmanizm'de yaslilar hastalar ve çocuklar dahi oruçtan muaf degildir. Bazilari insani isteklerini yenmek için 15 gün boyunca oruç tutar. Bu süre içinde bir yudum sudan baska bir sey yiyip içmeleri orucu bozar.

    Jainizm'de oruç: Hint dinlerinden Jainizm'de orucun kurallari daha serttir. Jainistler kesintisiz olarak 40 gün oruç tutarlar. Bu dinin kurucusu Mahavira'nin (M.Ö 599-527)) kendisine iskence yaparak dinde yüksek dereceye ulasmaya çalistigi, et ve yumurta yemedigi ve hatta ölünceye kadar da oruç tuttugu söylenmektedir.

    Budizm'de oruç: Güneydogu Asya dinlerinden Budizm oruca en fazla önem veren dinlerdendir. Budizm'in kurucusu Buda'ya göre, ne dünyaya baglanmak ne de dünyadan vezgeçmez gerekir. Bu amaca ulasmak için koydugu kurallarin birincisi ise, her iki ayda bir oruç tutmak ve bu süre içinde de toplum içinde tüm günahlarini itiraf etmektir. Buda'ya göre sonsuz kurtulusa, yani Nirvana'ya engel olan tek sey arzulardir. Kurtulus ancak arzulari terketmekle saglanir. Ve arzulardan kurtulmanin birinci yolu da oruç tutmaktir.

    Maniheizm'de oruç: Manilikte oruç, isigi gönderen günes ve aya dua etmek amaciyla tutulur. Babil ve Asurlularin da orucu büyük önem verdigi bilinir. Eski Misir'da ise oruç genellikle dini bayramlarda tutulur.

    Avrupa yerel dinleri: Keltler'in oruç tuttugu, eski Roma ve Yunanlilarin da orucu felaketlerden kurtulmak için bir yol olarak kabul ettigi bilinir.
#18.09.2005 02:17 1 0 0
  • Ramazan ayinda yatsi namazindan sonra kilinan namaz. "Teravih" kelimesi Arapça, "Terviha'nin çoguludur ve "oturmak, istirahat etmek'" anlamina gelmektedir. Teravih namazi her dört rekatin sonunda oturulup biraz dinlenildigi için, bu adi almistir (el-Meydani, el-Lubab, Istanbul, (t.y) I, 123).

    Teravih namazi, kadin erkek her müslüman için sünnet-i müekkededir. Teravih, orucun sünneti degil, vaktin sünnetidir. Bir mazereti dolayisiyla oruç tutamayanlar da teravih namazi kilarlar.

    Ramazan gecelerini ihya etmek için kilinan Teravih namazi, Kur'an'da zikredilmemektedir. Fakat hakkinda çok sayida hadis rivâyet edilmistir (Sevkânî, Neylü'l-Evtâr, Misir, (t.y) III, 53). Ebû Hureyre'nin naklettigi bir hadise göre Resulullah (s.a.s), Ramazan gecelerini ihya etmeyi tesvik etmis, fakat bunu kesin olarak emretmemistir. Bu konuda; "Her kim inanarak ve karsiligini Allah'tan bekleyerek Ramazan'i ihya ederse, geçmis günahlari bagislanir" (Buharî, Iman, 25, 27; Müslim, Musafi'in, 173, 176; Ibn Mace, Ikametu's-Salâ, 173; Tirmizî, Savm, 83) diye buyurmustur. Hadis alimlerinden en-Nevevî, Hz. Muhammed (s.a.s)'in ashabina Ramazani ihya etmeyi vacip kilmadigini, fakat mendup olarak emredip tesvik ettigini, Islâm alimlerinin de bunun mendup oldugunda ittifak ettiklerini kaydetmektedir. En-Nevevî, "Ramazani ihya etmenin, teravih namazini kilmakla hasil oldugunu" da zikretmektedir. Bu açidan Hz. Muhammed (s.a.s)'in, "her kim Ramazan'i ihva ederse" sözü, "her kim geceleri namaz kilarak Ramazan'i ihya ederse" seklinde anlasilmalidir (en-Nevevî, el-Minhâc, 1924, VI, 39, vd.) Nitekim Abdurrahman b. Avf'in naklettigi bir hadiste Hz. Muhammed (s.a.s): Süphesiz Allah Ramazan orucunu farz kildi. Ben de Ramazan gecelerini ihya etmeyi sünnet kildim. Her kim inanarak ve sevabini Allah'tan bekleyerek Ramazan'i oruçla, gecelerini namazla ihya ederse, anasindan dogdugu gün gibi günahlarindan temizlenmis olur" buyurmaktadir. (Ibn Mâce, Ikametu's-Salâ, 173; Ibn Hanbel, I, 191, 195).

    "Resulullah (s.a.s) Ramazanda mescitte gece bir namaz kildi. Sahabenin çogu da onunla birlikte o namazi kildi. Ikinci gece yine ayni namazi kildi. Bu kez O'na tabi olarak ayni namazi kilan cemaat daha fazla oldu. Üçüncü gece Hz. Muhammed (s.a.s) mescit'e gitmedi. Orayi dolduran cemaat onu bekledi. Resulullah (s.a.s) ancak sabah olunca mescide çikti ve cemaata söyle buyurdu:

    "Sizin cemaatla teravih namazini kilmaya ne kadar arzulu oldugunuzu görüyorum. Benim çikip, size namazi kildirmama engel olan bir husus da yoktu. Ancak ben size, teravih namazinin farz olmasindan korktugum için çikmadim" (Buharî, Teheccud, 57).

    Ebû Zer (r.a)'dan nakledildigine göre, Resulullah (s.a.s) Ramazan ayinin sonuna dogru bazi gecelerde ahsabina, gecenin üçte birini geçinceye kadar teravih namazini kildirmistir (Ibn Mâce, Ikametu's-Salâ, 173).

    Ebû Hureyre (r.a)'nin naklettigi bir baska hadiste de Rasûlüllah (s.a.s)'in Ramazan ayinda, ashabtan bir grubu, Ubey b. Kab (r.a)'in arkasinda cemaatle namaz kilarken gördü ve "Dogru yapiyorlar, yaptiklari sey ne güzeldir" diyerek tasvip ettikleri haber verilmistir (Ebû Dâvud, Ikâmetu's-Salâ, 190).

    Yine Hz. Âise validemiz (r.a) Hz. Peygamber (s.a.s)'in kildigi teravih namazi hakkinda su bilgileri vermistir:

    "Allah'in elçisi ne Ramazanda, ne de diger zamanlarda on bir rekattan fazla namaz kilmazdi. Dört rekat namaz kilardi ki, güzelligi ve uzunlugunu anlatamam! Nihayet üç rekat daha kilardi. Bir defasinda, Ey Allah'in Resulu! Vitir namazini kilmadan uyuyor musun? diye sordugumda "Ey Âise! Benim gözlerim uyur, fakat kalbim uyumaz" buyurdu" (Buharî, Teheccüd, 1 25).

    Hanefilere göre, teravih namazinin rekât sayisi Hz. Ömer (r.a)'in uygulamasina dayanir. Hz. Ömer Mescid-i Nebevî'de halifeliginin son zamanlarinda teravih namazini yirmi rekât olarak kildirdi. Dört halife devrinden sonra da kimse teravihin yirmi rekat olarak cemaatla kilinmasina karsi çikmadi. Alimler bu hususta Hz. Muhammed (s.a.v)'in su hadisine göre hareket etmislerdir: "Benden sonra benim sünnetimden ve rasit halifelerin sünnetinden ayrilmayin" (Tirmizî, Ilim, 16; Ibn Hanbel, IV, 126). Diger yandan Abdullah b. Abbas (r.a)'in Ramazan ayinda teravih namazini yirmi rekat olarak kildigi ve arkasindan da üç rekat vitir namazini kildigi rivâyet edilmistir. Imam Ebû Hanife'ye Hz. Ömer (r.a)'in bu hususta yaptigi uygulama sorulunca, söyle demistir: Teravih namazi hiç süphesiz müekked bir sünnettir. Hz. Ömer, bu namazin cemaatle ve yirmi rekat kilinmasini sahsi bir ictihadi ile yapmadigi gibi, bir bid'at olarak da emretmemistir. O, kendisinin bildigi ser'î bir esasa ve Hz. Muhammed (s.a.v)'in bir vasiyetine dayanarak böyle yapmistir (et-Tahtavî, Hasiye, 334).

    Yukarida isaret edildigi gibi, teravih namazi erkek ve kadinlar için sünnet-i müekkede olarak kabul edilmektedir. Hz. Peygamber (s.a.s) bir hadiste: "Allah size Ramazan orucunu farz kilmistir, ben de size gece namazini (teravihi) sünnet kildim" (Ibn Mâce, Ikametü's, Salâ, 173; Ibn Hanbel, I,191 vd.) diyerek buna isaret buyurmustur .

    Nakledilen bütün bu rivâyetlere göre teravih namazinin sekiz rekatinin müekked sünnet oldugunda süphe yoktur. Ibnu'l-Humam gibi bazi alimler, sekiz rekattan fazlasinin müstahap oldugunu söylemislerdir. Bu durum, yatsi namazindan sonra dört rekat nafile namaz kilmanin müstahap olusuna benzer ki, bunun ilk iki rekati müekked sünnet olur (Ibnu'l-Humâm, Fethü'l-Kadîr, Misir, 1315, I, 333 vd.).

    Teravih namazi, Ramazan ayina mahsustur; vakti, tercih edilen görüse göre, yatsi namazindan sonradir, sabah namazinin vaktine kadar devam eder. Vitir namazi teravih namazindan sonra kilinir. Ancak teravih namazindan önce kilinmasinda da herhangi bir sakinca yoktur. Ancak teravih namazi yatsi namazindan önce kilinmaz. Kilindigi takdirde, iâdesi gerekir. Bu namazin gece yarisindan veya gecenin üçte birinden sonraya tehir edilmesi müstehaptir. En saglam görüse göre, teravihte cemaat olmak sünnet-i kifâyedir. Yani bir mescitte hiç kimse teravihi cemaatle kilmazsa, hepsi günahkâr olur. Teravih namazi tek basina kilinabilir. Fakat cemaatle kilinmasi daha faziletlidir. Teravih namazina, yarisinda yetisen kimse, önce yatsi namazinin farzini kilar ve daha sonra teravih namazini kilmak için imama uyar. Eksik kalan teravih rekatlarini, daha sonra kendisi tamamlar. Hatim ile teravih namazini kilmak sünnettir.

    Teravih namazinin kazasi yoktur. Bilindigi gibi farz ve vacip namazlar kaza edilirler.

    Teravih namazini, her iki rekatta bir selâm vererek on selâm ile bitirmek daha faziletlidir. Dört rekatta bir selam vermek de caizdir. Fakat bu sekilde kilmak mekruhtur.

    Teravih namazini kilarken, iki rekatta bir selâm verilse, normal olarak aksam namazinin iki rekat sünneti gibi ve dört rekatta bir selâm verilse, yatsi namazinin dört rekat sünneti gibi kilinir. Baslarken ve her iki rekatin basinda "Sübhâneke", "Ezûzübesmele" ve her oturusta "et-Tahiyyat" ile "Salli-barik" dualari okunur. Cemaatle kilininca, cemaat hem teravihe, hem de imama uymaya niyet eder. Imam teravih namazini sesli olarak kildirir (el-Kasânî, Bedai'us-Sanâyi', Beyrut, 1974, I, 288; Tahtavî, Hasiye, 335 vd).

    Teravih namazi, diger namazlara nispetle biraz seri kilinir. Ama bu, harflerin mahreci anlasilmayacak sekilde bozuk bir telaffuzla kilinabilir anlamina gelmez. Bu bakimdan teravih namazinin normalin disindaki bir sekilde acele kilinmasi mekruhtur. Namazin rükünlerini yerine getirirken de acele edilmez. Kelimeleri tane tane okumak, mahreçlere dikkat etmek ve rükünleri gerektigi gibi yerine getirmek gerekir.

    Teravih namazi hatimle kilinmayan camilerde, herhangi bir yanlisliga meydan vermemek ve cemaatin da kisa sureleri iyice ezberlemelerini saglamak için, "Fil sûresi"nden sonraki sureleri okumakta yarar vardir. Bu durumda imam, rekat sayilarinda da tereddüde düsmekten korunmus olur. (Ibn Abidîn, Reddu'l-Muhtar, II, 44; vd., Vekbe ez-Zuhaylî, el-Fikhu'l-Islâmî, Dimask, 1989, II, 72).
#18.09.2005 02:16 0 0 0
  • İtikâf halinde olan bir kimsenin dinî ve tabiî ihtiyaçları için zaruri olarak mescidden dışarı çıkması, itikâfını bozmaz.

    Örnek: İtikâfda bulunanın (mutekifin) cuma namazını kılmak için mescidden çıkması, din bakımından bir özür olduğundan itikâfına engel değildir. Zaten cuma namazının süresi bilinmiş olduğundan, adağın dışında kalmış olur.

    Yine, abdest ihtiyaçlarını gidermek ve gusletmek için çıkması da tabiî bir özür olduğundan itikâfa zarar vermez.

    Yine, bulunduğu mescidin yıkılmaya yüz tutması veya oradan zorla çıkarılması da, zarurî bir özür olduğundan itikâfa zarar vermez.

    (Şafiî'lere göre, cuma namazı için başka bir camiye çıkılıp gidilmesi itikâfı bozar. İtikâf bir hafta devam edecekse, cuma namazı kılınan bir mescidde itikâfa girmelidir.)

    Cuma namazını kılmak veya ihtiyacı gidermek için en yakın olan yere gidilir, arkasından mescide dönülür. Bir özürden dolayı mescidden çıkılınca, başka bir mescidde o itikâf tamamlanır.

    Bir özür olmaksızın mescidden çıkmak itikâfı bozar. Onun için itikâf yapan bir kimse, geceleyin veya gündüzün özür bulunmaksızın bir müddet kasden veya sehven mescidden çıkarsa itikâfı bozulur. Bu müddet, iki İmama göre, bir günün yarısından ziyade bir zamandır. Bir görüşe göre de, günün belirsiz bir saatinden ibarettir. Kadın da itikâf ettiği odadan özürsüz evinin içine çıkarsa, itikâfı bozulur.

    Şu işleri yapmak için mescidden dışarıya çıkmak da itikâfa engel olur: Hasta ziyaretinde bulunmak, cenaze hizmetinde bulunmak, cenaze namazı kılmak, şahidlik etmek, bir hastalık sebebiyle bir saat kadar dışarı çıkmak da itikâfı bozar. Ancak itikâf adağı yapılırken, hastaları ziyaret ve cenaze namazında bulunmak şart kılınmışsa, bunlar için çıkılması itikâfı bozmaz.

    Pek az rastlanan bir özürden dolayı da dışarı çıkmak itikâfı bozar. Boğulmakta olan veya yangına düşmüşü kurtarmak için dışarıya çıkmak itikâfı bozduğu gibi, cemaatın dağılmasıyla dışarıya çıkmak da bozar.

    İtikâfda bulunan bir kimseye, bu ibadeti esnasında birkaç gün baygınlık veya cinnet gelse, itikâfı bozulur. İyileşip kendine gelince yeniden itikâfa başlar. Öyle ki, bu durum devam ederek birkaç sene sonra üzerinden kalksa, yine itikâfı kaza etmesi gerekir.

    Yukarıda anlatılan meseleler, vacib olan itikâflar içindir. Nafile olan itikâflarda, bir özür bulunsun veya bulunmasın, dışarı çıkmakla veya hastayı ziyaret etmekle itikâf bozulmaz.

    Vacib olan bir itikâf bozulunca, onun kazası gerekir. Meselâ: Belli bir ay için yapılan itikâf esnasında bir gün oruç bozulsa veya dışarıya çıkılsa, yalnız bir günlük itikâf için kaza gerekir. Fakat belirsiz olarak fasılasız bir ay için nezredilmiş bir itikâf esnasında, böyle bir gün oruç bozulacak veya dışarıya çıkılacak olsa, yeniden bir aylık itikâfa başlamak gerekir. İtikâf yapan bu kimse ister kendi iradesi ile oruç yesin ve dışarı çıksın, ister iradesi dışında olarak cinnet ve bayılma durumuna düşsün, eşittir.

    Başlandıktan sonra bırakılan nafile bir itikâfın, tercih edilen görüşe göre, kazası gerekmez.

    İtikâf eden kimse için, zevcesi ile cinsel ilişki kurmak veya buna sebeb olacak öpme ve okşama gibi herhangi bir hareket, gerek gündüz ve gerek geceleyin olsun, haramdır. Cinsel ilişki ister kasden, ister unutarak olsun, itikâfı bozar. İnzal olması şart değildir. Diğer hareketler ise, inzal olmadıkça itikâfı bozmaz. Bakmak ve düşünmek sonunda meydana gelecek inzal ve ihtilâm da itikâfı bozmaz.

    İtikâf halinde olan kimse, muhtaç olduğu şeyleri mescidde bulundurmaksızın mescidde satın alabilir. Mescide zarar vermeyecek şeyleri mescide getirebilir. Mescid içinde yer-içer. Mescid içinde hazırlanmış uygun bir yer varsa orada abdest alıp gusledebilir. Böyle bir yer yoksa, dışarıya çıkar ve en yakın yerde abdestini alır ve yıkanır, beklemeksizin hemen mescidine döner.

    İtikâfda olan kimse, ezan okumak için minareye çıkabilir. Minarenin kapısı mescidin dışında olsa bile zarar vermez.

    "Allahım, bizi kendini senin kulluğuna adamış, emirlerine ve yasaklarına titizlikle uyan kullarından eyle. Amin. Ve övgü, âlemleri terbiye eden Allah'a mahsustur."
#18.09.2005 02:13 0 0 0
  • Belli bir mescidde, Mescid-i Haram'da itikâfa niyet eden kimse, başka bir mescidde itikâfa girebilir.

    Bir ay itikâf adansa ve bundan yalnız gecelere veya gündüzlere niyet edilse, bu niyet sahih olmaz. Çünkü ay, belli miktardaki geceler ile gündüzlerden ibarettir. Onun için geceli ve gündüzlü bir ay itikâf gerekir.

    Yalnız gündüzleri itikâfda bulunmaya niyet edilmesi sahihdir. Bu durumda her gün fecrin doğuşundan önce mescide girip güneşin batışından sonra çıkılır. Fasılasız itikâfa niyet edilmemişse, istenilen günlerde itikâf yapılabilir. Bir gün için itikâfa niyet edildiği zaman da, buna gece dahil olmaz. Fakat fasılasız şu kadar gün itikâfa denilerek nezredilse, geceler de bu nezre girer. Aksi de böyledir. Bu durumda itikâf için güneşin batışından önce mescide gidilir. Belli olan geceler ve gündüzler mescidde kalınır. Son günün güneş batışından sonra mescidden çıkılır. Böylece itikâf sona erer.

    Muayyen bir ramazan ayını itikâfla geçirmeğe nezredilse, o ramazan orucu bu itikâf orucu içinde yeterli olur. Böyle bir nezir yapıldığı halde, ramazan orucu tutulup da itikâf yapılmasa, başka bir zamanda oruçlu olarak fasılasız bir ay itikâf edilmesi gerekir. Eğer itikâf yapılmaksızın diğer bir ramazan girecek olsa, artık bunda yapılacak itikâf yeterli olmaz. Çünkü bu takdirde kazaya kalan itikâfın orucu, insan üzerine düşen bir borç olmuştur. Bu, ikinci ramazan orucu ile ödenmiş olamaz.

    Belirtilmeksizin bir ay itikâf yapmayı nezreden kimse, ramazanda bir ay itikâfda bulunmakla bu nezrini yerine getiremez. Çünkü bu itikâf için, bir ay oruç tutmayı da bu nezirle üzerine yüklenmiş bulunur. Ramazan orucu ise, kendisine ayrıca faz olan bir ibadettir.

    Bir kimse nezrettiği bir itikâfı yapmadan ölecek olsa, her gün için bir fidye ödenmesini vasiyet etmiş olması gerekir. Çünkü vacib olan bir itikâf, orucun bir parçasıdır. Onun için oruçtaki fidye, bunda da gerekli olur. Ancak fakir ise, o zaman Yüce Allah'dan af ve mağfiret dilemelidir.
#18.09.2005 02:12 1 0 0
  • İtikâfın şu edebleri vardır:

    1) İtikâf, Ramazan ayının son on gününde ve mescidlerin en faziletlesinde yapılmalıdır.

    2) İtikâf esnasında hayırdan başka bir şey söylenmemelidir. Günah gerektirmeyen şeyleri konuşmakta bir sakınca yoktur. Bir ibadet inancı ile susmak ise mekruhtur. Günah sayılan şeylerden dili tutmak ise, ibadetlerin büyüklerinden biridir.

    3) İtikâf esnasında Kur'an-ı Kerimi okumaya, hadis-i şerife, Peygamberlerin yüksek siyerlerine, dinî meseleleri öğretmeye devam etmelidir.

    4) İtikâf yapan kimse, temiz elbiselerini giymeli, güzel kokular sürünmelidir. Başını da yağlayabilir.

    5) Nefsine itikâfı vacib kılacak kimse, buna yalnız kalben niyetle yetinmemeli, dili ile de söylemelidir.
#18.09.2005 02:12 1 0 0
  • Bir itikâfın sıhhatı şu şartların bulunmasına bağlıdır:

    1) İtikâf yapan, müslüman, akıllı ve temiz bulunmalıdır. Onun için müslüman olmayanın, delinin, cünubun, hayz ile nifastan temiz bulunmayanın itikâfı caiz olmaz.

    Gayr-i müslim ibadete, mecnun da niyete ehil değildir. Temiz olmayanların da mescidlere girmesi yasaktır.

    2) İtikâfa niyet edilmiş olmalıdır. Buna göre niyetsiz olarak yapılan bir itikâf geçerli değildir. Çünkü bunun bir ibadet olabilmesi niyete bağlıdır.

    3) İtikâf, mescidde veya o hükümdeki bir yerde yapılmalıdır. Şöyle ki: İçinde cemaatla namaz kılınan herhangi bir mescidde itİkâf yapılabilir. Büyük camilerde yapılması daha faziletlidir. Kadınlar da kendi evlerinde mescid edinilen veya mescid olarak ayıracakları bir odada itikâfda bulunurlar. Buraları onların haklarında birer mescid sayılır. Kadınların dışardaki mescidlerde itikâf etmeleri caiz ise de, kerahetten kurtulamaz. Kadınların kendi evlerinde namaz kılmaları, mescidlerde namaz kılmalarından daha faziletli olduğu gibi, evlerinde itikâfları da her türlü fitne ve fesad düşüncesinden beri olacağı cihetle mescidlerde itikâfda bulunmalarından daha faziletlidir.

    (İmam Şafiî'ye göre, itikâf tazime lâyık bir yerde yapılabilir ki, o da mescidlerdir. Evlerde mescid edinilen yerler, bu tazime lâyık değildir.)

    4) Vacib olan bir itikâfda, itikâf yapan oruçlu bulunmalıdır. Bu halde orucun yanılarak bozulması itikâfa zarar vermez. Diğer itikâflar için oruç şart değildir. Çünkü onlar için bir müddet yoktur. Öyle ki camiden bir iki saat içinde çıkıncaya kadar itikâfa niyet edilmesi de sahihdir.

    (Şafiî'lere göre, vacib bir itikâfda da oruç şart değildir.)

    İtikâf için büluğ, erkeklik, hürriyet şart değildir. Buna göre akıllı olan çocuğun, kadının, kölenin itikâfları sahihdir. Şu kadar var ki, kadının itikâfı kocasının ve kölenin itikâfı da efendisinin iznine bağlıdır. İsterse bunlar itikâfı nezretmiş olsunlar, hüküm aynıdır. İzin bulunmayınca kadın, nezretmiş olduğu itikâfı kocasından ayrıldıktan sonra, köle de azad edildikten sonra kaza eder.

    Bir kimse, itikâf için zevcesine izin verse bundan dönemez, artık engellemesi doğru olmaz. Efendi ise, kölesine verdiği izinden dönebilir.

    Mükâteb (sözleşmeli) bir köle ise, efendisinin izni olmasa da, itikâfda bulunabilir. Çünkü kısmen hürriyetine sahibdir.
#18.09.2005 02:11 2 0 0
  • İtikâf lûgat deyiminde bir şeye devam etmek manasındadır. Bir şeye devam eden kimseye de mutekif (itikâf yapan) denir. Şeriatta ise itikâf: Bir mescidde veya o hükümdeki bir yerde itikâf niyeti ile durmaktan ibarettir.

    İtikâflar: Vacib, müekked sünnet ve müstahab nevilerine ayrılır. Şöyle ki: Dil ile nezredilen bir itikâf vacibdir. Ramazan ayının son on gününde itikâf, kifaye yolu ile bir müekked sünnettir. Başka bir zamanda ibadet niyeti ile bir mescidde bir müddet yapılan itikâf da müstahabdır.

    Bir itikâfın en az müddeti, İmam Ebû Yusuf'a göre bir gündür. İmam Muhammed'e göre bir saattır. Bir saat, fıkıh alimlerine göre, zamanın belirsiz olan az veya çok bir parçası demektir. Yoksa bir günün yirmi dört saatte biri demek değildir.

    (İtikâfın en az müddeti, Malikî'lerce tercih edilen görüşe göre bir gündüz kadar, bir gecedir. Şafiî'lere göre de, "Sübhanallah" denilmesinden bir an kadar fazla olan pek az bir zamandır.)

    İtikâfın meşru olmasındaki hikmet ve yarara gelince, bu pek önemlidir. Resul-i Ekrem (Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz Medine-i Münevvere'ye hicretinden sonra âhirete göçüşlerine kadar her Ramazanın son on gününü itikâf ile geçirirlerdi.

    İhlâs ile olan bir itikâf, amellerin pek şereflisi sayılmaktadır. Bu sayede kalbler bir müddet olsun, dünya işlerinden uzak kalır ve Hakka yönelir, birer Beytullah olan mescidlerden birine şu şekilde devam eden bir mümin çok kuvvetli bir kaleye sığınmış, kerim olan mabudunun feyiz ve yardım kapısına sığınmış olur.

    İslâm büyüklerinden ünlü Ata demiştir ki: "İtikâf yapan, ihtiyacından dolayı büyük bir zatın kapısında oturup dileğini elde etmedikçe buradan ayrılıp gitmem, diye yalvaran bir kimseye benzer ki, Allah'ın bir mabedine sokulmuş, beni bağışlamadıkça buradan ayrılıp gitmem demektedir."

    Bir müminin her gün azalmakta olan hayat günlerinden faydalanarak böyle kutsal bir yerde bir zaman ebedî ve ezelî yaratıcısına olanca varlığı ile yönelip saf bir kalb ve temiz bir dil ile ibadette bulunması, manevî bir zevke dalması ne büyük bir nimettir.

    İtikâf yapan kimse, bütün vakitlerini ibadete, namaza ayırmış demektir. Çünkü fiilî olarak namaz kılmadığı vakitlerde de mescid içinde namaza hazır bir haldedir. Bu bekleyiş ise, namaz hükmündedir.

    Sonuç

    İtikâf sayesinde insanın manevîyatı yükselir, kalbi nurlanır, simasında kulluk nişanları parlar, İlahî feyizlere kavuşur. Ne mübarek, ne güzel bir hayat anı!..
#18.09.2005 02:11 1 0 0
  • "Nezrim olsun, yarın oruç tutayım" gibi bir adak, muayyen (belirlenmiş) bir adaktır. "Nezrim olsun, bir gün oruç tutayım" denilmesi de gayrimuayyen (belirlenmemiş) bir nezirdir. Bunlar, aynı zamanda bir şarta bağlı olmayan mutlak (bağlantısız) nezirlerdir.

    "Falan kimse gelirse, Allah için nezrim olsun her gün oruç tutayım, şu kadar sadaka vereyim" gibi, şarta bağlı nezirler de birer muallak (bağlantılı)nezirdir.

    Mutlak olan (bir şarta bağlı olmayan) nezirleri yerine getirmek vacibdir. Belli gününde yerine getirilmeyen bir nezir, başka bir günde kaza edilir. Bugün fakire sadaka vermesini adadığı halde, bu sadakayı o gün vermezse, başka bir günde verilmekle yerine getirilir. Buna kaza denilir.

    Olması istenilen bir şarta bağlı nezir, o şartın gerçekleşmesi halinde yerine getirilmesi vacib olur. Olması istenmeyen bir şarta bağlanmış bulunan bir nezre gelince, bunda adak yapan serbestir. Şart gerçekleşince, dilerse nezrini yerine getirir, dilerse yalnız yemin keffareti öder. Sahih olan budur.

    Örnek: "Şu nimete kavuşursam bir ay oruç tutayım" diye adak yapan kimse, o nimete kavuşunca bir ay oruç tutması vacib olur. Çünkü şart kılınan nimet, adak sahibi için istenen şeydir.

    Aksine olarak; bir kimse kendini yalan söylemekten engellemek için: "Eğer yalan söylersem, bir ay oruç tutmak nezrim olsun" diye nezrettiği halde yine yalan söylerse, serbestir. Dilerse bu adağını yerine getirir, bir ay oruç tutar. Dilerse yemin keffareti öder. Çünkü şart koştuğu yalan söyleme işi, kendisince istenen şey değildir. Bu nezir bir nevi yemin demektir.

    Mutlak bir nezir, muayyen (belirli) olsa bile, zamana, mekâna, belli bir paraya, belli bir fakire bağlı kalmaz. Bu nezir, gerek oruçla, gerek namazla ve itikâfla olsun, gerek para ve diğer şeylerle olsun eşittir: Buna göre, bir kimse: "Cuma günü oruç tutayım" veya "Beytü'l-Makdis'de şu kadar namaz kılayım" veya "Bu parayı cuma günü falan beldede olan falan fakire vereyim" diye nezrettiği halde, buna aykırı olarak başka bir günde oruç tutsa, başka bir mescidde o kadar namaz kılsa, o miktarda başka bir parayı başka bir beldedeki başka bir fakire verse, adağını yerine getirmiş olur.

    Bir şarta bağlanmış olan bir nezir, o şartın bulunmasından önce yerine getirilemez. "Falan zat gelirse üç gün oruç tutayım" diye nezreden kimse, dara o zat gelmeden üç gün oruç tutacak olsa, nezrini yerine getirmiş olmaz.

    Şarta bağlanarak yapılan bir nezir de, zamanla, mekânla, belli bir para ve belli bir fakirle kayıtlanmaz.

    Örnek: "Falan işim olursa cuma günü oruç tutayım, şu yerdeki falan fakire şu parayı vereyim" şeklinde nezir yapan kimse, o iş olduktan sonra herhangi bir günde o orucu tutabilir veya herhangi bir yerdeki başka bir fakire o paranın karşılığını verebilir.

    Bir vakte kadar izafe edilen bir oruç, o vaktin gelmesinden önce tutulursa, İmam Azam ile İmam Ebû Yusuf'a göre caiz olur. İmam Muhammed'e göre caiz olmaz. Receb ayında tutulması nezredilen bir orucun daha önce gelen Rebiulahirde tutulması gibi...

    "Bir sene oruç tutayım" diye mutlak şekilde yapılan bir nezirden dolayı, hilâllere göre tam bir sene oruç tutulması gerekir. Şöyle ki: Eğer arka arkaya devamlı tutulması söylenmemiş ise, bu oruç değişik günlerde tutulabilir. Eğer fasıla vermeden tutulursa, otuz beş günün kazası gerekir. Bunun otuz günü ramazana ve beş günü de bayramlara rastlayan günlere karşılıktır. Böyle nezreden kadın ise, bu yıl içinde tutmayacağı adet günlerini de kaza etmesi gerekir.

    Fakat böyle bir yıl aralıksız oruç tutulması nezredilirse, Ramazan günlerini kaza etmek gerekmez. Çünkü böyle bir sene Ramazandan dışta kalamayacağı için, Ramazan günleri bu nezirden ayrı tutulmuş gibi olur.

    Bir kimse: "Falan ayda, (Receb ayında) oruç tutayım" diye nezrettiği halde, o ayda hasta olsa iftar eder. Sonra Ramazan orucunda olduğu gibi kaza eder.

    "Allah rızası için bir gün oruç tutayım" diye yapılan bir nezrin günü belli değildir. Nezreden dilediği gün, o borcu tutabilir. İki gün, üç gün... denildiği takdirde de hüküm böyledir. Bu günlerin oruçları fasılasız tutulabileceği gibi, parça parça olarak da tutulabilir. Ancak nezir esnasında fasılasız tutulmasına niyet edilmiş olursa, o zaman ara vermeden, tutulması gerekir.

    Örnek: "Ara vermeden on gün oruç tutayım" diye nezretmiş bulunan bir kadın, beş gün oruç tuttuktan sonra âdet görmeye başlasa, tuttuğu oruçlar nezirden sayılmaz. Temizlendikten sonra yeniden on gün tutması gerekir. Fakat dağınık olarak ayrı ayrı günlerde oruç tutmayı adayan kimse, o kadar gün fasılasız oruç tutsa, adağını yerine getirmiş olur.

    "Üzerime oruç vacib olsun" diyen kimseye, bir gün oruç tutmak gerekir. Miktarına niyet etmeksizin: "Birçok günler oruç tutayım" diye nezreden kimsenin de, İmam Azam'a göre on iki İmama göre yedi gün oruç tutması gerekir.

    "Nezrim olsun ki, yalan söylemeyeyim, nezrim olsun ki, falan yere gitmeyeyim" gibi sözler, "Ahdim olsun" yerinde birer yemin sayılır. Buna göre, yalan konuşsa veya o yere gitse, yalnız yemin keffareti gerekir. "Üzerime nezrolsun" sözü de böyledir. Ancak bu sözlerle sadaka vermek, oruç tutmak, haccetmek gibi bir ibadet niyeti olursa, o zaman o ibadeti yerine getirmek gerekir.

    Yalnız: "Nezrim olsun" denilmesi de böyledir. Bu halde bakılır: Eğer bununla herhangi bir sayı olmaksızın oruca niyet edilmiş ise, üç gün oruç gerekir. Miktarsız sadakaya niyet edilmişse, on fakire birer fitre miktarı vermek gerekir.

    Nezirde kasd ve kasıdsızlık (hüküm bakımından) eşittir. Buna göre "Allah için bir gün oruç tutayım" diyecek yerde yanılarak: "Bir ay oruç tutayım" denilse, bir ay oruç tutulması gerekir. Bu ayı belirlemek nezreden kimseye aittir. Nezrin arkasından hemen oruca başlaması şart değildir.

    "Allah rızası için şu gün (perşembe günü) oruç tutayım" diye yapılan bir nezir, en yakın olan perşembe gününe ait bulunmuş olur. Yalnız o gün tutulacak oruç ile bu nezir yerine getirilmiş olur. Her perşembe oruç tutulması gerekmez. Fakat buna niyet edilirse, her perşembe oruç gerekir.

    Nezredilen günlerden birinde iftar edilirse, kaza gerekir. Örnek: Belli günlerde oruç tutmayı nezreden kimse, o günlerin şiddetli sıcağından oruç tutmaya gücü yetmezse, iftar eder ve elverişli günlerde tutamadığı günleri kaza eder.

    Oruç tutmak üzere yaptığı adaktan dolayı üzerine kaza gereken kimse, bu kazayı geciktirip de kocalsa (şeyh-i fâni olsa) veya geçimini kazanmak için pek zor bir sanat ile meşgul bulunsa iftar eder, her gün için bir fidye verir. Fakirliğinden dolayı fidye vermeye gücü yetmezse, Allah Tealâ'dan mağfiret diler. Çünkü Yüce Allah'ın mağfireti boldur, merhameti geniştir.

    Bir kimse: "Bir ay oruç tutayım, itikâfda bulunayım" şeklinde nezrettiği halde, henüz bir gün geçmeden vefat etse, kendisine bir ay oruç tutmak veya itikâfta bulunmak gerekir. Ayın belli olup olmaması eşittir. Bu halde her gün için bir fidye verilmesini vasiyet etmesi gerekir, vasiyeti bulunmadığı takdirde varislerinin izinleri ile bu fidye terekesinden verilebilir.

    Fakat bir kimse hasta olduğu halde böyle bir nezirde bulunup da iyileşmeden vefat etse, kendisine bir şey gerekmez. Amma arada bir gün dahi olsun, iyileşmiş olsa, bir aylık fidye vasiyet etmesi gerekir.

    İmam Muhammed'e göre, yalnız sağlığa kavuştuğu günler miktarı fidye vasiyet etmesi gerekir.

    "Yüce Allah'ın rızası için kurban keseyim" veya "Nezrim olsun Kurban kesip etini fakirlere sadaka olarak vereyim" diye yapılan bir nezir geçerlidir. Fakat: "Şu hastalıktan iyi olursam, bir koyun keseyim" veya "Falan türbe için bir kurban keseyim" gibi nezirler, söz vermeler bir nezir hükmü taşımaz. Allah'ın rızasından başka bir kimse adına kurban kesilmesi caiz değildir.

    "Falan kimseye şu kadar para adadım, falan türbeye şu kadar mum adadım, falan zatın gelmesi için kurban keseceğim" gibi sözler caiz değildir. Hele bir ölü hakkında: "Ey mübarek zat! Sen benim şu işimi yoluna koyarsan, şu hastama şifa verirsen, şu kayıp malımı bana geri çevirtirsen, senin türbene şu kadar şey harcayayım" şeklindeki adaklar batıldır, haramdır. Belki: "Allah rızası için şu fakire şu kadar para vermek adağım olsun, Allah Tealâ hastama şifa verirse, şu kayıp malı bana geri döndürürse, Hak rızası için sadaka vereyim, kurban kesip etini sadaka vereyim, onların mescidlerine hasır ve zeytinyağı alayım" şeklinde bir adak yapılabilir.

    Adak kurbanının etini nezreden kimse yiyemeyeceği gibi, zevcesi ile usul ve furuu (baba, babanın babası evlad ve evladların çocukları) da yiyemezler. Bunu fakirlere sadaka olarak dağıtmak gerekir. Eğer yiyecek olursa, yediklerinin kıymetini fakirlere vermek gerekir.

    Yapılan bir nezir veya yemin keffareti yerine getirilmezse, hakim tarafından yapılmasına adam zorlanamaz. Çünkü bunlar, sadece diyanetle ilgili olarak mükellefe yönelen birer borçtur.
#18.09.2005 02:10 0 0 0
  • Bir nezrin din yönünden sahih ve geçerli, yerine getirilmesi gerekli olabilmesi için şu şartları vardır:

    1) Nezredilen şeyin cinsinden bir farz veya vacib bulunmalıdır. Buna göre: "Bir gün oruç tutayım" diye yapılan bir adak sahihdir. Fakat: "Falan hastayı ziyarette bulunayım" diye yapılacak bir adak sahih olmaz. Her halde bunu yerine getirmek gerekmez. Çünkü hasta ziyareti cinsinden bir farz veya vacib ibadet yoktur.

    2) Nezredilen şeyin cinsinden olan farz veya vacib bizzat kasdedilmiş olmalıdır, başka bir farz veya vacibe vesile olmamalıdır. Buna göre "İki rekat namaz kılayım" diye yapılan bir nezir sahihdir, Fakat "nezrim olsun abdest alayım" veya "Tilâvet secdesinde bulunayım" diye yapılacak bir adak geçerli değildir. Çünkü abdest ile tilâvet secdesi, bizzat kasdedilen ibadet değildir Bizzat kasdedilen ibadetlere birer vesiledir.

    3) Nezredilen şey, insan üzerine hemen veya gelecekte yapılması farz veya vacib olan bir ibadet olmamalıdır. Onun için: "Nezrim olsun yarınki sabah namazını, vitir namazını kılayım" şeklindeki adaklar sahih olmaz.

    4) Adanan şey, aslında bir günah olmamalıdır. Onun için: "Şu işim olursa, kendimi Hak yolunda kurban edeyim, intihar edeyim" diye yapılan adak sahih olmaz. Fakat aslen meşru iken, başka bir sebebden dolayı yasaklanmış olan bir şeyle adak sahihdir.

    Örnek: Bir kimse Ramazan bayramının birinci gününde veya Kurban bayramının dört gününde oruç tutmayı nezretse bu sahih olur. Ancak o günlerde oruç tutulması yasaklandığından o günlerde iftar edip sonradan kaza yapar. Bununla beraber iftar yapmayıp o günleri oruç tutsa, adağını yerine getirmiş olur. "Allah için evlâdını kurban edeceğini" nezreden kimseye, İmam Ebû Yusuf ile İmam Şafiî'ye göre bir şey gerekmez; çünkü bu, caiz olmayan bir adaktır. Fakat İmam Azam ile İmam Muhammed'e göre, bu halde bir koyun kurban edilmesi gerekir. Çünkü İbrahim Aleyhisselâm, böyle bir kurban kesmekle emrolunmuştur.

    5) Nezredilen şey aslında gerçekleşemez olmamalıdır. Buna göre bir kimse,: "Geçen falan günde oruç tutayım" diye nezir yapsa, üzerine bir şey gerekmez. Yine: "Falan zatın geleceği gün oruç tutayım" diye adak yaptığı halde, o zat zeval vaktinden sonra gelse veya kendisinden oruca aykırı bir hal meydana çıktıktan sonra gelse, nezir adına bir şey gerekmez. Çünkü o günde oruç tutulması artık gerçekleşemez (muhal) olmuştur. Geceleyin geldiği takdirde de hüküm böyledir. Çünkü adak gündüz içindir.

    6) Adanan şey, adak yapanın mülkünden daha fazla veya başkasına ait bulunmamalıdır. Buna göre: "Hemen bin lira sadaka vermesini" adayan kimsenin yalnız yüz lirası bulunsa, ancak bu yüz lirayı sadaka vermesi gerekir. Veya başkasına ait bir koyunun kurban edilmesini adayan kimseye de, bu adağından dolayı bir şey gerekmez.
#18.09.2005 02:09 1 0 0
  • Nezir, Yüce Allah'a saygı için yasak olmayan bir işin yapılmasını üzerine alıp yüklenmektir. Böyle bir işin yapılmasını kendine vacib kılmaktır. Nezrin çoğulu "Nuzûr"dur. Nezr edene de "Nâzir" denir. Nezrin Türkçesi adaktır.

    Sadece Yüce Allah'ın rızası için ibadet sayılacak bazı şeyleri adamak geçerlidir ve sevaba bir yoldur. "Nezrim olsun, yarın Allah rızası için oruç tutayım veya fakire şu kadar para vereyim" denilmesi gibi.. Fakat dünyalık sağlamak için yapılacak adak makbul değildir." Falan işim yoluna girerse, üç gün oruç tutayım, fakire para vereyim" gibi. Böyle dünyaya ait bir maksad için yapılan bir ibadet ve taat, kutsal bir maksada değil, dünyaya ait bir isteğe ve amaca dayanmış olur.. Bu ise, ibadet ve taatlarda aranılan ihlâsa aykırıdır. Böyle bir adak kaderi değiştiremez. Mukadder ne ise, yine o meydana gelir. Şu kadar var ki, bazan böyle bir adak için cimriden bir mal çıkmış olur.

    Bununla beraber adaklara riayet etmek gerekir. Çünkü adak yapan, Yüce Allah ile sözleşme yapmış demektir. Onun için yapılan adağa vefa gösterilmesi, verilen sözün yerine getirilmesi gerekir. Yüce Allah, adaklarını yerine getirenleri Kur'an-ı Keriminde övmüştür.

    Adaklar, zaman, yer, şahıs ve adanan şey bakımından belirli ve belirsiz nevilerine ayrıldıkları gibi, bir şarta bağlı olup olmamak bakımından da mutlak ve muallak nevilerine ayrılmıştır. Bunlar ileride görülecektir.
#18.09.2005 02:09 1 0 0
  • Yemin birkaç tane olunca, keffaretler de ona göre olur. Yeminlerin yapıldığı yer değişmese de yine hüküm böyledir. Buna göre, bir kimse şöyle yapacağına veya yapmayacağına "Vallahi" diye yemin ettikten sonra başka başka yerlerde benzeri yeminler yapsa, yeminler birkaç tane olur. Bozduğu bu yeminlerin her birinden dolayı ayrı ayrı keffaret ödemesi gerekir. Fakat İmam Muhammed'e göre, yemin keffaretleri çoğalınca, bunlar bir keffaret ile ödenir. Tercih edilen görüş budur.

    "Vallahi falan ve falan kimselerle konuşmayacağım" yahut "falan ve falan yerlere gitmeyeceğim" gibi sözler bir yemin sayılır. Onun için o iki kimseden yalnız birisiyle konuşulsa veya o iki yerden yalnız birine gidilse, yemin bozulmuş olmaz.

    "Vallahi yemek ve su tatmam" denilmesi de böyledir. Bunlardan birini tatmakla yemin bozulmuş olmaz. Ancak bunlardan her hangi birini tatmaya niyet etmişse, o zaman bunlardan birini tatmakla yemini bozulur.

    Olumsuz bir ek ilâvesiyle: "Vallahi ne falan ve ne de falanla konuşurum" veya: "Vallahi ne yemek ve ne de su tadarım" denilse bu, iki yemin olmuş olur. Hangi biri ile konuşulsa veya herhangi biri tadılsa, yemin bozulmuş olur ve keffaret gerekir.

    Yeminlerin hükmü, örfde kullanılan sözlere göredir. Yemin edenin maksad ve niyetine göre değildir. Onun için bir kimse, bir şahsa hiç bir şey vermemek maksadı ile: "Ben sana para vermeyeceğim," diye yemin etse, ona paradan başka bir şey vermekle yeminini bozmuş olmaz. Çünkü söz ve yemin para lâfzı ile yapılmıştır. Örfde (gelenekte) başka şeye para denmez. Yine bir kimse: "Evde oturup dışarıya çıkmam" diye yemin etse, o evin bacasından veya penceresinden çıkmakla yemininde hanis (yeminini bozmuş) olmaz.

    "Şu odaya girmem" diye yemin edildiği halde, onun harabesine girildiği takdirde de hüküm böyledir. Çünkü harabe örfde oda sayılmaz.

    Yeminler, yapıldıkları beldelerin örfüne (geleneğine) göre değerlendirilir. Onun için bir kimse: "Baş yemeyeceğine" yemin etse, bu yemini, bulunduğu beldede satılan başlara bağlı kalır. Serçe ve çekirge gibi hayvanların başlarını kapsamaz. Bunları yemekle yeminini bozmuş olmaz.

    Yine, bir kimse "meyve yemeyeceğim" diye yemin etse, yemini beldesinde örfen meyve sayılan şeylere bağlı kalır. Yaş üzüm gibi, meyve sayılmayan şeyleri kapsamaz. Anlaşılıyor ki, yeminde kullanılan bu gibi umumi ifadeler, örf ile özelleştirilip kısıtlanıyor.

    Aklen mümkün olup da âdet bakımından muhal olan bir şeye yemin, hemen hanis olmayı gerektirir. Bunun için bir kimse: "Ben göğe çıkacağım, ben şu taşı altın yapacağım" diye yemin etse, hemen hanis olur (yemini bozulur ve keffâret ödemesi gerekir.) Fakat böyle bir yemin, bir vakte bağlanmış olursa, o vakit çıkmadıkça hanis olmaz. "Vallahi şu demiri on güne kadar elmas yapacağım" diye yemin edilmesi gibi. Bu yemin üzerinden on gün geçmeden hanis olmayacağı gibi, on günden önce ölse yine hanis olmaz, keffaret de gerekmez.

    Zaman belirlemeksizin yapılan yeminlerde, yemin edilen şey imkânsız hale gelmedikçe yemin bozulmaz. Fakat iş imkânsız hale gelince, yemin bozulur ve keffaret gerekir. Bir kimse bir zata hitaben: "Vallahi ben seni ziyaret edeceğim" dediği halde uzun bir müddet ziyaret etmese, yemini bozulmaz. Fakat ziyaret etmeden o yemin eden veya ziyaret edilecek zat ölürse, yemin bozulur (hanis olur.)

    Zaman belirlenince, o zamanın sonuna bakılır. "Ben, seni yarın ziyaret edeceğim" diye yemin edilmesi gibi ki, o günün güneş batması zamanına kadar devam eder. O gün ziyaret yapılmadan güneş batınca yemini bozulur.

    Bir hududa bağlı olan bir yemin, o hududun kalkması ile geçersiz olur. Çünkü yeminde durmaya bir imkân kalmamıştır. Bunun için bir kimse: "falan zat izin vermedikçe, ben şu kimse ile konuşmam" diye yemin edip de, o zat izin vermeden ölse, artık yeminin bir hükmü kalmaz. Yemin eden şahıs, o kimse ile konuşur ve bundan dolayı da keffaret gerekmez.

    "Sen borcunu vermedikçe senden ayrılmam" diye yemin yaptıktan sonra, borcun bağışlanması da bu türdendir. Artık yemin kalkmış olur.

    Fakat İmam Ebû Yusuf'a göre, bu gibi hallerde yemin devamlılığını sürdürür. Artık şart (mesela konuşma) ne zaman gerçekleşirse yemin bozulur ve keffaret veya şarta bağlanan ceza gerekli olur.

    Yemin edilen şeyin yok olması veya gitmesi, yemin bağlantısına engel olur. Buna göre bir insan: "Falana şu hakkını yarın veririm" diye yemin ettiği halde, bugün verecek olsa yemininde hanis olmaz (yemini bozulmaz) ve keffaret gerekmez. Bu mesele İmam Azam ile İmam Muhammed'e göredir. İmam Ebû Yusuf'a göre, ertesi gün olunca hanis olur.

    Yeminler evvelce söylenmiş bir söz veya işle bağlantılı olur. Buna göre bir kimse, hazırlanan belli bir yemeğe davet edilmekle: "Vallahi ben yemem" diye yemin etse, bu yemini o belli yemeğe bağlı kalır. Başka bir yemek yemesi ile hanis (yeminini bozmuş) olmaz.

    Yeminler mümkün olan bir mertebe ile bağlı kalır. Bunun için: "Falan şahsı şu eve sokmayacağım" diye yemin edilse, bakılır: Eğer yemin eden o evin sahibi ise, o şahsı eve girmekten hem söz, hem de fiil ile mümkün olduğu kadar engellemesi lâzım gelir. Değilse, eve girmekle hanis olur. Fakat ev başkasının olduğu takdirde, yalnız sözle engellemesi yeterlidir. Çünkü kiracılıktan dolayı onu bilfiil çıkarmak hakkına sahib değildir. Yemin eden için mümkün olan böyle sözle çıkarmaya teşebbüs etmektir.

    Yine, bir şahsa hitaben: "Ben, seni hapsettirmem", diye yemin eden kimse, o şahsı hapsettirmek isteyen alacaklılara karşı sözü ile engel olmaya çalıştığı halde, engel olamazsa hanis olmaz (yemini bozulmaz).

    Yine, "Falan şahıstaki alacağımı bugün onda bırakmayacağım" diye yemin eden kimse, o gün hakime başvurup alacağını istese (dava etse), borçulunun da inkârı üzerine ona yemin teklif edilmesini istese, artık hanis olmaz. Çünkü kendisi için mümkün olan bundan başka bir şey yoktur.

    Yeminler nisbetin kaybolması ile son bulur. Şöyle ki: "Falan şahsın evine girmem." veya "yemeğinden yemem, elbisesini giymem, zevcesiyle ve dostu ile konuşmam" diye yemin eden kimse, ev satıldıktan sonra o şahsın evine girse veya yemeğinden yese veya elbisesini giyinse veya kendisinden tamamen ayrılan zevcesi ile veya o adama düşman kesilen dostu ile konuşsa, yemini bozulmuş olmaz. Fakat yeniden satın alacağı bir eve girse veya yemeğinden yese veya elbisesini giyse veya nikâhlayacağı yeni zevcesi ile veya edineceği yeni bir dostu ile konuşsa, yemini bozulur ve keffaret gerekir.

    Ev, yemek ve elbise işaretle belirtilmiş olsun veya olmasın fark etmez. Çünkü bunlardan dolayı sahiblerine düşmanlık edilmez. Fakat zevceye veya dosta işaret ederek: "Şu karısı ile, şu dostu ile konuşmam" diye yemin edilirse, yemin bunlara bağlı kalır. Bunlarla zevciyet veya dostluk ilgisinin kalkmasından sonra da, onlarla konuşulursa hanis olur (yemin bozulur ve keffaret gerekir). Çünkü bunların zatlarına düşmanlıktan dolayı yemin edilmiş olması mümkündür.

    Bir kimse karısına veya borçlusuna: "Benim iznim olmadıkça evimden veya şehirden bir tarafa çıkmayacaksın", diye yemin etse, bu yemin zevciyet ve alacağın devamına bağlanır. Zevciyet kalktıktan veya borç ödendikten sonra çıkacak olsalar, artık o yemin eden kimse hanis olmaz (yemini bozulmuş olmaz).

    Yeminin bir cümlesinde bulunan bir belirsizlik, aynı cümledeki diğer bir belirsize dahil olur. Fakat belirli olan bir şey, belirsize dahil olmaz. Buna göre, bir insan: "Şu eve kim girerse, şöyle olsun" diye yemin etse, o eve kendisinin girmesi ile de hanis olur. O ister kendine ait olsun, ister olmasın fark etmez. Fakat: "Şu evime her kim girerse, şöyle olsun" diye yemin ederse oraya kendisinin girmesi ile hanis olmaz. Çünkü evi kendisine nisbet etmekle kendisi belirlenmiş oluyor. Artık aynı cümlede bulunan belirsiz bir anlama dahil olmaz.

    Başkasına hitaben: "Senin şu evine her kim girerse, senin yemeğinden her kim yerse, şöyle şöyle olsun" diye yapılan bir yeminde de, muhatabın o eve girmesiyle veya o yemekten yemesiyle yemin bozulmuş olmaz (keffaret gerekmez).

    Yemin ifadesinin bir cümlesindeki belirlilik, diğer bir cümlesindeki belirsizliğe dahil olur.

    Örnek: Bir kişi kendi kölesine hitaben: "Bana şu haberi her kim müjdelerse, sen azad ol" diye şarta bağlayarak yemin ederse, o haberi bizzat kölesi de müjdelese, köle azad olur. Demek ki, bu durumda, "Sen azad ol" hüküm cümlesine muhatap olan köle "her kim müjdelerse" şart cümlesinin kapsamı içine girmiş oluyor.

    Bir kimse âdete göre bizzat kendisinin de yapabileceği bir işi yapmamaya yemin ettiği halde, o işi kendisi için başkasına vekâlet ve emir suretiyle yaptırsa, bakılır: Eğer o işlem, hukuku bizzat yapana ait işlemlerden ise, bunun yapılmasından dolayı o kimse hanis olmaz. Alım, satım, kiraya verme, kiralama, bir maldan ikrar yolu ile sulh olma, bir malı bölme, bir davayı ikrar veya inkâr yolu ile cevablama, akıl ve baliğ olan bir çocuğu evlendirme gibi işlemler bu türdendir.

    Örnek: Bir kimse: "Vallahi ben bu evi satın almayacağım" diye yemin ettiği halde, onu bir vekil aracılığı ile satın alsa, yemininde hanis olmaz. Fakat yemin edilen işlem, işi yapana ait olmayıp müvekkile ve emreden kimseye ait işlemlerden ise, bu işi vekil ve emir suretiyle yaptırmakla da o kimse hanis olur. Evlenme, boşanma, mal karşılığında boşanma hibe, sadaka, havale, vasiyet, vakf, emanet, ariyet verme ve alma, borç alma, kısastan dolayı sulh, emanet verip alma, borcu ödeme, borcu alma, elbise dikme, elbise giydirme, hayvan kesme, hayvana bindirme, küçük yaştaki çocuğu evlendirme gibi...

    Örnek: "Vallahi falan kadını nikâhlamayacağım" diye yemin eden kimse, o kadını bir vekil aracılığı ile nikahlasa, yemininde hanis olmakla üzerine keffaret gerekir. Çünkü bu hususta vekil, bir araç ve bir elçiden başka bir şey değildir. Bu işlemin bütün hakları o yemin edene aittir.

    "Şunu, şu adama bağışlayacağım" diye yemin eden kimse, o şeyi bağışladığı halde, o adam kabul etmese hanis olmaz (yemini bozulmuş sayılmaz). Ariyet, vasiyet, ikrar gibi, diğer bağış suretiyle olan sözleşmelerde de hüküm böyledir.

    Fakat: "Şu malı falan zata satacağım" diye yemin eden kimse, o malı sattığı halde o zat malı kabul etmese hanis olur (yemini bozulmuş olduğundan keffaret gerekir). Çünkü satma işlemi kabule bağlıdır. Yalnız sattım demekle bağlantı olmaz. Satma işlemi de yapılmamış olur. Kiralama, nikâh ve rehin gibi, iki tarafın icab ve kabulleri üzere yapılan diğer işlemlerde de hüküm böyledir. Bunlar üzerindeki yemin, olumsuz olarak yapıldığı takdirde de bu hüküm uygulanır. Örnek: Bir kimse: "Şu malı falan adama bağışlamayacağım" diye yemin ettiği halde, bağışlayıp da o adam kabul etmese, hanis olur. Aksine olarak: "Satmayacağım" diye yemin ettiği halde satsa da o adam kabul etmese, hanis olmaz.

    Demek oluyor ki, hibe gibi bağışlamalarda, yalnız bağışlayıcının icabı (tek taraflı irade beyanı) yeterli oluyor. Fakat alış-veriş ve kiralama gibi karşılıklı irade beyanlarını (icab ve kabulü) gerektiren işlemlerde, yalnız bir taraftan yapılan icab beyanı yeterli olmuyor. Kabulün de bulunması gerekiyor.

    Sohbet ve birbiriyle anlaşıp yaklaşma, lezzet ve acı duyma, üzüntü ve sevinç gibi sağlığa bağlı bulunan işlerde, yemin, yalnız sağlıkla kayıtlanır. Ölünün diriye ortak olacağı işlerde ise, hem hayat, hem de ölüm hallerinde geçerli olur.

    Buna göre, bir kimse, bir adama hitaben: "Seninle konuşursam, senin yanına girersem, seni öpersem, seni döğersem şöyle olsun" şeklinde yemin ettikten sonra, o adam ölse, artık yeminin bir hükmü kalmaz. Ölü halinde olan o adama söz söylemekle veya yanına girmekle veya onu öpmekle veya onun cesedine vurup dövmekle yemin bozulmaz ve ceza gerekmez.

    Fakat: "Seni yıkarsam, sana elbise giydirirsem, sana dokunursam, seni bir şeye bindirirsem, seni taşırsam" şeklinde yemin etse, onu öldükten sonra yıkamakla, kefenlemekle, vücudunu okşamakla, bir şeye bindirmekle veya taşımakla hanis olur, keffaret gerekir.

    "Falan kimse ile konuşmayacağım, söz söylemeyeceğim" diye yapılan yemin, o kimseye sadece işaret etmekle, mektub yazmakla veya haber göndermekle bozulmuş olmaz. Çünkü bu işler, konuşma ve söyleme sayılmaz.

    "Konuşmayacağım" diye yemin eden kimse; namazda Kur'an okumakla veya tesbih çekmekle hanis olmaz (yemini bozulmaz). Namaz dışında ise bir görüşe göre hanis olur, diğer bir görüşe göre olmaz. Çünkü bu okuma, örfde konuşma sayılmaz. Diğer kitabları okumada da alimlerin ihtilâfı vardır.

    "Oruç tutmam" diye yemin eden kimse oruca niyet edip başlayınca hanis olur. Çünkü orucun mahiyeti mutlak surette imsaktan ibarettir. O da, oruca başlamakla gerçekleşmiş olur.

    "Namaz kılmamaya" yemin eden kimse, namaza başlayıp ilk rek'atta secdeye alnını koymakla hanis olur. Çünkü böyle bir rekat kılınmadıkça namazın mahiyeti tamamen bulunmuş olmaz.

    "Hac yapmamaya" yemin eden bir kimse de, sahih bir hacca başlayıp farz olan tavafın çoğunu yapınca hanis olur.

    "Zevcesini döğmemeğe" yemin eden kimse, onun saçlarını çekse veya gerdanını ısırsa veya sıkıştırsa veya burnuna dokunup kanatsa bakılır: Eğer bunları öfke halinde yapmışsa hanis olur. Oynaşma halinde yapmış ise, sahih olan görüşe göre hanis olmaz. Bununla beraber bu döğmekte acı vermek şarttır. Maksada gelince, bunda iki görüş vardır. Bir görüşe göre, kasıd da şarttır. Diğer bir görüşe göre şart değildir. Onun için böyle yemin eden kimse, başkasını döğmek isterken, yanlışlıkla zevcesine vuracak olsa, birinci görüşe göre hanis olmaz, çünkü kasıd bulunmamıştır. Buna örfen de döğme denmez. İkinci görüşe göre hanis olur; çünkü döğme işi gerçekleşmiştir (bunda kasıd aranmaz).

    "Yeryüzünde oturmamaya" yemin eden kimse, yere bitişik olmayan bir sergi, bir hasır, deri veya tahta üzerine otursa hanis olmaz.

    Yine: "Şu döşek üzerinde uyumamaya" yemin eden kimse, o döşek üzerine konulan başka bir döşek üzerinde uyusa hanis olmaz.

    Yine: "Şu tahta üzerinde uyumamaya" yemin eden kimse, onun üzerine konulan diğer bir tahta üzerinde uyusa, yemininde hanis olmaz. Fakat döşek üzerine bir yüz takılsa veya tahtanın üzerine bir sergi çekilse, bir hasır döşense hanis olur.

    "Yatağımda" veya "şu yatakta uyumam" diye yemin eden kimse, bedenin çoğunluğu ile o yatağa girip uyumadıkça hanis olmaz.

    "Bir yere veya bir eve ayağını basmayacağına" yemin eden kimse, o yere sonradan yürüyerek veya bir şeye binerek gidecek olsa hanis olur. Çünkü bir yere ayak basmak, örfde oraya girmek demektir. Fakat böyle yemin ederken yürüyerek girmeyeceğini kasdetmiş bulunursa, binitli olarak girmekle hanis olmaz. Çünkü sözünün gerçeğini dilemiş olur.

    "Bir yere girmeyeceğine" yemin eden kimse, oraya tutulup sokulsa, hanis olmaz. Bu davranışa karşı çıkmasa da hüküm aynıdır. Çünkü yemini, bizzat kendisinin gitmesi ile ilgilidir. Fakat bu yere sonradan kendisi girecek olsa, hanis olur.

    Şiddet ve zorlama, bir maksadı gidermeyeceği cihetle, yeminin akdine engel olmaz. Buna göre: "Siz belli şeyi yemeyeceğim" diye zorla veya rızası üzere yemin eden kimse, o şeyi sonradan şiddet ve zorlama ile yiyecek olsa hanis olur. Yine baygın veya mecnun olduğu halde yediği takdirde de hüküm böyledir.

    Fakat: "İçmeyeceğine" yemin ettiği bir şeyi, başkaları zorla boğazına akıtacak olsalar hanis olmaz. Çünkü bunda kendi işi bulunmamıştır. Sonradan kendi rızası ile içerse hanis olur.

    (İmam Şafiîye göre zorlama, yemin bağlantısına engel olur.)

    "Vallahi yersem, içersem, giyersem şöyle olsun" şeklinde yemin eden kimse, her ne yese, ne içse, ne giyinse hanis olur. Eğer ben şu yemeği, şu suyu veya şu elbiseyi kasdettim dese, benimsenen görüşe göre gerek kaza (mahkeme hükmü), gerekse diyanet bakımından sözü kabul edilmez.

    Fakat, "Vallahi bir şey yersem, bir şey içersem, bir şey giyersem şöyle olsun" diye yemin eden kimse, bununla belli bir şeyi kasdetmiş olduğunu söylerse, kaza (hüküm) bakımından değil de, diyanetçe tasdik olunur.

    "Falan şahsın kardeşleri, zevceleri, dostları ile konuşmayacağım" diye yemin eden kimse, bunların hepsi ile konuşmadıkça hanis olmaz. Kardeşlerinin veya dostlarının bir kısmı ile konuşmuş olsa da hanis olmaz; çünkü yeminde bunların tümü murad edilmiştir. Fakat o şahsın yalnız bir kardeşi veya bir zevcesi veya bir dostu olduğunu bildiği halde böyle yemin etse, yalnız biri ile konuşmakla hanis olur.

    Bir kimse, başkasındaki bir alacağını taksit taksit almayacağına yemin ettiği halde, orıdan bir miktarını alacak olsa, bundan sonra geri kalanını da almadıkça hanis olmaz.

    Bir kimse: "Malı bulunmadığına" dair yemin ettiği halde, ticaret için olmayan eşyası, akarı veya arazisi bulunsa, bununla hanis olmaz, çünkü bunlara örfde mal denmez, denilirse hanis olur.

    "Ben bu işi elbette yapacağım, şu adamı elbette ziyaret edeceğim" şeklinde yapılan yeminler, bir defa için geçerlidir. Bir defa ziyaret yapılınca yemin yerine gelmiş olur.

    Çocukların, delilerin, uykuda bulunanların yeminleri geçerli değildir. Fakat sarhoşluk veren içkilerden birini içmiş olan bir sarhoşun yemini, aklı başında olanın yemini gibidir. Çünkü onun sarhoşluğu, kendi kasıd ve iradesine bağlıdır. Onun için ettiği yemine bağlı kalmazsa hanis olur.

    "İnşallah Allah dilerse" şeklinde istisnada bulunarak Allah'ın dilemesine bağlanan yemin ve adaklarda, yemine veya adağa aykırı bulunmak hali düşünülemez. Bunun için bir kimse: "Allah'a kasem ederim ki, yarın inşallah şu işi yapacağım" diye yemin etse veya.: "Şu işim olursa, İnşallah şu kadar gün oruç tutayım" diye adakta bulunsa da ertesi gün o işi yapmamış olsa veya işi olduğu halde adadığı orucu tutmasa hanis olmaz ve günah işlemiş olmaz. Çünkü bu halde o işin yapılması veya orucun tutulması, Yüce Allah'ın dilemesine bağlanmıştır. Allah'ın herhangi bir işi dileyip dilemediği,o iş meydana gelmeden önce bizim tarafımızdan bilinemez.

    Bu gibi istisnalar (Allah dilerse sözleri), İmam Azam ile İmam Muhammed'e göre sözün hükmünü geçersiz kılar. O sözü kesinlik halinden çıkarır. İmam Ebû Yusuf'a göre de, o bir şart yerindedir. Artık o şart bizce gerçekleşmedikçe (yemin anında o işin meydana gelmesi bizce bilinmedikçe) ceza gerekmez.

    (İmam Malik'e göre, bu istisna halinde de, yeminin ve nezrin hükmü lâzım gelir. Çünkü her şey Allah'ın dilemesine bağlıdır. İnşallah denmesi, teberrük içindir. Bundan dolayı onu söylemekle yapılan yeminin veya nezrin hükmü değişmez.)
#18.09.2005 02:08 1 0 0
  • Kasem suretiyle olan yeminler: Lağıv (boş yere) yemin, Gamus (yalan yere) yemin ve mün'akıd (şarta bağlı yemin) kısımlarına ayrılır. Şöyleki:

    1) Lağıv yemin: Yanlışlıkla veya doğru olduğu zannı ile yalan yere yapılan yemindir. Bir kimsenin bir maksadı olmaksızın başka bir şey söyleyecek yerde "Vallahi" diye yemin etmesi bu kısımdandır.

    Yine, borcunu ödemediği halde, ödemiş olduğunu sanarak "Vallahi borcumu ödedim" diye yemin etmesi de böyledir. Bu tür yeminden dolayı keffaret gerekmez. Bunun bağışlanacağı umulur.

    2) Gamus yemin: Yalan yere kasden yapılan yeminidir. Borcunu ödemediğini bildiği halde bir şahsın: "Vallahi ben borcumu ödedim" diye yemin etmesi bu türdendir. Bu, pek büyük bir günahtır. Böyle yalan bir yemin evleri harab eder, yalancıları perişan bırakır. Bunun bağışlanması için keffaret yeterli olmaz. Bundan dolayı yalnız tevbe edip mağfiret dilemek ve bu yüzden bir kimsenin hakkını zayi etmişse onu yerine getirip helallık almak gerekir.

    (İmam Şafiîye göre, Gamus yeminden dolayı da keffaret gerekir.)

    3) Mün'akid yemin: Mümkün olan ve geleceğe ait olan bir şey hakkında yapılan yemindir. "Vallahi ben yarın borcumu vereceğim, vallahi ben falan kimse ile konuşmayacağım" denilmesi gibi...

    Böyle bir yemin üzerinde durulursa keffaret gerekmez. Fakat yemin bozulursa, keffaret gerekir. Yukarıdaki yemininde borcunu ödemezse veya adamla konuşursa yemin bozulmuş olur ve keffaret ödenir.

    İşte bizce, yalnız bu tür yeminlere riayet edilmemesinden dolayı keffaret gerekir. İster riayetsizlik bir zorlama karşısında, ister unutarak, ister yanılarak olsun, hüküm aynıdır. Bu tür yeminin bozulmasında dinî bir görevi yerine getirme veya insanlar için bir yarar varsa, yemin bozulur ve keffaret ödenir. Bozulmasında bir yarar yoksa, yemine riayet edilmesi gerekir. Bir kimse borcunu ödememeye veya babası ile konuşmamaya yemin etse; bu yemine riayet edemez. Borcunu vermesi ve babası ile konuşması gerekir. Sonra da af dileyerek keffaretini yerine getirir.
#18.09.2005 02:08 0 0 0
  • Yemin, lûgat'ta kuvvet manasınadır. Din deyiminde, bir işi yapmak veya yapmamak için verilen karara kuvvet kazandırılsın diye Yüce Allah'a and vermektir. Yahut boşamak ve azad etmek gibi bir şeye bağlamak suretiyle yapılan bir bağlantıdır. Buna türkçemizde "and" da denir.

    Misal: Vallahi falan işi yaptım veya yapmadım, şeklinde yapılan yemin, şarta bağlı olmayan bir yemindir. Falan işi yaparsam veya yaptım ise, kölem azad olsun, demek de talik (şarta bağlı) bir yemindir.

    Yemin edene "halif and içen" denir. Yemini korumaya "berr" yemini koruyup sadık kalana da "barr" denir.

    Aksine olarak, yemini bozmaya veya gerçeğe aykırı yemin etmeye "hins" denildiği gibi, yemini bozan veya gerçeğe aykırı yemin eden kimseye de, "hanis" denir.

    Kasem sureti ile olan yemin ya: "Vallahi, Billâhi, Tallahi" denilmekle Allah'ın zatına veya Allah'a yemin edilmesi âdet haline gelen "Rahman ve Rahim" gibi mübarek isimlerinden birine veya "Allah'ın izzeti ve kudreti" gibi sıfatlarından birine and içmekle olur.

    Allah'dan ve O'nun sıfatlarından başka olan şeylere, peygamberlere, Kâbe'ye yemin edilemez. Yaratıklardan birinin başına ve hayatına yemin edilmesi de caiz değildir.

    "Kasem ederim", "Yemin ederim", "Şehadet ederim", "Allah Tealâ ile ahd olsun", "Allah Tealâ ile misakım olsun", "Üzerime yemin olsun", "Üzerime ahd olsun" sözleri de birer yemin sayılır.

    Bir kimseye hitaben: "Sen vallahi bugün şöyle yapacaksın" veya "Yapmayacaksın" şeklindeki sözler de birer yemindir. Bunun için o şahıs bu yemine aykırı olarak hareket ederse, bu sözü söyleyen kimse yemininde hanis olur. Eğer bu sözle o şahsa yemin verdirmek istemişse, o zaman ikisine de bir şey gerekmez.

    Helalı haram kılmak da yemin sayılır. "Şu yemeği yemek bana haram olsun" demek bir yemindir. Onun için bu yemeği sonradan yemek keffareti gerektirir.

    Bir kimse: "Şöyle yaparsam kâfir olayım" yahut "Yahudi, Hıristiyan olayım", yahut "Allah'ın kulu Peygamberin ümmeti olmayayım", yahut "Kıblesi başka tarafa olanlardan olayım" yahut "Allah ruhumu imansız alsın " yahut "Allah'a iki demişlerden olayım, Peygamberin ümmetinden olmayayım" yahut "Peygambere dil uzatanlardan olayım", demiş olsa onun inancına ve maksadına bakılır. Eğer bu sözü yemin maksadı ile sözünü sadece kuvvetlendirmek için söylemişse, bu bir yemin olur. Yeminini bozunca (hanis olunca), üzerine keffaret gerekir. Fakat söylediği o sözle kâfir olacağına inanarak söylemişse, bu yemin olmaz. Ancak tevbe ve istiğfar etmesi ve böylece hem imanını, hem de evli ise nikâhını yenilemesi gerekir. Yeminini bozsun (hanis olsun), olmasın fark etmez. Dine ve imana sövmek de bu hükümdedir. İmanın ve nikâhın yenilenmesi icab eder.

    Bir kimse: "Şöyle yaparsam Allah'ın gazabına, lânetine, buğzuna uğrayayım, zani olayım, hırsız olayım" diye söylese, bununla yemin etmiş olmaz. "Namazım, orucum şu kâfirin olsun," demesi de böyledir. Bununla beraber bir görüşe göre, namazın ve orucun bir ibadet, Allah'ın rahmetine bir yakınlık olması bakımındın kâfire ait olması kasdedilirse, yemin olmaz. Bu gibi sözler İslâm terbiye ve adâbına aykırıdır. Bunlardan sakınmalı. Eğer böyle bir söz çıkarsa, hemen tevbe edip istiğfarda bulunmalıdır.

    "Mushaf hakkı için, Kur'an hakkı için, okuduğum Kur'an hakkı için falan işi yapmam" dediği halde, o işi yaparsa keffaret gerekmez. Tevbe edip mağfiret dilemesi lâzım gelir. Bununla beraber Kur'an-ı Kerim, Allah kelâmı olduğundan bir görüşe göre, Kur'ana yemin geçerlidir.

    Yalan yere: "Allah bilir ki, şu şöyledir, şöyle değildir," denilmesi bir görüşe göre küfrü gerektirir. Çünkü yüce Allah'a bilmezlik nisbet edilmiş olur. Diğer bir görüşe göre de, küfrü gerektirmez. Çünkü bununla küfür değil, yalanın geçerli kılınması kasdedilmiştir. Ancak bu büyük bir günah olduğundan hemen tevbe edilmesi gerekir.

    Yalan yere: "Allah şahiddir ki," denilmesi de keffareti değil, tevbe ve istiğfarı gerektirir.
#18.09.2005 02:07 1 0 0
  • Yemin keffareti, yaptığı bir yemine bağlı kalmayıp onu bozan bir müslümana gereken bir keffarettir. Eğer gücü yetiyorsa, müslim veya gayr-i müslim bir köle veya cariye azad etmekten veya on fakiri akşam-sabah doyurmaktan ibarettir. Yahut on fakire birer parça orta halli birer elbise giydirmektir. Bu üç şeye gücü yetmeyen üç gün arka arkaya oruç tutar. Bu oruç arasına, hayız sebebiyle dahi olsa, bir kesinti girerse yeniden tutulması gerekir.

    (Şafiîlere göre, bu oruçta tevali (arka arkaya oruç tutmak) şart değildir.)

    Yemin keffareti için on fakire fitre miktarı bir şey verilmesi de yeterli olur. Bir fakire on gün birer fitre verilmesi veya on gün sabah-akşam yemek yedirilmesi de yetişir. Çünkü bir fakir değişik günlerde başka başka fakir yerindedir. Bir vakit yemek verip bir vakit yemeğin bedelini vermek de caizdir.

    Yemin keffareti için bir fakire on gün birer elbise verilmesi de caizdir. Fakat on elbise bir fakire bir günde verilse, yalnız bir elbise verilmiş gibi olur. Yine bu keffaret için on fitre miktarı bir fakire bir günde verilse, bir fitre verilmiş sayılır.

    Keffaret için her fakire verilecek elbise, hiç olmazsa onun bedeninin tamamını veya çok kısmını örtecek bir halde bulunmalıdır. boylu bir entari gibi. Onun için yalnız kısa bir gömlek veya yalnız bir don verilse yeterli olmaz. Çünkü bunlardan yalnız birini, giyinen kimse örf bakımından çıplak sayılır. Doğru olan görüş budur. Bu elbisenin iki üç parçadan ibaret olması ise, daha iyidir. Bununla beraber bir elbise kısa da olsa, yemek yerine bir bedel olarak da verilebilir.

    Bir kimse yeminini bozmadan keffarette bulunamaz. Çünkü keffaret bir tevbe demektir. Tevbe ise, günahdan sonra yapılır. Bir de keffaret, yeminde sadık olma yerine geçer. Asıl üzerinde durmak mümkün oldukça onun yerini tutacak olana gidilmez.

    Mal ile yapılan keffaretler, ölülerin kefenlerine, borçlarına veya mescidlerin inşasına harcanamaz. Çünkü keffaret bedellerinin fakirlere yedirilmesi veya onlara temlik edilmesi (mülkiyetlerine geçirilmesi) şarttır. Bu harcamalarda ise yemek yedirme ve mülkiyete geçirme bulunmaz.
#18.09.2005 02:07 0 0 0
  • Oruç keffareti, Ramazanda bir özür bulunmaksızın belli şartlar içinde orucunu bozan bir mükellefin, müslüman veya gayr-i müslim bir köle veya cariye azad etmesidir. Buna gücü yetmiyorsa, arka arkaya kesinti yapmaksızın iki ay oruç tutar. Buna da gücü yetmezse altmış fakire (sabah-akşam) yemek yedirir.

    Oruç keffareti böyle yemek yedirmekle olabileceği gibi, yiyeceği aynen verip temlik etmekle de olur.

    (Oruç keffaretinde böyle sırayı gözetmek hem Hanefilerce, hem de Şafiîlerce gereklidir. Malikîlerde sıra gözetmek yoktur, insan dilerse köle azad ederek, dilerse oruç tutarak ve dilerse yemek yedirerek bunu yapar.)

    Yemek, aç olan büluğa ermiş veya yaklaşmış altmış fakiri sabah akşam doyuracak kadar yedirmektir. Bu yedirilecek yemek yalnız buğday ekmeği de olabilir, buğday ekmeği yanında katık mecburiyeti yoktur. Fakat katıksız arpa ekmeği yeterli değildir.

    Eğer yüz yirmi fakire yalnız bir vakit yemek yedirilse, bu ancak altmış fakire yedirilmiş sayılır. Bunlardan altmış fakire tekrar sabah veya akşam yemek yedirmek gerekir. Böyle altmış fakire bir defa yemek yedirildikten sonra dağılıp gitseler, ya gelip hazır olmalarını beklemeli, ya da tekrar altmış fakiri sabah-akşam doyurmalıdır.

    Oruç keffaretinin eşya verilip temlik yolu ile yapılmasına gelince, altmış fakirden her birine beş yüz yirmi dirhem (yarım sa) buğday veya bin kırk dirhem (bir sa') arpa veya huma veya kuru üzüm verilir. Bu, tam bir fitre sadakası miktarıdır. Bunların kıymetini vermek de caizdir.

    Oruç keffaretinde bir fakire altmış gün sabah-akşam yahut yüz yirmi sabah veya yüz yirmi akşam yemek yedirmek de yeterlidir.

    Yine, bir fakire iki ayda her gün ya aynen veya kıymet olarak birerden altmış fitre sadakası verilmesi de yeterlidir. Fakat bir fakire bir günde topluca verilecek altmış fitre miktarı, yalnız bir günlük fitre yerine geçer. Onun için her gün bir fakire bir fitre miktarı verilir. Bu keffaretlerde uygulanır.

    Oruç keffaretinin iyi hal sahibi olan fakirlere verilmesi daha faziletlidir. İmam Ebû Yusufa göre, bu keffaret bedeli gayr-i müslim fakirlere verilemez. Fetva da buna göredir.

    Oruç keffareti, oruç tutmak suretiyle olunca, bunda kesintisiz arka arkaya tutmak şarttır. Onun için bu oruca başlayan kimse, ara vermeden iki ay oruç tutar. Eğer daha iki ay dolmadan herhangi bir sebeble orucunu bozarsa, yeniden iki ay oruç tutmaya başlar. Bundan kadınların lohusa halleri değil de, âdet halleri müstesnadır. Geçirecekleri âdet günleri kesinti sayılmaz. Çünkü bu halden kurtulmak kadınlar için mümkün olmayacak derecede zordur. Ramazan orucunun veya muayyen bayram günlerinin araya girmesi de, keffaretin arka arkaya olmasına engeldir.

    Keffaret hususunda, keffaret ödeyecek kimsenin ödeme zamanındaki haline bakılır. Buna göre, bir keffaret ödeyicisi, keffaretin gerektiği zamanda zengin iken, bunu ödeyeceği zaman fakir düşmüşse, keffaretini oruç tutmakla yerine getirir. Fakat daha orucunu bitirmeden tekrar zenginleşip köle azad etmeye güç kazansa, köle azad etmek suretiyle keffareti yerine getirmesi gerekir.

    Keffaret orucuna, kamerî aylardan birinin başlangıcında başlanırsa, ayın ilk günü esas alınır. Böylece tam iki ayın geçmesiyle oruç keffareti tamamlanmış olur. Fakat ayın başında oruca başlanmazsa, birinci ay üçüncü aydan tamamlanarak otuz gün hesab edilir. İkinci ay ise, ayın başı alınarak oruca devam edilir. Bu, iki İmama göredir. İmam Azam'a göre, bu takdirde tam altmış gün oruç tutmak gerekir, ay başına bakılmaz.

    Bir kimse bir ramazan içinde veya birkaç ramazanda özürsüz olarak birkaç defa kasden orucunu bozmuş olsa, bunlardan dolayı yalnız bir keffaret öder. Sahih olan görüş budur. Çünkü ceza yönü, keffarete üstün gelmektedir. Sebebleri bir olan cezalarda bir ceza yeterlidir. Bu bir ceza hepsine yeter. Fakat keffaret yapıldıktan sonra tekrar orucunu aynı şekilde kasden bozacak olursa, bundan dolayı ayrıca bir keffaret gerekir. Birinci keffaret ile tam bir ders alınamadığı anlaşılmış olur.
#18.09.2005 02:06 1 0 0
  • Keffaret, lûgat deyiminde gidermek ve örtmek manasındadır. Allah, bazı kusurları ve günahları birtakım vesilelerle bağışlayıp örttüğünden bu vesilelerden her birine "Keffaret" denilmiştir. Bunun çoğulu "Keffarât"dır. Günahları affetmeğe de "Tekfir-ı Zünûb" denilir.

    Keffaretler, "Keffaret-i Savm Oruç Keffareti", "Keffaret-i zihar zevceyi haram kılma keffareti" Keffaret-i halk İhramda tıraş olmanın keffareti", "Keffaret-i katil hataen adam öldürme keffareti" ve "Yemin keffareti" diye başlıca beş kısımdır. Bu keffaretler, yasak olan şeylerden insanları alıkor ve engeller. Yapılan bir günaha, verilen bir ceza yerinde bulunur. Aynı zamanda bir ibadet manasında bulunduğundan günahların bağışlanmasına bir vesile olur. Bunları sırasıyla açıklıyoruz:
#18.09.2005 02:06 1 0 0