Kalbininizin varlığını hissetmediğiniz zamanlar olur mu?
Oradan gelen tek duyum: Sessizlik. O artık Sadece nötr.
Artı değil: Öyle deli deli çarpmıyor elini ayağını dolaştırmak için türlü oyunlarını, süprizlerini bir yana bırakmış. Kendi işine bakıyor...
Eksi değil: Küskün, kırgın, adeta durgun hiç değil...
Kendi halinde işte,. O da diğer organların gibi, işlevini yerine getiriyor.
Her gün litrelerce kanı pompalayıp, devri daimini sağlıyor.
Böyle bir hal, böyle bir durum, böyle bir süreç geçirdiniz mi hiç?
Sanki biraz depresife miAşk m yakın? Değil aslında...
Yada kendi kabuğuna mı çekilmiş? O da değil
Ama yorgun...
Hatta biraz da bezgin...
Epeyce de hevesini kaybetmiş...
Yada toplamın da yaşanan şu oluyor bu durumda: Üşengeçlik
Şimdiler o :Elini eteğini aşktan meşkten çekmiş; isteksiz değil ama hevessiz.
Korkak değil ama, cesaret onun için gereksiz.
İlk başta istenmeden verilen sözler, alacalı paketler içinde sunulan hoş vaadler, ardından gelsin kaçışlar, kovalamacalar, hep o eski bildik oyunlar... işte tüm bunlar için fazlasıyla isteksiz ve bezginim...
"Aşk üç harfli bir bilmece" demiştim aylar, hatta yıllar önce.
Sanırım ben bu bilmeceyi çözdüm. Hatta çözmek bir yana: Bir defa çözdükten sonra, tekrarına gerek var mı diye sorarar oldum?
Bundan böyle aşk adına; yeni sorular ve yeni yeni cevap kombinasyonları, bir o kadara da (yanısıra ister istemez gelen) onlarca paranoya benzeri olasılık ve varyasyon hesapları çok gereksiz...
Hepsi birbirine benziyor. Bir başlangıç ve bir son kesinken, aradakiler için bunca emek, bunca heves, bunca bile bile lades niye?
Susma ,,, ne olurr susma yine ! Bir gece yine çaldır telefonumu bizim şarkımızla ... duyar duymaz uyanırım ,,, bilirsin . !
Ama aramazsın ,,, iyi bilirim ... !
Neydi yine yanlışımız ? yarım bırakmamızın , yine yok oluşumuzun nedeni neydi ? Söyleee ....
Belki de zamansız açtım içimi ,,, Yüreğim şeffaftı aklımsa deli ...
Ben geldim sen kaçtın hep bana inat ,,, Bir vardın bir yoktun hep masal gibi ... !!!
Oysa , bu kez başka roller düşünmüştüm kendime bu senaryoda ! Sana da ... ! Ayrılık düşmandı ,,,
Aşk ise en büyük dostumuz ... ! Bu defa ne uzaklık ne de zaman yıkmayı başarabilecekti bizi .
Sımsıkı kenetlenecekdik birbirimize , belki ilk defa bu kadar çok sahiplenecektik birbirimizi. Ve bennn ...
öyle kabullenmiştim ki seni , öyle sağlamdı ki içimdeki yerin , öyle tutunmuştum ki sana ...
Ve sennn ... yineee , öyle acımasız , öyle duygusuz , öyle düşüncesizdin ki ... aklım almadı ,,, yüreğim yoruldu ,,, içim soğuduu
Ne istedim ki ben senden ? Ne bekledim ?
Suçum ,,, kaybetmek istememek ,,,
suçum seni defalarca içimde yüceltmek ,,, suçum sensiz bir ömrü düşünememek ,,
suçum bir kere daha gözlerime bakmanı , ellerimi sımsıkı kavramanı , doyasıya sarılmanı , yüzüme dokunmanı düşlemek
Ne kara kaşına ne kara gözünee
Ben tek bir sözüne tutulup kaldım
Değmedi bir kere ellerin yüzüme
Gel gör ki bin yıldır sanki vardın
Özür dilerimmm sevdiğim ,,,
Tüm duygularım için , sende var olmaya çabaladığım için , boş bir umudun peşinde koşacak kadar kör olduğum için , gerçeklerle değilde duygularımla yaşamaya çalıştığım için .
Ve... özür dilerim sevdiğim , söz geçmeyen yüreğim adına ,,, !!!
Adı aşk sebebimin ...
Her hata kalbimin ...
Hep değerinden ,,, hep gereğinden ,,, hakettiğinden çok sevdimm ... !!!
Söz geçirebilseydim eğer ,,, söküp atmaz mıydım içimdeki senii ! Yapamadımm ... !
Kızdım kendimee , nefret bile ettim kendimden çoğu zaman . Hep suçladım kendimi ,,,
olmadı . Her çabaladığımda daha bir bağlanmışım , farkına vardığımda ise çok geç kalmışım .Gelgitli ilişkimiz öyle alışkanlık yapmış ki bende , her ayrıldığımızda tekrar birlikte olacağımız umudunu kaybetmemişim içimde .
Ne kara kaşına ne kara gözünee
Ben tek bir sözüne tutulup kaldım
Değmedi bir kere ellerin yüzüme
Gel gör ki bin yıldır sanki vardın ...
Canım ,
Hayatım ,
Ömrüm ,
Yine ayrılmayı başardık demekk ... !
Birbirimizde değil de kendimizde kaybolmayıı , tüm özlemlerimizi gömmeyi başardık demek ... !
Tebrikler yine =Biz= e !!!
Kaybettik mii şimdi biz ?
Yooo yooo , belki de kazandık ... !
Kaybettik ya da kazandık ,,, ben seni hep sevdimm , sevebileceğim ve yetebileceğim kadar ... !
( umarım bitersin bir gün bende ... )
hoşçakal demiyorum , diyemiyorummm sana .
çünkü ,,,
Sadece derinden bir offffffff çekmek istiyorum bizler neler kaçırdık neler yaşayacagız düşünmekden kendimi alı koyamıyorum şiir o kadar mükemmel ki okumakla doyulmuyor şarkıda ona büyük bir ahnekle eşlik ediyor harikasınız hocam...
elleriniz dert görmesin sizlerle daha nice bayramlara...
Geometri eski adı Hendese, Alm. Geometrie (f), Fr. Geometrie (f), İng. Geometry. Uzayı ve uzayda tasarlanabilen şekilleri ve cisimleri inceleyen matematik dalı. Uzay madde ve enerjiden meydana gelen bir sistemdir. Kainattaki madde; Güneş, gezegenler, yıldızlar, galaksiler, astroidler ve meteorlardan meydana gelen hacimli ve kütleli gök cisimlerinin tamamıdır.
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.Yunanca bir kelime olan geometri, kelime anlamı olarak yerin ölçülmesi demektir. Geometri çok eski çağlardan beri vardı. Ancak geometri ismi, bu ilmin ilk sistematik hale gelmeye başladığı Yunan dili. 3000 yıllık bir geçmişi olan Hint-Avrupa dil ailesine ait bir dildir. Antik Yunanca Klasik Yunan uygarlığının dili olarak kullanılmıştır. Modern Yunanca Antik Yunancadan oldukça farklı olmakla beraber köken olarak ona dayanır. Yunanca, Yunan alfabesi kullanılarak yazılır. Modern Yunanca dünyada, çoğu Yunanistan'da yaşayan yaklaşık 12 milyon kişinin anadilidir.
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.eski Yunanlılarda verilmiş olup, aksiyomatik bir ilim haline gelmesine rağmen, halen kullanılmaktadır.
Geometriyle sırasıyla, Eski Yunan terimi, Yunanca "Helias"tan dolayı "Helenler" de denen, Yunanistan Yarımadasında yaşayan kavimler ve onların kurduğu eski devlet ve uygarlıkları anlatmak için kullanılır.
Çiftçi bir halk olan Helenler ya da Eski Yunanlılar, tarihlerinin başlangıcında çok sade bir yaşam sürerler, sırtlarına kendilerinin dokuduğu yünden bir gömlek, ayaklarına sığır derisinden çarık giyerlerdi. Köylüler tek bir odadan ibaret olan kulübelerde oturur, evcil hayvanlarla birarada yatarlardı
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.Thales, Batı Felsefesinin ilk filozofu.
Bilimsel Çalışmaları: M.Ö. 6. yüzyılda yaşamış olan Thales felsefi faaliyetleri yanında bilimsel çalışmalarıyla da seçkinleşmiştir. Bu çalışmalar arasında ise, her şeyden önce, ona Yunan dünyasında abartılı bir ün kazandıran M.Ö. 585 yılındaki güneş tutulmasıyla ilgili doğru tahmini dolayısıyla astronomi çalışmaları gelir.
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.Pisagor, PİSAGOR [Pythagoras] M.Ö.572-497 Antik Çağ'ın en ünlü adlarından biri olan Pythagoras (Pisagor) çok yönlü kişiliği yanında matematikçi sıfatım layıkıyla haketmiştir. Bu Eski Yunan filozofu ve bilim adamının günümüzde dahi geçerli ve tüm zamanlar için de geçerliliğim koruya • cağı anlaşılan ünlü teoremi, bu savı doğrulamak için yeterli bir nedendir. "Düzlemde, bir dik üçgende, dik kenarlar üzerine kurulan karelerin a-lanları toplamı, hipotenüs üstüne kurulan karenin alanına eşitti
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.Eflatun ilgilenmiştir. M.Ö. 3. yüzyılda Eflatun Alm. Plato, Fr. Platon, İng. Plato. Yunanlı filozof (M.Ö.429-347). Asıl adı Platon olup İslam dünyasında Eflatun ismi ile bilinir. Eski Yunan felsefecilerindendir. Sokratın talebesi, Aristonun ise hocasıdır.
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.Euclides'in yazdığı Elemanlar adlı kitap, geometrinin sistemli bir ilim haline gelmesine öncülük etmiştir. M.Ö. 330 yıllarında kurulan İskenderiye, Akdeniz bölgesinin en etkili kültür merkezi olma özelliğini uzun yıllar muhâfaza etmiş ve burada geometri çok gelişmiştir.
Adları zamanımıza kadar uzanan matematikçilerin, fizikçilerin ve astronomicilerin bu kültür merkeziyle sıkı ilgileri olmuştur. İskenderiye ocağı sönünce, matematik ve geometri Akdeniz bölgesinde geriledi ve hatta zamanla izleri silindi. Buna karşılık İslam aleminde birçok matematikçiler yetişti. Müslümanlar, geometri üzerine mevcut olan çalışmalarına devâm etmişlerdir. Bu arada Abbasiler zamanında klasik Yunan kaynaklarıyla temasa gelmişlerdir. Bu kaynaklarda yazılanlarla kendi bilgilerini karşılaştırmışlar, Yunan eserlerindeki yanlışlıkları düzeltmişler ve bu sahada yeni eserler vermişlerdir. İlk eserlerden birisi Benî Mûsâ'nın Kitâbu Marifeti Mesâhat-il-Eşkâl (Şekillerin Alan Bilgisi) adlı kitabıdır. Daha sonra bu kitaba Nâsıreddîn Tûsî açıklama yazmıştır. Bu ise daha sonraları Lâtinceye tercüme edilmiştir. Benî Mûsâ'nın konikler üzerine yazdığı kitap da meşhurdur. Sâbit ibni Kurre Parabolün Kuadraturu adlı eserinde parabol parçalarının alanlarını hesaplamıştır. Diğer bir geometrici Ebü'l-Vefâ el- Buzcânî'dir ki Fîmâ Yahtâcu İleyhi es-Sânî min A'mâl-il-Hendese (Sanatkârın İhtiyâcı Olan Geometrik İşlemler) eseridir. İbni el-Heysem'in ise izoperimetri problemleri üzerindeki çalışmaları kayda değerdir.
Abbasi Devleti (750-1258) Hz. Muhammed'in amcası Abbas'ın soyundan gelen Ebul Abbas'ın kurduğu devlet. 750 yılında Abbasiler Emevi yönetimine karşı ayaklanarak halifeliği ve iktidarı ele geçirdiler. Bu tarihten başlayarak Abbasiler 1258'e kadar İslam dünyasının büyük bölümüne egemen oldular.
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.Biruni ile mektuplaşan Biruni tam adı Abu'l-Reyhan Muhammed Bin Ahmet El-Biruni El-Harizmi, sadece Türk ve İslam dünyasının değil, dünyanın en büyük bilim adamlarından biri sayılmaktadır. 15 Eylül 973 tarihinde Ceyhun nehri kıyısındaki Hive kasabasında doğmuştur. 1048 yılında Gazne'de de ölmüştür. Biruni hastalıkları tedavi konusunda değerli bir uzmandı. Yunan ve Hint tıbbını incelemiş, Sultan Mes'ud'un gözünü tedavi etmişti. Otların hangisinin hangi derde deva ve şifa olduğunu çok iyi bilirdi. Eczacılık
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.Ebü'l-Cud, çemberi dokuz eşit parçaya ayıran bir metod geliştirmiştir.
Ömer Hayyaö ve Tûsî'nin Euclid'in paralel doğru teorisi ile ilgili beşinci postulatın incelenmesi yeni bir devrin başladığına işâret eder. Ömer Hayyân'ın Fî Şerhi mâ Eşkale min Müsaderat Kitabı Euclid (Euclid Elemanlarının Zorluğu Üzerine) adlı eseri bir anlamda Euclid dışı geometrilere açılan ilk kapıdır. Bu Müslüman geometri alimleri ve kitapları, Rönesanstan sonra Avrupa'da yetişenlere rehberlik ettiler.
Batıda geometrinin gelişmesi ve doğu ile aralarındaki bağın yeniden kurulması, ancak Rönesansla mümkün oldu. Euclid'in paraleller postulatının ilk tenkidcileri, bu postulatın doğruluğundan değil, açık bir noktanın olmayışından şüphelendiler. Bu sebeple postulatı bir tarafa bırakarak, açıklığı olan başka bir postulat koymaya çalıştılar. Aynı problem 13. asırda İranlı Matematikçi Nasireddin Tusi tarafından yeniden ele alındı.
On sekizinci asırda paraleller postulatı üstüne Avrupa'da Papaz Sacheri, Legender, Lambert gibi matematikçiler ve 19. asırda Alman Matematikçi Gauss tarafından çeşitli çalışmalar yapıldı. Bu araştırmalardaki başarısızlık, bu postulatın "kabul edilebilir" özellikteki açık önermelerden faydalanarak ispat edilemeyeceği düşüncesini ortaya koydu. Hakikaten çok geçmeden bu düşünce Bolyai (1832)de, Lobachevsky (1855)de "paraleller postulatı" yerine "Lobacevski postulatı"nı (Bir doğruya bir doğru dışındaki her noktadan iki paralel çizilebileceğini kabul eden postulat) koyarak, yeni bir geometri kurulabileceğinin farkına vardılar. Böyece "Hiperbolik Geometri" denilen yeni bir geometrinin temelleri atılmış oldu. Daha sonra Riemann paralelliğini kabul etmeyen "Eliptik Geometri"nin temellerini attı.
Geometride ele alınan bütün konular nokta, çizgi, yüzey ve hacimlerle ifade edilir. Şekilleri bu yönlerden ele alıp, özelliklerini inceler. Geometrideki bu temel ifâdelerden nokta en ilginç olanıdır. Noktanın eni, boyu, yüksekliği, alanı ve hacmi mevcut değildir. Bu sebepten de noktanın müstakil bir tarifi mevcut değildir. Ancak iki doğrunun kesişim kümesi olarak tarif edilebilir. Buna mukabil geometrinin diğer ifâde araçlarından çizgi, yüzey ve hacim en az bir boyuta sâhib olan ifâdelerdir. Çizgi, sadece uzunluğu olan (bir boyutlu); yüzey, uzunluğu ve genişliği olan (iki boyutlu); hacim ise uzunluğu, genişliği ve yüksekliği olan (üç boyutlu) ifadelerdir.
Her ilim dalında olduğu gibi geometrinin de üzerine kurulu bulunduğu bir temeli mevcuttur. Bu temel üzerinde kendi ifâde birimleri ile, meseleleri (problemleri) açıklığa kavuşturmaya çalışır. Bu temeller aksiyom, postülat, tanım (târif), teorem ve geometrik yer isimlerini alır. Bunlardan aksiyom, ispata ihtiyaç duyulmadan, kabul edilen önermelerdir. (Bkz. Aksiyom)
Aksiyomlardan (doğru veya yanlış) büyük ölçüde faydalanılır. Doğru aksiyomlar doğru, yanlış olanları ise yanlış neticeler meydana gelmesine sebebiyet verirler. Geometrik aksiyomlar ortaklık, sıra, denklik, paralellik ve süreklilik aksiyomları olmak üzere beş gruba ayrılır.
Postülatlar, mantıkî olarak doğruluğu kabul edilmesine rağmen, doğru veya yanlış olduğu ispat edilmeyen önermelerdir. Geometride postülatların kullanılması bâzı problemlerin çözümünde önem arz etmektedir.
Matematik, sayma, ölçme, cisimlerin şekillerini tanımlama gibi temel işlemlerden ortaya çıkan ve yapı, düzen ve ilişkileri inceleyen bilim dalı. Mantıksal irdeleme ve nicel hesaplamaları konu alan matematik, idealleştirme ve soyutlamalara dayanır. 17. yüzyıl sonrasında fiziksel bilimler ve teknolojinin vazgeçilmez bir parçası durumuna gelen matematik, günümüzde sosyal bilimlerde ve yaşam bilimlerinde de aynı konuma ulaşmıştır.
Tüm matematik sistemleri bir 17. yüzyıl olayları, ölümler, doğumlar ve diğer önemli gelişmeler
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.aksiyomlar kümesi ve bu aksiyomlardan mantık yoluyla türetilen Mantık doğru düşünmenin bilimidir. Doğru düşünmenin kurallarını koyan normatif bir bilimdir.
Mantık, düşüncenin doğru ve yanlış olduğunu ortaya koymakta yardımcı bir bilimdir. İnsanın doğru düşünmesini düzenlemeye çalışır. Bunun için birçok prensipler ve çeşitli araştırma usulleri tesbit edip kanun şekline koyar.
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.teoremlerden oluşur. Aksiyomlar kümesinin doğruluğu ya da yanlışlığı matematiğin tartışma konusu değildir, ama mantıksal olarak tutarlı olması, kendi içinde çelişki doğurmaması istenir. Bu bakımdan matematik soyuttur, değişik bir Matematik ve mantıkta kanıtlanması amaçlanan sav, önerme; kanıtsav.
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.aksiyom kümesinden farklı sonuçlar türetilebilir. Öte yandan matematik yöntemleri öteki bilimlerce kullanıldığında somut sonuçlar elde edilir. Burada önce gözlemlerden kaynaklanan varsayımlar yapılarak bir model oluşturulur. Varsayımlar modelin aksiyomlarıdır. Türetilen matematik teoremlerinin yorumlan ise somuttur. Örneğin Aksiyom, Alm. Axiom (n), Fr. Axiome (m.), İng. Axiom. Doğru olduğu herkes tarafından kabul edilen önerme. Postulat, doğruluğu mantıki olarak kabul edildiği halde, doğruluğu da yanlışlığı da ispatlanamayan önermedir. Aksiyomlar, mantıki işlemler için yeni teorem ve ispatların elde edilmesinde kullanılırlar. Ancak postulatların aksiyomlardan ayrılması kesin değildir. Aksiyom, matematiğin ve diğer ilimlerin bütün dallarında mevcuttur. Mesela cebirde çok bilinen bir aksiyom: "Bir eşitliğe eşi
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.Newton kuramında bazı fiziksel varsayımlar yapılır ve hareket problemi bir matematik problemine dönüştürülür. Newton (1642 - 1727), tarihin yetiştirdiği en büyük bilim adamlarından biridir ve matematik, astronomi ve fizik alanlarındaki buluşları göz kamaştırıcı niteliktedir; klasik fizik onunla doruğa erişmiştir. Bilime yaptığı temel katkılar, diferansiyel ve entegral hesap, evrensel çekim kanunu ve Güneş ışığının yapısı olarak sıralanabilir.
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.Einstein'ın Einstein 14 Mart 1879 tarihinde, Almanya'nin Ulm kentinde, baba Hermann ile anne Pauline'nin bir çocukları olarak dünyaya geldi.
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.özel görelilik kuramında gene hareket problemi, bu kez farklı fiziksel varsayımlarla ele alınır. İki kuramda da elde edilen sonuçların matematiksel doğruluğu kanıtlanabilir.
Ama bu sonuçların fiziksel yorumlan olan Özel Görelilik Kuramı Albert Einstein tarafından 1904`te ortaya atılan bir fizik kuramıdır.
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.Newton kuramı ile özel görelilik kuramı farklı şeyler söylemektedir. Bu farklılık varsayımlardan kaynaklanmaktadır ve kuramlann fiziksel doğrulukları ancak deneyle sınanabilir.
Tarihte matematiksel düşünce ölçme, borç, vergi, Halk hizmetlerinde harcanmak üzere hükümet tarafından ya doğrudan doğruya ya da bazı maddelerin fiyatlarının üstüne eklemeler yapmak suretiyle herkesten toplanan para. Devletin veya devletten aldığı yetkiye dayanan kamu tüzel kişilerinin, geniş anlamdaki faaliyetlerinin gerektirdiği harcamaları karşılamak ve amme hizmetlerinin gereklerini yerine getirmek gâyesiyle, ekonomik birimlerden (bunlar gerçek veya tüzel kişiler olabilir) kânunda öngörülen esaslara uymak kaydıyla ve hukûkî zorlama altında
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.astronomi hesaplan gibi pratik problemlere çözüm tekniklerinin geliştirilmesiyle başladı. Eski Yunan'da başlayan felsefeyle etkileşimi, matematiği genelleme ve soyutlamalara götürdü. Öte yandan bu genelleme ve soyutlamalar matematiğin kullanım alanını genişletti. Matematikte genelleme ve soyutlamalara çok rastlanır. Birbirinden farklı görünen çok sayıda probleme tek bir genel problemin özel durumları olarak bakılabilir. Örneğin üçgenlerin alanlarını tek tek hesaplamaya çalışmaktansa problemi genelleyip üçgenin alan formülünü türetmek hem daha kolaydır, hem de böylece daha geniş bir uygulama alam ortaya çıkar.
Günümüzde matematik kendi dinamiğinin yanı sıra başka bilimlerle arasındaki etkileşim nedeniyle de çok hızlı bir gelişme göstermektedir. Bu gelişmenin sonucu matematik içinde çok sayıda dal ortaya çıkmıştır (bak. analiz; aritmetik; cebir; geometri; istatistik; kümeler kuramı; olasılık kuramı; optimizasyon; oyunlar kuramı; sayılar kuramı; sayısal çözümleme; trigonometri). İlkel diller incelendiğinde sayma gibi basit görünen bir işlemin oluşmasında toplumlar ancak ilk birkaç sayıya isim koyabilmişler, gerisini "çok" olarak nitelemişlerdir. Matematiksel düşüncenin ilk adamı olan rakamlar ve sayma işlemi ancak ekonomisi düzenli, gelişmiş yerleşik toplumlarda yazı ile birlikte ortaya çıkmıştır.
Antik Çağda ilk önemli matematik merkezi olarak, IÖ 2000'lerden sonra Babil görülür. Babilliler ekonomik yapılannın gerektirdiği denklem çözme, kök bulma, alan ve hacim hesaplama gibi tekniklerin yanı sıra astronomiye olan yakın ilgileri nedeniyle trigonometriyi geliştirdiler. Babil'in matematiğe belki en büyük katkısı 60 tabanlı sayı sistemidir. Sıfır simgesinin de katılmasıyla onlu sisteme çok benzeyen 60 tabanlı sayı sistemi bugün bile açı ve zaman ölçümünde kullanılmaktadır.
Eski Mısır'dan günümüze ulaşan iki önemli matematik yapıtı Golenişev papirüsü (İÖ y. 1900) ile Rhind papirüsüdür (İÖ 1700'den önce). Bunlar çağlarının aritmetik ders kitaplan olarak nitelenebilir. Gerek Mısır'da gerekse daha sonra Roma uygarlığında matematik, pratik bir araç olmaktan öteye gitmemiştir. Yunan matematiği İÖ 7-6. yüzyıllarda Mezopotamya ve Mısır'dan gelen bilgilerin derlenmesiyle oluştu, ama kendi ürünlerini İÖ 5. yüzyılın ikinci yansından sonra vermeye başladı. Elealı Zenon'un zaman ve uzayın sonsuz sayıda parçaya bölünmesi hakkındaki paradoksla-n, Demokritos'un atomcu görüşleri, geometrik niceliklerin ölçümünde yeni aksiyomlar gerektirdi ve kuramsal matematik kavramını oluşturdu. İÖ 4. yüzyıl matematikçileri niceliklerin ölçümünde rasyonel sayıların (tamsayılann birbirlerine oranlan) yeterli olmadığını buldular ve irrasyonel sayıların geometrik kuramını geliştirdiler. Alan ve hacim hesaplarındaki sonsuz küçük kesitler bugünkü integral kavramının ilk işaretleri olarak görülebilir.
Kuramsal matematiğin sonsuz kavramı dışında Eski Yunan matematiğinin ilgilendiği iki önemli konu konikler ile astronomiden kaynaklanan küresel geometri problemleri oldu. İÖ 4. yüzyılın sonunda matematikte erişilen düzey ve yetkinlik daha sonra yazılan Eukleides'in ünlü Stoikheia'sı (Elemanlar) ile simgelenir.
karekök bir sayının ondan farklı aynı iki sayının çarpımana denir.kareköklü sayılar daima tam sayı veya rasyonel sayı değildir bu sayılar doğru parçasında olup ilk defa 8. sınıf müfredatında gördüğümüz sayılardır.bu konu benim görüşüme göre kolaydır.bence bu konu iki kısımda incelenir
1.sayısal işlem
2.dikkat
1.sayısal işlem:burada birçok dala ayrılıyor ilk olarak birsayının kökünü almayı öğrenelim
diyelim√8:bunu bulmamız için ilk önce 6.sınıfta öğrendiğimiz asal çarpanlarına ayırmaya kullanıcaz 8 in asal çarpanları:2.2.2 karekökte bir sayının dışarı çıkması için bir sayının 2 tane olması lazım ve kerkökün dışına yani: x√ tam iksin olduğu yere çıkar ve oradaki sayı ile çarpılır burada √8:√2.2.2:içindeki iki tane iki çıkarve sonuççççççç :2√2 olur kök dışındaki bir sayıyıda içrei alıken karesi alınıp içeri sokulur vede birçok farklı rakamlarda irrasyonel sayılar verildeğinde aşağıdaki gibi yapılır
örnek/1:√24+√54-√96 burada yapacağımız işlem en küçük köklü sayının cevabını bulup kök içinde kalan sayıyı diğier köklere uygulamak
√24:2.2.2.3:2√6 burada en küçük kökte içte 6 kaldı demekki diğer büyük köklerinin içini 6tıya benzetip öyle işlem yapmalıyız
DERSİN ADI : MATEMATİK KONU : DOĞAL SAYILAR HEDEF : Doğal Sayıları ve Doğal Sayıların Özelliklerini Kavrama DAVRANIŞ : 1- Denk kümeler ve Doğal sayılar arasındaki ilişkinin söylenmesi 2- Doğal sayıların sayı doğrusu üzerinde gösterilmesi. 3- Ardışık sayıların tanımlanması 4- Doğal sayıların sıralanması 5- İki doğal sayı arasındaki doğal sayıların sayısını bulma. ARAÇ GEREÇ :1- ders ve kaynak kitaplardaki alıştırmaların çözülmesi İŞLENİŞ : DOĞAL SAYILAR DOĞAL SAYILAR KÜMESİ VE ONLUK SAYMA SİSTEMİ: Denk Kümeler ve Doğal Sayılar: Kümelerin eleman sayısını gösteren 0, 1, 2, 3 .. gibi sayıların her birine doğal sayı denir, doğal sayılar sıfırdan başlar , sonsuza kadar devam eder. Doğal sayıların oluşturduğu kümeye Doğal Sayılar Kümesi denir, N ile gösterilir. N = { 0, 1, 2, 3, 4, .... } Sayma Sayıları: Suluova da kaç tane ilköğretim okulu vardır? Sorusuna karşılık verilen "bir, iki, üç ... " sayılarına sayma sayıları denir. Sayma sayılarının oluşturduğu kümeye sayma sayıları kümesi denir. S ile gösterilir. S = { 1, 2, 3, 4, ... } Ayrıca 0 S olup S N veya N S dir Doğal sayıların sayı doğrusu üzerinde gösterilmesi Bir doğru üzerinde belirli bir nokta (0) sıfır noktası olmak üzere, sıfır noktasının sağ tarafını eşit aralıklara bölelim. Bu her bir noktayı sırayla 0,1,2,3.. ile eşleyelim. Doğal sayıların üzerinde gösterildiği bu doğruya sayı doğrusu denir.
ONDALIK KESİRLER
A. TANIMLAR
a bir tam sayı ve n bir sayma sayısı ise biçimindeki rasyonel sayılara ondalıklı kesir denir.
Burada a ya tam kısmı, bcd ye de kesir kısmı denir.
Her doğal sayının ondalık kesir kısmı sıfırdır.
5,0 ; 175,0 ; 1453,0
*
*
B. ONDALIK KESİRLERDE ÇÖZÜMLEME
Bir ondalık kesri basamak değerlerinin toplamı biçiminde ifade etmeye ondalık kesri çözümleme denir.
*
*
C. ONDALIK KESİRLERDE DÖRT İŞLEM
1. Toplama - Çıkarma : Ondalık kesirler toplanırken, virgüller alt alta gelecek şekilde yazılır ve doğal sayılarda toplama - çıkarma işleminde olduğu gibi toplama - çıkarma işlemi yapılır. Sonuç, virgüllerin hizasından virgülle ayrılır.
2. Çarpma : Ondalık kesirlerin çarpımı yapılırken, virgül yokmuş gibi çarpma işlemi yapılır. Sonuç, çarpılan sayıların virgülden sonraki basamak sayılarının toplamı kadar, sağdan sola doğru virgülle ayrılır.
3. Bölme : Ondalık kesirlerin bölme işlemi yapılırken, bölen virgülden kurtulacak biçimde 10 un kuvveti ile çarpılır. Bölünen de aynı 10 un kuvveti ile çarpılarak normal bölme işlemi yapılır.
*
*
D. DEVİRLİ ONDALIK AÇILIMLAR
Bir rasyonel sayı ondalık yazıldığında, ondalık kısmındaki sayılar belli bir rakamdan sonra tekrar ediyorsa bu açılıma devirli ondalık açılım denir.
Devreden kısım üzerine (— işareti konulur.
· Her devirli ondalık açılım bir rasyonel sayı belirtir.
· Her rasyonel sayının bir devirli ondalık açılımı vardır.
· Bazı devirli ondalık açılımlar ondalık kesir değildir.
0,333... gibi. (Çünkü rasyonel sayı olarak yazıldıklarında, ondalık kesir tanımına uymuyor.)
*
*
E. DEVİRLİ ONDALIK AÇILIMLARI RASYONEL SAYIYA ÇEVİRME
Bir devirli ondalık açılıma karşılık gelen rasyonel sayıyı bulmak için aşağadaki yol takip edilir.
· Pay için "sayı aynen yazılır, devretmeyen kısım çıkarılır."
· Payda için "virgülden sonra devreden rakam sayısınca (9) devretmeyen rakam sayısınca (0) yazılır." İfadeleri kullanılır.
Devreden sadece (9) ise pratik olarak bir önceki rakam 1 artırılır. Devreden sayı iptal edilir.
*
Paydası 10 un bir kuvveti olan (veya bu şekle getirilebilen) her rasyonel sayı sıfır devredenli bir ondalık açılıma sahiptir.
*
*
*
F. ONDALIK KESİRLERDE SIRALAMA
Ondalık kesirlerde karşılaştırma yapılırken, soldan sağa doğru, aynı basamaktaki rakamlar karşılaştırılır.
Bu karşılaştırmada, sayı değeri büyük olan rakamın yer aldığı kesir, diğerlerinden büyük olur.
*
*
G. BİR ONDALIK KESRİ VERİLEN BİR BASAMAĞA GÖRE YUVARLAK YAPMA
Bir ondalık kesri, kendisine eşit olarak alınabilecek yaklaşık değerlerle ifade etmeye yuvarlak yapma denir. Yaklaşık ifade etme sembolü » şeklindedir.
Bir ondalık kesri, verilen bir basamakta yuvarlak yapmak için, bu basamağın sağındaki rakama bakılır. Rakamın sayı değeri;
· 5 ten küçük ise verilen basamaktaki rakam aynen kalır ve sağındaki basamaklar atılır.
· 5 ve 5 ten büyük ise, verilen basamağın sayı değeri 1 artırılır ve sağındaki basamaklar atılır.
Dünya'nın kendi ekseni etrafında tam bir devir yapmasına Günlük Hareket denir. Dünya, kendi ekseni etrafında batıdan doğuya doğru döner. Bu dönüşünü 24 saatte tamamlar. Bir dönüşü için geçen bu süreye bir gün denir.
Dünya'nın kendi ekseni etrafındaki hızı ekvatorda yaklaşık olarak saatte 1670 km'dir. Bu hız kutuplara doğru azalır ve kutup noktalarında 0 km olur. Dünya'nın hızının hissedil-memesinin nedeni atmosferle birlikte dönmesidir. Dünya'nın kendi ekseni etrafında dönüşü sırasında iki türlü hız ortaya çıkar;
a) Açısal Hız: Dairesel hareket yapan bir cismin birim zamanda taranan açıya açısal hız denir. Açısal hız, her enleminde aynıdır. 24 saatte 3600 derece taranır. Bir saatte 15°, 4 dakikada 1° dir. Bundan dolayı bir boylam üzerindeki bütün noktalarda yerel saat aynıdır.
b) Çizgisel Hız: Cisimlerin birim zamanda aldığı yola çizgisel hız denir. Dünya'nın çizgisel hızı her enlemde aynı değildir. Hızın en yüksek olduğu yer Ekvatordur ve saatte 1670 km'dir. Bu hız kutuplara doğru azalır ve kutup noktalarında 0 km olur.
Çizgisel hızın farklı olmasına bağlı olarak Ekvator ve çevresinde güneş hızlı doğar ve hızlı batar. Kutuplara doğru gittikçe güneşin doğuş batış süresi uzar.
Çizgisel hızın farklı olması yer çekimini de etkiler. Ekvatorda çizgisel hız ve savrulma fazla olduğu için yer çekimi az, kutuplara doğru ise çizgisel hız ve savrulma azaldığı için yer çekimi artar.
Eğer çizgisel hız iki kat artsaydı bir gün 12 saat olurdu, böylece iki meridyen arası yerel saat farkı 2 dakika olurdu. Çizgisel hız iki kat azalsaydı bir gün 48 saat olurdu, böylece iki meridyen arası yerel saat farkı 8 dakika olurdu.
Dünya'nın yuvarlak olmasından dolayı güneşe bakan yüzü aydınlık, diğer yüzü karanlıkta kalır. Dünya'nın dönmesiyle gece ve gündüz birbirini izler. Ancak yer ekseninin yörünge düzlemine dik olmamasından dolayı gece gündüz süreleri yıl içerisinde değişir.
Dünya'nın aydınlık ve karanlık kısımlarını birbirinden ayıran sınıra aydınlanma çemberi denir.
Dünya'nın batıdan doğuya doğru dönmesi, güneşin doğu-dan doğmasına ve batıdan batmasına neden olur. Buna bağlı olarak da ana yönler oluşur.
Günlük Hareketinin Sonuçları:
1. Gece ve gündüz ardalanır.
2. Güneş ışınlarının gün içerisinde yere düşme açıları değişir. Sabah ve akşam güneş ışınları eğik, öğlen vakti ise en yüksek açıyla gelir.
3. Gölge boyları ve yönleri değişir.
4. Günlük sıcaklık farkları oluşur. Gün içerisinde en yüksek sıcaklıklar öğleden sonra görülürken, en düşük sıcaklıklar da güneşin doğduğu andır.
5. Gün içerisinde basınç değişimleri oluşur. Bunun sonucunda günlük (meltem) rüzgârlar oluşur.
6. Kurak ve yarı kurak bölgelerde taşlarda mekanik çözülme gerçekleşir.
7. Merkezkaç (coriolis) kuvveti oluşur. Bunun sonucunda; Rüzgârların ve okyanus akıntılarının yönlerinde sapmalar meydana gelir.
8. 300 ve 600 enlemleri civarında dinamik basınç merkezleri oluşur.
9. Yerel saat farkları meydana gelir.
Osmanlı döneminden Cumhuriyet dönemine uzanan yaklaşık 700 yıllık bir süre içinde Coğrafya ilmi gerçekten çok büyük bir gelişme kaydetmiştir. Ancak bugün gelinen nokta, yine de arzu edilen gelişmeyi gerçekleştirememiştir. Özellikle son dönemlerde, devletin bilimsel çalışmalar üzerinde uyguladığı maddi kısıtlamalar, diğer ilimlerde olduğu gibi coğrafya ilmine de büyük bir darbe indirmiştir.
Bugün Coğrafi alandaki çalışmalar, mevcut coğrafyacıların engin özverileriyle yürütülmektedir. Özellikle arazi gözlemlerine yönelik araştırmalar, durma noktasına gelmiş, sadece akademik alandaki ilerlemenin sağlanabilmesi için, kişisel özverilere dayanarak, büyük sıkıntılar içinde ve zorlukla yürütülmektedir. Yapılan araştırmalar, binbir güçlükle ve araştırıcıların bizzat kendi maddi katkılarıyla yayınlanabilmektedir. Yayın masraflarının yüksek meblağlar teşkil etmesinden ötürü, yayınlar çok az sayıda basılmakta ve dar bir çevreye hitap etmektedir. Bu da, yapılan araştırmaların uygulanabilirliğine gölge düşürmektedir.
Kâtip Çelebi'nin eserlerinde vurguladığı noktalar bugün için de geçerlidir. Coğrafya ilminden yoksun yöneticiler, ülkeyi gereği gibi yönetmekte zorluk çekmektedirler. Gerek ülkenin iyi yönetilmesi ve gerekse dünya ülkeleri arasında özlenen yerini alması bakımından, coğrafya ilmine gereken önem verilmelidir. Yoksa geçmişte Balıkçı ünvanıyla meşhur Venedik taifesi'nin, Osmanlı Devleti'ninboğazına gelip ve garba hükmeyleyen şanlı devlete karşı koyduğu gibi; bugün de her tarafında hazır bekleyen düşman, genç Türkiye Cumhuriyeti'nin boğazını sıkıverir. Boğazının sıkılmaması için Türkiye Cumhuriyeti, Coğrafya ilmine gereken önemi vermelidir.
Tarih bir tekerrürden ibarettir. Bu söz gerçekten doğrudur. Geleceğe ümidle bakmak isteyen bir nesil tarihini ve özellikle tarihi coğrafyasını çok iyi bilmek zorundadır. Çünkü bugünün coğrafyası, tarihi coğrafya üzerine oturmuştur. Bu nedenle, satır aralıklarıyla sözünü ettiğimiz tarihi coğrafyamız çok iyi bir şekilde incelenmelidir. Özellikle, tüm dünya ülkelerinin dikkatlerini çeken ve yıllardır araştırmakla bitiremedikleri Osmanlı İmparatorluğu dönemine ait coğrafi eserlerin hepsi, Günümüz Türkçesi'ne çevrilmelidir. Böylece bugünün coğrafyası, tarihi coğrafyadan aldığı ışık ile geleceğe bir köprü oluşturacaktır. Köprünün geçmişteki ayağını oluşturan Tarihi Coğrafya, çok iyi bir şekilde araştırılmalıdır. Bu da Osmanlıca bilen coğrafyacılar ile mümkün olabilir. Bu sebeble, Üniversitelerimizin Tarih ve Türk Dili Edebiyatı bölümlerinde olduğu gibi, Coğrafya bölümlerinde de Osmanlıca öğretilmeye başlanmalıdır.
Bugün Ortadereceli okullarımızda okutulan coğrafya ders kitapları, özet bilgileri içermektedir. Öğrenciler bu özet bilgileri okurken tekrar özet çıkarmakta ve alınan bilgiler özetin özetini teşkil etmektedir. Sonuç olarak, orta öğretimdeki coğrafya öğretmenleri, öğrencilerine bu özetin özeti olan dar ve kısır bilgileri, test yoluyla imtihan etmekte ve öğrencileri ezberciliğe yönlendirmektedir. Özetin özetini içeren bilgiler, dağ, şehir, nehir adlarından ibaret olacaktır. Bu adlar, sadece bulmaca çözmede yardımcı olur. Coğrafya, bulmaca bilimi olmaktan çıkarılmalıdır.
Bugün, ortaöğretim ders kitapları hazırlanırken, Sultan II.Mahmut (1808-1839) dönemindeki ders kitaplarındaki uygulanan kısaltma metodu yeniden uygulama aşamasına getirilmiştir. Bu uygulamadan derhal vazgeçilmelidir. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından hazırlanan ortaöğretim coğrafya ders kitaplarındaki sayfa ve konu sınırlandırmaları derhal kaldırılmalıdır. Bundan böyle hazırlanacak olan ders kitapları, oldukça hacimli hazırlanmalıdır. Çünkü yorum yapmak ve akıl yürütmek, ancak hacimli kitapları okumakla mümkün olur.
Bir ilmin geçerliliği ve faydalı olması, uygulanabilirliği ile doğru orantılıdır. Coğrafya ilmi de böyledir. Coğrafya ilminin geçerli ve faydalı olabilmesi için, uygulanabilirlik derecesini yükseltmek gerekir. Bu sebeple Osmanlı Devleti'nin yükselme dönemlerinde olduğu gibi, devletin en üst yetkilisinden en alttaki görevlisine kadar, Türkiye ve Dünya Coğrafyası hakkında bilgilendirmek gerekir. Ayrıca devletin özellikle kalkınmasını ilgilendiren Devlet Planlama Teşkilâtı gibi kuruluşlarda coğrafyacıların araştırmalarına büyük ölçüde ihtiyaç vardır. Bu ihtiyacın giderilmesi için, devletin kalkınması ile ilgili Bakanlık ve Teşkilâtlarda uzman coğrafyacıların görev yapması, ülke geleceği açısından son derece faydalı olacaktır.
Osmanlı döneminden Cumhuriyet dönemine geçişte, Türk bilim tarihinde önemli bir değişim yaşanmıştır. Bu değişim harf devrimidir. Sözkonusu bu devrim ile, kurulan genç Cumhuriyet, Batı Bilim dünyası ile yakınlaşırken, Osmanlı Bilim Dünyası'ndan oldukça uzaklaşmıştır. Harf devriminin ardından, cumhuriyetin ilk yıllarında, diğer tüm bilimlerde olduğu gibi, Coğrafya bilim alanında da, Osmanlıca yazılmış eserlerin çok az bir kısmının Yeni Türkçe'ye çevrilmiş olduğunu görmekteyiz. Çünkü kısa bir süre içinde, 600 yıllık bir birikimin hemen yeni kuşağa aktarılması imkansızdır. Bu nedenle Yeni Türkçe'ye çevrilen eserlerin çoğunluğunu okul ders kitabları teşkil etmiştir. Özellikle bu alanda, Faik Sabri'nin çalışmaları kayda değerdir. Faik Sabri, Osmanlıca olarak yazmış olduğu, Türkiye Coğrafyası ve Kıtalar Coğrafyası ile ilgili eserlerini, harf devriminden sonra Yeni Türkçe'ye çevirmiştir. Ancak hayatta olmayan ve çok eski dönemlerde yaşamış coğrafyacıların eserleri, arşiv ve kütübhanelerde, uzun yıllar bir daha açılmamak üzere tozlu raflara kaldırılmıştır.
Cumhuriyet döneminin ilk coğrafyacıları, 1915 yılında açılan İstanbul Darülfünun içindeki Coğrafya Darülmesaisi'nde yetişmişlerdir. Bunlar; Faik Sabri Duran, Ali Macit Arda, Selim Mansur ve Hamid Sadi Selen'dir.
1933 yılındaki Üniversite reformları neticesinde, İstanbul Darülfünun'u İstanbul Üniversitesi olarak eğitim ve öğretime başlamıştır. Coğrafya Darülmesaisi de, Edebiyat Fakültesi içinde Coğrafya Enstitüsü olarak yeniden yapılandırılmıştır. Bu Enstitünün yetiştirmiş olduğu ilk coğrafyacılar, ülkemiz coğrafya biliminin öncüleri olarak kabul edilir. Bunlar arasında İbrahim Hakkı Akyol (1888-1950), Besim Darkot (1903-1990), Ali Tanoğlu (1904-1974) ve Ahmet Ardel (1902-1978) bugün hayatta olmayan, ancak eserleri ile coğrafyacılar arasında yaşatılan coğrafyacı bilim adamlarıdır.
İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Coğrafya Enstitüsü, 1935 yılına kadar, yüksek öğrenim olarak ülkemizin tek coğrafya bölümü olarak kalmıştır. 1935 yılında Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi bünyesi içinde Coğrafya Bölümü (Enstitü) açılmıştır. Bu bölümün ilk yetiştirdiği coğrafyacı bilim adamlarından bugün hayatta olmayanları arasında, Cemal Arif Alagöz, Danyal Bediz, Cevat Rüştü Gürsoy ve Mecdi Emiroğlu, günümüz genç coğrafyacılarını eserleri ile aydınlatmaktadırlar.
Türkiye genelinde, İstanbul ve Ankara'daki Coğrafya bölümleri, 1974 yılına kadar, coğrafya alanında bilimsel araştırmalar yürüten iki önemli kurum olarak kalmışlardır. Ancak bu iki kuruma, 1974 yılında bir üçüncüsü Erzurum Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi bünyesinde kurulan Coğrafya bölümü eklenmiştir. Bu alandaki gelişmeler, daha sonraki yıllarda hızla devam etmiştir. 1980'de Ege Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, 1990'da Fırat Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi bünyelerinde Coğrafya bölümleri açılmıştır.
1981 yılında 2547 sayılı Yüksek Öğrenim Yasası ile, Eğitim Enstitüleri Fakülteye dönüştürülürken, Enstitülerin bünyesinde yeralan Sosyal Bilimler Eğitimi Bölümleri içinde Coğrafya Anabilim dalları oluşturulmuştur . Bu anabilim dallarının bir kısmı daha sonra, bağımsız bölüm haline gelmişlerdir. Öte yandan iki yıllık Eğitim Yüksek Okulları da 4 yıllık Eğitim Fakülteleri'ne dönüştürülünce, bu fakülteler içinde de yeni coğrafya bölümleri kurulmaya başlanmıştır. Kuşkusuz yakın gelecekte, Türkiye'nin her ilinde bir coğrafya bölümü kurulacak ve coğrafya ilminin gelişmesine büyük katkılar sağlayacaklardır.
Bugün ülkemizde mevcut olan Coğrafya bölümleri ve anabilim dallarında görev yapmakta olan çok sayıda coğrafya bilim adamı bulunmaktadır. Bunlar, coğrafi alandaki araştırmalarına halen devam etmektedirler. Mevcut araştırmalar gözden geçirildiğinde, ülkemiz coğrafyasında hayli mesafeler katedildiği açıkça görülür. Özellikle son yıllardaki coğrafya alanındaki akademik çalışmalar (Yüksek lisans ve doktora tezleri, makaleler, kitaplar) bu gelişmeyi açıkça ortaya koyar.[19]
Yavuz Sultan Selim Han ve Kanuni Sultan Süleyman Han dönemlerinde, İslâm Coğrafyacıları'nın eserleri tercüme edilirken, yeryüzü ile ilgili çok ayrıntılı bilgiler içeren monografi özelliği gösteren coğrafi çalışmalar da önemli yer tutar. Padişahların sefere çıktığı zaman tutulan Ruznameler, çok geniş coğrafi bilgiler içermektedir. Yine Mühimme defterleri, tutulduğu dönemlerdeki zaman ve mekan hakkında ayrıntılı bilgiler aktarır. Ayrıca bu dönemde, imparatorluğun idari taksimatını ve istatistiki bilgilerini içeren çok sayıda kitap yazılmıştır. Koca Nişancı Mustafa Bin Celâl'in (ö.1567) "Tabakat-ül-Memalik ve Derecat-ül-Mesalik" ve Müezzinzade Ayni Ali'nin "Kavanin-i Al-i-Osman ve Hulasa-i Mezamin-i Defter-i Divan" ve " Risale-i Vazife Horan" adlı eserleri bunlardan en önemlilerindendir. Abdurrahman Hibri'nin (ö.1676) "Enis-ül Müsamirin" adlı eseri (1636) Edirne ve çevresinin tarihi, sarayları, sokakları, meydanları, camileri, akarsuları, bahçeleri, çeşmeleri gibi monografik bilgileri içerir.
Osmanlı döneminde Coğrafya ilminde Avrupa'nın etkisi 17.yüzyılda Kâtip Çelebi (1609-1657) ile başlar. [8] 1648 yılında Padişah IV.Mehmet Han'a sunulan "Cihannüma", Kâtip Çelebi'nin en önemli eserlerindendir. Kâtip Çelebi, bu eserinde doğunun klasik coğrafi eserleri ile Avrupa'nın coğrafi düşüncesini kaynaştırmıştır. Kâtip Çelebi'nin 21 büyük eseri vardır. "Cihannüma" adlı eserinde coğrafya ilmi hakkında şu bilgileri verir; "Coğrafya fenninde yalnız ülkelerin ahvali yazılmayıp belki oralarda oturanların usul ve adetleri, devlet işlerinin nasıl yürütüldüğü ve divan ahvali birlikte beyan olunmak, bu fennin vazifesi olduğu cihetinden, tarihe üstünlüğü vardır ve tercih olunur." [9] Yine Kâtip Çelebi, "Tuhfetü'l-Kibâr fi esfaril Bihar"adlı eserinde de coğrafya ilminin önemini ve gereğini şu şekilde vurgular;"Hafi olmaya ki, devlet işlerini üzerlerine almış olanlara bilinmesi lazım olan işlerden biri coğrafya fennidir. Bütün yeryüzü ahvalini bilmek kolay olmazsa, bari Osmanlı ülkesinin şekli ve etrafta sınırdaş olan memleketlerin tasviri bilinmek gerektir ki, bir yere sefer etmek ve asker göndermek lazım geldikte, ona göre tedarik oluna. Düşman vilayetine girmek ve sınır boylarını korumak tedbirlerini almak anında kolay olur. Bu babta fenden habersiz kimseler ile meşveret yetmez, yerli dahi olursa. Zira çok yerli vardır ki, kendi diyarını iyice bilip anlatmaktan acizdir. Ve bu ilmin lüzumuna şu delil yeter: Yerebatası küffar, ol ilimlere ehemmiyet ve değer vererek, Yeni Dünya'yı bulup Sind ve Hind limanlarına yayıldı. Venedik taifesi gibi bir hor hakir kavim ki, küffar hükümdarları arasında rütbesi duka payesinden ibarettir ve aralarında balıkçı unvanı ile meşhurdur, Osmanlı Devleti'ninboğazına gelip ve garba hükmeyleyen şanlı devlete karşı kodu..." [10] Katip Çelebi'nin eserleri incelendiğinde, 14.yüzyılda yaşamış olan Tunuslu büyük âlim İbn Haldun'un etkileri görülmektedir.[11]
17.yüzyıl Osmanlı coğrafyasının yetiştirmiş olduğu en renkli simalardan birini, kuşkusuz Evliya Çelebi teşkil eder. Osmanlı'nın İbni Batuta'sı ünvanını alan Evliya Çelebi adıyla bilinen Hafız Mehmet Zılli bin Derviş (1611-1678), tamamen seyahat notlarına dayanan, ancak ülkeler coğrafyası bakımından önemli bir kaynak teşkil eden 10 ciltlik "Seyahatname"si, bugün bile sık sık başvurulan kaynaktır. Gerçi Evliya Çelebi, seyahatnamesinde zaman zaman fantaziye kaçan bilgiler vermesine rağmen, genelde seyahat esnasında gezi-gözlem metodunun uygulandığı coğrafi bir eser olarak kabul edilir.[12]
17.yüzyıl Osmanlı coğrafyasında, Avrupalı coğrafyacıların eserlerinin tercüme edildiğini de görüyoruz. Ebu Bekir bin Behrâm-i Dimışki; "Atlas Mojor" adlı eseri, "Nusret-ül islâm ves-sürur fi tahrir-i atlas macur" yada "Coğrafya-i Kebir" adıyla 6 cilt olmak üzere tercüme etmiştir. Ayrıca aynı coğrafyacının Kâtip Çelebi'nin Cihannüması üzerinde sistematik olarak çalıştığını da tarihi kaynaklardan öğreniyoruz.
18.yüzyılda, coğrafya alanındaki çalışmalar, daha ziyade tercüme ağırlıklı gelişmiştir. Hasan-ül Cebeci, Şehrizade Said, Hasankaleli Şeyh İbrahim Hakkı, Ayvansaraylı Hacı İsmailzade Hafız Hüseyin, Elhac Mehmed Edip, Mahmud Raif Efendi gibi coğrafyacıların bu yüzyılda önemli eserler verdiğini biliyoruz.
18.Yüzyıl coğrafyacılarının en renkli simasını, İbrahim Müteferrika teşkil eder. Sahip olduğu çok geniş mekan bilgisi ile "El-Coğrafi" lakabını alan İbrahim Müteferrika, az sayıda telif coğrafi eser vermesine rağmen, esas ününü, çok sayıda coğrafya eseri ve haritayı, kurmuş olduğu matbaasında yayınlamasıyla duyurmuştur.
19.yüzyıl başlarından Cumhuriyetin kuruluşuna kadar olan dönem içinde, coğrafya alanında, gerek telif ve gerekse tercüme eserler kaleme alınmıştır. Bu dönemde, öğretime yönelik ders kitaplarının hayli fazla yayınlanmış olduğu dikkati çeker. Bu yüzyılda, Fransızca eserlerden tercüme edilerek hazırlanan coğrafya ders kitapları büyük önem arz eder. Bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu'na ait deniz ve topografya haritaları hazırlanmıştır. Özellikle Heinrich Kiepert, 1:1.000.000 ölçekli ve oğlu Richard Kiepert, uzun çalışmalar sonunda, 1:400.000 ölçekli 26 paftadan oluşan Anadolu haritasını çizmişlerdir.[13]
Sultan II.Mahmut (1808-1839) döneminde ilköğrenim zorunlu hale getirilmiş ve bu dönemde diğer bilim dallarında olduğu gibi Coğrafya alanında da, ders kitaplarına büyük ağırlık verilmiştir.[14] Ders kitapları hazırlanırken önemli ölçüde kısaltmalara gidilmiş, bunun sonucunda coğrafya alanında araştırma ve yorumlara dayanan bilgilerden uzak kalınmış ve sonuçta coğrafya isim ezberlenen bir ders olarak görülmeye başlanmıştır.[15] Ancak bu kısaltmalar ve ezbercilik, coğrafya ilmindeki gelişmeleri uzun yıllar geciktirmiştir.
Sultan Abdüaziz döneminde (1861-1876) de, coğrafya ders kitapları hazırlanmasına devam edilmiştir. 1871 yılında, Abdurrahman Paşazade Abdulhalim tarafından Coğrafya-i Kebir, 1875 yılında Şirvanlı Ahmet Hamdi tarafından Usul-i Coğrafya-i Kebir adlı eserler yayınlanmıştır. Sultan Abdülhamid döneminde de (1876-1909) coğrafya alanında gerek ders kitapları ve gerekse ilmi manada eserlerin yayınlanmasına devam edilmiştir.[16]
19.yüzyılın sonlarında, belli başlı coğrafya sözlükleri ile askeri haritalar hazırlanmıştır. Yağlıkçızade Ahmed Rıfat Efendi'nin 1883 tarihinde hazırladığı Lügat-ı Tarihiyye ve Coğrafiye (7 cilt), Şemseddin Sami'nin 1889-1899 tarihleri arasında hazırladığı Kamusü'l-â'lâm (6 cild), Kolağası Ali cevad'ın 1900 yılında hazırladığı Memalik-i Osmaniyye'nin Tarih ve Coğrafya Lügatı (4 cilt) dönemin coğrafya ile ilgili çok sayıda maddeyi içeren önemli sözlüklerdir.
Osmanlı Devleti'nin son dönemlerine gelindiğinde, devletin savaşlarda sürekli yenilgi alması ve zayıflamasına rağmen, bilimsel yönden önemli bir gerileme olmadığı dikkati çeker. Koca imparatorluk, sanki yeniden kurulacakmış gibi coğrafi alanda da çalışmalar devam eder. Özellikle 1913'lü yıllarda gerek Tefeyyüz ve gerekse Kanaat kitabevleri tarafından çok sayıda coğrafi eser yayınlanır. Bunlardan Tefeyyüz Kitabevi tarafından yayınlananların sayısı 30'u bulur. Bunlardan 6'sını çeşitli boyutlarda atlaslar teşkil eder.[17]
Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde, özellikle Sorbon Üniversitesi Mezunu, Darü'l-Fünun, Mülkiye Mektebi, Yüksek Muallim ve Maliye Mekteplerinde coğrafya öğretmenliği yapmış olan Faik Sabri(DURAN)'nin Kanaat Kitabevi tarafından yayınlanan kıtalar ve Osmanlı Coğrafyasına ait eserleri önemlidir. Bunlardan "Avrupa" adlı eserinin önsöz kısmında, Faik Sabri'nin ilk cümleleri şunlardır; " Coğrafya bu son senelerde mühim bir değişime uğradı. Bundan otuz sene evvelki şeklinden artık çıktı ve son tereddütlerini atarak asıl maksad ve gayesine kavuştu. Mevcut ilimler arasında kendini mühim bir yer hazırladı. Bilinmeyen esaslara dayanan eski coğrafyanın karışık ve faydasız tekerlemeleri ile artık yetinilemez. Bundan böyle öğretmenler derslerinde öğrencilerine yalnız isim ezberlemekle vakit geçiremezler. Kıtalar, memleketler hakkında öğrencilerde unutulmaz hatıralar uyandırmaya, zihinlerde kalıcı izler bırakmaya, doğal olayları, çevrenin tesirini araştırmayı ve açıklamayı onlara alıştırmaya borçludurlar. Çünkü bugünün coğrafyası, yalnız ruhsuz isimler, uzun ve manasız rakamlar coğrafyası değil; fikirler, muhakemeler, mülahazalar coğrafyasıdır..."[18]
Coğrafya, daha doğrusu coğrafi faktörler, tarihin en eski devirlerinden itibaren insan topluluklarını ve bu toplulukların sosyal, siyasal, ekonomik, dini ve kültürel yaşantılarını değişik şekillerde etkilemişlerdir. Başka bir tabirle, coğrafi faktörler, tarihin gelişimine yön vermişlerdir.[3] Bu durum, Osmanlı Devleti'nin coğrafyasında da açıkça görülmektedir. Her şeyden önce, Osmanlı İmparatorluğu, sahip olduğu cihan hakimiyetinde, Anadolu ve sahip olduğu diğer toprakların coğrafi şartları büyük rol oynamıştır.
Osmanlı Devleti'nin kuruluşundan yıkılışına kadar geçen 600 yıllık bir süre içinde, zamanın en ileri düzeyde ilmi seviyesine ulaşmıştır. Çünkü ülkelerin gelişmiş düzeyleri ile bilim ve teknik gelişmeleri arasında sıkı bir bağlantı bulunmaktadır.
Diğer ilimlerde olduğu gibi, Coğrafya alanında da, zaman ve mekan ilişkisi içinde, Osmanlı'nın gelişme gösterdiği anlaşılmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu dönemindeki coğrafi çalışmalara bakıldığında, Ortaçağ İslâm Coğrafyası ile Batı Dünyası'nın Modern Coğrafyası arasında kalan boşluğu doldurduğu ve aradaki bağlantıyı kurduğu gözlenir. 14.Yüzyıla kadar dünya genelinde daha çok Arapça ve Farsça yazılan coğrafya eserleri, ciddi bir şekilde Batıda ancak 18.yüzyılın sonlarından itibaren yazılmaya başlanmıştır. Coğrafya alanında, 14.yüzyıldan 18.yüzyıl sonlarına kadar olan 5 asırlık bir dönemdeki boşluğu, Osmanlıca yazılmış coğrafi eserler doldurmuştur.[4]
Çalışma sahası yeryüzü olan coğrafya, Osmanlı döneminde de yeryüzünün tasviri olarak algılanmış ve bu yöndeki çalışmalara ağırlık verilmiştir. İslâm dininin uygulanması esnasında (namaz, oruç, hac ve zekat), zaman ve yer tayinleri önem kazandığından, matematik coğrafya ile ilgili araştırmalar yoğunluk kazanmıştır. Osmanlı'nın ilk dönemlerinde coğrafya alanında, daha ziyade Arap ve Fars eserlerinin etkisi altında kaldığı dikkati çeker. Bursalı Kadı zade-i Rumi (ö.1432), Ali Kuşçu (ö.1474) ve Ali Kuşçu'nun torunu Mahmut Mirim Çelebi (ö.1525)'nin çalışmaları bu yönde olmuştur. İlk Türkçe coğrafi eser olarak bilinen Acaib-ül-Mahlukât, aslında bir kozmoğrafya kitabıdır.[5]
Fatih Sultan Mehmed Han'ın İstanbul'u fethetmesi ile (1453) birlikte eski Yunan eserleri ile İslâm eserleri arasında bağlantı kurulmaya çalışılmıştır. Eski bir çağın kapanması ve yeni bir çağın açılması olarak nitelenen bu tarih, Osmanlı Coğrafyası açısından da yeni bir dönem olmuştur. Fatih Sultan Mehmed Han, Batlamyus'un önemli eseri olan "Geographiké Hyphégesi"yi Grgios Amyrutzes adlı bir bilgine "Coğrafya'ya Medhal = Coğrafya'ya Giriş" adıyla tercüme ettirmiştir. Ayrıca 1478'de Floransa'da Francesko Berlinghieri tarafından yayınlanan "Geographica" adlı eser, önce Fatih Sultan Mehmed Han'a, sonra II.Beyazid Han'a takdim edilmiştir.
İmparatorluğun kuruluş ve gelişme dönemlerinde, belirlenen hedefler doğrultusunda, yeni fethedilecek toprakların özellikleri hakkında ayrıntılı çalışmalar yapılmıştır. Özellikle yeryüzü-insan ilişkisi önemli ölçüde ele alınmıştır. Yeni ülkeler ve bölgeler tanıma ve oraları fethetme duygusu ile ele alınan bu eserler, zamanın önemli coğrafi araştırmaları arasında dikkati çeker. Piri Reis'in (1470-1559) Dünya Haritası (1517) ve "Kitab-ül-Bahriye"si (1521) önemli coğrafi eserlerdir.[6] [7] Yine Seyit Ali Reis (ö.1562)'in Güney Asya kıyıları ve Hint Okyanusu hakkında çok geniş bilgiler içeren "El-Muhit" adlı eseri önemlidir. Seyit Ali Reis, bu kitabında Amerika kıtasının keşfi ile ilgili kısa bilgiler de vermektedir. 16.Yüzyılın sonlarına doğru Mehmet bin Ömer bin Bayezid-ül-Aşık'ın (1555-1613) kaleme aldığı "Manazır-ül-Avalim" (1598) adlı kitabı, hem kozmoğrafya ve hem de coğrafya bilgilerini içermektedir. Bu eser, Osmanlı İmparatorluğu'nda Avrupa'nın etkisinin görülmediği, eski Yunan ve İslâm Coğrafyası'nın etkisiyle yazılmış son örneğini temsil etmesi bakımından önemlidir. 16.Yüzyılda bu çalışmaların yanında, İslâm Coğrafyacıları'ndan Kazvini'nin "Acaib-ül-Mahlukat"ı, Ebü'l-Fida'nın Takvim-ül Büldan"ı, Belhi'nin "Suver-ül-Ekalim"i, İbnü'l-Verdi'nin Haridet-ül-Acaib"i Osmanlıca'ya tercüme edilmişlerdi.