Okyanus ötesi sefer yapan büyük gemiler, içi su ile doldurulan üç havuzda (lok'da) aşamalı olarak deniz seviyesinden otuz metre yükseltilerek dağların arasındaki bir göle çıkartılmaktadır. Bu küçük gölde bir müddet kendi Makina güçleriyle ilerleyen gemiler, çıkışta yapılan işlemin tersi uygulanarak, su seviyesi kademeli olarak düşürülen üç ayrı 'lok'tan daha geçerek diğer okyanusa varabilmektedir. Herbiri diğerinden on metre daha yüksek su tutma özelliğine sahip olan bu lokların genişlikleri 32 metre, uzunlukları ise 294 metredir.
Basit olarak izah edilmek istenirse: Geminin ilk loka alınmasının ardından kapaklar kapatılarak, deniz seviyesinden otuz metre yukarıda bulunan Gatun gölünden buraya su basılmaktadır. Kısa bir zaman sonra suyla birlikte on metre yükselen gemi, birinci ve ikinci loktaki su seviyesi eşit olduğu anda, kapakların açılmasıyla lokomotifler tarafından ikinci loka çekilmektedir. Aynı su yükseltme işleminin burada da tatbik edilmesiyle üçüncü loka geçilmekte ve sistematik olarak yapılan son operasyon sonucunda, gemi dağların üzerindeki göle çıkabilmektedir. Karşıdan gelen konvoyun geçişini müteakip gölde harekete geçen gemiler, çıkıştaki işlemin tersi bir uygulama sonucunda üç loktan daha geçerek diğer okyanusa ulaşmaktadır.
Uzunluğu yaklaşık 80 kilometre olan Panama kanalının Atlantik ayağındaki Kristobal'de altı, Pasifik ayağındaki Balboa'da da yine altı olmak üzere toplam oniki 'lok'u bulunmaktadır. Fakat insanoğlunun 86 yıl evvel bütün imkanlarını kullanarak yapmış olduğu bu akılalmaz projenin birtek güvencesi vardır ki, o da Allah'ın (c.c.) Rahmeti yani yağmurdur. Bize bir seferinde kılavuzluk eden Amerikalı kaptanın deyimiyle "Yağmur olmazsa, Panama kanalı da olmaz." sözü, gerçeği öylesine açık olarak izah etmektedir ki, ...Günde onbinlerce tonluk kapasitelere sahip pekçok geminin geçtiği oniki lok'a su veren küçük göle bugünkü teknolojiyle dahi denizden su yetiştirmek neredeyse imkansızdır. Oysaki yağmur ormanlarının kuşattığı Panama'nın Gatun Gölü ve çevresine, Rahmet timsali olarak hergün yağan tropik yağmurlar, bu ihtiyacı karşılamaktadır. Çoğu zaman farkında dahi olmadığımız bu ilahi rahmet ve koruma, biz deniz insanlarının zor günlerinde hep yanında olmuştur.
Bediüzzaman Said Nursi, kendisinden keramet göstermesini isteyen stajyer avukat Kemal Taner'e keremat göstermek yerine aşağıdaki nasihatta bulunmuş.
Neckettin Şahiner'inSon Şahitler adlı kitabında yer verdiği hatıraya göre, Kemal Taner, o gün yaşadıklarını şöyle anlatıyor: "Hapishaneye yanına görüşmeye gitmiştim. Namazı yeni kılmış, tesbih çekiyordu. Elini öptükten sonra kendilerine dedim ki: 'Efendim, size birçok keramet gösterir, diyorlar. Halbuki ben sizden herhangi bir harikal hal ve vezayit görmedim. Eğer böyle birşey gösteriyorsanız, bana da gösterin, meselâ şu elinizdeki tesbih kendi kendine yürüsün.'
"Bediüzzaman tebessüm etti. Bana temsilî şu hikâyeyi anlattı:
"Bir adamın çok sevdiği, sevimli, sevgili bir tek oğlu varmış. Adam bu kıymetli yavrusuna, çok değerli bir hediye almak için, kuyumcu dükkânına götürmüş, Çok çeşitli elmas ve mücevherattan hangisini beğenir ve isterse oğluna alacakmış.
"Mücevherat dükkânında, kuyumcu adam, dükkânı süslemek için; tavana, çok çeşitli renklerde, kırmızı, yeşil, mavi, mor, pembe, sarı her renkte büyük balonlar asmış. Çocuk dükkâna girince mütemadiyen tavandaki balonlara bakarak, 'Baba ben bu balonlardan isterim' diye tutturmuş, başlamış ağlamaya. Adam, 'Oğlum, ben sana çok pahalı ve kıymetli, elmas, mücevher alacağım' diyormuş, Çocuk ise, 'Ben balon isterim' diye ağlayıp duruyormuş. Bu misali bana anlatan Bediüzzaman, sözlerine devamla:
"Ben Kur'ân'ın elmas ve mücevherat dükkânının bekçisiyim, dellalıyım. Ben baloncu değilim. Benim dükkânımda, benim pazarımda, Kur'ân'ın ebedi ve ölümsüz elmasları var. Ben bunlarla meşgulüm. Ben Kur'ân nurunu ilân ediyorum, balonculuk yapmıyorum' dedi.
"Bediüzzaman'ın ne demek istediğini anlamıştım, yaptığım hareketten dolayı mahçup olmuştum.
Ağrı nedeniyle yıllarca doktor doktor gezdi ama kimse acısını dindiremedi. Yakın arkadaşı olan veteriner, yüzüğü metal dedektörle buldu Muğla'da iki çocuk babası, 51 yaşındaki Mustafa Türkmen'in başına gelen pişmiş tavuğun başına gelmedi. Mustafa Türkmen, 1982 yılında Fethiye Devlet Hastanesi'nde apandisit ameliyatı oldu. Yıllarca bir sorun yaşamayan Türkmen, 2002'de kasığındaki şiddetli ağrı nedeniyle hastaneye gitti. Röntgeni çekilen Türkmen'e böbreğinde taş olduğu söylendi. Ağrıları daha da artınca 2008'de İzmir'de hastaneye giden yaşlı adama aynı teşhis kondu. Kullandığı ilaçların hiçbir faydasını görmeyen Mustafa Türkmen, durumunu veteriner arkadaşına anlattı. Arkadaşı da, "Belki ameliyatta makas unutulmuştur. Dedektörle bakılım" dedi.
'HESABINI KİM VERECEK'
Türkmen, dedektörle kontrol edildi ve kasıklarına gelindiği zaman alet sinyal vermeye başladı. Bunun üzerine Türkmen, hastaneye gitti. Doktorlar bu kez de böbreklerinde taş olmadığını, doktorun yüzüğünü düşürmüş olabileceğini söyledi. Yaşadıklarına inanamayan Türkmen, "Çektiğim acıların hesabını kim verecek" dedi.(Takvim)