JoLiE

JoLiE

Üye
11.07.2007
Astsubay
8.765
Hakkında

  • TEMEL ELEKTRİK ENERJİ: İş yapabilme yeteneğine enerji denir. Enerji yoktan var edilemez, ancak; enerji birbirine dönüştürülebilir. Dolayısıyla evrende enerji 2 şekilde bulunur. 1. Potansiyel Enerji: Maddede saklı olarak bulunan enerjidir. Barajda duran suda, kömürde, petrolde, aküdeki enerji. 2. Kinetik Enerji: Saklı olarak bulunan enerjinin iş yapabilecek hale geçmesi. Barajdan akan suyun türbünü döndürmesi, kömürün yanma sonucu ısı yayması v.b. Enerji her iki durumda da hal değiştirebilir. Potansiyel halden kinetik hale geçebildiği gibi, kinetik haldeki enerjiyi potansiyel halde depolamak mümkün. Enerji Çeşitleri 1. Mekanik Enerji 2. Isı Enerjisi 3. Işık Enerjisi 4. Kimyasal Enerji 5. Elektrik Enerjisi Elektrik enerjisi diğer enerji çeşitlerinden elde edilebilir ve diğer enerji çeşitlerine kolayca dönüştürülebilir. ELEKTRİK ENERJİSİNİN ÜSTÜNLÜKLERİ 1. Diğer enerji çeşitlerine çevrilmesi kolaydır. 2. Bu çevrim sırasında verim yüksektir. 3. Uzak mesafelere kolay ve süratle taşınabilmektedir. 4. İletken kayıpları azdır. 5. Küçük parçalara ayrılabilir. 6. Kumandası kolaydır. 7. Temiz bir enerjidir. Not: Elektrik enerjisinin en önemli mahzuru depo edilip saklanamamasıdır. ------------------------- indirmek için --> DOWNLOAD
#24.09.2007 11:18 0 0 0
  • 1.GENEL BİLGİLER 1.1.Tarihçe Arçelik, 1955'de kurulmuş, 1956 yılında Sütlüce Fabrikasında madeni Büro eşyası üretimine başlamıştır. Gelişen Türkiye'nin artan ev aletleri ihtiyacına paralel olarak bu konuda uzmanlaşma kararı almıştır. Türk Beyaz Eşya sektöründe ilk adımları atan şirket,1959 yılında ilk çamaşır makinesini, 1960'da ilk buzdolabını üretmiş, artan yatırımları doğrultusunda, 1968 yılında 630 bin metrekare açık alan üzerine kurulan Çayırova İşletmesi'ni faaliyete geçirmiştir. Arçelik 1970'li ve 80'li yıllarda ürün çeşitliliğini süratle genişleterek stratejilerinde "Bir ürün -Bir fabrika" ilkesini benimsemiş, 1975'de Eskişehir Buzdolabı, 1979'da İzmir Elektrikli Süpürge,1993 yılında da Ankara Bulaşık Makinesi işletmelerini kurarak faaliyetlerini sürdürmüştür. 1999 Arçelik için büyüme ve yeniden yapılanma yılı olmuştur. Haziran ayında, pişirici cihazlar üretimi yapan Ardem'in ardından, 30 Aralıkta Türk Elektrik Endüstrisi A.Ş., Atılım Dayanıklı Tüketim Malları Pazarlama A.Ş. ve Gelişim Dayanıklı Tüketim Malları Pazarlama A.Ş. de tek tüzel kişilik olarak Arçelik çatısı altında birleştirilmiştir. Yeni şirket Beko Ticaret A.Ş.'nin faaliyetlerini devralarak, BEKO markasını da bünyesine almış ve böylece dünya beyaz eşya sektöründeki yerini güçlendirmiştir. Yine 1999 yılında, Güney Koreli LG-Electronics ile yapılan joint venture anlaşması sonucunda, Arçelik-LG Klima Sanayi A.Ş. kurulmuştur. 2005 yılına kadar Avrupa Beyaz Eşya sektöründe ilk 5, Dünya dayanıklı tüketim sektöründe ilk 20 şirket arasında yer almayı vizyonu olarak belirleyen Arçelik, bu vizyon doğrultusunda 5 yıl içinde 3 Milyar ABD Doları konsolide ciroya ulaşmayı, Türkiye pazarındaki liderliğini sürdürmeyi, Avrupa'nın en düşük maliyetli üreticisi olmayı ve kaynak verimliliğini sektör ortalamasının üzerine çıkartmayı ana hedefleri olarak belirlemiştir. Dünya rekabetindeki yerini almasıyla kendi teknolojisini kullanarak güncel ürün yaratmanın önemini kavrayan Arçelik, 1975 yılından bu yana sürdürdüğü Ürün geliştirme Mühendisliğini güçlendirme çalışmalarını hızlandırmıştır. Ar-Ge merkezinin yarattığı, yeni bir motor tipi ile tahrik edilen Orbital çamaşır makinesi tüm dünyada yankı uyandırmış, Arçelik, bu ürünle 1998 yılında TÜBİTAK, Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı ve TÜSİAD tarafından verilen ilk Teknoloji Büyük Ödülüne layık görülmüştür. 1999 yılında da teknoloji alanındaki başarısını sürdüren Arçelik, elektrik motorları üretimi sırasında kalite güvence faaliyetlerine yepyeni imkanlar sağlayan, MQM-Motor Hata Tanılama projesi ile 2. Teknoloji Büyük Ödülü'nü almaya hak kazanmıştır. Yine aynı teknolojiye dayanan MCM Motor Erken Hata İhbar Sistemi projesini gerçekleştirmiş, ve bu ürünleri üretmek, geliştirmek ve dünya pazarına sunmak üzere Artesis A.Ş.'yi kurmuştur. Endüstriyel Tasarım bölümünde en ileri bilgisayar sistemlerinin desteğinde uzman kadronun yarattığı estetik tasarımlar, Arçelik ürünlerinin kimliğini oluşturmaktadır. İşletmelerdeki ürün geliştirme bölümleri, hazırlanan tasarımları, bilgisayar destekli mühendislik yöntemleri ile tamamlamaktadır. Eskişehir Buzdolabı İşletmesi 1999 yılında 1 Milyon 225 bin adet rekor üretimle dünyanın sayılı üreticileri arasına girmiş, çoğu Avrupa Birliği üyesi ülkelere, 700 bin adet buzdolabı satılmıştır. Çayırova Çamaşır Makinesi İşletmesi, 1999 yılında, tek işletmede gerçekleştirdiği, toplam 855 bin adet üretimle, Avrupa'nın en büyük önden yüklemeli otomatik çamaşır makinesi işletmelerinden biri olmuştur. Ankara Bulaşık Makinesi İşletmesi, 1999 yılında 335 bin adet bulaşık makinesi üretmiştir. İşletme, dünyanın en büyük ilk üç beyaz eşya şirketinden biri olan Whirlpool'a yılda 100 bin adet bulaşık makinesi üretmektedir. İzmir Elektrikli Süpürge İşletmesi, 1999 yılında tüketici beklentileri doğrultusunda geliştirdiği farklı model ve tiplerde, 567 bin adet üretim gerçekleştirmiştir. Bolu Pişirici Cihazlar işletmesi, 1999 yılında toplam 974 bin yüksek kalitede fırın ve ocak, ve 189 bin aspiratör olmak üzere 1 Milyon 163 Bin adet üretimle Avrupa'nın tek çatı altında en yüksek üretim kapasitesine sahip Pişirici Cihazlar işletmesi olmuştur. " Komponent İşletmeleri" olarak Arçelik bünyesine katılan Topkapı Motor-Pompa işletmesinde 3 Milyon 100 Bin adet motor ve pompa, Sultançiftliği Çok Amaçlı Motor işletmesinde 318 Bin genel amaçlı motor, Eskişehir kompresör işletmesinde ise 1 Milyon 700 Bin adet kompresör üretilmiştir. Tüm işletmeleri ISO 9001 Kalite Sistem Standartlarına sahip olan şirket, yurt çapına yayılmış 5 Binin üzerinde yetkili satıcısı ve 531 yetkili servisinin yanı sıra, tüketici danışma servisi ile müşteri memnuniyetine yönelik satış sonrası hizmetlerini tüketiciye 24 saat boyunca sunmaktadır. Arçelik daha ileri bir hizmet anlayışıyla, 1998 yılında ürünlerinde 3 yıl Garanti uygulamasını başlatmıştır. Son 14 yılda İstanbul Sanayi Odası tarafından 12 kez Türkiye'nin en büyük özel sektör şirketi seçilen Arçelik'in 1999 yılı konsolide net satış geliri 1.5 milyar ABD Dolarıdır. Türkiye pazarında lider konumunu koruyan, Arçelik, 50 milyon ürünü ile her gün yurt içinde 15 milyon 700 bin aileye, yurtdışında ise 7 milyon kullanıcısına hizmet vermekte, üretiminin % 40'ından fazlasını Türkiye dışındaki pazarlarda satmaktadır. Yurtdışı faaliyetlerini Beko markasıyla sürdüren şirket, 1999 yılında 209 Milyon dolar seviyesinde ihracat gerçekleştirmiştir. İhracatın % 80'i Avrupa Birliği Ülkelerine yapılmaktadır. Bugün İngiltere buzdolabı pazarında sahip olunan %10'luk Pazar Payı, yurtdışındaki başarının en güçlü kanıtıdır. Arçelik ürünlerini yurt dışında pazarlayan Beko UK, Beko Deutschland, Beko France ve Beko Espana'nın yanı sıra: 1998 yılında Polonya'da pazarlama şirketi Beko Polska, Tunus'da üretim yapan Tunusdan şirketi kurulmuştur. Özbekistan'da yılda 250 Bin adet kapasite ile buzdolabı üretecek Arsin şirketinin kuruluşu ile ilgili çalışmalar sürdürülmektedir. ARÇELİK'in, kuruluşundan bu yana hem üretimini, hem de satışlarını geliştirmek üzere muhtelif şirketlerde bağlı ortaklıkları ve iştirakleri bulunmaktadır. Bireysel kaliteden kurumsal kaliteye, nihayet, toplumsal sorumluluk bilinci ile toplumsal kaliteye uzanan zincirde, ülkeye olan katkıları, 1997 yılında Tüsiad-Kalder Kalite Büyük Ödülü ile bir kez daha kanıtlanmıştır. Beyaz eşya sektöründe, ulusal kalite ödülüne sahip ilk ve tek şirket olan Arçelik, 1998'de EFQM Avrupa Kalite Ödülünde finale kalan ilk beyaz eşya üreticisi şirket olmuştur. 1997 yılında İstanbul Sanayi Odası Çevre Ödülüne layık görülen Arçelik'in tüm işletmeleri, ISO 14001 ile tarif edilen Uluslararası çevre yönetim sistemi standartlarına uygunluğunu belgelendirmiştir. Bu konudaki bilinci ve duyarlılığı, " Çevreye saygı tüm faaliyet, ürün ve hizmetlerimizin bir parçasıdır " ilkesi doğrultusunda sürdürülmektedir. 1.2.Yapısal Organizasyon Yapısal organizasyona gereken önemi veren ARÇELİK A.Ş. daha önceden klasik bir organizasyon yapısına sahip iken daha sonra süreç bazlı bir organizasyona yapısına geçmiştir. Süreç bazlı organizasyon, katma değeri çok fazla olmayan bölümlerin kaldırılarak bunların yapacağı görevlerin diğer bölümlere dağıtılmasıyla oluşmaktadır. Örneğin bakım onarım diye ayrı bir bölüm oluşturmak yerine, gerekli bakımı ve onarımı işçiye öğretmek suretiyle böyle bir bölüm açmaktan, dolayısıyla ekstra bir maliyetten kurtulunmuş olunacaktır. Ayrıca organizasyon yapısı ast-üst ilişkisinin oluşmasını engelleyecek şekilde düzenlenmiştir. Görev birimleri arasında iletişim problemleri yoktur. İşletme bölümleri şu şekilde ayrılmıştır; • Üretim Mühendisliği Yöneticiliği • Üretim Planlama Yöneticiliği • Kalite Güvence Yöneticiliği • Bilgi Sistem Yöneticiliği • Ürün Geliştirme Yöneticiliği • Mali İşler Yöneticiliği • İnsan Kaynakları Yöneticiliği • Ar-ge bölümü Bölümler ve görevlerini açıklarsak; 1.2.1.Genel Müdür Yardımcısı Şirket hedef politika, stratejileri, müşteri istek ve ihtiyaçları doğrultusunda işletmede üretilecek bulaşık makinelerini gerçekleştirilmesinden ve mevcut ürün tasarım kalitesinin müşteri beklentilerinin üstünde gerçekleşecek şekilde geliştirilmesinden işletme çapında nihai sorumludur. Öngörülen kalite ve miktarda ürünün hedeflere ve üretim programlarına uygun olarak en kısa zamanda, en az maliyetle üretilmesini sağlayacak ve mevcut iş gücü, makine kapasitesi ve malzemelerin verimliliğini arttırıcı yönde tedbirler alır ve aldırır. Üretim teknolojisinin ve metotların geliştirilmesi amacıyla alan yöneticilikleri kanalı ile etütler, operasyon analizleri ve iş basitleştirme çalışmaları yapar, gelişmeleri yürürlüğe koyar ve kontrol ettirir. Bulaşık makinesi işletmesi için ön görülen plan ve programlarının gerçekleştirilmesi için kapasite ve kaynak ayrımı ihtiyaçlarını tespit ettirir. Zamanında tedbir alınabilmesi için genel müdür' e öneri getirir. Kalite sisteminin işleyişini, uygulamaların etkinliğini Kalite Güvence Yöneticiliği'nin sunduğu raporlar ile ilgili gelişmeleri izleyerek sapmaların, ölçümlerin ve değerlendirmelerin sonuçlarını inceleyerek düzeltici ve önleyici faaliyetlerin başlatılmasını sağlar. İşletme kalite sisteminin gözden geçirilmesi konulu toplantıların düzenlenmesini ve bu toplantılarda kalite sisteminin iyileştirilmesini ve geliştirilmesine yönelik alınan kararların işletme bünyesinde takibini ve uygulanmasını sağlar ve gerekli tedbirleri alır. Yılda iki kez düzenlenen " Şirket Kalite Yönetimi Koordinasyon Toplantılarına " Kalite Güvence Yöneticisi ile birlikte katılır. İşletme üretim ve hizmet faaliyetlerinde önlenebilir maliyet unsurlarının tespit ve önlenebilmesi için faaliyetlerin planlanmasını, önlenemeyen maliyet unsurları içinde indirime yönelik düzenleyici, önleyici tedbirler alınmasını ve işletme genelinde uygulanmasını sağlar. 1.2.2. Kalite Güvence Yöneticiliği Şirketin TKY (Toplam Kalite Yönetimi ) faaliyetlerinin stratejik kalite planını oluşturarak planlar, uygulama ve gelişmeleri izler bu faaliyetlerin bir bütün halinde yürütülmesinde yönetim takımına destek verir. Stratejik kalite planı doğrultusunda yeni kalite sistem, araç ve tekniklerinin araştırılıp etüt edilmesini, şirkete uygun şekilde tasarlanması, test edilmesini, sonuçların gözden geçirilerek standartlaştırılmasını ve şirket içinde yayılmasını sağlar . Ayrıca mevcut kalite, sistem araç ve tekniklerinin geliştirilmesi çalışmalarını yürütür. Mevcut üretim kapasitesinin sürekliliğini sağlar ve geliştirilmesi konusunda çalışmalar yapar. Üretim kalitesini arttırmak için , ürün auditleri ve çalıştırma deneyleri yaptırır. Raporlayarak düzeltici ve önleyici faaliyetlerin başlatılmasını sağlar. Kalite sisteminin geliştirilmesi aşamasında seçilen projeler ve yeni çıkan iyileştirme metotlarına yönelik inceleme, öğrenme, organizasyona taşıma çalışmalarında işletme içi ve dışı yöneticiliklerle koordineli çalışır. Kalite programlarına aktif katılım amacıyla, İPK ( İstatistiksel Proses Kontrol ), öneri geliştirme, kalite çemberleri çalışmalarını koordine ederek bütün bölümlerle iş birliği ile çalışır.İşletmenin kalite politikası ve hedeflerini belirlenmesinden, bunlara paralel olarak mevcut kalite sisteminin geliştirilmesine yönelik faaliyetleri yürütür. Mevcut üretim kalitesinin sürekliliğini sağlar ve geliştirilmesi konusunda çalışmalar yapar. Kalite güvence yöneticisine bağlı bölüm ve elemanlar şöyledir; • kalite güvence mühendisi • giriş kalite güvence mühendisi • kalibrasyon işçileri • çalıştırma deneyi işçileri • ürün audit işçileri • komponent deneyi işçileri • giriş kalite güvence işçileri • fizik kimya labratuvar işçisi • iade ürün değerlendirme işçisi 1.2.3. Ürün Geliştirme Yöneticiliği Yapısal tasarım takımı ve sistem tasarım takımı olmak üzere iki bölümden oluşur. Şirket hedef- politika-stratejileri , müşteri istek ve ihtiyaçları doğrultusunda işletmede üretilecek yeni bulaşık makinelerini tasarımından sorumludur. İç ve dış pazarlardaki rakip ürünleri, gelişmeleri takip eder. Rakip ürünlerle ilgili benchmark çalışmaları, ilgili raporlama, ürün teknik özellikleri, ürün ve üretim teknolojisi takibi faaliyetlerini gerçekleştirilmesini sağlayarak ürün planlama kuruluna yeni ürünlerin tasarlanması ve mevcut ürünlerin iyileştirilmesi ve maliyetlerin düşürülmesi konusunda öneriler getirir. Malzeme , ara ürün ve bitmiş ürünlerle ilgili teknik sipesifikasyonların ve tasarım özelliklerinin geliştirilmesini, böylece kalite problemlerini önlenmesine yönelik çalışmalar yapılması temin eder. Bu konuda işletme içindeki teknik birimler ile merkezdeki mühendislik departmanı ile birlikte çalışır. Ürün kalite auditlerinde, çalıştırma deneylerinde ortaya çıkan sorunların önlenmesinde düzeltici ve önleyici faaliyetlerin planlanmasında ve gerçekleştirilmesine diğer yöneticiliklerle beraber çalışır. Bu faaliyetlerin etkinliğinin arttırılması için öneri de bulunur. Yeni ürün tasarımı ve mevcut ürün tasarımı faaliyetlerine gerekli geri besleme bilgilerini dahil edilmesini sağlar. ARÇELİK bulaşık makinesi performans göstergelerinin sürekli iyileştirilmesi yönünde çalışmalar gerçekleştirir. 1.2.4. Üretim Mühendisliği Ürünlerin onaylı üretim programlarına uygun olarak kalite kontrol planlarında tariflenen seviyesinde, planlanan zamanda ve uygun maliyetlerle imal edilmesini sağlar. Bunu yaparken SAP sisteminden ve ürün ağaçlarından yararlanır Üretim için temin edilen makine, teçhizat ve ekipmanın, iş gücünün ve malzemenin verimliliğini arttırıcı yönde metot ve proses etütlerinin yapılmasını sağlar. İşletmede kendi yöneticilik alanı ve işletme ortak tesislerinki makine , teçhizat ve kalıplara yönelik bakım onarım ve planlı bakım faaliyetlerinin yürütülmesini sağlar. 1.2.5. İnsan Kaynakları Yöneticiliği ARÇELİK İnsan Kaynakları Politikasını oluşturmak, oluşturulan bu politikaya şirket çalışanlarına benimsetmek, etkin bir şekilde uygulamak, uygulatmak ve sonuçlarını ölçmek insan kaynaklarının sorumluluğundadır. İşletmenin hedeflerini belirlemede etki bir role sahiptir. Çalışanların memnuniyetlerini arttırıcı çalışmalar yapmak , işin getirdiği sorunlara çözüm üretmek , açıklık , girişimcilik , ekip çalışması ve yaratıcılığı destekleyerek daha sağlıklı ve mutlu bir ortam yaratmak önemli bir hedefidir. İşetme içi organizasyonel gelişimi ve iletişimi sağlar çalışanların performans değerlendirmelerini, kariyer planlaması çalışmalarını koordine eder. Seçme ve yerleştirme işlerini endüstriyel ilişkileri yürütür ve geliştirme faaliyetlerini gerçekleştirir. İşetme içindeki tüm departmanlarla koordineli çalışır. İşletme dışında , işletmeyi temsil ederek SSK , Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Bölge Çalışma Müdürlüğü ile ilgili işleri yürütür. 1.2.6. Mali İşler Yöneticiliği İşletmenin mali durumu ve karlılığı ile ilgili faaliyetlerin mali sonuçlarını merkezden ve diğer işletmelerden ayrı değerlendirilebilmesi için mali kayıpları tutturur. Periyodik ve özel durumlarda durum değerlendirmeleri yapar. Yıllık bütçeleri koordine eder, yasal zorunluluklar ve yatırım konusunda çalışmalar yapar. İşetmenin finansman ihtiyaçlarının mümkün olduğu kadar önceden tespit edilmesi için diğer departmanlarla birlikte çalışır. 1.2.7. Bilgi Sistem Sorumluluğu İşetmenin bilgisayar ,donanım ve yazılım ihtiyaçlarını belirlemek bu ihtiyaçların çerçevesinde gerekli sistemlerin kurulmasını ve etkin bir biçimde kullanılmasını sağlar. İşetmenin ihtiyacı olan yazılım ve donanım yatırımların analiz eder, planlar. İşletme için özel yazılımları yazar ve yazdırır. Network ve PC 'lere gereken yazılım ve donanımın bakımını yapar ve yaptırır. PC' lerin güncelleştirme çalışmalarını yapar. Ankara Bulaşık Makinesi İşletmesi ' nde merkezi İstanbul olan Bilgi Sistem Yöneticiliği bulunmaktadır. Bölümün amacı ARÇELİK 'liğin vizyona destek vermesi için kullanması gereken programları tespit edip bunları kurmaktır. Ayrıca var olan bilgisayar ve yazıcıların bakımını ve tamirini yapar. Fabrikada toplam 200 adet PC ekipmanı bulunmaktadır. Bunların dağılımları tablo 1.1. de verilmektedir. Kesiksiz güç kaynağına bağlı olan bilgisayarlarda Office 2000, exchange5.5, Outlook 98, Netscape, genelinde Windows 95, 4-5 bilgisayarda ise Windows 98 gibi programlar bulunmaktadır. Tasarımda genellikle daha çok Ideas olmak üzere Unigraphics de kullanılmaktadır. Üretim planlama hariç tüm bölümler networke bağlı olduğu ve Microsoft Exchange sayesinde şirket içi hızlı bir haberleşmenin sağlandığı fabrika Koç net adlı 256 byte 'lık bir hat ile internete bağlanmaktadır. Bir üretim yönetim sistemi olan SAP fabrikada yaygın olarak kullanılmaktadır. Ağustos 2001 de SAP sistemi 3.0 dan 4.6 versiyonuna geçmiştir. SAP sisteminin amacı, üretim satış bilgilerinin tek yerde ve tek surver da toplanmasıdır, planlama, mali işler, depo, mal giriş gibi departmanlar SAP sisteminden yararlanmaktadırlar. Fabrikada 98'den beri e-dönüşüm programı uygulanmaktadır, amaç her türlü bilgi alış verişini Internet üzerinden yürütmek, kağıt kullanımını azaltarak, sistemin daha dinamik ve hızlı olmasını sağlamaktır. İşletmedeki bilgisayarlar ve yazılımlar yeterli oldukları sürece yenilenmemektedir, yeni çıkan donanımlar ve yazılımlar, ancak eldeki mevcutlar yetersiz oldukları zaman alınmaktadır. Bölüm Ambar 4 Boyahane 1 Otomasyon Ve Bilgi Sistem 56 Giriş Kalite Kontrol 9 İç Gövde 6 İnsan Kaynakları Yöneticiliği 10 Kalite Güvence Yöneticiliği 10 Mekanik Toplam 8 Mali İşler Yöneticiliği 8 Montaj 1 12 Montaj 2 7 Montaj 3 11 Revizyon Toplam 1 Servis Bölgesi Toplam 1 Ürün Geliştirme Mühendisliği 24 Üretim Mühendisliği 10 Üretim Planlama Bölümü 11 Yöneticiler 7 Tablo 1.1. Fabrikada PC Dağılımı Şekil 1.1. Ankara Bulaşık Makinesi İşletmesi 1.3. Kuruluş Ocak 1992 itibariyle proje çalışmaları başlayan Ankara Bulaşık Makinesi İşletmenin temeli, 22.09.1992 tarihinde dönemin başbakanı Sayın Süleyman Demirel tarafından atılmıştır. İşletme 1 yıldan az bir sürede imalata başlanacak hale getirilmiş ve 15.09.1993 tarihinde montaj bandında deneme üretimine başlanmıştır. Seri üretime ise 20.10.1993 tarihinden itibaren geçilmiştir. Çayırova işletmesinde bulunan Bulaşık Makinesi üretimi ile ilgili teçhizatın 1993 yılı Kasım ayında Ankara İşletmesine transfer edilmesi ile birlikte, Bulaşık Makinelerinin tamamı Ankara İşletmesinde üretilir hale gelmiştir. Ankara İşletmesi için toplam yatırım bedeli 1993 yılı itibariyle 52 milyon U.S. $'dır. Bu miktarın 41 milyon U.S. $'ı makine / teçhizat yatırımıdır. Toplam makine / teçhizat 1/4'ü yerli olarak temin edilmiştir. Şekil 1.1. de Arçelik Bulaşık Makinesi İşletmesi görülmektedir. 1.4. Yerleşim Ankara Bulaşık Makinesi İşletmesi Ankara'nın Sincan ilçesi yakınındaki Organize Sanayi Bölgesinde kurulmuştur. İşletmenin toplam kapalı üretim alanı 18,400 m2'dir. Toplam yerleşim alanı ise 109,000 m2'dir. Fabrika binasının yanında, bir bölge ürün deposu ve bir servis bölge yöneticiliği vardır (Yaklaşık 10,000 m2). Kuruluş yeri seçiminde Ankara'nın seçilmiş olmasının nedenleri; • Pazara yakınlık • Malzeme kaynaklarına yakınlık • İnsan gücü • Sosyal imkanlar • Kara ve demiryolu taşımacılığı • Türkiye'nin ortasında bulunması Arazi, işgücü konularındaki geniş olanakları, yurtiçi taşıma için Anadolu'nun merkezinde yer alması,mühendis kalitesinin yüksek olması Ankara'da kurulmuş olmasının avantajları ve nedenleridir. Ankara'da kurulmuş olması su konusunda dezavantaj görünse de diğer sanayi merkezleriyle karşılaştırıldığında avantajlıdır. Pek çok ham malzemenin İstanbul'dan gelmesi, Ankara'nın deniz ulaşımı olmadığı için ihracata yönelik dezavantajlı olması da Ankara'da kurulmuş olmasının olumsuz yönleridir. Ayrıca organize sanayi içerisinde yer alması da teşvik avantajına yol açmıştır. 1.5. İnsan Gücü Haziran 1995 itibariyle işletmede 78'i beyaz yakalı olmak üzere 421 eleman çalışmaktadır. İşletme tam kapasiteye ulaştığında 500 kişiye istihdam olanağı sağlayacaktır. En önemli sermayesinin insan kaynağı olduğuna inanan İşletmede mavi yakalı personelin %90'ı Endüstri Meslek Lisesi mezunu olup psikoteknik testlerle seçilmişlerdir. Çok genç olan kadronun yaş ortalaması 28' dir. Beyaz yakalı personel sayısının bölümlere göre dağılımı; • ürün geliştirme 13 • üretim planlama 10 • üretim müh. 8 • kalite güvence 8 • insan kaynakları 4 • mali işler 7 • üretim takımları 20 • bilgi sistem 8 Beyaz yakalı personelin meslek gruplarına göre dağılımı; 12 endüstri mühendisi, 39 makine mühendisi, 5 kimya mühendisi, 3 kamu yönetimi, 7 işletme ve iktisat mezunu şeklindedir. Yine beyaz yakalı personelin 19' u yönetici, 47'si mühendis, 12'si memurdur. Ofislerde görevli mavi yakalı personel sayısı 4'dür. 1.6. Kapasite İşletme 500,000 adet / yıl üretim kapasitesine uygun olarak kurulmuştur. Mevcut teçhizatın montaj bandı haricinde olan kısmı bu üretim kapasitesini karşılayacak düzeydedir. Montaj bandının kapasitesi ise 300,000 adet / yıl üretimi karşılayacak seviyededir. İşletme alanı içinde ayrılmış olan alana 2. Montaj bandı kurulduktan sonra planlı kapasitedeki hedefe ulaşılacaktır. İşletmenin tam kapasitede ekonomiye katma değeri $ 100,000,000 olacaktır. Fabrikada iki montaj hattı kullanılmaktadır. Bunlardan montaj-1 (ilk kurulan montaj hattıdır) 200 adet/gün tempoda çalışmaktadır, montaj-1 hattının günlük kapasitesi 700 adet/gün dür. Son kurulan montaj hattı olan montaj-3 bandı 1000 adet/gün kapasite ile kurulmuştur. Montaj-3 bandı düşük modellerde 1100 adet/gün temposunu görmüştür. Son yaşanan ekonomik krizler neticesinde üretim miktarı azaltılmıştır. Ancak montaj-3 bandı 1000 adet/gün temposunun altına indirilmemiş, 700 adet/gün kapasitesi olan montaj-1 bandı 200adet/gün temposuna çekilmiştir. Eylül 2001 başında alınan kararla, üretim miktarı tekrar azaltılmış ve montaj-3 bandı 900 adet/gün temposuna çekilmiştir. Fabrika yıllık üretim miktarını belirlerken SAP programından yararlanır. Fabrika SAP sayesinde ayda, haftada ve günde kaç adet makine üretmesi gerektiğini hızlı ve doğru bir şekilde hesaplamaktadır. Ürünle ilgili pek çok bilginin bulunduğu SAP bir den fazla modülden oluşabilir. ( Örneğin, üretim planlama modülü, mali işler modülü, İnsan Kaynakları modülü gibi ) Her bir modülde, modüldeki işlemlere yönelik çalışmaların yapıldığı bu program, işletmelere çok büyük kolaylıklar sağlamaktadır. Örneğin İstanbul'dan gelen bilgiler doğrultusunda yılda 600.000 adet makine üretilecektir. Bu miktar SAP' ye girildiğinde SAP, istenilen miktardaki makineleri üretebilmek için, günde 800 adet makine üretilmesi gerektiğini bulunur. SAP' de her ürün için ürün ağacı ve bu ürün ağacındaki malzemelerin temin süreleri belli olduğundan, 800 adet makineyi üretilebilmek için hangi malzemeden ne kadar kullanılacağı ve bu malzemelerin ne zaman sipariş verilmesi gerektiği tespit edilir. Buradaki bilgiler doğrultusunda da, yan sanayilere veya malzemenin temin edildiği diğer yerlere sipariş verilir. Ayrıca SAP, malzeme maliyeti hesaplanırken de kullanılmaktadır. Ürün ağaçlarındaki malzemelerin birim fiyatları SAP' de olduğundan , bir makine için kullanılan miktarlar ile bu birim fiyatlar çarpılarak, malzeme maliyeti hızlı ve doğru bir şekilde hesaplanmaktadır. Şekil 1.2. Mekanik Pres 1.7. Üretim Teçhizatı Teknik özellikleri ve yerleşim planları Arçelik mühendisleri tarafından hazırlanan üretim teçhizatlarının seçiminde,dünyanın bir çok ülkesinden firmalarla temasa geçilmiş ve konularında en iyileri seçilmiştir. 93'ü yerli ve 70'i yabancı olmak üzere birçok firma işletmenin kuruluşunda yer almıştır. Bu firmaların yanı sıra, 21 firma inşaat ve tesisat konularında Ankara İşletmesinde hizmet vermiştir. Bu firmalar arasında A.B.D, Almanya, İngiltere, İsveç, Japonya, İtalya, İspanya, Danimarka, Hollanda gibi birçok ülkeden firma vardır. Satın alınan sistemler arasında henüz Türkiye'de başka uygulaması olmayan sistemlerde bulunmaktadır. Ankara işletmesinde bulunan sistemlerden bazıları aşağıdaki gibidir. 1.7.1. Presler Fabrikada mekanik pres ve hidrolik pres olmak üzere iki tip pres kullanılmaktadır. 1.7.1.1. Mekanik Pres Genellikle aynı parça üretilir ve seri çalışır. Şekil 1.2. de mekanik pres gösterilmektedir. Universal olan bu preslere her çeşit kalıp bağlanabilir. Fabrikada bulunan mekanik presler : 800 Rovetta 315 Rovetta 315 Fagor 315 Manzoni 1.7.1.2. Hidrolik Pres Bu preste derin çekme operasyonu uygulanır. Hidrolik presler, istenilen safhada istenildiği gibi kontrol edilir. Mekanik preste yapılamayan presin hızını azaltma veya arttırma ya da basıncını değiştirme gibi özellikler bu preslerde yapılabilir. Fabrikada hidrolik presler hatlarda kullanılmaktadır. Hat oldukça esnektir. Bunun sebepleri; 1- Esnek büküm açısı 2- Yeri değiştirilebilir 3- Bilgisayarla programlanabilir tasarım kriterine göre şekillendirme yapılabilir. Bulaşık Makinesinin boyanan Büyük parçalarının basımında 800 ton mekanik transfer pres kullanılmaktadır. Pres rulo saç beslemeli olarak çalışmakta ve her basımda 4 operasyon yapılmaktadır. Bulaşık Makinesinin küçük parçalarının üretiminde ise, muhtelif kapasiteli otomatik presler kullanılmaktadır. 1.7.2. Montaj Bandı Senede 300,000 adet ürün üretebilecek kapasitede olan montaj bandında 2000'li yılları öngören bir sistem tasarlanarak; • Yalın ve esnek üretim, • İleriye dönük otomasyon, • Bilgisayarla bütünleşik üretim, çalışmaları için gerekli altyapı kurulmuştur. Malzemeler montaj bandına çekme sistemi mantığıyla, otomatik olarak gönderilmektedir. Aynı anda değişik modellerin üretilebileceği bu bant, yapılan işin bir seferde tam ve doğru yapılması felsefesi doğrultusunda, dur-kalk çalışmaktadır. İleride yapılacak otomasyon yatırımları öngörülerek makine montajı özel fikstürler üzerinde yapılmaktadır. Günde 1000+700 adet ürün üretebilecek kapasite olan montaj-3 ve montaj-1 bandında, malzemeler Pull System adı verilen bir sistemle otomatik olarak gönderilmektedir. Montaj bantları 'U' tipi yerleşim biçimine sahiptirler bantların dönüş kısımları havadan ilerlemektedir buralarda makine asansör ile karşı taraftaki banda geçmektedir. Bandın Stop & Go mantığı ile çalışmakta olması, yapılacak işin tam ve doğru yapılması sağlamaktadır. Montaj hattındaki çalışan bir operatörün, ilgili makine ile işini bitirdikten sonra düğmeye basmasıyla ,makinenin üzerinde bulunduğu palet harekete geçerek makinenin bir sonraki istasyona gitmesin sağlamaktadır. Yani işçi işini doğru bir şekilde yaptıktan sonra makine diğer istasyona gider. Bu da hata riskini azaltan bir faktördür. İstasyonlar arasında da olabilecek beklemeleri biraz da olsa önlemek amacıyla da buffer bulunan fabrikada montaj bantlarının yanlarında bulunan yardımcı istasyonlar sayesinde bazı malzemeler gruplanarak istasyonlara verilmektedir. Aynı anda değişik modellerin üretilebileceği bu bantta, ileriye dönük olarak yalın ve esnek üretim, otomasyon ve bilgisayarla bütünleşik üretim çalışmaları için gereli alt yapı çalışmaları kurulmuştur. Power & Free konveyörler vasıtasıyla montaj hattına gelen makinelere burada gerekli olan malzemeler sırayla monte edilir. Bu monte edilen parçaların yeri tespit edilirken tamamen MTM ( motion time measurment)'den yararlanılarak malzemelerin ve bunların koyulacağı yerlerin işçiye uzaklığı ve bunu ergonomik açıdan değerlendirilmesi yapılmaktadır. Fabrika makinenin üretim süresini en aza indirmek için bu MTM çalışmalarına gereken önemi vermektedir. İşletme başta hat dengeleme ve çalıştırılması gereken işçi sayısını hesaplama olmak üzere pek çok alanda MTM 'den yararlanmaktadır. Üretilen ürün için hata şansını en aza indirmek amacıyla Montaj bantlarında makineler sırasıyla şu 5 tane testten geçerler. • İlk görünüş testi • 1. Elektrik testi • Fonksiyon testi • 2. Elektrik testi • Son görünüş testi İlk görünüş testinin amacı, makinenin dış görünüşünde bir hata varsa, diğer testlere geçmeden hatayı gidermektir. 1.elektrik testinin amacı ise bir sonraki aşama olan fonksiyon testte çalışan işçileri olası bir elektrik tehlikesine karşı korumaktır. Fonksiyon Testte ise bütün makineler hızlandırılmış bir çevrim yaptırılarak ( yaklaşık 25 dakika ) istenilen sıcaklığa ulaşıp ulaşamadığı, rejenerasyon yapma durumu , su akıtıp akıtmadığı v.b. kontrol edilir. 2.elektrik testi müşteriye yönelik yapılan bir testtir. Makinenin müşteriye gittiği zaman elektriksel olarak bir tehlike yaratıp yaratmadığı kontrol edilir. Son görünüş testinde, yapılan işlemler boyca makinelerin her hangi bir yerinde çizik v.b. durumlar olup olmadığı kontrol edilerek bu testi de geçen makineler montaj bandının sonundaki ambalaj bölümüne gönderilir. Ambalajlanan makineler havada ilerleyen bir taşıyıcı bant sistemi ile depoya gönderilir. 1.7.3. Arka Duvar Ve İç Kapı Üretim Hattı 4 adet hidrolik presten oluşan arka duvar ve iç kapı üretim hattında, malzeme besleme ve presler arası malzeme transferi, 5 adet robot tarafından sağlanmaktadır. Üretimde esneklik ve ürün kalitesinde artış sağlayacak olan robot sistemi sanayide otomasyonun en çarpıcı örneklerinden biridir. Bu sistem sayesinde hazırlık zamanı 10 dakikanın altına indirilebilmektedir. 1.7.4. Havai Konveyor Sistemi Preslerden boyahaneye ve boyahaneden montaj bantlarına, boyanacak ve boyanmış parçalar, Power and Free ve EHB konveyor sistemleri ile kullanım noktalarına hasarsız, otomatik olarak ve istenilen zaman ve miktarda ulaştırılmaktadır. İç gövde ve iç kapı üretim bantlarında çıkan bitümlü gövde ve kapılar, montaj bandı üzerindeki Bulaşık Makinesine monte edilecekleri noktalara, iç gövde ve iç kapı nakil konveyörü vasıtasıyla taşınmaktadır. 1.7.5. Boyahane Laboratuar koşullarına yakın bir ortamda katoforetik astar kat üzerine son kat toz boya uygulamasının yapıldığı bu modern tesiste, parçalar hiç el değmeden işlem görmektedir. Aslında otomotiv sektöründe kullanılan katoforetik astar kaplama yöntemi, korozyona karşı en etkin korumayı sağlamaktadır. Dekoratif son kat kaplamada toz boya yöntemi, hem dış darbelere karşı maksimum fiziksel direnci sağlayan hem de çevre kirliliğine yol açmayan bir yöntem olarak kabul edilmektedir. 1.7.6. İç Gövde Üretim Hattı Daha önce Çayırova İşletmesinde kullanılan yağ alma ve bitüm fırınları, Ankara İşletmesinin kurulmasıyla birlikte yeni işletmeye taşınmışlardır. Kaynak hatlarıyla birlikte bu üniteler, Bulaşık Makinesinin iç gövdesinin üretiminde kullanılmaktadır. Özellikle iç gövde üretim hattı, teknolojisi itibariyle dünyadaki birkaç örnekten biridir. Sac stok sahasından alınarak, boy kesme makinesinde istenilen boyutlarda kesilen paslanmaz saclar, forkliftler aracılığı ile istenilen yerlere ulaştırılır. İç gövdeye mekanikten iki farklı boyutta saç getirtilir, bunlardan biri 'U' parçaların yapımında bir diğeri de 'L' parçaların yapımında kullanılır. Mekanikten fotkliftlerle taşınan saç levhalar büküme girer ve eşzamanlı olarak 'U', 'L' parçalar yapılır, her iki büküm presinin başında birer operatör bulunmaktadır. Birleşen 'U', 'L' parçaların kaynağı otomatik olarak yapılır bu aşamada kaynak makineleri arasında robotlar bulunmaktadır. Parçalar önce punto ve sonrada dikiş kaynağı ile birleştirilirler. Sares II'de sızdırmazlık testi olan Penetran (kaynak yerlerine ultraviyole ışıkta parlayan kimyasal sıvı sürülür ve ışıkla kontrolü yapılır.) testi de yapıldıktan sonra Power & Free konveyörler aracılığı ile banyoya giderek burada istasyonlarda yapılan işlemlerde kolay şekil alması için sürülen yağ tabakasından ve penetrandan arındırılır. Daha sonra da ısı ve ses yalıtımını sağlayan Bitüm tabakası kaplanmak üzere Bitüm fırınlarına giden iç gövde buradan da montaj bantlarına gönderilir. Şekil 1.3. te Bulaşık Makinesi İşletmesi üretim akışı verilmiştir. Şekil 1.3. Bulaşık Makinesi Üretim Akışı 1.8. Isıtma Sistemi Fabrikanın ısıtılmasında kullanılan radyant ısıtma sistemi de yeni bir teknolojidir. Sistem sayesinde, klasik sistemlerdeki gibi havanın ısıtılması yerine, ışınım yoluyla çalışanlar ısıtılarak daha konforlu bir ortam sağlanmaktadır. Bunun yanında, daha az ısı kaybı oluşması nedeniyle klasik sistemlere göre önemli ölçüde enerji kaybı oluşması nedeniyle klasik sistemlere göre önemli ölçüde enerji tasarrufu sağlanabilmektedir. (işletme masraflarında %30). Radyant sistemin diğer avantajları ise, sessiz çalışması ve yakıt olarak LPG / Doğal gaz kullanımı ile doğa dostu olarak çevre kirliliğine yol açmamasıdır. 1.9. Aydınlatma Aydınlatma özel olarak seçilmiş beyaz ışık veren ampullerle sağlanmakta olup ışık şiddeti 700 lükstür. Beyaz eşya üretiminde, üretilen ürünlerin istenilen renk spesifikasyonlarına uygunluğunun her aşamasında testi için uygun bir aydınlatma sağlanmıştır. 1.10. Enerji Henüz doğalgazın Organize Sanayi Bölgesine ulaşmamasından dolayı, proses ve ısıtmada dökme LPG kullanılmaktadır. Ancak, tüm tesisat ve altyapı doğalgaza göre hazırlanmıştır. 1.11. Arıtma Sistemi Çevre dostu bir işletme olmayı hedefleyen Arçelik Ankara İşletmesinde, günde ortalama 120 m3 evsel ve 10 m3 / saat endüstriyel atığın işlem görebileceği modern bir arıtma tesisi mevcuttur. Bu sisteme ek olarak kurulan reverse osmosis sistemi ile atık suların geri kullanımı sağlanmaktadır. Ayrıca arıtılmış su çim sulamasında kullanılmaktadır. 1.12. Laboratuar İmkanları İşletmede laboratuar imkanları, ürün auditi ve ürün geliştirme olmak üzere başlıca iki alanda toplanmıştır. Ürün audit laboratuarında günlük üretimin %3'ü müşteri gözüyle en ince ayrıntısına kadar incelenmekte, oluşturulan günlük değerler üretim kalitesinin artmasına katkıda bulunmaktadır. Ürün geliştirme laboratuarlarında ise mevcut modellere ilişkin geliştirme çalışmaları yapılmaktadır. Prototip modeller, gerek teorik gerekse pratik olarak test edilmekte ve ürünler üzerinde yapılan her değişikliğin, çeşitli kalite kriterlerini ne ölçüde etkilediği incelenmektedir. Fizik / Kimya ve Giriş Kalite Kontrol laboratuarlarında ise malzemelerin fiziksel, kimyasal ve elektriksel testleri yapılmaktadır. 1.13. Çevre Koruma Ankara Bulaşık Makinesi İşletmesinde çevre koruma bilincinin ön plana çıktığı uygulamalara kısaca göz atarsak; • Toz boya sistemi, • Arıtılan suyun tekrar kullanılmasına yönelik tasarlanan modern bir arıtma tesisi, • Fabrika içi ısıtmada radyant sistemi, • Teknolojik ısıtmanın LPG / Doğalgaz kullanılarak yapılması, • Çevrenin yeşil kuşak ile donatılması, Arçelik'in çevre duyarlılığının göstergeleridir. 1.14. Sosyal İmkanlar Elemanlarının zevkle çalışabilecekleri bir ortam yaratılmıştır. Bu işletmede 10 adet işçi dinlenme yeri mevcuttur. Bu bölmelerde her elemana ayrı bir kilitli dolap, dinlenme aralarında çay içebilmeleri için su ısıtıcıları sağlanmıştır. Ayrıca halı futbol sahası, voleybol sahası, pinpon masaları ve basketbol sahası hizmettedir. Hazırlanan eğitim odasında, elemanlara geliştirme yönünde verilecek sözlü ve görüntülü eğitimlerin yanı sıra kitap okuma ve zihinsel faaliyetleri geliştirme yönünden çalışmalara imkan sağlanmaktadır. 1.15. Eğitim Programları ARÇELİK 'de temel, davranışsal ve fonksiyonel yeterlilikleri arttırmak amacıyla üç alanda eğitim verilmektedir. Eğitim için dışarıdaki firmalar yerine (maliyeti çok olduğu için ) , şirket içinde ilgilenilen konularda uzman olan kişilerden oluşan iç eğitimci havuzundan seçilen uzmanlaşmış kişilerle eğitim veren Arçelik , bu tarzda bir eğitim düzenleneceği zaman Arçelik'in diğer işletmelerde de duyuru yapmaktadır. Eğitim verildikten sonra ne kadar fayda sağlandığının da ölçülmek amacıyla eğitime başlandıktan 6 saat sonra bir değerlendirme yapılmaktadır. Kendi alanlarında en iyi eğitimi veren firmalarla da desteklenen eğitimler, daha önceden çalışanı motive etmek amacıyla verilirken şimdi işin daha iyi yapılması, dolayısıyla verimin arttırılması için verilmektedir. Yeni gelen bir mavi yaka elemana 3 günlük bir iş başı oryantasyonu yapılmaktadır. Burada servis, yemek, tezgah, ücret, iş güvenliği gibi konularda bilgiler verilerek yeni başlayan işçinin fabrikayı tanıması sağlanmaktadır. Beyaza yakalar için 3 haftalık bir eğitim oryantasyonu bulunmaktadır. SEB 101 adı verilen bir eğitim programı ile tüm işletmeler gezdirilmektedir. Ayrıca işletmede çalışan kişiler için değişik kurslar düzenlenerek kendilerini geliştirmeleri sağlanmaktadır. 1.15.1. Altı Sigma Şu anda da işletmenin üzerinde en çok durduğu eğitim 6 Sigma eğitimidir.6 sigma; operasyonel mükemmelliğe ulaşmak için şirket genelinde uygulanan ve yukarıdan aşağıya yaygınlaşan bir metodolojidir. 6 Sigmadaki temel gösterge "ürün başına hatadır" ve işi ilk seferde doğru yapmayı hedefler. Verimliliği arttırmak, çıktıyı iyileştirmek, rekabeti sağlamak , kaliteyi yükseltmek , müşteri tatminini arttırmak gibi amaçları olan 6 Sigma, süreç yeterliliğini gösteren istatiksel bir ölçüdür. Sigma değeri büyüdükçe sürecin hata üretme olasılığı azalır. Arçelik 3-4 sigma arasındadır. Birim başına toplam hatanın azaltılması ile birim başına çevrim süresi, ara stok maliyeti , birim başına hata analizi ve tamir maliyeti düşer. Bunların yapılabilmesi için sürecin iyileştirilmesi gerekir. Sürecin iyileştirme aşamaları; 1-Sürecin ölçülmesi 2-Sürecin analizi 3-Sürecin iyileştirilmesi 4-Sürecin kontrolü Bu aşamalar sırayla uygulanarak iyileştirmeler yapılabilmektedir. İşte fabrika da bunun nasıl yapılacağını öğretmek amacıyla çalışanlarına 4 aylık uygulamalı eğitimler vermektedir. Altı sigma eğitimi almış kişilere karakuşak, eğitim verebilecek konumda olanlara uzman karakuşak denir. Arçelik bulaşık makinesi fabrikasında uzman karakuşaklar bulunmaktadır. İşletme karakuşak eğitimine çok önem vermektedir. Karakuşak eğitimi, planla-eğit-uygula-kontrol et (deming çevrimi) stratejisini izler. Bu eğitimlerde sertifika almak isteyen kişi bir iyileştirme projesini eğitim süreciyle birlikte yürütür. Eğer eğitim sonunda işletmeye uyguladığı proje ile hedeflenen karı sağlarsa sertifikasını alabilir ve karakuşak olur. Altı sigmanın sağladığı kazancı anlamak için bir örnek vermek gerekirse, General Electric dünyada 6sigma metodunu başarıyla uygulayan firmalardan biridir. General Electric 1996 dan 1999 yılına (6 sigmanın uygulanmaya başladığı yıllar) kazancını $375,000'dan $5,500,000'e (milyon $) çıkarmıştır. Dünyada altı sigma metodu, Motorola (6 sigma metodunu ilk geliştiren şirkettir), LG, Kodak, Sony, Toshiba, Polaroid, Nokia, Ericsson, Honda, Xerox, American Express, Citibank, Canon, Siemens, Ford, Agfa, Volvo, Dupont gibi dünya piyasasında söz sahibi şirketler tarafından uygulanmaktadır. Altı sigma dışında fabrikada verilen eğitim programları şöyledir ; • iş başı eğitimi • ergonomi • işçi sağlığı ve iş güvenliği • makine iş güvenliği • ilkyardım eğitimi • kurtarma acil durum • iş hukuku • rotasyon • ISO9000 Şekil 2.1. PLC 2. PLC Bu işletmede tüm işler PLC (Şekil 2.1.) denilen bir cihaz tarafından idare edilmektedir. S7300 3152DPCPU PLC kullanılıyor. Programlanabilir lojik kontrol organı ( PLC ) ikili giriş sinyallerini işleyerek, teknik işlemleri, çalışmaları ve bu çalışmaların adımlarını direk olarak etkileyecek çıkış işaretleri oluşturur. Çoğunlukla PLC ' nin yapabileceği işlerde bir sınır yoktur. Pratikte PLC genel olarak aşağıdaki temel işlemlerin gerçekleştirilmesinde kullanılır. PLC , iş akışındaki bütün adımların doğru zaman ve doğru sıradaki bir hareket içersinde olmasını sağlar. Endüstriyel süreçlerin kontrolünü yapar. Örneğin, taşıma sisteminde taşıyıcı ünitesindeki bütün elemanları kontrol eder. Üretim işlemine göre iş parçalarını işyeri içersinde yönlendirir. PLC ' de haberleşme ağına sismaklink denir. Burada iki unsur söz konusudur. Bunlar elektronik kartlar ve siviçlerdir. Kartlar ; bant kartları, rimut kartları, ultrakust kartlardır. Rimut ve bant kartları haberleşmeyi sağlarken ultrakust kartları, sıcaklık, güç gibi test cihazlarında kullanılır. Makinenin hareket ettiği bant vardır. Elektronik kartlar bandın baş tarafına takılır. Her üçlü modülde bir kart bulunur. Bu kartlara siviçler yardımıyla makine var gelme, makine yok gel sinyali gönderilir. Buradan da PLC ' ye sinyal gönderilerek haberleşme sağlanmış olur. Kartlarda kendi aralarında haberleşme sağlarlar. 2.1. Siviçler Siviçler ise çok çeşitlidir. Kimisi metali algılar, kağıt veya herhangi bir cismi algılayanlar var, kimisi de yansıma algılar buna reflektör denir. Reflektörü görünce siviç bilgiyi gönderir. 2.2. İnvertör İnvertör ise motoru belirli bir frekansta, hızı ayarlanabilir şekilde çalıştırmaya yarar. Üzerinde parametre değerleri vardır. Şekil 2.3. ' te invertör gösterilmektedir. Sistem aşağıdaki gibi çalışır ( Şekil 2.2.) İ İ İ İ İ İ İ İ İ B B B İ = İnvertör B= Buton S= Siviç M= Motor Şekil 2.2. Sismaklink Yapısı Şekil 2.3. İnvertör 2.3. Butonlar Aşağıdaki şekil 2.4. 'te buton çeşitleri verilmiştir. Şekil 2.4. Buton Çeşitleri 2.4. PLC' nin Yapısı PC ve donanım Yazılım Programlayıcı Algılayıcılar İş elemanları Şekil 2.5. Plc ' nin Yapısı Şekil 2.5. 'te Plc' nin yapısı verilmiştir. Buna göre; Donanım = Elektronik modüller anlamında kullanılır. Bu modüller sistemin fonksiyonlarını harekete geçirir. Yazılım = Sistemdeki elemanların harekete geçirilmesini belirleyen programlardır. Algılayıcılar = Siviç veya sensörler; bilgi bu elemanların akım değerlerine göre algılanıp , PLC ' ye iletilir. İş elemanları = PLC ' nin gönderdiği işaretlere göre durum değiştirirler. Algılayıcılar PLC tarafından kullanılmak üzere işaretler üretirler. PLC ' ler bu işaretler vasıtasıyla kontrol edecekleri sistemin o anki durumu hakkında bilgi alırlar. Siviçler bir cismin yaklaşmasıyla 1 veya 0 işaretleri gönderen kontaklı veya kontaksız anahtarlardır. İndüktif siviçler ( şekil 2.7.) metale duyarlı, kapasitif ise bütün malzemelere karşı duyarlıdır. Fotoseller ( şekil 2.6.) ise bir cismin araya girmesi vasıtası ile optik bağlantı kesildiği zaman 0 veya 1 işareti gönderen anahtarlardır. Sıcaklık algılayıcıları ( şekil 2.8.) belirli bir sıcaklık değerini algılayıp 0 veya 1 işareti gönderen anahtarlardır. Şekil 2.6. Fotoseller Şekil 2.7. Indüktifler Şekil 2.8. Sıcaklık Algılayıcıları İkinci olarak PLC çalışmakta olan bir sistem içersindeki sıcaklık, basınç ve seviye gibi büyüklüklerin o anki durumlarını sürekli olarak kontrol eder. Kontrol için bazı elektronik cihazlar bulunmaktadır. Mostek bunlardan biridir. 3.MOSTEK Mostek mikroişlemci denetimi yapan, ütü, fırın, çamaşır makinesi vb. aletlerin kablo grubu, rezistans vb. parçaların elektriksel hatalarının tespiti ve T.S.E. standartlarına uygunluğunun kontrol edilmesi amacıyla aşağıda belirtilen testleri yapabilmektedir.  Topraklama yeterliliği testi  Yalıtkanlık direnci testi  Yüksek voltaja dayanıklılık testi  Kısa/açık devre testi  Alçak voltajda kalkış, güç testi  Kaçak akım testi Mikroişlemci, özel olarak yurt dışında firma için programlanmış olan mikroişlemci ünitelerden gelen bilgilerle fonksiyonları denetler ve gerekli komutları veren bir beyindir. Ön panel üzerindeki tuş takımı, arkadan aydınlatmalı alfa-nümerik LCD gösterge ve 2 adet 4 haneli büyük LED gösterge vasıtasıyla sistemin kolay kullanımı sağlanmıştır. Tuş takımı ve göstergeler kullanılarak yapılması istenilen testler seçilebilir, test süreleri girilebilir, teste ilişkin ölçüm değerleri, test edilen toplam mamül sayısı görülebilir. Ledler ile seçilmiş olan testler belirtilir. Her bir teste ait sonucun kabul ve red olduğu izlenebilir. Testin başlaması, devamı ve sonuçlandırılması ön panel üzerindeki tuş veya UKK.96 uzaktan kumanda kutusu üzerindeki butonlar ve sinyaller vasıtasıyla sağlanır. 3.1. Topraklama Yeterliliği Testi Bu test sırasında topraklama probu vasıtasıyla test edilen mamulün elle ulaşılabilir metal kısımlarına 6 V Ac tatbik edilir ve 0.1 Ohm yük altında minimum 25 A Ac olacak şekilde akım geçmesi sağlanır. Bu şartlar altında topraklama probunun ucu ile test prizinin toprak ucu arasındaki voltaj ve çekilen akım aynı anda ölçülerek direnç hesaplanır. Direnç değeri önceden girilen bir değerle (0.1) karşılaştırarak küçük ise kabul, aksi durumda red kararı verilir. 3.2. Yalıtkanlık Direnci Testi Bu test , elektriksel yalıtımın yeterli olup olmadığının tespit edilmesi için yapılır. Test sırasında mamule ait fişin kısa devre edilmiş faz ve nötr uçları ile toprak hattı arasına 500 V Dc uygulanarak yalıtkanlık direnci ölçülür. Ölçülen direnç değeri önceden girilen bir değerden ( örneğin 2 Mohm ) büyük ise kabul, aksi halde red kararı verilir. 3.3. Yüksek Voltaja Dayanıklılık Testi Bu test dielektriksel dayanıklılığı kontrol amacıyla yapılır. Test sırasında mamule ait fişin kısa devre edilmiş faz ve nötr uçları ile toprak hattı arasına 200-2000 V Ac ( örneğin 1500 V Ac ) uygulanarak kaçak akım ölçülür. Ölçülen akım değeri önceden girilen bir değerden küçük ise kabul, aksi halde red kararı verilir. " Delinme" ye tekabül eden akım miktarı ( 0-100mA ) her ürün için ayrı olup, işletme tarafından belirlenir. 3.4. Kısa/Açık Devre Testi Bu test kopmuş veya kısa devre olmuş kablo, fiş ve diğer bağlantıların tespit edilmesi ve bundan sonraki güç ve kaçak akım testlerinde tatbik edilecek çalışma voltajı sırasında mamulün hasar görmesini engellemek için yapılmaktadır. Test sırasında mamule ait fişin faz ve nötr uçları arasına 6 V Dc uygulanarak devre direnci ölçülür. Ölçülen değer önceden girilen bir direnç aralığının altında ise " kısa devre" , üstünde ise " açık devre" tespiti yapılır. 3.5. Alçak Voltajda Kalkış Testi Bu test sırasında mamulün nominal çalışma geriliminin %15 altında voltaj uygulanırken motorun kalkış yapıp yapamadığına bakılır. Bu voltaj mamulün faz ve nötr uçları arasına uygulanır. Çekilen akım ve besleme voltajı ölçülür. Ölçülen akım değeri girilen alt ve üst sınır değerlerle karşılaştırılarak red veya kabul kararı verilir. Bu test için bekleme ve ölçüm süresi belirlenebilir. 3.6. Harcanan Nominal Güç Testleri Bu testler sırasında mamul nominal çalışma geriliminde çalıştırılırken çekilen akım, güç ve besleme voltajı ölçülür. Eğer " nominal güç" seçilmişse, ölçülen güç voltaja göre hesap yoluyla ayarlanır. Nominal güç seçeneğine bağlı olarak, harcanan güç ya da hesaplanan nominal güç önceden girilen alt ve üst sınır değerlerle karşılaştırılarak red veya kabul kararı verilir. Bu testler için bekleme ve ölçüm süresi belirlenebilir veya operatörün bir butona basmasıyla test bitirilebilir. 3.7. Kaçak Akım Testi Bu test, mamulün maksimum kaçak akımının dahi kullanıcıyı çarpmayacak kadar küçük olduğunun kontrol edilmesi amacıyla yapılır. Test sırasında test edilen mamul nominal çalışma voltajının % 6 veya % 10 fazlası ile çalıştırılırken önce faz-toprak, sonra nötr-toprak uçları arasına 1750 +- 250 Ohmluk bir direnç bağlanarak ölçülür. Kaçak akımlar önceden girilen bir değerden küçük ise kabul aksi halde red kararı verilir. 4. IDTAG OKUYUCU Idtag Okuyucu; bantların üzerinde bulunan elektronik bir okuyucudur. Makinenin seri numarasını, modelini, bakım görmüş mü , görmemiş mi gibi bilgileri PLC programına gönderir. Bu sayede bazı işlemler PLC tarafından makineye otomatik olarak yapılır. Örneğin; makine burada tamir gördüğü zaman seri numarası kaydediliyor ve ileride makine satıldığı zaman geri döndüğünde herhangi bir hatadan dolayı mı, bu hatadan dolayı mı tamir gördü buna bakılıyor. İki ana parametresi var. 1. Kalite endeksi ( Üretimde meydana gelen hataları gösterir.) 2. FLC ( Üretimde meydana gelen hata sayısını gösterir. ) Bunlarda otomatik olarak izlenmiş olur. 5. PİES DEVRESİ Monacary , malzeme transferini sağlayan bant üzerinde havada hareket edebilen küçük bir araçtır. Arabanın yan taraflarında fırçalar var ve bunlar yardımıyla hem enerji sağlarlar hem de haber alırlar. Arabanın önünde bir anten var bu anten sayesinde arabalar birbirleriyle haberleşirler. Ve arabanın işlemleri anlama ve yerine getirmesini sağlayan bir bakıma arabanın beyni olan pies devresi var. 6. PT EKRANI Fonksiyon test bandında bulunuyor. Bu dokunmatik bir elektronik cihaz. Bununla makinenin hareketi, durdurulması, konum değiştirmesi sağlanıyor. Ayrıca fluklar yardımıyla ( sıcaklığa karşı duyarlı bir direnç ve kablo) makinenin içindeki sıcaklık ekrana veriliyor. Ayrıca makinenin gücünü, çektiği akımı ve voltajı gösteriyor. Herhangi bir olumsuzluk sonucu sinyal veriyor. 7. YAPILAN İŞLER Staj döneminde arıza, bakım ve kontrol olmak üzere üç işi yerine getirdik. Arıza olarak yukarıdaki sistemlerde meydana gelen arızalar giderildi. En çok meydana gelen arızalar siviçlerin bozulması, kırılması, kirlenmesi gibi arızalar oldu ve değiştirilerek veya temizlenerek arızalar giderildi. Kartların yanması; Dengesiz voltaj gelmesinden yanması, Su girmesinden dolayı kısa devre olması, Bunlarda kartlar değiştirilerek veya bakımı yapılarak giderildi. Bakım olarak; elektronik kartların kontak spreyi ile pano içi kartların hava ile temizlenmesi yapıldı. Kontrol olarak; her sabah, öğle ve akşam sistemler gezilerek operatörlerin bir şikayeti olup olmadığı dinlendi. Ayrıca bu işlemlerden farklı olarak bir proje uygulandı. Takip 1 Projesi. Her istasyona bir adet siviç yerleştirildi. Birer tane de gönderme butonu konuldu. Makine gelirken siviç gördü gelme zamanı kaydedildi. Operatör işten sonra butona bastığında gittiği zaman bilgisayara gönderildi. PLC bunu mini tap programında değerlendirerek grafikler oluşturdu. Ve operatörlerin performansları değerlendirildi. Az zamanda çok iş mantığından çıkan bu proje ile daha çok verim elde edildi. Sadece elektronik alanında değil diğer alanlarda da işler yapıldı. Tek elini kullanamayan bir çalışan arkadaş için pnömatik bir sistem geliştirildi. Yapması gereken bir aparatın kilitlerini takmaktı. Bu tek eliyle çok zor ve geç yapıyordu. Taktığı aparatın boyutlarına göre bir kalıp hazırlandı ve bir kompresör , iki buton ve valfle silindirden oluşan bir sistem geliştirildi. Çalışan yalnız butona basmakla işini yerine getirmiş oldu. DEĞERLENDİRME Bu staj sadece mesleki tecrübe acısından değil, hayat tecrübesi açısından da çok önemli bir yere sahip. Çünkü öğrendiğim her bir yeni bilgi dışında, çalışma ortamı, üst-alt ilişkisi, çalışanların birbiriyle ilişkisi, çalışma kuralları açısından birçok deneyim kazandım. Katkısı olan herkese teşekkürler.
#24.09.2007 11:14 0 0 0
  • I. BÖLÜM 1. TURİZM POLİTİKASI KAVRAMI Turizm politikası kavramı son yıllarda hükümetler, politik kişiler, ekonomi ve turizm müteşebbisleri tarafından gittikçe daha sık kulla¬nılan bir kavram, olmakta ve bu kavrama birbirinden az çok farklı an¬lamlar verilmektedir. —Turizm politikası ile ulusal bir topluluk tarafından sanayileş¬menin yeni ve temel bir oluşumun artan önemini dikkate alan turiz¬min gelişmesi amacına yönelik faaliyetler, çabalar anlaşılıyorsa, turizm politikası kavramına somut bir anlam vermiş olunur. Bu takdirde turizm politikası, bir ulusun değişik karar mercileri tarafından belirli amaçlara ulaşmak için yapılan faaliyetler olarak tanımlanabilir. —Turizm politikası kavramını yukarıdaki anlamdan tamamen farklı bir değer ve etkinlik içinde bilimsel biçimde de tanımlamak olanağı vardır. Bu takdirde turizm politikası, somut faaliyetlere bir rehber olarak yön verecek bazı amaçları soyut biçimde inceleyen ekonomi biliminin ve ekonomi politikasının bir dalı olarak mütalaa edilebilir. Böylece turizm politikası, turizm ekonomisinin analizi içinde turizm üzerine bir inceleme anlamına gelir . 2. TURİZM POLİTİKASININ TANIMI Turizm politikası gelişen ve değişen turizm anlayıp doğrultusunda yeni anlamlar, boyutlar ve hedefler kazanmıştır. —Son zamanlara kadar "turizm politikası, iç ve dış turizmin geliştirilmesi, ekonomik ve meta ekonomik fonksiyonlarından en yüksek düzeyde yararlanılması için kamu yönetiminin turizm alanında aldı önlem ve yaptığı müdahalelerin tümü olarak "tanımlanıyordu". Nitekim Turizm ve Tanıtma Bakanlığı tarafından yayımlanan bir dokümanda turizm politikası, turizmden sağlanan ekonomik, sosyal ve kültürel kazançların en yüksek düzeye çıkarılmasını ve maliyetleri ise en aza indirmeyi amaçlayan dinamik bir politika olarak tanımlanmıştır. Politikanın dinamik karakteri; turizm sektörünün ülkenin koşullar değiştikçe değişen verilere göre, önerilerin ve önlemlerin değişeceğini, böylece uygulamalara bilinçli bir esnekliğin getirilmesini ifade eder. —Bugün ekonomik ve sosyal gelişme karşısında, turizm politikası; bir ülkenin tüm insanlarına turizme katılarak maddi ve manevi dinlenme olanaklarını sağlamak, çevreyi koruyarak turizm ihtiyaçlarının karşılanması gereken en uygun alt ve üst-yapıyı kurmak amacı ile kamu yönetiminin turizm alanına dolaylı veya dolaysız her türlü müdahalesini ifade etmektedir. Diğer bir deyişle, turizm politikası örgütlenmiş toplumlarda, özellikle Devlet tarafından turistik gelişmenin gidişine bilinçli bir biçimde müdahale etmektir.Bu müdahalenin temel hedefleri şöylece özetlenebilir; a) Turizm politikası, turizmin arz ve talep yönündeki durumunu ve mevcut koşulların ıslahını gerektiren nedenleri belirler. b) Turizm Politikası: turizm alanında uygulanmakta
#24.09.2007 11:07 0 0 0
  • ÜNİTE I CANLININ İÇ YAPISINA YOLCULUK Ünitenin Amacı ; • Hücrenin yapısını ve görevlerini, • Bitki ve hayvan hücreleri arasındaki benzerlikler ve farklılıkları, • Hücrede yönetici molekülleri ve görevlerini, • Çok hücreli canlılarda görülen hücre grupları olan dokular, • Bitkilerin kök, gövde, yaprak, çiçek, tohum, meyveden oluşan yapılarını, • Bitkilerin doğaya kazandırdıklarını ve önemi, gözlemlerle, uygulamalarla, deneylerle ve farklı etkinliklerle kavramaları amaçlanmaktadır. EN KÜÇÜK OLANINDAN EN BÜYÜK OLANINA KADAR TÜM CANLILARIN YAPISINI OLUŞTURAN BİRİM HÜCRE Cansız varlıklar doğrudan atom ve moleküllerden oluşmuştur. Canlı varlıklar ise çok sayıda atom ve molekülün oluşturduğu hücre denilen yapılardan meydana gelmiştir. Canlılığın gizemi de hücrelerde saklıdır. Canlı ve cansız varlıkları ayıran en önemli fark budur. Hücre; Canlıların tüm özeliklerini taşıyan en küçük temel yapı birimidir. Atom  Element  Molekül  Bileşik ( Organik - İnorganik)  Organeller  Hücre  Doku  Organlar  Sistemler  CANLI ORGANİZMA Canlılar bir veya birden çok hücrenin bir araya gelmesi ile oluşmuştur. • Bir hücreli canlılar ; Amip, terliksi hayvan, bakteri , çan hayvanı, öglena ( kamçılı hayvan ) ve bira mayası paramesyum ( terliksi hayvan ) • Çok hücreli canlılar ; İnsanlar, hayvanlar, ve bitkiler. Hücre ilk kez İngiliz Bilim adamı Robert Hooke 1665 yılında yapmış olduğu basit bir mikroskopla şişe mantarında ince bir kesit alarak incelemiş ve birbirine benzeyen boş odacıklar gözlemlemiştir. Bu odacıkların her birine Hücre anlamına gelen Cellula ( Sellula) adını vermiştir. Hücreler bulunduğu canlının türüne ve yer aldığı dokuya göre büyüklük ve şekil bakımında farklılık gösterir. Bu hücrelere alyuvar, sinir, kemik, yumurta ve sperm hücreleri örnek verilebilir. Kan hücreleri olan alyuvarlar yuvarlak, sinir hücreleri dallı, kas hücreleri silindirik yada iğ kemik hücreleri ise yıldız şeklinde, yumurta hücreleri yuvarlak ve hareketsiz, sperm hücresi ise oval kamçılı ve hareketlidir. Bilinen en küçük hücre bakteridir. En büyük hücre deve kuşu yumurtasının sarısı, en uzun hücre ise yaklaşık 1m uzunluğunda sinir hücrelerini örnek verebiliriz. Elektronmikroskopta Bitki ve Hayvan Hücresi görünümleri; Bitki Hücresi Hayvan Hücresi Genel olarak hayvan ve bitkiler aynı yapıda hücrelerde oluşur. Ancak bunların farklı yönleri de vardır. Bir hücre Işık Mikroskopunda incelendiğinde dıştan içe doğru üç bölümde oluşur. 1. Hücre Zarı ( Sitoplazmik Zar) 2. Sitoplazma 3. Hücre Çekirdeği ( Nukleus ) 1. Hücre Zarı Hücreyi dış ortamda ayırır ve bütünlüğünü korur. Hücreyi çepeçevre sararak hücreye şekil ve dayanıklılık verir. Hücre zarı hücre ile çevresi arasındaki ilişkiyi düzenler. Hücre için gerekli maddelerin alınması ve atık maddelerin hücre dışına çıkması gibi alış verişi sağlayan canlı bir yapıdır. Hücre zarı seçici ve geçirgen bir özeliğe sahiptir. • Hücre zarı ; Yağ (lipit ) ve protein moleküllerinde oluşmuştur. Ayrıca karbonhidrat molekülleri bulunur. Zardaki yağ ve protein moleküllerinin dizilişi ile ilgili ortaya atılan model akıcı mozaik zar modelidir. Bu modelde bir çift yağ tabakası bulunur. Çift yağ tabakası içinde proteinlerin yüzdüğü hareketli ve akışkan bir tabakadır. • Su, glikoz, aminoasit, yağ asidi ve yağda eriyen A D E K vitaminleri hücre zarında geçebilir • Nişasta ,protein ve yağ molekülleri gibi büyük moleküller hücre zarında geçemez. ● Hücre Duvarı ( Hücre Çeperi) : Hayvan hücrelerinde bulunmayan bitki hücrelerinin dış kısmında bulunur.Dıştan gelebilecek etkilere karşı hücreyi korur. Cansız olan hücre çeperi selülozdan oluşmuş olup yarı geçirgen bir yapıya sahiptir. Dayanıklı ve sert yapıdadır. 2. Sitoplazma ve Organeller Hücre zarı ile hücre çekirdeği arasını dolduran canlılık olaylarının gerçekleştiği yumurta akı kıvamında canlı bir sistemdir. Sitoplazmanın % 75 - 90 sudur. Organik maddeler; proteinler, nükleotidler, enzimler, karbonhidratlar, yağlar, hormonlar ve vitaminler İnorganik maddeler ise su madensel tuzlar vardır. Sitoplazmada yaşamsal olayları (solunum, sindirim, boşaltım, fotosentez ve protein sentezi gibi ) gerçekleştiren organeller bulunur. Hücreler canlılıklarını bu organellerin faaliyeti ile devam ettirir. Hücrede bulunan organeller ; Lizozom, Endoplazmik Retikulum, Golgi aygıtı, Ribozom, Mitokondri, Sentrozom, Plastidler ve Koful'dur. • Lizozom ; Sitoplazma içine dağılmış etrafı zarla çevrili ,içleri sindirim enzimleri ile dolu keseciklerdir. Hücre içi sindirim merkezidir. ( Büyük moleküllü besinlerin parçalayıp küçük moleküller haline getirir. ) Lizozom üzerindeki zar her hangi bir nedenle parçalanırsa hücre sitoplazmasındaki organelleri sindirir ve hücreyi parçalar. Hücre kendi kendini yok eder. Bu olaya otoliz denir. • Endoplazmik Retikulum ( E R ) ; Hücre içinde madde iletimini sağlar. Sitoplazma içinde yer alan kanallar sistemidir.Ayrıca bazı maddeleri depo eder. • Golgi Aygıtı ( Golgi Cisimciği -Golgi Cihazı ); Hücre içinde oluşan maddelerin paketlenmesinde ve salgı üretiminde görevlidir. Tükürük,süt ve ter bezi gibi salgı maddelerinin üretildiği organlarda golgi aygıtı sayıca fazla olur. HÜCRE • Ribozom ; Tüm canlı organellerde bulunan en küçük organeldir. Hücre içinde protein sentezi yapar. Protein sentezi hücrenin büyüyüp gelişmesi için gereklidir. Endoplazmik retikulum üzerinde ve sitoplazmada bulunur. Karaciğer gibi protein sentezinin çokça yapıldığı hücrelerde ribozom sayısı normalden daha fazla olur. • Mitokondri ; Hücrenin enerji üretim merkezidir. Yaşam için gerekli enerji besinlerin oksijenle yanmasıyla mitokondri de elede edilir. Çok enerji üreten hücrelerde mitokondri sayısı da fazladır. Örneğin kas, karaciğer ve sinir hücrelerinde fazla miktarda enerji kullanıldığından çok sayıda mitokondri içerir. Besin + Oksijen → Karbondioksit + Su + ENERJİ • Sentrozom ; Hayvan hücresinde çekirdeğe yakın bir yerde bulunur. Bitki hücrelerinde bulunmaz. Hücre bölünmesinde görev yapar. • Plastidler ; Hayvansal hücrelerde olmayıp sadece bitkisel hücrelerde bulunan organeldir. Bulundurdukları pigment ( renk maddesi ) ve görevlerine göre birbirine dönüşebilen üç çeşit plastit vardır : 1. Kloroplastlar : Yeşil renkli plastitlerdir. Bitkilerin yapraklarında ham meyve ve sebzelerde genç dallarda bol miktarda bulunur.Yapılarında bol miktarda protein,yağ ve karbonhidrat da vardır. Fotosentez olayını gerçekleştiren organeldir. Klorofil Karbondioksit + Su + Işık Enerjisi ―→ Besin + Oksijen Kloroplast fotosentezle ışık enerjisini kimyasal enerjiye dönüştürür. Işıksız ortamda kloroplast oluşturulmaz. 2. Kromoplast : Sarı,turuncu ve kırmızı renkli pigmentleri taşıyan plastitlerdir. Genellikle bitkilerin olgun meyve ve sebzelerinde bol miktarda bulunur. Vitamin üretip depolarlar,kloroplastların değişmesi sonucu oluşurlar. 3. Lökoplastlar : Renksiz plastitleredir.Bitkilerin ışık almayan kök toprakaltı gövdesi gibi kısımlarında bulunur. Fotosentez sonucu üretilen ürünleri depolar.Işık alınca kloroplastlara dönüşür.Bu yüzden ışıktan uzun süre duran patateslerin kabukları yeşillenmeye başlar. • Koful ; İçi sıvı dolu baloncuklara benzer. Sindirim ve boşaltımda görev alır. Hayvan hücrelerinde küçüktür. Bitki hücrelerinde ise büyük ve sayıca azdır. Bitki hücresi yaşlandıkça kofulların büyüklüğü artar, sayısı azalır. Bitki hücrelerindeki kofulların su ile dolu olması bitkilerin dal ve yapraklarının diri ve gergin kalmasını sağlar.Suyun zamanla kaybolması ise bitkinin solmasına neden olur. 3. Çekirdek ( Nukleus ) Genellikle hücrenin orta kısmına yakın bir yerde bulunur. Hücrenin büyüme, gelişme, bölünme, onarım, yönetim ve denetim merkezidir. Çekirdek aynı zamanda hücrenin kalıtım ( genetik ) bilgileri taşıyan bir kısımdır.Kalıtsal bilgiler hücre bölünmesi ile yeni hücrelere ( döllere ) aktarılır. Karaciğer ve kırmızı kas hücrelerinde birden fazla çekirdek bulunur. Çekirdek ; çekirdek zarı, çekirdek plazması, çekirdekçik ve kromatin ipliği olmak üzere dört kısımda incelenir. • Çekirdek zarı : Çekirdeği sitoplazmada ayıran çift katlı hücre zarına benzer bir yapıdadır. Çekirdek zarında sitoplazma ile çekirdek arasında madde alışverişini sağlayan por adı verilen gözenekler bulunur. • Çekirdek plâzması ( Çekirdek Özsuyu ) : Çekirdeğin içini dolduran sıvıdır. Plâzma yapısında proteinler, enzimler, mineraller ve nükleik asitler (DNA ve RNA ) bulunur, yapı olarak sitoplazmaya benzer. • Çekirdekçik : Çekirdek plâzması içinde bulunur. Çekirdek öz suyunun yoğunlaşmasından oluşur. Sayıları bir veya birden fazla olabilir. Yapısında ribozom ve RNA ( Ribonükleik asit ) bulunur. • Kromatin İplik : Çekirdek öz suyu içine dağılmış ince uzun ipliklerin oluşturduğu yumak şeklinde ki yapılara kromatin iplik denir. Kromatin bir nükleik asit olan DNA ( Deoksiribonükleik asit ) ve proteinden oluşmuştur. DNA + Protein = Kromatin İpliği DNA : Çok sayıda ve çeşitte atomun bir araya gelerek oluşturduğu çok atomlu büyük ( dev ) organik moleküldür. DNA kendini eşleyebilme ( kopyalama - benzerini yapabilme ) özeliğine sahiptir. Hücrede yönetici molekül olarak görev yapar. Kalıtsal özeliklerin dölden döle geçmesini sağlayan gen adı verilen kimyasal maddeler DNA yapısında yer alır. Kromozom : Kromatin ipliklerinin hücrenin bölünmesi sırasında kısalıp kalınlaşarak dönüştükleri yapıya denir. Kalıtsal bilgilerin döllere aktarımını sağlayan kromozomlardır. Bir kromozom yapısında uzun iki DNA Molekül parça vardır. Bu parçaların her birine kromatit denir. Aynı kromozomlardaki kromatitlere kardeş Yapısı kromatit denir. Kromatitleri gövdesinde bir arada tutan yapılara ise sentromer denir.Kromozomların şekli büyüklüğü ve sayısı her canlı türü için sabittir. Örneğin ; İnsanda 23 çift ( 46 adet ) kromozom bulunur. Şekil ve yapı bakımında aynı olan iki kromozoma homolog kromozom denir. Homolog kromozomların biri anneden, diğeri babadan gelir Bitki ve Hayvan Hücrelerinin Karşılaştırılması ve Aralarındaki Farklar Bitki ve Hayvan hücreleri gelişmiş hücrelerdir. Bu iki hücre arasında benzerlikler olduğu gibi farklılıklarda vardır. Bitki Hücresi Hayvan Hücresi Bitki ve Hayvan Hücrelerindeki Ortak Yapılar 1 Hücre duvarı (çeperi ) bulunur Hücre duvarı bulunmaz Hücre Zarı 2 Kofullar büyüktür. Kofullar küçüktür. Ribozomlar 3 Sentrozom bulunmaz Sentrozom bulunur Mitokondriler 4 Plâstidler bulunur. Plâstidler bulunmaz Golgi aygıtı 5 Nişasta ve selüloz bulunur. Glikojen bulunur Endoplazmik Retikulum 6 Şekil olarak dikdörtgene benzer Şekil olarak oval veya yuvarlaktır Koful 7 Lizozomlar çoğunda yoktur Lizozomlar vardır. Çekirdek ve kısımları Elektronmikroskopta Bitki ve Hayvan Hücresi görünümleri; Bitki Hücresi Hayvan Hücresi ÇOK HÜCRELİ CANLILARDA GÖRÜLEN GÖREVLERİ İLE UYUMLU YAPIDAKİ FARKLI HÜCRE GRUPLARI DOKULAR Bitki, insan ve hayvanların vücutları farklı görevler yapmak üzere özelleşmiş hücrelerden oluşmuştur. Bilindiği gibi ; Atom  Element  Molekül  Bileşik ( Organik - İnorganik)  Organeller  Hücre  Doku  Organlar  Sistemler  CANLI ORGANİZMA'yı oluşturur. Çok hücreli canlılarda vücudun bazı hücreleri besin maddelerini sindirme, bazıları iletim, bazıları solunum, bazıları da üreme işlemlerini yapmak üzere farklılaşmıştır. Bitki ve hayvanların vücutlarında farklı hücre grupları vardır. Doku : Çok hücreli canlılarda görevleri ile uyumlu yapıdaki farklı hücre gruplarına doku denir. Dokuları inceleyen bilim dalına Histoloji denir. Dokular mikroskopla kolayca incelenip tanınabilir. Bazen doku tahribi o canlının ölümüne neden olabilir. Dokular iki ana grupta incelenir. Bitkisel Dokular ve Hayvansal Dokular Bitkisel ve hayvansal dokuların görevleri farklıdır. Örneğin ; Bitkilerde hareket sınırlıdır, hayvanlar ise serbestçe hareket ederler. Hayvanlarda hareketi sağlayan kas doku ve kemik doku bulunur. Bitkilerde bu dokulara gereksinim yoktur. BİTKİ YAPISINDA FARKLI GÖREVLER YÜKLENMİŞ HÜCRE GRUPLARI BİTKİSEL DOKULAR Bitkilerde kök, gövde, yaprak, çiçek ve meyve gibi organlar dokulardan meydana gelir. Bitkisel dokuları şöyle sınıflandırabiliriz; BİTKİSEL DOKULAR Bölünür Doku - Sürgen Doku Bölünmez Dokular - Değişmez Dokular ( Meristem Doku ) Temel Doku Destek Doku Koruyucu Doku Salgı Doku İletim Doku ( Parankima Doku ) 1. Bölünür Doku ( Sürgen -Meristem Doku) : Bölünür doku, sürekli bölünme yeteneğine sahip hücrelerde oluşur. Bitkilerin uzama ve kalınlaşmasını sağlayan dokulardır. Bölünür doku hücreleri bitkinin kök, gövde ve yan sürgün uçlarında bulunur. Bölünür doku hücreleri küçüktür ve sürekli bölünerek çoğalırlar. Hücrelerindeki çekirdekleri büyük, sitoplazmaları fazla ve kofulları küçüktür. Hücre duvarları ince ve hücre içi faaliyetleri hızlıdır. Bitkinin boyca uzamasını sağlayan kök ve gövde ucundaki bölünür doku bölgesine büyüme noktası ( büyüme konisi ) Büyüme noktaları sayesinde bitkideki büyüme sınırsızdır. Büyüme noktaları, bitki organlarındaki diğer dokuların kökenini de oluşturur. Kök ve gövdede bulunan, bitkinin enine büyümesini sağlayan dokuya kambiyum dokusu denir. Kambiyum dokusu sayesinde, çok Bitkide Uç Büyüme Noktası yıllık bitkilerin yaşları da hesaplanabilir. Özelikle ılıman bölgelerdeki odunsu bitkilerde, kambiyum dokusunda, sonbahar ve ilkbahar mevsimlerine göre farklı büyüklükte hücreler oluşur.Ard arda bir sonbahar ve bir ilkbahar mevsiminde oluşan hücrelerden meydana gelen halkalara yaş halkaları denir. 2. Bölünmez Dokular ( Değişmez Dokular ) : Bölünmez dokular, bölünür doku hücrelerinin bölünme yeteneklerini kaybetmeleri sonucunda oluşur. Bölünmez doku hücrelerinin kofulları büyük hücre içi faaliyetleri yavaştır. Bölünmez dokular yapı ve görevlerine göre beş bölümde incelenir. Bölünmez Dokular Temel Doku Destek Doku Koruyucu Doku Salgı Doku İletim Doku ( Parankima Doku ) 1. Temel Doku ( Parankima Dokusu ) : Temel doku ; kök, gövde ve yapraktaki diğer dokuların etrafını doldurur ve dokuları birbirine bağlar. Bu dokunun hücreleri canlı, ince zarlı ve bol sitoplazmalıdır. Temel doku hücreleri ; 3. Fotosentez yapımı, 4. Solunum, 5. Dokular arası madde iletimi, 6. Su hava besin depolama, 7. Gaz alış verişi gibi görevleri yerine getirir. 2. Destek Doku : Bitkilere şekil ve dayanıklılık veren dokulara destek doku denir. Destek dokuyu oluşturan hücrelerin çeperlerinde selüloz ve odun özü birikmesi bitkilere destek olur,direnç kazandırır. Genç bitki gövdelerinde, yapraklarda , çiçeklerde ve meyve saplarında bulunur. Bu doku hücrelerinin çeperlerinde kalınlaşma görülür. Keten, kenevir, sarımsak gibi bitkilerdeki lifler destek doku hücrelerinde oluşur. Badem, ceviz ve fındık kabuğun da destek dokuya örnek olarak verebiliriz. 3. Koruyucu Doku : Bitkilerin kök, gövde, yaprak ve meyvelerin üzerini örten dokuya koruyucu doku denir. Bu doku hücreleri kalın çeperli ve klorofilsizdir. Koruyucu doku, bitkinin iç bölgelerindeki ince çeperli hücrelerden oluşan dokuları dış etkilerden korur. Bu doku kara bitkilerinin su kaybını önler. Koruyucu doku iki grupta incelenir. Epidermis doku ve mantar doku • Epitel Doku (Epidermis Doku ) : Otsu ve odunsu bitkilerin kök, genç dal, meyve yaprakların üzerindeki koruyucu yapıya epidermis doku denir. Bu doku canlı hücrelerde oluşur. • Mantar Doku (Periderm Doku ) : Çok yıllık bitkilerin kök ve gövdeleri üzerinde bulunan yapıya mantar doku denir. Mantar doku hücreleri ölüdür, canlı değildir. Mantar doku bitkiyi sıcak, soğuk gibi dış etkilerden korur. Ağaç gövdeleri kalınlaştıkça mantar doku çatlayıp pullar haline gelir. 4. Salgı Doku : Bir çok bitki türü, tozlaşmaya yardımcı olmak, çürümeyi önlemek, bitkiyi dış etkilerden korumak gibi nedenlerle salgı maddesi üretir. Salgı maddesi üreten hücreler canlı ve bol sitoplazmalıdır. Çekirdekleri büyük ve kofulları küçüktür. Salgı dokunun oluşturduğu salgıların görevleri şunlardır ; • Bal özü böcekleri çekerek tozlaşmayı sağlar. • Reçine çürümeye karşı korur. • Böcekçil bitkilerin salgıladıkları sindirim enzimleri, yakalanan böcekleri sindirir. • Sütleğen gibi bitkilerdeki zehirli salgı bitkinin hayvanlar tarafında yenmesini engeller. 5. İletim Doku : Karada yaşayan bitkilerin kök, gövde ve yapraklar arasında su, mineral ve organik madde iletimi sağlayan dokulara iletim dokusu denir. İletim doku, odun ve soymuk borular olmak üzere iki grupta incelenir. • Odun Boruları : Kökten gelen su ve suda çözünmüş maddeleri dal, meyve ve yapraklara taşıyan borulardır. Odun boruları üst üste dizilmiş hücrelerin arasındaki zarların zamanla erimesiyle oluşur. Taşıma kökten yukarı doğru tek yönlüdür. • Soymuk Borular : Yaprakta üretilen fotosentez ürünlerinin bitkinin kök ve diğer organlarına taşıyan borulardır. Soymuk boruları aynı zamanda bitkinin köklerinde üretilen yada depo edilen maddeleri yukarılara taşır. Bu yüzden soymuk borularında taşıma çift yönlüdür. Soymuk borular, tek sıra halinde üst üste dizilmiş bitki hücrelerinin arsındaki zarların kısmen erimesiyle oluşmuş borulardır. Soymuk burularının oluşturduğu hücreler canlıdır. Bu nedenle madde taşıma hızı odun borularına göre yavaştır. BİTKİLERİN HÜCRE, DOKU VE ORGANLARINDAN OLUŞAN DÜZENLİ YAPISI Kendi besinini kendisi üretebilen çok hücreli canlılara bitki denir. Bitkilerin fotosentez sonucu ürettiği besinler pek çok canlının besin kaynağını oluşturur. Bitkilerin yapmış oldukları fotosentez olayın şöyle ifade edebiliriz ; Klorofil Karbondioksit + Su Besin( Glikoz ) + Oksijen G.Işığı Aynı zamanda fotosentezle üretilen oksijen, canlıların solunum yapıp enerji üretmeleri için gereklidir. Solunum olayını ise şöyle ifade edebiliriz; Besin ( Glikoz ) + Oksijen Karbondioksit + Su + Enerji Bitkilerin karada ve suda yaşayan pek çok türleri vardır. Bitkilerin genel olarak özelikleri şunlardır ; • Bitkiler çok hücreli yüksek yapılı ototrof ( Kendi besinini kendisi yapan ) canlılardır. • Hücrelerinde fotosentezde kullandığı pigment ( renk maddesi ) olarak klorofil ve yardımcı pigmentler bulunur. • Güneş'in ışık enerjisinde yararlanarak inorganik maddelerden organik bileşik sentezlerler ( fotosentez olayı ) • Bitki hücrelerinde hayvan hücrelerinden farklı olarak zarın dışında selülozdan yapılmış hücre duvarı bulunurken, hayvan hücrelerinde bulunan sentrozom yoktur. • Çoğunlukla toprağa bağlı hareketsiz organizmalardır. • Sinir sistemleri yoktur. • Tohumsuz bitkilerde tohum, çiçek ve meyve görülmez ( karayosun ve eğrelti otu ) • Tohumlu bitkilerde kök, gövde ve yapraklar gelişmiş olarak bulunur. • Bitki grubuna göre eşeyli ve eşeysiz üreme görülür . • Bitkilerin büyüme ve gelişmeleri sınırsızdır. • Tüm canlıların solunum için gerekli oksijenin kaynağıdır. Bitkilerin sınıflandırılmasını şöyle yapabiliriz ; BİTKİLER ÂLEMİ Damarsız Bitkiler( Çiçeksiz Bitkiler) Damarlı Bitkiler • Karayosun • Ciğer otları • Kibrit otları Sporlu Bitkiler Tohumlu Bitkiler( Çiçekli Bitkiler ) • At kuyrukları ( Eğrelti otu ) Açık Tohumlular Kapalı Tohumlular (Çam, servi v.b.) Tek Çenekliler Çift Çenekliler ( Buğday, mısır ) ( Fasulye ve nohut ) Üzerinde çiçek taşıyan bitkilere çiçekli bitkiler denir. Çiçek bitkilerin üreme organıdır. Çiçekten meyve ve tohum oluşur. Bitkiler âleminin en gelişmiş grubunu oluşturur. Çiçekli bitkilerde görevleri birbirinden farklı dört temel kısımdan oluşmuştur. Çiçekli Bitkiler Kök Gövde Yaprak Çiçek Bitkinin Toprakla İlişkisini Kuran KÖK Kök ; bitkiyi toprağa bağlayan bitkinin toprak altındaki kısmıdır. Görevi ; Topraktan su ve mineralleri emer ve gövdeye iletir. Bunlar daha sonra gövde içinden yapraklara taşınır. Kök aynı zamanda bitkinin dik olarak büyümesini sağlar. Kökün yapısını incelersek ayrı bölümlerde oluştuğunu görürüz. Kök, ana kök, yan kök ve emici tüyler olmak üzere üç kısımda oluşur. • Ana Kök : Toprağın derinliklerine doğru uzanarak bitkinin toprağa tutunmasını sağlayan kısımdır. Her bitkide bir tane olan ve tohumda ilk çıkan köktür. Üzerinde yan kökler çıkmaktadır. • Yan Kök : Ana kökten çıkıp yanlara doğru uzanan köklerdir. Bir bitkide çok sayıda yan kök bulunur. Toprağın nemli kısmındaki yan kökler çok gelişir. Toprağın kuru kısmındaki yan kökler ise kısa kalır. Yan kök uçlarında emici tüyler çıkar. • Emici Tüyler : Yan kökler üzerinde bulunan kıl gibi ince uzantılardır. Topraktan su ve suda çözünmüş olan madensel tuzları emer ve gövdeye iletir.Kökü kesilen bir bitki topraktan su alamaz ve bu nedenle kurur. Bitkilerde kazık kök, saçak kök, ve depo kök olmak üzere üç türlü kök yapısı görülür. • Kazık Kök : Ana kökü iyi gelişmiş olup kazık şeklinde toprağın içine uzanır. Yan kökler ana kökten ince olup ana kökün üzerinde çıkar. Ağaçlar gibi çok yıllık bitkilerle, lahana, fasulye, biber, bamya, sardunya, ve domates gibi bitkilerin kökü kazık köktür. • Saçak Kök : Ana kök oldukça kısadır.Yan köklerde ana kökler kadar gelişmiştir.Aynı özelikte çok sayıda yan kök saçak şeklinde ana köke bağlıdır. Pırasa soğan, arpa, buğday, mısır, ay çiçeği gibi bitkilerde saçak kök vardır. • Depo Kök : Ana kök besin depo edecek şekilde gelişip şişkinleşmesiyle oluşur. Etrafında yan kökler çıkar. Havuç, turp, şalgam, şeker pancarı ve kereviz bu tip gövdelere sahiptir. Bazı bitkilerde değişik kök çeşitleri bulunur. Örneğin ; sarmaşığın bulunduğu ortama tutunmasını sağlayan gövde çıkan tutunucu kökler bunlardan biridir. Yine bataklık bitkilerinde hava almaya yarayan Solunum (hava kökleri )ve ökse otu cin saçı gibi bitkiler ise başka bitkiler üzerinde yaşarlar kökleriyle üzerinde yaşadığı bitkinin besinini emerler, böyle köklere sömürme( sömürücü ) kökler denir. Bitkilerde Farklı Gövde Yapıları GÖVDE Gövde bitkinin genellikle toprak üstünde bulunan dal, yaprak ve çiçek gibi yapılarını taşıyan kısmıdır. Başlıca görevleri şunlardır ; 1. Bitkinin dik durmasını sağlar. 2. Bitkide dal, yaprak, çiçek ve meyveyi taşır. 3. İçindeki odun ve soymuk borular sayesinde toprakta kök ile alınan su ve madensel tuzları yapraklara iletir. 4. Yapraklarda fotosentez sonucu oluşan besin maddelerini gerektiğinde köke iletir. 5. Bir takım bitkilerde besin biriktirir. 6. Yaprakların güneşten en iyi biçimde yararlanmasını sağlar. Bütün bitkilerin gövdeleri aynı değildir. Gövde, bitkilerin özeliğine ve yaşadığı ortam koşullarına göre değişik biçimlerde gelişir. Bitki gövdeleri yapı, şekil ve görevlerine göre farklılık gösterir. Yapılarına göre gövde çeşitleri şunlardır : • Otsu Gövdeler : Genellikle bir veya iki yıllık otsu bitkilerin gövdeleridir. Otsu gövdeler ince, zayıf ve yeşil renklidir. Kırlarda yetişen otlar, arpa, yulaf, buğday otsu gövdelere örnektir. • Odunsu Gövdeler : Ağaçlar gibi çok yıllık bitkilerin gövdeleri sert ve sağlam yapılıdır.Bu tip gövdelere odunsu gövde denir. Fotosentez yapamazlar. Odunsu gövde enine kesildiğinde ortadan çevreye doğru yaş halkalarının genişlediği görülür. Bu halkalarla ağacın kaç yıllık olduğu ve hangi yılın kurak hangi yılın yağışlı geçtiği belli olur. Gül, elma, çınar, çam ağaçları, dut, ceviz, kavak ve söğüt gibi bitkileri örnek olara verebiliriz. Bir takım bitkilerin gövdeleri ortamın koşullarına veya bitkini özeliğine göre değişik biçimlerde olabilir. Görev ve şekillerine göre gövde çeşitleri şunlardır ; • Yumru Gövde : Bitkilerin yer altında gelişip besin depo eden gövdelere yumru gövde denir. Patates, yer elması bitkilerin gövdeleri hem toprak altında hem de toprak üstünde bulunur. • Yassı Gövde ( Soğan tipi gövde ) : Soğan sarımsak, pırasa , lâle gibi bitkilerde gövde kısa ve yassılasmıştır. Bu tip gövdelere yassı gövde denir. • Depo Gövde : Kaktüs gibi sıcak ve kurak iklimlere yaşayan ve su depo eden gövdeye su depolayıcı gövde - etli gövdede denir. • Sarılıcı Gövde :Bazı bitkilerin gövdeleri diğer bitkilerin gövdelerine, dallarına yada duvar gibi yerlere sarılarak yükselir. Böyle gövdelere sarılıcı gövde denir. Örneğin; fasulye, asma, gündüz sefası, yabani çilek ve sarmaşık • Sürünücü Gövde : Kavun, karpuz, kabak, salatalık, çilek gibi bitkilerin gövdeleri toprak üzerinde sürünerek gelişir. Bu tip gövde çeşidine sürünücü gövde denir. • Yer altı gövdeleri : Bu tip gövdeler toprak altında bulunur. Bunlara rizom adı verilir. Patates ve yer elması gibi Bir bitki gövdesinde iki farklı iletim borusu bulunur. Bunlar odun ve soymuk borulardır. Topraktan köklerle alınan su ve sudan çözünmüş madensel tuzların yaprağa kadar ileten borulara odun borular denir. Yaprakta fotosentez sonucu sentezlenen besin bitkinin her tarafına taşıyan borulara da soymuk borular denir. Doğanın Enerji Dönüşümü ve Besin Kaynağı Harikası YAPRAK Yapraklar, bitkilerin yassılaşmış yeşil organlarıdır. Yapraklar bitkinin gövdesi ve dalları üzerinde bulunur. Bitkiler fotosentez ( özümleme ) olayını yapraklarıyla yapar. Yapraklar güneş enerjisinden daha fazla yararlanmak için yassılaşarak bitkinin yüzeyini genişletir. Gövde üzerinde birbirinin güneşlenmesini engellemeyecek biçimde dizilir. Yaprağın yapısında çok miktarda klorofil ve gözenek ( stoma ) bulunur. Gözenekler kara bitkilerinde yaprağın alt yüzeyinde, su bitkilerinde ise yaprağın üst yüzeyinde bulunur. Bitkilerde gaz alış ( oksijen ve karbondioksit ) verişi stoma denilen gözeneklerle yapılır. Gözenekler hem solunum hemde fotosentez için gereklidir. Yaprağın dış görünüşü incelendiğinde ayrı görevleri olan değişik bölümler bulunur. Bunlar ; • Yaprak Sapı : Yaprak ayasını gövdeye bağlayan bölümdür. Sapın içinde su ve besin taşıyan borular bulunur. Yaprak sapı, bitkinin türüne göre değişik boyda olabilir. • Yaprak Kını : Yaprağın gövdeye bağlandığı şişkinleşmiş bölümüdür. • Tomurcuk : Yaprak kını ile gövde arasındaki bölümüdür. • Yaprak Ayası : Yaprağın genişleşmiş yassı bölümüdür. Yaprak ayasında iletimi sağlayan damarlar vardır. Yaprak Çeşitleri Yapraklar ; yaprak ayasına, damarlarına ve kenarlarına göre sınıflandırılır. Gözlem :Yaprak çeşitleri üzerinde inceleme ve gözlem yapmak. • Ayasına Göre : Yaprak ayasına göre yapraklar iki kısımda incelenir. 1. Basit Yaprak : Bir sap üzerinde tek olan, yani yaprak sapı dallanmamış olan yapraklara basit yaprak denir. Örnek ;Erik, elma , armut, buğday, mısır, söğüt, kavak yaprakları basit yapraktır. 2. Bileşik Yaprak : Yaprak sapının parçalanıp dallara ayrılması ile oluşan yapraklara da bileşik yaprak denir. Örnek : Akasya, yonca, gül, at kestanesi, kuşburnu v.b. yapraklar bileşik yapraktır. • Damarlarına Göre : Yapraklar damarlarına göre üç kısımda incelenir. 1. Tüysü damarlı yapraklar : Erik ve kiraz gibi bitkilerin yaprakları damarlı yapraklardır. 2. El Ayası şeklinde damarlı yapraklar : Asma ve çınar yaprakları el ayası şeklinde yapraklardır. 3. Paralel damarlı yapraklar : Mısır ve buğday yaprakları paralel damarlı yapraklardır. • Kenarlarına Göre : Yapraklar kenarlarına göre beş kısımda incelenir. 1. Düz kenarlı yapraklar : Ayva ve portakal yaprakları gibi yapraklar düz kenarlı yapraklardır. 2. Parçalı Yapraklar : Asma ve çınar gibi bitkilerin yaprakları parçalıdır. 3. Dişli kenarlı yapraklar : Isırgan otu yaprakları dişli kenarlı yapraklardır. 4. Bölmeli yapraklar : Meşe ağacı yaprakları kenarları bölmeli yapraklardır. 5. İğneli yapraklar : Çam ağacının yaprakları iğneli yapraklardır. Yaprağın Görevleri Yaprağın dört temel görevi vardır. Bunlar solunum, terleme fotosentez, ve boşaltım yapmaktır. Deney 1 : Yaprak hücrelerinin incelenmesi Deney 2 : Yaprağın görevi ( terleme ve fotosentez ) • Solunum : Yaprak bitkinin solunum organıdır. Bitkiler fotosentezi gündüz gerçekleştirir ve havanın karbondioksitni alarak havaya oksijen verir. Solunum olayı gece gündüz sürekli devam eder. Bitkiler karanlıkta solunum için gerekli oksijeni atmosferden alır. • Terleme : Bitkiler , çevrelerindeki sıcaklık artışlarına karşı kendilerini korur. Örneğin ; topraktan aldıkları suyun fazlasını yapraklarındaki gözenekler yoluyla buhar halinde dışarıya ( havaya ) verirler. Bu olaya terleme adı verilir. Terlemeye bağlı olarak; 1. Topraktan emici tüyler vasıtasıyla besin alma işlemi devam eder.2. Bitkinin sıcaklığı ayarlanır. 3. Bir kısım atık maddeler dışarı atılır. • Fotosentez : Canlıların büyüyüp gelişmesi için çeşitli besin maddelerine ihtiyaç duyarlar. İnsanlar ve hayvanlar kendi besinlerini yapamazlar, hazır besinle beslenirler. Hazır besinle beslenen canlılara tüketici ( heterotrof ) denir. Yeşil bitkiler kendi besinlerini kendileri yapar. Kendi besini yapan canlılara üretici (ototrof ) denir. Yeşil bitkiler kökleri ile topraktan su ve sudan çözünmüş madensel maddeler , yaprakları ile de havadan karbon dioksiti alır. Aldıkları bu maddeleri yeşil yapraklarındaki klorofil yardımı ile güneş ışığı altında besin maddelerine dönüştürür. Bu olaya fotosentez ( karbon özümlemesi ) denir. Foto = Işık enerjisi Sentez = Birleştirme anlamını içerir. Fotosentez olayını şöyle yazabiliriz ; Klorofil 6 CO2 + 6 H2 O + C6 H12 O6 + 6 O2 Karbondioksit + Su + G.Işığı Besin ( Glikoz ) + Oksijen Fotosentez en yoğun olarak bitkilerin yapraklarında oluşur. Bitkilerin yeşil renkli kısımlarındaki hücrelerde kloroplast denilen organel bulunur. Kloroplastların içinde klorofil denilen tanecikler vardır. Fotosentez olayı yaşamın devamı için önemlidir. Fotosentez olayı olmasaydı yaşam da olmazdı. • Boşaltım : Yapraklar boşaltım organı olarak da görev yaparlar. Bitkide artık maddeler kristaller biçiminde yaprakta birikir. Bitki yaprağını döktüğünde artık maddeler bitkiden atılmış olur.Terleme yoluyla da atık maddelerin bir kısmı dışarıya atılır. Doğaya Güzellik Katan ÇİÇEK Bitkilerin üremesini sağlayan organa çiçek denir.Bitkininde diğer organlarında olduğu gibi çiçek de farklı görevleri olan değişik bölümlerde oluşur. Çiçeğin yapısında dıştan içe doğru çanak yapraklar, taç yapraklar, erkek organlar ve dişi organ adı verilen bölümlerde oluşur.Tam çiçekte çiçek sapı ve çiçek tablası, çanak yapraklar, taç yapraklar, erkek organlar ve dişi organ adı verilen bölümler bulunur. • Çanak Yaprak :Yeşildir,tomurcuk durumunda çiçeğin diğer kısımlarını korur. • Taç yaprak :Yeşilden başka her renkte olur. Canlıların ilgisini çeker.Tozlaşmaya yardımcı olur.Koku ve bal özü salgılar. • Dişi Organ :Yaprağın değişikliğe uğramasıyla oluşur, çiçeğin tam ortasında olup tektir.Dişi organ tepecik, dişicik borusu ve yumurtalıktan oluşur. Dişi üreme hücreleri yumurtalıkta gelişir. Yumurtalıkta yumurta hücrelerinin geliştiği bir ya da daha fazla tohum taslağı bulunur. • Erkek Organ : Dişi organın çevresine yerleşmiştir, çok sayıda dır. Erkek organ, sapçık ve bunun ucundaki başçıktan oluşur.Başçıktan dört tane kese vardır. Bu keselerin içinde polen ( çiçek tozu ) bulunur. Çiçeklerde erkek çiçek ve dişi çiçek aynı bitki üzerinde ise bir evcikli bitki denir ( kestane ve fındık gibi bitkiler ) erkek çiçek ve dişi çiçek ayrı bitkiler üzerinde ise iki evcikli bitkiler denir. ( söğüt ve kavak iki evciklidir.) Bitkilerde Tozlaşma Ve Döllenme Çiçek tozlarının ( polen ) çeşitli yollarla erkek organın başçığından dişi organın tepesine taşınması olayına tozlaşma denir.Tozlaşma şu yollarla olur ; • Canlılar ( böcek ve hayvanlar ) yoluyla, • Rüzgar yoluyla • Su yoluyla • Yapay yolla ( İnsan eliyle yapılan tozlaşma) Tozlaşma ile dişicik tepesine yapışan polen gelişerek çekirdek ( sperm ) oluşturur.Sperm ( erkek üreme hücresi ) yumurtalıkta yumurta ( dişi üreme hücresi ) ile birleşir. Bu olaya döllenme denir. Döllenmiş yumurtaya zigot denir. Tozlaşma aynı çiçeğin dişi ve erkek organları arasında gerçekleşe bileceği gibi farklı çiçeklerin dişi ve erkek organları arasında da gerçekleşir.
#24.09.2007 11:01 0 0 0
  • Konu: DNA
    1-) DNA NEDİR VE NEREDE BULUNUR ?

    DNA "Deoksi Ribo Nükleik Asit" isimli bir tür molekül grubunun kısaltılmış isimidir. DNA'nın çift zincirli ip merdivene benzer. Çift zincirli yapıdaki DNA zinciri oldukça uzun bir zincirdir.Bu zincir hücre içindeki özel enzimler ve proteinler aracılığı ile paketlenir. Nasıl ki uzun bir ipi makaraya düzenli bir şekilde sarıyorsanız, hücrede buna benzer bir mekanizma ile DNA yı paketleyerek çekirdeğinin (Nukleus) içine yerleştirir.DNA her hücrede bulunur.Örneğin böbreklerinizin hücrelerinde, karaciğerinizin hücrelerinde, kemik hücrelerinizde kısacası vücudunuzdaki her hücrede DNA molekülü mevcuttur.

    2-) DNA'NIN KEŞFİ: MİESCHER : 1869 yıllarında ilk olarak Miescher tarafından hücre çekirdeğinde özel bir madde bulundu ve buna Miescher " Nüklein" adını verdi . Daha sonra ise nükleit asitlerin iki tipte olduğu anlaşıldı . Birincisi timüsten elde edilen timonükleik asit, ikincisi bira mayalarından elde edilen zimonükleik asit . Timonükleik asit hayvanlar alemine , zimonükleik asit ise bitkiler alemine özgü sayıldı.

    FEULGEN - ROSSENBECK : 1924 yıllarında ise Feulgen ve Rossenbeck timonükleik asidin çok duyarlı bir tepkimesini tanımladılar ; böylece her iki nükleik asidin her iki canlılar aleminde bulunduğu ispat edilebildi. ondan sonra timonükleik asit çekirdeğe , zimonükleik asit ise sitoplazmaya ait özgü yapı maddeleri sayıldı.

    LEVENE - MORİ : 1929 yılında Levene ve Mori tarafından timonükleik asidin DNA , zimonükleik asidin ise RNA Olduğu anlaşıldı.

    WATSON - CRİCK : 1953 yılında Watson ve Crick DNA molekülünün kendine has özelliklere sahip bir çift sarmal yapı halinde bulunduğunu ileri sürdüler. Bu araştırıcıların önerdikleri DNA yapısı o tarihlerde başka araştırıcılar tarafından ortaya konulan DNA ya ilişkin önemli bulgulara dayanmaktadır. Bunlardan biri, Wilkins ve Franklin tarafından, izole edilmiş DNA fibrillerinin X-ray ışınlarını kırma özelliklerinin açıklanmasıdır. Elde edilen X ışını fotoğrafları, DNA nın zincirlerindeki bazların diziliş sırasına bağlı olmaksızın, çok düzenli biçimde dönümler yapan bir molekül olduğunu göstermektedir. Ayrıca TMV (tütün Mozaik Virüsü) üzerinde yapılan çalışmalar da DNA ile ilgili çalışmalarda ışık tutmuştur. İşte Watson ve Crick bu bulguları değerlendirerek böyle özelliklere sahip DNA makro molekülünün sekonder yapısına ait bir model geliştirdiler. Bu modele göre, bir çok sorunun açıklanması yapılabildiğinden dolayı 1962 yılında bu iki bilim adamına NOBEL ÖDÜLÜ verildi. Bir başka önemli bulguda Chargaff tarafından saptanmıştır. Herhangi bir türe ait DNA nın nükleotidlerine parçalandığında serbest kalan nukleotidlerde adenin miktarının timine, guanin miktarının da sitozine daima eşit olduğunun saptanmasıdır.. Yani Chargaff kuralı'na göre doğal DNA moleküllerinde adeninin timine veya guaninin sitozine oranı daima 1'e eşittir. (A/T=1 ve G/C=1). 3-)

    DNA'NIN ŞEKLİ VE YAPISI : DNA molekülü, heliks (=sarmal) şeklinde kıvrılmış, iki kollu merdiven şeklindedir. Kollarını, yani merdivenin kenarlarını, şeker (deoksiriboz) ve fosfat molekülleri meydana getirir. Deoksiriboz ile fosfat grupları ester bağlarıyla birbirlerine bağlanmıştır. İki kolun arasındaki merdiven basamaklarında gelişigüzel bir sıralanma yoktur; her zaman Guanin (G), Sitozin'in (C ya da S); Adenin (A), Timin'in (T) karşısına gelir. Hem pürin (yani adenin ve guanin) ile pirimidin (yani sitozin ile timin) arasındaki hidrojen bağları, hemde diğer bağlar, meydana gelen heliksin düzgün olmasını sağlar. Pürin ve pirimidin bazları, yandaki şekerlere (Riboz), glikozidik bağlarla bağlanmıştır. Baz, şeker ve fosfat kombinasyonu, çekirdek asitlerinin temel birimleri olan nükleotidleri meydana getirmiştir. Dört çeşit nükleotid vardır. Bunlar taşıdıkları bazlara göre isimlendirilirler (Adenin, Guanin, Sitozin,Timin). NÜKLEOZİT AZOTLU ORGANİK BAZ + DEOKSİRİBOZ ŞEKERİ + FOSFORİK ASİT NÜKLEOTİT Nükleotidler birbirlerine fosfat bağlarıyla bağlanarak, şeker ve fosfat kısımlarının birbirlerini izlediği serilerden oluşan bir omurgaya sahip uzun ve dallanmış polinükleotid zincirlerini meydana getirmiştir. Kovalent ester bağları veya fosfodiester bağları olarak da bilinen bu bağlar son derece kuvvetlidir. Fosfodiester bağlarının varlığı DNA molekülünün tek zincirli yapı halinde iken bile dayanıklı ve stabil yapıda olmasını sağlar. Genetik mühendisliğinin hedeflerinden biri olan klonlama çalışmaları, doğal yolla gerçekleşmesi mümkün olmayan kovalent bağ kırılmalarını gerçekleştirerek yeni türler oluşturma çabalarını arar. Hidrojen bağları daima bir pürin(A,G) ile bir pirimidin (T,C) bazı arasından meydana gelir. A-T baz çiftinde 2 hidrojen bağı, G-C baz çiftleri arasında ise 3 hidrojen bağı bulunmaktadır. Hidrojen bağlarının özelleşmesi; anahtar kilit modelinini andıran, uygun nukleotid moleküllerinin karşılıklı gelerek birbirlerine yine uygun sayıda hidrojen bağları ile bağlanmasını sağlar. Böylece zincirin bir kolunda bulunan nukleotidlerin dizilişi,karşı kolda bulunan nukleotidlerin dizilişini bir çeşit dikte ve kontrol eder. Tesadüfe bırakmayan bir titizlikle molekül yapısı oluşturulur ve kontrol edilir. DNA molekülünün en önemli özellik iki polinükleotid zincirin birbirinin tamamlayıcısı olmasıdır. Pozitif (+) ve negatif (-) iki polinukleotid zincirlerinin tamamlayıcılık özelliği,genetik materyalin işlevlerini doğru biçimde nasıl yapabildiğinin açıklanması açısından DNA'nın en önemli temel özelliklerinin başında gelir. DNA bir organizmanın oluşuma ilişkin bilgileri taşır.DNA molekülleri, hücre çekirdeğinde bulunurlar ve vücudumuzda bulunan tüm proteinleri oluşumu sırasındaki kodlamış bilgileri içerir.DNA'nın protein yapma işlemi ,inanılmayacak derecede kusursuzdur.
#24.09.2007 11:00 0 0 0
  • Konu: Bilim
    Bilim: Bilim, tarafsız gözlem ve deneylerle elde edilen düzenli bilgi birikimidir. Bilim adamının özellikleri: *Bilim adamı meraklıdır ve iyi bir gözlemcidir. *Bilim adamı kararlıdır. *Bilim adamı şüphecidir. *Bilim adamı, çalışmalarını sonuca ulaşıncaya kadar sürdürür. *Bilim adamı tarafsızdır. Bilimsel Çalışma Basamakları: *Problemin belirlenmesi *Çözüm yollarının araştırılması, hipotezin ortaya konması *Deneylerin kurulması ve kontrolü *Gözlemlerin elde edilmesi ve ölçümlerin alınması *Bulguların değerlendirilmesi ve sonuç çıkarma *Teori ve kanun . Bilimsel çalışma basamakları: Bir bilimsel problemin açık şekilde ortaya konulması Problemle ilgili gerçeklerin toplanması Gerçeklere dayalı hipotez kurulması Hipoteze dayalı tahminlerde bulunulması Kontrollü deney ve gözlemlerle tahminlerin doğruluğunun araştırılması Yapılan deney ve gözlemler hipotezi doğrularsa hipotez geçerlilik kazanır Hipotezin geniş geçerliliği varsa hipotez teori halini alır Teori evrensel gerçek ise kanun haline gelir. Gözlem: Herhangi bir doğa olayının duyu organlarına dayanılarak incelenmesine denir. 2 çeşit gözlem vardır. Nitel gözlem, bir aracın yardımı olmadan doğrudan duyu organlarıyla yapılan gözlemdir. Şekerin suda çözünmesi, fenol kırmızısının karbondioksitli ortamda sarı renk vermesi gibi. Nicel gözlem, bir ölçü aracının yardımıyla yapılan gözlemdir. Suyun 100 º c'de kaynaması gibi. Hipotez: Bilim adamı tarafından problemin çözümüne yönelik ortaya koyulan geçici çözüme denir. Kontrollü deney: Bir kontrol grubu bulundurularak yapılan deneylere denir. İyi bir hipotez, problemle ilgili bütün sorulara cevap verebilmeli ve problemi açıklamada yeterli olmalıdır. Hipotezin geçersizliği saptanırsa, yeni hipotez kurulur. Teori: Sürekli olarak kanıtlarla desteklenebilen hipoteze denir. Yapılan çalışmalar hipotezi destekliyorsa, hipotezin yeterliliği ve geçerliliği artar ve başka hipotezlerle de desteklenirse, hipotez teoriye dönüşür. Kanun: Teori, uzun bir sürecin ardından hiçbir itiraza ihtimal bırakmayacak şekilde evrenselleşir ve bir bilimsel gerçek şekline dönüşürse kanun halini alır. Biyoloji: Canlıların yapısını, vücutlarında geçen temel yaşam olaylarını, çeşitliliklerini, büyümelerini, gelişmelerini, davranışlarını, çevreleri ile ilişkilerini ve yeryüzüne dağılışlarını inceleyen bir bilimdir. Teknolojik gelişmelerden yararlanan bilimsel çalışmalar, daha kısa zamanda sonuçların alınmasında ve yeni araştırmalara geçişte kolaylık sağlar. Örneğin, elektron mikroskobunun bilim dünyasına girişi, hücrede yeni bölümlerin anlaşılmasını sağlamış ve yeni araştırmalara yol açmıştır. Biyolojinin Tarihi Gelişimi: Yaklaşık 2300 yıl önce Yunan bilim adamı Polibus, "İnsanın Doğası Üzerine" adlı bir kitap yazmıştır. Aristo, çalışmalarını "Hayvanların Tarihi, Hayvan Nesli Üzerine" ve "Hayvan Vücutlarının Kısımları Üzerine" adlı kitaplarında toplamıştır. Aristo, canlıların oluşumlarını ve hayvanların davranışlarını incelerken onların sınıflandırma yoluna da gitmiştir. Galen, canlıların organlarıyla bu organların görevini inceleyen fizyoloji biliminin doğmasını sağlamıştır. Galileo, 1610'da ilk mikroskobun yapımını başarmıştır. Robert Hook, 1665'de bir mantar kesitinin mikroskopta nasıl göründüğünü açıklamış ve gördüğü yapılara "Cellula" (hücre) adını vermiştir. Leeuwenhoek, 1675'de mikroskop kullanarak tek hücrelileri göstermeyi başarmıştır. Carolus Linnaeus, 1707-1778 yıllarında ilk bilimsel sınıflandırmayı yapmıştır. Charles Darwin, 1859'da "Türlerin Kökeni" adlı kitabını yayınlayarak evrimle ilgili görüşlerini ortaya koymuştur. Pasteur, mikroskobik canlıların fermantasyona neden olduğunu tespit etmiş, tavuk kolerasına neden olan mikrobu bulmuş ve kuduz aşısını bulmuştur. Gregor Mendel, bezelyelerle yaptığı deneyler sonucunda, kalıtsal özelliklerin dölden döle geçişi ile ilgili önemli sonuçlar elde etmiştir. Genetik bilimi 19. yüzyılın ortasında, biyolojide bir alt bilim dalı olan moleküler biyolojinin gelişimine olanak sağlamıştır. Beijrinck, 1899'da tütün bitkilerinin yapraklarında görülen tütün mozaik hastalığını incelemiştir. Wilhelm Röntgen, 1895'de tıpta teşhis ve tedavi amacıyla kullanılan Röntgen ışınlarını bulmuştur. Otto Mayerhof, 1992'de kastaki enerji dönüşümlerinin solunumu ve ısı akışını incelemiş. Bu çalışma ile Nobel tıp ödülünü almıştır. Alexander Fleming, 1927'de penisilini, E.A.F Ruska'da 1931'de elektron mikroskobunu bulmuştur. James Watson ile Francis Crick 1953'te günümüzde kabul edilen DNA'nın yapısına ait bir model ortaya koymuşlardır. Steven Howell, 1986'da ateş böceklerinin ışık saçmasını sağlayan maddenin yapımını kodlayan geni ayırarak tütün bitkisine aktarmış ve bu bitkilerin ışık saçtığını görmüştür. Bu olay gen naklinin başlangıcı olmuştur. Dr. Wilmut, yetişkin bir koyundan alınan vücut hücresinin çekirdeğini, başka bir koyuna ait çekirdeği alınmış bir yumurta hücresine yerleştirerek genetik ikiz elde etmiştir. Biyolojinin Alt Bilim Dalları: 1)Botanik: Bitkiler alemini inceleyen bilim dalıdır. 2)Zooloji: Hayvanlar alemini inceleyen bilim dalıdır. Biyolojinin bu bölümlerinden her biri, canlının değişik özelliklerini incelemeleri bakımından kendi içinde alt bölümlere ayrılır. Bu bölümlerin başlıcaları şunlardır; Morfoloji: Canlıların dış görünüşünü, şeklini inceleyen bilim dalıdır. Anatomi: Canlıyı oluşturan organları, bu organların birbirleri ile ilişkilerini inceleyen bilim dalıdır. Fizyoloji: Organizmadaki organ ve dokuların görevlerini, işleyişlerini inceleyen bilim dalıdır. Embriyoloji: Organizmanın gelişme devrelerini inceler. Özellikle döllenmiş yumurtadan (zigot) itibaren meydana gelen gelişme ve farklılaşmaları inceleyen bilim dalıdır. Sitoloji: Hücrenin yapısını ve çalışmasını inceleyen bilim dalıdır. Histoloji: Çok hücreli canlılardaki dokuların yapısını ve bu dokuların vücudun nerelerinde bulunduğunu, hangi organların yapısına katıldığını inceleyen bilim dalıdır. Genetik: Canlılardaki kalıtsal özelliklerin dölden döle nasıl geçtiğini inceler. Ayrıca genin yapısını, görevini ve genlerde meydana gelen değişiklikleri inceleyen bilim dalıdır. Moleküler biyoloji: Canlıların yapısını, moleküler düzeyde inceleyen bilim dalıdır. Ekoloji: Canlıların birbirleriyle ve çevreleriyle olan ilişkilerini inceleyen bilim dalıdır. Ekoloji, çevre biyolojisi ile eş anlamda kullanılabilmektedir. Taksonomi (sistematik): Canlıları benzerliklerine göre sınıflandıran bilim dalıdır. Doğadaki çeşitliliği ve çevremizdeki canlıları görmemizi sağlar. Mikrobiyoloji: Gözümüzle göremediğimiz mikroorganizmaların beslenme, üreme gibi yaşam şekillerini inceleyen bilim dalıdır. Uzay biyolojisi: Uzay şartlarında canlıların karşılaştıkları yeni durumları, bunların canlı üzerindeki olumlu ve olumsuz etkilerini, canlıların uzaya uyum şartlarını araştıran bilim dalıdır. Parazitoloji: Asalak olarak yaşayan canlıların yapı ve özelliklerini inceleyen bilim dalıdır. Biyokimya: Canlıların yapısındaki kimyasal maddeleri ve yaşamın temeli olan biyokimyasal tepkimeleri inceleyen bilim dalıdır. Ayrıca entomoloji böcekleri, mikoloji mantarları, bakteriyoloji bakterileri, viroloji virüsleri, ihtiyoloji balıkları, ornitoloji kuşları, mammaloji memeli hayvanları inceler. Biyolojik Uygulama Alanları: Tıp, biyoteknoloji, tarım, veterinerlik, su ürünleri, biyomekanik, genetik mühendisliği, ekoloji, fizyoloji, mikrobiyoloji, moleküler biyoloji, eczacılık, diş hekimliği biyolojinin bazı uygulama alanlarıdır. Kentleşme ve sanayileşme ise dolaylı olarak biyolojiden gelen verilere göre yönlendirilir. Laboratuvar Teknikleri: Vital İnceleme: Canlının doğrudan doğruya sıvı bir ortam içerisinde mikroskopta incelenmesidir. Doku kültürü tekniği: Bu teknikle özellikle embriyonik dokulardan alınan küçük parçaların uygun ortamlarda saklanması ve bu ortamlarda büyüme yeteneği kazanmasını sağlamak esastır. Fiksasyon: Hücrenin yapısının kimyasal ve morfolojik yönden en az değişikliğe uğramasını sağlamak amacıyla, hücrenin birden bire öldürülmesidir. Dondurma-kurutma yöntemi: Bu yöntemle doku hızla dondurulur. Dondurma işlemi tamamlandıktan sonra da doku kurutulur. Dondurma-buzla yer değiştirme yöntemi: Bu yöntem, hızla dondurulmuş dokuların buz kristallerini eriten etanol, metanol ya da aseton gibi sıvılarda saklanmasıdır. Kesit alma: Dondurulmuş materyalden ya da başka bir madde içine gömülmüş materyalden kesit alınmasıdır. Kesit alabilmek için materyalin bıçak vuruşlarına dirençli olması gerekir. Boyama: Hücrenin ve bir mikroorganizmanın değişik kısımları, farklı kimyasal yapı gösterdiği için farklı boyanma yeteneğine sahiptir. Boyalar bazik ve asidik boyalar olmak üzere ikiye ayrılır. Bazik boyalar hücrede asit yapısındaki kısımları boyarken, asidik boyalar ise hücrede baz yapısındaki kısımları boyar. Biyolojinin Önemi: Doğumdan ölüme kadar yaşamın her evresinde bilinçli ve sağlıklı yaşama, ekonomik gelişmeyi sürekli kılma, çevreyi bozulmadan tutma, üretimin kalitesini ve miktarını arttırmada biyoloji bilimi önemli yer tutar. Çevre kirlenmesi, erozyon, madde kaybı, yeşil alanların azalması, hızlı nüfus artışı, plansız kentleşme, biyolojik zenginliklerin ortadan kalkmasında rol oynayan faktörlerdir. Biyoteknolojinin amacı, bir canlının belirli özelliklerini şifreleyen genetik bilginin bir başka canlıya nakledilmesidir. Böylece nakledilen bilginin gereği, ikinci canlı tarafından yerine getirilir. Biyolojinin Geleceği: *İnsan topluluklarında kalıtsal hastalıklara neden olan genler, döllenme sırasında sağlamlarıyla değiştirilerek kanser, yüksek ve düşük tansiyon, şeker hastalığı, cücelik vb. hastalıklar önlenebilecektir. *Canlıların ömür uzunluluğunu kalıtsal olarak denetleyen genler kontrol altına alınarak ya da değiştirilerek, uzun bir yaşam sağlanabilecektir. *Bir canlıda önemli bir özelliği ortaya çıkaran gen ya da genler, diğer canlıların kalıtsal yapısına eklenerek bazı eksiklikler bu yolla giderilebildiği gibi fazladan bazı özelliklerin kazanılması da sağlanacaktır. Örneğin C vitamini karaciğerde sentezlettirileceği için besinlerle alınması gerekmeyecektir. *Genlerdeki değişiklikler sonucu yeni hayvan ve bitki türlerinin ortaya çıkması sağlanacaktır. *Canlılardaki genlerin tümü kataloglanabilecek, bunlarla ilgili bankalar kurulacak, ilaç sanayii biyoteknolojik yöntemleri geniş oranda kullanabileceği için birçok ilacın etkili ve ucuz yoldan üretilmesi sağlanacaktır. *Bitki ve hayvanların ıslahında olağanüstü atılımlar gerçekleşecek, verim arttırılacak, birçok maddenin sentezi özellikle büyük miktarda mikroorganizmalara yaptırılabilecektir. Biyolojideki Gelişmelerin İnsanlığa Katkıları: *Günümüzde birçok ülke seralarda tozlaşma görevini bombus adı verilen arılara yaptırıyor. Bombus özellikle sebzecilikte yüksek verim elde etmek amacıyla hormon kullan üreticilere bir çıkış, hatta kurtarıcı oldu. Arının taşıdığı çiçek tozları etrafa yayılarak, seradaki domates ve çileklerdeki verimi arttırdı. *Günümüzde birçok tıbbi bitki ve hayvanın üretimi, antibiyotik, aşı, interferon, çeşitli pestisitlerin üretimimleri, insandaki zararlı genlerin ayıklanması işi gibi alanlarda biyoteknolojiden yararlanılmaktadır. *Tıpta uygulanan aşılama yönteminde vücuda virüs verilerek, vücudun virüsü tanıması ve ona karşı antikor üretmesi sağlanır. Oysa gen teknolojisinin sağladığı olanaklarla, vücuda virüs verilmeden de antikor üretmek mümkün olmuştur. Böylece vücut virüsün yan etkilerinden korunabilmektedir. *Biyoteknolojinin katkıları arasında insülini de sayabiliriz. İnsülin, insanlarda şeker metabolizmasını düzenleyen bir hormon olup, pankreas hücreleri tarafından üretilir, dolaşıma katılır. Eksikliğinde ise şeker hastalığı ortaya çıkar. Bugün bakteri DNA'sı yardımıyla insülin hormonu bol miktarda ve ucuza üretilebilmektedir.*Büyüme hormonu, eskiden sadece kadavraların hipofiz bezinden çok büyük zorluk ve masraflarla elde ediliyordu. Artık biyoteknolojik yöntemlerle çok miktarda ve ucuza elde edilmektedir. Tek hücre proteini: Alg, bakteri, maya ve küflerin büyük miktarda üretilmesinden ve bu canlı hücrelerin kurutulması sonucu oluşan biyolojik kütleye denir. Tek hücre proteini, insan besinlerinden; çorbalarda, hazır yemeklerde ve diyet yiyeceklerinde katkı maddesi olarak kullanılmaktadır. Ayrıca aroma kaynağı, vitamin kaynağı ve emülgatör destekleyici olarak da kullanılır. *Dr. Wilmut, bir koyundan alınan bir vücut hücresinin çekirdeğini, başka bir koyuna ait çekirdeği alınmış bir yumurtaya yerleştirerek yeni bir koyuna yaşam vermiştir. Dolly adı verilen kuzu orijinal DNA sahibi koyunun kopyasıdır. Kimyasal bağlar: Bir molekül içindeki atomları birbirine bağlayan bağlara denir. Element: Bir cins atomdan oluşan saf maddelere denir. Örnek, alüminyum. Bileşik: İki ya da daha fazla cins atomdan oluşan saf maddelere denir. Örnek, su, karbondioksit. Su: Su, yeşil bitkilerde meydana gelen fotosentezde karbondioksit ile birleşerek şekeri oluşturur. Hücrelerde su, kimyasal tepkimelerde rol olan önemli bir çözücüdür. Besinlerin sindirimi su ile olur. Su, pek çok organizmanın vücudunda taşıyıcı ortam olarak görev yapar. Su, vücut ısısının düzenlenmesine yardımcı olur. Asit, baz ve tuzlar: Su içerisinde çözündüğünde hidrojen iyonu veren bütün bileşikler asit özelliğindedir. Asitler, turnusol kağıdının rengini maviden kırmızıya dönüştürür. Asitlerin tatları ekşidir. Laktik asit; organik asite, hidroklorik asit ise inorganik asite örnek verilir. Suda çözündüğü zaman hidroksil iyonu veren bileşikler bazik özellik gösterir. Bazlar, turnusol kağıdının rengini kırmızıdan maviye dönüştürür. Metilamin; organik baza, potasyum hidroksit ise inorganik baza örnek verilebilir. Asit-Baz Dengesi: Ortamın hidrojen iyon yoğunluğunun negatif logaritması asitliğin, hidroksil iyon yoğunluğunun negatif logaritması da bazikliğin derecesini verir. Hidrojen iyonu arttıkça ortam asidiktir ve pH 0 ile 7 arasında bir değer gösterir. Hidroksil iyonu arttıkça ortam baziktir ve pH 7 ile 14 arasında bir değer gösterir. Hidrojen ile hidroksil iyonları eşit miktarda ise ortam nötrdür ve pH 7'dir. İnsan için pH: pH değeri organizma için çok önemlidir. Biyokimyasal tepkimelerin gerçekleşebilmesi için pH'ın belirli bir düzeyde tutulması gerekir. pH'daki çok az bir değişiklik bile biyokimyasal tepkimeleri olumsuz etkiler. Bu nedenle pH değerinin sabit kalması gerekir. İnsan kanının pH'ı 7,4'te sabittir. Bu değer, 7'ye düşerse veya 7,8'in üzerine çıkarsa ölüm olayı gerçekleşir. Tuzlar: Asitlerle bazlar karıştırıldığında, asitin hidrojen iyonu ile bazın hidroksil iyonu birleşir. Bu birleşim sırasında bir molekül su açığa çıkar ve tuz meydana gelir. Mineraller: Hücrede protein, karbonhidrat, yağ gibi organik maddelere bağlı olarak bulundukları gibi, hücrede tuz halinde de bulunabilirler. Mineraller, vitamin, hormon, enzim vb. moleküllerin yapısına katılır. Minerallerin İnsan İçin Önemi: *Mineraller, kanın osmotik basıncının ayarlanmasında, kas kasılmasında ve sinirlerde uyartının iletilmesinde önemli role sahiptir. *Mineraller, bazı enzimlerin yapılarına katılarak katalizör görevi yapar. *İdrar, ter ve dışkı ile dışarı atıldığından mineral içeren besinlerin düzenli olarak vücuda alınması gereklidir. Vücutta, hücre arası sıvı ile hücre sıvısı arasında bir sodyum-potasyum oranı vardır. Vücutta en bol bulunan mineral kalsiyumdur. Kalsiyumun büyük bir kısmı fosforla birlikte kemiğin ve dişin yapısına katılır. **Vücuda alınan kalsiyumun bir kısmı emilir. Emilmeyen kısmı dışkı ile dışarı atılır. D vitamini kalsiyumun emilmesine etki eder. Vücuda fazla kalsiyum alınsa bile D vitamini yetersiz olursa kalsiyum bağırsaklarda emilemez. Küçük çocuklarda kalsiyum ve D vitamini yetersizliğine bağlı olarak raşitizm denilen hastalık görülür. Yetişkin insanlarda ise fazla kalsiyum kaybı ile osetomalazi denilen kemik yumuşaması hastalığı ortaya çıkar. **Vücudun yapısına katılan minerallerden biri de demirdir. Vücudumuzdaki demirin yarıdan fazlası kana kırmızı rengini veren hemoglobinin içinde bulunur. Demir aynı zamanda kas proteinleri, karaciğer, dalak ve kırmızı kemik iliğinde bulunur. Vücuda yeteri kadar demir alınamaması ya da vücuttan atılan demir miktarının alınandan fazla olması durumunda demir yetersizliği ortaya çıkar. Demir eksikliğinde, hemoglobin yapılamaz ve anemi görülür. **İyot, tiroid bezi hormonu olan tiroksinin yapısına katılır. Vücuda yeteri kadar iyot alınmazsa tiroid bezi iyi çalışamaz ve tiroksin hormonunu az salgılar. Tiroksinin az salgılanması tiroid bezinin büyümesine neden olur. Basit guatr hastalığı denilen bu durum, lahanayı çok tüketen insanlarda bulunan bir madde tiroid bezinde iyot bağlanma tepkimesini engellemektedir. Lahanayı çok tüketen insanlarda guatr hastalığının sık görülmesinin nedeni budur.
#24.09.2007 10:57 0 0 0
  • Konu: BOŞALTIM
    BOŞALTIM Bilindiği gibi tüm canlılar hareket ve çeşitli faaliyetleri sonucu birtakım yan ürünler denilen, farklı ve hücre veya organizmada durması olumsuz etkiler yaratacak maddeler ve bileşikler meydana getirir. Bunların etkisi olmayacak bir yere atımı ise boşaltım sisteminin işlevidir. Deney konumuz olan böbreğin incelemesine geçmeden önce böbrek ve onun görevini yapan organel ve kısımları tanımalıyız. İlk başta boşaltım genel anlamıyla CO2, NH3, H2O, azotlu diğer maddeler, madensel tuzların atımıdır. Boşaltım sadece böbrekler ile değildir; rektum, anüs, burun delikleri, deri de görev alır. Direkt ve dolaylı (kan dolaşımı yardımıyla, lenf sistemi yar., deniz suyu) boşaltım olarak ayrılabilir. Direkt atıma örnek olarak sudaki bir hücreli canlı hücre zarından boşaltımı gerçekleşir. Dolaylı atımda süzme ve atım işlemi ile görevli birer organ daha yer alır. Su, suda yaşayan canlılar tarafından sadece idrarla atılırken, karada yaşayan canlılarda solunum, terleme, idrarla atılır. CO2, solunum ile, madensel tuzlar idrar ve terle atılır. Azotlu atıklarsa zehirli atıklardır; kimi canlılarca ayrıştırılarak atılırlar. Ürik asit > Alantoin > Alantoik asit > Üre > Amonyak Organizma sistemi yükseldikçe boşaltımda azotlu atıklar farklı şekilde atılırlar. İnsanda, kuşlarda, sürüngenlerde, ikikanatlılardan başka böceklerde ürik asit olarak; ikiçenetli yumuşakçalarda ve kabuklularda amonyak olarak dışarı verilir. Evrimle birlikte enzimsel organların azalması organizmayı, amonyağın kan içinde dolaşımına karşı gittikçe daha iyi korunmaya yöneltmiştir. Bütün bu konular arasında Diyaliz aleti bu işlevlerin yerine gelmediği insanlar için geliştirilmiş, çağımızda yaygın bir cihaz olarak kullanılmaktadır. BİR HÜCRELİLERDE BOŞALTIM Özellikle difüzyon, ozmos ve sonra kontraktil koful yoluyla boşaltım yapılır. Öglena ve terliksi hayvanda kontraktil koful boşaltımı yer alır. Bu koful, hücre içine hücrenin yaşadığı su ortamından gelen fazla suyu atarak görev yapar. Yıldız şeklinde kanatları vardır. Etrafındaki suyu topladıktan bir süre sonra dolan koful kasılarak peliküladan dışarı atar ve eski boş haline tekrar döner. BİTKİLERDE BOŞALTIM Bitkilerde boşaltım yapraklar ve köklerde olur. Fakat bitkilerin yaşadığı ortama göre de değişiklik gösterir. Kara bitkilerinde stomalar fazla suyu atarlar, bazı kara bitkileriyse bu terleme işini su savağı denilen yerden damlalar halinde minerallerle birlikte atarlar. CO2 stomalardan havaya bırakılır. Su bitkilerinde mantıksal olarak düşünürsek hiçbir su ve boşaltım sorunu yaşanmaz. Difüzyon ve ozmosla maddelerin atımı sağlanır. Bazı bitkilerse toprağa kökleriyle verdikleri maddelerle atımı gerçekleştirirler. Çöldeki bazı bitkiler çölün bol mineralleriyle oluşturdukları bileşiklerle yapraklarında hidrokarbon türevleri çıkarırlar. Bu hidrokarbon güneşte tepkimeye girerek bitkinin yanmasına neden olur fakat bundan önce tadının acı olduğunu anlayan otçul hayvan bitkiyi yemez. Bu boşaltım sistemi aynı zamanda savunma sistemidir. Bir diğer boşaltım şekli ise maddeleri dışarı atmadan organizmayı ondan ayırarak veya zararlı maddelere dönüşümü biriktirmedir. OMURGASIZLARDA BOŞALTIM Difüzyon ve ozmos da burada süngerler ve sölenterde geçerli bir boşaltım türüdür. Diğerlerinde ise özel olarak alev hücreleri, malpigi ve nefridyumlar yer alır. Planarya difüzyon ve ozmosla boşaltımını yaparken özellikle alev hücrelerinden oluşan yapılar kullanırlar. Alev hücrelerinin her biri bir tüp içinde ve boşaltım kanalına bağlı olmakla geniş bir de uç kısımdan oluşur. Bu uç kısımda tüpe uzanan siller vardır. Atım amacıyla bu siller titreşirler. Dıştaki su içeri girerken, içteki maddeler dışarı çıkar. Yer solucanı, midye, salyangoz vb. kabuklu hayvanların boşaltım organı nefridyumlar etrafında sillerle her halkada bir çift nefridyum yer alır. Huni gibi bulunan ucu halkadan halkaya bağlıdır. Huninin kanal olmasıyla kıvrımlardan sonra bir halka ile dışarı açılır. Kılcal damarlar kanalları çevrelemiştir. Böylece metabolizma artıkları ve her türlü iyonlar kanaldan kanala geçer. Glikoz ve suyun bir kısmının geri emilimini sağlanarak dışarı verilir. önemli husus ise CO2'nin difüzyonla atılmasıdır. Deri buna yardımcı olur. Böceklerde CO2 trake solunumu ile atılırken azotlu artıklar malpigi tüplerinin açık olan uçlarının sindirim kanalının son kısmına bağlı olmasıyla önce kana sonra kapalı olan malpigi tüplerine geçer. Sindirim kanalının sonunda biraz su emilimi gerçekleşir. Ürik asite bir dönüşüm geçirmiş olarak azotlu artıklar emilemeyen bir miktar su ile atılır. OMUGALILARDA BOŞALTIM Burada görev böbreklere düşer. Fakat canlının yapısına göre değişim görülür. Pronefroz balık ve kurbağa embriyon evreleri ve köpek balıklarının tüm evrelerinde görülür.  Pronefroz böbrek: Birimler nefridyumlardır; fakat sayıca çok fazladır. Nefridyumlardan akan artıklar kirpikli huni denilen pronefroz kanalına aktarılıp atılır. Bağırsağın son kısmına gelen atıklar kloak denilen açık yoldan atılır.  Mezonefroz böbrek: Pronefrozun gelişme sonucu ortaya çıkmıştır. Balık ve kurbağaların erginlerinde yer alır (Kuşların ve memelilerin embriyonları). Gelişme sonucu Bowman kapsülü işlem görür ve yine atıklar mezonefroz kanalı ile son bağırsağa açılır.  Metanefroz böbrek: Ergin kuş, sürüngen, memelilerin nefron birimleri vardır. İNSAN BOŞALTIM SİSTEMİ İnsanda boşaltım sistemi metanefroz böbrek, idrar torbası, idrar kanallarından oluşur. Boşaltım sistemi edilgin değildir; aksine inceden inceye düzenlenmiştir. Hemeostazi sağlanmasında esaslı etkilidir. Şekilsel olarak; böbrek kurumuş fasulye tohumu gibi ve morumsu bir rengi vardır. 140-160 gr ağırlığındadır. Omurganın iki yanında, bel denilen bölgede bulunur ve üzerlerindeki çukur yerler birbirlerine doğru dönüklerdir. Böbreğe süzülecek kanı getiren böbrek atardamarı, süzülen kanı kalbe veren böbrek toplardamarı bu çukur bölgeye gelir ve ayrılır. Böbreğin görevleri; 1. Vücutta dolaşımı zarar verecek maddeleri kandan ayırmak; 2. Zararı olmasa dahi yer tutan maddelerin ayırımını yapmak; 3. Kanın sıvı dengesini sağlamak; 4. Atardamar basıncının ayarlamak; 5. Fosfor-Kalsiyum dengesini korumak; 6. En önemli olansa alyuvar yapımında etkili içsalgı salgılamak. Yukarıda sayılan maddelerin yerine gelmesi ile bir kısım suyla atım, idrar torbasında bir süre birikimden sonra olur. Böbrek üç kısımdan oluşmaktadır; 1. Kabuk (korteks); 2. Öz (medulla); 3. Havuzcuk (pelvis). Böbrek birimleri nefronlardır, sayıları çok ve iki kısımdırlar. İletim kanalı ve böbrek atardamarından ayrılan, glomerulus diye adlandırılan ağ gibi damarlar yumağıdır. İlk kısım tek sıralı epitel hücreleri ile çevrili bowman kapsülü denilen kıskaç biçimli ve süzülen maddeleri toplama kanalına ileten kanaldır. İkinci kısım ise glomerulustur ve diğer kılcallardan farklı olarak çift katlı epitel yapıdadırlar.(Bu nedenle hipertansiyona dayanıklıdır). Süzme için girdiği bowman kapsülü ve glomerulusun kendisi malpigi denilen bir birim meydana getirir.Glomerulus, bowman kapsülünü ve ilerisini (kıvrımlı kanalcığı) dolaştıktan sonra böbrek atardamarına bağlanır. Bowman kapsülü önce kıvrımlarla proksimal tüpü sonra henle dirseğini oluşturur. En son tekrar kıvrımlar yaparak distal tüpü oluşturur. Henle kanalı özde, tüpler ise kabukta yer alırlar. Nefronlar idrar kanalına doğru uzanırken bir piramit şeklini alırlar. Bunlara böbrek piramitleri denir. Kalbin böbreklere yolladığı kan miktarı toplam kanın %15-%35 arası bir değişim gösterir. Çünkü o an ki hal (çalışma, dinlenme vs.) etki etmektedir. Süzülen maddeler havuzcuktan idrar kanalıyla mesaneye iletilir. Mesane normalde 250-300 ml sıvı alır. İçinde biriken üreye ve tuza karşı dayanıklıdır. Günde sağlıklı bir erkek 1500 ml idrar atar. İdrar yoğunluğu 1,018-1,022 arası değişir ve kokusu yeni ortaya atılan bir hipoteze göre kişiden kişiye farklılık gösterdiği söylenmektedir. Ayrıca toplum, coğrafya, beslenme ve yaşam tarzı etkili sebeplerdir. İdrar ilk çıktığında asidiktir. İçinde bulunan maddelerin değişimine göre birçok rahatsızlığın teşhisi ise idrarın diğer bir şekilde önemini artırır. Önlem açısından her gün idrarın rengindeki değişiklikler özellikle koyu renk alması sürekli kontrol edilmelidir. Nefronlar sadece süzme yapmaz aynı zamanda geri emilim denilen bir işlevi daha yerine getirir. Bu işlev atılan madde miktarını azaltma suretiyle, tasarruf ve enerjiden kazanma amaçlıdır. Geri emilim olmasaydı şu an tükettiğimizin daha fazlasını harcayarak hem sindirim organlarımız aşırı yorulacak hem de ihtiyaçlarımızı daha zor karşılayacaktık. İNSANDA BÖBREKLERDE SÜZME Glomerulusta var olan yüksek basınçla kan plazması ve birçok yararlı ve zararlı madde nefron kanalına geçerek orada bazılarının geri emilimi gerçekleştikten sonra idrar kesesine gönderilmesidir. İNSANDA GERİ EMİLİM Glomerulus ile süzülen sıvı kanalda ilerlerken su ozmosla, glikoz, vitamin, aminoasit, Ca+, Na+, K+ difüzyonla etrafındaki kılcallara geçer. Buna geri emilim denir. Emilmeyen üre az bir miktar su ile idrar torbasına ilerler. Su tüm hücrelerimizde kesin kez bulunması gereken bir madde ise bunun emiliminin %80-%95 arası olması çok normaldir. Fakat bu hareket hipofiz bezinin yönetimi altındadır. ADH hormonu ile düzen sağlanır. Vücuttan çok tuz ve su eksildiğinde, ağız kuruluğu, halsizlik, tansiyon düşüklüğü, çarpıntı ve şok görülebilir. Tuz alınmaksızın bol su alınması halinde de, su zehirlenmesi olarak adlandırılan, adale kasılmaları, çırpınmalar, şuur kaybı ve koma ile ölüme kadar varabilen bir tablo görülebilir. Potasyumun kanda yüksek düzeylerde bulunması, böbrek hastalığı, ciddi yanıklar, kanamalar gibi etkenlere bağlı olarak idrar miktarının azalması hallerinde görülebilir Kanın pH değerini ise yine böbrekler dengeler. Diğer organların bire bir kimyasal değerlerini ayarlamaya çalışmaktansa, onlara gerekli maddeleri ulaştıran kanı kontrol etmek hem daha pratik hem de etkilidir. BOŞALTIM SİSTEMİ RAHATSIZLIKLARI Başta ihmal edilen terleme sonrası böbreklerin korunmaması, yeterli su alınmaması, gereksiz ve yanlış ilaç kullanımı, sürekli aynı şekilde oturma gibi sebepler yanında bir çok patolojik sebepler yığını yer alır. Sigara bu sistemimizi de direkt ve olumsuz etkilemektedir. Sigaradan kana karışan maddelerin ayrışması için böbreklerin daha fazla çalışmakta, savunmaya ayrılan süreyi kısaltmakta, böbrekte, kanda ve idrarda renk değişimi meydana getirmekte, böbrek yetmezliği doğurmakta, glomerulusta süzmenin azalması gibi tepkiler oluşur. 1. Böbrek düşüklüğü: Böbreğin anormal sarkıklığıdır. Yüzen böbrek diye bir çeşidi vardır. Böbrek normal şeklinde olmadığından tam kapasite çalışamaz. 2. Böbrek yetmezliği: Akut ve kronik olmak üzere iki çeşittir. Akut olan yetmezlik idrarın kendiliğinden çıkmasının tam ya da tama yakın durması ile belli olur. Genelde ya bir taş ile tıkalılık ya da kalbin az kan pompalamasıyla böbrekte hiçbir fiziki sorun yokken tam olarak süzme yapamamasından dolayı gerçekleşir. Geçici süreyle diyaliz makinesi kullanılabilir. Tam olarak söylenemez fakat iyileşme süresi 3-5 haftadır. Kronik olanındaysa böbrekler senelerce harap olmaktan, sonrası hem kalsiyumun yeterli emilimi olmadığından kemik bozuklukları, kalsiyum-fosfor metabolizması bozukluğu, dış ve iç salgı yetersizliği, alyuvar üretimi için eritropoyetin bireşimi azalımı ve hem de anemi takip eder. Tedavi böbrek nakli ve geçici süreyle diyaliz makinesi kullanılır. 3. Üremi: Tanımda şiddetli böbrek yetmezliğinin tüm belirtileridir. Tam anlamıyla sebebi bilinmeyip, kaynağı üre olduğu sanılmaktadır. Aslen tek sebep üre değil kanda su ve elektrolit bozuklukları da yer alır. 4. Nefrit: Nefronların iltihaplanması şeklindeki hastalıktır. Genel nedeni boğaz enfeksiyonlarının tedavisi olmaması ile ilerleyen iltihaplanmanın böbrekte yerleşmesidir. Kısa sürede tedavi edilmezse böbreklerin tamamen durmasına neden olur. Böbreklerin bir süre dayanması tam tıbbi müdahale zamanını yaratır. 5. Böbrek veremi: Yine akciğer veremindeki gibi Koch basili ve onun neden olduğu tüberkül denilen lezyonlar böbrekte görülür. En sık görülen verem türlerindendir. Tedavi antibiyotiklerle sağlanır. Tam iyileşme elde edilir. 6. İdrar torbası iltihaplanması: Genelde bir virüsün veya bakterinin torbada etkinleşerek iltihaplanma yapmasıdır. Bunla birlikte tedaviye gidilmemesi sonucu etrafındaki yapıları da tehdit eder duruma gelir. Aynı zamanda boğazdaki bir iltihaplanma buraya kadar ilerleyebilir. Tedavi tamamen mümkündür. 7. Böbrek iltihaplanması: Mesane iltihap kapmadan önce de sonra da gelişebilir. Bu durum diğer böbrek rahatsızlıklarında sık görülen titreme, üşüme ile tanınabilir. Enfeksiyon ilerlerse farklı bir hastalığa çevirebilir. Tedavisi tamamen mevcuttur. 8. Böbrek taşları: Halen araştırma ve tartışma konusu olan bu hastalığın sebebi bilinmemektedir. Kalsiyum ve azotlu kristalleşebilen bileşiklerin oluşturduğu katı çökelti sonucu çok sancılı ve idrarda kan kesin belirtileridir. Bu gibi bir durum için önceden küçük bazı önlemler alınabilir. Bol su alma, hareketli olma, fazla tuzlu yiyecekler yememeye özen göstermek gibi. Tedavi mümkün olmakla, taş lazer, ameliyat veya ilaç kullanımı ile düşürülebilir. Kalsiyumun kandaki düzeyinin gerektiğinden fazla olması hali, genellikle, paratiroid bezinin hastalıklarında görülmektedir. Hafif dereceli yükselmeler, fazla bir belirti vermez. Bu hastalarda sık böbrek taşları görülür. Kalsiyum yükseldikçe kas güçsüzlüğü, böbrek kireçlenmesi, kemiklerde gereğinden fazla kireç toplanması gibi durumlar belirir İdrar yolları iltihabı, idrar akıntısı ve tutamama, idrar yolları yanması gibi rahatsızlıklar da yine sebebi bilinen fakat böbrekte oluşan bir hastalığı takiben gelebilen diğer vakalardır. DENEY: MEMELİ BÖBREĞİNİN İNCELENMESİ AMAÇ: BÖBREĞİN YAPISININ KAVRANMASI DENEY ARAÇ-GEREÇLERİ: *Bir adet koyun böbreği *Plastik leğen *Bisturi DENEYİN YAPILIŞI: Bir adet koyun böbreği boyuna ve enine çıkacak şekilde kesildi. DENEYİN SONUCU: Ortaya çıkan böbrek piramitleri, öz ve havuzcuk bölgeleri yakından görüldü. Böbreğe giren ve çıkan damarlar ise havuzcukta yer aldığı kavrandı. Yine aynı yerden çıkan idrar kanalı buradadır. Ayrıca enine keserekten de görülen kılcallık dikkatlerden kaçmadı. Böbreğe gelen ve böbrekten çıkan damarların kalınlıkları görüldü. Böbrek toplardamarının böbrek atardamarından ince olduğu belirlendi. Böbrek içinde idrar kanalına süzülen maddeleri taşıyan idrar toplama kanalları yeri ve sayısı görüldü. Fakat çok sayıda nefron ve kılcal damar böbreği karmaşık bir yapıya sürüklemiştir. Tam inceleme mikroskop ile gerçekleştirilir.
#24.09.2007 10:57 0 0 0
  • CANLILARDA SİNDİRİM Canlılar, hayatlarının devamı için enerjiye ihtiyaç duyarlar. Bu enerji, besinlerin kullanılması ile sağlanır. Ayrıca; büyüme, gelişme, yaşlanan dokuların yenilenmesi ve yaraların onarılması için de bazı maddeler gereklidir. Bütün bunlar besinlerle karşılanır. Besinlerden enerji elde edilebilmesi için önce kana geçmeleri, sonra da hücrelere taşınmaları gerekir. Besinlerin hücrelere geçebilecek kadar küçük parçalara ayrılmalarına sindirim denir. Sindirimi gerçekleştiren organların oluşturduklara sisteme de sindirim sistemi denir. Besinler sindirilerek hücrelere alınabileceği gibi, bazı büyük moleküllü besinler önce hücreye alınıp, sonra hücrenin içinde de sindirilebilirler. Bu nedenle sindirim, yapıldığı ortama göre ikiye ayrılır. Bunlar: -Hücre içi sindirim -Hücre dışı sindirimdir. Hücre içi sindirimde besinler, hücre içine alınır ve sitoplazmada enzimlerle sindirilir. Hücre dışı sindirimde ise besin, hücre içine alınmaz. Öncelikle hücre, besini sindirebilecek enzimleri hücre dışına atar. Besin hücre dışında sindirildikten sonrada ortaya çıkan ürünleri hücre içine alır. Aynı zamanda sindirim, uygulanma şekline göre de ikiye ayrılır: -Fiziksel(mekanik) sindirim -Kimyasal sindirim Fiziksel sindirimde besinler, diş gibi yapılarla ve kaslar yardımıyla besinlerin daha küçük parçalara ayrılmasıdır. Fakat besin maddeleri bu şekilde monomerlerine ayrılamazlar. Bunu yapacak olan enzimlerin temas edebileceği yüzey artmış olur. Kimyasal sindirimde ise besinler, enzimler ve su yardımıyla monomerlerine ayrılmasıdır. Bu tip olaylar hidroliz reaksiyonlarıdır. Sindirim şekilleri ve sistemleri her canlıda aynı değildir. Canlı sınıflarına göre farklılık gösterir. Bu yüzden sindirim sistemleri canlı sınıflarında incelenir. Tek hücreliler, yapılarından dolayı son derece basit sistemlere sahiptirler. Bir tek hücreden oluştukları için sadece hücre sindirimi yaparlar. Çoğunlukla hücre içi sindirim yaparlar. Amip, öglena, terliksi hayvan gibi bir hücreliler, büyük besinleri endositozla veya fagositozla hücre içine, oluşturdukları besin kofullarına alırlar. Bu kofulların içine sindirim organeli olan lizozom, sindirim enzimlerini aktarır. Besinler burada sindirilerek yapı taşlarına ayrılırlar. Oluşan bu yapılar sitoplazmaya geçer. Kofulda kalan artık maddeler aynı kofulla, ekzositozla hücre dışına atılır. Bitkilerde ve mantarlarda özelleşmiş sindirim organları yoktur. Küf ve şapkalı mantar çeşitleri, çürümekte olan bitki ve hayvanların artıkları üzerine yerleşirler. Sindirim enzimlerini artıkların üzerine salgılayarak organik maddeleri sindirirler. Oluşan yapıtaşlarını difüzyon ve aktif taşımayla hücre içine alıp kullanırlar. Böylece faydasız madde ve artıklar hücre içine alınmadan dış ortamda kalır. Bu olay hücre dışı sindirimdir. Bitkiler fotosentezle kendi besinlerini kendileri ürettikleri için sindirim yapmazlar. Topraktan aldıklarını ve fotosentez ürünlerini hücrelerde depolarlar. Fakat böcek kapan, ibrik otu gibi bazı bitkiler hücre dışı sindirimde yaparlar. Omurgasızlardaki sindirim sistemleri daha gelişmiştir. Bu canlılarda genelde hücre dışı sindirim görülürken, bazılarında hem hücre içi hem de hücre dışı sindirim görülmektedir. Süngerler hariç diğer omurgasızlarda sindirim olayı, silindirik kanal şeklindeki özel organların boşluklarında gerçekleşir. Süngerlerde özel bir sindirim sistemi yoktur. Yaşadıkları deniz veya göl suyundan mikroskobik canlıları vücutlarındaki porlardan içeri alırlar. Süngerlerin bazı hücreleri vücut içindeki bu besinleri fagositozla hücre içine alıp sindirir ve artıklar çeşitli kanallardan dışarı atılır. Sölenterlerden hidrada, ağız ve anüs olarak görev yapan tek bir açıklık vardır. Buradan alınan besinlerin bir kısmı vücut boşluğunda sindirilir. Kısmen sindirilen besinler sindirim boşluğunu çevreleyen hücreler tarafından alınır ve hücre içinde yapıtaşlarına ayrılarak sindirim tamamlanır. Yassı solucanlardan planaryada, hidrada olduğu gibi ağız ve anüs görevi yapan tek açıklık vardır. Ağızla alınan besin vücudun her tarafına yayılan sindirim kanalında kısmen sindirilir. Kısmen sindirilen besinler hücre içine alınarak burada sindirim tamamlanır. Yassı solucanların bazıları parazit olarak yaşarlar. Toprak solucanı ve diğer hayvanlarda ağızla başlayan ve anüsle sonlanan bir sindirim kanalı vardır. Alınan besinler, sindirim kanalının farklı özelikteki bölümlerimden geçerken sindirilir. Yararlı maddeler bağırsak hücreleri tarafından alınıp kana verilir. Sonrada vücut hücrelerine dağıtılır. Sindirilmeyen artıklar da anüsten dışarı atılır. Omurgasızlardan toprak solucanında bulunan taşlık içindeki küçük taşlar, mekanik sindirimle besinleri öğütmeye yarar. Salyangoz gibi hayvanlarda sindirim kanalının başlangıcında, besinlerin parçalanmasını sağlayan radula adında dişli bir dil bulunur. Eklem bacaklılarda sindirim sistemi toprak solucanlarındakine benzer. Omurgalı canlılar kullandıkları besin çeşitlerine göre üç grupta incelenirler. Otçullar, etçiller, otçul ve etçiller. Omurgalı canlıların almış oldukları besinlere uygun olarak sindirim sistemleri farklılık gösterir. Bundan dolayı otçulların sindirim kanalı uzun, etçillerinki ise kısadır. Bu canlılarda alınan besin çeşidine bağlı olarak ağız, diş, dil ve bağırsakların yapılarında da bazı farklılıklar bulunmaktadır. Kuşlarda sindirim sistemi ağızla başlar, kloakla sonlanır. Ağız gaga şeklinde olup, alınan besinler önce kursağa gelir. Burada bir süre depolanarak yumuşatılır. Sonra bezli mideye gider. Burada mide öz suyuyla daha da yumuşayan besinler taşlığa geçer. Güçlü kaslardan oluşan taşlığın, kuvvetli kasılmalarıyla içindeki besinler, alınan küçük taşlar ve kumlarla iyice öğütülür. Taşlıktan sonra bağırsağa gelen besinler, enzimler yardımıyla sindirilir. Sindirimi tamamlanmış besinler emilerek kana verilir. Kuşların sindirim kanalının bağırsak bölümüne karaciğer ve pankreas gibi bezler bağlıdır. Sindirim enzimlerini bu bezler salgılar. Sindirilemeyen artıklar da kalın bağırsaktan kloaka geçerek dış ortama atılır. Memelilerde ağız ve dişler çok gelişmiştir. Etçillerin hepsinde ve bazı otçul memelilerde mide tek bölmelidir. Fakat sığır ve manda gibi geviş getiren bazı otçul memelilerin mideleri dört bölmelidir. Bunlar işkembe, börkenek, kırkbayır ve şirdendir. Ağızla alınan besinler işkembede bir süre depolanır. Selülozlu besinler burada mutualist yaşayan bir hücreli kamçılılar tarafından salgılanan enzimlerle bir miktarı sindirilir. İşkembedeki besinler börkeneğe geçerler ve buradan tekrar ağıza getirilerek yeniden çiğnenir. Geviş getirme denilen bu olaydan sonra, besinler ikinci kez yutulur. Daha sonra kırkbayır ve şirdene getirilen besinler kimyasal sindirime uğrarlar. Şirdenden ince bağırsağa geçen besinler tamamen yapıtaşlarına ayrılırlar ve ince bağırsaktan emilerek kana taşınırlar. İnsanlarda özelleşmiş bir sistem vardır. Sindirim sistemi silindirik bir kanal şeklindedir. Bu sistemde salgı üreten sindirime yardımcı bezler olan karaciğer ve pankreas da bu kanalla bağlantılıdır. İnsanın sindirim sisteminde besinler fiziksel ve kimyasal olmak üzere iki çeşit sindirime uğrar. Ağızla başlayıp anüsle son bulan insandaki sindirim sistemine özel salgı üreten bezler vardır. Bunlar; ağıda tükürük bezleri, midede mide bezleri, ince bağırsakla bağlantılı karaciğer ve pankreas ile ince bağırsakta bulunan bezlerdir. Ayrıca mide ve ince bağırsakta bazı bezlerin salgı yapmalarını sağlamak için hormon üreten özel hücrelerde vardır. İnsanda sindirim sistemi ağızda başlar. Ağız; dudaklar, yanaklar, damak ve yutakla çevrilmiştir. Ağzın içi mukoza adı verilen zarla kaplıdır. Ağızda sindirimi sağlayan önemli organlar; dişler, dil ve tükürük bezleridir. Dişler, besinleri tutma, koparma, çiğneme ve öğütme görevlerini yapar. Tüm dişlerin yapısı aynı olup birbirine benzer. Diş, diş etinin üzerinde bulunan taç kısmı ve onun üzerini kaplayan çok sert bir yapı olan mineden oluşur. Minenin altında kemik yapısında fil dişi (dentin) bulunur. En iç kısımda sinirlerin ve kan kılcallarının bulunduğu diş özü (pulpa) yer alır. Dilin yapısında çizgili kaslar bulunur. Besini ağız içinde karıştırma ve yutmaya yardımcı olur. Tükürük bezleri; ağız boşluğuna kanallarla bağlanan, kulak altı, çene altı ve dil altı bezleri olarak üç çift ekzokrin salgı bezidir. Tükürük içinde bol miktarda su bulunur. Sudan başka mukus, amilaz enzimi, sodyum ve kalsiyum iyonları vardır. Tükürüğün mikrop öldürücü özelliği vardır. Tükürük pH 'sı 6,8 'dir. pH 'nin yükselmesiyle kalsiyum iyonları ve fosfat gibi maddeler çökerek diş taşlarını ve tükürük kanallarını kapatan taşlar oluşturur. Tükürük besinlerin ıslatılmasını, kayganlaşmasını sağlarken, amilaz enzimiyle nişastanın kimyasal sindirimini başlatır. Yutak; ağızla yemek borusunu birbirine bağlayan bir yapıdır. Ağızdaki çiğnenmiş besinlerin yemek borusuna itilmesini sağlar. Yutkunma anında gırtlak yukarı çıkar ve gırtlak kapağı soluk borusunu kapatır. Böylece lokmaların soluk borusuna geçmesi önlenerek yemek borusuna gönderilir. Yemek borusu, soluk borusunun arkasında, yutaktan mideye kadar uzanan bir borudur. Yapısında bağ doku, düz kaslar ve örtü epiteli bulunur. Boyu, 20-25 cm ve çapı 2cm'dir. Bazı epitel hücrelerinin salgıladığı mukus, yutulan besinlerin mideye inişini kolaylaştırır. Kaslar yukarıdan aşağıya doğru kasılıp gevşeyerek (peristaltik hareket) lokmaları mideye iter. Mide, karın boşluğunun sol üst tarafında, yemek borusu ile onikiparmak bağırsağı (duodenum) arasında bulunur. Mide enine, boyuna ve eğik olarak üst üste dizilmiş üç katlı düz kastan yapılmıştır. Bu kaslar midenin değişik yönlerden kasılmasını sağlar. Böylece mideye girmiş besinlerin mekanik sindirimi gerçekleşir. Midenin yemek borusu ile bağlı olduğu yere mide ağzı (kardia), onikiparmak bağırsağına bağlı olduğu yere mide kapısı (pilor) denir. Mide içten dışa doğru, bağ dokusu, (periton) düz kaslar ve mukoza hücreleri ile kaplıdır. Mukoza arasında mide özsuları salgılayan tüp şeklinde bezlerle, kana hormon salgılayan hücreler vardır. Mide özsuyunda hidroklorik asit (HCL) ile pepsinojen enzimi bulunur. Mide bezleri süt çocuklarında lap (renin) enzimi salgılar. Mukozanın salgısı olan mukus sıvısı mideyi HCL etkisinden korur. Mide kaslarının kasılıp gevşemesiyle midedeki besinlerin mide özsuyuyla karışarak bulamaç (kimus) haline gelmesiyle mekanik sindirim olurken, salgılanan enzimlerin proteinlerin kimyasal sindirimleri başlatılmış olur. İnce bağırsak mide kapısından başlayıp, kalın bağırsağa kadar uzanan organdır. Çapı 2-3 cm ve boyu 7-8 m uzunluğundadır. İnce bağırsağın mideden başlayarak ilk 20-24 cm uzunluğundaki kısmına onikiparmak bağırsağı (duodenum) denir. Karaciğer ve pankreas duodenuma bir kanalla bağlı olduğundan salgılarını bura boşaltırlar. İnce bağırsağın duodenumun devamı olan kısmına boş bağırsak (jejenum), en son kısmına ise kıvrım bağırsak (ileum) denir. İnce bağırsağın ilk kısmı olan duodenum, buraya dökülen salgılarla kimyasal sindirimi yönüyle önemlidir. İnce bağırsak dıştan içe doğru periton (karın zarı), düz kas ve mukoza zarlarından oluşur. İnce bağırsağın iç kısmında, yüzeyi genişletmek için çok sayıda parmaksı çıkıntılara benzer villuslar (tümür) bulunur. Bu villusların üzerinde daha küçük ve çok sayıda mikrovilluslar bulunmaktadır. Villusların içinde kan ve lenf (ak kan) kılcalları vardır. İnce bağırsağın iç epitelinde, sindirim enzimleri üreten ve mukus salgılayan goblet hücreleri vardır. Kalın bağırsak, ince bağırsağın son kıvrımından başlayarak anüse kadar uzanır. Boyu 1,5 m ve çapı 6 cm'dir. Kalın bağırsak yapı olarak ince bağırsağa benzer. Ancak kalın bağırsakta villuslar yoktur. Kalınbağırsağın iç epitelinde çok sayıda goblet hücresi bulunur. Goblet hücrelerinin salgıladığı mukus sindirim artıklarının Hareketini kolaylaştırır. Kalın bağırsağa kolon da denir. Sağ alt karın boşluğunda bulunan kör bağırsaktan sonra, çıkan kolon, yatay kolon, inen kolon ve rektum denilen kısımdan sonra anüsle dışarı açılır. Kalın bağırsak, barındırdığı bakterilerle K vitamininin üretimini ve suyun emilimini sağlar. Tüm bu sindirim olaylarında kimyasal sindirimi enzimler gerçekleştirir. Bu enzimlerde çeşitli organlardan salgılanır. Sindirime yardımcı olan bu bezler; tükürük bezleri, karaciğer safra kesesi, pankreas, mide ve bağırsak bezleridir. Karaciğer yaklaşık 1,5-2 kg ağırlığında, diyafram kasının altında, karın boşluğuna yerleştirilmiş en büyük iç organımızdır. Karaciğerin çukur olan alt yüzünün sol tarafında mide bulunur. Üst kısmı ise diyaframla temas halinde ve kubbe biçimindedir. Karaciğerin üzeri bağ dokudan yapılmış bir kapsülle örtülüdür. Karaciğer dört parçadan oluşur. Bu parçalara lop denir. Her lop çok sayıda lopçuklara ayrılır. Lopçuklar safra (öd ) salgısı üretirler. Safra, karaciğer sağ lobunun altındaki safra kesesinde depolanır. Safranın bir miktarı da koledok kanalıyla water kabarcığından onikiparmak bağırsağına boşaltılır. Safranın içinde, kolesterol, yağ asitleri, safra tuzları ve safra pigmentleri vardır. Safrada enzim bulunmaz. Safra salgısının eksilmesi yada salgılanmasının durması safra tuzlarının salgısının ve kolesterolün çökelmesi ile safra taşları oluşumuna neden olur. Bu taşlar safra kanalını tıkar. Safra salgısı duodenuma boşalamadığından tekrar emilerek kana karışır. Sonuçta mikrobik olmayan sarılık meydana gelir. Sarılığa yakalanan insanlarda gözüm beyazı ve deride belirgin şekilde sarı renk oluşmaya başlar. Safra, yağların fiziksel sindirimini sağlayarak, onların küçük yağ parçalarına dönüşmelerini sağlar. Yağların ince bağırsaktan emilmesine yardım eder. Bağırsakta zararlı bakterilerin çoğalmasını ve kokuşmayı önler. Karaciğere, aorttan ayrılan karaciğer atar damarıyla kalpten; kapı toplar damarıyla da dalak ve ince bağırsaktan kan gelir. Karaciğer toplar damarıyla da karaciğerden kalbe kan gider. İnsan vücudunda en fazla kendini yenileyebilen organlardan biri karaciğerdir. Karaciğer vücutta çok çeşitli görevleri gerçekleştiren adeta vücudun sigortası durumunda olan bir organımızdır. Alındığında insan 1-2gün yaşayabilmektedir. Karaciğer fazla glikozu glikojene dönüştürerek depolar. Açlık durumunda glikojeni glikoza parçalayarak kana verir. Böylece kan şekerini ayarlar. Fazla proteinleri, karbonhidrat ve yağlara dönüştürür. A, D, K vitaminlerinin, minerallerin, amino asitlerin ve yağların fazlasını depolar. Kanın damar içinde pıhtılaşmasını önleyen heparini üretir. Aynı zamanda da kanın pıhtılaşmasını sağlayan protrombin ve fibrinojeni üretir. Amonyağı, daha az zehirli olan üre ve ürik aside dönüştürür. Hidrojenperoksiti ve alkolü parçalar. Yaşlı alyuvarları parçalayarak hemoglobini tutar. Kansızlık durumunda ve embriyo döneminde alyuvar üretir. İlaçların ve besinlerdeki zararlı maddelerin zehirli etkilerini giderir. Eşey hormonlarının fazlasını parçalar. Vücut ısısının düzenlenmesine yardımcı olur. Öncül A vitamininden A vitaminini sentezler. Pankreas, midenin alt arka tarafına yerleşmiştir. Yaklaşık 70-80 gr ağırlığında pembe, yaprak şeklinde karma bir bezdir.Pankreasın salgıladığı pankreas öz suyunda amilaz, tripsinojen ve lipaz enzimleri vardır. Bu özsu pankreas kanalıyla water kabarcığından duodenuma dökülür. Salgılanan enzimler karbonhidratların, proteinlerin ve yağların sindirimini gerçekleştirir. Pankreas langerhans adacıklarıyla insülin ve glukagon hormonları üreterek kana verir. Bu hormonlar kan şekerini düzenler. Fiziksel sindirimde besinler daha küçük parçalara ayrılır. Kimyasal sindirimde ise besinler, vücudun gereksinim duyduğu temel yapıtaşlarına ayrılırlar. Proteinleri, karbonhidratları ve yağları yapıtaşlarına ayırmada farklı enzimler görev yapar. Bir maddenin sindiriminde birden çok enzim ortak çalışabileceğinden anlatım bütünlüğünün sağlanması için enzim faaliyetleri besin maddelerinin sindirimi başlığı altında incelenir. Karbonhidratların çoğu bitkiler tarafından üretilir. Vücuda beslenmeyle alınan karbonhidratlardan polisakkarit ve disakkrit çeşitleri yapıtaşları olan monosakkaritlere dönüştürülür. Karbohidratların kimyasal sindirimi ağızda ve ince bağırsakta gerçekleşir. İki değişik organda ve üç kademede sindirime uğrayarak sindirimleri tamamlanır. Ağızda, amilaz nişastaya etki ederek maltoz ve dekstrine ayırır. Mide ortamından çıkan besinlerin, onikiparmak bağırsağına gelmeleriyle, sekretin hormonu salgılanır. Kandaki sekretin hormonu pankreası uyararak pankreas özsuyunun salgılanmasını sağlar. Bu özsu içindeki amilaz, duodenuma gelen pişmiş ve pişmemiş nişastalı besinleri yapıtaşlarına ayırır. Onikiparmak bağırsağından sonra sindirilmeyen veya kısmen sindirilmiş olan karbonhidratlar, incebağırsak hücreleri tarafından salgılanan maltaz, sakkaraz ve laktaz enzimleriyle sindirilerek monomerlerine ayrılırlar. Sindirim sonucu oluşan glikoz ve diğer monosakkaritlar, ince bağırsağın villuslarından emilerek karaciğere getirilir. Karbonhidratlar bazik ortamda çalışabilen enzimlerle parçalandığından midede sindirilemezler. Proteinler; bitkisel besinlerden baklagillerde, hayvansal besinlerden et, süt ve yumurtada bol miktarda bulunan organik maddelerdir. Vücuda alınan proteinlerin, canlıda kullanılabilmeleri için, yapı taşları olan amino asitlere parçalanarak hücrelere alınmaları gerekir. Proteinlerin mekanik sindirimi ağızda, kimyasal sindirimi ise midede başlar ve ince bağırsakta tamamlanır. Ağızda çiğnenmiş lokma yutkunmayla yemek borusuna geçer. Buradaki peristaltik hareketlerle besinler mideye iletilince, midenin bazı hücreleri gastrin hormonu salgılar. Kandaki gastrin hormonu mide özsularını salgılayan bezleri uyarır. Uyarılan bu bezlerden hidroklorik asit (HCL), mukus salgısı, pepsinojen enzimi ile süt çocuklarında lap (renin) enzimi salgılanır. Önce hidroklorik asit pepsinojenle etkileşerek aktif bir proteinaz olan pepsine dönüştürülür. Pepsin de proteinleri etkileyerek onları peptonlara parçalar. Süt çocuklarında lap enzimi, sütün proteinini kazeine dönüştürerek çökeltir. Kazeine de pepsin etki ederek onları polipeptitlerle amino asitlere parçalar. Midedeki besinler buradaki özsu ile karışarak bulamaç (kimus) haline getirilir. Bu haldeki besinler yaklaşık iki saat sonra, onikiparmak bağırsağına geçerler. Kimüsün onikiparmak bağırsağına gelmesiyle buradan hemen sekretin hormonu salgılanır. Kandaki sekretin, pankreası uyararak enzim taşıyan özsuyunu salgılatır. Bu enzimlerle peptonların sindirimi, ince bağırsağın onikiparmak bağırsağında ve daha sonra gelen bölümünde, iki aşamada sindirilerek tamamlanır. Onikiparmak bağırsağında; pankreasın in aktif haldeki enzimi olan tripsinojen, bağırsaktaki bazı hücrelerden salgılanan enterokinazla aktif tripsine dönüştürülür. Tripsin, mideden gelen peptonları etkileyerek onları peptitlere ve amino asitlere dönüştürür. İnce bağırsak tarafından erepsin enzimi salgılanır. Erepsin, onikiparmak bağırsağından gelen peptitleri, amino asitlere dönüştürür ve proteinlerin sindirimi tamamlanmış olur. Oluşan tüm asitler, ince bağırsaktaki villuslar tarafından emilerek kanla karaciğere getirilir. Yağlar; sıvı olan ay çiçek yağı, zeytin yağı gibi bitkisel yağlarla,katı olan tereyağı ve kuyruk yağı gibi hayvansal yağlardan oluşan organik besinlerdir. Yağların fiziksel sindirimi ağızda ve ince bağırsakta safra tuzlarıyla meydana gelir. Yağların kimyasal sindirimi ince bağırsakta başlar ve burada biter. Böylece yağlar yapıtaşları olan yağ asitleri ve gliserine (gliserol) parçalanmış olur. Besinler, kimüs halinde onikiparmak bağırsağına ulaşınca, buradaki bazı hücrelerden kolesistokinon hormonu salgılanır. Kandaki kolesistokinon safra kesesini uyararak, safra salgısının salınması başlatır. Kimüs içindeki yağlar safra salgısıyla etkileşerek küçük yağ damlacıkları haline getirilirler. Bu yağların fiziksel sindirimidir. Yağ damlacıkları pankreas enzimi olan lipazların yardımıyla sindirilir. Yağ asitleri ve gliserol lenf sistemiyle emilerek kan dolaşımına katılır. Tüm bu sindirim olaylarıyla yapıtaşlarına parçalanan besinler, vücudun kullanması için emilip kana veya direkt bir organa ulaştırılırlar. Bu olay en fazla ince bağırsakta gerçekleşir. Bunun sebebi burada bulunan ve emilim yüzeyini arttıran çok sayıdaki mikrovillustur. Bir mikrovillusun içinde lenf kılcalı ve çok miktarda kılcal kan damarı bulunur. Mikrovillus yüzeyindeki hücrelerin emdiği gliserol ve yağ asitleri lenf kılcallarına geçer. Bunlar sonra lenf damarlarıyla kan dolaşımına verilir. Diğer tüm besinler villus yüzey hücrelerince alınarak kan kılcallarına geçerler. Burada kapı toplar damarıyla karaciğere gelir. Karaciğerde kan içindeki madde miktarında gerekli düzenlemeler yapılır. Örneğin; zehirli maddeler süzülür, glikozun fazlası glikojene çevrilerek depolanır. Bu işlemlerden sonra kan, karaciğer toplar damarıyla kalbe gelerek kan dolaşımına katılır. İnce bağırsağın peristaltik hareketleriyle kalın bağırsağa geçen sıvıda, su, emilemeyen moleküller ve besinlerin sindirilmeyen artıkları vardır. Kalın bağırsakta yaşayan bazı bakteriler K vitaminini sentezlerler. Sindirilmemiş artıklar, ölmüş epitel hücreleri, salgı artıkları ve bakteriler dışkıyı oluştururlar. Dışkı, peristaltik hareket ve mukusun oluşturduğu kayganlıkla ilerleyerek rektumda birikir. Birikmiş olan dışkı anüsten dış ortama atılır. Bu olaya dışkılama denir. Bu sindirim olaylarının sonucunda vücudun gereksinim duyduğu besin maddeleri, dolaşım sistemiyle tüm vücuda ulaştırılır ve bu sayede organizma düzenli olarak çalışır.
#24.09.2007 10:56 0 0 0
  • Konu: ANATOMİ
    ANATOMİ ANATOMİ vücudun yapısını inceleyen bilimdir. Anatomi terimi yalnız başına kullanılırsa bu, insan anatomisi anlamına gelir. Kelime olarak Yunanca "anatome"teriminden türemiştir. Latince karşılığı dissection dur.(1)İnsan anatomisi, insan vücudunun normal şekil ve yapısını inceleyen, en eski temel medikal bir bilim dalıdır .Anatomi terimi Grek orjinli olup ana=içinde, ayrılmış, temnein, tome=kesmek,parçalara ayırmak kelimelerinden oluşmuştur. Latince kökenli dissectio (dis=ayrılmış, secare=kesmek) terimide anatomiyle aynı anlamı taşımakla beraber, dissectio günümüzde anatomi öğretiminin vazgeçilmez yöntemi olan kadavra pratiğini belirtmek amacı ile kullanılır.(2) . ANATOMİNİN TARİHÇESİ Riolan' a göre, İbraniler 40 kemik ve 360 kiriş ve damar tanırlardı;Yunanlıların anatomi alanındaki bilgilerinin ise çok daha gelişmiş olduğu söylenir. Haller'e göre HİPPOKRATES insan kadavralarının teşhisini yapmıştır; ama bunu ıspatlayan bir belge yoktur.(3)Anatomi çalışmaları yapmaya yönelik bilinen ilk girişimler Batı'da Aristoteles(i.ö.384-22(?))tarafından yapılmıştır. Bununla birlikte i.ö.3000-i.ö.1600 arasında kalan bazı papürüsler, eski Mısırlıların mumyalama sırasında anatominin bazı konularıyla ilgilenmiş olduklarını göstermektedir. Biyoloji biliminin kurucusu olan Aristoteles, bitkilerde ve hayvanlarda inceleme amaçlı kesmeler (teşrih) uygulanmıştır. Ama Aristoteles de tıbbın kurucusu sayılan Hippokrates(460-374) de, insan bedeninde kesme çalışmaları yapmamışlardır.(4)Aristoteles'in eserlerinde, Hippokratesci yazarlara göre, anatominin durumunu bildiren bilgiler hem çok zayıf hem de hatalı gözlemlerle doludur .İnsan anatomisinin gerçek temelleri M.Ö.4yy. da İskenderiye okulu tarafından atılmıştır .Koslu Praksagoras ve öğrencileri Herophilos ve Erasistratos(bu sonuncusu belki de Aristoteles'in torunudur) insan kadavrası teşhiri yapmışlardır (3) Herophilos ve Erasistratos Aristoteles' in ölümünden kısa süre sonra ,Mısır'da Ptolemaios sülalesi hükümdarları, insan üstünde inceleme amaçlı kesme işlerini desteklemişler ve bu işin en etkili uygulayıcıları, Herophilos(i.ö.335-280)ile çağdaşı Erasistratos (i.ö.310-250) olmuşlardır. Herophilos 600 kadar insan bedenini keserek, anatomi incelemeleri yazmıştır;bunlar arasında gözlerle ilgili bir inceleme ve ebeler için bir el kitabı sayılabilir. Ama en büyük katkısı, beynin sinir sistemi merkezi ve zekanın bulunduğu yer olduğunu kanıtlaması ve beyinden omuriliğe giden sinirlerin çizimini yaparak, isteme uyanlar ve uymayanlar diye sınıflandırması olmuştur. Erasistratos, ayrıca kalbe yağ taşıyan lenfi incelemiş, gırtlak kapağının gırtlağı kapatmaktaki işlevini tanımlamış, kalpteki üçlü kapak 'ı ortaya çıkarmış, duyum sistemleri ile hareket sistemlerini birbirinden ayıdetmiştir. Dolaşım sistemini de yoğun biçimde incelemiş, ama atardamarda hava bulunduğunu savunmuştur:Bu, o dönemde yaygın bir inançtı;Çünkü normal olarak toplam kanın %60 kadarı toplardamarlarda bulunur ve ölümde atardamarlar, kılcal damarlara ve toplardamarlara boşalırlar. GALENUS .Eskiçağ bilginlerinin pek çok gözlemi yanlış yapmış olmalarına karşın, Kleopatra'nın hükümdarlığının sonuna kadar (İ.Ö. yaklaşık 30 ) bulunan ilkelerin, sonraki 1000 yılda yapılacak buluşlar kadar çok olduğu söylenebilir. Kleopatra'nın ölümünden kısa süre sonra, İskenderiye bir Roma kenti ve Hrıstiyan kilisesinin başlıca merkezlerinden biri olmuş ve kent yöneticileri, anatomi çalışmalarına karşı çıkmaya başlamışlar, dünyanın Arabistan dışındaki yerlerindeki yöneticiler de, insan bedeni üstünde inceleme amaçlı kesme çalışmaları yapılmasını yasaklamışlardır .Bununla birlikte, anatomi bilgisini arttırma konusundaki isteğin önü alınamamıştır. Anatomi bilgisini geliştirme konusunda çaba gösteren en önemlisi, Roma imparatoru Marcus Aurelius'un Yunan asıllı hekimi Claudius Galenus'tur;(İ.S.131-200)Tarihte deneysel fizyolojinin kurucusu sayılan Galenus, idrarın idrar kesesinde değil, böbreklerde oluştuğunu ve omuriliğin kesilmesinin, bedenin kesme noktası altında kalan bölümünde felce yol açtığını göstermiştir. Büyük yapıtı İnsan Parçalarının Kullanımı Üstüne, günümüzde 1400 yıl önce, her yerde kullanılan bir tıp kitabı haline gelmiştir. Ne var ki, deneysel tıbba bazı güzel katkılarda bulunmasına karşın, Galenus'un aslında anatominin ilerlemesini geciktirdiği söylenebilir: Dinsel görüşlerden ötürü Galenus'un insan bedenini kesmesine izin verilmediğinden, elde ettiği sonuçların çoğu sığırlar, köpekler, domuzlar ve maymunlar üstünde yaptığı kesme işlemlerine dayanıyordu. Üstelik kendisinden önceki ve çağdaşı anatomicilerin bazı yanlışlarını da, yapıtıyla kalıcı duruma getirmiştir. (4)Ondan sonra bu dini inançlar ve ön yargılar yüzünden anatominin tamamen ihmal edildiği ve on iki y üz yıllık bir karanlık devre gelir. Anatominin yeniden bir hamle yapabilmesi için 1215'te İmparator Friedrich II'nin emirnamesi ve 1300 tarihinde Papa Bonifacio 7'in izini beklemek gerekir.1315'te Mundinus, Balogna'da öğrencileri önünde, iki kadavra teşrihi yapar.(3) İBNİ SİNA VE ÖBÜR İSLAM BİLGİNLERİ .Dinin karşı olması yüzünden anatomi araştırmaları Ortaçağda Batı'da büyük ölçüde bir yana bırakılırken, İslam bilginleri bu dalda büyük gelişmeler göstermişlerdir. İslam anatomicilerinin en ünlüsü İbni Sina (İ.S.980-1037)İ.S.1000'de yazdığı Kanun fi't Tıp (Tıp Kuralları )adlı yapıtında, insanlar, maymunlar, köpekler ve öteki hayvanlar üzerinde yaptığı incelemelerden elde ettiği bilgilere yer vermiştir;ama İbni Sina'da, öbür İslam bilginleri de sistemli incelemeler yapmamışlardır. VESALİUS. Batı'da Rönesans geliştikçe, bazı bilim adamları din kökenli kısıtlamalara karşı çıkmaya başlamışlar ve ortaya hızla çok sayıda anatomi bilgini çıkmıştır. Bunlar arasında en önemlisi Vesalius'tur. (1514 -64) Anatominin modern çağının başlatıcısı sayılan Vesalius, Galenus'un çoğu hatalı olan gözlemlerini kabul etmek ve incelemeleri metafizik diyalektiğe göre sürdürmek yerine, doğrudan bilimsel-deneysel bir yaklaşım göstermiş, pek çok hayvanın anatomisini, insanınki ile karşılaştırmış ve türler arasındaki farklılıkların nasıl şaşırtıcı biçimde bilinmeyenleri ortaya çıkardığını belirtmiştir. Kopernik'in Gök Cisimlerinin Dolanması adlı yapıtıyla aynı yıl yayınlanan İnsan Bedeninin Yapısı Üstüne adlı yapıtı, insan bedeninin iç yapısıyla ilgili doğru çözümlemelere yer vermesi açısından son derece önemlidir. Vesalius'un çağdaşları ve sonraki bilginler, yüzyıldan kısa bir süre içinde, genel anatomiyle ilgili temel incelemelerin çoğunu tamamlamışlardır.(4) Vesalius kitabıyla biyolojinin morfoloji olarak tanımlanan ve pratikte anatomi ile hemen hemen eş anlamlı olan dalı ortaya çıktı. Morfoloji, organizma bölümlerinin biçim ve işleyişlerini evrimsel ilişkiler, işlevler ve gelişim temel ilkeler açısından açıklarken, anatomi yalnızca bunların yapılarının tanınmasını kapsar.(5)Vesalius'un 1543 yılında henüz 28 yaşında yazdığı 'De Humani Corporis Fabrica' adlı eseri ile büyük yankılar yaratmış ve bütün tıp temeli ve girişi olarak tanıtılmaktadır. Bu görüş bugün değişmediği gibi hiçbir zaman değişmeyecektir.(1,2) ANATOMİNİN BÖLÜMLERİ Çok geniş bir bilim dalı olan anatomi, hekimlik dallarındaki ayırımlarla paralel olarak çeşitli alt dallara ayrılmıştır. Bu anatomicilerin hepsinde ortak temel bilgiler kullanılmasına karşın, bakış açıları ve bilgi gruplarında değişiklikler yapılmıştır.(2) Genel Anatomi:Konusu, birbirine benzeyen vücut kısımlarını bir araya toplayıp, 'sistem' denilen tabii gruplar meydana getirmektir. Bu sistemleri biçim, yapı ve gelişmeleri içinde inceler; böylece de organları meydana getiren temel kısımları yani dokuları incelemiş olur. Genel mikroskobik anatominin veya histolojinin ortaya attığı yapı problemlerinin çözümü için, genel anatomi, mikroskobik, kimyevi ve fiziki analizlerin verilerinden yararlanır. Bichat, mikroskop kullanmadığı halde dokuların ve suyukların bileşimine giren kısımları, anatomik elemanları veya temel prensipleri ayırt etmesini bilmiştir. Ona göre, her dokunun vücudun bütünü içinde ele alındığında bir sistem meydana getirdiği görülür. Çeşitli sistemler, aralarında değişik miktar ve oranda birleşerek organları oluşturur. Tek bir organın görevinde daha genel bir fonksiyonu olan birleşmiş organlar bütünü bir aygıttır. Demek ki anatomi ile fizyoloji bir arada yürür.(3) Tasviri Anatomi:Organlı bir varlığın yapısı hakkında gerçek bilgi sahibi olabilmek için, anatomist, sırasıyla çeşitli aygıtları meydana getiren organların her birinin durumunu göz önüne almalıdır. Organların durum, şekil, ağırlık, yön ve hacmini, ilişkilerini, kısacası dış özelliklerini ele alan bu analitik inceleme, tasviri anatominin işidir. Kemikbilim(osteolaji), iskelet ve kemikleri; eklem bilim (artroloji), eklemleri; bağ bilim (sindezmoloji) bağları;kas bilim (miyoloji), kasları; damar bilim (angioloji), damarları; sinir bilim (nevroloji),sinirleri; iç organlar bahsi (splanknoloji),iç organları inceler.(3) Topografik Anatomi: Aynı bölgede bulunan organlar arasındaki ilişkileri açıklar.(6)Tasviri anatominin iyice bilinmesi gerektirir;onu tamamlar ama yerini alamaz. Tasviri anatomiyi bölge bölge anlatmak topografik anatomi yapmak değildir. Bölgeyi, Velpeau ile birlikte, başlı başına bir yapılışı, özel görevleri ve hatta özel hastalıkları olan bir bütün olarak kabul etmek gerekir. Bu bölgenin incelenmesine de tıbbi-cerrahi anatomi veya uygulamalı anatomi denir;zira bu inceleme sonunda, hekim veya cerrah semiyoloji ve teşhis bakımından olduğu kadar tedavi için gerekli müdahaleler bakımından da bütün bilgi ve verileri elde etmiş olur.(2,3) Karşılaştırmalı Anatomi:Cinsler arasındaki benzerlikleri, farklılıkları, cinslerin örgenleşmesindeki temel yada ikincil etkenleri araştırır:bu bilim antropoloji, zooloji ve paleontolojiye önemli veriler sağlar.(6)Bu inceleme, çok değişik gelişme dereceleri gösteren türlerin, bugünkü tabiat şartları altında bulunmasından veya hiç olmazsa göz, kalp v.b. gibi belirli bir organın gelişme merhalelerinin ortaya çıkarılmasından faydalanır.(3) Pateolojik Anatomi:Hastalıkların organlarda neden olduğu yapı ve biçim değişikliklerinin incelenmesidir. Makroskopik patolojik anatomi, çıplak gözle görülebilen değişiklikleri, histo patolojik anatomi, mikroskopla seçilebilen doku bozukluklarını inceler. Büyüteçle birlikte doğan doku bilim (histoloji) mikroskoplar geliştikçe ilerledi. Günümüzde, elektron mikroskobunun yardımıyla hücre, en ince ayrıntısına dek incelenebilmektedir. Geçmişte yalnızca ölüm sonrası lezyonlarının incelenmesiyle sınırlı olan patolojik anatomi, bugün temel tıp bilimlerinde bir uzmanlık dalı olmuştur, ameliyatla çıkartılan her parçanın sistematik olarak incelenmesinde şart olan histopatolojik anatomi, klinik uygulamada hergün başvurulan bir araştırma yöntemidir.(biyopsi)(6)Çok eski zamanlardan beri hekimler klinik gözlemlerini anatomik bilgilere bağlamak istemişlerdir:otopsinin yasak olması uzun zaman bunu engellemiştir.16. y.y. da Padova'lı hekim Morgagni, klinik anatomisi metodunu kurdu. Fakat Fransa'da Dupuytren, Bichat, Leannec'in sayesinde bu metodun gelişebilmesi için 19.y.y. beklemek gerekti. Patolojik anatomide elde edilen sonuçlar çeşitlidir. Bu sonuçlar teşhise yarar;ilmidir;adli tıbba yardımcı olur;hatta tedavi içinde patolojik sonuçlardan faydalanılır. Patolojik anatomi iki büyük bölümden meydana gelir: genel patolojik anatomi, patolojik olayları genel olarak inceler (enflamasyon, tümörler, şekil bozuklukları) ve özel patolojik anatomi, bu olayları ayrı ayrı her organ açısından ele alır.(3) Radyolojik Anatomi:Radyografi aracılığıyla gözlemlenen organ biçimlerinin ve organlar arası ilişkilerin incelenmesidir.(6)Hastalıkların, yaralanmaların ve eklem rahatsızlıklarının teşhisinde X ışınının kullanılmasından beri radyolojik anatomi çok ilerlemiştir. Radyolojik anatomi, radyografi sonucu elde edilen şekil ve durumları inceler . Organ ve aygıtların belli yönlerden (önden, yandan, yarı yandan, dikey ve yatay olarak v.b.) muayenesi, kemiklerin iç yapısının, eklemlerin ve bazı iç organların incelenmesini kapsar. Gerçek veya muhtemel organik boşlukların iç yapısı, saydamsız bir madde (yemek borusu, idrar yolları, kanallar veya damarlara) veya gaz (pnömoseröz, gazlı anserografi) şırınga edilerek meydana çıkarılır. Teşrihle elde edilen sonuçlarla yapılan kıyaslama, ışığın, kişinin ve ekranın bulunduğu yerler göz önünde tutularak klişeler üzerinde anamorfozları değerlendirmeye yarar. Bu değişiklikler bazen belirli bir planın görünümünü tespit, bir planı büyültebilme, başka türlü görülmeyen bir ayrıntıyı ortaya çıkarabilmek bakımından önemlidir. Radyolojik anatomi, canlıda normal ve patolojik şekilleri görmeğe, patolojik durumları tespitle tıbbi ve cerrahi teşhise yardımcı olur. (3,6) Sistematik(analitik) Anatomi:İnsan vücudunun, organ gruplarına -SİSTEM- göre incelendiği bir anatomi çeşitidir. (2)Bir organın en ince noktasına dek tanımlanmasını amaçlar ve bir çok alt dala ayrılır.(6)Sistematik anatomi en çok kullanılan anatomi öğretim yöntemidir. Sistematik anatomide insan vücudu sekiz sisteme ayrılarak incelenir. Bunlar: (I)Hareket sistemi, (II)Sinir sistemi, (III)Duyu organları, (IV)Dolaşım sistemi, (V)Sindirim sistemi, (VI)Solunum sistemi, (VII)İdrar ve üreme sistemi, (VIII)İç salgı bezler sistemi (2,6) Bitki Anatomisi:Bitkilerdeki çeşitli organların biçim ve yapısını inceler ve özellikle fosil bitkilerin, dış görünümlerine göre sınıflandırılmasına yarar. Bitki anatomisi, bitki dokubiliminin ayrılmaz bir parçasıdır.(3,6) ARTİSTİK ANATOMİ:Dış şekillerin anatomisidir. Vücudun çeşitli kısımlarını yerlerine yerleştirmeyi, organların iz düşümlerini, bölme planlarının kullanılmasını, hareketin meydana getirdiği değişiklikleri öğretir. Gerdy,artistik anatominin güzel bir incelemesini yaptı. Mathias Duval, artistik anatomi okuttu ve bu konuda önemli bir eser yazan Richer'den beride güzel sanatlar okullarında artistik anatomi okutulmaktadır. Şekillerin dıştan incelenmesi, bir orantı incelemesini gerektirir;bu da bir ideal insan vücudu anlayışı doğurur. Vitruvius'a göre yunan heykeltraşları başın uzunluğunun vücudun sekizde biri olduğunu kabul ederlerdi;bu, Doryphoros'un temsil ettiği Lysippos'un kabul ettiği ölçülere göre insan vücudu daha uzun ve daha az tıknazdı.(3,6) Leonardo da Vinci tabuların çağdaşlarını korkuttuğu bir devirde Resim Sanatı ile İnsan Anatomisi arasında anlamlı ilişkiler kurarak Artistik Anatominin de temellerini hazırlayan modern anatomi çalışmaları yapmıştır. Onun çok eski dönemlerde insanın yapısı hakkındaki gözlemleri ve bulduğu orantılar hala geçerliliğini korumaktadır. Bu denli değerli ve hala geçerli olan bulgularını, uzun fakat sabırla yaptığı titiz çalışmalarındaki gözlemlerine borçlu olduğunu, hemen her yazısında belirtmiştir. Ayrıca plastik sanatlarla uğraşan insanlara önemli bir önerisi de şu olmuştur; 'İyi ve doğru ölçülere sahip insan yapıtları hazırlayacaksanız mutlaka insan anatomisini öğrenmelisiniz'.(7) Tıp eğitimi dışında, ressam ve heykeltraş yetiştiren güzel sanatlarla ilgili yüksek okullarda artistik anatomi, Spor Yüksek Okullarında sportif anatomi okutulur. Bunlar dışında, halkın insan vücudu konusunda bilinçlenmesini amaçlayan popüler anatomi'de tıp eğitimi dışında kullanılan bir anatomidir.(2) Vücudumuzun dış yapısına estetik ve şekil veren kemik, kas ve eklem yapısının organizasyonu bu yapıların deri altında oluşturdukları konturlar, ayrıca vücudumuzun yüzeyel yapısına perspektif bir görünüm veren organlarımız Artistik Anatomi içerisinde ayrıntılı olarak incelenir. Ayakta dik duran topukları ve ayak başparmakları birleşmiş, el ayaları öne, yüzü ve gözleri tam karşıya bakar durumdaki insan anatomik pozisyondadır.(1,7)Herhangi bir anatomik tanım 3ana düzlem temel alınarak yapılabilir. Bunlardan ikisi olan sagital ve koronal düzlemler vücudun boyunca seyrederler, birbirlerini ortada dik açı ile keserler.Diğeri ise transvers veya horizontal düzlem, diğer iki düzlemi dik açı ile enine keser. Sagital Düzlem:Vücudu önden arkaya dik kesen düzlemlerdir. Vücudu tam ortadan iki parçaya ayıran düzleme median düzlem denir. Sagital düzlem üzerinde olan iki oluşumdan median düzleme yakın olanına medial, daha uzak olana lateral denir. Median düzlem üzerindeki bir oluşum için median terimi kullanılır. Koronal ve Frontal Düzlem: Vücut boyunca uzanan fakat vücudu sağdan sola kesen düzlemlerdir. Bunlardan vücudun ön cephesine daha yakın olanların üstünde bulunan oluşumlar için anterior veya ventral, arkada bulunan oluşumlar için posterior veya dorsal terimleri kullanılır. Transvers Veya Horizontol Düzlemler:Vücudu enine kesen düzlemlerdir. Başa daha yakın oluşumlar için suparior veya sefalik, altta kalanları için ise inferior veya kaudal terimleri kullanılır. Oblik Düzlemler: Diğer düzlemleri herhangi bir açı ile kesen düzlemlerdir. Böylece vücudun içindeki herhangi bir organın veya oluşumun göreceli pozisyonu; medial, lateral, anterior, postarior, suparior veya inferior diye tanımlanır. Uzaydaki Pozisyon İle İlgili Diğer Yardımcı Terimler: İki komşu oluşumdan, vücut yüzeyine yakın olanı için superficial veya external, derin olanı için ise profundus veya internal terimleri kullanılır. Örneğin diş dudağa göre internal, baş derisi kafatasına göre externaldir. Bu üç oluşumdan arada kalan için intermediatus terimi kullanılır. Ekstiremite'nin gövdeye yakın kısmı için proksimal, daha uzak kısmı için distal terimi kullanılır. El ön kola göre distaldir. Uyluk bacağa göre proksimaldir. El ve ayak ayası için palmar veya volar yüz terimleri, ayak tabanı için plantar yüz terimi kullanılır.El ve ayak sırtlarının her ikisi için dorsum terimi kullanılır. Vücudun Uzaydaki Hareketi İle İlgili Terimler: Vücudun veya boynun yana doğru bükülme hareketine lateral fleksiyon, öne bükülmesine fleksiyon, arkaya doğru bükülmesine ise ekstensiyon denir. Ekstremitelerin hareketleri çok karışıktır. Sagital düzlem üstünde ekstremitenin bükülmesine fleksiyon, tarsine ekstensiyon denir. Ekstremitenin median düzlemden uzaklaşmasına abduksiyon, median düzlemden yaklaşmasına adduksiyon denir. Ekstremitelerin ortasından geçen dik eksen etrafında yaptıkları harekete rotasyon denir. Ekstremitenin yan kenarını öne çeviren rotasyona iç rotasyon, arkaya çeviren rotasyona dış rotasyon denir. (1,7) İNSAN FİGÜRÜNÜN ÇİZİMİ VE ARTİSTİK ANATOMİ Leonardo da Vinci, Dürer ve Michelangelo gibi bir çok Rönesans dönemi sanatçıları, insan vücudu hakkında ayrıntılı bir inceleme yaptıktan sonra ideal ölçüleri yani oranlar oluşturmaya çalışmışlardır. Çizdikleri resimleri de bu ölçüleri kullanarak yapmışlardır. Ölçüler arasında çok fazla olmasa da farklılıklar vardır. Polykleitos'un kanon adını verdiği kuramı ise kendi içerisinde bazı farlılıklar göstermesine rağmen oranlar konusunda somut kurallara sahip bir ölçü sistemi olarak kabul görmüştür. Resim yaparken kanon'un dışında altın oran, perspektif, antropometri, denge ve kontur verme göz önünde bulundurulması gereken özelliklerdendir. ANTROPOMETRİ Kurucusu olan Alphonse Bertillon tarafından insan vücudunun yada vücudun bir bölümünün ölçülerini oranlarını inceleyen bilim dalı olarak tarif edilmiştir. Antropometri insan figürünü çizme sanatı ile doğrudan ilgilidir. Her şeyden önce de her vücudun birbirinden farklı olduğunu gösterir. Anatomiyi tanımlayan bir ilim dalı olan antropometri; ırk, cinsellik ve yaş açısından binlerce vücudun orantılarını kıyaslayarak araştırmış, yüzyıllardan bu yana ressam ve yontucuların kullandıkları ölçüleri incelemiş ve günümüz sanatçılarına, doğrudan bilgiler sağlamıştır. KANON Modül adı verilen bir ölçü biriminden yararlanarak insan vücudunun oran ve boyutlarını saptayan bir ölçme sistemidir. İnsan figürünün orantılarını saptamak için üç kanon vardır. Fakat sanatçılar ideal insan figürü için 8 başlık kanon kullanırlar. XVIII. y.y. Alman sanatçısı Albert Dürer çizmiş olduğu sekiz baş'lık kanon ile günümüz sanatçılarının kullandığı sekiz baş modüllü çağdaş kanon'un aynı özelliklere sahip olması yönetimin geçerliliği açısından çok rahatlatıcı bir durumdur. Fakat çocuklar için yaşa göre farklı kanonlar kullanmak gerekir. Kanon, orantıların belirlenmesi ve bu orantılardan yola çıkılarak çizim oluşturulmasını sağlayan önemli bir yol göstericidir.(7) VÜCUDUN GENEL ORANTI VE ÖLÇÜMLERİ Vücut geleneksel yedi buçuk kafa boyu yerine toplam sekiz ve üç çeyrek kafa boyu uzunluğuyla incelenir. Kafayı ölçü aracı olarak kullanırsak vücudun bölümleri şunlardır. 1-Ön Beden: Üç kafa boyundadır ve omuzlar üzerinden çizilen hattan cinsel organların üzerine kadar uzanır. Göğüsten karında ve cinsel organları üzerinden geçen çizgilerle üç kısma ayrılır. 2-Arka Beden:Üç buçuk kafa boyu uzunluğundadır, omuzlardan kaba etlerin bittiği yere kadar uzanır. Kürek kemiklerinin kökünden, öndeki karın çizgisinin karşılığı olan externus oblique üzerinden, kuyruk sokumundan, kaba etlerin bittiği yerden geçen çizgilerle dört kısma ayrılır. 3-Boyun:Dik vaziyette yarım kafa boyunda, çene noktasından boyun boşluğuna kadar. 4-Kol: İki ve üç çeyrek kafa uzunluğundadır. Köprücük kemiklerinden bileğe kadar uzanır. Göbeğin karşısında ki dirsekten iki kısma ayrılır. Bilekte büyük trochantern hizasında bulunur, elin uzunluğu ise kola üç çeyrek kafa uzunluğunu ekler. 5-Bacak: Dört kafa uzunluğundadır, büyük trochanter'den iç bilek kemiği üstüne kadar dizden ikiye ayrılır. Ayak bu uzunluğa dörtte bir kafa uzunluğunu ekler böylece toplam bacak uzunluğu dört tam bir çeyrek kafa uzunluğunu bulur. 6-El:El üç çeyrek kafa uzunluğundadır, bu çeneden saç çizgisine kadar olan kısımdır. Genişliği kafanın genişliğinin dörtte biri kadardır veya başka bir değişle burundan çeneye kadar olan uzunluktadır. 7-Ayak:Ayağın uzunluğu ön kolun uzunluğundadır. Bu da bir tam üçte bir kafa uzunluğundadır. Ayağın önünde genişliği yarım kafa kadardır. (8) -Erkek Figürü Çiziminde Kanon: Figür sekiz baş yüksekliğinde, iki baş genişliğindedir. a.1numaralı modül, yüz bölgesinde çenenin altından geçer. b.2numaralı modül, meme uçlarının tam üstündedir. c.3numaralı modül, göbeğin biraz üstünden ve dirsek hizasından geçer. d.4numaralı modül, bilek hizasından geçer. e.5numaralı modül, anatomik pozisyonda duran bir kişinin elinin orta parmak ucunun biraz aşağısından geçer. f.6numaralı modül, dizkapağının (patella kemiği) hemen altından geçer. g.7numaralı modül,yaklaşık olarak bacağın ortasından (M.triceps surea kabarıklığının biraz altından) geçer. h.8numaralı modül, ayak tabanı hizasından geçer. Omuzdan parmak uçlarına kadar kol uzunluğu üç buçuk modüle eşittir. İki meme ucu arasında ki genişlik bir modül genişliğine eşittir. -Kadın Figürü Çiziminde Kanon:Erkek figürü için kullanılan sekiz başlık kanon, kadın figürü içinde geçerlidir. Kadın başı erkek başına oranla daha küçük olduğundan, kadın vücudu erkek vücudundan yaklaşık 10 cm. daha kısadır. Bu nedenle her iki cins arasında şu şekilde farklılıklar olur. a. Kadının omuzları, erkeğin omuzlarından daha dardır. b. Kadında, memeler daha aşağıda ve meme uçları da erkeğe göre biraz daha aşağıdadır. c. Kadın beli, erkek belinden daha incedir ve göbek deliği de erkeklere göre daha aşağıdadır. d. Kadın kalçası daha geniş ve yuvarlaktır. -Çocuk Ve Genç İnsan Figürü Çiziminde Kanonlar:Çocuk doğduğundan gelişimine kadar olan dönemde vücut oranlarında görülen değişime bağlı olarak en az dört farklı kanon kullanmak gerekir. Yeni doğmuş bebeğin kanonunda, vücut dört modüle bölünmüştür. Yetişkinlerle karşılaştırıldığında baş, vücudun diğer bölümlerine oranla iki kat daha büyüktür. Vücut ile kol ve bacak arasındaki orantılar yetişkinlerle aynıdır, bacaklar ise oldukça kısadır. İki yaşında bir çocuğun kanonu, yeni doğmuş bir bebeğinkiyle aynı sayılabilir. Vücut beş modüle bölünmüştür ve baş vücuda oranla büyüktür. Çocuğun saçları iyice gürleşmiş, yüzü daha dolgun ve bacakları henüz uzamamıştır. Göğüs bölgesinde ise karın ve kalça bölgesine göre bir gelişme başlamıştır. Altı yaşında bir çocuğun kanonunda, vücut baştan daha hızlı büyüdüğü için artık figür 6 modülden meydana gelir. Vücut yavaş yavaş yetişkin vücudunun orantılarına ulaşmaktadır. Meme uçlarını yeri yetişkin figürü ile aynıdır. Bel incelmeye başlamıştır. Oniki yaşında bir çocuğun kanonunda, figür artık 7 modüle ulaşmıştır ve yetişkin figürüne giderek daha çok benzemektedir. Bu kanonu yetişkin kanonuyla karşılaştırdığımızda kasık, karın ve meme uçları noktalarının aynı olduğunu görürüz. Buna karşılık, göğüs ile kalça arasında orantısızlık sürmektedir. ALTIN ORAN Leonardo da Vinci insan figürünün çizimde bazı zamanlar, matematiksel oranlamalar sonucu oluşturduğu altın oran kuralını kullanmıştır. Bu oranlamalar sonucu çizdiği resimler matematikçi Luca pacioli'nin 1509'da yayınlanan De Divina Proportione (Kutsal Oran ) adlı kitabında yer almıştır. Bu çizimlerin en iyi bilinen iki örneği ; Bir insanın değişik duruşlarda kare ve daire içindeki ölçü uyumunu gösteren yapıt ile 1483 yılı civarında yaptığı ama bitiremediği Aziz Jerome adlı yapıttır. Leonardo da Vinci 'Matematiksel açıklamalar ve yöntemler kullanılmadan yapılan hiçbir araştırmanın bilimsel olmayacağını söylemiştir. Altın oran bir doğru parçasının geometrik ortalamasıdır. Formüle edilirse B noktası AC doğru parçasını: (A-B-C) (IACI /IABI)=(IABI /IBCI) olacak şekilde ayırır. PERSPEKTİF Perspektif, nesnelerin gözden uzaklıklarına göre görünüşlerini uzaklıkları içinde aslına uygun olarak gösterme ve çizme bilgisidir. Böylece yapıtlar tüm ayrıntılarıyla aynı oranlar içinde gösterilebilmektedir. Perspektif ve anatomi, plastik sanatlarla uğraşan insanların mutlaka öğrenmeleri gereken konulardır. Rönesans döneminde pek çok sanatçı bu olayı çok iyi kavramışlar ve morglara giderek kadavralar üzerinde ayrıntılı incelemeler yapmışlardır. Leonardo da Vinci ve Michelangelo bu gruba örnek gösterilebilen ünlü sanatçılardandır. DENGE Vücut ağırlığının vücut şekline göre dağılımı ile belirlenen bir yerçekimi ekseni ve yerçekimi merkezi vardır. Bu özellik insan vücudunun bir denge içinde olduğunun göstergesidir. G merkezinin ve G ekseninin pozisyonu, postürün bütün evrelerinde kas ve destek faaliyetlerinin saptanmasında en önemli etkendir. G ekseni başın ortasından, boyun omurlarının önünden, omur cisimlerinin hemen hemen ortasından,kalça ekleminin arkasından, diz ekleminin önünden ve ayak bileği ekleminin önünden geçerek, iki ayak arasında, ortada yere değer. VÜCUDUN YÜZEYEL KONTURLARINI OLUŞTURAN YAPILAR VE CİNSİYETE GÖRE GÖSTERDİKLERİ ÖZELLİKLER Vücutta erkek ve dişi karakteristikleri saptamakta seks hormonları asıl rolü oynarlar. Erkekte testesteron hormonu etkisi ile kemik ve kaslar daha kitleli ve boy daha uzundur ve ağırlık fazladır. Doğal olarak kasların fazla fiziki kullanımında kas gelişmesine etkisi büyüktür. Bu nedenle erkekte deri altında kas konturları çok daha dinamik olarak belirgindir. Kadında ise deri altı dokusu (yüzeyel fasia) miktarı fazladır. Bu yağ deriye, kas konturları olmayan düzgün bir görünüm ve çoğunlukla yuvarlak olan yumuşak feminin kıvrımlar kazandırır. Vücudun bazı bölgelerinde yağın dağılımı iki cinsiyette farklıdır. Kadında memeler, karnın alt yarısı, gluteal bölge ve uylukta yağ miktarı, yuvarlak çıkıntı ve düzgün, yumuşak hatlar verecek biçimde çoktur. İlerleyen yaşla birlikte kadında göbeğin altında, kalça ve uylukta, erkek ise bütün karın ön duvarı ve mezenter içinde yağ birikimi artar. Göbek öne doğru çıkıntılı bir durun alır. Vücudun yüzeyel konturlarının pek çoğu, kemikler, onlara yapışan kasları ve çok küçük bölümde de damarlar tarafından belirlenir. İnsan vücudunun asıl şeklini ve hareket yeteneğini iskelet sistemi sağlar. Eklemler ise vücut şeklinin korunması ve daha iyi pozisyonlara sahip olmaları için şarttırlar. Yüzeyel konturları oluşturan kemik ve kas yapıları aynı zamanda perspektif görünüm de verirler. Vücudumuzda perspektif görünüm veren bu oluşumlara estetik karakter ise bölgenin eklem grupları tarafından çoğu zaman sağlanır.(7) KÜTLELER,ÖLÇÜMLER VE FORMLARIN BİRBİRLERİYLE İLİŞKİLERİ ANATOMİNİN DETAYLARI KAFA (baş): Kafa iki büyük kitleye sahiptir. Cranial kütle kafanın top şeklindeki kütlesi, incelen silindir şekilli yüz bölümü. Önden kafa, oval şekilde görülür. Yandan birbiri üzerine binmiş iki eşit yumurtanın görüntüsünü verir. Önden görünüşte kafanın eni boyunun üçte ikisidir. Uzunluğu boyuna yukarıdan aşağı çizilen bir çizgi kafayı iki eşit parçaya ayırır. Bu parçalardan birinin uzunluğunun üç katı yumurta şeklindeki kütlelerin, oranlamasında kullanılır. Onun 2:3 iki parça boyu üç parça uzunluğu, yandan görünüşte üst üste binmiş yumurta şekilleri kullanılır. Yüzde ikinci derece kütleler ;(1)alın sırtı (2)burnun incelen kütlesi (3) çene kemiği (4)göz boşluğu (5)ortası şişkin köşelerde incelen yapısıyla ağız (6) çene kutusu (7) alt çenenin açısı veya çene noktası (8)yanak kemiğinin yan kemeri (9) kulak kepçesi. Alın siperliği; tepeden çeneye olan mesafenin yarısında . Burun kütlesi; alından çeneye yüzün ortasında . Yanak kemikleri; burnun altından çizilen çizgi üzerine kadar. Göz oyuğu; alın siperindeki açıların burnun orta noktasından çizilen çizgiye kadar. Ağız; burnun alt noktasından başlayarak burundan çeneye olan mesafenin üçte ikisi uzunluğunda. Genişliği göz çukurunun bittiği noktalar arasında uzanır. Çene kutusu; burundan çeneye olan mesafenin geri kalan üçte birlik bölümü. Alt çene eğimi; çene noktası alt dudak üzerinden karşıdan karşıya çizilen hat üzerinde. Yanak kemiklerinin yanındaki kemer; göz oyuğunun altından çizilen hat üzerinde yanak kemiği ile açı yaparak yukarıda kulağa bağlanır. Kulak kepçesi; çenenin altında monte edilmiştir, alın siperi ile burun altı arasındaki yerde bulunur. (8) Çizerken Hatırlanacak Noktalar: Burnun genişliği gözünün boyu kadardır. Kafa önden görünüşte alnın genişliği 5 göz boyu kadardır. Kulak geriye doğru 15 derece eğimlidir, ileri doğru dönüyormuş gibi durur. Alt dudak üst dudağın altında hafif geri çekilir. Üst göz kapağının kıvrılışı alttakinden daha geniştir. Çenenin alt kısmı, aşağıdan görünüşte çenenin boyuna doğru 15 derecelik açıyla eğim yapar,at nalı görünüşündedir. Burun deliğinin bitim noktasından, yüze çizilen dikey çizgiler gözün başlangıç noktasını verir. YÜZÜN AYRINTILARI, ÖZELLİKLERİ VE BÜYÜK KAS KİTLELERİ GÖZ:Göz küresi, golf topu büyüklüğüyle kafada alın kemiği ve yanak kemiği arasında ki göz oyuğu çatısına asılmıştır. Göz kapakları kısa bir siper gibi küreyi örter. Üst kapak alt kapaktan daha fazla yayı çevreler. Yandan görünüşte alt ve üst göz kapakları 45 derecelik bir açı ile birbirinden ayrılır.(8) Gözler kavisli bir yüzeyin üzerinde oldukları için aynı düzeyden ve tam karşıdan bakmamızın dışında nereden bakarsak bakalım birbirine tam eşit iki yapı olarak göremeyiz. Gözleri, birlikte hareket eden iki bilye olarak düşünürsek bir gözün açısının diğerinkini belirlediğini anlar ve ona göre doğru çizim yaparız. İki göz arasındaki mesafe ise bir gözün genişliği kadardır. Yaş ve cinsiyete göre gösterdiği farklılıklara baktığımızda çocuklarda gözler arasındaki açıklık bir gözün genişliğinden daha fazla ve tam ortaya yerleşmemiştir. Ergin bir insanda gözler daha oval ve birbirine daha yakındır. Fakat kadınlarda bunlara ilave olarak gözler biraz daha büyüktür. Yaşlılarda ise göz çukuru ve genel olarak gözün kendisi daha çok çöker ve bu nedenle göz çukuru üzerindeki kemikler daha dışarı çıkar. Gözlerin çevresinde torbalar ve kırışıklıklar oluşur.(7) BURUN:Burun dört önemli kütleden oluşur. Üst nasal (burun deliği) kütle incelenerek kıkırdaklı burun topuna (olar) doğru iner, deliklerin iki kanadı (ola).Burun topu aşağıya doğru bombelenen bir kanca (septum) şeklini alır ve burun kökünün altında üst dudak sütunuyla birleşir. Burun deliği kanatları bir göz boyu genişliğinde açılır. Burun boşlukları bir parmak kalınlığı şeklinde çizilmelidir.(8) Çoçukta burun kemikleri tam gelişmediği için burun biraz yukarı kalkıktır. Fakat burun delikleri küçük ve belirgindir. Ergin bir erkekte burun kemikleri tam gelişmiş ve köşeli bir hal almıştır. Ergin bir kadının burnu ise daha küçük bir yapılaşma gösterir. Bunun nedeni olarak erkeğin daha fazla güçlü solunum yapması gösterilebilir. Yapılan antopometrik çalışmalarda birbirinden ayrılabilen 5 ayrı burun tipi çizilebilmiştir.(7) DUDAKLAR:Dudaklar, sephincter kası ile çevrilmiş ve ağzın kenarlarında buccınator kasıyla bağlanır. Bu kaslar,buccınatorler çeneye doğru yatay olarak devam eder. Üst dudak, düzeltilmiş bir M şeklindedir ve alttaki daha genişlemiştir. Her iki dudak çevresinde ince kenarlı bir çizgi vardır. (8) Ağız çocukken yüzün aşağısında yerleşmiş ve küçüktür. Ergin insanlarda ise ağız yüzün yukarısında yerleşmiştir. Bu yer değiştirme kemik gelişimine göre orantılı bir şekilde meydana gelmektedir. Ağız yapısı kadınlarda erkeklere nazaran daha küçüktür. Yaşlı insanlarda ise dudaklar incelmektedir. (7) KULAK:Bir deniz kabuğu şeklindedir. Çerçevesinin geniş kulak memesinde dardır. Dört büyük şekle sahiptir. Dış geniş çerçeve (helix) iç çerçeve (antihelix) kulak açıklığının kapağı (tragus) ve kulak memesi (labule). Kulak üç eşit parçaya bölünebilir; 1-üst çerçevede kulak kepçesine girilen yerde, 2-tragus boyunca, 3- etli kulak memesidir. İç çerçeve üst kısımda bükülmüş Y şeklindeki iki kola ayrılır. Çizimde kurgu kıkırdağın sert formuna verilmelidir ve bu etki kulak memesinde yumuşatılmalıdır. Kulak kepçesi baş parmağı içine alabilecek derece geniş çizilmelidir.(8) Kulağın morfolojik farklılıklarını incelediğimizde 20 tane kulak çeşidi olduğunu görürüz. Kulağı bebeklerin gelişiminde, başın aşağısında ve yüzle oranlandığında diğer yapılara göre büyük olduğu ortaya çıkar. Gelişmesini tamamlamaya başlayan çocuklarda kulağın normal yerine çıktığı ve yüzle orantısının yakalandığı görülür.(7) BOYUN: Sıkışmış şekilde boyun çeneden boyun çukuruna kadar önden görünüşte yarım kafa boyundadır. Yandan görünüşte, çene konturüyle çene noktasından boyun birleşir. Boynun önden çene kadar geniş değildir. Kafa dönüş kıvrılma, uzama hareketleri ile boynu sürekli çeker. Bu nedenle çenenin yönünün ve yerinin çizimleri takip edilmesi gerekir. Değişmez bir kural olarak boyun, çenenin hareket pozisyonunu takip eder. Burnun ortasından başlayan çizgi, dudakların ortasından çizilerek aşağı inip larynx (adem elması) üzerine düşer. (8) BEDEN:Beden önden görünüşte baştan başa üç kafa boyunda ölçülür. Bu arada bedenin üç buçuk kafa uzunluğundadır. Ön ölçümleri; Köprücük kemiğinden çizilen çizgiden göğüslere kadar birinci bölüm, göğüs çizgisinden karna ve göbeğe kadar ikinci bölüm, karından cinsel organın hemen üstüne kadar uzanan ise üçüncü bölüm olan bir kafa boyuna eşittir. Arka ölçümler: kürek kemiğinin genişliğinin uç noktalarından geçen çizgiden kürek kemiğinin köküne kadar, bu noktadan göbeğin karşılığı olan externus oblixue kadarı ikinci, buradan kuyruk sokumuna kadar üçüncü kafa boyu, kuyruk sokumundan kaba etin dibine kadar yarım kafa boyundadır. KOL:Üst kol omuz kemerinden başlayıp, göbek çizgisine düşer. Böylece dirsek bükümü karnın yanında yer alır. Ön kol bu noktadan hareketle bileğe doğru aşağıya iner ve büyük trochanter (bacağın yukarısında yan tarafında ki kemiksel çıkıntı) hizasına gelir. Bu nokta önde genital organlar üzerinde, arkada kuyruk sokumu üzerinden geçen çizgilerin üzerindedir. Deltoit kasının, tam olarak bir kafa boyu derinlikte olmasına ve yerinin göğüsteki büyük göğüs kaslarından geçer arkada da kürek kemiğinin uçlarından geçen çizgilerin üzerinde olmasına dikkat edilmelidir. Omuzdan bileğe tüm kolun uzunluğu 2 ve ¾ kafa uzunluğundaki el ile birlikte bu 3 ½ kafa uzunluğuna ulaşır. Bileğin düz kısmı, avucun düz kısmına kilitlendirilmiştir. Böylece kol dönünce avuçta döner. Kolların korkunç bir hareket serbestliği vardır. Hareket kapasitesini anlamak için kolların omuzların değil boynun çukurluğuna bağlandığını düşünmek gerekir. Bu nedenle köprücük kemikleri kola gerçekten ek bir uzunluk getirir, böylece kolun kompleks kemik yapısı beklenmedik hareket becerisini veren mekanizmayı üretir.(8) EL: Elin uzunluğu genişliğinin iki katıdır ve elin alt yarısı kare biçimindedir.(7) El kafanın dörtte üçü uzunluğundadır. Genişliği de burundan çeneye kadardır. Parmak uzunluklarının ölçümlendirilişi orta üçüncü parmağa göre çıkarılır. Bu en uzun parmaktır ve boyu avucun boyuna eşittir. Orta parmağı norm olarak kullanınca, işaret ve dördüncü parmaklar orta parmak tırnağının alt noktasında biterler, küçük parmakta dördüncü parmağın ikinci eklemine kadar uzanır. Başparmak avucun orta noktasından başlar,işaret parmağının ilk boğumunda sona erer. Baş parmak hariç parmağın her bölümü bir öncekinin 2/3 üçte ikisi boyundadır.(8)Başparmağın ucuyla öbür parmakların orta boğumları tam bir kavis oluşturmaktadır. Elin iskeleti elin dış yapısını biçimlendirir. Parmaklar boğum noktalarında, el serbest yada sıkılmış durundayken birbirine paralel dairesel çizgilerle birleştirilebilir. Parmaklar olmadan avuç içinin uzunluğu ayak tabanının uzunluğunun yarısına eşittir.(7) Tırnakların uzunlukları, baş parmak dahil olmak üzere küçük parmağın orta noktasından her parmağın üçüncü kısmına kadardır. BACAK:Bacağın üst kısmı diz kapağına kadar iki kafa boyundadır. Alt bacak diz kapağından ayağa kadar aynı uzunluktadır. Ayağın bileğin iç kemiğine kadar olan yüksekliği dörtte bir kafa uzunluğundadır. Çiziminde önemli noktalar: 1-tüm bacağın önden görünür şekli uzayıp incelen bir 'B' harfini andırır. 'B' nin düz çizgisi ona değen konturların formunu oluşturmak için bacağın iç yanında yatan bir kontrol çizgisi olarak durur. 2-bacağın yandan görünür şekli uzatılmış bir 'S' çizgisidir. 3-Alt bacağın temel kemiği kaval kemiğidir. O tüm alt kütlen yönünü ve durumunu verir. Önden görünüşte her zaman dizden ayak bileğine olan kısım vücut çizgisine göre içeri doğru bir kavis alır. AYAK:Ayağın uzunluğu ön kolun uzunluğu kadardır. Ayağın genişliği büyük parmaktan küçük parmağa yarım kafa genişliğindedir. Ayak uzunluğu dört eşit parçaya ayrılır:1-önden arkaya topuk kısmı, 2- oyuk kısmı, 3-büyük parmak topu,4- büyük parmak. Topuğun ön tarafının üzerindeki bir noktada bilek ve ayak birleşir. İç bilek kemiğinin yüksekliği topuğun boyuna eşittir. Veya ayak boyunun dörtte biridir. Ayağın dış yanında küçük parmak büyük parmağın başlangıcından çizilen çizgide sona erer. Ayakların duruş pozisyonu hemen hemen değişmez şekilde vücut merkezi çizgisinden dışa doğrudur. Bacaklar içe doğru kıvrıldığı sürede de ayak yönünü korur ve dışa doğrudur. Ayağı çizerken kemer ve oyuğu hemen kavislendirilmelidir. Ayağın temel formunu oluşturur. Ayağın üst kısmı uzun bir kayak çubuğunun şeklini oluşturur. Alt yüzeyin çiziminde önce basit bir ayak izi çizilir, gereken inceltilme yapılır. Topuk kemiği üzerinde geniş bir tokmak vardır ve bu çiftli topuk konturlarını yaratır. Ayağın küçük parmakları, büyük parmaktan farklı bir ritim hareketine sahiptir. Büyük parmak yukarı doğru kıvrılırken, küçük parmaklar zemine basarak kavramaya çalışır.
#24.09.2007 10:55 0 0 0
  • EKOSİSTEM TANIMLAR: Ekoloji, bugün çok sayıda bilim dalının çekirdeğini oluşturmaktadır. Çevre şartları içinde tek bir canlının incelenmesine "otekoloji", farklı canlı türlerinin oluşturduğu toplulukların incelenmesine "sinekoloji " denmektedir. 1935 yılından itibaren, bir bölgede bulunan bütün canlılar ve bunların cansız çevrelerini ifade etmek için "Ekosistem" kelimesi kullanılmaya başlanmıştır. Çevre ve sistem kelimelerinin birleştirilmesiyle oluşturulan ekosistem kelimesinin açık bir ifadesi olarak yer küreden bahsetmek gerekir. Gerçekte yer küre en büyük bir ekosistemi oluşturmaktadır. Ekosistem içinde daha küçük boyutlu ekosistemlerde bulunmaktadır. Orman, dağ, ova, çayır, hububat, doğal hayvanların her biri ayrı ayrı ekosistemi oluşturmaktadır. Ekosistemi oluşturan öğeler, başlıca dört gurupta toplanır. 1-Cansız varlıklar. (inorganik ve organik maddeler) 2-Primer üreticiler. (yeşil bitkiler) 3-Tüketiciler (bitkisel ve hayvansal maddeleri yiyenler) 4-Ayrıştıcılar (bakteri ve mantarlar) Ekosistem içindeki doğal dengeye "ekosistem dengesi" denir. Doğal denge bozulduğunda, ekosistem dengesi bozulur ve ekolojik sorunlar ortaya çıkar. Mevcut ekosistemin bozulup ortadan kalkması ve daha sonra bozulan bu ekosistemin yerine yeni bir ekosistemin olması olayına sükseyon (yerine alma) denir. Yer küre içinde en fazla ekosistem dengesini bozan en etkili canlı, şüpesiz ki insandır. İnsan nüfusu ve faaliyetleri arttıkça ekosistem dengesi bozulmaktadır. İnsanlar dışında bitkiler veya hayvanlarda ekosistem dengesini bozabilirler. Tarım bölgesinde kuş türlerinin aşırı çoğalması, hububat üretimini olumsuz etkiler. Yine kuş türlerinin aşırı oranda azalması da, kuşlarla beslenen zararlı böceklerin çoğalmasına yol açar. Ancak, tüm bu gelişmelerde insanın katkısı çok büyüktür. Gerçekte insanın olmadığı doğal bir ortamda, ekosistem dengesi pek fazla bozulmaz. Hücrenin, organizmaların temel öğesi olmak gibi, ekosistemlerde doğal ortamın birimlerini oluşturur. Her ekosistem, biyosenoz adı verilen bir canlılar topluluğundan oluşur; bunlar, çevrenin ve bu çevrede hüküm süren koşulların nispi homojenliğiyle belirgin, biyotop adı verilen bir alanda yaşar. Bir biyosenoz içinde üç büyük kategori ../.. -2- söz konusudur. Önce besin zincirinin temelini oluşturan birincil üreticiler (klorofilli yeşil bitkiler); sonra birinci basamaktan (otçul hayvanlar), ve ikinci basamaktan tüketiciler (etçil hayvanlar),ve nihayet minareleştiriciler (bakteriler, mantarlar) Ekosistemin çalışması bir madde ve besin zincirleri (beslenme zincirleri de denir.) arasından, sürekli enerji akışıyla kendini belli eder. Ekosistemler bir çok düzeye göre ele alınabilir. Biyomlar büyük biyocografi bölgelere (tropikal orman, tudra, savan vb) tekabül eder. Bir alt düzeyde, ekosistemler manzaranın bir takım parsellerinin (bir buğday tarlası, bir ormanlık kesim vb) temsil eder. Daha da alt bir düzeyde, mikroekosistemler (bir kıyı kayalığı, bir kara yosun topluluğu vb.) gelir. Ekolojinin temel ve aynı zamanda tanımlanması en zor kavramlarından biri, bir türün ekolojik ortamı kavramıdır; bu, söz konusu olan türün fizyolojik ihtiyaçlarına, yaşam biçimine ve uyum sağlama niteliklerin bağlı çeşitli parametrelerle belirlenir. Böylece ekolojik ortam, basit bir barınak kavramının ötesinde, türün ekosistemdeki rolünü yerini belirler. EKOSİSTEMLERİN BOYUTLARI Gezegen ölçeğinde, yerkürenin bütün canlı varlıkları içeren dış katmanı olan biyosfer, en yüksek tümleşme düzeyini temsil eder. Bir ilk bölgesel ayırım biyomları betimlenmeye imkan verir. Bunlar, gerçek karasal makro ekosistemler diyebileceğimiz biyocografi ve iklimsel bölgelere denk düşer. (Tudra, tayga, ılıman iklim ormanı, sıcak çöller, savan tropikal orman vb) Daha küçük bölümlere ayırma, daha ölçülü boydaki ekosistemleri belirler. Bir takım basit fizyonomik ölçütler, her biri bir ekosistem oluşturuyormuşçasına, herhangi bir arazinin, bir bataklığın, bir ormanın veya bir çayırın sezgisel olarak belirlenmesini sağlar. Daha da kısıtlı bütünler olan mikro ekosistemler aynı şekilde tanımlanabilir. Bir yosun tutamı, hatta su dolu ve ağzı iyice kapalı bir cam tüp içinde yer alan bir tatlı su salyangozu ile bir elodea dalından oluşan yapay bir sistem, birer mikroekosistemdir. Söz konusu bu yapılar daha büyük sistemler içinde bir araya gelip bütünleşerek ve böylece tüm ekosistemleri niteleyen bağlı ekosistemleri niteleyen özerklik ilkesine uyarak, kendi kendine yetebilir. Çoğu zaman yanlış olarak, bütünleme parçaları ekosistem olarak belirtilir; Mesela toprak ekosistemlerden söz edilir; Oysa toprak, oldukça karmaşık olan yapısına -3- rağmen aslında diğer sistemlerden gelecek organik maddelere tamamen bağımlıdır. Bu terim, zaman zaman kentler konusunda (kentsel ekosistem) bile kullanılmıştır. Oysa burada, tümüyle diğer ekosistemlerden ve özelliklede kent sakinlerine beslenme yoluyla enerji sağlanması için, tarım ekosistemlerinden gelen dış katkılara bağımlı bir bütün söz konusudur."Tarım ekosistemleri" (ekili alanlar,meralar) ormanların çoğu insan tarafından yönetilen basitleştirilmiş veya diğer anlamda yapaylaştırılmış ekosistemlerdir. İnsanın denetimi altındaki bu sistemlerin işleyişinde, tamamen doğal olan ekosistemin işleyişleriyle aynıdır; ama insanoğlunun üretimi artırma gayretleri, çeşitli biçimlerde, söz konusu ekosisteme bir çok enerji katkısıyla yapılır;(gübreler, tarım koruma ilaçları (pestisit) makineleri çalıştıran yakıt vb) Bilim adamları tarafından, astronotların içinde yaşamlarını sürdürecek oldukları, dış ortamdan özerk olarak çalışan uzay kapsülleri tamamen yapay ekosistemler bile tasarlanmıştır. ABD'deki Arizona çölünde kurulan Biyosfer I ve Biyosfer II adlı büyük kapalı seralar da aynı anlayışın ürünleridir. Ama araştırma, seralarda her şeye rağmen, çözümü zor kararlılık, ayarlama ve denge problemleri ortaya çıkmış, işler umulduğu gibi gitmemiştir. EKOSİSTEMLERİN ÖRGÜTLENMESİ BİR EKOSİSTEM İÇİNDE ÜSTLENMİŞ OLDUKLARI ROLLERE GÖRE BİYOSENUZUN ÇEŞİTLİ CANLI TÜRLERİ ÜÇ BÜYÜK KATEGORİYE AYRILIR. Ekosistemde her türlü enerji aktarımının temelinde birincil üreticiler yer alır. Söz konusu bu canlılar, fotosentez yoluyla kendi öz organik maddelerini hazırlamak üzere güneş enerjisini kullana bilen tek tür olan klorofilli yeşil bitkilerdir. Tüketiciler klorofilli bitkilerin fotosentez etkinliği sonucu oluşan maddeye bağımlı olan hayvanlardır, Bu canlılar enerjilerini ve yapıtaşlarını bu maddelerden alırlar. -Birinci basamaktan tüketiciler (otçul hayvanlar, ot yiyerek beslenen böcekler) yalnız bitki örtüsüyle beslenir. -İkinci basmaktan tüketiciler öncekilerin sırtından yaşamlarını sürdürür. Yani otçulları yiyerek beslenir.(Üçüncü basamaktan tüketiciler tanımlanmasına kadar da gidilebilir; etçillerle beslenen etçiler.) -4- -"Ayrıştırıcılar" grubu, beslenmek için ölü organik maddeyi parçalayan organizmalardan oluşur; Bu durumda bunlarda tüketiciler sınıfına girer, -Son olarak Minareleştiriciler (bakteriler, mantarlar) bir biyosenoz içinde yer alan üçüncü büyük organizma kategorisidir. Bunlar, organik maddeleri ayrıştırır ve bunların anorganik anorganik elementlerini, daha sonra yeniden, fotosentez yapan bitkilerin soğurması için açığa çıkarır. Özellikle birinci veya ikinci basamaktan tüketiciler için, belirli bir kategoriye ait olmanın belirlenmesi her zaman kolay değildir; bazı türler (hepçiller) her iki gruba da girer; Mesela insan; diğerleri için rejim,mevsimlere (mesela tilki) veya gelişme evrelerine göre (mesela kelebek) değişir. Ekosistemin çalışması, besin zincirlerindeki enerji akışıyla sağlanır. Öte yandan kimyasal elementlerin (karbon, oksijen, azot, potasyum....) çevrimlerinin varlığıyla da nitelenir. Her tür çevrim, elementin bir rezervuardaki (toprak, toprağın çözeltisi atmosfer) varlığından yola çıkılarak betimlenebilir. Birincil üreticiler böylece, organik madde içine dahil olarak, elementleri çevrime sokarak işte bu rezervuar içinde yer alır; sonra elementler besin zincirleri içinde dolaşıma girer ve minareleştiricilerin etkisiyle yeniden rezervuara döner. TÜRLERİN EKOSİSTEMLERDEKİ ROLÜ HER TÜRÜN EKOSİSTEMDEKİ YAŞAM KOŞULLARI ONA ÖZGÜ EKOLOJİK ORTAMINI BELİRLER.İKİ TÜRLÜ KOMŞU EKOLOJİK ORTAMLARI PAYLAŞTIĞINDA REKABETE GİRİŞEBİLİR. Her canlı türü belirli ekolojik bir ortamda nitelenir. Bu terim söz konusu olan tür tarafından yerine getirilen "işlev" i gösterir ve bu durumda, sadece bir barınağını simgelemez. Bir canlı türünün ekolojik ortamı, özellikle içinde yaşadığı ekosistemin besin ağında, bu ağın aşama düzeni içinde aldığı yerle kendini gösterir.(bu durumda ekolojik ortam, bir bireyin toplumdaki işlevine ve bu işlevi nedeniyle toplumda edindiği yere benzetilebilir.) En çağdaş yaklaşımla, bir türün ekolojik ortamı kavramı bu türün yaşadığı ve üreyerek kendini yenilediği koşullar bütünü olarak tanımlanır. Ekolojik ortamın genişlik derecesi, çok çeşitli koşullara uyum sağlayabilen genel türleri ve ancak az sayıda ve kısıtlı koşullara uyum sağlayabilen özel türleri ayırt etmeye imkan verir. İnsan, en üstün dereceden genel bir türdür; gezegenimizin hemen her köşesinde yaşamını sürdürebilmektedir. Oysa bazı evcil hayvanlar tam anlamıyla özeldir. Çoğu zaman bir çok tür, aynı ortamın veya çok yakın iki ortamın paylaşımı için rekabete girişebilir. Her tür ortamın "Boyut"una bağlı bir üreme stratejisine sahiptir; burada söz konusu ortam, ayrıca göz önüne alınan türün nüfus düzeyini de şartlandırır. -5- Aynı ekosistem de yaşayan türler arasında, bir çok ilişki tipi görülür. Bu ilişkileri belirleyen başlıca faktör, söz konusu ekosistemin beslenme zincirinde, aynı düzeye ait olma veya olmama durumudur. Beslenme düzeyleri farklı olduğundan ilişkiler çoğu zaman ar-avcı tipinde şekillenir, yani bir düzeyin bireyleri, beslenmek için bir alt düzeye ihtiyaç duyar.buna karşılık aynı beslenme düzeyi içinde aynı besin kaynağının kullanımı konusunda çoğu zaman rekabet vardır. Bu rekabet, aynı türün bireyleri arasında (türler için rekabet) her zaman ortaya çıkar, ama zaman zaman yakın ekolojik ortamlarda yaşayan farklı türler arasında da görülebilir. (türler arası rekabet) Bunun dışında, türler arasındaki diğer ilişkilerde, özel bağımlılık biçimleri görülür; (asalaklık, ortakyaşama, ortakçılık.) EKOSİSTEMLER NEDEN DEĞİŞİYOR VE BOZULUYOR. Ekosistemin oluşturan canlı ve cansız varlıklar arasında karşılıklı ilişki vardır. Dolayısıyla ekosistemdeki her öğe canlıların yaşamları, çoğalmaları, göçleri ya da ölümleri üzerinde etkili olur. Yaşam için gerekli olana temel öğeler toprak, hava, su ve ışıktır. Temel öğeler bir yandan ekosistemde yaşamın sürekliliğini sağlarken diğer yandan ekosistemlere büyük zararlar veren afetlere de yol açabilirler. Örneğin; depremler, yanardağ patlamaları, seller, kuraklık, kasırgalar, ve fırtınalar temel öğelerden kaynaklanan belli başlı doğal afetlerdir. EKOSİSTEMİN DOĞAL ÖZELLİKLERİ Ekosistemler, kara ekosistemleri ve su ekosistemi olarak iki grupta incelenir. Ormanlar, çayırlar ve çöllerin her biri bir ekosisteme örnektir. Bu ekosistemde en önemli etkendir. (Toprak, hava,nem,ışık ve sudur.) su ekosistemi okyanus, deniz, göl,nehir, ırmak ve sulak alanları kapsar. Su ekosisteminde en önemli etkenler sıcaklık, oksijen, mineraller ve ışıktır. Kara ve su ortamlardaki ışık, sıcaklık, nem,tuzluluk vb. koşullar mevsimlere göre değişebilir. Güneş ışığının geliş açısının mevsimlere göre değişmesi ortamın azalması kara ve sularla buharlaşmayı artırır. Karalardaki nem oranı düşürebilir. Su ortamında buharlaşan ise tuzluluk oranının yükselmesine neden olabilir. Mevsimlere bağlı değişiklikler ekosistemlerde yen alan canlıların yaşamsal düzenini de ekiler. Örneğin; kasım patı ve patates gibi bitkiler ilkbahar ve yaz mevsimlerinde ve sonbahar aylarında açar. -6- KARAR EKOSİSTEMİ Kara ekosistemlerinin bitki örtüsü, büyük iklim kuşaklarına göre, yerkürenin biyom olarak adlandırılan bitki oluşumlarıysa enlemlere göre dağılır. Mesela Kuzey yarıkürede buzul bölgesini tundra izleri; güneye gidildikçe tayga ve daha sonrada tropikal ormanlar gelir. Bu kuşakların dışında, farklı yüksekliklerde farklı kuşakları barındırır. Yükseldikçe, sınırları bölgelere göre değişiklik gösteren bitki örtüsü katları birbirini izler. İnsanlar yeryüzünün doğal bitki örtüsünü büyük ölçüde etkiler. İnsan etkinlikleri tarımsal alanların oluşmasına katkıda bulunur. Tarım ve hayvancılık yapılan bölgeler, tarım ekosistemleri olarak adlandırılan basitleştirilmiş ve biyolojik çeşitliliği azaltılmış ekosistemlere dönüşmüştür. Bu ekosistemlerin çalışması bütünüyle dışardan enerji veya malzeme katkısına (toprağın işlenmesi gübre ve pestisitler gibi) bağlıdır. Kara ekosistemlerinin çalışması büyük ölçüde iklim tarafından yönlendirilir; Zaten iklim bitki örtüsünün yaşam süresini de belirler.Ekvatordan kutuplara doğru gidildikçe birincil ve ikinci üretkenlik düzeylerinde ciddi bir düşüş gözlenir. Tundralarda hüküm süren sert iklim koşulları, toprağın çok uzun süre (9-10 ayı) su dolaşımını engelleyecek biçimde donmasıyla kendini gösterir. Buradaki bitkisel oluşumlar (bodur bitkiler, ağaç yokluğu) donar ve rüzgara uyum sağlamıştır ve bölgenin faunası fakirdir. Buna karşılık, tropikal kuşaktaki ormanlar yıl boyunca fazla değişmeyen, çok uygun iklim koşullarından yararlanır. Biyolojik etkinliğin aralıksız sürmesi sayesinde bu kuşakta birinci üretkenlik en üst düzeydedir ve minarelerin yeniden çevrime girme hızı çok yüksektir. Bitki oluşumlarının ve hayvanların inanılmaz çeşitliliği, bu ortamlarda karmaşık zincirlerinin gelişmesini sağlar. Öte yandan göl ve gölet kıyıları, turbalıklar gibi kıtalar içlerindeki nemli bölgeler, insanın baskısı sonucu, önemini kaybetmiştir. Oysa gerçekte bu yöreler,biyolojik çeşitliliği yüksek, çok sayıda türün varlığını sürdürmesi açısından birincil öneme sahip bölgelerdir. DEĞİŞİK BİTKİ ÖRTÜLERİNİN BİYOSFERLERDEKİ DAĞILIMI Yeryüzündeki büyük iklim bölgelerine karşılık gelen biyomlar, kuzey yarımküre de daha belirgin olmak üzere, enlemlere bağlı kuşaklar biçiminde düzenlenmiştir. -7- Biyosferi oluşturan eşitli ekosistemlerin kapladığı alan, birçok metrekare ile yüz binlerce kilometre kara arasında değişir. Bununla birlikte büyük veya küçük her ekosistemde türdeş ekolojik koşullar hüküm sürer ve kendine özgü canlı türlerinin oluşturduğu topluluklar yaşar. Gezegen düzeyinde bakıldığında, büyük bitkisel oluşumları temsil eden biyomlar ayırt edebilir. Aslında, ekosistemler arasındaki ayrım çoğunlukla, egemen bitki örtüs temelinde yapılır ve yerküredeki büyük ekolojik bölümler konusunda da genellikle bitki örtüsü temel alır. Biyomlar, bitki toplulukları (fitosenoz) ile hayvan topluluklarını (zoosenoz) içeren ekosistemlerin bir araya gelmesiyle oluşur. Kararları kaplayan bitki örtüsünün büyük iklim kuşaklarına göre dağılmasına benzer biçiminde, biyomlar da ekvatora göre dağılmasına benzer biçiminde, dağılmıştır. Bu dağılım, kara yüzölçümünün az olduğu Güney Yarımküre"ye oranla Kuzey Yarıküre"de daha belirgindir. Ekvator kuşağında tropikal ormanlar neredeyse kesintisiz bir çiziği oluşturur. Ekvator altı kuşakta kurak mevsimin daha uzun sürmesi, bu bölgede iklim uygun ormanların, savanların ve aşırı kurak olan kesimlerde de çöllerin oluşmasına neden olmuştur. Bunun ardından, 35 ıncı kuzey ve güney enlemleri yöresinde, ılıman iklim kuşağına, özgü Akdeniz tipi biyomlar bulunur. Ortam enlem kuşağı, tropofil ağaçların oluşturduğun ormanları barındırır; kuzeye doğru bu bitki örtüsü yerini önce ılıman çayırlara (bozkır) ve yer kuzeyin kozalaklı ormanlarına (tayga) bırakır. Tundralar ise, Arktika ve Antantika buzul kuşağının sınırında (66-33 enlemi) yer alır. Söz konusu bu hat doğal bitki örtüsünün de sınırıdır. Ekosistem kuşakları arasında, arazinin yüksekliğine göre oluşan ayrım daha da belirgindir. DENİZ EKOSİSTEMİ OŞİNOGRAFLAR BU ORTAMI FARKLI EKOLOJİK ÖZELLİKLERİNE GÖRE "ALANLARA" VE "BÖLGELERE" AYIRARAK İNCELENMEYİ TERCİH EDERLER. Ekolojik şartları büyük bir çeşitlilik gösteren deniz ortamı homojen bir bütün olarak ele almak, bilimsel açıdan çok kısıtlı bir bakış açısına neden olur. öncelikle iki büyük okyanus alanı ayırt edilmektedir.bütünüyle denizleri oluşturan "su kütlesi" ve kıyılardan derin abis çukurlarına kadar dipleri kapsayan "dip alanı" ;Dip alanı derinliğine göre üçe ayrılır. -8- -0-200 metreler arasında uzanan ve okyanusların tabanının yüzde 7,6 sını oluşturan kıta sahanlığı; -200 metreden 2000 metreye kadar uzanan dipteki ani eğim bölgesinden meydana gelen ve tabanın yüzde 8,1 ni oluşturan kıta şevi; ve nihayet okyanusların tabanının yüzde 84,3 ünü meydana getiren abisler. (2000-6000 metre) ve çukurlar (6000 metreden bilinen en derin yer olan mariana çukurunda 11.000 metreye kadar) Gelgite maruz kalan ve hatta dalga serpintisiyle ıslanan kıyı şeritleri de okyanus alanına dahil edilmektedir. Gerçekten de bu bölgelerde yaşayan organizmalar, gerek gelgitler sırasında birbirini ardınca su altında ve su üstünde kalarak, gerek ortamın yüksek tuzluluğu sebebiyle, okyanus etkilerine maruz kalmaktadır. Okyanusları ve denizleri oluşturan su kütlesi ikiye ayrılan kıta sahanlığını örten yüzey suları ve 200 metrenin altında kalan dip suları bu düzeylerde su kütlesi, güneş ışınlarının nüfuz etmesi derecesine ve mevsimlik sıcaklık değişimlerine bağlı olarak düşey bir ekolojik katmanlaşma gösterir. Işığın ulaştığı epipelojik bölge, ışık miktarının, bitkilerin fotosentez yapabilmesi için yeterli olduğu 0 ila 50-100 metrelik yüzey sularına tekabül eder. Söz konusu bu bölgenin altında dip bitkileri ve fitoplankton yaşayamaz; yanlızca etçiler veya çürükçül beslenen hayvan türleri canlı kalabilir. Okyanus ekosisteminin alt bölümlere ayrılması, karşılaşılan ekolojik şartların çeşitliliğiyle ilişkilidir; organizmaların uyum mekanizması ve üretkenliği bir bölgeden diğerine belirgin farklılıklar gösterir. Deniz Canlıları; Yüzeyle dip alanı arasında ve hatta jeolojik taban yapısı içinde yaşam, deniz ekosisteminin üç boyutuna da dağılmış durumdadır. Deniz ortamının ekolojik şartlarının çeşitliliği, yaşam şekillerinde ve tarzlarında da büyük değişikliğe neden olmaktadır. Okyanusun büyük bölgeleriyle bağlantılı olarak üç çeşit canlı gurubu ayırt edilir; su kütlesinde yaşan plankton ve nekton ile diğerlerde yaşayan bentos toplulukları. PLANKTON ; Yüzeyde veya su kütlesinde asıllı duran, kısıtlı hareket yeteneğiyle su akımlarına karşı koyamayan ve bazıları bu nedenle düşey göçlere maruz kalan organizmalar topluluğudur. NEKTON; Açık denizde yaşayabilen ve deniz akıntıları içinde hareket edebilen canlılardan oluşur; açık denizde yaşayan balık türlerinin çoğunu, kafadanbacakları ve deniz memelilerini kapsar. BENTOS; Dibe bağlı olarak yaşayan hayvanlar ve bitkiler (bağlı bentos) ile dipte veya dibe yakın bölgelerde hafifçe hareket eden bazı hayvan türlerinden (gezgin bentos) -9- meydana gelir. Bağlı bentos bir çok suyosunu, sünger, yumuşakça, kabuklu (Balanus) ve knildli (Mercan, deniz şakayığı gibi) türlerini kapsar. EKOSİSTEMLERE YÖNELİK TEHLİKELER Ekosistemlerin doğal dengeye ulaşması, bunların nüfusunda ve çalışmasında kesin bir istikrarın sağlanması anlamına gelmez; dengeli ekosistemlerde düzenle, hafif dalgalanmalar yaşanır.bu dinamik denge durumu çok hassastır. Bugün ekosistemlere yönelik tehlikeler, sanayi uygarlığının gelişmesinde kaynaklanmaktadır. Sanayi uygarlığı, doğal kaynakları büyük bir hızla tüketmekte ve doğal çevreyi hiçe sayan tarımsal uygulamaları desteklenmektedir. Bu etkiler, nüfus patlamasıyla iyice yoğunlaşır. Bozulma fiziksel çevrenin (biyotop) sürekli yıkımı, canlı topluluklarının (biyosenoz) çeşitliğinde azalma, yaşama için gerekli minerallerin çevriminde kopukluklar biçiminde kendini gösterir. Kentleşme ve sanayileşme çok sayıda biyotop'un yıkımına neden olmuştur. Sanayiinin, taşımacılığın (özellikle otomobiller) ve evlerde kullanılan yakıtların yaratığı kirlilik havaya , suya ve toprağa bulaşır, bu durumda, hem genel olarak tüm canlı varlıklar, hem de insanın sağlığı ve kullandığı kaynaklar zarar görür. Ayrıca insan, sürekli yeni ortamları kendine kullanımına sokarak, çok sayıda hayvan türünün topluca yok olmasına yol açar. Çünkü insanlar biyotopları yıkar, ortamı aşırı sömürür. (balıkçılık ve avcılık) ve bazen de yeni ortama uygun olmayan yabancı türler getirir. Karbon dioksit gazı üretiminin artması ve koruyucu ozon tabakasının delinmesi gibi insan etkinlikleri, bir bütün olarak biyosferin dengesini tehdit etmektedir. EKOSİSTEMLERİN DENGESİ Türlerin çeşitliliği ve aralarındaki düzenli iletişime dayanan denge, insanın giderek artan baskısının tehdidi altındadır. Biyosferdeki doğal dengelerin korunması bazı kimyasal maddelerin oranın sabit olarak kalmasına, nüfus dalgalanmalarının düzenine ve ekosistemlerin sürekliliğine bağlıdır. Dengeyi sağlayan koşulların güvence altına alınması için, besin zincirlerinin gereken şekilde çalışmaya devam etmesi, tür çeşitliliğinin belirli bir düzeyde korunması ve geçici de olsa çok şiddetli düzensizlikleri yaşanmaması gerekir. Bazı orman sistemleri, mesela ılıman iklimde yüksek ağaçlar dikilmek suretiyle oluşturulan ormanlar, insan yapısı olmasına rağmen istikrarlı sistemlerdir. Tarım ekosistemleri, bitki topluluklarının otsu oluşumlardan ağaçlara uzanan doğal ardışıklık sürecinin ilkel bir -10- düzeyinde kalmıştır. Ekolojik açıda bakıldığında, tarım ekosistemleri, çoğunlukla tek bir bitki türüyle sınırlanmış yapıları yüzünden istikrarsız ve zayıftır. Bu ekosistemlerin üretkenliği, ürünün tipine ve söz konusu bölgeye egemen olan iklim koşullarına bağlı olarak büyük değişkenlik gösterir. Bugün biyosferin genel dengesini tehlikeye düşüren başka faktörler de vardır. Gezegen genelinde, bilimsel ve teknik gelişmeler, geçen yüzyılda tedavi alanındaki buluşlar ve tarımsal üretimin dünya çapında artışının da yardımıyla inanılmaz bir nüfus patlamasına neden olmuştur. Bu nüfus patlaması, biyosferin üretim kapasitesiyle insanları ihtiyaçları arasında giderek artan bir dengesizlik durumu yaratmaktadır. İNSANDAN GELEN TEHLİKELER Bitki örtüsünün bozulması, ortamın kimyasal yapısının değiştirilmesi ve kaynakların aşırı kullanılması gibi her darbe çok sayıda sonuçlar doğurur. İnsan etkinlikleriyle, ekosistemlerin, çalışmasına hatta bir bütün olarak biyosferin düzenine korkunç zararlar verebilir. Türler ve ekosistemleri ortadan kaldırdığı, fosil kaynaklarını tükettiği ve sonuçta önemli düzeyde kirlilik yarattığı için bu zararların çok yönlü bir etkisi vardır.
#24.09.2007 10:54 0 0 0
  • AZOT DÖNGÜSÜ Biyosfer yer kabuğunu saran atmosferin ince bir tabakasıdır.Azot bileşikleri bu ince kabuk içinde birbirine dönüşür.Bu işlemlere azot çevrimi denir.Azot çevrimi yaşamın sürekliliğini sağlayan bir doğa olayıdır.Bu çevrimde azot bileşikleri sürekli olarak topraktan canlılara ve sonra tekrar toprağa geri dönerler.Ancak bir miktar azot atmosfere gider ve tekrar geri alınır. Önce azot bileşiklerinin toprakla yaşayan varlıklar arasındaki değişimini ele alalım.Toprak ekseri nitrat bileşikleri içerir.Bu bileşikler ya inorganik olarak amonyak bileşiklerinden veya organik olarak ölmüş bitki ve hayvan kalıntılarından oluşan humus adı verilen maddelerden toprağa karışır.Topraktaki bu nitrat bileşikleri bitki ve hayvanlardaki bütün proteinlerin kaynağını oluşturur.Bitkiler nitratlı bileşikleri gıda olarak kullanır ve onları amino asit ve proteinlere dönüştürürler.Azot bileşikleri eksik olan topraklarda bitkiler gelişemez.Azotça fakir topraklarda büyüyen bitkiler,azotça zengin topraklarda büyüyen bitkilere göre daha az verim ve proteine sahiptirler. Bitkiler ölünce taşıdıkları protein ya doğrundan toprağa veya hayvanlara geçer.Proteinler hayvanların büyüme ve gelişmesi için de çok gereklidir.Vücudumuzun temel işlemleri için vitaminlerin, proteinlerin , hormon ve enzimlerin alınması gerektiğinden , yeterli azotlu gıdalar yemeyen kişilerde beslenme bozuklukları görülür. Bitkilerde olduğu gibi hayvanlar ölünce de taşıdıkları azot bileşikleri toprağa sürekli olarak ancak genellikle artık şeklinde geri döner. Hayvan dışkı ve artıkları yüksek oranda nitratlı bileşikler içerir. Örneğin gübre üzerinde oluşan beyaz benekler potasyum nitrattır.İngiltere'de, Elizabeth döneminde işçilerin gübrelerin bir kısmının barut yapımı için hükümete vermeleri bir yurtseverlik görevi idi. Azot sadece toprak ve canlılar arasında dolaşmaz,bu arada bir kısım azot atmosfere karışır.Daha sonra bu azotun bir kısmı ışık etkisi ile amonyağa dönüşür ve yağmurla beraber toprağa düşer.Topraktaki bazı bakteriler azotu doğrudan diatomik azota dönüştürürken bir kısmı da havadan azot alarak azot bileşikleri yaparlar.Örneğin fasulye ve yerfıstığı gibi baklagillerin köklerinde yaşayan Rhizobia bakterisi bitkilerden karbonhidratları alır ve bunları yeni azot bileşiklerine çevirir.Rhizobia ile baklagiller arasındaki ilişki bir ortak yaşama şeklidir. (Bitki ve bakteri arasında karşılıklı faydaya dayanan bir yaşam şekli.).Bakteriler tarafından üretilen azot bileşikleri bitkiler tarafından alınarak proteinlere çevrilir, yan ürün olarak daha fazla karbonhidrat üretilir.Sonuç olarak Rhizobia ve baklagiller birbiri olmadan yaşayamaz. Suda biraz daha değişik azot çevrimi oluşur.Balıklar kendi artıkları ile beraber azot bileşiklerini suya bırakırlar , sudaki bakteriler bu artıkları nitrat bileşiklerine çevirirler.Sonra sudaki yosun gibi bitkiler nitratları besin olarak alırlar.Yosunlar besin olarak balıklar tarafından yenir ve çevrim yeniden başlar.Sudaki azot çevrimi ile topraktaki çevrim arasındaki en belirgin farklılık , topraktaki çevrimin bir humus kademesinde geçmesidir.Ancak , organik atıkların deniz veya gölün dibine çökmesi bir humus tabakası oluşabilir.Dolayısıyla sualtı hayvanları bu kaynaktan beslenebilir. Azot çevrimi bazen tam olarak oluşmaz.Örneğin;tarımda toprağın azot içeriği azalabilir.Sonuçta daha düşük verim ve daha zayıf bir ürün alınır.Azot eksikliği bir dereceye kadar toprağa gübre ilavesiyle veya ekimden önce baklagil tohumları Rhizobia bakterisi aşılamakla giderilebilir.Ancak bu yöntemler toprakta bulunması gereken azot gereksinimini karşılamak için yetersizdir.Ancak nöbetleşe ekimle karşılanabilir.Otomobil ve uçak motorları egsoz gazları ile çevreye azotdioksit gibi bazı azot bileşikleri yayarlar.Bu bileşikler atmosferde kalmaya eğilimlidirler ve oldukça zehirlidirler.Suya her gün lağım suyu karışması da azot çevrimini etkiler.Böyle bir durum 1960' lı yıllarda Erie gölünde meydana gelmişti. KARBON DÖNGÜSÜ Karbon,canlıların yapısında bulunan başlıca maddelerden biridir.Yaşam,hücrelerdeki büyük moleküllerin varlığına bağlıdır.Büyük moleküllerin yapısında mutlaka karbon maddesi vardır. Karbonsuz hayat düşünülemez.Karbon; suda,havada,kayaların ve canlıların yapısında bulunur. Karbon atmosfer,bitkiler ve hayvanlar arasında devamlı bir çevrim halindedir. Havadaki karbondioksit,bitkiler tarafından alınarak fotosentezde besin üretilirken kullanılır.Böylece karbon organik maddelerin yapısına katılır.Bitkiler solunum yaparken havadan aldıkları karbondioksitin bir kısmını geri verirler.Fakat fotosentezde kullanılan karbondioksit solunumda dışarıya verilenden çok fazladır. Otçul hayvanlar bitkilerle beslenirken karbonu kendi vücutlarına katarlar.Hayvanlar solunum yaparken havaya karbondioksit vererek,bitkilerden aldıkları karbonun bir kısmını havaya geri verirler. Görülüyor ki;karbonun doğal çevriminde en önemli olay fotosentezdir.Fotosentez ancak yeşil bitkiler tarafından başırılır.Bir çevrede fotosentez yapan bitkilerin azalması,orada havadaki karbondioksit miktarının artmasına,diğer gazların oranının azalmasına neden olur.Havada karbondioksit artarsa asit yağmurları ve oksijen azlığı ortaya çıkar.Bu durum hayvanlara zarar verir.Karbondioksit atmosferde biriktikçe güneş ışınlarını tutarak sıcaklık artışına neden olabilir.Sıcaklığın birkaç derecelik artışı tüm iklim ve ekolojik dengeleri alt üst edebilir. Amazon Ormanları Dünyamızın karbondioksit süzüp oksijen üreten fabrikalardır.Tarım alanları açmak veya yerleşim alanları elde etmek amacıyla bu ormanlar hızla edilmektedir.Bu gidişe "dur" denmezse tüm dünya bundan zarar görecektir. Dünyamızdaki tüm bitkilerin belli bir karbondioksit tüketme kapasitesi vardır.Aşırı yakıt tüketerek atmosfere fazlaca karbondioksit vermek atmosferdeki karbondioksit miktarının artmasına neden olur. SU DÖNGÜSÜ Su,canlılar için çok önemlidir.Vücudumuzun yarıdan çoğu,kanımızın ise %90 sudur.Yediğimiz besinlerin sindirilmesi ve hücrelere taşınması da su sayesinde olur.Suyunu kaybeden hücreler ölür.Bu nedenle susuz hayat düşünülemez. Su sadece insanlar için değil,diğer canlılar için de önemlidir.Ayrıca bitkiler besin yaparken suyu ham madde olarak kullanır. Isıtılan su buharlaştırılır,soğuyan buhar ise tekrar yoğunlaşarak suyu oluşturur. Deniz,göl ve akarsu yüzeyinden her gün bir miktar su buharlaşarak havaya karışır.Ayrıca buna ilave olarak insan,hayvan bitki ve topraktan çıkan su buharı da havaya karışır.Havada yükseldikçe soğuyan buhar yoğunlaşarak bulutları oluşturur.Bulutların bulunduğu ortam daha da soğursa bulutlardaki nem; yağmur,dolu veya kar halinde yeryüzüne düşer. Yeryüzündeki suların buharlaşarak bulutu oluşturması ve sonra da yağış halinde yeryüzüne inmesi olayına su döngüsü denir.

    Azont DöngüSü ReSmi - Azot DöngüSü ŞekLi

    noimage
#24.09.2007 10:53 0 0 0
  • AMİNO ASİTLER Amino asitler kimyasal olarak popüler isimlendirilmeleriyle yapı blokları olup,vücutta protein üretirler. Bütün yaşayan canlıların yapılarını oluşturan proteinlerdir. Proteinler,insan vücudunda adale, bağlar, tendonlar, organlar, bezler, tırnaklar, saç, safra ve idrar hariç tüm vücut sıvılarının üretiminden direkt sorumludur. Proteinler kemiklerin büyüme ve gelişmesinde esas rol oynarlar. Enzimler,hormonlar ve genler işlevleri için proteinlere ihtiyaç duyarlar. Bunun neticesinde de protein eksikliği oluşur bu da zamanla daha ciddi bozukluklara yol açar. Bunların eksiklikleri nasıl oluşur. Yani özetle denilebilir ki amino asitler olmaksızın vitamin ve mineraller vücutta görev yapamazlar. Amino asitlerin serbest formları en saf olan formlarıdır. Serbest formda amino asitler daha hızla absorbe olurlar. Bu beyaz kristalize formdaki amino asitler oda sıcaklığında stabildirler.180°C üzeri sıcaklıklarda dekompoze olurlar. AMİNO ASİTLERİN ABC'Sİ ; Her bir amino asit spesifik bir fonksiyona sahip olup çeşitli hastalık semptomlarının gelişmeden önlenmesinde çok önemli ihtiyaçtırlar. L - ALANİN : L-Alanin vücutta glukose metabolizmasında kullanılan amino asittir ve karbonhidratların yanarak vücut enerjisinin üretilmesinde yardımcıdır. L- ARGININ : Vücutta adale oluşması ve yağların yakımıda yine L-Arginin varlığında gerçekleşir. L-Arginin ayni zamanda; kollagen üretiminde,siroz gibi karaciğer hastalıklarında faydalıdır. Hamile ve emziklilerin L-Arginin kullanması sakıncalıdır. L - ASPARAGIN : L-Asparagin,merkezi sinir sisteminin dengesinin muhafazası için gereklidir. Aşırı sinir ve asabiyet oluşumunu engeller. L - ASPARTİK ASİT : Canlılık ve güç,kuvvet verdiği için yorgunluğa iyi gelir. Kronik yorgunluk aspartik asit seviyesinin düşüklüğüne bağlı olarak gelişen hücresel enerji eksikliğinin bir sonucudur. Bu amino asit ayni zamanda aşırı amonyağı vücuttan atarak karaciğeri korur. L-Aspartik asit diğer amino asitlerle birleşerek kandaki toksinleri absorbe ederek kanı temizleyen bir molekül oluştururlar. Ayni zamanda RNA/DNA üretimi için gerekli olan hücresel faaliyetlere yardımcı olur. L - SITRULLIN : Enerji verir,immün sistemi canlandırır. L-Arginin'i metabolize eder ve canlı hücrelere zarar veren amonyağı detoksifiye eder. L - SİSTEIN : L-Sistein vücuttaki toksin maddeleri temizler bu sayede hücreleri korur. Hücreleri radyasyonun zararlı etkilerinden korumasının yanı sıra beyin ve karaciğeri de sigara ve alkolün zararlarından korur. L-Sistein 'in respirator kanalda mukuz' u parçalama özelliği olduğundan genellikle bronşit,amfizem ve tüberküloz tedavisinde faydalıdır. L - SİSTİN : Bu amino asit cerrahi operasyonlardan sonra yanık ve yaraların iyileşmesi için önemlidir. Bronşit gibi solunum sistemi hastalıklarının iyileşmesinde,beyaz kan hücrelerinin aktivitelerinin arttırılmasında faydalıdır. Pankreasın şeker ve nişasta asimilasyonu için ihtiyacı olan insülinin temininde yardımcı olur. GAMA-AMINOBUTİRIK ASIT (GABA) : Beynin reseptör yanını doldurarak stres mesajlarının beyinin motor merkezine ulaşmasını önler. GABA merkezi sinir sisteminde nöron aktivitesini azaltarak nörotransmitter görevi görür. L - GLUTAMIK ASIT : Bu amino asit kişilik bozukluklarının düzeltilmesine yardımcı olur. Glikoz yanında glutamik asit beyin yakıtı olarak kullanılabilen tek maddedir. Beyin glutamik asidi beyin hücre aktivitelerini düzenleyen bir maddeye dönüştürür. L - GLUTAMINE : L-Glutamin alkolizm,şeker ihtiyacının giderilmesi,mental kabiliyet,erkeklerde impotens, yorgunluk, yaşlılık,şizofreni,mental gerilik,peptik ülser ve sindirim sisteminin sağlığı açısından insan bünyesine yardımcıdır. Beyinde glutamik asidi serebral fonksiyon için esas olan dönüşüme uğratarak ihtiyaç duyulan GABA miktarını yükseltir. L-GLUTATHION : Vücudu sigara ve radyasyonun zararlı etkilerine karşı korur,kemoterapi ve X ışınlarının yan etkilerini azaltır. Alkol zehirlenmesine karşı savaşır. Bir metal ve ilaç detoksifiyanı olarak karaciğer ve kan bozukluklarının tedavisine yardımcı olur. L-GLİSIN : Merkezi sinir sistemi fonksiyonları ve prostat sağlığı için gereklidir. Bu amino asid bipolar depresyon tedavisinde kullanılır. Bu amino asidin çok fazla olması durumunda glukozu metabolik zincirden çıkararak yorgunluğa sebep olur .Uygun miktarlarda olması durumunda ise daha fazla enerji üretir. L-HİSTİDİN : L-Histidin büyüme ve dokuların onarımı,ülser,hiper asidite,sindirim ve mide özsuyu oluşumunda çok önemlidir. Allerji, romatoid artrit ve anemi tedavisinde,kırmızı ve beyaz kan hücrelerinin üretiminde ihtiyaç duyulur. L-ISOLÖSİN : Kas dokusunda metabolize edilir. Daima lösin ve valin ile birlikte dengeli halde alınmalıdır. Eksikliğinde hipoglisemiye benzer semptomlar oluşur. L-LÖSİN : L-Lösin yükselmiş olan kan şeker seviyesini düşürür. Daima isolösin ve valin ile birlikte dengeli bir şekilde alınmalıdır. Bu önemli amino asid kemiklerin,cilt ve kas dokusunun iyileşmesinde rol oynar. L-LİSİN : L-Lisin bütün proteinlerin esansiyel yapı bloğu olarak çocuklarda büyüme ve kemik gelişimi için gereklidir. Yetişkinlerde kalsiyum absorbsiyonuna yardımcı olur ve azot dengesini muhafaza eder. Eksikliğinde enerji düşüklüğü,konsantrasyon yetersizliği, irritabilite, saç dökülmesi, anemi, büyüme gecikmesi ve cinsel fonksiyon bozuklukları oluşur. L-METİONİN : Yağların parçalanmasına,karaciğer ve arterlerde yağ oluşumunun önlenmesine yardımcı olur. Bu amino asit sindirim sistemine yardımcı olur. Adale zayıflığını ve saç kırılmasını önler. Allerjik kimyasallara hassasiyetin giderilmesi ve osteoporosiste kullanılması faydalıdır. L-ORNİTİN : L-Ornitin vücutta L-arginin ve L-karnitin ile birlikte aşırı yağı metabolize ederek büyüme hormonu salar. İmmün sistem ve karaciğer fonksiyonları için gereklidir. Bu amino asid ayrıca amonyağı detoksifiye eder. L-FENİLALANİN : L-Fenilalanin sıklıkla depresyon tedavisinde kullanılır. Nörotransmitterleri üretir,bunlarda beyin tarafından norepinefrin üretiminde kullanılarak hafızaya,öğrenme kapsitesine ve zayıflamaya yardımcı olur. Merkezi sinir sistemindeki etkisinde dolayı bu amino asid depresyonu önler,migren,menstrual ve artrit ağrılarını azaltır. L-Fenilalanin anksite atakları çeken,yüksek tansiyonlu,fenilketonürili hamilelerde kullanılmamalıdır. DL-FENİLALANİN : DL-Fenilalanin bilhassa artrit ağrılarının kontrolünde çok etkilidir. Bütün amino asidlerin oluşumunda temeldir. Mental dikkati yükseltir,iştahı azaltır,parkinson hastalığına iyi gelir. Hamileler,şeker hastaları ve yüksek tansiyonu olanlarda dikkatli kullanılmalıdır. L-PROLİN : L-Prolin kollojen üretimine yardımcı olarak cildi düzeltir. Kıkırdakları,eklemleri, tendonları ve kalp kaslarını güçlendirir. L-SERİN : L-Serin yağ ve yağ asidi metabolizması,kas gelişimi ve immün sistemi için varlığı önemlidir. Ayrıca immünoglubulinlerin ve antibadilerin üretimine yardımcı olur. L-TAURİN : L-Taurin yüksek konsantrasyonlarda kalp adalesi,beyaz kan hücreleri,iskelet adaleleri ve merkezi sinir sisteminde bulunur. Bu amino asid yağ sindiriminde,kalp bozukluklarında, hipoglisemi, aterosklerosis, ödem ve, hiper tansiyonda faydalıdır. L-TREONİN : L-Treonin kalp,merkezi sinir sistemi ve iskelet kaslarında vardır. Bu önemli amino asid epileptik atakların kontrolünde kullanılır. L-TRİPTOFAN : L-Triptofan insan davranışlarını stabilize eder. Seratonin üretiminde kullanılır. Seratonin sinir impulslarını bir hücreden diğer hücreye ileten nörotransmitter olup normal uyku için gereklidir. Hiper aktiviteyi agresif çocukların kontrolünde kullanılır. Kalbe iyi gelir. Kilo kontrolüne yardımcı olur. Vitamin B-6 üretimi için gerekli olan büyüme hormonlarının salınmasında faydalıdır. L- TİROSİNE : Tirosin eksikliğinde hipotiroidizm oluşur. Konsantrasyonu düzeltir,iştahı bastırır ve vücut yağlarını azaltır. Karaciğerde fenilalaninin parçalanması ile ilgilidir. L-Tirosin, L-fenialaninden üretilebilir. Tirosin eksikliğinde norepinefrin üretimi azaldığından depresyon ve davranış bozuklukları oluşur. L-VALİN : L-Valin stimülan etkilere sahip olup eksikliğinde vücutta negatif hidrojen dengesi oluşur. Valin, lösin ve isolösin ile birlikte daha iyi adale metabolizması,doku onarımı ve azot dengesi temini için kullanılır. L-KARNİTİN : Uzun zincirli yağlı asidlerin taşınmasına yardımcı olur. Bu amino asid yağ oluşumunu önleyerek kilo vermeye yardımcı olur,kalp krizi riskini azaltır,atletik kabiliyeti geliştirir. Bilhassa vejeteryanların diyetlerinde kafi miktarda Lisine olmadığından L-Karnitin eksikliği oluşur. Proteinler Amino asitlerin birleşmesinden meydana gelmiş karmaşık yapılı organik moleküllerdir. Kelime olarak "en önemli" mânâsına gelen protein, gerçekten de canlının en önemli maddesini teşkil eder. Bütün canlıların hücreleri protein ihtivâ eder. Proteinler hücre stoplazmasında çözünmüş hâlde bulunur. Kas, karaciğer gibi organ ve dokuların % 80-90'ı proteindir. Kemik sistemi ve yağ dokusunda ise protein daha azdır. Proteinler insan vücûdunda; büyüme, gelişme, açılan yaraların tâmir edilmesi, çeşitli maddelerin sindirim ve sentezi, enfeksiyonlara karşı koyma, sıvı dengesinin sağlanması, zekâ gelişmesi, azot dengesinin sağlanması gibi temel hayâtî unsurlarda mutlaka gereklidir. Ayrıca protein, kan serumundaki katı maddelerin en önemli kısmını oluşturur. Bunlardan fibrinojen, kanın pıhtılaşmasında; albümin ve diğerleri hücre içi ve dışı sıvı-tuz dengesinde görevliyken çok çeşitli bir takım proteinler de kan içinde bâzı maddelerin bir yerden başka bir yere taşınmasını sağlar. Vücûdun adalelerinin kasılmasını ve böylece hareketini sağlayan proteinler, organizmanın diğer canlılardan farklılığını da belirlerler. Her organizma ve organın kendine has proteini vardır. Proteinlerin yapısı: Proteinin kimyâsal yapısı incelendiğinde % 50 kadarının karbondan; diğer kısmının ise oksijen, azot, hidrojen ve kükürtten meydana geldiği görülür. Proteinler büyük moleküllü bileşiklerdir. Bu büyük molekülü, amino asit denen temel organik bileşikler oluşturur. Amino asitlerin sayısı pekçoktur, ama 21 çeşidi insan proteininin yapısını meydana getirir. Amino asitlerde tipik olarak bir Karboksil grubu(COOH) bir de Amino grubu (NH2) vardır. Bir amino asit yapısı, genel olarak RCH (NH2) COOH formülü ile tanımlanır. R harfi değişken grubu simgeler. Amino asitler birbirlerine NH2 ve COOH grupları arasında kurulan ve adına Peptid bağı denen özel bir bağ ile bağlanırlar. Değişik sayıda ve sırada bir araya gelen amino asitler çok çeşitli proteinler oluşturur. Amino asitler, insan vücudunda sentez edilip edilmemesine göre ikiye ayrılır. 1. Esansiyel (Eksojen) amino asitler: Vücûtta yapılamadıklarından dışarıdan hazır alınması gerekir. Bu amino asitler; Triptofan, Treonin, Fenil Alanin, Metionin, Lizin, Lösin, İzolösin ve Valindir. Çocuklarda, Histidin de sentez edilmediğinden bu listeye dâhil olur. 2. Esansiyel olmayan amino asitler: Vücûtta temel organik maddelerden yapılabilen amino asitlerdir. İnsanoğlu protein ihtiyâcını hayvânî ve nebâtî (bitkisel) gıdâlardan temin eder. Farklı besin kaynaklarının hem asit miktarı hem de bu proteinin içindeki esansiyel amino asit miktarı farklıdır. Hayvânî gıdâlar daha fazla proteinliyken meyve ve sebzeler protein bakımından fakirdirler. Baklagillerin protein bakımından zenginliğiyse dikkat çekicidir. Yetişkin bir insanın, günde kilosu başına 1 gram proteine ihtiyacı vardır. Fakat büyüme ve gelişmesi çok hızlı olduğundan, ilk aylarını yaşayan bir çocukta bu miktar 3 grama kadar çıkar. Ateşli hastalık, kansızlık, ameliyat, yaralanma, ishal, tiroid bezinin fazla çalışması, barsak parazitleri, gebelik, emziklilik gibi durumlarda da protein ihtiyacı normalin üzerine çıkar. Vücûdun proteinden faydalanma derecesi proteinin yapısı ile ilgilidir. Vücûtta rahatça sindirilen, lüzumlu diğer proteinlere çevrilebilen proteinler Kaliteli Protein'dir. Kayıp vermeden kullanılabilen ve dışardan alınması şart olan bütün amino asitleri ihtivâ eden proteine Örnek Protein denir. Anne sütü, bebekler için örnek proteini ihtivâ eder. Diğer bir örnek protein yumurta sarısıdır. Diğer yiyeceklerde vücutta yapılamayan bütün amino asitler bulunmadığından çeşitli yiyecekler yemekte fayda vardır. Proteinlerden faydalanmak için yiyeceklerin seçimi ve hazırlanması çok önemlidir. Meselâ 70 kilo gelen bir kimse, bir günlük protein ihtiyacını 350 gr etten veya 900 gram ekmekten sağlayabilir. Fakat önemli olan vücut için gerekli proteini almanın yanısıra dışardan alınması şart olan amino asitleri de yeteri kadar almaktır. Bu sebeple hayvânî ve nebatî (bitkisel) kaynaklar arasında bir denge kurulmalıdır. Alınan proteinin % 20'si hayvânî proteinlerden, kalanı da nebâtî kaynaklardan sağlanırsa bu denge tesis edilmiş olur. Proteinlerin sindirimi mîdede başlar. Amino asitleri birbirine bağlayan peptid bağlarının açılması peptidaz denen mîde ve barsak enzimleriyle olur. Mîdede pepsinojen olarak salgılanan enzim aktif hâle gelince pepsin adını alır ve protein zincirlerini bölerek daha kısa zincirler oluşturur. Bu hâdise barsaklarda pankreas bezinden salgılanan tripsin ve kimotripsin enzimleriyle devam eder ve proteinlerin sindirimi tamamlanır. Proteinli yiyeceklerin pişirilmesi de, proteinden faydalanmayı etkiler. Bâzı vitaminlerin ve yağsız diyetin proteinden faydalanmayı azalttığı söylenmektedir. Yağda kızartmalarda, yanıncaya kadar olan pişirmelerde protein kaybı olur. Meselâ 150°C ve yukarılarda kayıp daha fazladır. Bâzı yiyecekler bekletilince (süt tozu gibi) zamanla protein değerlerinden kaybederler. Sıcak bir yerde saklanıyorlarsa bu kayıp daha fazladır. Mayalanmış yiyeceklerde amino asitler serbest duruma geçtiğinden proteinden faydalanma artar. Meselâ, ekmek hazırlanırken mayalandığı için protein bakımından faydalı hâle gelmiştir. Proteinlerden yeterince yararlanmak için enerji verici gıdâlardan (karbonhidratlı, yağlı gıdâlar) yeteri kadar alınmalıdır. Aksi hâlde protein vücûtta enerji için kullanılır ve asıl vazifelerini göremez. Protein vücutta pek depo edilemez. Bu sebeple alınmadığı takdirde özellikle çocuklarda eksiklik belirtileri ortaya çıkar. Önce vücutta azot dengesi bozulur. Vücut kaybettiği azotu yerine koyamaz. Çünkü vücûdun asıl azot kaynağı proteinlerdir. Daha sonra gözle görülür belirtiler başlar. Kişinin zihnî yoğunlaşma yeteneği kaybolur. Sabahleyin yeterli protein almadan okula gidenlerin diğerlerine göre daha başarısız oldukları görülmüştür. Protein eksikliği olan kimsede neşesizlik, mizac değişiklikleri, çabuk yorulma gibi belirtiler olur. Kan proteinlerinin miktarı düşer. Daha sonraki dönemlerde ise belirgin kansızlık, hastalıklara eğilim, kan şekeri azalması, kan basıncı düşmesi, göz bozuklukları, diş etleri rahatsızlıkları gibi durumlar görülür. Kronik protein eksikliği vücûtta öncelikle karaciğeri etkiler. Karaciğerin büyümesine, yağlanmasına ve bâzı siroz benzeri değişikliklerine sebep olur. Protein eksikliğine bağlı bu belirtiler ancak ihtiyacın çok olduğu devirlerde uzun süre protein alınmaması sonucu olur. Her şey gibi proteinin de fazlasının zararlı olduğu tespit edilmiştir. Çok fazla protein alındığında böbrekler fazla miktarda protein yıkılma ürünleri (üre, ürik asit) ile karşı karşıya kalır. Özellikle yaşlılarda zâten böbrek fonksiyonları yavaşlamıştır. Bu durum gut hastalığına, böbrek taşı teşekkülüne zemin hazırlayabilir. Fakat et yiyen yaşlıların, bundan vazgeçince kendilerini daha dinç ve sağlıklı hissettikleri görülmüştür.
#24.09.2007 10:52 0 0 0
  • Dünyadaki canlıların;insanlar,hayvanlar ve bitkiler hücre adını verdiğimiz küçük şekillerden oluşur. Hücreler çeşitli boy ve şekillerden oluşur. Büyüklüğü ve şekli ne olursa olsun 3 esas kısımdan yapılmıştır.  Hücre zarı:Hücrenin dış iskeletidir. Eriyikleri kolayca geçirir. Bitki hücresinde ayrıca selüloz zar vardır.  Stoplazma :Bileşimi yumurta akı gibidir. Hücre zarının içini doldurur. Hücre yaşlandıkça koful denilen su odacıkları meydana gelir. Stoplazma hücrenin canlı kısmıdır. Beslenme, büyüme, solu- num, boşaltım gibi canlılık olayları stoplazma içinde olur.  Beslenme: Madensel tuzlar,su,protein,yağ,karbonhidrat gibi gıda maddeleri stoplazma vücuda yararlı hale gelirler. Proteinler hücrelerin yapı taşlarıdır. Stoplazmanın çoğalmasını yenilenmesini sağlar.  Karbonhidratlar ve yağlar:Enerjiyi sağlar. Fazlası yağ olarak depolanır.  Solunum:Hücre solunumu; hücrenin oksijen alıp karbondioksit vermesine denir. Hücre içindeki besin maddeleri birleşerek onları yakar ve hücre için gerekli enerjiyi sağlar.  Boşaltım:Ana besin maddelerinin hücre içinde vücuda yararlı hale dönüşmesinden hasıl olan üre, su ve karbondioksit gibi maddeleri hücrenin dışarıya atmasıdır.  Çekirdek:Yuvarlak veya oval şeklindedir. Etrafında bir çekirdek zarı vardır. İçindeki sıvıda stoplazma yapısında fosforca zengin kromotik iplikçikler bulunur. Çoğalma çekirdekte olur. Hücrenin Çoğalması Canlı, hücrelerinin çoğalmasından meydana gelir. Hücrelerin ömürleri ortalama 22 gündür. Bu eksilmeleri tamamlamak için saniyede milyonlarca çoğalma olur. 2 türlü çoğalma vardır. 1)Amitoz çoğalma 2)Mitoz çoğalma  Amitoz Çoğalma:Amip gibi ilkel canlılarda görülen bu çoğalmada hücre ve çekirdek ortalarından boğularak 2'ye ayrılır.  Mitoz çoğalma:Yüksek yapılı canlılarda görülen çoğalma şeklidir.4 ana safhası vardır. 1)Profaz 2)Metofaz 3)Anafaz 3)Telefaz I. Profaz: Kromozomlar burkularak kısalır ve kalınlaşır. Birer eş kromozom hasıl ederler. stoplazma içindeki sentrozom 2'ye ayrılarak etrafında stoplazma iplikleri teşekkül ederler. Her biri hücrenin kutbuna doğru kayarken aralarında iğ iplikçiklerini meydana getirir. Çekirdek zarı erir. II. Metofaz: Kromozomlar ekvatorda düzlem üzerine dizilirler ve her biri iğ ipliklerine takılır. III. Anafaz: İğ ipliklerine takılan kromozomların ½ 'si diğer kutba ½ si diğer kutba çekilerek toplanır. IV. Telefaz: İplikçikler kaybolur. Kromozomların bükülmesi çözülür. Boyları uzar etrafında bir çekirdek zarı hasıl olur. Ekvator bölgesinde stoplazma 2'ye ayrılarak iki hücre meydana gelir. Hücre çeperi cansızdır. Stoplazma hücre zarının içini dolduran sıvıdır. İçinde su, organik besinler, enzimler, RNA vitamin, salgı, ANP(enerji) ve organeller bulunur.  Ribozom: Bütün hücrelerde vardır.
#24.09.2007 10:51 0 0 0
  • Konu: İNTERFERON
    İnterferon, virüslere karşı bir savunma tepkisi olarak vücut hücreleri tarafından üretilen, birbirine yakın birkaç proteinin adı. Virüslerin hücre içinde çoğalmasını önleyen interferonlar, vücudun en hızlı üretilen ve bu tür organizmalara karşı en önemli olan savunmadır. Virüs enfeksiyonlarının pek çoğunun insanlarda yaşamsal tehlike yaratmaması, aslında interferonların etkisinin sonucudur. Bütün omurgalı hayvanlar ve olasılıkla da omurgasızlardan bazıları interferon üretir. İnteferon ancak hücrelerin bir virüs ya da başka bir yabancı madde tarafından uyarılması sonucu üretilir; buna karşılık interferon virüslerin doğrudan doğruya çoğalmasını engellemez. Bir hücrenin virüs saldırısına uğraması, interferon üretimine ilişkin depo edilmiş bilgiyi taşıyan DNA'sındaki bir geni etkin duruma getirir; hücre bir saat kadarlık bir süre içinde çok küçük miktarlarda interferon üreterek salgılamaya başlar. Bu interferonun uyardığı çevredeki öbür hücreler, protein sentezi süreçlerini, virüsün hücrelerin içinde artık bölünemeyeceği bir biçimde değişikliğe uğrataran proteinler üretir. Bunun sonucu, virüsün hücre içinde daha fazla üremesi engellenir. Hayvanlarda virüs hastalıklarının çoğunun doğal olarak iyileşmesi ile interferon arasında önemli bir nedensel ilişki saptanmıştır. Üç ayrı interferon tipinden hangisinin üretileceğini, interferon üreten hücrenin tipi ile interferon üretimini uyaran virüs tipi belirler. Alfa ve gamma interferonlar esas olarak, bir akyuvar tipi olan lenfositler tarafından üretilirken, beta interferonlar vücut hücrelerinin çoğu tarafından üretiliyor olabilir.
#24.09.2007 10:50 0 0 0
  • DEVLET FELSEFESİ

    Siyaset felsefesinin bir dalını meydana getiren ve toplumsal yaşamla devletin doğuşunu, doğasını ve anlamını araştıran, insanlarla insanların içinde yer aldıkları siyasi örgütlenmeler arasındaki ilişkileri inceleyen felsefe dalı.

    Devlet felsefesi tarihinde, devlet şu şekillerde anlaşılmıştır:

    1. Doğal bir kurum veya organizma olarak. Bu yaklaşımın klasik temsilcisi Platon'dur. O, devleti büyük ölçekli bir insan ya da organizma, bireyin bir devamı olarak görür ve bu durumun bir sonucu olarak da, sırasıyla akıl, can ve iştihadan oluşan üç parçalı ruh anlayışını aynen devlete yansıtır. Buna göre, o devletin temelini insan doğasında bulmaktadır.

    2. Devletin, yönetimde bulunanlardan ayrı olan, fakat yöneticilerin karar ve ehliyetleriyle gelişmesine katkıda bulundukları bir kurumlar ve hizmetler sistemi olduğunu dile getiren Aristotelesçi devlet anlayışı. Bu çerçeve içinde, Aristoteles'te, devletin asıl amacı, yurttaşların maddi bakımdan refaha ulaşmaları, ama daha çok ahlâki bakımdan gelişmeleri ve olgunlaşmalarıdır. Devlet, bu amaç için vardır. Yani, ona göre, devlet yö*netimleri kendi başlarına iyi ya da kötü değildir, ancak söz konusu amacı gerçekleştire*bilmesine göre, iyi ya da kötü devlet vardır.

    3. Yapma bir varlık ve araç olarak devlet. Klasik temsilciğini Rousseau, Hobbes ve Locke'un yaptığı bu anlayışa göre, insan mutlak bir özgürlük durumu içinde varolamaz. Mutlak bir özgürlük durumunda, insanı dışarıdan belirleyen ve sınırlayan hiçbir güç olamayacağından, her insan neyin iyi olduğuna kendisi karar verir ve kendi çıkarlarını hayata geçirmeye çalışır. Bu ise, tam bir çıkar çatışmasına, hatta insanlar arasında bir savaşa yol açar. Fakat böyle bir durum, tüm insanlara zarar vereceğinden, insanlar bir araya gelerek, aralarında bir sözleşme yaparlar. İnsanlar toplum sözleş*mesi adı verilen bir uzlaşma ve anlaşmaya dayanarak, ortak iradelerini temsil edecek bir gücü, kendileri için hakem ve yönetici olarak tayin ederler. Buradan da anlaşılaca*ğı gibi, söz konusu anlayışta devletin doğal bir temeli yoktur. Bu yaklaşımda devlet, insanları birbirlerine karşı koruyacak ve ken*dilerini geliştirmelerine imkan verecek bir araç olarak ortaya çıkar.

    4. Devleti, kendi irade, ehliyet, yeteneği, ve amaçları olup, bir üniversiteye benzetilebilecek cisimleşmiş bir kişi, dünyadaki ilahi düşünce, milli bir ruh olarak gören Hegelci devlet anlayışı. Devletin içeriğini milli ruhun meydana getirdiğini öne süren Hegel 'e göre, milli ruh, din, hukuk, bilim, sanat, sanayi gibi türlü özel alanlara ayrılır.

    5. Devletin, devleti kontrol edenlerin, gücü elinde bulunduranların çıkar ve tercihlerinden hareketle politikalar üreten bir tür yönetim makinesi olduğunu, toplumdaki egemen sınıfın çıkarlarına hizmet ettiğini dile getiren Marksist devlet görüşü. Söz konusu anlayışa göre, devlet sınıflara bölünmüş olan topluma sıkı sıkıya bağlıdır. Bu çerçeve içinde devlet, sosyal mücadeleyi, sınıf savaşını yavaşlatan, ona engel olan, ekonomik bakımdan üstün durumda olan, üretim araçlarına sahip bulunan sınıfın baskı aracıdır.
#23.09.2007 21:27 0 0 0
  • FELSEFE VE EĞİTİMİN İLİŞKİSİ

    Eğitim felsefesinin konusu eğitim dediğimiz süreçtir.Amaç eğitimin dayandığı ilke ve kavramları aydınlatmak, amaç ve araçları irdelemek, temel sorunları tartışmaktır.Kısaca eğitim felsefesi, eğitim sorununa felsefi bir açıdan bakmaktır.
    Eğitimle felsefe arasındaki ilişkiler şu maddeler altında toplanabilir:

    1-Eğitim sistemi kurulurken öncelik hedeflere verilmelidir.Hedef davranışlar hangi ölçütlere dayandırılırsa, istendik olacağı konusunda bir karara varmada felsefe ölçüt alınmalıdır.Bu düşünülmezse sistem kendi içinde çelişkiye düşebilir.

    2-Hedef davranışlar, içerik, eğitim ve sınama durumları temele alınan felsefenin ölçütlerine uyuyorsa, iç tutarlılık vardır.Yoksa çelişkiler bulunacaktır.

    3-Eğitimin nesnesi insandır.İnsan aynı zamanda felsefenin de konusudur.İnsana bakış açısı eğitim sisteminin tüm öğelerini etkileyebilir.

    4-Her ekonomik, toplumsal ve politik sistem en azından bir felsefeye dayanır.örneğin kapitalist sistem genellikle idealist ve pragmatik, kominist sistem ise materyalist felsefenin ölçülerine göre kurulmuştur.Eğitim, ekonomik, politik, ve toplumsal sistemlerin bir alt sistemidir.Bu bağlamda eğitimdeki felsefe, ekonomik, politik ve toplumsal sistemlerin felsefesiyle aynı olmalıdır; çünkü eğitim, politik, ekonomik, toplumsal sistemlerin istediği insanları yetiştirmek üzere işe koşulmuştur.Bu yapılmazsa hedefler gerçekleşmeye bilir.

    5-Felsefe bir açıdan insanın yaşama bakış açısını belirler.İnsanoğlu bu nedenden dolayı felsefeden kaçamaz.

    6-Eğitim disiplinler arası bir bilimdir.Bu bağlamda her bilim dalının ve konu alanının ve eğitimle doğrudan ilişkili olan psikoloji, ekonomi, hukuk, sosyoloji, antropoloji, biyoloji, genetik v.b. disiplinlerin bilgi ve yöntemleri arasındaki bütünlüğün sağlanması gereklidir.Bunu ancak felsefe yapabilir.

    7-Eğitim sistemini denetlemede felsefeden yararlanılmalıdır.Sözgelişi eğer temele idealist felsefe alınmışsa, sistem elit insan yetiştirmelidir.Eğer pragmatik felsefe kullanılıyorsa her insan yetenek ve ilgisine göre eğitilmelidir.

    8-Felsefenin eğitime katkısı olduğu gibi, eğitimin de felsefeye katkısı vardır.Eğitim yoluyla insanlara bilimsel, sanatsal, felsefi alanlarda istendik davranışlar kazandırabilir.Bunlar hem insanın kendi felsefesini, hem de toplumsal felsefeleri geliştirmede katkıda bulunabilir.Eğitim yeni felsefelerin doğmasına neden olabilir.

    9-Eğitim sisteminin işlemler bölümünün şimdilik en etkili öğelerinden biri de öğretmen, yönetici ve hizmetlilerdir.Kurulan eğitim sisteminin dayandığı felsefeye inanan, onu bilen uygulayan ve savunan öğretmen,yönetici ve hizmetli yetiştirip görevlendirmek, sistemin etkili ve verimli işlemesi için kaçınılmazdır.Yani sistemin savunduğu felsefeyle öğretmen, yönetici ve hizmetlilerin felsefeleri birbirlerine ters düşmemelidir.Eğer ters düşerse sistem entropiye kayar ve bozulur .

    10-Felsefe zaman zaman eğitim kurumlarından dışlanmaya çalışılmaktadır.oysa, bilinmesi gerekir ki; felsefeyi dışlamaya çalışmak da aslında bir tür (!) felsefedir.
    Felsefenin eğitim üzerindeki bu etkilerini yakından tanıyan ve değerlendirebilen bir öğretmenin,daha başarılı olacağı da açıktır.Bu amaca hizmet etmek üzere aşağıda üç önemli felsefi akımın eğitim programları üzerindeki etkilerinden bahsedilmiştir.








    İdealizm

    İdealizm, evreni açıklamada temele ruh, ahlak, zihin ve düşünce gibi kavramları alan bir felsefedir.Gerçek ve değerler mutlak, zamanla değişmeyen ve evrensel olarak düşünülür ve insan zihninde idea denilen bu gerçekliklerin doğuştan geldiği varsayılır.İnsanın temel görevi, aklını kullanarak bu idealara ulaşmaktır.İdealar aynı zamanda mükemmel bir düzen içerisinde bulunan evreni yaratan Tanrı'yı da simgelemektedir.

    İdealistler bilme eylemini, insanın aklında doğuştan var olan gizil fikirleri -ideaları- yeniden düşünme olarak anlarlar.Buna göre her bir öğretmenin temel görevi, öğrencilerindeki bu gizil bilgileri bilinç düzeyine çıkarmaktır.

    İdealist eğitimde merkezde konular,dersler,evrensel doğrular ve bunları aktaracak öğretmen vardır.Bu nedenle idealistler, konu alanı veya bilgi merkezli eğitim programı geliştirme yaklaşımlarını benimsemiştir.

    Konu alanı merkezli program yaklaşımlarının ortak özellikleri arasında; evrensel doğruları yansıtan bilgi ve içeriği programın ayrılmaz parçaları olarak kabul etme, içeriği ders kitaplarının içeriği ile sınırlama, öğretmenlerin her birinin bir konu alanının uzmanı olması gibi özellikler sayılabilir.Ancak bu tür programlar, içeriği birbirinden kesin olarak ayrılmış konu alanlarına göre düzenlenmesi ile, bilginin gerçek hayattan kopmasına neden olması ve öğrenci ilgi ve ihtiyaçlarını göz ardı etmesiyle de eleştirilmişlerdir.

    Konu alanını örgütleyişlerine göre kendi içinde de çeşitleri olan bu yaklaşımlarda genellikle düz anlatım, soru-cevap, ezberleme gibi öğretim yöntem ve teknikleri kullanılır.Değerlendirmede ise, öğrencilerin başarısını birbirleriyle kıyaslayan norm dayanaklı değerlendirme tercih edilmektedir.Değerlendirme konuları, öğrencilerin genel zihin yeteneklerini kullanmalarını gerektiren konular arasından seçilmektedir.Bunun için dönem ya da yıl sonunda düzey belirleme sınavları yapılmaktadır.

    Realizm
    Realizm evreni, madde ve somut olarak var olanlarla açıklayan bir felsefi akımdır.İnsanlar, akıl ve muhakeme güçleriyle dünyayı bilirler.Var olan her şey, doğadan gelir ve doğanın kanunlarınca idare edilir.İnsan davranışları bu doğa kanunlarına uygunluğu ölçüsünde akılcıdır.(Ornstein & Hunkins,1988:29-30)Realizmde, maddeden gelen gerçeklik, değişmez ve mutlak kabul edildiği için, insanların bu mutlak doğrulara ulaşmasında aklını kullanması gerektiğine inanılır.Bu sayede insanlar, yaşadıkları toplumun bilgi birikimini de edinirler.Zaten realistlere göre eğitimin amacı, toplumun kültürel birikimini genç nesillere aktararak, onların akıllarını kullanma yollarını geliştirmek ve bu sayede insanları mutlak doğrulara ulaştırarak onları mutlu etmektir.
    Realist eğitimciler insan aklını merkeze aldıklarından,konu alanının sistematik olarak disiplinlere ayrılarak organize edilmesinin düşünmeyi kolaylaştırdığını kabul ederler.Bu nedenle, tıpkı idealizmde olduğu gibi realizmde de konu alanını merkeze alan eğitim programları benimsenir.Aradaki en önemli fark, realist programlarda konuların mantıklı bir düzen içerisinde sınıflanarak, örgütlenmiş disiplinlerle ifade edilmesidir.Günümüzdeki okul programlarının matematik, fizik, biyoloji gibi disiplinler ve bunların kendi içinde alt disiplinlere ayrılarak düzenlenmesinin temelinde realist filozofların bu görüşleri yer almaktadır.Ayrıca öğretilecek konu alanının özelliklerine göre öğretim yöntemlerinin değişmesi gerektiği fikri de realistlere aittir.

    Kısaca realistlerin eğitim görüşlerinin temelinde disiplinler ve kültürel birikimi aktaran öğretmenlerin var olduğu söylenebilir.Realist eğitim anlayışında kullanılan yöntem ve teknikler ile değerlendirme teknikleri idealist görüşlerle benzerlik göstermektedir.Ancak realist eğitimciler, bu yöntemlere ek olarak, öğrencinin bizzat kendisinin yaptığı deney, gözlem gibi yollarla yeni bilgiyi edinmesini de önemserler.


    Pragmatizm

    Deneycilik de denilen pragmatik felsefe, gerçeğin değişken ve göreceli olduğu görüşüne dayanır.Gerçeğin bu yapısı nedeniyle mutlak ya da evrensel doğru da bulunmaz.Gerçeği olgu, yaşantı veya davranışlarla ilişkisini kanıtlayarak aramak gerekir.Pragmatizme göre değişmeyen tek şey, doğanın kanunlarıdır; bu kanunlar önünde herkes eşit olduğu için, yönetimde de tüm insanların katılımı esas alınır.Buradan hareketle pragmatistler, demokratik bir toplum düzenini savunurlar.Mutlak doğrunun var olmamasıyla beraber, diğerlerine göre doğruluk değeri daha fazla olan gerçeklikler de vardır.Bilimsel yöntem, bize bu tür doğrular sunduğu için, özellikle çağdaş pragmatistler tarafından çok önemsenir.
    Konu alanı, disiplinler ve düşünceleri vurgulayan idealist ve realistlere karşılık, pragmatistler bilgiyi sürekli değişim içinde olan bir süreç olarak kabul ederler.Öğrenme ise problem çözme esnasında gerçekleşir.Bilme eylemi pragmatizme göre, öğrenen ve çevre arasındaki etkileşim sonucunda gerçekleştiğinden, öğrenenin aktif katılımını gerektirir.Bu etkileşimin temelinde ise değişme kavramı bulunmaktadır.Hem öğrenen hem de çevre sürekli etkileşim içerisindedir.
    Pragmatist eğitimcilere göre, öğrencilere öncelikle nasıl eleştirel düşünebileceklerini öğretmek gerekmektedir.Ayrıca sürekli değişen dünyanın problemleri de değişeceğinden, problem çözme becerilerini geliştirmek de önemlidir.Bir durumun problem olarak algılanması ise eleştirel bir bakış açısına sahip olmakla ilişkilidir.Tüm bunlar, konu alanlarını vurgulayarak değil, öğretim yöntemlerini vurgulayarak mümkün olabilir.Çünkü aslolan değişimle baş etme yöntemlerini ve bilimsel araştırmayı bilmektir.Bu nedenle pragmatist felsefenin gelişimi, bilimsel gelişmelerle paralel gitmiştir.

    Pragmatist görüşleri eğitim alanına uygulayan en ünlü filozof, John Dewey'dir.Dewey, eğitimi insanı geliştirmeye yarayan bir süreç olarak, okulu ise toplum hayatının küçük bir örneği olarak görür.Ona göre ideal bir eğitim programı, öğrencilerin yaşantı ve ilgilerine dayalıdır.Ayrıca pragmatist programların önemli bir farkı, derslerin birden fazla disiplini içerecek şekilde disiplinler arası örgütlenmesidir.

    Pragmatik felsefede, merkeze öğrenenin ilgi ve ihtiyaçları alınarak, öğretim yöntem ve süreçleri vurgulanmaktadır.Bu özelliğiyle pragmatik eğitim programlarında öğrenen merkezli program geliştirme yaklaşımları benimsenmektedir.Bu yaklaşımların ortak özellikleri arasında, okul içerisinde düzenlenen tüm öğrenme etkinliklerinin öğrenci ilgi ve ihtiyaçlarına dayandırılması, öğrenme yaşantılarının görüşlerin özgürce paylaşıldığı demokratik bir sınıf ortamında oluşturulması, öğrencinin her türlü etkinliğe aktif olarak katılımının ve bireysel gelişiminin amaç edinilmesi sayılabilir.

    Pragmatik eğitim programlarında hedefler esnek olup, süreç içerisinde değişmeye açıktır.Öğrencilerin yorumlama, ifade etme ve tartışmalarını sağlayacak problem çözme etkinliklerine uygun öğretim yöntem ve teknikleri kullanılır.Bu tür programlarda, geleneksel yöntemlere ek olarak,bireyin kendi başarısını ölçtüğü, bireysel değerlendirme teknikleri de kullanılmaktadır.

    Kaynaklar:
    Felsefe Açısından Eğitim................................Dr. A. Gülnihal Küken
    Öğretmenlik Mesleğine Giriş..........................Doç.Dr.Semra Ünal,Doç.Dr.Sefer Ada
    Öğretmenlik Mesleğine Giriş..........................Prof.Dr.Münire Erden
    Öğretmenlik Mesleğine Giriş..........................Prof.Dr.Veysel Sönmez

    ESTETİK
    A)Estetik Sanat Felsefesi Farkı:
    Estetiğin ana konusu güzellik problemidir. Sanat felsefesinin ana konusu ise sanat nedir sorunudur.
    B )Konusu: Estetik kavramı ilk olarak Baumgarten tarafından tanımlanmıştır. Ona göre estetik
    Mantığın aksine açık seçik olmayan duyusal alana ilişkin bilgiyi konu edinir.
    Estetik bir obje ile suje arasındaki güzellik kaygısı taşıyan beğeni yargılarının bilgisini konu edinir.
    Suje Obje Bilme Bilgi
    Güzellik kaygısı Estetik Beğeni yargısı
    Duyusal alan Güzel-Çirkin

    C )Bilim olarak sanat
    Konularını tarihsel süreç içinde parçalara bölerek,bilimsel bilginin özelliklerine
    Uygun bir şekilde inceler.(Felsefeye giriş-Bilimsel bilgi)
    Ortaçağ resim sanatı,19yy Osmanlı mimarisi vb.
    D)Felsefe Açısından Sanat:
    Sanat felsefesi sanatsal yaratmaların ve beğenilerin özünü ve anlamını konu alan felsefe
    Disiplinidir. Temel soruları noimageanat nedir?Sanat eseri nasıl oluşmuştur?
    Bu soruları cevaplayan önde gelen üç kuram vardır.
    1)Taklit(Yansıtma)Kuramı:
    Bu kurama göre sanat doğanın ustaca taklit edilmesidir.(Fotoğraf gibi)
    Doğa mükemmeldir. Sanatçının yapması gereken bunu ustaca taklit etmektir.
    1a)Platon:Ona göre sanat taklittir. Varlığın özü idealar dünyasındadır, dolayısıyla doğru
    bilgide idealar dünyasındadır. Ulaşılması gereken şey idealar dünyasının bilgisidir. Oysa sanatta taklit
    edilen sadece yansımaların bulunduğu görünümler dünyasıdır. Yapılması gereken ise değişen değil
    değişmeyen özün yakalanmasıdır.
    1b)Aristoteles:Ona göre de sanat taklittir. Varlığın özü tek tek varlıkların içindedir. Dolayısıyla
    ulaşılması gereken tek tek varlıkların bilgisidir.(Tümdengelim-Kıyas) Sanatta da bu taklit edilmektedir.
    Bu yüzden sanat sadece olanı değil olabilir olanı da gösterir.

    2)Yaratma Kuramı:
    Bu kurama göre doğada mükemmellik yoktur. Sanatçı doğada bulunan hammaddenin
    İzlenimlerini alır. Bu izlenimlerin sentezini yapar ve daha sonra bunları dil ile ifade eder. Yaratma bu
    Aşamada ortaya çıkar. Bu aşamada anlık sezgiler ortaya çıkar. Bu ifade ve sezgiler bir kez oluşacağından her sanat eseri özgün ve tektir. Aynı şekilde bir daha yaratılamaz. En önemli
    Savunucusu B. Croce'dur.

    3)Oyun Kuramı:
    Bu kurama göre sanat bir oyundur. Çünkü her ikisi de gerçeklikten uzak,düşe ve kurguya dayanır, özgürlüğü yaşatır. İnsan bu yüzden gerçek özgürlüğe ancak sanatla ulaşır. En önemli savunucusu
    Schiller'dir.

    E)SANAT ESERİ:
    Bir sanat eserinin üç temel öğesi vardır. Bunlar estetik suje, estetik obje ve estetik yargıdır.
    Bir sanat eseri BİÇİM(FORM) ve ÖZ' den meydana gelir. Bu özgün ve tek olmasını
    Gerektirir.

    E1)Sanat - zanaat farkı: Sanatta yeni formlar üretilir bu yüzden özgünlük vardır.
    Zanaatta mevcut formlar kullanılır bu yüzden özgünlük yoktur.
    Zanaatta yarar amacı varken sanatta böyle bir amaç yoktur.






    F)ESTETİĞİN TEMEL KAVRAMLARI
    F1)Güzellik Problemi:
    Bu konudaki en önemli soru '' güzel nedir?'' sorusu olmuştur.
    Platon:İdea
    Aristoteles:Orantı ve düzen
    Plotinos:İdeada ışıyan şey
    Croce:Mutluluk veren ifade
    Baumgarten:Duyumsal bilginin mükemmelliği

    Bu konudaki diğer önemli soru güzelin doğada mı yoksa sanat eserinde mi olduğudur.

    F2)Güzellik ve Doğruluk:
    Platon'a göre doğru ve güzel asılları idealar dünyasında olduğu için aynıdır.
    Hegel'e göre de güzel bir idea olduğuna göre , doğrunun da temelinde (tez) idea olduğuna göre aynı şeydir.
    Kant'a göre güzel bir beğeni yargısıdır ve hazza dayanır. Doğru ise bir bilgi yargısıdır ve
    Apriori ve apasteriori yargılara dayanır.

    F3)Güzellik ve İyilik:
    Platon'a göre güzel ve iyi aynı şeydir.
    Kant'a göre güzeli iyiden ayıran dört neden vardır.
    --Güzelde çıkar yoktur
    --Kavramsız bir şekilde genel olarak hoşa giden şeydir
    --Güzel bir nesnenin en son biçimidir
    --Güzele bağlı yargılar öznel bir zorunluluk taşır
    ESTETİĞİN TEMEL SORULARINA YKLAŞIMLAR
    1-Metafizik yaklaşım:
    2-Bilimsel yaklaşım
    a-Deneysel yaklaşım(13/21 dikdörtgen)
    b-Psikolojik yaklaşım
    c-Sosyolojik yaklaşım

    ORTAK ESTETİK YARGILARIN VARLIĞI
    a-Reddedenler:
    Croce:Özneldir.
    b-Kabul edenler
    Kant:Ortak duygudur-toplum(etik ile bağlantı)

    ETİK

    A-KONUSU:İnsanın özgür irade ile yaptığı ve değer sorunları içeren insan eylemleri,yapıp etmeleridir.
    B-Etik ilişki: Belirli bütünlükte bir kişinin belirli bütünlükte başka bir kişi ile girdiği ve değer
    sorunları içeren ilişkidir.
    C-Etik Eylem .Etik ilişkide yapılan eylem
    ETİK EYLEM ÖRNEKLERİ
    Fareler ve insanlar-steinbeck-george,leni
    Veba-a.Camus-Dr.rieux
    Beckett -
    Sefiller-V.Hugo-Rahip
    Sarı Zeybek-C.Dündar-Atatürk

    D-Etik ilişki türleri
    Etik ilişki
    -Kişi-kişi ilişkisinde
    -Kişi durum ilişkisi
    -Kişinin kendisiyle ilişkisi
    -Yargıcın ilişkisinde ortaya çıkabilir

    E-ETİK İLİŞKİ-TOPLUMSAL İLİŞKİ FARKI
    ETİK İLİŞKİ TOPLUMSAL İLİŞKİ
    1-Değer kişiye verilir 1-Değer statüye verilir
    2-Değişmez 2-Değişir
    3-Değer ve değerlilik ilişkisidir 3-Değer dışı ilişkidir
    4-Tarihsel değildir 4-Tarihseldir

    Hayvanlar etik eylemde bulunabilir mi?
    Özgür olmayan biri etik eylemde bulunabilir mi?
    Etik-Ahlak farkı nedir?
    Etik ilişki toplumsal ilişki farkı nedir?
    Öğretmen öğrenci ne tür ilişkidir?

    F- ETİĞİN TEMEL KAVRAMLARI
    Vicdan:Ahlaki yargılama gücü
    Özgürlük:İrade özgürlüğü -zorlama olmaksızın seçebilme
    Erdem:İyiye yöneliş
    İyi:ahlakça değerli olan
    Kötü:Ahlakça değersiz olan
    Sorumluluknoimageonuçlarına katlanmak
    Ahlak yasası:Uyulması gereken genel geçer kurallar
    Ahlaki karar:Ahlak yasasına uygun olan karar
    Ahlaki eylem:Ahlak yasasına uygun eylem


    İYİ
    VİCDAN ÖZGÜRLÜK SORUMLULUK
    KÖTÜ

    Ahlak felsefesinin temel kavramlarını açıklayınız
    Özgürlük ve sorumluluk arasında nasıl bir ilişki vardır?
    Robinson
    SONUÇ



    :
    AHLAK FELSEFESİNİN TEMEL SORULARI
    1-Ahlaki eylemin amacı nedir?
    2-İnsan ahlaki eylemde bulunurken özgür müdür?
    3-Evrensel bir ahlak yasası var mıdır?

    1-Ahlaki eylemin amacı nedir?
    --Epikuros:Mutluluk
    --Mill:Fayda
    --Kant:Ödev

    Dr. Rieux 'un eyleminin amacı epikuros,mill,kant'a göre nedir?

    2-İnsan ahlaki eylemde bulunurken özgür müdür?
    Determinizm:Özgür değildir.Kararlar koşullara bağlıdır
    İndeterminizm:Özgürdür.Kararlar kişiye bağlıdır
    Otodeterminizm:Özgürlük kişilik ürünüdür.Bilgi ve akılla kişilik gelişir.

    Dr.Rieux eyleminde determinizm,indeterminizm,otodeterminizme göre özgür müdür?Niçin?

    3-Evrensel bir ahlak yasası varmıdır?
    A-Yoktur
    Hedonizm(Hazcılık)Aristippos,Epikuros,Fayda Ahlakı,Egoizm,Anarşizm,Sartre,Nietzsche
    B-Vardır
    Subjektif :Bentham,Mill,Begson
    Objektif:Platon,Kant,Farabi,Y.Emre,Mevlana,H.Bekta şi Veli

    4-Ahlaki Yargının Diğer Yargılardan Farkı Nedir?
    AHLAKİ YARGI-BİLİMSEL YARGI-DİNİ YARGI-ESTETİK YARGI-
    Vicdan deney-gözlem vahiy-inanç öznel beğeni
    İyi-kötü doğru-yanlış sevap-günah güzel-çirkin
    Eylem bilgi bilgi-inanç yaratma


    EVRENSEL AHLAK YASASININ VARLIĞINI REDDEDENLER
    HAZ AHLAKI-HAZCILIK
    Aristippos,Epikuros
    -Ahlaki eylemin amacı hazdır.
    -İnsan doğası gereği haz veren şeylere yakınlaşır,acı veren şeylerden kaçar.
    -haz veren şeyler iyi acı verenler kötüdür
    -görecelilik
    -dolayısıyla evrensel yasa olamaz
    FAYDA AHLAKI
    -Ahlaki eylemin amacı faydadır
    -Fayda görecelidir


    BENCİLİK(EGOİZM)
    -İnsan eylemlerini ben sevgisi belirler
    -İnsanda 2 içgüdü vardır kendini sevme ve koruma
    -T.Hobbes insan doğası gereği bencildir-İnsan insanın kurdudur.
    ANARŞİZM
    -Bireysel iradelerden daha üstün bir şey yoktur
    -Başta devlet olmak üzere bütün kurumların kalkması gerektiğini savunur
    NİETZSCHE-nihilizm
    --Toptan karşı çıkış
    -Evrim teorisi
    -Yalnız güçlüler yaşar
    -sürü insanı-üst insan
    -sürü insanı hayvanla üst insan arasında köprüdür
    -kurallara uyar
    -üst insan yaratıcıdır-özgürdür-değerlendirir
    -iyi kötü yok demiyor iyiyi kötüyü hep yeniden değerlendirmekten söz ediyor
    -gerçeği kendi gözleriyle görenler yeniden değerlendirirler
    -Ruhun üç gelişimi
    1 deve yük taşır köle
    2 aslan hayır der
    3 çocuk yaratma oyunu
    AHLAK BİR İSTEME DEĞİL DEĞERLENDİRME SORUNUDUR

    SARTRE
    -Varoluşçuluk
    -gerçeklik öznelliktedir
    -özden önce varoluş
    -insan özgür olmaya mahkumdur


    EVRENSEL AHLAK YASASINI KABUL EDENLER
    SUBJEKTİF
    Mill -herkes için fayda
    Bentham-Sürekli fayda
    Bergson-sezgi

    OBJEKTİF
    1-Sokrates:
    -Ahlaki eylemin amacı mutluluk kaynağı ise bilgidir.
    -Doğuştan bilgi
    -Toplumların ötesinde ahlak
    2-Platon
    -İyi ideası
    3-Farabi
    -kaynak akıl
    -,irade seçme gücü
    -bilgi-iyi-mutluluk
    -en büyük erdem bilgidir
    4-Kant
    -Fenomen -apriori,apasteriori-saf akıl
    -numen -pratik akıl-ahlak
    -ilke olarak iyiyi isteme
    -ÖYLE HAREKET ETKİ SENİN İSTEMENİ BELİRLEYEN İLKE AYNI ZAMANDA GENEL YASAMADADA GEÇERLİ BİR İLKE OLABİLSİN
    -TOPLUM=GENEL YASAMA
    -Özgürlük=Kendisinin istemesi
    -İsteme
    -Ahlaki eylemin amacı ödevdir.
    -Ödeve uygun ...Ödevden dolayı

    SİYASET FELSEFESİ
    A)KONUSU:İnsanı yerleşik hayata geçmiş ve toplu halde yaşayan varlık olarak ele alan felsefe disiplinindir.
    ---Siyasi otorite,bunun oluşumu,kaynağı,gücü,bireyle ilişkisinin nasıl daha iyi bir duruma gelebileceği gibi konuları ele alır.
    a-Devlet varlık koşuludur
    b-Etik alanda insan ilişkilerinin yöneten ilke ve değerler vardır.
    c-Toplum içinde de insan eylemlerini düzenleyen kural ,ilke ve yasalar vardır.
    d-Etik ilişki-vicdan
    e-Toplumsal ilişki-hukuk

    B)TEMEL KAVRAMLAR
    1-BİREY:Tek insan ,topluma bağımlı-ilişki içinde,sosyal varlık
    2-TOPLUM:Temel ve sosyal ihtiyaçlar için bir araya gelmiş aynı kültür,toprak,değerleri vb paylaşan insan topluluğu
    3-DEVLET:Toplumun iç düzen,bağımsızlığını koruyan kurum
    4-İKTİDAR:Yönetimi elinde bulundurma gücü
    5-YÖNETİM :İdare etme
    6-MEŞRUİYET:Hukuka,yasaya uygun olmak
    7-EGEMENLİK:Emir almadan emir verebilmek
    8-HUKUK:Düzenleyici kurallar bütünü
    9-YASA:Kurallar
    10-BÜROKRASİ:

    C)SİYASET FELSEFESİNİN TEMEL SORULARI
    I)İktidar Kaynağını Nereden Alır?
    2)Meşruiyetin Ölçütü Nedir?
    a-Korunma İhtiyacı
    b-Dinsel Misyon
    c-Sınıf Çıkarları
    d-Ortak İrade
    3)Egemenliğin Kullanılışı:
    MAX WEBER'E GÖRE ÜÇ SAF TİP VARDIR.
    a-Geleneksel Otorite
    -Yöneten yönetilen ayrımı vardır
    -Hükümdar gelenek ve törelere göre yönetir
    -Eğer bunlardan saparsa isyan çıkar
    -İsyan düzene değil hükümdara karşıdır
    -Hükümdar gücünü soydan alır ve kurmay takımı ile korur
    b-Karizmatik Otorite
    -Hükümdarda olağan üstü niteliklerin olduğuna inanılır
    -Lider yanılmaz,söylediği yasadır
    -Mutlak itaat vardır
    -Yöneten yönetilen ayrımı vardır
    c-Hukuki ve Demokratik Otorite
    -İktidar yazılı hukuka dayanır
    -Yöneten yönetilen ayrımı yoktur,eşitlik
    -Yasama(Meclis)Yürütme(Hükümet)Yargı(Bağımsız mahkemelerle güçler ayrılığı ilkesi vardır.


    4-BİREYİN TEMEL HAKLARI
    Kişinin sadece insan olduğu için sahip olduğu devredilemez haklardır
    Bunlar;özgürlük,yaşama ,mülkiyet,düşünme,ifade etme,zulme karşı koyma vb

    5-BÜROKRASİNİN İŞLEVİj
    a-Bürokrasinin olumsuz yönleri
    -Yavaşlık
    -Statükoculuk
    -Gelir dağılımında eşitsizlik
    -Kırtasiyecilik
    b-M.Weber'e göre bürokrasiyi akılcı kılan yanları
    -Yasal kurallar ve yaptırımlar
    -Sürekli memurlar kadrosu
    -Yazılı belgelere dayanan çalışma geleneği
    -İşbölümü ilkesine dayalı görev ve yetki dağılımı
    Weber'e göre bürokrasinin olumsuz yönleri bunalım dönemlerinde ortaya çıkan karizmatik liderlerle aşılır
    c-Bürokrasinin Gereği
    -İnsan disharmonik bir varlıktır
    -Hukuki ve demokratik egemenlik tarzı için zorunlu
    6-SİVİL TOPLUMUN ANLAMI
    Devletin direk müdahalesi dışında kalan alan
    SORULAR
    1-Siyaset felsefesinin konusu nedir?
    2-Temel kavramları nelerdir?
    3-Temel soruları nelerdir?
    4-İktidar nasıl meşru olur?
    5-Geleneksel,karizmatik,hukuki otoritenin özellikleri nelerdir?
    6-Bürokrasinin olumsuz yönleri nelerdir?
    7-Bürokrasi niçin gereklidir?
    8-Weber'e göre bürokrasiyi akılcı kılan yanları nelerdir?
    9-Çağdaş toplum -Bireyin temel hakları-Hukuki otorite-Bürokrasi arasındaki ilişkiyi açıklayınız.

    SİYASET FELSEFESİNİN ANA PROBLEMLERİ
    1-KARMAŞA-DÜZEN-ÜTOPYA
    A-DÜZEN VE DEVLET NİÇİN GEREKLİDİR?
    -İnsan toplu halde yaşamak zorundadır
    -karmaşa halinde varlığını sürdüremez
    -düzen varolmak için zorunluluktur
    -düzen kurallarla sağlanır
    -bu kurallar geçmişte gelenekler,günümüzde hukuk kurallarıdır
    -kuralları işletmek,uygulamak için bir kurum gereklidir
    -bu kurum devlettir
    -o halde devlet bir varlık zorunluluğudur

    İnsan disharmonik bir varlıktır.İyiye olduğu kadar kötüye de yönelebilir.Kötüye yönelme karmaşaya yol açar.Kurallar iyiye yönelmeyi sağlar.Kuralları işleten kurum devlettir.


    B-İDEAL DÜZEN VARMIDIR?
    1-YOKTUR DİYENLER
    a-Sofistler:
    -Devlet sözleşmelerle oluşur
    -doğru bilgi kişiden kişiye değişir
    -herkesin kabul edeceği ideal bir düzen olamaz
    b-Nihilizm:
    -Hiçbir otorite kabul edilme(otoritesiz düzen olmaz)
    2-VARDIR DİYENLER
    a-Özgürlüğü temel alan yaklaşım:Kapitalizm,liberalizm.Smith,mill
    b-Eşitliği temel alan yaklaşımnoimageosyalizm.Marx,s.simon
    c-Adaleti temel alan yaklaşım:

    C-ÜTOPYALAR
    a-İstenilen Ütopyalar:
    1-Platon-Devlet
    -İnsanda üç yeti vardır.bunlar
    duygu:itaat eder
    Cesaret:Eylem yapar
    Akıl:emreder

    Devlette de üç sınıf olmalıdır
    1--İşçiler
    -görevleri ..üretmek
    -erdemleri..çalışmak ve itaat
    -özel mülk serbest
    -aile kurmak serbest
    2-bekçiler
    -görevleri..savaşmak,korumak
    -erdemleri..cesaret
    -özel mülk yasak
    -evlilik yasak
    -eğitim..cesaret veren eğitim ve kabalıktan kurtaracak ruh eğitimi
    3-Yöneticiler
    -filozoflar
    -Eğitim..bekçi+felsefe
    -özel mülk yasak
    -aile yasak
    -görev yönetmek

    a-aristokrasidir
    b-yöneten yönetilen ayrımı vardır
    c-demokrasi karşıtıdır
    d-sınıf ayrımı vardır
    e-önemli olan devlettir






    2-T.Moore-Ütopya
    -Aile en önemli kurum
    -sınıf ayrımı yok
    -özel mülk yok
    -para yok
    -yöneticiler seçimle başa gelir
    -eğitim zorunlu ve eşit
    -temeli hoşgörü
    -din serbest
    -savaş sevilmez
    3-Campanella-Güneş Ülkesi
    -Aile yasak-bütün kötülüklerin kaynağı
    -özel mülk yok
    -baş metafizikçi yönetir
    -3 yardımcısı var
    pon-güç-savaş sevilir
    sin-bilgelik-eğitim +din
    mor-aşk-sağlık,neslin devamı
    --din tek
    --eğitim zorunlu,eşit,dini eğitim var
    --yöneten yönetilen ayrımı var
    --
    4-Farabi-El medinet'ül fazıla
    -Yönetim seçimle
    -yöneticinin özellikleri
    akıllı-anlayışlı-belleği güçlü-okumayı seven-güzel konuşan-dünya malına ve eğlenceye düşkün olmamalı
    -En büyük erdem yardımlaşma
    -insanların yardımlaştığı şehir erdemli şehir,devlet erdemli devlet
    -en yetkin devlet dünya devleti

    b-İstenmeyen Ütopyalar
    1-1984-orwell
    2-Yeni Dünya

    2-BİREY VE DEVLET
    Birey devlet ilişkisi egemenlik tarzına göre değişir.
    -itaat eden, emreden
    -hukuksal,toplumla birlikte
    ---birey için devlet,devlet için birey,karşılıklı
    ---Devlet adına bile olsa bireyin temel haklarından vazgeçmesi beklenemez
    a-Y.HAS.HACİP
    -kutadgu bilig
    -devletin önde gelen özellikleri
    1-akıl..2-adalet..3-doğru yasa
    akılla doğru yasa yapılır.doğru yasa ile adalet sağlanır
    --devletin amacı bireyi mutlu kılmak
    --birey Tanrısal değerleri özümseyerek erdemle dolar ve kişilik kazanır



    b-MONTESQUİEU
    --Üç temel siyasi duygu vardır
    1-Monarşi ..namus ve şerefe dayanır..namus ve şeref ayrıcalık ve farklara olan bağlılıktır
    2-İstibdat..korkuya dayanır..doğası bozuktur,yıkılır
    3-Cumhuriyet..Erdeme dayanır(erdem=iyiye yöneliş)..Kanunlara saygı bireyin topluma bağlılığını dile getirir.
    ---Montesquieu'ya göre erdem :KANUNLARA SAYGI BİREYİN TOPLUMA SAYGISIDIR.
    ---Devlette üç güç vardır
    a-yasama
    b-yürütme
    c-yargı

    ...sadece cumhuriyetlerde güçler ayrılığı ilkesi vardır.
    Bu üç gücü belirten ilk kişidir.
    Birey devlet ilişkisi cumhuriyetle karşılıklı hale gelir.
    Birey devlet ilişkisini karşılıklı hale getiren ve etkisi büyük olan bir filozoftur.


    VARLIK FELSEFESİ(ONTOLOJİ)

    VARLIK

    VAROLAN VAROLMAK
    VAROLAN BİLME KONUSU YAPILABİLENDİR
    VAROLMAK BİLME KONUSU OLABİLMEKTİR

    SUJE OBJE Bilme konusu olan her obje varolmak özelliğini taşır.

    Amerika kıtası var mıdır? Sorusuna günümüzde evet cevabını veririz.Ancak bundan 1000 yıl önce aynı soruyu sorsaydık cevap ne olurdu?Niçin?Yok dememiz yok olduğunu mu gösterir?

    İki tür varlık vardır
    a-Düşünsel varlık:Duyularla algılanamaz.Geçmişi ve geleceği yoktur
    b-Gerçek varlıknoimageomut,varolur ve yok olur

    ONTOLOJİ AÇISINDAN VARLIK
    TEMEL PROBLEM:VARLIĞIN VAROLUP OLMADIĞI PROBLEMİDİR
    TEMEL SORU:VARLIK VARMIDIR ,VAR İSE VARLIK NEDİR

    A-Varlık yoktur
    1-Nihilizm(Hiççilik)
    2-Taoizm
    -Tao evrenin düzenidir
    -Bütün olayların kendisinden çıktığı sonsuz özdür
    -Gerçek olan odur ve o tektir
    -Olaylar dış görünüşlerdir ve görecelidir
    -Taoyla birleşen kişi aldatıcı dünyadan uzaklaşır ve ölümsüzlüğe kavuşur
    -Taoyla üç yolla birleşilebilir Düşünce,Vecd,Sezgi

    B-Varlık Vardır
    REALİZM:
    Sanatta ve edebiyatta gerçeği olduğu gibi yansıtmaktır
    -Bir olayın anlatılması bir resmin aynen çizilmesi gibi
    -Bu görüşe göre resim gerçeği yansıttığı ölçüde güzeldir
    FELSEFEDE REALİZM:
    A-ONTOLOJİ AÇISINDAN REALİZM:Gerçekler bizden bağımsız ve nesnel olarak vardır.
    B-EPİSTEMOLOJİ AÇISINDAN REALİZM:Objeler sujeden bağımsız olarak vardır
    C-PLATON'UN İDEALAR ÖĞRETİSİ:Gerçek varlık vardır ve idealar dünyasındadır
    D-ORTAÇAĞDA REALİZM:Ortaçağ filozoflarının üzerinde tartışığı bir konudur.Ortaçağın en önemli tartışması olan TÜMELLER TARTIŞMASINA verilen cevaplardan biridir.
    Tümeller tartışması tümel kavramların gerçek birer varlık olarak varolup olmadıkları sorunudur.
    Bu konuda üç görüş vardır:
    a-Realizm:Tümel kavramlar bilincin dışında vardır.Ortaçağda realizm demek idealizm demektir.Platon'un idealar öğretisine bağlı olanlar savunur.
    b-Konseptualizm(Kavramcılık)Tümel kavramlar yalnızca düşünsel varlıklardır
    c-Nominalizm(Adçılık)Tümel kavramlar birbirine benzeyen varlıklara insanlar tarafından verilmiş adlardır
    ORTAÇAĞIN İLK DÖNEMİNDE REALİZM,12.YY'DA KONSEPTUALİZM,14YY DAN SONRA NOMİNALİZMETKİN OLMUŞTUR.



    TEMELPROBLEM: VARLIK VAR İSE VARLIK NEDİR?
    A-OLUŞ OLARAK VARLIK:
    1)Herakleitos:
    -Bir nehirde iki kez yıkanamazsınız
    -Her şey her an değişir
    -Değişim karşıta doğru olur
    -Gece gündüze,doğum ölüme gider
    -Bu karşıtların savaşını meydana getirir
    -Karşıtların savaşı varlığı meydana getirir
    -Savaş her şeyin babasıdır
    -O halde varlık bir oluştur
    -Logos bunu düzenleyen yasadır
    -Temel madde ateştir
    -Herakleitos diyalektiği

    2)Whitehead:
    -Evrende mekanik bir düzen yoktur
    -Evren sürekli bir oluş halindedir
    -Bu oluş canlı bir oluştur
    -Her şey birbirine bağımlıdır
    -Her varlık varolmak için bir diğerine muhtaçtır
    -Evrende iki karşıt güç bunu sağlar
    a-Yaratıcılık olanağı sağlayan güç
    b-Süreklilik olanağı sağlayan güç


    B-İDEA (DÜŞÜNCE)OLARAK VARLIK(İDEALİZM)


    PLATON
    İdealar öğretisi

    ARİSTOTELES
    -Varlığın özü tek tek varlıkların içindedir
    -Bütün varlıklar madde ve formdan(Biçim) meydana gelir
    -Madde hava,su,toprak,ateş
    -Form ruhtur
    -Gerçek varlığı oluşturan 4 neden vardır
    1-Maddesel Neden:Varlığın oluştuğu madde
    2-Formel neden :Varlığa biçim veren
    3-Yapıcı neden:Yapıldığı araç,Meydana getiren
    4-Ereksel neden:Amaç

    Varlığın temeli formdur.Madde sonra gelir.Madde kusurlu ,form kusursuzdur

    FARABİ
    -Vacib'ül Vücud=Zorunlu Varlık=Tanrı
    -Varolmak için başkasına muhtaç değildir
    -Diğer bütün varlıklar varolmak için muhtaçtır
    -Varlığın özü Tanrıdadır
    -Tanrı saf akıldır,saf iyiliktir ve bu bütün varlıkların oluş nedenidir


    TANRI(VACİB'ÜL VÜCUD)


    AKIL(TÜMDENGELİM-DOĞRU-İYİ)


    MADDE

    TANRI BÜTÜN VARLIKLARI SAF AKIL VE SAF İYİLİKLE YARATMIŞTIR. VARLIĞIN ÖZÜ TANRIDADIR.O HALDE VARLIĞIN ÖZÜNE ULAŞMANIN YOLU AKIL VE İYİLİK OLACAKTIR.

    HEGEL

    -Salt düşünceyle doğruya ulaşılır
    -Düşünce tez-antitez-sentez diyalektik süreci ile sürekli gelişir
    -İdea hiçbir zaman kaybolmaz
    -Tüm varlıklar evrensel ideanın ürünüdür
    TEZ-Kendinde İdea
    ANTİTEZ-Kendi dışında idea
    SENTEZ-Kendinde ve kendisi için idea(insan kendi bilincine varır ve temel ideaya yönelir)

    C-MADDE OLARAK VARLIK(MATERYALİZM)

    DEMOKRİTOS:
    -Varlık atomlardan meydana gelir
    -Temel madde atomdur
    -Atomlar renk ve biçimdedir
    -Nesnenin varolması atomların birleşmesi,yok olması atomların ayrılmasıdır.
    -Atomlar yok olmaz
    -'Hiçbir şey yoktan var olmaz ,varolan bir şeyde yok olmaz
    -Mekanik materyalisttir.
    -Mekanik materyalizm:Nesneler kendi başlarına ve değişmez özelliklere sahip varlıklardır.Evren değişmeyen bu parçalardan meydana gelir.

    THOMAS HOBBES
    -Çıkış noktası Bacon emprizmidir
    -Dünya mekanik hareket kanunları tarafından yönetilen cisimler bütünüdür
    -İnsan ve hayvan bu bütünün parçasıdır
    -Varlık maddedir ve madde cisimlerden ibarettir
    -Cisimler üçe ayrılır
    a-Doğal Cisimler:Doğadaki tek tek nesneler
    b-Yapma Cisimler:Doğal cisimlerden yapılanlar
    c-Ahlaki Cisimler:Anlaşmalar,sözleşmelerle oluşan (devlet,ahlak,hukuk)
    -Devlet anlayışını anlattığı kitabının adı Leviathandir(dev)





    K.MARX
    -Evren tez antitez ve sentez şeklinde diyalektik bir şekilde sürekli gelişir
    -Gelişen maddedir
    -Maddenin gelişmesi düşünceyi geliştirir
    -Diyalektik Materyalizm

    D-HEM DÜŞÜNCE HEM MADDE OLARAK VARLIK (DUALİZM-İKİCİLİK)
    DESCARTES:
    -Özleri birbirinden farklı ,3 farklı töz vardır.
    a-Tanrınoimageonsuz tözdür.Varolmak için başka hiçbir şeye gereksinim duymaz
    b-Ruhnoimageonlu töz
    c-Maddenoimageonlu töz
    'Düşünüyorum o halde varım'
    -Düşünen şeyin varlığını doğrudan biliriz(RUH)
    -Yer kaplayan şeyin varlığını dolaylı biliriz(MADDE)
    -Varlık ruhuyla düşünce bedeniyle maddedir.

    DESCARTES'IN KARŞILAŞTIĞI SORUN:
    Ruh ve beden gibi özleri birbirinden farklı iki töz nasıl bir arada olabilir?
    Bu sorunu çözmeye çalışanlara KARTEZYEN DESCARTESÇI denir.

    Spinoza tek cevher Tanrı(doğa)dır düşüncesiyle sorunu çözmeye çalışmıştır.
    Monizm (Tekçilik) Düşüncesiyle çözüm bulmaya çalışır
#23.09.2007 21:24 0 0 0
  • KRİTİSİZM:
    KANT:
    Hume dogmatik uykusundan uyandırdı
    Nedensellik insan aklının doğuştan kavramıdır.Kesin ve zorunludur.
    'Bilgi deneyle başlar ama deneyden çıkmaz.'

    Apasteriori(deneysel)Hammadde-emprizm
    Apriori(Önsel)Zihin formları-biçimlendiren-rasyonalizm

    Apriori;Formlar aynı-doğuştan bilgi 12 kategori var.Tümel kesin zorunlu bilgi içerir.
    Apasteriori;Duyulara dayanır-görünüşleri verir.Mutlak değildir.Özneler dışında gerçekler vardır.

    Saf Akıl;(Öz=numen Bilemez.)Fenomeni bilir
    Deney akıl bilgi
    Saf akıl deneyle bilgileri alır---akılla işler ---doğru bilgiye ulaşır---ulaşılan bilgi fenomenin bilgisidir.
    Numenin bilgisini pratik akıl bilir.
    Akıl eylemleri düzenleyen yetidir.



    D)POZİTİVİZM(olguculuk)
    Kurucusu A.Comte'tur.
    Olgu olayların genel adıdır.
    Doğru bilgiye olaylar incelenerek ulaşılır.
    Olaylar d-g ile incelenir.

    A.COMTE
    -Bilimin amacı önceden görebilmedir.
    -Önceden görme=Bilim=Eylemde bulunma
    -Sadece fenomenler bilinebilir.
    -Doğru bilginin yöntemi deney gözlemdir.
    -Toplumların değişmesi için kafaların değişmesi gerekir.(sosyoloji)

    3 EVRE
    Teolojik evre:Olaylar tanrısal güçlerle açıklanır.
    Metafizik evre:Olaylar gizli güçlerle açıklanır
    Pozitif Evre:Olaylar bilimle açıklanır.

    Pozitif felsefe matematikle oluşmaya başlar.
    FELSEFENİN YÖNTEMİ D-G OLMADIĞI İÇİN DOĞRU BİLGİYİ VEREMEZ.BU YÜZDEN FELSEFE BİLİMİN SONUÇLARINI SİSTEMLEŞTİRMELİ,OLGULARA YÖNELMELİDİR.YÖNTEMİ DENEY OLMALIDIR.

    Pozitivizme göre- 'evrenin amacı tekrar tanrıya yönelmektir' Aristo- sözünü değerlendiriniz.
    Pozitivizm metafizik hakkında ne düşünür.










    E)ANALİTİK FELSEFE:
    (Mantıkçı Pozitivizm-Neo Pozitivizm)
    Wittgenstein,Schlick,carnap,Reichenbach
    -Bilime dayanan bilgi doğru bilgidir.
    -Bilim tarih içinde gelişir.
    -Bilim eserlerle ifade edilir
    -Eserler dil ile ifade edilir.
    -Eserleri incelemek için dili incelemek gerekir
    -Doğru olup olmadığını anlamak için analiz gerekir
    -Dil analizi:Önermelerin kuruluşu ve yapısını incelemektir.
    Felsefede 2 sorun vardır.
    a-Bulanık mantıksal çıkarımlar—Açık seçik olmalı
    b-Sözcüklerin bir çok anlama gelmesi—Tek anlamlı sözcükler
    Felsefenin görevi dil analizi yapmaktır.
    Bu durumda felsefe=mantık olur
    İfade aracı sembolik mantıktır.
    Doğrulama-d/g
    Anlamlılık:Deney ve gözlemle sınanabilme
    Niçin eserler incelenir?
    Niçin dil incelenir?
    Dilde karşılaşılan sorunlar nelerdir?
    Felsefenin görevi nedir?
    Niçin felsefe doğru bilgiyi veremez?
    Niçin dil analizi gereklidir?
    Bilimler felsefenin anasıdır önermesi m.p ye göre doğrumudur? Niçin?
    Şu anda dışarıda kar yağıyor önermesi mp ye göre anlamlımıdır?Niçin?
    Dilimizin sınırları dünyanın sınırlarıdır.sözünden ne anlıyorsunuz.
    F)PRAGMATİZM:FAYDACILIK-YARARCILIK
    W.JAMES
    -İnsanın temel amacı kendi varlığını korumak ve geliştirmektir.
    -Bu da ancak eylemle olur
    -O halde düşünce eyleme bağlıdır
    -O halde yarar sağlayan bilgi doğru bilgidir.
    Bunlar:Bilim,toplumsal gelişmeyi sağlayan doğrular(mesela din)
    Bu anlamda pragmatizm bir yaşam ve eylem felsefesidir

    J.DEWEY
    -Felsefe:değişen dünya ve düşünceye farklı açıdan yaklaşmadır.
    -Düşünce bir alettir.(Aletçilik -Enstrumantalizm)
    -Çevreye uyum—doğadan yararlanma—mutlu olmayı sağlayan alet
    -Biyolojik,psikolojik açıdan düşünülür---eylem yapılır---Başarılı ise yarar sağlar---doğrudur

    --Kişiye yararlı ve mutluluk veren düşünceler doğru bilgilerdir

    ÖSS tercihlerinde pragmatik kaygılar sizi-ailenizi etkiliyor mu?
    Pragmatizme göre niçin faydalı bilgi doğru bilgidir?










    ENTÜİSYONİZM(SEZGİCİLİK)
    Doğru bilginin kaynağı sezgidir.Bilgi insana bağlı değildir.Mutlak bilgi kendi başına vardır ve ona sezgi ile ulaşılabilir.
    GAZALİ
    -Şüphe ile başlar.
    -Ona göre duyu verileri güvensizdir.
    -Akıl yetersizdir.Çok fazla felsefi sistem olması bunun kanıtıdır.
    -Doğru bilgiye inanç yolu ile ulaşılır.
    -Kesin bilgi ancak sezgi ile elde edilir
    -Felsefe dine hizmet etmelidir
    -Aklın yerini inanç,Felsefenin yerinin din alır(Farabi'ye karşı çıkış)
    -Sezgiciliğin öncüsüdür
    H.BERGSON
    İnsanda iki yeti vardır
    a-Zeka
    -Evrene hükmetmek için var tanımak için değil
    -Madde alanında geçerli
    -Bilim zekanın ürünüdür
    b-İçgüdü
    -Özünü verir

    -Evren sürekli oluşum halindedir
    -Olanı zeka ile özünü içgüdü ile anlarız
    -Ama oluşu ne zeka ne de içgüdü bilemez
    -Oluşu zeka +içgüdü=sezgi ile biliriz
    -Sezgi metafiziğide bilmemizi sağlar
    -Sezgi ile ulaşılan bilgi Kesin biçimde dile getirilemez çünkü dil yetersizdir
    -Doktorun muayene etmeden hastalığı anlaması gibi


    6- Fenomenoloji (Görüngü bilim): Fenomonolojinin kurucusu olan E. Husserl'e göre duyusal, deneysel olarak verilmiş olan her tek nesnenin bir özü bulunduğunu, bu özün ise yalnızca bilinçle, bir çeşit görüyle kavranabileceğini ileri sürer. Fenomonolojinin temel ilkesi bu özlere gitmek, bu özlerin bilgisini elde edebilmektir

    BİLİM FELSEFESİ
    Bilim felsefesi bilimin felsefenin yöntemiyle incelenmesidir.Bilimin mantıksal yapısını,niteliğini ve işleyişini inceler.
    Bilimin yöntemi deney ve gözlemdir.Bu sebepten konularını inceleyebilmek için parçalamak zorundadır.Bundan dolayı bilim bilimi inceleyemez.
    Bilimsel Felsefe
    Amacı felsefeyi metafizikten arındırmaktır
    Felsefeyi bilimin alt dalı yapmaya çalışır.
    Bilimsel felsefe yapan akımlar POZİTİVİZM VE MANTIKÇI POZİTİVİZMDİR.

    Bilim felsefesi nedir?
    Bilim felsefesi bilimsel felsefe farkı nedir?
    Bilimsel felsefe yapan akımlar hangileridir?

    BİLİME YAKLAŞIMLAR:

    1)ÜRÜN OLARAK BİLİM:
    Mantıkçı pozitivizmin bilim anlayışıdır.
    A)Savunucuları:Carnap,Schlik,Reichenbach,(Viyana Ekolü)
    B)Bu görüşe göre;
    1-Bilim bilim adamlarının ürünüdür-ürün ne demektir
    2-Bilim bilim adamlarının eserleri ile ortaya konur
    3-Bilimi öğrenmek için eserler(ürünler) tarihsel gelişim içinde incelenmelidir
    4-İncelemenin tek yolu dilsel yapılarını incelemektir
    5-Çünkü eserler dil ile ortaya konur
    6-Her toplumun farklı dili vardır
    7-Dilde karmaşıklık ve eşseslilik gibi problemler çıkabilir
    8-Ortak bir dil olmalıdır
    9-Ortak dil (ifade aracı)SEMBOLİK MANTIKTIR
    10-Bilim adamının kişiliği,toplumu,inancı vb önemli değildir
    11-Bilim birikimlerle ilerler
    12-Doğrulama (Dolaylı-Doğrudan),Anlamlılık en önemli kavramlarıdır

    Bilim adamının kişiliği toplumu vb niçin önemli değildir
    Niçin bilim adamlarının eserleri incelenir
    Niçin ortak dil olmalıdır
    İfade aracı ne olmalıdır
    Doğrulama nasıl yapılır
    İstanbul 1453 yılında fethedildi anlamlımıdır
    Sınıfa kar yağıyor önermesi anlamlımıdır
    Bilim niçin birikimlerle ilerler


    2)ETKİNLİK OLARAK BİLİM:
    A)SAVUNUCULARI:T.Kuhn,Toulmin
    B)Bu görüşe göre;
    1-Bilim ;bilim adamlarının etkinliğidir etkinlik ne demektir-üründen farkı nedir
    2-Bilim adamının kişilik,toplum.inançları önemlidir
    3-Bilim devrimlerle ilerler
    4-Güçlü kuram yaşar güçsüz olan yok olur
    5-En önemli kavramı PARADİGMADIR


    BİLİM ÖNCESİ DÖNEM:
    OLAĞAN BİLİM DÖNEMİ:Bilim adamlarının paradigma ile dünyayı uyuşturmaya çalıştığı dönemdir.Geçerli bir paradigma vardır
    Var olan paradigmanın sarsılması ile kargaşa,bunalım,kaos ortaya çıkar.Varolan paradigma geçerliliğini kaybetmeye başlar.Bu dönemde henüz yeni paradigma yoktur
    .Yeni paradigmanın ortaya çıkması ile kargaşa dönemi sona erer.Yeni paradigma Devrimle eski paradigmayı ortadan kaldırır.Böylece tekrar olağan bilim dönemi başlar.
    Bir paradigmadan diğerine geçişe paradigmal geçiş denir.
    PARADİGMAL GEÇİŞ PARDİGMANIN SARSILMASI İLE BAŞLAR DEVRİMLE SONA ERER.

    OLAĞAN BİLİM DÖNEMİ Geçerli bir paradigma var


    DEVRİM
    KARGAŞA-BUNALIM DÖNEMİ Geçerli paradigma sarsılıyor


    YENİ PARADİGMA Yeni bir olağan bilim dönemi başlıyor

    Bilim adamının kişiliği vb niçin önemlidir
    Olağan bilim dönemi nedir
    Bilim niçin devrimlerle ilerler
    Bunalım nasıl ortaya çıkar
    Bunalım nasıl sona erer
    Paradigmanın sarsılması ile ne ortaya çıkar
    Bilim nasıl ilerler

    KLASİK GÖRÜŞ
    1-Bilim yeryüzündeki nesneler hakkında araştırma yapma etkinliğidir
    2-Bu nesneler insan bilincinden bağımsız olarak vardır
    3-Bütün bilimler birbiri ile bağlantılıdır
    4-Bilim birikimsel olarak ilerler
    5-Bilimle bilinenler kesinleşir,bilinmeyenler bilinir olur
    6-Bütün bilimler tek bilim dalına indirgenebilir
    7-Amaç doğrulamadır
    8-Yöntem tümevarımdır
    9-Bilim adamının kişiliği önemsizdir
    BİLİMİ NİTELEYEN ÖZELLİKLER
    1-Bilim olgusaldır
    2-Bilim mantıksaldır
    3-Bilim genelleyicidir
    4-Bilim nesneldir
    5-Bilim eleştiricidir
    BİLİMSEL YÖNTEMİN ÖZELLİKLERİ
    1-BETİMLEME(TASVİR):Gözlem,deney olgunun oluşu saptanır
    2-AÇIKLAMA:Deney,hipotez,teori,yasa olgunun oluş nedeni ortaya konur

    BİLİMSEL AÇIKLAMA-ÖNDEYİ
    Bilimsel açıklama olgunun oluş nedenini açıklamaktır.Öndeyide ise bu açıklamalara dayanarak geleceği tahmin etme vardır.(Meteoroloji)Öndeyinin amacı önceden görmek,doğayı kontrol etmek,yaşamı güvenli kılmaktır.Bilimsel açıklamalar ne kadar kesin olursa o kadar geçerli öndeyiler kurulabilir.
    KLASİK GÖRÜŞE YAPILAN ELEŞTİRİLER
    1-Bilime çok değer vermesi
    2-Bilim bir gün bütün soruları cevaplayacaktır anlayışı-daima yeni sorular olacaktır
    3-Bütün bilimler tek bilime indirgenebilir anlayışı-her bilim dalının kendi konu alanı vardır
    4-Bilim birikimsel olarak ilerler anlayışı-Kuhn:Devrimlerle ilerler
    5-Bilim adamının kişilik inanç vb önemli değildir anlayışı-bilim adamı inançlar kişilik vb etkilenir
    6-Amaç doğrulama anlayışı-Popper: Yanlışlama

    BİLİMSEL BİLGİ VE DİĞER BİLGİ TÜRLERİ
    Bilgi türleri arasındaki en büyük fark yöntemleridir.Bütün farkları doğuranda budur.Bilim dalları kendi konu alanlarına ilişkin yasalar bulmaya çalışır.
    Bunu deney yolu ile akıl yürütme ve mantık ilkelerine uygun olarak yapar,
    Dolayısıyla eleştirici,tutarlı,evrensel ve nesneldir.Yönteminden dolayı konularını parçalar.Bu da bilim dallarını doğurur.


    DİN FELSEFESİ
    Din felsefesi dini konu edinen, dinin insanın var oluşunun kaynağı insanin doğasının ve kaderinin kaynağı ve değerler ile ilgili sorunları ele alarak sorgulayan felsefe disiplinidir.
    Din felsefesi yapmak, dinin temel iddiaları hakkında rasyonel (akılcı), objektif (nesnel), kapsamlı ve tutarlı bir biçimde düşünmek ve konuşmaktır.
    Dini ele alan tek disiplin din felsefesi değildir. Teoloji (tanrıbilim, ilahiyat) de aynen din felsefesi gibi dini ve tanrıyı konu alır. Ama bunu yaparken belirli bir dinin kutsal kitabına peygamberlerine ve din alimlerinin görüşlerine sadık kalır. Teolojinin en önemli amacı belirli bir dini temellendirmek, açıklamak ve o dinin inananlarının inançlarını güçlendirmeye çalışmaktır. Bun dan dolayı her dinin teolojisi olabilir, Hıristiyanlık Teolojisi, Musevilik Teolojisi, İslam Teolojisi...
    Din felsefesinin temel kavramları tanrı, vahiy, iman, peygamber, ibadet, yücelik, kutsal, ahret, mucize v.b.
    Din Felsefesinin Temel Sorunları:
    a-) Tanrının Varlığı Sorunu: Tanrı var mıdır? Onun varlığını gösteren kanıtlar gösterilebilir mi?
    b-) Evren Yaratılmış Bir Varlık mıdır? Yoksa Yaratılmamış (Ezeli ve Ebedi) Bir Varlık mıdır?
    c-) Vahyin İmkanı Sorunu: Tanrı vahiyle insana bir takım bilgiler verebilir mi?
    d-) Ruhun ölümsüzlüğü sorunu: Ölüm bir son mudur? Ölümden sonra bir hayat var mıdır? Sorularına cevap aranır.
    TANRININ VARLIĞINA İLİŞKİN FARKLI YAKLAŞIMLAR
    1- Tanrının Varlığını Kabul Edenler:
    a- Teizm: Bütün varlıkların yaratıcısı olan bir tanrının var olduğuna inanmaktır. Bu yaklaşıma göre tanrı dünya ve insanlar ile sürekli ilişki içerisindedir. Teizm dar anlamda tek bir tanrıya inanmak anlamına gelen monoteizme eşitlenir.
    Not: Monoteizm tek bir tanrıya inanmak, Politeizm ise birden fazla tanrıya inanma anlayışıdır.
    Teist düşünürler tanrının var oluşunu akıl yoluyla açıklamak ve temellendirmek için bazı kanıtlar geliştirmişlerdir. Bu kanıtların başlıcaları:
    1- Ontoloji Kanıt: Bu kanıtın temelinde tanrı "kendisinden daha mükemmeli tasarlanamayan" varlıktır, düşüncesi vardır. Bu kanıt tanrının var oluşunun en yüksek varlık olarak tanrı tanımından zorunlu olarak çıktığını kabul eder.
    2- Kozmolojik Kanıt: Kozmolojik kanıt evrenin varlığından tanrının varlığına gitmeye çalışan kanıttır. Bu kanıtın temelinde nedensellik ilkesi yatar. Kendisinin nedeni olmayan varlık tanrıdır. Nedenler zincirini başlatan varlıktır.
    3- Düzen ve Amaç Kanıtı:Bu kanıt doğal dünyaya baktığımızda her şeyin kendi işlevini yerine getirecek şekilde en ince ayrıntısına kadar düzenlenmiş ve ayarlanmış olduğunu göreceğimizi belirtir. Buda düzenleyen tanrının varlığının kanıtıdır.
    b- Deizm: Deizm iki temel ilkeye dayanır. Tanrı vardır, ama bu evrene hiçbir müdahalesi olmayan bir varlıktır. İnsan akla ve bilme güvenmelidir. Evreni akıl ve bilimin ilkelerine göre açıklayabilir. Aristotales, J. Lock, Nefton, J.J. Russo, Voltaire temsilcileridir.
    c- Panteizm: Tanrı everen ikiliğini ret eder, tanırının her şeyi içerdiğini dolayısıyla doğanın ve insanın bağımsız varlıklar olmadığını öne süren bir yaklaşımdır. Tanrı ve evren bir bütündür. Spinoza, G. Bruno temsilcileridir.
    2- Tanrının Varlığını Ret Edenler:
    Ateizm: Tanrının varlığını ret edenlerin görüşleri ateizm kavramı ile açıklanır. Ateistler tanrının varlığını ret ederken şu kanıtları kullanırlar.
    1- Kötülük Kanıtı: Tanrı olsaydı kötülük olmazdı. Evrende bir kötülük mevcutsa tanrının varlığından söz edilemez.
    2- Madde Kanıtı: Madde olduğuna göre maddi olmayan bir tanrını varlığından söz edilemez.
    3- Toplum Kanıtı: Hayata düzen veren tanrı değil toplumun kendisidir şeklindeki düşünceyi kabul ederek tanrıyı ret eden anlayıştır.
    3- Tanrının Varlığını Veya Yokluğunu Bilemeyeceğimizi Öne Sürenler:
    Agnostisizm(Bilinemezcilik): Bizim tanrıya ilişkin bir bilgiye sahip olamayacağımızı, dolayısıyla var olduğunun da var olmadığının da kanıtlanamayacağını savunan öğretinin adıdır. (Sofistler)

    EĞİTİMİN FELSEFİ TEMELLERİ

    Genel anlamı ile felsefe, inanç ve değer sistemlerinin oluşmasını sağlayarak, bireylerin hayatları süresince aldığı tüm kararları ve yaptıkları tercihleri belirler.İnsanlar felsefe aracılığıyla kendilerini çevreleyen dünyayı ve neyin kendileri için önemli olduğunu anlamaya çalışırlar.
    Felsefe, eğitim üzerinde de önemli etkileri olan uğraş alanlarından biridir.Bu bölümde felsefenin niteliği ve eğitim ile felsefe arasındaki ilişkiler üzerinde durulmaktadır.

    FELSEFE NEDİR?
    Grekçe philosophia teriminden kaynaklanan felsefe, iki sözcüğün birleşmesinden oluşmuştur.Phillia sevgi; sophia bilgi, bilgelik anlamındadır.

    M.Ö. VI. yüzyıla gelinceye kadar Yunanlılar da zamanın diğer toplumları gibi, doğa ve insanların aynı güçler tarafından yönetildiğine inanıyor, toplum ve doğal olayların açıklanmasını ise Tanrıların iradesine bağlayarak mitolojik bir şekilde yapıyorlardı.M.Ö. VI. ve V. yüzyıldan itibaren evreni hangi güçlerin yönettiği değil, olayların nasıl cereyan ettiği üzerinde düşünülmeye başlanınca mitolojiden felsefeye geçişin de temelleri atılmış oldu.Felsefenin doğuşuyla birlikte, doğa, Tanrıların iradesine bağlı olmaktan çıkmakta, doğa ve toplum olayları farklı dünyalar olarak değil, tek bir dünya olarak ele alınmaya başlanmaktadır.

    Felsefeyi tanımlamak istediğimizde, her felsefi görüşün, bağlı olduğu değerler ve inanç sistemlerine göre felsefeyi tanımlayışının farklı olduğunu gördük.Kant'ın tanımı genel bir anlayış ve sınırlı bir tanımdır, ve derki : "felsefe kendisini akla dayanan nedenlerle meşru kılmak veya haklı çıkarmak iddiasında bir zihinsel etkinlik biçimidir." Burada akla dayanan nedenlerden, insanın her türlü deneyimi, gözlemini, bunlara dayanan her türlü akıl yürütmesini ve sezgisini içine alan geniş bir nedenler grubunu anlamak gerekir.Haklı çıkarmak veya meşrulaştırmak iddiasında ise herhangi bir önermeyi, bu önermeyi ileri sürmeyi mümkün kılan kanıtı temel veya gerekçelerle ortaya koymayı anlamak gerekir.

    Farklı düşünürlerin ortak tanımı felsefenin bilgi sağlayan bir faaliyet olmasıdır şeklindedir.

    Bazı düşünürlere göre ise, felsefenin tanımı yapılamaz; çünkü o üst bir dildir.Nasıl tanımlanırsa tanımlansın,felsefe mitos, din ve şiirden doğdu.Zamanla içinde taşıdığı bu öğelerden arındı; bilimsel ve özgür düşünmenin temellerini atarak gelişti ve gerçeği bütünüyle açıklamaya çalıştı.

    Sonuçta, genel olarak felsefeyi, gerçeği tümüyle ele alıp inceleyen ve bunun sonucunda ulaşılan bilgileri yorumlayan ve sistemleştiren bir uğraş alanı olarak tanımlayabiliriz.

    İlk zamanlarda tüm bilimleri kapsayan felsefeden zamanla matematik, fizik, antropoloji, biyoloji, kimya, sosyoloji, psikoloji v.b. ayrıldı.Çağımızda bazı düşünürler, felsefenin konusunun yalnız dil ve mantık olduğunu ileri sürüp savunmaktadırlar.Böyle olmakla birlikte felsefe ve bilim birbirinden tümüyle kopuk değildir.tersine çok sıkı bir ilişki içindedirler.Her bilimsel gelişme buluş, icat, geçerli ve güvenilir bilgi felsefeyi etkiler ve değiştirir.Felsefenin ufuklarını açar.Yeni felsefelerin doğmasına neden olur.Artık her bilimin felsefesi olmaya başlamıştır.Bilim felsefesi denen alan büyük bir önem kazanmaya başlamıştır.

    Bilim gerçeği parçalara ayırarak inceler.Örneğin fizik maddenin hareketini, enerjiyi, kimya maddenin yapısını, biyoloji canlılar dünyasını,sosyoloji toplum, kurum ve kişiler arasındaki ilişkileri, psikoloji insan davranışlarını, eğitim istendik davranışları ele alır.Oysa felsefe gerçeği bir bütün olarak ele alıp inceler.
    Aynı zamanda hem felsefe hem de bilim bir süreçtir.Bu sürecin sonunda her ikisi de bilgi elde ederler.
    Hem bilimde, hem de felsefede doğruya, elde edilen ve kullanılan bilgiye sürekli eleştirisel bir gözle bakılır.Sürekli her yanıttan şüphe ederler.Şüphe soru sormayı gerektirir.Böylece hem felsefe hem de bilimde sorular önemli bir hal alır.
    Bütün bunların yanında, bilimsel önermelerin evrende bir karşılıkları vardır.Kanıtlanan türdendirler.Oysa felsefi önermeler genellikle analitik ve bazen de metafiziktir.yani kanıtlanacak türden değildir.
    Son olarak felsefe ve bilim zihinsel süreçleri kullanırlar.Bunlar anoloji,tümden gelim,tümevarım, diyalektik, aksiyometik olarak örneklenebilir.

    Anoloji: örnek alarak mantık yürütmedir

    Tümdengelim:bilinen genel bir kuraldan özel durumlara ilişkin sonuçlar çıkartılır;bu yöntem en çok matematikte kullanılır.

    Tümevarım:farklı nesnelerin gözleminden elde edilen verilere dayanarak genel bir kural oluşturulur.Uçan şeylerin kanatları olduğu gözlenir ve uçmak için kanat gereklidir denilir.

    Diyalektik:biri olumlu biri olumsuz iki kavramın çatışmasından olumlu bir kavramın elde edilmesi sürecidir.Tez-antitez-sentez üçlemesiyle de ifade edilir.

    Aksiyometik:klasik mantık ve matematikte, kanıtlamaya gerek duymaksızın doğru olduğu kabul edilen önermelerle oluşan zihinsel süreçlerdir.

    FELSEFENİN ALANLARI
    Felsefenin de diğer disiplinler gibi incelediği konuları, soruları sınıflandırdığı alanları vardır.Bunlardan ilki varlık (ontoloji) sorunudur.

    Ontoloji (varlık sorunu)
    Var olanla ,var olacak olanları inceleyen felsefenin disiplin alanlarından biridir.Sorularının en önemlisi Arkhe nedir? Sorusudur.Yani tüm var olanların başlangıcı, ilk tözü nedir? Sorusuna yanıt aramaktadır.Örneğin Thales "su", Heraklitos "ateş", Pythagaros "sayı", Anaximenes "soluk" , Anaximandros "sınırı olmayan ", Demokritos "atom", eflatun "idea",Aristoteles "yetkin varlık",Descartes "Tanrı",Hobbes "madde", Spinoza "Tanrı ya da doğa",Leibniz "monat", Hegel "geist", Marx "madde,maddedeki değişme ve çelişki",Dewey "değişme", Satre "insan" olarak yanıtlar.
    Ayrıca ontolojide sorulan diğer sorulara örnek olarak gerçek,insan,ruh,varlık nedir?var mıdır,yok mudur?Evren akıllıca bir düzen içinde midir?Olaylar düzen içinde mi meydana geliyor yoksa rastlantısal mı? Şeklinde verilebilir.
    Bu sorulara verilen cevaplar önemlidir.Çünkü bu yanıtlar insan anlayışını da etkilemektedir.İnsana bakış açısı eğitimde çok önemlidir;çünkü ona göre hedefler belirleyip eğitim sistemini kurarsınız.
    Eğer insanı Tanrısal bir varlık olarak ele alırsanız, eğitim insanı Tanrıya ulaştırma süreci; doğal ve toplumsal bir varlık olarak düşünürseniz, bu kez doğa ve topluma uyum sağlama süreci; sürekli değişen ve gelişen bir varlık olarak düşünürseniz, eğitim değişmeyi ve gelişmeyi denetleme süreci; insanı diyalektik bir varlık olarak düşünürseniz, eğitim üretimde bulunma süreci şeklinde tanımlanabilir.Eğitimi nasıl tanımlarsanız sistemi de ona göre kurarsınız.Her tanım bir temele dayanır;bundan kaçınılmaz.




    Epistemoloji(bilgi sorunu) :

    Bilgi sorunuyla ilgilenen bir felsefi disiplin olup, bilginin ne olduğu, kaynağı, doğru, yanlış, bilinemez, mutlak ya da göreceli oluşu, türlerinin neler olduğu gibi sorulara cevaplar aramaktadır.
    Bilgi ile doğrudan ilişkili bir diğer kavram da "bilme"dir.Epistemoloji bilme olayının nasıl gerçekleştiği ile de ilgilenir.Bilme, özne ile nesne arasında bir bağ kurma olarak tanımlanabilir.Bu etkinlik sonucu ortaya bilgi konur.Ve sorular genişletilebilinir: gerçek bilinebilir mi?Bilginin niteliği nedir?Mutlak (yüzde yüz kesin) bilgi var mıdır? V.b.
    İşte bu sorulara verilen yanıtlar eğitim sistemini etkiler; hedefler içerik, eğitim ve sınama durumları ona göre düzenlenir.Sözgelişi eğer "bilgi doğuştandır ve yüzde yüz doğrudur " denildiğinde; ya da "sonradan öğrenilir ama yine mutlaktır" savı ileri sürüldüğünde,"hayır bilgi görecelidir,sürekli değişir, yüzde yüz doğru bilgilerimiz yoktur." Şeklinde bir görüş savunulduğunda öğrenciye kazandırılacak hedef davranışlar, içerik, eğitim ve sınama durumları bu yanıtlara göre planlanıp işe koşulur.Eğer bilgi doğuştan ve yüzde yüz doğrudur denildiğinde, eğitim sisteminde akıl ön plana çıkar.Öğretmen ders anlatmaz, bilgi aktarmaz.Yaptığı etkinliklerle öğrencinin kafasında doğuştan var olan bilgileri ortaya çıkarmaya,ona buldurmaya çalışır.Bilgi sonradan kazanılır savı temele alınırsa, bu kez öğretmen dersi anlatır, öğrenci dinler; çünkü onun kafası boştur.öğretmenin dediklerini ezberler ve aynen söyler.

    Aksiyoloji ( değerler sorunu)

    Bu alan etik ve estetik konularını içerir.İnsanın yapıp etmelerini inceler; bu tür davranışların dayandığı ilkeleri ve değerleri araştırır.bu disiplin ahlaklı, ahlaksız, iyi, kötü, saygılı, özgürlük, tutsaklık, erdem, erdemsizlik, mutsuzluk, güzellik, çirkinlik, vicdanlılık v.b. nedir?Var mıdır, yok mudur?Varsa neden var, nasıl kaynaklanır?Bular değerlendirilirken bir ölçüt kullanılabilinir mi? Sorularını yanıtlamaya çalışır.
    Bu sorulara verilen yanıtlar da eğitim sistemini etkiler ve değiştirir.Eğer bu değerler var ve evrenseldir derseniz, bunları öğrencilere kazandırmaya çalışır ve hiç ödün vermezsiniz.Bu değerler var fakat evrensel değildir, zamanla değişir derseniz, hoşgörülü olur, eğitim ortamında esnek davranırsınız.

    Mantık

    Akıl nedir? Aklın kuralları var mıdır?Varsa nelerdir?Evrensel ve genel geçerli midir?Akıl yürütme yolları var mıdır? V.b. soruları inceleyen felsefenin disiplin alanlarından biridir.
    Eğer aklın kuralları doğuştandır derseniz,öğretmen öğrencinin aklını kullanmasını sağlayacak hedef ve davranışları, sınıf ortamına getirir ve dersi ona göre işler.yoktur derseniz bu kez sorunu çözmesi istenir.eğitim ortamında öğretmen yalnız danışılan, yol gösteren kişi görevini yüklenebilir.
#23.09.2007 21:23 0 0 0
  • DOĞRU BİLGİ MÜMKÜNDÜR(DOGMATİZM) Dogma: Din yada otoritelerce ileri sürülen bilgilerin kanıt aranmaksızın doğru bilgi sayılması
    A-RASYONALİZM(AKILCILIK)
    Doğru bilgi mümkündür ve kaynağı akıldır.Doğru bilgi akla dayanır
    1-SOKRATES:
    -İnsan felsefesi yapar
    -Tabulara karşı çıkar
    -Bilgi doğuştan gelir
    -Herkes için doğru tektir ve değişmez
    -Yöntemleri ironi ve maiotiktir
    -Amacı toplumların ötesinde ahlak yaratmaktır.

    --İnsan felsefesi yapar
    --tabulara karşı çıkar
    2-PLATON:
    Sokrates'in ölümü
    Geometri bilmeyen giremez--akademia
    Görünümler İdealar
    Değişir değişmez
    Yansıma asıl
    Kesin değil
    Sofistleri onaylar
    -Varlığın özü idealar dünyasındadır
    -doğru bilgi varlığın özünün bilgisidir
    -Doğru bilgi idealar dünyasındadır.
    -İdealar tümel kavramlardır

    Binlerce çeşit ağaç var ama o güne kadar hiç görmediğimiz bir ağaç türününde ağaç olduğunu biliriz
    -bilgi doğuştan
    -öğrenme yok hatırlama var
    -Platon'a göre insan özgür müdür?Niçin?

    3-ARİSTOTELES
    Varlığın özü tek tek varlıkların içindedir
    -Doğru bilgi tek tek varlıkların içindedir
    YÖNTEM=TÜMDENGELİM-KIYAS

    Akıl:
    Edilgin akıl:Duyularla alır
    Etkin akıl:Asıl kaynak -bunu işler

    Edilgin akıl Etkin akıl
    Duyularla alır
    Edilgin akıl verilerini işler tümel önermeler oluşturur

    Tümdengelim yapar tek tek doğrulara ulaşır

    Doğru bilgi tek teklerin bilgisidir-------(Öz)
    Akıl duyularla gelen verileri oluşturma ve tümel kavramlara ulaşma yeteneğine sahiptir.






    4-FARABİ
    -İslam felsefesinin kurucusudur
    -Aristo mantığı ile İslam dinini birleştirmeye çalışmıştır.
    -Aristo ve platon sistemlerini birleştirmeye çalışmıştır.

    2 tür bilgi vardır
    1-Duyusal bilgi
    -Duyu organları ile alınır
    -Tekil olanın bilgisidir
    -Tekil olduğu için bilimsel değildir(tümel olmalı)
    2-Akli bilgi-Tekil bilgileri biçimlendirir
    -genel yargılara ulaşır
    -Böylece tümdengelim yapmak için genel geçer bilgiye ulaşır
    -tümdengelimle tek tek doğrulara ulaşır
    -doğruyu bilen iyiyi bilir.(İyiyi kötüden ayırır)
    -iyiyi yapan varlığın özüne ulaşır.(Tanrı)
    -EN YÜCE ERDEM BİLGİDİR

    1-Aristo ve Platon'un bilgi anlayışlarını karşılaştırınız.
    2-Aristo ve Farabi'nin bilgi anlayışlarını karşılaştırınız
    3-Sokrates ve Sofistlerin bilgi anlayışlarını karşılaştırınız.
    4-Farabi'nin bilgi anlayışını temel alarak 'en yüce erdem bilgidir' sözünü açıklayınız.
    5-DESCARTES:
    Descartes şüpheciliği(ŞÜPHE DOĞRU BİLGİYE ULAŞMANIN ARACIDIR)
    Doğuştan düş gücü ve duyular(tümdengelim ve sezgi)
    Tanrı
    Mat.
    'DÜŞÜNÜYORUM O HALDE VARIM'
    Doğru bilgiye ulaşmanın 4 basamaklı bir yolu vardır.
    Açık+Seçik=Apaçık
    Dogmatik Rasyonalizm

    1-Descartes şüpheciliğinin septisizmden farkı nedir?
    2-Descartes şüpheciliğinin bilimsel yönteme etkisini açıklayınız.

    6-HEGEL
    Tez varlık
    Antitez yokluk
    Sentez oluş

    Düşünce gelişir
    Madde gelişir
    İlk tez varlık

    AKIL YOLU İLE-SALT DÜŞÜNME İLE -DOĞRUYA ULAŞILIR.











    B)EMPRİZM(DENEYCİLİK)
    -Doğru bilginin kaynağı deneydir
    -Duyulara genel olarak güven duyulur
    -Doğuştan gelen bilgi reddedilir
    -Tümevarım yöntemine daha sıcak bakılır

    J.LOCKE
    -Tabu larasa (boş levha):Zihin doğuştan boş bir levhadır.

    Tasarım
    a-Yalın:
    -Zihin pasiftir
    -Bilgi için malzeme sağlar
    -Duyumlar
    b-Bileşik tasarım
    -Zihin aktif
    -Yalınları birleştirir
    -Genel kavramlar oluşturur(Tümevarımla)

    İç deney(Bileşik tasarımlar)-dış deney(Yalın tasarımlar)

    EZBERLEMEK NE TÜR BİR TASARIMDIR?

    D.HUME
    İZLENİMLER:DUYUMLAR-CANLI/GÜÇLÜ
    FİKİRLERnoimageOLUK KOPYALAR

    Nedensellik=zihinsel alışkanlık

    A B 2 ayrı izlenimdir
    Kuşkuculuğa varır.
    Nedensellik yerine olasılık
    Descartes gibi şüphe doğru bilgiye ulaşmanın aracıdır.

    Hava kapanırsa yağmur yağar-Hume'a göre açıklayınız.

    SENSUALİZM(DUYUMCULUK)Bütün bilgilerin kaynağı duyumlardır.Kurucusu Condillactır.
#23.09.2007 21:23 0 0 0