Iyilik ve kötülük kutuplari açisindan, iki kavram sunulmustur: Biri bencillik, öbürü de hayirseverliktir. Bencilligin anlami baskalarini kendisi için feda etmek olarak tarif edilmistir. Hayirseverlik ise kendini baskalari için feda etmektir denmistir. Bu durumda insan her iki halde de diger insanlara baglanmis, kendisine iki acidan birini çekmesi söylenmistir. Ya baskalarinin ugruna kendisi aci çekecektir, ya da kendisi ugruna baskalarina aci çektirecektir. Sonunda insanoglunun kendi acilarindan zevk almasi gerektigi de söylenince, tuzak iyice kapatilmistir. Insan artik mazosizmi kendi ideali olarak kabul etmek zorunda kalmistir, çünkü bunun karsisina ancak sadizm vardir. Insanogluna oynanan en küstahça oyun bu olmustur. Bagimlilik ve aci çekme bu yolla hayatin temelleri haline getirilmistir. Seçenekler "kendini feda etmekle- tahakküm etme" arasinda degildir. Seçenekler "bagimsizlikla- bagimlilik" arasindadir. Yaraticinin kurali ya da elden düsmecinin kuralidir. Bu temel bir sorundur. Bir ölüm kalim sorunudur. Yaraticinin kurali, insanligin var olmasini saglayan mantikli zihnin ihtiyaçlari üzerine kurulmustur. Elden düsmecinin kurali ise sag kalmayi beceremeyecek insanlarin ihtiyaçlarina dayalidir. Insanin bagimsiz egosundan dogan her sey iyidir. Insanin insana bagimliligindan dogan her sey kötüdür. Bencil kisi salt anlamda bakildiginda baskalarini feda eden kisi degildir. Baskalarini herhangi bir sekilde kullanma ihtiyacinin üstüne çikmis kisidir. Onun islerligi, diger insanlarin kanaliyla degildir. Birincil anlamda onlarla ilgilenmemektedir. Amaci da düsüncesi de arzulari da enerjisinin kaynagi da hep onlarin disindadir. Bir baska kisi için var olmakta degildir. Kimseden de kendisi için var olmasini istememektedir. Insanlar arasinda olusabilecek tek kardeslik, tek karsilikli saygi bu yolla olabilir.
Neden gurursuz yaşadığınızı, ateşsiz sevdiğinizi, direnmeden öldüğünüzü merak mı ediyorsunuz? Neden her baktığınız yerde cevapsız kalmaya mahkum sorularla karşılaştığınızı, hayatınızın neden imkansız çelişkilerle dolduğunu, neden "ya beden ya ruh" gibi, " ya akıl ya kalp" gibi, "ya güven ya özgürlük" gibi yapay seçimlerden kaçınmak için tüm ömrünüzü mantıksız kararsızlıklarla geçirdiğinizi bilmek mi istiyorsunuz?
Cevap yok diye çığlıklar mı atıyorsunuz? Algılama aletinizi, aklınızı reddetmişsiniz, ondan sonra da evrenin bir esrarengizlik yumağı olduğundan yakınıyorsunuz. Elinizdeki anahtarı fırlatıp atıyor, sonra tüm kapılar yüzüme kilitlendi diye ağlıyorsunuz. Mantıksızı izleyerek yola koyuluyor, sonra varoluş anlamlı değil diyorsunuz.
Aklınızı takip etmedikçe hayatınızı bu sorulardan kaçarak geçirmeye mahkumsunuz. Tercih yapmaktan kaçındıkça başkalarının tercih ettiği bir hayata mahkum olacaksınız. Bu yüzden felsefe bir ihtiyaçtır. Felsefe; hayatı analiz etme, aklı ve mantığı kendi mutluluğunuz için kullanma aracıdır. Entellerin kafanızı karıştırmak için bir araya geldiklerinde yaptığı laf kalabalığı değildir.
Her insanın bir hayat görüşü, doğru-yanlış bir felsefesi vardır. Farkında olmasa da felsefesiz insan olmaz. Herkes, yaşam tecrübelerinden, gördüğü, duyduğu, okuduğu şeylerden, iyi-kötü sonuçlar çıkararak, bir felsefe sahibi olur.
Felsefe: evrenin, insanın ve insanın evrenle ilişkisinin asli tabiatını araştıran düşünce sistemidir.
Felsefeye, genellikle altrüizmin (birey düşmanlığının) egemen olması, altrüizmin en acı abidelerinden biriyle: insanların kendi içlerinde kültürel olarak yarattıkları benliksizlikle sonuçlanmıştır: kendisini, bir bilinmeyen olarak görmekteki istekliliği; kendisiyle, bir yabancıyla birlikte yaşıyor gibi yaşaması ve bundan rahatsızlık duymaması; ruhunun(bilincinin), kişisel (gayri-sosyal) ihtiyaçlarını bilmezden gelmesi, göz ardı etmesi, bastırması; kendisine en gerekli olan şeyleri en az bilmesi; en derin değerlerini, sübjektifliğin iktidarsızlığına teslim ederek, hayatını kronik bir suçluluk duygusunun kasvetli zindanına çevirmesidir
Mistik kahinin mesleğinin püf noktası, anlaşılmazlıktı; bugünün estetiğinde de: anlaşılmazlık, bir değer zannedilmektedir. Nasıl ki, ilkel vahşiler, tabiat fenomenlerini olduğu gibi kabul etmiş; bu fenomenleri, soruşturulmaz, analiz edilmez ve indirgenmez bir birincil zannetmiş; ve, bu fenomenlerin kaynağını: bilinmez cinlere atfetmişdilerse; benzer şekilde, bugünün epistemolojik vahşileri de, sanatı olduğu gibi kabul etmiş; onu, soruşturulmaz, analiz edilmez ve indirgenmez bir birincil zannetmiş; ve, sanatın kaynağını özel bir tür bilinmez cinlere atfetmişlerdir: hissettikleri duygular. Aralarındaki tek fark, tarih-öncesi vahşilerin hatasının masumca yapılmış olmasıydı.
İnsan karakteri -sayısız potansiyelleriyle, erdemleriyle, kötülükleriyle, tutarsızlıklarıyla, çelişkileriyle- o kadar karmaşıktır ki; insan, kendi kendisinin en çetin bilmecesidir.
Postmodern mimari ve sanat konusunda bir otorite olan Charles Jencks, postmodernizm üzerine yazdığı bir makaleyle postmodernizm'in kökenini şu şekilde anlatmış:
"Postmodernizm"'in kökenleri
Sayın Bay,
"Postmodernizm" teriminin ilk kullanılışı (Mektuplar, Şubat 19) 1926'dan öncedir. Terim 1870'lerde Britanyalı sanatçı John Watkins Chapman tarafından, 1917'de de Rudolf Pannwitz tarafından kullanılmıştır. Ama "post"ların başlaması, "Post-Empresyonizm" (1880'ler) ve "Post-Endüstriyel"le (1914-22) olmuştur, denebilir. Sonra bunlar 1960'larda edebiyatta, toplumsal düşüncede, ekonomide ve hatta dinde ("Post Hıristiyanlık") pıtrak gibi çoğaldılar. "Sonsallık", yani yaratıcı bir çağdan sonra gelmenin olumsuz duygusu, ya da tam tersine, olumsuz bir ideolojiyi aşmanın olumlu duygusu, aslen 1970'lerde, "Postmodernizm" tartışmasının da iki merkezi olan mimari ve edebiyatta gelişti. (Bu akımlar, hem özelliklerini hem de olumlu, "post" önekinden sonra tire koyuyorlardı). "Yapıbozumcu postmodernizm", Fransız post-yapısalcıların (Lyotard, Derrida, Baudrillard) 1970'lerin sonunda Birleşik Devletler'de kabul görmesinden sonra ön plana çıktı. Bugün olumsuz diyalektik ve yapı bozumundan ibaret yeni, yaratıcı hareket de ortaya çıktı. Bunlar kendilerine "Yapıcı", "Ekolojik", "Temelli", "Yeniden kurucu" post-modernizm gibi adlar veriyorlar.
Bu durumda iki temel hareketin var olduğu ortada. "Postmodern durum", "Gerici postmodernizm" ve "tüketici postmodernizmi"nin de var olması gibi-bunların örnekleri enformasyon cağı, Papa ve Madonna. Bütün bunlar üzerine tarafsız, akademik bir rehber istenirse, Margaret Rose'un Post-Modern ve Post-Endüstriyel: Eleştirel bir Analiz'i (1991) önerilebilir.
Şunu da eklemeliyim ki, Postmodernizm sözcük ve kavramının büyük gücünün ve bir yüzyıl daha duyulacak olmasının bir nedeni, yetersiz kaldığı açıkça görülen modernist dünya görüşümüzü geride bıraktığımızı, nereye gittiğimizi belirtmeden ortaya koyabilmesidir. Birçok kişinin bu terimi kendiliğinden, sanki kendi bulmuş gibi kullanmasının nedeni de budur. Ama "Modernizm" üçüncü yüzyılda icat edilmiş gibi gözüktüğüne göre, "Postmodernizm" teriminin ilk kullanılışı da belki o zamandı
CHARLES JENCKS
Londra
2. MODERNİZM NEDİR?
Bazı sanat tarihçileri, fotoğrafın icadıyla resim sanatının gerçekliği yeniden üretme yetkisinin sona erdiğini söylerler. Altyapıdaki teknolojik yenilik, görsel sanatların üst yapısal geleneklerini geçersiz hale getirmiştir.
Gerçeklik sona ermekteydi.
Marx'ın formülü, toplumun geleneksel ve üretici alanlarındaki farklı değişim parkurlarını anlamakta hâlâ yararlıdır.
Altyapısal üretim alanında modernizm, neredeyse bir yüzyıl önce başlayan Sanayi Devrimi'nin ikinci gelgit dalgasında, kitlesel teknolojik yeniliklere tanık olan 1890-1900'lerde başladı.
Kültürel ya da üstyapısal alandaki modernizm de 1900'lerin aynı dönemine denk gelir: Edebiyat, müzik, görsel sanatlar ve mimaride ilk cesur modernist deneyler bu yıllarda yapıldı.
Paul Cézanne (1839-1906) gerçekçiliği bütünüyle reddetmemekle birlikte, onu gözden geçirerek, şeyleri algılayışımızın Kesinsizlik içerdiğindi savundu ona göre
görülen nesne arasındaki karşılıklı ilişkinin doğurduğu etkiden; görülen şeydeki kuşku olasılıkları ve görüş açısındaki değişikliklerden de sorumlu olmalıydı.
Cézanne gerçekliği değil de, onu algılamanın sonucunu resmederek, yeni ve devrimci bir yön tutturdu.
Céanne'ın amacı, gerçekliğin parçalanmış, özel bir görüntüsünü yeniden üretmek değildi. O, algının değişkenliğinin altında yatan bir "birleşik alan" kuramının peşindeydi ve bu temeli elementer geometrik katı cisimlerde buluyordu. 1904'te yazdığı ünlü mektubunda şunu öğütlemişti: "...Doğayı silindir, küre ve konilerle ele alın."
Cézanne bir fizikçi değildi; ne modern ne de başka türlü. Onun izleyicileri ve mirasçıları olan Kubistler de fizikçi değildi. Burada sözkonusu olan şey, bilimle sanatın birbirinden bağımsız olarak birbirini tamamlayan tutumlar geliştirdiği nadir tarihsel durumlardan biri.
Picasso'nun Avignonlu Kadınlar'la başlattığı Kübizm daha sonra kendisi, Georges Braque ve başkaları tarafından 1907-1914 arasında geliştirildi.
Basitleştirilip geometrikleştirilmiş, çevresindeki uzmanla aynı düzlemde etkileşen ve neredeyse mimari açıdan ele alınan bu insan figürünün insanlıktan uzaklaştırıldığı söylenebilir.
Kubizm, olayların yalıtık halde ele alınabileceğini reddetmesi ve görünümün göreni içerdiğini savunması bakımından modern fizikte uyuşuyordu. Bu, insanlıktan uzaklaştırmanın sınırı anlamına gelmeyip, daha çok, insanın gerçekliğin dışında olmadığının bir kabulüydü.
Kubizm Rusya'da konstrüktivizm (1914-20) yönünde gelişti. Sehpa bir tarafa bırakılarak tipografi, mimari ve endüstriyel üretime uygulanan teknik dizayna ve devinimsel sanata geçildi.
Bu iyimser, ütopyacı sanat, devrimin Leninist aşamasıyla (1918-24) uyumlu ve verimli bir işbirliği kurdu. Ama sonra, Komünist Parti'nin sanat konusundaki resmi Ortodoks tutumuyla çatışma içene girdi.
Modernist soyutlama, demokratik özgür dünyanın alternatif tarzı olarak onaylandı ve gerçekçiliğin tabutuna son çivi çakıldı.
Gerçeküstücülük, Dadaizmin (1916-24) mirasçısıydı. Dadizm, erken dönem modernist sanatın bütünüyle iyimser olduğu fikrini yalanlıyordu.
Dadaizm, Birinci Dünya Savaşı'nın mekanize insan kıyımına nihilist bir tepki olarak doğdu.
Bilinçdışına yaratıcı bir şekilde ulaşmaya sağlayan şansa yol açmak için bütün geleneksel sanat kurallarını bir tarafa atarak otomatizmi serbest bırakması (ya da onun tasmasını çözmesi) bakımından, Dadaizmin büyük bir önemi vardı.
Sanat 1900'lerin başından 1970'lere kadar, Batı tarihinde emsali görülmemiş bir hızla değişerek git gide modernleşti. Modernizmin gelişiminde başlıca üç aşama görüldü:
Modern, tarihsel olarak, kendisinden hemen önce gelenle her zaman savaş içinde olmuştur. Bu anlamda, model her zaman post-bir şeydir.
Modernin sonunda kendi kendisiyle savaşa girip post-modern haline gelmesi kaçınılmazdı. Postmoderne dönüşmenin bu garip mantığını, "modern" sözcüğünün "tam şimdi" anlamına gelen Latince kökeni modo'da da yakalayabiliriz: "Postmodern"in sözcük anlamı bu durumda "tam şimdiden sonra gelen"dir.
Post modern sanatın iyi bir tanımı, "tam şimdi"nin kendisinden önce gelen "tam şimdi"yi olumsuzlaması ikileminden doğar. Fransız filozof Jean-François Lyotard'ı dinleyelim:
Nedir öyleyse postmodern?... Kuşkusuz, modernin bir parçasıdır. Bütün kazanımlardan şüphe edinilmesi kaçınılmazdır; yeter ki düne ait olsun... Cézanne hangi uzama meydan okudu? İzlenimcilerin uzamına. Picasso ve Braque hangi nesneye saldırdılar? Cézanne'ın nesnesine. Duchamp 1912'de hangi savdan koptu? Resim yapılacaksa kübist olmalı savından. [Daniel] Buren de Duchamp'ın yapıtında dokunulmamış olarak kaldığına inandığı diğer sayı sorguluyor: Yapıtın sunulduğu yer. Kuşaklar korkunç bir ivmeyle kendi kendilerini çökertiyorlar. Bir yapıtın modern olması için önce postmodern olabilmesi gerek. Böyle anlaşılan postmodernizm, sonuna gelmiş modernizm değil, oluşum durumundaki modernizmdir ve bu durum süreklidir.
Postmodern Durum (1979)
1. POSTMODERN?
Bir imaj tüketiciliği. Yeniden üretilen şey gerçekliğin yerini alıyor ya da onun yerine üst-gerçekliği koyuyor.
Zaten yaşanmış olan ve eskinin imgesini canlandırma dışında hiçbir gerçeklik taşımadan yeniden üretilen şeyi yaşıyoruz.
Ne görüyorsan onu alırsın...
Sanatçı ya da postmodernizmle ilgilenen herhangi bir yurttaş gerçek olmayan, taklit üst-gerçeklikle karşılaştığında ne yapar? Kaçınılmazı yaşar, elbette onu kabullenir.
Postmodern sanatın şeceresi modernden ancak teoride ayırt edilebilirmiş gibi görünüyor. Bu anlamdaki teori bir doruk değil bir olumsuzlama, yani "sanatın sonu"dur. Şimdi uç noktadaki postmodernizme bir sıçrama yapıp Fransız sosyolog Jean Baudrillard'ın ulaştığı sonucu görelim.
Baudrillard, sanatla gerçeklik arasındaki sınırın bütünüyle ortadan kalktığını, çünkü ikisinin de evrensel benzeti (simulacrum) içine düştüğünü anlatmak istiyordu.
Benzeti, temsille gerçeklik arasındaki (imlerle onların gönderme yaptığı gerçek dünyadaki şeyler arasındaki) ayrımın ortadan kalktığı yerde başlar.
Temsili imge-işaret, birbiri ardına dört tarihsel aşamadan geçer...
Gerçeklik fazlalık haline gelir, böylece imgelerin gerçekliğe ya da anlama gönderme yapmadan birbiriyle çiftleştikleri üst-gerçekliğe ulaşırız.
"Teoride" bile olsa, gerçekliğin iptaline ulaşmak nasıl mümkün olabilir? Bu kadar radikal bir sonuca götüren teorinin soyağacı nasıldır?
1. POSTMODERN TEORİNİN SOYAĞACI
Postmodern teorinin kökleri, İsviçreli dilbilimci Ferdinand de Saussure'den (1857-1913) kaynaklanan bir biçimsel dilbilim okulunda, yani yapısalcılıktadır.
Yapısalcılık, artzamanlı olanı (var olan ve zamanla değişeni değil) değil, eş zamanlı olanı (şimdi var olanı) inceler.
Barthes semiyolojik çözümlemenin geri döndüğünü söylüyordu. Bu anlayış, Baudrillard'ın daha radikal "sanat gerçekliğe bütünüyle nüfuz etti" görüşünü haber veriyordu. Artık sanat da gerçeklilik de tam bir benzeşim tutumuna düşmüştü.
60'ların Barthes'i bu kadar ileri gitmediyse de buna yakın şeyler söyledi. Semiyolojinin kendisinin lirik şiirler, Chaplin'in filmleri ve gerçeküstücülükle birlikte Jakobson'un metaforik tipler sınıflamasına dahil edilebileceğinde dikkat çekti. Sözcüğü sözcüğüne şöyle dedi: "semiyolojistin çözümlemelerini yaptığı üstdil metaforiktir..." Barthes'in bu sözüyle (kısmen) daha yüksek bir düşünselliğe tepki göstermesi, modernist entelektüel saldırganlığa ödenen tipik postmodern bir kefaretti.
Düşünsellik basitçe "bir şey üzerine düşünme" (ki genellikle daha sonra ya da çok geç gelir) değil, kişinin yaptığı, düşündüğü ya da yazdığı şeyin dolaysız eleştirel bilincidir. Ne var ki masumiyetin yitirildiği çağımızda herhangi bir şeyi masumca yapmak mümkün olmadığından, düşünsellik kolayca alaycılığa, kinizme ve politik bakımdan geçerli bir ikiyüzlülüğe dönüşebilir.
Stephen Hawking, Zamanın Kısa Tarihi'nin (1987) ünlü son satırlarında, bütün evreni kapsayan bir kuramdan söz ediyordu:
"(...) Eğer tam bir kuram bulabilirsek, bu kuram zaman içinde ilkece herkes için anlaşılır olacaktır... insan aklının nihai zaferi olacaktır-çünkü o zaman Tanrı'nın zihnini bileceğiz." Bilim, bu hedefe yaklaştıkça, postmodern rölativist boyutlar kazanmaktadır. Rölativizmi bilime sokan, kuantum mekaniğidir. W.F. Heisenberg (1901-76) şu ilkesiyle bilime kalıcı bir kesinsizlik getirdi: Belli bir anda bir parçacığın hem kütlesini hem de hızını saptamak olanaksızdır.
Atomun yalnızca proton, nötron ve elektronlardan değil, her türden gluon, charm, quark gibi neredeyse sonsuz sayıda şeyden oluştuğunun anlaşılmasıyla, "temel" parçacığın ne olduğu git gide daha fazla bilinmez hale geldi. Kimileri doğadaki temel varlıkları artık nokta gibi değil çizgi gibi düşünüyor. Birçok bilimci, uzay-zaman ve içsel simetri sorunlarını çözen bu çizgi kuramını her şeyin kuramına doğru bir ilerleme olarak görüyor. Tanrı-parçacık denen Higgs boson'unun bulunması, umutları canlandırıyor. Maddenin yapısının anlaşılmasında çok önemli olan bu buluşun, evreni tek bir denklemle ifade etmeyi sağlayabileceği düşünülüyor.
Ne var ki matematikteki yeni gelişmeler bilimsel bilgimizin ciddi sınırları olduğunu düşündürüyor. Yeni ortaya çıkan kaos ve karmaşıklık kuramları bilimde kontrol ve kesinlik kavramlarını ortadan kaldırdı. Kaos, periyodları olmayan bir tür düzen olarak tanımlanabilir. Karmaşıklık kuramları ise bağımsız öğelerin kendiliğinden bir öz-örgütlenme oluşturmak üzere birbirlerini etkiledikleri karmaşık sistemlerle ilgilidir. Bunların her ikisi de bilimde bütünselcilik, iç bağlantı ve kaostan düzen oluşması kavramlarına ve özerk, kendini yöneten bir doğa fikrine dayanan postmodern bir devrim vaat eder. Karmaşıklık, büyük sorulara yanıt bulmaya çalışır: Yaşam nedir, neden hiçlik değil de bir şeyler var, neden sermaye piyasası çöktü, eski türlerin fosilleri milyonlarca yıldır neden bozulmadan kaldı, vb. Bazı basit varsayımlar yapmayı bırakıp akla uygun sorular sormaya zorlayan kaos ve karmaşıklık kuramlarını savunanlar, bunları her şeyi kapsayan yeni kuramlar olarak sunuyorlar. Örneğin karmaşıklık kuramı şöyle tanıtılıyor:"Embriyonun gelişiminden, evrimden, ekosistemlerin
dinamiğinden, karmaşık toplumlardan tutun da evrenin ilk durumuna kadar, bütün spektrumu kapsayan kuram-her şeyin kuramı!"
Bilimdeki böyle bütünleştirme eğilimlerine karşı saldırılar başladı. Çeşitli disiplinlerden (sosyoloji, felsefe, antropoloji,tarih) insanlar doğa bilimlerinin doğruluk ve ussallık kavramlarını ve bilimsel yöntemin nesnellik iddiasını eleştirdirdiler. Bütün bu eleştiriler bilimin toplumsal bir süreç olduğunu, bilimsel yöntemin neredeyse bir mit ve bilimsel bilginin aslında imal edilmiş bir şey olduğunu ortaya koydu.
Postmodern bilimin anarşi içinde olduğu söylenebilir. Dadaist bilim felsefecisi Paul Feyerabend bu durumu iyi bir şey olarak görüyor: Gelişmeyi engellemeyen tek ilke şudur: Ne olsa gider... Kaos yoksa bilgi de yoktur. Akıl sık sık bir kenara bırakalım azsa hiçbir ilerleme olmaz... 'özensizlik', 'kaos', 'fırsatçılık' gibi görünen şeyler, bugün bilgimizin asli parçaları saydığımız kuramların gelişiminde çok önemli bir rol oynamışlardır... Bu 'sapmalar', bu 'hatalar', ilerlemenin önkoşuludur.
20. yüzyılın son yirmi beş yılı, bir bakımdan, tarihte eşi görülmemiş bir dönem olarak yerini alacaktır. Bu "postmodern" yıllar, tam bir orjinalite yokluğu sergiliyor. Zaten çok kıt olan buluş kaynaklarımız, yeniden üretime ayrılmış durumda.
Belki de Marx'ın kapitalist yeniden üretim görüşünü tekrar düşünsek iyi olur. Kapitalist üretim, zaman içinde yayılan, üretim döngülerinin birbirini izlediği bir süreçtir: Kısacası burada sorun sürekliliktir, yani toplumsal ve ekonomik yeniden üretimdir.
Kapitalizm oyununun oyuncuları "hileye" başvurmak zorundadırlar. Bu yüzden de, kapitalist üretim tarzının sürekliliği bir tür "kandırmaca konsensüsü" ne bağlıdır.
"Postmodern" olan her şeyin yeniden üretime açıkça bağımlı olmasının ve ondan kaynaklanmasının nedeni de budur.
Bu nedenle, "geleneksel olarak eğitilen bilgi sahibi"nin yerine "tüketici olarak bilgi sahibi"ni koyarken Lyotard'ın yaptığı şey bu "yeni" bilgi sahibini ve bilgideki yenilikleri yüceltmek değil, serbest pazar ekonomisinin gücünü kabul etmektedir.
Bu yeni doğmuş bilgi tüketicisi, hazır durumdaki bir kandırmaca oyununa bellek yitimiyle girer; bir postmodernite mitidir o.
Pek çok başka şey gibi, postmodernitenin bellek yitimli sıfır-bilinci de modernizmden kaynaklanır.
Modernist sanat, bütün göndermelerden bağımsız, gerçekliği temsil etmeyen, kendinden başka hiçbir şeyin göstergesi olmayan yapıtlar üretme iddiasındaydı.
Postmodernitenin tüketici sıfır-bilinci, bütün üretimin kendi saf ilminden başka bir şey değilmiş gibi göründüğü, üst-modernizmin bir üst derecesidir yalnızca.
1. ÜÇÜNCÜ DÜNYA POSTMODERNİZMİ
İslam ve Üçüncü Dünya, postmodernizm söz konusu edildiğinde çoğu zaman unutulur. Anlaşılan, Foucault'nun öğretisi, onların neden tarih dışında bırakıldığı konusunda yeterince kuşku uyandırmayı başaramamış.
Satılmayan ve modası geçmiş mallar, amaca uygun olmayan ya da yarasız teknolojiler, pahalı ya da Batı'da kullanımı yasaklanmış ilaçlar gibi postmodernizm de Üçüncü Dünya'da yeni ve karlı bir yaşam buluyor. 50'lerin ve 60'ların modernleşme tutkusu, postmodernizme kimilerinin heyecanla sahip çıkıp kimilerinin şiddetle karşı koymasında yeniden yaşanıyor.
Üçüncü Dünya postmodernizmi, Üçüncü Dünya kültürlerinin kendileri kadar büyük bir çeşitlilik sergiliyor.
Üçüncü Dünya'da postmodernizme karşı en ciddi direnişi Latin Amerika gösterdi. Reagan döneminde bütün Latin Amerika'da sağcı bir postmodernizm dalgası yükseldi. 1990'da Peru'da romancı Mario Vargas Llosa ile Alberto Fujimori'nin başkanlik yarışı, Arjantin'de Carlos Menem'in (1989) ve Brezilya'da Fernando Collor'un (1990) medyatik
popülizmi, Meksika'da Kuzey Amerika Serbest Ticaret Antlaşmasının imzalanması beklentisiyle gerçekleştirilen değişiklikler, uyuşturucu ve terörizm üzerine karmaşık ekonomi ve politikalar, Latin Amerika'da sağcı postmodernizmin doruk noktalarını oluşurdu.
Bu gelişmeler sonunda, Meksika'nın Nobel ödüllü ozanı Octavio Paz postmodernizmi Latin Amerika'ya uymayan bir başka ithal edilmiş proje olarak betimledi. Öte yandan Güney Amerika solu, postmodernizm projesini, tükenmiş ve güvenirliğini yitirmiş politik gündemini yenilemenin önemli bir amacı olarak gördü. Sağın başarılarına karşı koymak üzere, "ayakta kalma" temasına dayalı bir "sol postmodernizm" oluşturdu.
Latin Amerika, Hindistan ve İslam dünyasındaki dinsel canlanış, hem sağ hem de sol postmodernizme karşı bir tepki olarak yorumlanabilir. Politik rengi ne olursa olsun, postmodernizm melezliğe, rölativizm ve heterojenliğe, estetik hazcılığa, özcülüğe karşı çıkmaya ve "Büyük Anlatı"ları reddetmeye eğilimini korur. Latin Amerika'da, ABD'den ithal edilen sağcı politikalar ve dinsel fundamentalizm, Brezilya'dan Guatemala'ya kadar, başlıca, etkisini işçi sınıfı ve yoksullar üzerinde göstermiştir.
Güneydoğu Asya'da postmodernizm kendine özgü bir biçim aldı. Gerçekle benzetisinin ayırt edilemeyeceğini söyleyen postmodern öncül burada taklide dayalı, giderek zenginleşen bir ekonomi ve kültür doğurdu.
1. TOPLUMSAL TEORİ OLARAK POSTMODERNİZM
Postmodernizm tartışmaları kültürel teori alanında, modernist sanat biçimleri ve pratiklerinden koptuğu iddia edilen bir dizi kültürel yapıntıyı tanımlayan mimari, edebiyat, resim vb. alanlarda yeni "postmodern" kültür biçimlerinin işaretleri olarak başladı. Postmodernizm,"yüksek modernizm"in ciddiyetinin aksine yeni bir ilgisizlik, yeni bir şakacılık ve her şeyden önce Andy Warhol'un 'pop art'ında somutlaşan, ama aynı zamanda Las Vegas mimarisinin törenlerinde, rasgele bulunmuş nesnelerde, happening'lerde, Nam June Paik'in video düzenlemelerinde, yer altı filminde ve Thomas Pynchon'ın romanlarında ortaya konan yeni bir eklektizm sergiledi. Modernist sanatın ince işçiliğinin, biçimsel bilgiçliğinin ve estetik talep karlığının aksine, 'yüksek kültür' ve 'popüler kültür' biçimlerini karıştıran, estetik sınırları altüst eden, sanatın alanını reklam imgelerini, televizyonun oldukça değişken mozayiklerini, soykırım sonrası nükleer çağın deneyimlerini kapsayacak denli genişleten ve herzaman tüketim kapitalizmini çoğaltarak üreten postmodernist sanat bölük pörçük ve eklektikdi. Yüksek modernizmin ahlaki ciddiyetinin yerini ironi, pastiche, kinizm, ticari tutum ve kimi durumlarda dobra bir nihilizm aldı.
Sonuçta modernizm 'yüksek sanat'ın yasası ve bir parçası haline gelirken, postmodernizm pop art'da aynı zamanda dönemin mimarisinde, filminde ve edebiyatında görülebilen 'anything goes' (her şey uyar) yollu bir popülist estetik sergiledi. Modernist sanatın büyük bir kısmı geleceğe yönelimliydi, yeni olanın karşısında coşkuya kapılıyor ve yeniliği hoşnutlukla karşılıyordu; postmodernist sanat ise bütün bir sanat tarihinden seçilmiş stillerin,biçimlerin ve türlerin eklektik karışımları içinde eskiye nostaljik hayranlığı yeninin karşısında büyülenmeyle kaynaştırdı. Ayrıca, felsefe alanında, Kartezyen-Lockcu-Kantcı gelenekler içinde kurulmuş bulunan iflas halindeki felsefeye ihtiyaç olduğu iddiaları ortaya çıkmaya başladı. (Bernstein,1985;Baynes et.al.,1987). Bu modern felsefe geleneğinin, felsefenin sağlam bir temeli ve felsefi sistemlerin garantisi olarak hizmet edebilecek mutlak bir hakikat yatağı arayışı içindeki boş ve olanaksız rüyalar tarafından yıkıldığı iddia edildi. (Derrida,1976;Rorty,1979). Bunlardan bazıları Batı felsefesinin temel metafizik ön gerektirimlerinin köklü sorunlar barındırdığını iddia ettiler; sözgelimi Derrida, çift değişkenli düşünme sisteminin, logosentrizmin ve konuşmayı yazı karşısında ayrıcalıklı kılmanın modern felsefeyi hükümsüzleştirdiğini iddia etmiştir. Derrida ve diğerlerine göre çift değişkenli metafizik sistem kurbanlarını, felsefenin çok özenli bir yapı bozumunu
(deconstruction) ve kökten yeni bir felsefi pratiğin ortaya konmasını gerektiren umutsuz metafizik tuzaklara düşürmüştür. Bu iddia, felsefenin postmoderneleştirişinin habercilerini Nietzsche, Heidegger, Wittgenstein ve Dewey'de; Sade, Bataille ve Artaud gibi daha marjinal yazarlarda buldu (Foucault,1970;Rorty,1979).
Habermas (1987) gibi diğer toplumsal teorisyenler ise, tarihte postmodern bir kırılmanın ortaya çıktığı iddialarını reddederek, yeni muhafazakar ideolojinin bir biçimi olarak yorumladıkları postmodernizme saldırmaktadırlar. Bu tartışmalar karşısında, toplumsal teori olarak postmodernizmin en önemli ifadeleri arasındaki farklılıkları ayrıştırmanın ve yeni postmodern toplumsal teorilerdeki merkezi konumları, iç görüleri ve sınırlılıkları birbirinden ayırmanın zamanı gelmiş bulunuyor.
Postmodernistler inter alia (bağlaşıklar arasında oluşmuş-çn) geleneksel felsefi sacayaklarına yaslanmayan toplumsal eleştiri anlayışları geliştirmeye bakarlar. Çabalarının tipik başlangıç noktası felsefenin bugünkü durumu üzerine bir düşünüm başlatmaktır. Richard Rorty ve Jean François Lyotard gibi yazarlar, büyük harfli "F"yle yazılan Felsefenin bundan böyle siyaset ve toplumsal eleştiriyi temellendirme işlevi göremeyeceğini iddia ederler. Temelciliğin terk edilmesiyle birlikte toplumsal eleştiri karşısında felsefeyi kurucu söylem rolüne atayan görüşün de terk edilmesi gündeme gelir. Bu 'modern ' anlayışın, eleştirinin herhangi bir evrenselci teorik zemin olmaksızın serbestçe yüzüp gezdiği yeni bir 'postmodern' anlayışa yer vermesi gerekir. Artık felsefi olarak demirlememesinden ötürü, toplumsal eleştirinin şekli ya da karakteri değişir; daha pragmatik, ad hoc (yalnızca belli bir durum için; daha genel bir uygulama ya da öncel bir haklılaştırım olmaksızın-çn), bağlamsal ve yerel hale gelir. Ve bu değişmeyle birlikte, entelektüellerin toplumsal rolünde ve siyasal işlevinde buna tekabül eden bir değişme ortaya çıkar.
Böylece,felsefe ve toplumsal eleştiri arasındaki ilişki üzerine geliştirilen postmodern dönüşümde "felsefe" terimi bariz bir değersizleşmeye maruz kalır; tamamen ortadan kaldırılmasa da hacmi küçülür. Ama bu değersizleştirme açıkça savunulurken bile, "felsefe" terimi üstü örtük bir yapısal ayrıcalığı alı koyar. Toplumsal eleştirinin ve angaje entelektüel pratiğin değişikliğe uğramış karakterini belirleyen şey felsefenin değişikliğe uğrayan durumudur. Öyleyse yeni postmodern hesapta, felsefe bağımsız değişken olurken, toplumsal eleştiri ve siyasal pratik bağımlı değişkenler olmaktadır.
Lyotard'a göre postmodernizm, günümüz batı medeniyetinin genel bir durumunu adlandırır. Postmodern durum, "büyük meşrulaştırma anlatıları"nın artık inanılır olmadığı bir durumdur. "Büyük anlatı"ibaresiyle kastettiği şey, her şeyden önce, köprü oluşturucu tarih felsefeleridir.
1. SON SÖZ
Postmodernist kavramı ilk kez New York' ta modernizme bir tepki olarak çıktı. 'Çağdaş toplumda eğer yaşam kitleselleşmişse -ki artık öyledir- sanat yapıtının estetik ölçütlerini de o kitlenin belirlemesi gerekir' tezinden yola çıktılar. Postmodernlere göre kitleselleşen bir yaşamın yansıtılması ister istemez 'taklit' unsurunu içerecekti. Modernlerin yaptığı gibi taklit unsurunu sanatın dışında tutmak, dışında görmek, son derece yanlıştı. Çünkü modernizm, değiştirmeye, dönüştürmeye yönelik bir çizgi içeriyordu. Postmodernler ise sanatın yaşama yön verme ve yaşamı sorgulama gibi bir hakkının olmadığını ısrarla savunuyorlardı. Onlara göre sanatın hiçbir misyonu yoktu. ayrıca modernizmin ısrarla üzerinde durduğu sanatın seçkinciliğine ve yaratıcılığın özgün olması fikrine de karşı çıkmışlarıdır.
Postmodernizmin kitlesel bir üretim ve kitlesel bir tüketimi öngörür. İşte bu kitlesel üretim için gerekli 'teknik' koşulları ve yine kitlesel tüketim içinde 'zorunlu' koşulları oluşturmak onun görevlerindendir. Elbette bu düşünce sisteminde özgün olmaya da gerek yoktur. tek yapılması gereken, kitlenin bildiği nesneleri sanatçının yorumunu da içerecek şekilde 'taklit' etmektir. Hemen aklıma gelen bir örnek; hepimizin bildiği ve kalıcılığından da şüphemiz olmayan 'nostalji' kasetlerinin bu kadar çok satmasını modern (yani yenilikçi, eskiyi yıkarak yerine yeni olanı koyan, bütün gerçek sanatlar gibi önceleri yadırganan ama zamanla değeri anlaşılan...) bir sanatın göstergesi olarak kabul edebilir miyiz?
Postmodern sanat estetiğinin modern sanat estetiğinden ayrıldığı çok önemli bir noktadır seçkincilik. Sanatsal estetiğin popülist çerçevede şekillenmesini önemserler. sanat eserini tüketecek olan bir 'kitle' olduğuna göre, kitlenin beğenisi ile sanatsal estetik arasında doğrusal bir orantı olmalıdır. Ne giyeceği, ne yiyeceği, nasıl ve ne şekilde yaşayacağı imajsal olarak ve onların dışında belirlenen bir toplumda, sanatın bir misyonun olmasının çok da önemli olmadığı fikri aslında bana da ilk bakışta çok itici gelmiyor. Çünkü böylesi bir durumda bir şeyleri yıkmak için çok geç kalındığı da son derece açıktır.
Postmodernizmin ise eskiyi yıkmak gibi bir derdi olmadığı için bugünü ve geçmişi anlatan bir çabası vardır. Bununla birlikte mekansallık ve yerellik de son derece hakimdir postmodern sanat anlayışında. Kısaca, şimdiki zamanda ve bulunduğun mekanda geçer olaylar. Postmodern eğilim sanat eserinin 'ben' olarak tüketilmesini sağlıyor. Üretim dili de aynı şekilde; bir kitle özelinde ama yine 'ben' olarak belirleniyor ve o sanat eserini tüketenler de, eserde kendini görerek özel olduğuna dair sahte ipuçları bulabiliyor.
Postmodernizm, modernizmin temelleri üzerinden bir arayışa girmiştir. Postmodernizm için sanatın geçmişten kopmuş bir yeniyi aramasına karşı çıkması ve modernizmin temelleri üzerinden bu arayışa başlaması söz konusudur diyebiliriz.
Cevap : Burada dikkate alınması gereken en önemli nokta dalganın kıyıya yaklaşırken yavaşlaması. Denizdeki dalgaların hızı suyun derinliğine bağlı. Derinlik azaldıkça dalga da yavaşlar. Bu durumda da, ışık örneğinden çok iyi bildiğimiz dalgaların kırılması işin içine girer.
Havadan cama geçen bir ışık ışınını hatırlayın. Işık havada hızlı, camda ise daha yavaştır. Işığın dalga yapısıyla doğrudan ilişkili bir nedenden dolayı, ışık daha yavaş olduğu ortamda arayüze daha dik yönde hareket eder. (Ünlü Snell yasasında geçen kırılma indislerinin oranı aslında hızların ters oranıdır.)
Kıyıya yaklaşan dalgalarda da aynı şey olur. Kıyıya yaklaştıkça derinlik azalır. Derinlik birdenbire değil de, sürekli bir şekilde değiştiğinden burada hava-cam örneğinden biraz farklı bir durum var. Yani kırılma indisi çok yavaş değişiyor ve kırılma bir çok defa gerçekleşiyor ama bu çok önemli bir ayrıntı değil. Genellikle derinlik kıyıdan uzaklığa bağlı olduğundan hava-cam arasındaki gibi arayüzler, yani iki ortamı birbirinden ayıran doğrultular, burada kıyıya paralel. Bu durumda, dalga kıyıya yaklaştıkça yavaşlar ve dolayısıyla doğrultusu kıyıya daha dik hale gelir. Bu nedenle, açıkta oluşan dalgalar hangi doğrultuda hareket ediyor olursa olsun kıyıya neredeyse dik doğrultuda çarparlar (yani dalga tepeleri kıyıya neredeyse paraleldir). Burada açıklardaki dalga hızı ile kıyıdaki hız arasındaki oranın büyüklüğü de çok önemli.
Eğer kıyıya yakın yerlerde dalga oluşumuna neden olabilecek çok sert bir rüzgar esiyorsa, bu durumda oluşan dalgalar rüzgarla aynı yönde hareket edecektir şüphesiz; hareket doğrultusu da kıyıya dik olmak zorunda değil. Bu tip havalarda bunu da gözlemlemek mümkün.
TÜRKİYE'NİN KULLANDIĞI ENERJİ ÇEŞİTLERİ
Taşkömürü
TÜBİTAK'ın yaptığı araştırmaya göre Türkiye'nin taşkömürü toplam rezervi 1127 milyon ton. 1998 yılında taş kömür üretimi 2.1 milyon ton olarak gerçekleşti. İhtiyaç duyulan taşkömürü giderek artan miktarlarda ithal ediliyor. 1998 yılı ithalatı 10 milyon ton dolayında bulunuyor. Önümüzdeki yıllarda yerli üretimde bir miktar artış öngörülmekle birlikte hızla büyüyen demir çelik sanayiine paralel olarak taşkömürü ithalatının giderek artması, 2020 yılında 148 milyon ton seviyesine çıkması öngörülüyor.
Petrol ve doğalgaz
Petrol, Türkiye'nin enerji ithalatında en önemli yeri tutan ve önümüzdeki yıllarda da bu önemini koruması beklenen enerji kaynağı olarak değerlendiriliyor. Türkiye'de 43.7 milyon ton üretilebilir petrol mevcut olup, ilave rezerv olmaması halinde yaklaşık 13 yıl üretim yapabilecek kapasite mevcut.
Doğalgazda ise Türkiye'nin 1998 yılı üretimi 565 milyon metreküp olarak gerçekleşti. Yerli üretimin yetersiz olması nedeniyle 1987 yılından itibaren Rusya Federasyonundan doğalgaz ithal ediliyor. Ayrıca Marmara Ereğli'sinde yapılan LNG terminali Ağustos 1995 tarihinde işletmeye alındı. 1997 yılında Cezayir'den 3 milyar metreküp LNG ithalatı yapıldı.
Hidrolik enerji
Bugün işletmede 10 bin 306 MW kurulu güç bulunuyor. 1998 yılı sonu itibariyle 125 milyar kwh/yıl olan hidrolik potansiyelin halihazırda mevcut santrallerle yüzde 30'u değerlendirilmiş olup, 1998 yılında hidrolik enerji üretimi 42.2 milyar kwh olarak gerçekleşti. İnşa halindeki tüm hidrolik santrallerinin devreye girmesi ile Türkiye'nin ekonomik potansiyelinin yaklaşık yüzde 38'i değerlendirilmiş olacak. 2020 yılı itibariyle, ekonomik hidroelektrik potansiyel kurulu güç olarak yüzde 84.6 ve ortalama üretim olarak yüzde 83.3'ü değerlendirilebilecek.
Biyokütle
Biyokütle kaynakları olan odun, bitki artıkları, tezek Türkiye'de uzun yıllardan beri kırsal bölgelerdeki konutlarda ısıtma ve yemek pişirme amaçlı olarak tüketiliyor. Bu kaynaklar toplam olarak halen ülkenin birincil enerji tüketiminin yüzde 10'unu ve konutlardaki enerji tüketiminin yüzde 40'ını oluşturuyor. Biyokütle nin sanayileşmiş ülkelerdeki birincil enerji tüketimindeki payı yüzde 3'ün altında ise de, bazı ülkeler biyokütle enerji kaynağını önemli ölçüde kullanıyor. Örneğin Finlandiya yüzde 15, İsveç yüzde 9, Amerika yüzde 4 oranında biyokütleden üretilen enerjiden faydalanıyor.
Elektrik enerjisi
Bugün 21 bin 889 mw (103 milyar kwh) olan kurulu gücün 2020 yılında 109 bin mw (547 milyar kwh ) seviyesine yükselmesi öngörülüyor.
Jeotermal enerji
Türkiye, jeotermal enerji yönünden şanslı ülkeler arasında. Sıcaklığı 100°C'ye varan 600'den fazla sıcak su kaynağının varlığı Türkiye için önemli bir jeotermal enerji potansiyeli. Türkiye'nin ilk jeotermal santralı 1984 yılında, TEK tarafından Denizli-Kızıldere' de kuruldu. 20 mw gücündeki bu santral üretim kuyularındaki CaCO3 kabuklaşma problemine rağmen kurulduğu yıldan bu yana elektrik üretimine devam ediyor. Türkiye'de jeotermal enerjiye dayalı bina ve sera ısıtmacılığı da hızla gelişiyor. Balıkesir-Gönen, Kütahya-Simav, Kırşehir, Kızılcahamam, İzmir-Balçova vb. alanlarda 50 binden fazla konut günümüzde jeotermal enerji ile ısıtılıyor. Hava kirliliği yaratmayan bu kaynakla yapılan bina ısıtmacılığı diğer kaynaklara oranla çok daha ucuza mal oluyor. Ülke sathında 2 bin 843 mwt olan potansiyelin toplam 250 mwt dolayındaki bölümü kullanılmış olup, bunun önümüzdeki yıllarda giderek artması bekleniyor.
Güneş
Türkiye'de güneş enerjisi potansiyeli açısından birçok ülkeye göre şanslı durumda. Ortalama yıllık toplam güneşlenme süresi 2 bin 640 saat (günlük toplam 7.2 saat) olup, ortalama toplam ışınım şiddeti metrekareye yılda bin 311 kwh (günlük ortalama 3,6 kWh/m2) olduğu hesaplandı. En fazla güneş enerjisi alan bölge Güneydoğu Anadolu olup, bunu Akdeniz Bölgesi takip ediyor. Güneş enerjisi teknolojileri, termal güneş sistemleri ve fotovoltaik sistemler olarak ikiye ayrılıyor. Güneş enerjisi ısıtma, kurutma, tuzlu suyun damıtılması, yemek pişirme, yüzme havuzlarının ısıtılması, soğutma, proses ısısı sağlama gibi alanlarda kullanılıyor. Ancak güneş enerjisi uygulamalarının en yaygın ve ekonomik olanı sıcak su sistemleridir.
Rüzgar
Türkiye'de rüzgar santrallerinin kurulması yolunda Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı'na Yap İşlet Devret modeli çerçevesinde 1400-1500 MW civarında toplam 48 adet başvuru oldu. EİEİ tarafından yapılan rüzgar enerjisi çalışmalarında Çanakkale Boğazı civarı, Bozcaada, Gökçeada, Sinop, Bandırma, Ayvalık, Dikili, Çeşme, Bodrum, Antakya, Silifke ve Mardin yörelerinin rüzgar enerjisinden yararlanılabilecek alanlar olduğu tespit edildi.
Hidrojen
Geleceğin enerjisi olarak adlandırılan hidrojen, suyun elektrolizi veya ısıl parçalanması ya da kömür veya petrol ürünlerinin parçalanması gibi çeşitli yöntemlerle üretilebiliyor. Günümüzde ABD, Almanya, Kanada ve Rusya gibi ülkelerin yansıra Uluslararası Enerji Ajansı gibi kuruluşlarda araştırma ve geliştirme çalışmalarına önemli kaynaklar ayırıyor. Japonya, 2020 yılına kadar hidrojen araştırmaları için 4 milyar dolar ayırdı. UNIDO işbirliği ile Türkiye'de Uluslararası Hidrojen Enerjisi Teknolojileri Merkezi (ICHET) projesi ile hidrojen çağına adım atılması hedefleniyor.
Nükleer enerji
Son yıllarda Türkiye'de enerji sektöründe en çok tartışılan konuların başında da nükleer enerji geliyor. Bu nedenle nükleer santral kurma çabaları 1969 yılından bu yana, 30 yıldır gündemde olmasına rağmen henüz bir gerçekleştirilemedi. Bugün dünyada 33 ülkede nükleer santral mevcut. 1997 yılı itibariyle 437 ünite işletmede olup, toplam kurulu güç 351 bin mw. Nükleer elektrik üretimi ise 2 milyar mwh seviyesinde bulunuyor. Bu miktar dünya elektrik üretimin yüzde 18'ini oluşturuyor. 1994 yılı dünya nükleer elektrik üretimi 470 milyon ton petrole karşılık geliyor ve Suudi Arabistan'ın 1993 yılı petrol üretiminden fazla. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı'nca yapılan projeksiyonlara göre ilk nükleer santralın 2005 yılında, ikincisinin ise 2008 yılında işletmeye alınması öngörülüyor. 2020 yılına kadar Türkiye'nin nükleer kurulu gücünun 10 bin mw seviyesine ulaşması hedefleniyor.
ENERJİ TASARRUFU
Evde enerji tasarrufu enerjinin akıllıca kullanılışı anlamına gelir ve gereksiz enerji tüketimini önlemekle yapılır. Enerji ihtiyacı ve kullanımı açısından üzerinde en fazla durulması gereken grup ailedir. Çünkü toplumda aileler, diğer kaynaklarda olduğu gibi enerji kaynaklarının kullanımı ve tüketiminde de rol oynayan en önemli tüketici gruplarından biridir. Sağlıklı, rahat, temiz ve etkin bir ev ortamının yaratılabilmesi için yürütülen ısınma, aydınlatma, temizlik, kişisel bakım gibi çeşitli faaliyetler için aileler enerji kaynaklarını kullanmakta ve buna bağlı olarak her ay bütçelerinden binlerce lira harcamaktadır.
Evde toplam enerji kullanımının yaklaşık %40'ı sıcak su sağlama, yiyecek hazırlama ve pişirme, bulaşık yıkama, çamaşır yıkama, aydınlatma, kişisel bakım, eğlenme, dinlenme ve iletişim gibi faaliyetler, %60'ı da konutun sahip olduğu özellikler ile ilişkilidir.
Özellikle konutlarda tüketilen enerjinin toplam enerji tüketiminin yaklaşık 1/3 oranında olduğu dikkate alınırsa bu alanda yapılacak tasarrufun hem aile açısından hem de çevre açısından önemi ortaya çıkmaktadır.
EVLERİN ISITILMASINDA ENERJİ TASARRUFU
• Isı elde etmek için elektrikli sobalar yerine gaz sobaları tercih edilmelidir.
• Kötü takılmış kapı ve pencerelerdeki boşluklar ve hava girişleri kontrol edilerek gerekirse izolasyonları sağlanmalıdır.
• Yerleri halı kaplamak zeminde ısı kaybını azaltacaktır.
• Kalın astarlı perdeler kullanılarak pencerelerden ısı kaybı azaltılmalıdır.
• Perdeler radyatör önlerini örtmeyecek şekilde kapatılmalıdır.
• Odaları havalandırmak için pencereler uzun süre açılmamalıdır. 3-4 dakikalık süre yeterlidir.
• Radyatörler yaldız boya ile boyanmalıdır.
• Radyatörlerin üst tarafına mermer levha veya kafesler konmamalıdır.
• Çamaşırlar radyatör üzerinde kurutulmamalıdır.
• Kullanılmayan odalar ısıtılmamalı ve kapıları kapalı tutulmalıdır. Ancak bu odaların sıcaklığının 10 °C altına düşmemesine dikkat edilmelidir.
• Kullanılan odaların sıcaklığı 18-21 derece arasında tutulmalıdır.
• Bacalar kış aylarına girmeden önce kontrol ettirilerek temizletilmelidir.
MUTFAKTA ENERJİ TASARRUFU
Yiyecek hazırlama ve pişirme faaliyetlerinde doğru tipte pişirme araçlarının kullanımı ile de enerjiden tasarruf sağlanır.
Her şeyden önce yemekler mümkün olan en az suyla pişirilmeli ve tencerenin kapağı sıkı bir şekilde kapalı tutulmalı, yemek kaynamaya başladıktan sonra ocak iyice kısılmalıdır. Çünkü kaynama başladıktan sonra verilen yüksek ısı daha çok suyun buharlaşmasından, dolayısıyla da enerjinin boşa harcanmasından başka hiç bir işe yaramaz. Ayrıca kapların sadece tabanına ısı verecek şekilde alev ayarlaması yapılmalıdır. Kabın kenarlarından alev taşmamalıdır.
Düdüklü tencere olarak adlandırılan basınçlı tencereler, özellikle uzun süre pişmesi gereken yiyeceklerin pişirilmesinde yakıt tasarrufu sağladığı için tercih edilmelidir.
Basınçlı tencerelerin kullanılmadığı pişirme işlemlerinde ise pişirmenin daha kolay ve kısa sürede olması için kenarları kıvrımsız, tabanı düz, yan yüzleri dik ve tabanla birleştiği yerde hafif yuvarlak olan kaplar kullanılmalıdır.
Ocakların verimli yanmalarını sağlamak için daima temiz tutulmalıdır.
Yiyecekler pişerken fırın kapağını sık sık açmak her seferinde soğuk havanın fırın içine girmesine, dolayısıyla da enerji kaybına neden olmaktadır. Bu nedenle kapak gereğinden fazla açılmamalıdır.
Birçok yiyecek için pişirilirken fırının önceden ısıtılmasına gerek yoktur.
KONUTLARIN AYDINLATILMASINDA ENERJİ TASARRUFU
• Kullanılmayan alanlar aydınlatılmamalıdır.
• Çok sayıda ufak ampul yerine büyük bir ampul kullanılmalıdır.
• Çalışırken masa lambası kullanılmalıdır.
• Ampullerin üzerine ışığı az geçiren abajurlar kullanılmamalıdır.
• Genel ışıklandırma yerine kısmi ışıklandırma tercih edilmelidir.
• Duvarlar açık renklere boyanarak daha çok ışık yansıması sağlanmalıdır.
• Merdiven aydınlatılmasında küçük ampullerin kullanılmasına özen gösterilmelidir.
• Evimizde enerji kaybına engel olmak için halojen ve normal ampuller yerine floresan lambalar kullanılmalıdır. Böylece %40 oranında enerji tasarrufu sağlayabiliriz.
SU TASARRUFU
• Damlayan musluklar tamir ettirilmelidir.
• Su akıtırken daha az akıtan duş başlıkları ve muslukları kullanılmalıdır.
• Diş fırçalarken musluklar kapatılmalıdır.
• Mümkün olduğunca küveti doldurmak yerine duş alarak yıkanılmalıdır.
• Kısa sürede duş alınmalıdır.
• Sifon asgari çekilmelidir. (Her sifon çekildiğinde, beş günlük içme suyu kaybedilmektedir)
• Bulaşık ve çamaşır makinelerini tamamen doldurmadan çalıştırmamalıdır.
• Randımanlı su kullanan aletler tercih edilmelidir. Özellikle çamaşır ve bulaşık makinelerin böyle olmasına dikkat edilmelidir.
• Sıcak su musluğu açıldığında suyun ısınmasını beklerken akıtılan suyun ziyan olmaması için kova doldurulup bu su gereken farklı yerlerde kullanılmalıdır (Örneğin, çiçek sulama, tuvalete dökme, balkon yıkama).
• Ne kadar az su kullanırsak o kadar az depolanmış su gerekir ve o kadar az atık su oluşur. Biz de boşa harcadığımız suyu kesmekle su faturalarından kolaylıkla %25 oranında tasarruf sağlamış oluruz.
TÜRKİYE'NİN ENERJİ KONUSUNDAKİ SIKINTILARI
HABERLER :
1- NTVMSNBC İnternet sitesi NTVMSNBC Anasayfa 23.Ekim.2001
Enerji Bakanı Zeki Çakan, Japonya ve Türkiye hükümetlerinin işbirliği ile kurulan enerji tasarrufu uygulama tesisinin açılışını yaptı. Çakan, açılış konuşmasında, Türkiye'nin enerji ithal eden bir ülke olduğunu ve 2000 yılı itibariyle enerji arzının yüzde 66'sının ithal edildiğini belirtti.
Çakan, 2020 yılında bu rakamın yüzde 78 olmasının beklendiğini ifade ederek, Türkiye'de enerji tasarrufunun önemini vurguladı. Çakan, şöyle konuştu:
"Sanayi sektöründe yıllık 1 milyar dolar enerji tasarrufu potansiyeli belirlenmiştir. Bu nedenle Türkiye enerjisinin verimli kullananımı ve enerji tasarrufu konularının üzerinde önemle ve hassasiyetle durmaktadır. Tasarruf edilerek kazanılabilecek enerjiyi üretmek için pahalı yatırımlara ve uzun zamana ihtiyaç vardır, oysa enerji tasarrufu daha çabuk ve ucuza elde edilen bir enerji kaynağıdır."
Enerji tasarrufu projesi kapsamında, mini bir fabrika şeklinde yapılan tesiste verilecek eğitimin uygulanması ile enerji kullanımında yüzde 10 oranında tasarruf sağlanabileceği öngörülüyor.
2-Elektrik Mühendisleri Odası Yayınları (EMO) http://www.emo.org.tr
Ülkemizde Enerji Krizi Yoktur. Enerjide Yönetim Krizi ve Çok Başlılık Vardır!
Enerji yetmezliği değil enerji bürokrasisi yetmezliği vardır!
Ülkemizde özellikle son on yılda deneyimli bürokratlara el çektirilerek, bir kriz ortamı yaratılmaktadır. ETKB, TEAŞ, TEDAŞ, TKİ, DSİ, EİEİ, MTA, BOTAŞ, DPT ve Hazine Müsteşarlığı arasında bir çok başlılık ve koordinasyon eksikliği vardır.
Ülkemiz bugün 26.300 MW'lık kurulu gücü ve 160.000.000.000 kwh'lik yıllık üretim kapasitesine karşın 18.000 MW'lık puant değerini ve 118.000.000.000 kwh'lik ülke ihtiyacını karşılayamıyorsa burada sorgulanması gereken enerji bürokrasisidir. Enerji yetmezliği değil enerji bürokrasisi yetmezliğini sorgulamak gerekir.
Ülkemiz bugün tüketime sunduğu her yüz birim enerjinin yirmi birimini (Ülkemizde %20 olan kayıp oranı gelişmiş ülkelerde % 6-10 arasındadır. OECD ortalaması ise % 7'dir.) yani yirmibirmilyar kwh enerjiyi kötü dağıtım hatlarında kaybetmektedir. Bu ise iki adet 1.000 MW'lık Nükleer Santralın yıllık üretimine eşittir. Altyapıya yapılacak çok daha az bir yatırımlarla kayıplar gelişmiş ülkeler seviyesine çekilebilir.
Termik santrallerimizde kapasite kullanma oranı gelişmiş ülkelerin % 15-20 gerisindedir. Termik santrallere yapılacak yatırımlarla hem kapasite kullanma oranı yukarı çekilecek hem de verimleri artacaktır. Buralarda yapılacak yatırımlarla 1.000 MW'lık bir Nükleer Santralın üretimine eşit bir üretim sağlanabilir.
Ülkemizin 2010 yılında 375.000.000.000 kwh ve 2020 550.000.000.000 kwh brüt enerji ihtiyacı olacağı söylemi bir fantezidir. Bu varsayımlar, "hiç altyapı yatırımı yapmayacağım ve bugünkünden daha kötü bir yönetimle enerjiyi çarçur edeceğim" demektir. (sadece dağıtım hatlarında yapılacak yatırımlarla % 10'luk bir iyileştirme sağlanırsa bu talep tahminleri otomatikman % 10 aşağıya çekilecektir.)
Gerek geçmiş yıllar trendi incelendiğinde gerekse gelişmiş ülkelerin durumuna bakıldığında böylesine abartılı bir talebin olamayacağı görülmektedir.
ETKB ulusal kaynakları alabildiğine küçük, talebi de olabildiğince büyük göstererek Akkuyu Nükleer Santral projesini haklı göstermeye uğraşıyor. DPT, biri 30 Haziran 1999'da diğeri ise 11 Ekim 1999'da iki kez ETKB'ye mektup yazarak, olur verdikleri projelerle ülkemizin 2000 yılından itibaren bir atıl kapasiteyle karşılaşacağını açıkça belirtmiştir.
• Öncelikle gerçekçi ve merkezi bir enerji planlaması yapılmalıdır. Ülkemizde geleceğe yönelik projeksiyonlar ve planlamalar genellikle bugünkü üretim/tüketim dengesine ve bugünkü kurulu güç/puant dengesine dayandırılmaktadır. Oysa yapılması gereken fiili tüketimin esas alınması ve ondan geriye doğru gidilmesidir. Bu tüketim değerinin üstüne gelişmiş ülkelerdeki dağıtım kayıpları oranı olan %8 ilave edilmeli, daha sonra iletim kayıpları ve diğer kayıplar ilave edilmelidir. Bu noktadan hareketle önce yıllık nüfus artışı daha sonra da yıllık büyüme oranları esas alınarak gelecek yıllara yönelik planlamaya gidilmelidir. Geleceğe yönelik projeksiyonlardaki bir diğer hata ise son beş yıldaki artış trendinin gelecek otuz yılda da süreceği varsayımıdır. Oysa gerçekçi bir planlamayla artış trendinin 2010 yılı itibarı ile düşeceği söylenebilir. Bugün gelişmiş ülkelerdeki yıllık artışların % 1'ler civarında olduğu unutulmamalıdır.
• Özellikle termik santrallerin baca gazı arıtma ve kül tutma tesisleri hızla devreye sokulmalı ve çevreye olan etkileri azaltılmalıdır. Böylelikle kapasite kullanma oranı yukarı çekilecektir. 1997 yılı içerisinde termik santrallerde ortalama kapasite kullanma oranı %55'tir. Bu oran % 65'lere çekilerek sisteme bugünkü kurulu güçle yaklaşık yedi milyar kwh enerji verilebilir.
• Termik santrallerde hızla otomasyona geçilerek santrallerin verimi yukarıya çekilmelidir.
• Uygun bir fiyat politikası benimsenerek özellikle puantın yüksek olduğu saatlerde (17.00- 22.00 saatleri arası) puantı aşağı çekebilecek önlemler alınmalı - tarifeli sayaçlar vb - ve varolan kapasite ile daha uzun süre sisteme düzenli enerji verilebilecektir. Kademeli bir şekilde az enerji tüketen ev aletleri ve az enerji tüketen sanayi tesislerine geçilmelidir.
• Öncelikle ulusal kaynaklarla çözüme yönelinmeli ve gerek proje, gerek plan, gerekse başlanılmış olan ve bitirilmiş olan toplam 702 hidroelektrik santralın (sadece 510 adedinin ekonomiklik analizi yapılmıştır.) tümünün çalışmaları tamamlanmalıdır. Böylelikle hem ucuz enerji üretilecek hem de tüketime ucuz elektrik verilerek sanayinin rekabet gücü artırılacaktır. Elektrik enerjisi üretimindeki dışa bağımlılık en alt düzeye indirilecektir.
• Gelişmiş ülkelerde kullanılan Energy Managment System (EMS) ve Supervisory Control And Data Acqusition (SCADA) sistemleri hızla devreye sokularak etkin bir yük izleme ve yük yönetimi sağlanmalıdır.
• Dünyadaki yeni elektrik enerji üretim teknolojileri hızla gündeme alınmalı ve bu konudaki pilot uygulamalar teşvik edilmelidir.
• Ülkemizin acilen bir rüzgar haritası çıkarılmalı ve bu konudaki potansiyel tespit edilmelidir. Bugün rüzgar türbinlerinde pilot uygulamalarda 1000 MW'lar düzeyine çıkılmıştır. Maliyetlerde termik santrallerde yarışabilir düzeydedir. Rüzgar konusunda hızla pilot uygulamalar başlatılmalıdır.
• Güneş enerjisinde en çok oranda yararlanma konusunda teşvik edici bir politika benimsenmelidir. Fotovoltaik piller henüz elektrik enerjisi üretimi için ekonomik değildir. Ancak özellikle güneyde su ısıtmada güneş enerjili sistemler teşvik edilmeli ve bu işler için harcanan elektrik enerjisinden tasarruf sağlanmalıdır.
• Fotovoltaik piller 2015 - 2020 yıllarından itibaren kwh başına maliyetlerinin makul düzeylerde olacağı bilinmektedir. Bu konudaki AR GE çalışmalarına başlanmalıdır.
• Sadece %2.97'sinde yararlanılan ülkemizin 2450 MW'lık jeotermal potansiyelinin tümüyle kullanılması konusunda gerekli yatırımlara gidilmelidir.
• Elektrik tüketiminde tasarrufu teşvik edici uygulamalara gidilmelidir. Elektrik enerjisinin verimli kullanımı konusunda merkezi projeler geliştirilmeli, özellikle elektrik enerjisinin yoğun olarak kullanıldığı çimento ve demir çelik sektörlerinde hızla az elektrik tüketen teknolojilere yönelinmelidir. Elektrikli ev aletlerinde kademeli olarak az enerji tüketen teknolojilere geçilmelidir.
• Üretim, iletim ve dağıtımda bozulan merkezi yapı yeniden oluşturulmalı ve sistemin bütünlü¤ü sağlanmalıdır. Özelleştirme uygulanmalarından hızla vazgeçilmelidir. Özelleştirilmiş olan bölgeler derhal merkezi sisteme dahil edilmelidir.
• Planlama ve karar vermede çok merkezli yapı terk edilmeli ve ulusal düzeyde konunun tüm taraflarının özellikle (EMO ve tüketici temsilcileri bu kurulda yer almalıdır.) yer aldığı Elektrik Enerjisi Ulusal Kurulu oluşturulmalıdır.
• Sektördeki ekonomik olmayan küçük ölçekli yatırımlardan vazgeçilmelidir. Bu konuda merkezi kurul optimum ölçekleri belirlemelidir.
• Siyasi nedenlerle kenara itilmiş olan deneyimli kadrolar derhal sistemin ilgili birimlerinde görevlendirilmelidir. Oluşturulacak olan merkezi kurula siyasi iktidarların kolayca müdahale edemeyeceği özerk bir yasal statü kazandırılmalıdır.
• Başta Avrupa Enerji Şartı (ki bu sözleşmeyi dönemin hükümeti TBMM'ne onaylatmadan imzalamıştır) olmak üzere ülkemiz enerji sektörü üzerine ipotek getiren tüm uluslararası sözleşmeler iptal edilmelidir. Özelleştirme adı altında verilen tüm imtiyazlar geri alınmalıdır.
3-TEDAŞ (Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş.) Resmi İnternet Sitesi http://www.tedas.gov.tr
Türkiye 62 milyonu aşan nüfusu ile gelişmekte olan bir ülkedir. 1997 yılı sonu itibariyle kişi başına düşen Gayri Safi Milli Hasıla 3 000 ABD Dolarına ve kişi başına elektrik enerjisi tüketimimiz brüt 1 650 kWh'a ulaşmıştır. Ülkemiz, alt yapı yatırımlarını tamamlayarak, ekonomik seviyesini gelişmiş ülkeler ile rekabet edebilecek bir düzeye çıkarma noktasındadır. Bu durum özellikle enerji talebinde hızlı bir arışı beraberinde getirmektedir.
Türkiye hızlı sanayileşme sürecinde olan bir ülkedir. Bununla birlikte yerli enerji kaynaklarının sınırlı olması nedeniyle kalkınmada enerji ithalatı önemli bir yer tutmaktadır. Uygulamakta olduğumuz ulusal enerji politikalarımızın başlıca amaçları şunlardır:
Ekonomik ve sosyal kalkınmayı desteklemek için yeterli, güvenilir ve ekonomik enerji arzının sağlanması;
Enerji arzının emniyetli olarak yapılması;
Artan enerji talebinin karşılanması için gereken sermaye yatırımlarının teşvik edilmesi.
Enerji sektörünün genel görünümüne bakıldığında; sanayileşme oranı ile kalkınma hızı ve artan nüfusa paralel olarak birincil enerji ihtiyacımızın yıllık ortalama % 8' lik bir artışa sahip olduğu görülmektedir.
Yapılan projeksiyon çalışmalarına göre; 1997 yılında 71 milyon ton petrol eşdeğeri (TEP) olan birincil enerji tüketimimizin, 2000 yılında 91 milyon TEP, 2010 yılında 175 milyon TEP ve 2020 yılında ise 314 milyon TEP'e ulaşması beklenilmektedir. Birincil enerji üretimimiz dikkate alındığında ise; 1997 yılında 28 milyon TEP olan birincil enerji üretiminin, 2000 yılında 31 milyon TEP, 2010 yılında 53 milyon TEP ve 2020 yılında ise 80 milyon TEP olarak gerçekleşeceği tahmin edilmektedir.
Yerli enerji üretimi toplam birincil enerji talebinin 1997'de % 40'ını karşılamış olup, muhtemelen 2000'de % 34'ünü, 2010'da % 30'unu ve 2020'de ise % 26'sını karşılayacaktır.
Enerji politikalarımızın en önemli unsurlarından birisi enerji arzının kesintisiz olarak temin edilmesidir. Bu nedenle, yerli enerji üretimi ile enerji talebi arasındaki fark geçmiş yıllarda olduğu gibi yine ithalat yoluyla karşılanacaktır.
4-SABAH GAZETESİ 24.07.2000
Enerji sıkıntısına ek önlem
Enerji Bakanlığı, sıkıntıyı önlemek için ek önlem alıyor. Önlemler arasında otoprodüktör santralleri için vergi kolaylığı da bulunuyor
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, enerji sıkıntısı çekilmemesi için ilave tedbirler almaya çalışıyor. Alınacak tedbirler arasında, otoprodüktör tesislere vergi yönünden kolaylıklar getirilmesi, daha fazla doğalgaz kullanımı, gereğinde Marmara Ereğlisi'ndeki LNG tesislerinde terminal olarak yararlanılmak üzere LNG yüklü bir tankerin yedekte bekletilmesi yer alıyor.
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı'ndan bir yetkili, özellikle kış aylarında, bütün termik santrallerin tam kapasitede çalışması gerektiğini belirterek, bunun için önlemlerin alınmaya başlandığını söyledi. Şirketler açısından akaryakıt fiyatlarının yüksek gelmeye başlaması nedeniyle, otoprodüktürlerden bir kısmının kapanmaya başladığına dikkat çeken yetkili, "Otoprodüktörleri teşvik etmek amacıyla, motorin üzerindeki akaryakıt vergisinin kaldırılması düşünülüyor" dedi.
5-SABAH GAZETESİ 09.11.2000
Zeytinyağından elektrik
Selçuk Gıda, Germencik'te yapılacak enerji santralinde, zeytinyağı fabrikalarının atığı olan "prina" adlı maddeyi kullanarak elektrik üretecek
Türkiye'nin son aylarda devamlı gündemini meşgul eden enerji sorununa İzmirli şirket Selçuk Gıda'dan farklı bir çözüm geldi. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Cumhur Ersümer'in "Bu kışı programlı elektrik kesintisi yaşamadan geçirebiliriz" sözleriyle rahat bir nefes alınmasına rağmen, Türkiye'nin enerji sıkıntısı sürüyor. Bu nedenle harekete geçen Selçuk Gıda, zeytinyağı fabrikalarının atığı olan "prina" adlı maddeyi kullanarak elektrik üretebileceğini açıkladı. Bu nedenle bir fabrika kuracak olan Selçuk Gıda, hedeflerini bir basın toplantısıyla duyurdu.
216 megawatt enerji
Selçuk Gıda'nın Sel Enerji adıyla kurduğu yeni şirketin Türkiye'nin ilk Biomass enerji tesisi ile prinadan elektrik üreteceği belirtildi. Fizibilite çalışmaları ve prina tahlilleri tamamlanan fabrika büyük bir olasılıkla Aydın Germencik'te faaliyete geçecek. Tesis 216 megawat enerji üretecek. Aynı zamanda bir çevre koruma projesi olan sistem sayesinde fabrikada kullanılan teknoloji ile yakılacak prina çevreye hiçbir zarar vermeyecek. Üretilen elektriğin yüzde 40'ı Selçuk Gıda tarafından kullanılırken geriye kalan yüzde 60'lık bölümü ise TEDAŞ'a satılacak. 20 milyon dolara malolacak santral 14 ayda teslim alınacak. Biomass enerji santralinde yılda 200 bin ton prina kullanılması planlanıyor. Böylece bölgenin yıllık 230 bin ton olan prina üretiminin büyük bir bölümü çevre problemi yaratılmadan enerjiye dönüşecek.
Örnekleri var
Biyolojik atıkların kullanıldığı biomass enerji santralleri dünyanın çeşitli köşelerinde faaliyet gösteriyor. Ancak bir zeytinyağı üretim atığı olan prina ile elektrik üreten tesisler sadece İspanya'da bulunuyor. İspanya'da şu anda çalışan iki fabrikaya ek olarak yapılan 4 fabrikanın da inşaatı sürüyor. İtalya ve Yunanistan ise inşaata başlama safhasında.
Prina ve biomass enerji nedir?
Biomass enerji santralleri çeşitli biyolojik maddeleri yakarak çalışıyor. Ağaç kabukları ile çalışan biomass enerji de santralleri var. Zeytinyağı fabrikalarının artık maddesi olan prina ise ezelden beri yakıt olarak kullanılıyor. Ancak prinanın kullanımı sırasında büyük çevre kirliliği oluşuyor. Bir Amerikan sistemi olan "akışkan yatak teknolojisi"nde ise yakılan prina çevreye hiçbir zarar vermeden enerjiye dönüşüyor. Sistemde prinanın yakılması ile oluşan ısı ile su buharı elde ediliyor. Bundan da elektrik enerjisi üretiliyor.
6-EKONOMİ VE POLİTİKADA TREND Haber / Ayşenur Bozal
Dünyanın enerjisi tükeniyor
Enerji krizi yalnızca Türkiye'nin değil, bütün dünyanın problemi. Nüfus artıyor, sanayileşme yaygınlaşıyor, teknoloji baş döndürücü gelişmeleriyle yaşamın bir parçası haline geliyor. Enerji krizi de tüm ülkelerin kapısını çalıyor.
21. yüzyılın önemli sorunlarından birisi enerji açığı ve var olan enerji kaynaklarının istihdam edilememesi. Türkiye'de doğal olarak bu sorundan payını alıyor. Ekonomik ve sosyal kalkınmanın temel faktörlerinden birisi olan enerji tüketimi artan nüfus, şehirleşme, sanayileşme, teknolojinin yaygınlaşması ve refah artışına paralel olarak büyüyor. Buna karşılık var olan enerji kaynaklarının yeterince verimli kullanılamaması, maliyetlerin gittikçe yükselmesine ve halkın en doğal ihtiyaçlarından birisi olan enerji tüketimini en pahalı fiyatlardan satın almasına sebep oluyor. Yüksek fiyatı bir yana bırakın son yıllarda 'acaba enerji krizinin eşiğinde miyiz?' sorusu gündemdeki sıcaklığını koruyor. Enerji sanayiinin vazgeçilmez ve en önemli girdisi olduğundan enerjideki her çeşit dalgalanma ve kesinti sanayide maliyetlerin artmasına ve sanayi ürünlerinin dünya ölçeğinde rekabet şansının azalmasına neden oluyor. Petrol ve doğalgaz gibi kaliteli fosil yakıt varlığı zaman içinde azalırken, bu kaynakların stratejik önemi yükselecek, bu kaynakların yerini dolduracak yeni enerji kaynakları geliştirilmediği sürece, fiyatları artış eğilimi içine gireceği bir gerçek. Türkiye şu an enerji konusunda yüzde 62 oranında dışa bağımlı. Yapılan araştırmalar böyle giderse, dışa bağımlılığın gün geçtikçe artacağını gösteriyor. Örneğin Türkiye'nin 2020 yılında 148 milyon taşkömürü, 74 milyon ton ham petrol, 78.5 milyar metreküp doğalgaz ithal etmek zorunda kalacağı söyleniyor.
Saolun sizler olamasınız bir şeyler ögretmesiniz tabiki bizler hiç bir şey yapamayız....
iyiki varsınız ve iyiki tanıdım sizleri...
Allah benim başımdan eksik etmesin sizi....:p
SAOLUN
Sevgi ve Saygıyla....
Ablam seni sevmek sevmelerin en güzeli sen hep en güzellere layıksın ellerin dert görmesin....Sizin gibi ustalara diyecek laf bulamıyorum eline saglık süper ....
SUS nolur! "
Gözlerine bakmak geliyor içimden,konuşma sakın..
"DİNLE nolur!"
Söylediklerimi degil gözlerimi dinle..
Sözler sussun bu defa..
Sabah olmamalı,gece bitmemeli..
Şahit olmalı bu sefer ay,gidişine..
Yıldızları tek tek takmalıyım ardın sıra peşine..
Gözlerin,gecenin karanlıgını silmeli sözleriyle..
Buna rağmen gitmemelisin yine de..
Gecenin zifiri karanlıgında mavi gözlerimi ışıldatmadın bu defa..
Muhtacım ,ihtiyacım var buna..
Şimdilik gitme..
"BAK nolur!"
İkimizin yüzümüzden ne hale geldi ayrılık!!?
Onu bile elimize,yüzümüze bulaştırdık,beceremedik..
Ayrılık onurludur..
Unutma!!
Gittigin zaman geri dönmemelisin ki incinmesin gururu..
Hayallerim...!
Yalnız ve kimsesiz bırakın beni artık..
Getirmeyin gecelerime onu durmadan..
"Nolur diyorum, nolur....
Anamnezde kulak hastalıklarının major semptomları olan;
- İşitme kaybı
- Kulak ağrısı
- Kulak akıntısı (otore)
- Kulakta kaşıntı
- Baş dönmesi (vertigo) ve dengesizlik hissi (dizziness)
- Kulak çınlaması (tinnitus)
şikayetlerinin mevcut olup olmadığı araştırılmalıdır.
İşitme kaybı: Unilateral veya bilateral, ani veya yavaş ortaya çıkabilir.
Kulak ağrısı: Kulağın kendi hastalığından kaynaklanan ağrıya otodini, baş ve boyundaki başka bir organdan kaynaklanıp kulağa vuran ağrıya refere otalji - yansıyan kulak ağrısı adı verilir.
DKY enfeksiyonları (otitis eksterna) ve otitis media kulak ağrısının en sık lokal nedenleridir.
N.trigeminus, n.fasiyalis, n.glossofaringeus, n.vagus ve C2 veya C3 sinirlerinin innerve ettikleri bölgelerde olabilecek enflamatuar, travmatik veya tümöral herhangi bir hastalık, anyı taraftaki kulakta refere otaljinin nedeni olabilir.
Kulak akıntısı (otore): DKY veya orta kulağın akut veya kronik bir enfeksiyonunun belirtisidir.
Kulak akıntısının özellikleri, akıntının nedeni veya kaynağı konusunda fikir verebilir. Kanlı akıntı; enfeksiyon, tümör veya travma nedeniyle olabilir. Su gibi berrak akıntı, serebrospinal sıvı kaçağına bağlı olabilir. Akıntı rengi, kokusu bunun ağrı veya travma ile olan ilişkisinin belirlenmesi, akıntının etyolojisinin aydınlatılmasında önemlidir.
Kulakta kaşıntı: Kulak kaşıntısının nedeni, genelde DKY salgısının (serumen) zaman zaman neden olduğu irritasyondur. Ayrıca DKY hastalığı veya diabetes mellitus, hepatit ve lenfoma gibi sistemik bir hastalığa da neden olabilir.
Baş dönmesi (Vertigo) ve dengesizlik hissi (dizziness): Otolojik, nörolojik, psikolojik veya iatronejik nedenlerle ortaya çıkabilir.
Kulak çınlaması (Tinnitus): Herhangi bir uyaran olmadığı halde çınlama, zil veya uğultu sesi duyulmasıdır. Genelde sensorinöral veya iletim tipi işitme kaybı olduğunda görülür. Tinnitusun en sık nedenleri, Meniere hastalığı, gürültüye bağlı iç kulak travması, ototoksik ilaç kullanımı ve otosklerozdur.
FİZİK MUAYENE
Kulağın fizik muayenesi, dış kulağın ve kulak zarının incelenmesi ile işitme fonksiyonunun değerlendirilmesini kapsar.
Kulağın fizik muayenesi için kulak spekulumu, alın aynası, otoskop, diapozon (tercihen 512 Hz'lik) gerekli aletlerdendir.
Eğer hastanın yakınması bir kulakta ise, bulguların karşılaştırılması için önce normal kulak muayenesi edilmelidir. Kulağın fizik muayenesi şu aşamaları içerir;
· Dış kulak muayenesi
· Otoskopi
· İşitme değerlendirilmesi
Dış Kulak Muayenesi
İnspeksiyon
Aurikulanın büyüklüğü, şekli ve pozisyonu inspeksiyonla değerlendirilir.
Aurikulanın karnıbahar gibi düzensiz şekilde olması tekrarlamış travmaların sonucudur. Eksternal akustik meatusta deformite, enflamasyon veya tümörlerin belirtisi olabilir.
Aurikula palpe edilerek hassasiyet veya şişlik olup olmadığı araştırılır. Aurikulayı hareket ettirmekle ve tragus üzerine bastırmakla ağrı ortaya çıkıyorsa, bu bulgu DKY enfeksiyonu lehinedir. Postaurikuler bölgede skatris ve şişlik aranmalıdır. İnsizyon skatrisi bulunması hastanın daha önceden bir kulak operasyonu geçirdiğini, şişlik ve mastoid apekse basmakla hassasiyet bulunması mastoid kemikte enfeksiyon bulunduğunu düşündürmelidir.
Otoskopi
DKY ve kulak zarının otoskopisi 4 yöntemle yapılabilir;
1- Direkt otoskopi: Alın aynası ile yansıtılan ışıkla veya hekimin başında taşıdığı bir ışık kaynağı ile büyütme kullanmadan yapılan muayenedir.
2- Otoskop ile muayene: Üzerinde taşıdığı lens ile yaklaşık 2.5-3 kat büyütme sağlayan otoskop kullanılarak yapılan muayenedir. Taşınabilir olması ve büyütme sağlaması nedeniyle pratikte en çok kullanılan yöntemdir.
3- Otomikroskopi: Muayene mikroskopu ile büyütme faktörünün değiştirilebildiği ve detaylı inceleme için kullanılan yöntemdir.
4- Otoendoskopi: Bir rigid oto-endoskop kullanılarak, inceleme yapılan yere endoskop yaklaştırıldıkça görüntünün büyüdüğü ve detayların değerlendirilebildiği yöntemdir.
Direkt otoskopi Otoskop ile muayene Otomikroskopi Otoendoskopi
Hangi yöntem kullanılırsa kullanılsın, kulak zarını görebilmek için DKY eğitiminin düzeltilmesi için erişkinlerde aurikulanın arkaya ve yukarı doğru, çocuklarda arkaya veya arka-aşağıya doğru çekilmesi gerekir.
Otomikroskopi ve otoendoskopi, kulak zarının daha detaylı ve büyütülmüş görüntüsü için kullanılan muayene teknikleridir.
Kulak Zarının Muayenesi
Kulak zarı normalde yarı saydam ve sedef grisi rengindedir. Malleus'un kısa ve uzun kolunun (manubrium mallei) zarın üzerinde oluşturdukları çıkıntılar görülmelidir. Kulak zarının DKY'na bakan yüzünün konkav olup otoskopide kullanılan ışığı yansıtmasına bağlı olarak, tepesi manubrium malleinin alt ucundaki umboda, tabanı kulak zarının ön-alt kısmında olan bir ışık reflesi (Politzer üçgeni) görülür.
Kulak zarı değerlendirilirken aşağıdaki özellikleri belirtilmelidir;
Zarın rengi: Normalde kulak zarı sedefi gri renkte ve parlaktır. Hastalık durumlarında zarın rengi beyaz, kırmızı veya sarıya yakın olur, zarın üzerindeki damarlar belirginleşir. Zar üzerinde beyaz plaklar, kalsiyum tuzlarının çökmesi ile karakterize bir iyileşme cevabı olan timpanosklerozun işaretidir.
Zarın pozisyonu: Kulak zarının bombeleşmesi, orta kulakta sıvı bulunduğuna işaret eder. bunun tersine, zarın orta kulak yönüne retraksiyonu Östaki borusu fonksiyon bozukluğunda olduğu gibi orta kulak basıncının düşmesinin ve eşitlenmemesinin işaretidir.
Perforasyon varlığı: Kulak zarı perforasyonları enfeksiyonlar veya travma sonucunda oluşur. Kulak zarında perforasyon varsa, özellikleri belirtilmelidir; tek-multipl, santral-marjinal (perforasyonun çevresinde her lokalizasyonda kulak zarı kalıntısı varsa santral, perforasyonun herhangi bir yanında sağlam zar kalıntısı yoksa marjinal olarak isimlendirilir), taze-eski (taze perforasyonlar akut enfeksiyonlar veya travmalardan hemen sonra görülürler, perforasyon kenarlarındaki zarda kanama odakları ve perforasyon kenarlarında düzensizlikler vardır; eski perforasyonlar düzgün kenarlıdır, kanama odakları yoktur).
Zarın Hareketliliği: Kulak zarının hareketliliği, pnömatik otoskopi ile değerlendirilir. Bu yöntem, otoskopa bir lastik puar takılması ile uygulanır. DKY'ndaki basınç hafifçe azaltıp artırılarak kulak zarının dışa ve içe hareketliliği incelenir. Orta kulak enfeksiyonlarında ve orta kulakta sıvı varlığında zar hareketlerinde azalma veya kaybolma meydana gelir.
İşitme Muayenesi
Kulağın fonksiyonel muayenesi için işitme testi yapılması gerekmektedir. İşitme testlerinin amacı önce; işitme kaybının derecesini saptamak, sonra kaybın iletim veya sensorinöral tiplemesini yapmaktır.
İletim tipi işitme kaybına (İTİK) neden olan patolojiler; DKY, kulak zarı, orta kulak, kemikçikler ve Östaki borusu ile ilgilidir.
Sensorinöral tip işitme kayıpları (SNİK) ise; koklea, 8. kafa çifti veya santral bağlantıları ile ilgili patolojiler nedeniyle olur.
Mikst tipte işitme kaybı, iletim ve sensorinöral işitme kaybının birlikte olduğu durumlardır.
Ses
Ses fiziksel enerji cinslerinden biridir, bir titreşim enerjisidir. Ses, hava basıncındaki küçük, titreşimsel değişikliklerinin iletimi ile karakterizedir. Bu titreşimlerin, spesifik bir ses alıcısı olan kulağa ulaşması sonucunda işitme hissi ortaya çıkar.
Ses oluşması için bir enerji kaynağına ve çoğaltıp dağılması için de elastik elemanlara sahip bir ortamın bulunmasına gerek vardır. Hava, ses iletimi için en elverişli ortamdır. Sesin yayılma hızı 20oC havada 344 m/s, 30oC suda 1494 m/s, çelikte 5000 m/s'dir.
Ses dalgası hava partiküllerinin yer değiştirmeleri sırasındaki sürtünmeleri ile oluşur.
Diapozonun titreşmesi ses partiküllerini iter, sonra atmosfer basıncı karşı koyar ve eksi durumuna gelir. Diapozon titreştikçe bu durum bir siklus halinde tekrarlanır. Bu siklus halinde çıkan sese "saf ses" adı verilir. Partiküllerin sıkışma ve açılmasıyla oluşan bir tam siklus sesin frekansını oluşturur.
Ses frekansı bir saniyede oluşan siklus sayısıdır, Hertz (Hz) ile ifade edilir. Frekans arttıkça ses tizleşir. İnsan kulağı 20-20000 Hz arasındaki sesleri işitir. Doğada saf sesler çok nadir olarak ortaya çıkar, genellikte kompleks seslerdir. Ses kuvveti (şiddeti) Alexandre Graham Bell'e ithafen desibel (dB) olarak ifade edilir.
İşitmenin Değerlendirilmesi
A- Fısıltı Testi
En basit işitme testidir. Hastanın tek kulağı kapatılır, basit heceli kelimeler fısıldanır ve hastanın tekrar etmesi istenir. Bu testi yaparken hastanın dudak hareketlerini görmemesi gerekir. Fısıltı testinde hasta kelimeleri işitiyorsa, işitme 30 dB'lik normal sınırlar içindedir. Fısıltı testinde işitmeyen hastanın işitme kaybının türü ve derecesi hakkında bu testle bilgi sahibi olunamaz ve kesin güvenilir bir test değildir.
B- Diapozon Testleri
Rinne Testi
Her iki kulakta ayrı ayrı olmak üzere, hava yolu ve kemik yolu persepsiyonunun karşılaştırılması esasına dayanan bir inceleme yöntemidir.
Bu amaçla titreşmekte olan diapozon, mastoid çıkıntı üzerine konur. Bu şekilde kemik yolu ile olan iletim ölçülür. Hastaya daha fazla titreşimi hissetmediği zaman bunu bildirmesi istenir. Mastoid çıkıntı üzerinde titreşim hissedilmediği anda, diapozon DKY'nun 1 cm kadar önüne getirilir. Bu esnada hava yolu ile olan iletim ölçülmektedir. Hastanın diapozon sesini hava yolu ile işitme süresi izlenir.
Normal İşitme: Normal işiten bir kulakta hava yolu ile olan iletim kemik yolu ile olan iletimin iki katı kadardır. Buna göre; normal bir kişinin, DKY'ndan diapozon sesini, mastoid üzerinde duyduğu süre kadar algılaması gerekir. Buna Rinne pozitif denir.
İTİK: Diapozon sesi DKY önünde iken duyulma veya işitme süresi kısalmıştır. Buna Rinne negatif denir.
SNİK: Hem hava yolu ile hem de kemik yolu ile olan işitme azalmıştır. Bu nedenle Rinne testinde hava yolu/kemik yolu oranı bozulmamıştır. Bu duruma patolojik Rinne pozitif denir.
Total İşitme Kaybı: Şayet bir kulakta çok ileri derecede veya total işitme kaybı varsa, mastoid etkisi ile işiten diğer kulak tarafından algılanabilir. Bu durumda hasta yön tayin edemez ve sesi işittiğini ifade eder, ancak DKY önüne konan diapozon titreşimini hissedemez. Sonuçta; testi yapan hekim, hastada hava yolu ile iletim kaybı olduğu yanılgısına düşebilir. Bu duruma yalancı Rinne negatif denir. Bu nedenle iki kulak arasında büyük işitme farklılığı şüphesinde, sağlam kulak maskelenmelidir.
Weber Testi
Orta hat üzerinde kraniyal kemikler üzerine diapozon yerleştirilerek aynı anda her iki kulağın kemik yolu persepsiyonunun incelenmesi yöntemidir.
Diapozon titreştirildikten sonra; başta orta hatta (genellikle glabella ya da burun köküne) üzerine konabilir. Sonuçlar; diapozon titreşiminin işitildiği yöne doğru "Weber ortada, sağa veya sola lateralize" şeklinde belirtilir.
Normal İşitme: İşitmesi normal olan bir kişi, diapozon titreşimini orta hatta duyacaktır.
SNİK: Şayet tek kulakta SNİK varsa, kemik yolu ile olan iletim kısalacağı için, hasta diapozon titreşimini sağlam kulağı ile duyar. Bu durum "Weber sağlam kulağa lateralize" olarak belirtilir.
İTİK: Tek taraflı İTİK olan kişiler, diapozon titreşimini hasta kulakları ile duyarlar. Bu durumda Weber hasta kulağa lateralize olur. Bunun nedeni şöyle açıklanabilir; dış ortamda normalde 30 dB civarında olan fon gürültüsü mevcuttur. Bu ses hasta kulakta iletim tipi işitme kaybı nedeni ile algılanamaz, buna karşın normal kulakta maskeleyici etkiye yol açar. Bu şekilde maskelenmeyen taraf olan hasta kulak titreşimi daha iyi duyar.
Her iki kulakta da eşit oranda işitme kaybı varsa Weber ortadadır; ancak titreşimin işitilme süresi kısalmıştır. Her iki kulakta sensorinöral işitme kaybı olan durumlarda, Weber işitmesi daha iyi olan tarafa doğru lateralize olur.
Schwabach Testi
Schwabach; kemik yolu persepsiyonunun işitmesi normal olan birine göre azalıp azalmadığını incelemeye dayalı bir testtir. Hastanın kemik yolu ile işitmesinin muayene eden kişinin kemik yolu işitmesinin (yani normalden) farklı olup olmadığı araştırılır. SNİK'lı hastanın kemik yolu ile iletimi süresi düşer ve diapozon titreşimini işitme süresi kısalır.
Gelle Testi
Diapozonla yapılan özel bir testtir. Testin amacı stapesin mobil veya fikse olduğunu ortaya koymaktır. Özellikle otoskleroz hastalığının tanısında yardımcıdır. Normal bir şahısta titreşmekte olan diapozon mastoid üzerine konduğunda ve bu esnada DKY'na pnömatik otoskop ile pozitif hava basıncı verildiğinde stapes tabanı oval pencereye doğru itileceği için diapozonun sesi azalır veya kaybolur. Hava emilerek negatif basınç oluşturulduğunda, hasta sesi tekrar duyduğunu ifade eder. Stapesin fikse olduğu durumlarda, bu test sırasında işitmede değişme olmaz.
Diapozon Testi Sonuçları
Weber
Rinne
Schwabach
Normal işitme
Ortada
+
Eşit
İletim tipi işitme kaybı
Hasta kulağa lateralize
-
Uzamış
Sensorinöral tip işitme kaybı
Normal kulağa lateralize
Patolojik +
Kısalmış
C- Odyometri
Odyometreler, kalibre edilmiş saf ses üreten, konuşma ve çeşitli maskeleme sesleri çıkartan, bir uygulayıcı tarafından maniple edilen (mikrofonlu, kulaklıklı ve kemik yolu için vibratörlü) cihazlardır. Basit ve kompleks tipleri vardır.
Tonal Odyometri (Saf ses odyometrisi)
Saf ton sesler verilerek işitme eşiğini saptamaya yarayan subjektif bir yöntemdir. Elde edilen grafiğe odyogram denir. Kullanılan odyometre aygıtlarında hava ve kemik yolu eşitleri birbirine çakışacak tarzda kalibre edilmiştir.
125, 250, 500, 1000, 2000, 4000, 8000 frekanslı saf sesler kullanılır, bunlar Hertz (Hz) olarak ifade edilir. Sesin şiddeti ise 0-110 arasındadır ve desibell (dB) olarak tanımlanır.
Odyogramda işaretlemelerde sağ kulak için kırmızı renk, sol kulak için mavi renk kullanılır.
Sağ kulak için hava yolu eşiği "0" ile
Sağ kulak için kemik yolu eşiği "<" ile
Sol kulak için hava yolu eşiği "X" ile
Sol kulak için kemik yolu eşiği ">" ile işaretlenir.
Bu şekilde hastanın işitme eşiği saptanır.
0-20 dB Normal işitme
21-40 dB Hafif işitme kaybı
41-60 dB Orta derecede işitme kaybı
61-80 dB Belirgin işitme kaybı
81-100 dB İleri derecede işitme kaybı
101 dB ve üzeri Total işitme kaybı
Vokal odyometri (Konuşma odyometrisi)
Konuşma odyometrisi odyometrik araştırma metodlarının tamamlayıcı parçasını oluşturur. İşitme yeteneği ve konuşmayı anlama insanın iletişim açısından pür ton sesleri duymasından daha önemlidir. Bu yüzden konuşma odyometrisinin tanı ve tedavide büyük önemi vardır.
Konuşma sesi 100 ile 8000 Hz arasında bir akustik imaj gibi algılanır. Vokal işitme kaybı iki heceli kelimeler listesi ile ölçülürken, diskriminasyon (normal anlaşılabilirlik) tek heceli kelimeler yardımıyla ölçülür.
Konuşma ya da test materyali bir teybe kaydedilir ve hastaya ya bir kulaklık yoluyla ya da serbest bir ortamda değişik ses seviyelerinde bir hoparlör yardımıyla dinletilir. Her bir ses seviyesinde doğru olarak anlaşılabilen sayı, kelime ve cümlelerin yüzdeki hesaplanır.
Konuşmanın anlaşılabilmesinin ses şiddeti seviyesine bağlılığı konuşma odyometrisiyle test edilir. Standardize Freiburg konuşma testinde ilk olarak çok heceli cümleler kullanılır. Bu işitme kaybının hızlı, kabaca bir tahmini sağlar.
Normal işitmesi olan biri 18.5 dB'deki sayıların %50'sini anlar. Bu normal değer bu test için bir standart oluşturur. Buna ek olarak bu tek hece testinin amacı anlama yüzdesini bulmak ve ses şiddetini giderek arttırarak %100 anlama değerlerini bulmaktır. Normal biri tek hecelilerin %100'ünü 65 dB'de (bazen 50 dB'de) duyarken konuşmanın %100 anlaşılabilmesi normal kişilerde dahi 50 dB altındaki ses şiddeti değerlerinde sağlanamamaktadır.
Objektif odyometri
İmpedans odyometri
Timpanometri
Normal olarak zarın iki yüzünde basınç farkı yoktur. Bu yüzden zarın akustik direnci çok azdır. Dış kulak yolunda basınç değişikliği esnasında kulak zarı impedansının kaydı, kompliansın ölçümü yolu ile zarın iki yüzü arasındaki basınç farkını saptamaya yarar. Basınç farkı büyüdükçe kulak zarı impedansı artar. -300, +300 mmH2O arası basınçlardaki impedansın kaydı normal hareketlilikteki zar için zirve 0 hizasında bir eğri çizer. Bu nokta elastisitenin (yani kompliansın) en fazla, zar impedansının ise en az olduğu noktadır. Eğer zar bir skatris ile sertleşmiş ya da orta kulak eksudası ile temas halinde ise eğrinin zirvesi alçalır, eğer pars tensa'da atrofik bir skatris var ise (komplians artması) zirve yükselir.
Stapes Refleksi
Eşiğin 70 dB üzerinde bir ses uyarısı stapes kasında refleks bir kontraksiyona yol açar. Bu durum kulak zarında kaydedilebilen bir impedans değişikliğine yol açar. Bu refleks kulak zarının ya da malleus immobilitesi durumlarında, orta kulak eksudansında, zar perforasyonunda, kemik zincir kopukluğunda, stapes fiksasyonunda (otoskleroz) kaybolur. Yalancı sağırlıklarda bu refleks normlara yakın gürültüler ile aktive olur. Böyle bir durumda yalancı sağırlıktan söz edilebilir.
Stapes refleksi akustiko-fasiyal bir reflekstir. Affarent yolunu işitme siniri (n.acusticus) ve merkezi işitme yolları (işitme merkezinde kadar) oluşturur. Efferent kısmını ise işitme merkezi ile fasiyal sinir çekirdeği arası bağlantılar ile n.facialis oluşturur. Bu yüzden stapes refleksi fasiyal paralizinin topografik tanısında son derece önemlidir.
Stapes refleksinin eşiğinin incelenmesi aşağıdaki işitme kayıplarının klinik değerlendirmesinde büyük öneme sahiptir; retrokoklear sağırlıklar, beyin sapı lezyonları, otoskleroz, recruitment.
Stapes refleksi şu durumlarda kaybolur;
· İşitme yorgunluğuna bağlı retrokoklerar sensorinöral sağırlıklarda (akustik nörinom)
· Otoskleroz ve orta kulağın diğer hastalıkları
· N. stapedius dalını vermeden önceki faysal sinir lezyonları
· Santral refleks arkında kesilmeye yol açan beyin sapı lezyonları.
Elektrik Yanıt Odyometrisi (Evoked Response Audiometry) (ERA, BERA)
Prensip: Hastaya tekrarlayan düzenli veya düzensiz akustik uyarılar uygulanır. EEG ile de, oluşan beyin aktivitesi değişiklikleri gösterilebilir. EEG deki non-spesifik beyin aktiviteleri bir gürültü gibi asıl istenen kişiye özel yanıtı saklar. Araştırılan bu özel potansiyellerin matematik analizi ile non-spesifik beyin aktivitelerinden ayırt edilir. İşitmeyi karmaşık bir olaymış gibi inceleyen klasik odyometrik metotların (merkezi sinir sistemi tarafından analiz edilen akustik cevapları) aksine uyarılmış işitme potansiyelleri, merkezi işitme sistemi, 1. nöron ve reseptör organa ait fizyolojik mekanizmalar hakkında başka hiçbir yöntemin veremeyeceği bilgileri verir.
ERA ile kaydedilebilecek akustik potansiyeller şunlardır:
1- Yavaş kortikal potansiyeller: 50 msn.'den az; bu tam bir saf-ton eşik odyogramının kaydedileceği kortikal olarak uyarılmış potansiyeldir.
2- Geç kortikal potansiyeller: Bunlar jenarilize yüksek nitelikte kortikal fonksiyonun göstergesidir. (Muhtemel negatif varyasyon).
3- Orta nörojenik potansiyeller: 12 ile 50 msn.'lik hız kortikal potansiyellerdir. Bu santral verteks potansiyelleri işitme yoluna karşılık gelir.
4- Hızlı beyin sapı potansiyelleri:
a) Beyinsapı elektriki yanıtları (2 ila 12 msn.) Bunlar retrokoklear işitme kayıplarının tanınmasında büyük önem taşır. Diagnostik açıdan en büyük önemi özel potansiyellerdeki (özellikle I. ve V. potansiyel dalgalar arasındaki) latans değişiklikleridir. Latanstaki uzama işitme eşiğine bağlı olarak değişir. Nöral fonksiyonel bozukluklarda ise uzama mutlaktır. Frekansı takip eden yanıtlar; (5 ile 15 msn.) Bu yanıtların tanı değeri tam olarak ortaya konmamıştır.
5- Elektrokokleogram (ECoG): (0 ila 5 msn.) Bu yöntem beyinsapı elektriki yanıt odyometrisi ile kombine edilir. Bu metod odituar sinir ve beyin sapının alt bölümlerindeki fonksiyonel bozuklukların varlığı hakkındaki en güvenilir bilgilerin elde edilmesini sağlar. İç kulak ve işitme siniri fonksiyonlarının değerlendirilmesinde beyinsapı elektriki yanıtlarından daha etkilidir. En yararlı iki diagnostik parametre koklear mikrofonikler (CM) ve işitme siniri aksiyon potansiyelleridir (PI).
Çocuk odyometrisi
Doğumdan hemen sonra ya da en fazla 6 aylık oluncaya kadar gürültüye normal çocuk gibi tepki göstermeyen her çocuk bir KBB uzmanı tarafından değerlendirilmelidir.
Tam anlamı ile sağır bir çocuk bile bağırma periyotları geçirebileceği ve bir takım sesler çıkarabileceği için, derin sağırlıktan ancak konuşma gelişimi olmadığında şüphe edilebilir. Bu yüzden işitme kaybı olan çocukların çoğunluğu bir pratisyen ya da otolog tarafından ancak birinci ile üçüncü yılda görülebilir. Bu durumda bile, gerekli inceleme metotlarının yokluğunda konuşmayı geciktiren gerçek sebep tanınamayabilir ve çocuk yıllarca tedavi edilemeden kalabilir. Bu durumda uyulması gerekenler şunlardır;
Erken şüphe,
Erken tanı,
Erken tedavi,
Erken eğitim.
İşitmek, konuşmak için ses oluşturmada hayati önem taşır. Bu yüzden çocukta işitme kaybı tanınmalı ve hemen tedavi edilmelidir. Tedavi ne kadar erken olursa sonuç o kadar iyidir. Tedaviye ilk yılın ikinci yarısında başlanmalıdır.
Evoke işitme potansiyelleri ve impedansmetri çocuk odyometrisin temelidir. Bu iki metod önceden yapılan bazı testler ile tamamlanabilir; Davranış değerlendirmesi, refleks odyometri, oyun odyometrisi, peep show test ve diğerleri.
Simulasyon Sağırlığının Araştırılması
ERA ve impedansmetrenin güncel kullanımları klasik testlerin bu konudaki önemini azaltmıştır.
1) Stenger testi: Belli şiddetteki ses bir kulağa verilir. Karşı kulak aynı frekanstaki sesi ancak daha şiddetli ise duyabilir. Tek taraflı sağırlıkta karşı kulaktaki bu etki kaybolmasına rağmen similasyon sağırlığında kaybolmaz.
2) Doerfler-Stewart testi: Organik bir işitme kaybı olan hastaya aynı zamanda hem gürültü hem de konuşma sesi verildiğinde; konuşmayı anlaması konuşma şiddetini aşan gürültü varlığında bile mümkündür. Psikojenik veya simülasyon sağırlığı olan kişiler konuşma, gürültü ses seviyesine geçmeden bile anlaşılmaz bir hal aldığını ifade ederler.
3) Lee'nin gecikmiş ses testi: Hastaya kendi konuşması 30 ile 75 milisaniye olarak kendisine dinletilince kekeleme ortaya çıkar.
Kulak, aurikula ve dış kulak yolunu içeren dış kulak, kulak zarı, kemikçikleri, mastoid hücreleri ve Östaki borusunu içeren orta kulak ve vestibüler sistemi (semisürküler kanallar, utrikül ve sakkül), kokleayı ve internal akustik kanalı içeren iç kulak bölümlerinden oluşmaktadır.
A- DIŞ KULAK
I- Aurikula (Pinna - Kulak Kepçesi)
Başın her iki yanında bulunan aurikula, düzensiz girinti ve çıkıntılardan oluşmuştur. Dış ve iç olmak üzere iki yüzü vardır. İç yüzü konkavdır. En derin yeri konka aurikula ismini alan çukur bir bölgedir. Konka aurikula; derine doğru, dış kulak yolu (DKY) ile devam etmektedir.
Aurikulayı çepeçevre saran çıkıntıya heliks adı verilmektedir. Bunun önünde bulunan ikinci bir kabarıklık vardır ve antiheliks adını alır. DKY'nun ön kısmında bulunan çıkıntı tragus bunun hemen altındaki ikinci bir çıkıntı antitragus olarak adlandırılır. Aurikulanın altında lobül kısmı bulunmaktadır.
Aurikula; dışta deri içte elastik kıkırdaktan oluşmuştur. Cilt, lobül kısmı dışında kıkırdağa sıkı sıkı yapışmıştır. Lobül kısmında gevşek bağ dokusu bulunmaktadır. Aurikulada kıl ve yağ follikülleri rudimenter yapıdadır. Sadece bazı yaşlı erkeklerde tragus ve antitragus bölgesinde kıllar uzun olabilir.
Aurikula kas ve bağlar aracılığı ile kafatasına yapışmıştır. Bu kaslar insanda rudimenter yapıdadır. Bazı insanlar da istemli olarak aurikulayı hareket ettirilebilirler. Bu kaslar hayvanlarda, aurikulanın ses gelen yöne çevrilmesi işlevini görmektedirler.
İnnervasyonu: Ön yüzün büyük bir bölümünün duyarlılığını, V. kafa çifti sağlar, kavum konka kısmına VII. kafa çiftinden dallar gelir. Arka yüzün innervasyonu C2 ve C3 aracılığı ile olur.
Arterleri/Venleri: A.temporalis ve a.oksipitalis'in dalları ile beslenir. Venler arterleri izler.
Lenfatikleri: Preaurikuler, postaurikuler ve kulak altı lenf ganglionlarına dökülür.
II- Dış Kulak Yolu (DKY)
Kavum konka kısmından, kulak zarına kadar olan bölümdür. Yaklaşık 25-30 mm uzunluğundadır. Kıkırdak ve kemik olmak üzere iki parçadan oluşmaktadır. Kıkırdak parça dışta, kemik parça ise içte bulunur. Erişkindeki kemik bölüm daha uzundur. Çocuklarda ise timpan kemik gelişimini henüz tamamlamadığı için kıkırdak bölüm daha uzundur. Bu nedenle orta kulak enfeksiyonları kolaylıkla DKY arka duvarı ve mastoid kemiğe geçebilir.
Dış ve orta kulağın
aksiyal kesiti
Dış ve orta kulağın
sagittal kesiti
Kıkırdak bölümde cilt kalındır; özellikle arka ve üst tarafta zengin bir cilt altı yağ dokusu bulunmaktadır. Bu bölgede yağ, ter ve serümen bezleri ile kıl follikülleri yer almaktadırlar. Kemik bölümde ise cilt altı dokusu giderek azalır, kulak zarına doğru tamamen kaybolur. Cilt doğrudan periosta yapışıktır. Bu bölgede, yukarıda belirtilen cilt ekleri bulunmazlar.
DKY'nda iki adet kemik sütür bulunmaktadır. Altta timpano-mastoid sütür ve timpano-skuamöz sütür. Bu sütürler arasında kalan deri parçasında zengin bir vasküler ağ bulunmaktadır. DKY'nu örten cilt dokusu, içte kulak zarı ile devam eder ve bunun dış yüzünü örter.
Komşulukları: DKY ön duvarı; mandibuler fossa ve parotis bezi ile, alt duvar parotis bezi ile komşuluktadır. Arka duvarı ise mastoid kemik ile komşudur.
İnnervasyon: V, VII, IX ve X. kafa çiftleri tarafından innerve edilir. V. sinirin aurikula-temporal dalı, ön tarafta innervasyonu sağlar. n. glossofaringeus ve n. vagus'un (Arnold siniri) aurikular dalları arka yüzü innerve ederler. Kemik bölümünde postero-superior kısmı ise n. fasiyalisin sensoriyal dalları tarafından innerve edilir.
Arterler: DKY'nun arterleri, venleri ve lenfatikleri aurikula gibidir.
B- ORTA KULAK
Orta kulak, kulak zarı ile iç kulak arasında yerleşmiş bir boşluktur. Ses dalgalarının iç kulağa iletilmesinde görev almaktadır. Tamamıyle kapalı bir boşluk değildir. Östaki borusu aracılığı ile dış ortamla ve aditus ad antrum ile mastoid hücrelerle bağlantılıdır. Orta kulak düzensiz bir dikdörtgen prizma şeklindedir. Ön kısmı daha dardır. En önde Östaki borusu ağzı ile en arkada antrum parçası arasındaki mesafe 13 mm civarındadır.
1- Mastoid Hücreler
Havalı boşluklarla doludur. Bunlara mastoid sellüler denilir. Mastoid kemikte hemen her zaman bulunan tek bir havalı boşluk vardır; mastoid antrum adı verilir. Mastoid antrum doğumda da mevcuttur; mastoid sellüler ise gelişimlerini daha ileri yaşlarda tamamlarlar. Mastoid kemiğin havalanması kişiden kişiye değişir. Aynı kişide bile sağ ve sol mastoid havalanması farklı olabilir. Mastoid pnömatizasyonuna göre üç tip mastoid tanımlanmaktadır;
- Pnömatik Tip: Çok sayıda mastoid sellüler vardır (sellüler tip).
- Diploik Tip: Sellüler sayıca az ve küçüktür.
- Sklerotik Tip: Hücre bulunmaz; kompakt kemik dokusu hakimdir.
Pnömatik bir mastoidde, mastoid sellüler gruplar oluşturulur.
1- Apikal hücreler
2- Perisinüzal hücreler
3- Sino-dural petröz hücreler
4- Perilabirenter hücreler
5- Peridural hücreler
6- Zigomatik hücreler
7- Perifasiyal hücreler
Mastoid Kemik Komşulukları: Mastoid kemik üstte orta kafa çukuru ile komşudur. Önde aditus ad antrum yolu ile orta kulakla bağlantılıdır; ön duvarda DKY ile kemik arka duvarı ve alt kısımda fasiyal sinirin vertikal segmenti ile komşudur. Altında posterior semisirküler kanal ve bunun önünde lateral sinüs ile ince kortikal bir kemik lamel ile ayrılır. Posterior semisirküler kanal ile sinüs arasında lokalize ince bir kemik levha ile endolenfatik kese ve arka fossa (serebellum) komşudur.
Mastoid kemiğin, bu önemli vital oluşumlarla yakın komşuluğu; orta kulağın enfektif hastalıklarında ve tümörlerinde intrakraniyal yayılım ve komplikasyonlar açısından son derece önemlidir.
2- Timpan Boşluğu
a- Duvarlar
Dış yüz: En önemli yapı kulak zarıdır. Kulak zarı, dış ve orta kulağı ayıran bir perde gibidir. Topografik olarak orta kulağı 3 parçaya ayırır. Kulak zarının hemen arkasında bulunan orta kulak boşluğuna mezotimpanum, bunun üzerindeki boşluğa epitimpanum ve altında kalan kısma da hipotimpanum adı verilmektedir.
Kulak Zarı - Membrana Timpani
Timpan kemiğin sulkus timpanikus parçası içine oturmuş, ortalama 8-9 mm çapında bir zardır. Sulkus timpanikus içinde, fibröz bir halka ile çevrilidir; buna annulus timpanikus adı verilir. Üst kısımda bu yapılar bulunmaz. Sulkus timpanikus içinde kalan zar kısmı gergindir; bu bölümüne pars tensa adı verilmektedir. Üst kısmı ise gevşektir. Bu bölgeye pars flaksida (Schrapnell Membranı) adı verilir.
Kulak zarının ortasında, yukarıdan aşağıya ve önden arkaya doğru uzanan manibrium mallei izlenir. Malleus kemikçiğinin bu parçasının, alt ucu her zaman arkaya doğrudur. Üstte manibriumun üzerinde bir çentik bulunur (prosessus brevis); buradan öne ve arkaya iki adet plika uzanır (plika malleolares anterior ve posterior). Bu plikaların üst kısmında pars flaksida bulunur, altında ise pars tensa yer alır. Kulak zarının en çökük noktası, manibrium malleinin alt ucundadır. Bu noktaya umbo adı verilir. Muayene esnasında, kulak zarında, kullanılan ışık kaynağının reflesi alınmaktadır. Buna Politzer Üçgeni denir. Politzer üçgeninin tepesi umbo'ya tabanı ise öne doğrudur.
Kulak zarındaki patolojileri lokalize edebilmek amacı ile zar topografik olarak 4 ana kadrana ayrılarak incelenir. Manibrium malleinin üzerinde çekilen bir çizgi ile, umbo hizasında buna dik açı ile çizilen ikinci çizgi birleştirildiğinde kulak zarı; ön-alt, ön-üst, arka-alt, arka-üst kadranlara ayrılmaktadır.
Yapı olarak kulak zarı 3 ayrı tabakadan oluşmaktadır. En dışta, DKY cildi, içte orta kulak mukozası ve ortada fibröz tabaka vardır. Fibröz tabaka sadece pars tensa kısmında bulunur ve zarın gerginliğini sağlar. Sirküler ve radyal liflerden oluşmuştur. Sirküler lifler, parabolik semisirküler ve transvers şekildedirler. Pars flaksida bölgesinde fibröz tabaka bulunmamaktadır. Bu nedenle kolaylıkla retraksiyon gelişir ve dış kulak yassı epiteli, orta kulağa invagine olabilir; bu şekilde kolesteatomlar gelişir.
İnnervasyon: Dış yüzün innervasyonunu V, VII ve X sinirler sağlar. İç yüz ise IX kafa çifti aracılığı ile innerve olur.
Arterler: A.stilomastoidea, a.timpanika ile beslenir. Dış yüz, DKY gibidir. Venler içte pterigoid pleksusa, dışta v.jugularis eksterna'ya dökülür.
Alt duvar: Orta kulağın hipotimpanum bölümünün tabanını oluşturur. Burada hipotimpanum ince kortikal bir kemik tabaka ile bulbus vena jugulare'den ayrılmaktadır. Bu ince kemik; konjenital olarak açık olabildiği gibi hipotimpanum içinde değişik yükseklikte de olabilir. Alt duvarın ön kısmı derin lokalizasyonda, a. karotis interna ile komşudur. Alt duvardan n. timpanikus (Jacobson siniri), orta kulağa girmektedir.
Ön duvar: Ön duvarda bulunan iki önemli yapı, Östaki borusunun orifisi ve semikanalis m.tensor timpani'dir.
Üst duvar: Üst duvar veya tegmen timpani orta kulak boşluğunu, orta kafa çukurundan ayırmaktadır. Buradaki ince kortikal kemik konjenital olarak yer yer bulunmayabilir. Bu durumda açıkta olan dura, orta kulak enfeksiyonları için geçiş yolu oluşturabilir. Orta kulağın epitimpanum adı verilen üst bölümde malleusun başı ile inkus eklem yapmaktadır (inkudo-malleolar eklem). Kemikçikler çeşitli bağlar aracılığı ile epitimpanumda asılı olarak dururlar.
İç duvar: Orta kulağın en önemli bölümüdür. İç kulak ile komşudur. Ortada ilk göze çarpan promontorium adı verilen kabarıklıktır. Promontorium; iç kulakta bulunan kokleanın basal kıvrımına uymaktadır. Promontorium üzerinde n.timpanikus (IX. sinirin dalı), karotid pleksustan çıkan superior inferior karotiko-timpanik sempatik lifler ile pleksus timpanikus'u oluşturur. Buradan çıkan lifler n.petrosus superfisialis minor (VII. sinirin dalı) ile birleşerek otik gangliona giderler.
Promontoriumun arka-alt ve arka-üst bölümünde iki adet pencere vardır; bunlar orta kulağın iç kulak ile bağlantısını sağlarlar. Bunlara yuvarlak pencere (fenestra rotunda) ve oval pencere (fenestra ovale) adı verilir. Oval pencerenin üzerinde, stapesin tabanı oturmaktadır. Stapes tabanı, çevresinde bulunan fibröz bir halka (ligamentum annulare) aracılığı ile oval pencere üzerinde oturmaktadır. Yuvarlak pencere ise ince bir membran ile kaplıdır (membrana timpanika sekundaria).
Oval pencerenin üst kısmında iki adet kemik çıkıntı bulunur; prominensia kanalis fasiyalis ve kanalis semisirkularis lateralis. Prominensia kanalis fasiyalis; fallop kemik kanalın orta kulakta timpanik segment boyunca yapmış olduğu kabarıklıktır. Bunun üzerindeki kemik lamel çok incedir. Bazen konjenital açıklıklar gösterebilir. Orta kulak cerrahisinde ve hastalıkların yayılımında önemlidir.
Prominensia kanalis semisirkularis lateralis ise lateral semisirküler kanalın yapmış olduğu kabarıklıktır. Cerrahi girişimlerde önemli bir anatomik reper noktasıdır.
Orta kulak iç duvarında, bu kabarıklıklarının dışında iki adet sivri kemik çıkıntı vardır.
a) Promontoriumun yukarı kısmında, prosessus kokleariformis: Buraya m.tensor timpani yapışmaktadır.
b) Promontoriumun ve oval pencerenin arkasında, eminensia piramidarum vardır. Bu çıkıntının içinde m.stapedius bulunur; tendonu dışarıdadır ve stapes kemikçiğinin arka bacağının üst kısmına yapışır.
Orta kulak boşluğunda; iç duvarda, cerrahi yönden ulaşılması güç olan ve kolesteatoma yayılımında önem kazanan iki çukurluk vardır.
Sinüs timpani; Eminensia piramidarum'un alt kısmında, oval ve yuvarlak pencerelerin arkasındadır. Fasiyal kanalın altına doğru uzanır.
Fasiyal reses ise; dış kenarı DKY, arka ve üst kısmı fossa inkudis tarafından sınırlanan fasiyal kanalın vertikal segmentinin üzerinde yer alan bir diğer girintidir.
Arka duvar: Arka duvarda bulunan aditus ad antrum aracılığı ile antrum, buradan da mastoid sellüllere geçilir. Aditusun hemen altında, inkusun kısa kolunun oturduğu fossa inkudis vardır. Arka duvar fasiyal resess ve DKY ile devam eder. Burada; iç kısımda, fasiyal sinirin vertikal segmentinin komşuluğu önemlidir.
b- İçindeki yapılar
Orta Kulak Kemikçikleri
Orta kulakta, kulak zarı ile iç kulak arasında anatomik bütünlüğü sağlayan 3 adet hareketli kemikçik vardır. En dışta yer alan ve en büyük olan malleus (çekiç), ortada bulunan inkus (örs) ile en içte bulunan en küçük olan stapes'tir (üzengi).
Malleus: 8-9 mm uzunluğundadır; 2 önemli parçası vardır. manibrium mallei ve kapitulum mallei. Arada kollum parçası bulunur; buraya m. tensor tampani kasının tendonu yapışır. Kapitulum parçası, epitimpanumda inkusun korpus parçası ile eklem yapar, buna inkudo-malleolar eklem adı verilir.
İnkus: Bir gövde (korpus) ve iki koldan oluşur; krus longus (uzun kol) ve krus brevis (kısa kol). Korpus parçası, kapitulum mallei ile eklem yapar. Krus brevis, fossa inkudise oturmuştur. Krus longus ise stapes başı ile eklem yapar (inkudo-stapedial eklem). Krus longusta, stapes başı ile eklem yapan kısma prosessus lentikularis adı verilir.
Stapes: Stapes 3-3.5 mm uzunluğundadır. Bir baş kısmı, iki bacak (krus anterior ve krus posterior) ile taban (footplate) kısmından oluşmuştur. Taban, ligamentum annulare aracılığı ile oval pencereye tutunmuştur.
Malleus
İnkus
Stapes
Malleus İncus Stapes
Bu şekilde; kemikçikler kulak zarı ile iç kulak arasında anatomik bütünlüğü, iletimi sağlamaktadır.
Orta kulak kemikçiklerini timpanik kaviteye bağlayan 4 adet bağ ve 2 kas vardır.
Bağlar: Malleusun, ön, dış ve üst bağları ile inkusun arka bağı.
Orta Kulaktaki Kaslar
M. tensor timpani: Manibrium malleinin üzerinde, kollum kısmına yapışır; içe doğru seyreder. Prosessus kokleariformis'e ulaşır. Buradan dik açı yaparak öne doğru seyreder ve Östaki borusunun üzerinde, semikanalis m.tensor timpani adlı kanala girer. Kanalı geçtikten sonra sfenoid kemiğin büyük kanadına yapışır. Ortalama 22 mm uzunluğundadır.
Görevi: Manibriumu içe ve arkaya çekerek kulak zarını tespit etmektir. V. sinir tarafından innerve olur.
M. stapedius: Eminensia piramidarum'un içinde bulunur. Tendon buradan çıkar ve stapese yapışır. Fasiyal sinirin n.stapedius dalı tarafından innerve olur.
Görevi: Stapesi arkaya çekerek, tabanı tespit etmektedir. Bu şekilde yüksek şiddetteki seslerin iç kulağa iletimini önlemiş olur. Koruyucu görevi önemlidir.
3- Östaki Borusu - Tuba Eustachi
Östaki borusu, orta kulak ile nazofarinks arasında uzanır. Doğumda 17-18 mm iken, erişkinlerde ortalama 35 mm uzunluğunda olup, kemik ve kıkırdak olmak üzere iki bölümden yapılmıştır. Her iki bölümde koni şeklinde olup, bu koniler dar uçları ile birleşmişlerdir. İstmus adını alan bu kısım borunun en dar yerini oluşturur (1x2 mm). Östaki borusunun, orta kulakla devam eden lateral üçte bir bölümü kemik yapıdadır. Medial üçte iki kısmı ise nazofarinkse açılır ve kartilajinöz yapıdadır. Kıkırdak kanalın, nazofarinks yan duvarlarında, mukoza altında oluşturduğu çıkıntılar torus tubarius adını alır.
Doğumda Östaki borusu horizontal seyirli iken, büyüme ile birlikte 45°lik açı ile yetişkin pozisyonuna gelir.
Östaki borusu normalde kapalıdır. M.tensor ve m.levator veli palatini kaslarının yutkunma ve esneme sırasındaki kasılmalarıyla açılır. Açılma süresi saniyenin onda biri kadardır. Yeterli hava akımını oluşturmak için erişkinde 200-300 mmH2O basınç farkına ihtiyaç vardır. Orta kulaktan hava çıkışı pasif bir olaydır ve orta kulağa hava girişine göre daha kolaydır. Valsalva manevrası 20-40 mmHg lık basınç oluşturur.
İnnervasyonu: Önde V. sinir, arkada ise IX. sinir sağlar. Kasların motor innervasyonu V. sinir aracığı ile olmaktadır.
Arterleri: A.maksillaris interna, a.faringea assendan ve a.palatina assendan ile beslenir. Venler pleksus pterigoideusa dökülür. Lenfatik drenajın bir bölümü retrofaringeal, diğer bölümü de juguler lenf ganglionlarında son bulur.
FİZYOLOJİ
İşitmenin olabilmesi için, öncelikle sesin olması gerekir, sesin oluşabilmesi için de enerji kaynağı olmalıdır (akustik enerji). Sesin iletilebilmesi için elastik titreşen bir ortam bulunması gerekir (su, hava). Havada 1 cm3de 62 milyar partikül vardır. Bunlar normalde stabil halde bulunurlar. Ses dalgaları hava partiküllerinin stabilitesini bozar ve bunların titreşimi ile ses dalgaları iletirler. Ses iç kulağa iki tür iletim şekli ile ulaşır.
- Hava yolu ile iletim
- Kemik yolu ile iletim
Hava yolunda ses; DKY, kulak zarı, kemikçikler, oval pencere aracılığı ile iç kulağa ulaşır. Kemik yolunda ise kafatasını oluşturan kemiklerin titreşimi ile sesin iletimi söz konusudur. Kafatası optimum 1024 Hz frekansta titreşir. Bu frekans; iç kulağın sensörinöral hücrelerinin en fazla hassas olduğu spektrumun içindedir.
Orta Kulağın Rolü
Orta kulağın fizyolojik olarak iki ana görevi vardır;
I- Ses titreşimlerinin iç kulağa iletilmesi
II- Şiddetli ses titreşimlerinden iç kulağın korunması
Sesin persepsiyonu (alınması) ve işitmenin algılanması birkaç fazda gelişir.
1- Atmosferde oluşan ses dalgalarının korti organına kadar iletilmesi akustik enerji ile sağlanan mekanik bir olaydır.
2- Korti organına ulaşan akustik enerji, nöroepitelial hücrelerde elektrik potansiyelleri şekline dönüşür.
3- Sinir lifleri bu elektrik potansiyellerini daha yukarı merkezlere iletirler.
4- Koklear çekirdeklerden, temporal lobdaki işitme merkezine gelen uyarılar birleştirilir ve analiz edilir.
Orta kulak burada birinci fazda görev almaktadır. Kendisine gelen titreşimlerini içi kulağa, yani perilenfe aktarmaktadır. Bu durumda atmosferden (gaz ortamdan), perilenfe (sıvı ortama) ses dalgalarının iletimi söz konusudur. Ses dalgaları akustik rezistansı ses dalgalarının yayılmasına karşın direnç ve düşük olan atmosferden (r=42), akustik rezistansı çok yüksek olan (r=160.000) perilenfe geçinceye kadar enerji kaybına uğramaktadır. Bu kayıp işitme birimi olan dB üzerinde ifade edildiğinde 30 dB dolayında olmaktadır. Ancak orta kulak ve kemikçikler, akustik enerjinin gaz ortamdan sıvı ortama geçerken uğradığı bu kaybı telafi etmektedir.
Kemikçikler, ses iletimi sırasında manivela gibi hareket ederler ve sesi 1.3 kat yükseltirler.
Orta kulağın asıl sesi yükseltici etkisi, kulak zarı ile stapes arasındaki yüzey farkından doğmaktadır. Kulak zarının alanı 64 mm2'dir, titreşen kısmın alanı ise 55 mm2'dir. Stapes tabanı alanı 3.2-3.5 mm2'dir. Aralarındaki oran 55:3.2=17'dir. Yani akustik enerji, kulak zarından oval penceye iletilirken, yüzey farkından dolayı 17 kat yükselerek geçer. Kemikçiklerin manivela etkisi de hesaba katıldığında 22 katlık bir kazanç elde edilir.
Pencerelerin Rolü
I) Dephasage: Kulak zarı titreştiği zaman, ses titreşimleri pencerelere iki şekilde ulaşır; kemikçikler yolu ile oval pencereye ve hava yolu ile yuvarlak pencereye varır. Bu şekilde; yuvarlak ve oval pencerelere ulaşan ses dalgaları arasında iletişim hızının farklı olmasından dolayı faz farkı ortaya çıkar. Buna dephasage adı verilir.
Ses dalgaları, farklı fazlarda iletildiği zaman, koklear potansiyellerin optimum seviyede olduğu tespit edilmiştir. Halbuki, pencerelere aynı fazda ulaşan ses dalgaları, koklear potansiyellerinin minimum olmasına neden olmaktadır. Zira aynı fazlarda gönderilen ses dalgaları perilenfte ayın yönde hareket ederler ve birbirleri ile karşılaşarak, etkilerini yok ederler.
II) Yuvarlak pencere: Ses titreşimlerinin baziller membrana ulaşabilmesi için, perilenfin hareket etmesi gereklidir. Ancak stapes tabanı, titreşimi iletmek üzere perilenfe doğru hareket ettiği zaman, perilenfin harekete geçebilmesi için ikinci bir pencereye gerek vardır. Yuvarlak pencere membranı, stapes hareketi sırasında orta kulağa doğru bombeleşerek, perilenfe hareket imkanı sağlar. Yuvarlak pencere membranı olmasa idi, otik kapsülde; yani esnek olmayan bir ortamda sıvılar sıkıştırılamayacağı için perilenf hareketi olmayacaktı.
Östaki Borusu Fonksiyonları
Östaki borusunun bilinen üç fonksiyonu vardır;
Havalandırma: Orta kulak boşluğunun atmosferik basınçla dengelenmesini sağlar.
Drenaj: Orta kulakta üretilen normal veya patolojik sıvıların nazofarinkse boşaltılmasını sağlar.
Koruma: Orta kulağın, nazofaringeal basınçtan ve patolojik akıntılardan korunmasını sağlar.
Östaki borusu normalde kapalıdır. Yutkunma ve esneme sırasında m.tensor ve levator veli palatini kaslarının hareketi ile kısa bir süre açılır, kulak zarının ideal titreşimini sağlayabilmesi normal gerginlikte olmasına yani her iki tarafında hava basıncının dengede olmasına bağlıdır.
Östaki borusunun drenaj görevi de çok önemlidir. Orta kulak boşluğunda birikebilen normal veya patolojik, transuda, eksuda vs. gibi sıvıların ve yabancı cisimlerin boşaltılması, Östaki borusunu kaplayan titrek tüyü kübik epitelin silier aktivitesi ile sağlanır.
Tükrük bezleri;
1. Major tükrük bezleri,
2. Minör tükrük bezleri
olmak üzere 2 gruba ayrılılar.
Major tükrük bezleri;
· Parotis,
· Submandibüler ve
· Sublingual bez
olup (Şekil-23), minör tükrük bezleri başta oral kavite ve farenks olmak üzere, tüm üst sindirim ve solunum yolu mukozası altında yaygın olarak yerleşirler ve 700-1000 kadardırlar.
PAROTİS: Cilt altında, gergin bir bağ dokusu ile çevrili kapsül içinde bulunan ve retromandibüler-preauriküler yerleşimli en büyük tükrük bezidir. Tanımlanan bu yalancı kapsül lateralde çok incedir ve parotis şişliklerinde ağrıya neden olur. Bezin alt ucunda bu bağ dokusu mantosunda bir açıklık vardır, onun için enfeksiyonları ve tümörleri bu açıklıktan piterigopalatin fossaya ve parafarengeal boşluğa uzanabilir.
Üst bölümü, medialden mandibula ramusu, arkadan dış kulak yolu ve üstten zigomatik ark ile çevrilidir. Alt kısmı (servikal bölüm) çene köşesi ile mastoid çıkıntı arasındadır. Aşağıda sınır sternokleidomastoid kasın ön kenarı ve digastrik kasın arka karnıdır. Bezin servikal kısmının önemi, buradan köken alan neoplazmların kolaylıkla mediale orofarenkse doğru büyüyüp, kum saati şeklinde lezyonlara neden olabilmesidir.
Parotis bezi kanalı (Stenon) yaklaşık 6 cm boyundadır, bezin ön kenarından çıkarak masseter kasını çaprazlar ve bukkinatör kas ile bukkal mukozayı delerek ağız boşluğuna açılır (Şekil-24a). Ostium kenarları mukozada hafif kabarıklık yapar ve enflamasyonlarında kırmızı ve ödemli bir hal alır. Kanalın orifisi üst 2. molar diş seviyesindedir (Şekli-24b).
Fasiyal sinir stilomastoid foramenden temporal kemiği terk eder ve 0.5-1.5 cm'lik kısa bir seyirden sonra parotis bezi parenkimi içine girer (Şekil-25a ve b) ve hemen temporal, frontal, zigomatik, bukkal ve servikal dallarına ayrılır. Bu periferik dallar arasında çeşitli anastomozlar vardır. Fasiyal sinir tüm mimik kasları ve platizmayı innerve eder. Herhangi bir parotis cerrahisinde fasiyal sinir dallarını bulmanın en emin yolu trunkusu ortaya koymaktır.
Fasiyal sinirin daha medialinde, transvers fasiyal, maksiller ve retroauriküler arter gibi parotisi besleyen eksternal karotid arterin dalları vardır. Bezin venöz drenajı internal jugüler vene olmaktadır.
Parotis bezi içinde ve bez çevresinde bol miktarda lenf nodu vardır. Bu lenf nodları submandibüler bölge lenf nodları yolu ile veya direkt olarak üst derin jugüler lenf nodları ile bağlantılıdır. Bu nedenle parotisin enfeksiyon ve malign neoplazmlarında bu lenf nodlarında da patoloji saptanırken, auriküla, dış kulak yolu, skalp, alt göz kapağı gibi bazı komşu anatomik bölgelerin lenf drenajı da parotis içi ve çevresi lenf nodlarına olduğundan bu bölgelerin enfektif ve malign neoplastik patolojilerinde, intra ve periparotid lenf nodları da etkilenir. Yani parotis maligniteleri başka lenf nodlarına metastaz yapacağı gibi, başka bölge maligniteleri de parotise lenf nodu metastazı yapabilir. Ayrıca bez içi ve çevresi bu lenf nodlarından kaynaklanan lenfoma da görülebilir.
Parotis bezi sekresyonunun otonomik kontrolünü sağlayan sempatomimetik lifler karotid pleksusdan gelir ve vazokonstrüksiyona neden olur, tükrük oluşumundaki etkileri parasempatomimetikler kadar fazla değildir. Pregangliyonik parasempatik lifler N. Petrosus Superficialis Minor ile otik gangliyona gelir ve buradan kalkan postgangliyonik lifler N. Auriculatemporalis ile beze ulaşır. Bunlar tükrük yapımına arttırırlar.
SUBMANDİBÜLER BEZ:
Önden digastrik kasın ön karnı, arkadan stilomandibüler ligament ve üstden mandibula ile sınırlı üçgende gömülü olarak bulunur. Bezin esas bölümü milohiyoid kasın inferiorundadır ve süperfisiyal servikal fasya ile kaplıdır.
Bezin boşaltıcı kanalı Wharton yaklaşık 5 cm. uzunluğundadır. Ağız tabanı mukozasının altından öne doğru uzanarak, ağız tabanındaki sublingual karunküldeki ostiumla sonlanır (Resim-6 ve 26).
Klinik önemi; enfeksiyonlarının U şeklindeki bez boyunca, ağız tabanında flegmon ve apse oluşturacak şekilde ağız tabanının arkasına doğru yayılabilmesidir.
Bez kanalının lingual sinir ile yakın ilişkisi vardır ve kanal siniri arka-dıştan çaprazlar. Onun için bir taş nedeni ile olan akut obstrüksiyonun tedavisi için kanala bir prob ile girildiğinde sinir zedelenmesi mümkün değildir. Ancak kanal ensizyon ile açılacak olursa, sinir zedelenebilir. Yine bezin çıkarılması sırasında yakın komşuluktan dolayı hipoglossal sinir de zedelenebilir. Bu nedenle sayılan bu sinirlerin bezin çıkarılması sırasında görünür hale getirilmesi ile zedelenmeleri önlenebilir.
Bezin otonomik innervasyonu: pregangliyonik parasempatomimetik lifler korda timpani yolu ile lingual sinirle birlikte submandibüler gangliyona gelir. Buradan kalkan postgangliyonik lifler aynı sinirle beze ulaşır. Sempatik lifler ise superior servikal gangliyondan gelir.
SUBLİNGUAL BEZ: Major tükrük bezlerinin en küçük olanıdır. Ağız tabanı mukozası altında bulunur. Arka kısmı submandibüler bezin ön kenarı ile temastadır. Boşaltıcı kanalı multipl olup (Bartholin Kanalları) ağız tabanındaki plika sublingualis'teki multipl ostiumlara açılır (Resim-6 ve 26). Otonomik innervasyonu submandibüler bez ile aynıdır.
Klinik önemi; boşaltıcı kanallarının birinin tıkanması ile oluşan retansiyon kistleri, ağız tabanında morumsu kistik yapı olarak karşımız çıkar, büyük boyutlara ulaşabilir ve Ranula ismi ile anılır. Boyutlarına bağlı olarak dil hareketlerini engelleyerek yutma, konuşma fonksiyonlarını bozabilir. Tedavisi cerrahi olarak eksizyondur.
MİNÖR TÜKRÜK BEZLERİ: Farenks, oral kavite, nazal kavite, sinüsler, larenks ve trakea mukozası altında dağınık olarak bulunurlar.
Dudakların içi yüzündeki mukozada ve sert damak mukozasında daha yoğundurlar (Şekil-27a ve b).
Bu nedenle dudak ve sert damak mukozasında patolojik bir bulgu saptandığında ayırıcı tanıda minör tükrük bezlerinden kaynaklanan bir patoloji olabileceği öncelikle akla getirilmelidir.
Tüm tükrük yapımının yaklaşık %5-8'ini oluştururlar. Fakat bir veya daha fazla major tükrük bezi fonksiyon dışı kalırsa, mukozanın nemlendirilmesi işini anlamlı derecede kompanze edebilirler. Radyoterapi gibi bir nedenden sonra fonksiyonlarını kaybederlerse ciddi kserostomi görülebilir.
Klinik önemleri; minör tükrük bezi tümörlerinin genellikle malign olması (adenoid kistik karsinom, asinik hücreli tümör gibi), benign tümörlerinin (pleomorfik adenom gibi) daha seyrek görülmesidir.
Farenks üstte kafatabanından (sfenoid sinüs tabanından) altta krikofarengeal sfinktere kadar uzanan, aşağı doğru gittikçe daralan, 1. ile 6. servikal vertebralar seviyesinde yerleşimli, erişkindeki uzunluğu yaklaşık 12-13 cm olan, mukoza ile kaplı, musküler bir yapıdır (Şekil-15a).
Arkadan ve yandan üst, orta ve alt farengeal konstrüktör kaslarla çevrili olup, önden birçok boşlukla bağlantılıdır
(Şekil-15b).
Önde koana ile nazal kaviteyle devamlılığı olan üst kısmı "Nazofarenks" veya "Epifarenks",
önde "isthmus faucium" ile oral kaviteyle devamlılığı olan orta kısmı "Orofarenks" veya "Mezofarenks",
önde "aditus ad laryngeum" ile larenksle devamlılığı olan alt kısmı ise "larengofarenks" veya "hipofarenks" olarak adlandırılır.
Arkada konstrüktör kasların altta bırakmış olduğu zayıf alana "Killian Üçgeni" denir (Şekil-15a, dikdörtgen)
ve buradan gelişen, özellikle yaşlılarda görülen divertikülüm ise "Zenker Divertikülü" olarak adlandırılır.
NAZOFARENKS: Kafatabanından yumuşak damak seviyesine kadar uzanan, önde koanalar ile nazal kaviteyle devamlılık gösteren farenks bölümüdür (Şekil-16).
Nazofarenkste bulunan normal anatomik yapılar şunlardır:
Üstte kafatabanı, sfenoid sinüs tabanı,
Ön-üstte koanalar ve nazal kavite
Ön-altta yumuşak damağın farengeal yüzü,
Yanda;
Östaki ostiumları
Tubal tonsiller (Gerlach Bademciği)
Rosenmüller Çukuru
Arkada, arka duvar ve farengeal tonsil (adenoid)
Embriyolojik bir yapı olan "Pharyngeal Bursa" bazen embriyolojik gelişim sırasında kaybolması gerekirken yerinde kalabilir ve nazofarenksin arka duvarında kistik bir yapı şeklinde karşımıza çıkabilir.
OROFARENKS: Yumuşak damak seviyesinden epiglot üst kenarına kadar uzanan farenks bölümüdür (Şekil-17).
Önde oral kavite ile devamlılığı olan orofarenksin alt anatomik bölgeleri şunlardır:
Ön-üstte yumuşak damağın ön yüzü,
Ön-ortada "isthmus faucium" ve oral kavite,
Ön-altta dil kökü ve vallekulalar,
Yanlarda palatinal tonsiller,
Arkada arka duvar ve 2.-3. servikal vertebraların korpusları ile prevertebral fasya.
HİPOFARENKS: Epiglot üst kenarından, krikoid kıkırdağın alt kenarına (krikofarengeal sfinktere) kadar uzanan farenks bölümüdür (Şekil-18).
Hipofarenksde bulunan yapılar ve komşulukları şunlardır:
Ön-üstte larengeal giriş (aditus ad laryngeum) ve ariepiglotik kıvrımlar, aritenoidler
Ön-altta postkrikoid bölge,
Arkada 3-6. servikal vertebra korpusları ve prevertebral fasya,
Yanlarda priform sinüsler, ki bu yolla gıdalar özefagusa iletilir,
Altta servikal özefagus.
Mukozası: Nazofarenks solunum yolu mukozası olan "silyalı yalancı çok katlı silindirik epitelle" döşelidir (Şekil-19).
Ancak orofarenkse doğru transizyonel epitele döner.
Orofarenks ve hipofarenks ise oral kavitede olduğu gibi "non-keratinize çok katlı yassı epitel" ile döşelidir.
Ayrıca farenksin mukozası içinde bol miktarda lenfoid doku bulunmaktadır (Şekil-20) ve epitel ve lenfoid doku birlikte "Lenfoepitelyal Doku" olarak adlandırılır. Bu bir bakıma "mucosa associated lymphoid tissue - MALT (mukoza ile ilişkili lenfoid doku)" olup bu konuya fizyoloji kısmında ayrıntılı değinilecektir.
Damarları: Farenksin tüm bölümleri arteryel beslenmesini eksternal karotid arterden alırken, venöz drenajı internal jugüler vene olmaktadır. Oral kavitede olduğu gibi venöz drenajın piterigoid pleksus ile kavernöz sinüsle bağlantısı vardır.
Vücudun dışarı açılan iki ana sistemi olan sindirim ve solunum sistemlerinin giriş kapılarının (oral ve nazal kavitenin) hemen arkasında bulunan farenks, vücuda giren ve immün sistemi stimüle eden tüm ajanlara (allerjenler, mikroorganizmalar ve yabancı cisimler) ilk immünolojik yanıtın verildiği bölgedir. Bu nedenle bu bölgenin hem lenfoid dokusu (yukarıda kısaca bahsedilen) ve hem de lenfatik drenajı son derece zengindir. Bunun kliniğe yansıması, bu bölge enfeksiyon ve malign neoplazmlarında çok sıklıkla servikal lenf nodu patolojilerinin de görülmesidir.
Farenks hem servikal derin lenf nodu gruplarına drene olurken, hem de retrofarengeal lenf nodlarına da drene olur.
Nazofarenks başta üst derin jugüler (2. bölge) olmak üzere tüm servikal lenf nodu gruplarına [özellikle arka üçgen (sternokleidomastoid kas arkasında kalan) lenf nodlarına-5. bölge] (Şekil-21),
orofarensk üst, orta ve alt derin jugüler lenf nodlarına (2., 3, 4. bölge), hipofarenks ise üst, orta, alt derin jugüler lenf nodları ile birlikte pretrekael, paratrakeal (6. bölge) lenf nodlarına drene olur Şekil-22
İnnervasyonu: Genel olarak farenksin sensöriyel ve motor innervasyonu servikal pleksustan olur. Motor innervasyonunda 7., 9, ve 10. kafaçiftleri, sensöriyel innervasyonunda ise; nazofarenkste 5., orofarenkste 9., hipofarenkste 10. kafaçiftleri rol alır.
Oral kavite (ağız boşluğu), önde vermillion hattından (alt ve üst dudakların mukoza ve cilt birleşim hattından) arkada isthmus faucium'a kadar uzanan, alttan ağız tabanı, üstten sert damak ve yanlarda yanak mukozası ile sınırlı bir anatomik boşluktur (Şekil-1).
Şekil-1
Şekil-2
Şekil-3
Yanda ön tonsil plikaları, üstte tonsil üst kutupları seviyesinden geçen hayali çizgi ve altta sulcus terminalis'in oluşturduğu isthmus faucium, arkada oral kaviteyi orofarenksten ayırır.
Ağız kapalı iken üst ve alt diş arkusları oral kaviteyi 2 bölüme ayırır: Ön bölüme vestibulum oris (oral kavite girişi), arka bölüme cavum oris propria (esas ağız boşluğu) denir. Ağız kapalı iken, bu 2 boşluğu birbirine bağlayan bölge, mandibula ramusu ile son molar diş arasında kalan retromolar trigon'dur. Bu alanın önemi; maksillofasiyal travma veya başka bir nedenle mandibülomaksiller fiksasyon yapılan kişilerde, bu bağlantı ile sulu gıdaların (bir pipet yardımıyla) alınabilmesidir (Şekil-2).
Oral kavite bir boşluk olmasına rağmen, anatomik olarak homojen bir bölge değildir ve birçok alt anatomik bölgeyi içermektedir (Şekil-3).
Bu alt anatomik bölgeler:
Alt ve üst dudak mukozası
Yanak mukozası
Dişetleri ve dişler (üst ve alt diş arkusları)
Sert damak
Yumuşak damağın bir kısmı
Dil korpusu
Ağız tabanı ve
Retromolar trigon'dur.
Oral kavite muayene edilirken tüm alt anatomik bölgeler tek tek gözden geçirilmedir, yoksa bazı patolojik bulgular saptanamayabilir. Ayrıca patolojinin yerleştiğe yere göre ayırıcı tanıda da farklı yorum yapılabilir.
Oral kavitenin temel fonksiyonu, yeterli bir çiğneme için uygun ortam hazırlamaktır.
DİL: Çok katlı yassı epitelle döşeli bir kas ve yumuşak doku kitlesidir. Corpus linguae (dil gövdesi) ve radix linguae (dil kökü) olmak üzere 2 ana bölüme ayrılır (Şekil-4).
Hareketli ve fonksiyon açısından daha önemli olan ve kaslardan oluşan dil gövdesi, dilin 2/3 ön kısmını oluşturur ve oral kavitede bulunur. Hareketsiz olan ve daha çok lenfoid dokudan oluşan dil kökü, dilin 1/3 arka kısmını oluşturur ve orofarenkste bulunur. Bu iki bölümü ayıran yapı ters V şeklindeki sulcus terminalis'tir (Şekil-4, kalın siyah çizgiler). Bu sulkusun arka orta bölümündeki çukurluk foramen ceacum linguae'dır (Şekil-4, ince mavi ok) ve buradan embriyolojik olarak tiroid bezi köken alır. Tiroid bezinin normal embriyolojik gelişimi sırasında olabilecek sorunlar, tiroglossal kist ve/veya fistüller veya lingual tiorid şeklinde karşımıza çıkabilir.
Şekil-4
Dil gövdesinin sert damağa doğru bakan bir dorsal yüzü, ağız tabanına doğru bakan bir ventral yüzü, bir ucu ve 2 yan kenarı mevcuttur.
Dorsal yüzünde tat duyusu için özelleşmiş olan tat tomurcukları (uçta filiform papillalar, ön-yanda fungiform papillalar, arka-yanda foliat papillalar ve arkada sulkus terminalis boyunca sirkumvallat papillalar) bulunmaktadır.
Dilin özel tat duyusu dışında, artikülasyon, çiğneme ve yutma fonksiyonlarında da temel görevi vardır. Dil bu görevleri için gerekli hareketliliğini, dilin intrensek (dilin içinde başlayıp, içinde sonlanan) ve ekstrensek (dilin dışında başlayıp, dile uzanan) kasları sağlar (Şekil-5a, b). Dilin kaslarını innerve eden sinir 12. kafaçifti nervus hipoglossus'dur.
Dilin ventral yüzünü görmek için muayene sırasında ya hastaya dilini yukarı kaldırması söylenmeli veya dil basacağı ile dil ucu hekim tarafından yukarı kaldırılmalıdır (Şekil-6).
Ventral yüze bakıldığında, ilk olarak dil ucundan ağız tabanına doğru bir mukoza katlantısı "frenulum linguae" (Şekil-6, siyah ok) görülür. Frenulumun kısa ve veya fibrotik kalın olması halk arasında dil bağı diye adlandırılan ankiloglossi'dir. Frenulum lingua, altta ağız tabanı boyunca yanlara doğru plica sublingualis adlı mukoza katlantıları ile devam eder. Bu 2 mukoza katlantısının birleştiği yerdeki tümseğe caruncula sublingualis denir (Şekil-6, mavi ok).
Şekil-6
Buraya dikkatle bakıldığında burada 2 adet ostium görülür. Bunlar submandibüler bezlerin kanallarının (Wharton) açıldığı deliklerdir. Sublingual bezlerin kanalları (Bartholin) ise sublingual plika üzerindeki multipl deliklerle sonlanır. Diğer major tükrük bezi olan parotisin kanalı (Stenon) ise yanak mukozasında 2. üst molar diş hizasında sonlanır.
AĞIZ TABANI: Esas olarak U şeklindeki mandibula ile hiyoid kemik arasında gergin bir şekilde diyafram gibi uzanan milohiyoid kas tarafından oluşturulur (Şekil-7a ve b).
Ayrıca genioglossus ve geniohiyoideus kasları da burayı desteklemektedir. Dilin ventral yüzünde olduğu gibi ağız tabanının da görülebilmesi için dil ucunun yukarı kaldırılması gereklidir.
Bu bölgenin muayenesinde palpasyon, özellikle boyundan diğer el desteği ile yapılan bimanuel muayene önem kazanmaktadır.
Şekil-7a
Şekil-7b
Ağız tabanı bu şekilde içten dışa doğru, mukoza, mukoza altı, kas, cilt altı ve ciltten oluşan, sert desteği olmayan bir bölgedir. Bu nedenle bu alandaki enfeksiyonlar ve malign neoplastik patolojiler çok kolaylıkla lokal yayılım gösterebilirler.
MANDİBULA: Oral kaviteyi ön-alt ve yandan çevreleyen en önemli rijit yapılardan biridir. Embriyolojik olarak 2 ayrı kemikten oluşup, yaklaşık 1 yaşında bu 2 kemiğin birleşmesi ile tek kemik halini alır (Şekil-8).
Kondiler ve koronoid olmak üzere 2 çıkıntısı, ramusu, kollumu, korpusu ve mentumu vardır. Trigeminal sinirin mandibular dalından kaynaklanan inferior alveolar sinir, damarla birlikte kollum seviyesinde mandibula içine girerek, foramen ovale'den cilt altına çıkar (Şekil-9).
Bu nedenle bu uzanım boyunca olan fraktürler veya cerrahi tedavi amacıyla tarafından yapılan mandibula kesileri (mandibulotomi veya mandibülektomi) veya sinirin malign neoplastik patolojilerle invaze olması, alt dişlerde anesteziye neden olur.
Şekil-8
Şekil-9
Temporamandibüler eklem: Mandibulanın kondiler çıkıntısı ile temporal kemiğin fossa mandibülaris'i arasındaki eklemdir (Şekil-10).
Dental patolojilerden, maksillofasiyal ve kafatabanı travmalarından, otolojik hastalıklardan ve genel artropatilerden etkilendiğinden günlük pratikte klinik önemi büyüktür. Genel olarak hastalıklarına Temporamandibüler eklem (Costen) sendromu adı verilir ve başta baş ağrısı olmak üzere, birçok diğer hastalık tablosunu taklit eden yakınmalara neden olabilir. Eklem çevresindeki travmatik, enflamatuar ve neoplastik olaylar trismusa neden olabilir.
Şekil-10
Çene ekleminin başta çiğneme olmak üzere artikülasyonda da rolü vardır. Çiğneme kasları;
Muskulus temporalis superfisyalis
Muskulus masseterikus
Muskulus piterigoideus lateralis ve
Muskulus piterigoideus medialis'tir.
Tüm bu kasların motor innervasyonu 5. kafaçifti trigeminus'un 3. dalı (nervus mandibülaris) ile sağlanmaktadır.
DİŞLER: Gıdaları öğütmek için gerekli mekaniği sağlarlar. Enamel, dentin ve sementumdan olşurlar. 20 adet olan primer dişler 3 yaş civarında tamamlanır. 32 adet olan kalıcı sekonder dişler 6 yaş civarında çıkmaya başlar ve 18 yaş civarında tamamlanır. Maksiller alveolustaki dişler (özellikle 2. premolar ve 1. molar diş) maksilla ile yakın komşuluktadır. Bazen bu dişlerin kökleri sinüs içine uzanabilir ve bu durumda dental kökenli sinüzitler olabileceği gibi, bu dişlerin çekimi sonrasında oro-antral fistüller de gelişebilir.
Ağız kapalı iken alt ve üst diş arkuslarının birbirleri ile ilişkisi (oklüzyon) de önemlidir. Normal oklüzyonun yanında alt çenenin aşırı önde olması (prognati) veya geride olması (retrognati) de söz konusu olabilir (Şekil-11a ve b).
Şekil-11a: Normal oklüzyon
Şekil-11b: Prognati
Oklüzyonun normal olması temporo-mandibüler eklem fonksiyonları için de çok önemli olup, maloklüzyonlarda Costen Sendromu görülebilir.
SERT DAMAK: Her 2 taraftaki simetrik yapıların orta hatta birleşmesi ile oluşan ve oral kaviteyi nazal kaviteden ayıran yapıdır (Şekil-12).
Sert damağın 2/3 ön kısmını her 2 maksiller kemiğin palatinal çıkıntısı, 1/3 arka kısmını ise palatinal kemiğin horizontal çıkıntısı yapar. Bu yapıların orta birleşmesinde embriyoloijk olarak sorun olursa, komple veya inkomple, izole veya dudak yarığı ile birlikte olan damak yarıkları veya maksiler kistler karşımız çıkabilir. Bu gelişimsel bozukluğun en basit şekli bifid uvula'dır. Sert damak mukozasının bir diğer önemi ise, alt dudakta olduğu gibi mukoza altında bol miktarda minör tükrük bezinin olmasıdır. Bu nedenle sert damakta bir şişlik, kitle görüldüğünde bunun minör tükrük bezlerinden kaynaklanabileceği unutulmamalıdır.
Şekil-12
Mukozası: Oral kavite mukozası "Non-Keratinize Çok Katlı Yassı Epitel" dir. Bu nedenle bu bölgeden kaynaklanan malign neoplazmların çoğu çok yassı hücreli karsinom'dur.
Damarları: Genel olarak arteryel beslenmesi eksternal karotid arterdendir. Venöz drenaj ise aynı isimli ven yoluyla internal jugüler vene olur. Ancak piterigoid pleksus aracılığı ile kavernöz sinüsle de bağlantılıdır. Bu nedenle bu bölge enfeksiyonlarında bu bağlantı ile kavernöz sinüs tromboflebiti gelişme riski vardır.
Lenfatik drenajı son derece zengin bir bölgedir (Şekil-13).
Bu nedenle bu bölgenin enflamatuar ve malign neoplastik patolojilerinde çok sıklıkla servikal lenf nodu patolojisi de eşlik eder. Bundan dolayı bu bölgenin muayenesi sırasında boyun lenf nodlarının da mutlaka palpe edilmesi gereklidir. Oral kavitenin lenf drenajında ilk durak, submental, submandibüler, üst derin jugüler ve parotis içi preauriküler lenf nodu gruplarıdır. Ayrıca dil kökü ve ağız tabanının bilateral lenf drenajı olduğu da unutulmamalıdır.
İnnervasyonu: Oral kavite birçok kafaçiftinin innerve ettiği motor ve sensoriyel innervasyonun yanında, özel tat duyusunu alan sinir liflerinin de bulunduğu bir alandır. Fonksiyonel açıdan en önemli organ olan dilin innervasyonu Şekil-14'de görülmektedir.
Dilin motor siniri 12. kafaçifti nervus hipoglossus'tur. Sensöriyel innervasyonu 2/3 önde 5. kafaçifti trigeminal sinirin dalı olan nervus lingualis, 1/3 arkada ise 10. kafaçifti nervus vagus'tur. Tat duyusunu ise 2/3 önde 7. kafaçifti nervus fasiyalisin dalı olan korda timpani, 1/3 arkada ise 9. kafaçifti nervus glossofarengeus alır.
Ağız tabanının motor innervasyonu trigeminal sinirin mandibüler dalıyla olurken, sensöriyel innervasyonu yine trigeminal sinirle olur.
Çiğneme kasları ise motor sinirlerini yine trigeminal sinirin mandibüler dalından alır.
Ayrıca trigeminal sinir 2. dalı maksiler sinirle üst dişlere, 3. dalı mandibüler sinirle alt dişlere de duysal dallar verir.
Temporomandibüler eklemin duysal innervasyonu ise mandibüler sinirin aurikülotemporal dalından olur.
Bu bölgeyi innerve eden tüm duysal sinirlerin diğer dalları dış kulak yolunu da innerve ettiğinden, bu bölgenin enfeksiyöz-enflamatuar ve malign neoplastik patolojilerinde kulakta yansıyan (sekonder) ağrı (otalji) olabilir.
Dudak hareketlerini sağlayan motor lifler, tüm mimik kaslarında olduğu gibi 7. kafaçifti fasiyal sinirden gelir. Ayrıca yumuşak damak hareketini ise, 9. ve 10. kafaçiftlerinin (nervus vagus ve glossofarengeus) oluşturduğu pleksus farengeus sağlar.
Bu nedenle bu bölge muayene edilirken hastaya yaptırılacak olan aktif hareketlerle ve bazı duyu muayenesi ile birçok kafaçiftinin motor ve sensöriyel muayenesi de yapılabilir:
· Dil hareketleri ile 12. kafaçifti
· Dudak hareketleri ile 7. kafaçifti
· Çene hareketleri ile 5. kafaçifti
· Yumuşak damak hareketleri ile 9 ve 10. kafaçifti
· Tat duyusu ise 7. ve 9. kafaçifti
. Sensöriyel muayene ile 5., 9. ve 10. kafaçifti