Bazı ajanlar kimyasal ve fiziksel faktörlerin sonucu olarak etkileşirler. Tiopental yüksek pH'lı (10.5 pH) aynı enjektöre düşük pH'lı opioid ile birlikte çekildiği zaman presipite olur. Bir asit molekül olan heparin, protamin ile karıştığı zaman inaktif tuzlarına dönüşür.
B. Farmokokinetik faktörler
1. Bir ajanın absorbsiyonunu ikinci ajan değiştirebilir. Lokal anestetiklere epinefrin eklenmesi, absorbisyonu geciktirerek blok süresini uzatır. N2O'nun volatillere eklenmesi volatilin AC'lerden kana uptake'ini artırır.
2. Ajanın vücuttaki distribisyonu diğer ajan tarafından etkilenebilir. Özellikle proteine bağlanan ajanlar. Yalnızca bağlı olamayan kısım farmakolojik olarak aktiftir. Tiopentalin sulfisoxazole ile bağlanması azdır, anestetik etkisi artar.
3. Bazı ajanlar diğerlerinin biyotransformasyonunu etkiler. Barbitüratlarla kronik tedavi hepatik enzimleri indükliyerek diğer ajanların (Örn: antikoagülan) metabolizmasını kolaylaştırır. Echotiophate glokomda kullanılan bu ajan plazma kolinesterazını inhibe ederek Sch etkisini uzatır.
4. Bir ajan diğerinin ekstraksiyonunu etkileyebilir. Opioidler volatil anestetiklerin alveoler eliminasyonunu solunum depresyonu ile azaltabilirler.
C. Farmokodinamik faktörler
Ajanlar aynı reseptör üzerinden etki gösteriyorlarsa sinergizm veya antagonizm ortaya çıkar. Neomisin pankuronyumun nöromusküler etkisini potansiyalize eder. Naloxane opioidlerin depresan etkilerini antagonize eder.
SPESİFİK İLAÇ ETKİLEŞİMLERİ
A. H2 Antagonistler
1. Cimetidine: Bir H2 reseptör antagonisttir, hepatik enzim inhibisyonu ve hepatik kan akımında azalmaya yol açar. Bu da yüksek hepatik ekstraksiyon hızı olan ajanların metabolizmasını azaltır. Cimetidine alan hastalarda şu ilaçların metabolizması yavaşlar: Benzodiazepinler, Sch, theophyline, lidocaine, ß adrenerjik antagonistler, antikoagülanlar ve opioidler. H1 ve H2 reseptör antagonistleri histamin salınımına neden olarak kan basıncını düşüren ajanların bu etkilerini önler. Örn. Morfin, d-tubokurain ve atrokuryum.
2. Ranitidine: Bir diğer H2 reseptör antagonistidir. Hepatik enzim sistemlerine etkisi cimetidin'den daha azdır. Bu hepatik kan akımındaki hafif azalma ile ilgili olabilir.
B. Benzodiazepinler
1. Benzodiazepinler ve barbitüratlar: Aynı reseptörü etkilerler sinerjizme neden olurlar. Eş zamanlı uygulandıklarında her iki ajanında dozunun azaltılması gerekir.
2. Benzodiozepinler, bupivakainin eliminasyon yarı ömrünü uzatırlar. Benzodiazepinler, bupivakainin santral sinir sistemi toksisitesi yapıcı etkisini azaltırlar, fakat kardiovasküler toksisite eşiğini değiştirmezler.
3. Fentanil (50-100 g/kg) hemodinamik stabilite ile karakterizedir. Ancak diazepam veya midazolam ile uygulanırsa kan basıncını ve sistemik vasküler rezistansı azaltırlar. Bu katekolamin düzeylerindeki azalma ile ilişkili olabilir. Lorazepamın böyle bir etkisi yoktur.
C. Kas gevşeticiler
1. Non-depolarizan kas gevşeticilerin etkileri inhalasyon anestetikleri ile artar. Bu etki izofluran ve enfluran ile en büyük, halotan ve N2O ile en azdır. Mekanizma iskelet kaslarına kan akımının artması veya direkt nöromuskuler kavşağa etki ile ortaya çıkar.
2. Akut hidrokortizon uygulamsı non-depolarizan kas gevşeticilerin etkisini potansiyalize eder. Kronik hidrokortizan uygulaması ise antagonize eder.
3. Nitrogliserin kas gevşeticilerin yanıt magnitüdünü değiştirmez fakat blok süresini uzatır. Kalsiyum kanal blokerleri (Verapamil) hem non-depolarizan hem de depolarizan ajanların potansiyalize eder.
4. Antibiyotiklerden bazıları non-depolarizanların etkilerini potansiyalize ederler. Hem transfer salınımını inhibe ederler, hem de postjunctional reseptörleri etkilerler. Antibiyotiklerle ilgili bu blok, hem Ca++ hem de asetilkolinesteraz ile reverz edilir. Ancak antibiyotik kullanan hastalarda monitörizasyon yararlıdır.
5. Mg++, kas güçsüzlüğü oluşturur ve hem depolarizan hem de non-depolarizan kas gevşeticilerin etkilerini artırır. Mg++, volatil anestetiklerin MAC'ını da düşürür. Preeklampsi ve eklampside Mg++ olan hastalarda Sch'dan önce defasikülan dozda non-depolarizan yapılmaması önerilir.
6. Furosemid ve mannitol, non-depolarizanların etkisini artırır. Bu, muhtemelen nöromusküler kavşaktaki etkilerine bağlıdır.
7. Kas gevşeticiler disritmilere neden olabilir. Eğer hastalar halotan, digital veya trisiklik antidepresanlar alıyorsa bu insidans artar. Bu muhtemelen parasempatik sinir sistemi aktivitesinin artmasına bağlıdır. Büyük dozda fentanil ve sufentanil uygulanan hastalarda Sch bradikardiye yol açar.
D. Antiaritmik ajanlar
1. Kinidin, lidokain ve prokain kas gevşeticilerin etkisini artırır. Kinidin, digoksinin plazma konsantrasyonlarını artırır. Muhtemelen digoksini proteinlerden ayırır. Lidokain, düşük dozlarda sinir sistemi depresanıdır ve inhalasyon anestetik gereksinimini azaltır.
2. Amiodorone, refrakter ventriküler aritmi tedavisinde uygulanır. Anestezi sırasında ciddi III. kalp bloku ve bradikardi gözlenir. Preop. pacemaker gerekir.
E. ß-adrenerjik antagonistler
1. ß-adrenerjik antagonistler, myokardiyal depresyon ve periferal vazokonstriksiyona neden olurlar. Anestetik ajanlar ß blokerlerin kardiyak depresan etkilerini artırır. ß bloker alan hastalar güvenle uyutulabilir. Çünkü ß antagonistlerin aniden kesilmesi rebound hipertansiyona yol açar. ß bloker alan hastalarda ilaç operasyona dek kesilmez.
2. K+'un reuptake'ini inhibe ettikleri Sch'den sonra yüksek K+ plazma düzeylerine yol açabilirler. Bu; yanıklar, böbrek yetmezliği ve travma hastalarında özellikle tehlikelidir.
3. ß-antagonistler KC kan akımını azaltarak ve hepatik oksidatif metabolizmayı inhibe ederek birçok ajan ile etkileşirler. Bupivakain ve lidokainin klirensi propranolol ile inhibe olur.
4. ß antagonistler aminofilinin ve ß2 agonistlerin bronkodilatatörler etkilerini azaltırlar. Esmolol, yüksek ß bloker etkisi, nedeniyle astım ve kronik obstrüktif pulmoner hastalarda tercih edilir yapar.
F. Ca++ kanal blokerleri
İNSAN HAKLARININ KORUNMASINDA BELLİ BAŞLI ENGELLER:
1. Kişilik özelliklerinden kaynaklanan engeller: Bazı kişilik özellikleri insan haklarının korunmasını kolaylaştırır. Örneğin; titiz bir insan çevrenin temiz tutulmasına özen göstererek, diğer insanların temiz bir çevrede yaşama hakkını korur. Bazı kişilik özellikleri insan haklarının korunmasını zorlaştırır. Örneğin; çabuk öfkelenen bir insan karşısındaki kişinin canına ve malına zarar verebilir.
2. Eğitimsizlikten kaynaklanan engeller: Eğitimsizlik insan haklarının korunmasında her zaman bir engel oluşturmuştur. Örneğin; çok zengin bir kültür mirası olan İstanbul Boğazı içinde bulunan saray ve yalıların birçoğu günümüzde eğitimsizlikten yok edilmekte ve başka amaçlarda kullanılmaktadır.
3. Ekonomik nedenlerden kaynaklanan engeller.
4. Siyasal nedenlerden kaynaklanan engeller.
5. Kültürden kaynaklanan engeller.
6. İnsan olma bilincinin eksikliği
7. Hoşgörüsüzlük.
8. Toplumsal ilişkilerin düzenlenme bilinci.
İnsan Haklarının Korunmasında ve İhlallerinin Önlenmesinde Devletin Görevleriyle İlgili İlkeler Şunlardır:
1. İnsan haklarını anayasa ve yasalarla güvence altına almak.
2. Yasalara göre hakları çiğneyenlere engel olmak.
3. Suçluların yargılanarak cezalandırılmalarını sağlamak.
B-İNSAN HAKLARINI KORUMANIN İŞLEVLEŞTİRİLMESİNDE İNSAN HAKLARI EĞİTİMİNİN ROLÜ:
İnsan haklarının bilinmesi için eğitim ve öğretim zorunludur. Özellikle okullardaki eğitici kol çalışmaları, demokratik yaşama kurallarının öğrenilmesini ve benimsenmesini sağlar.
1. İnsan olma bilinci: İnsanlar,insan olarak diğer canlılardan daha değerli olduklarını , çünkü doğuştan bazı olanakları bulunduğunu eğitimle öğrenirler.
2. Vatandaş olma bilincini eğitimle elde ederiz.
3. İnsan haklarına saygıyı eğitimle öğreniriz.
4. İnsan haklarını talep etme:
Elbette ki hak aramak için de eğitimli olmak gerekir. Ancak eğitimle dilekçe hakkımız olduğunu öğreniriz. Dilekçeyle yetkili makama ve T. B. M. M'ne ya da gerektiğinde uluslar arası bir kuruluşa başvurabiliriz. İki ay içinde dilekçemize cevap alma hakkımız vardır. Eğer bu konu yargıyla ilgiliyse şikayetimizi mahkemeye yapar ve mahkeme önünde hakkımızı koruruz.
a. Anarşi ve Terör Kavramı:
Anarşievlet denetiminin kalmaması durumu
Anarşistevletin siyasi ve idari kurumlarını çökertmeye kalkışan kişilere denir.
Terör: Yıldırma - korkutma demektir.
10
Terörist: Terör eylemlerine girişen kimselere denir.
Terörizm: Siyasi bir amaca ulaşmak için yasa dışı yollarla şiddet kullanılmasıdır.
Uluslar arası örgütlerin herhangi bir ülkeyi yıpratmak ve etkilemek için yaptıkları eylemlere uluslar arası terörizm adı verilir.
b. Terörün Yayılma Sebepleri:
1. Bilgi ve anlayış azlığı
2. Kamuoyunun terör konusunda eğitimsizliği
3. Bazı kişi ve kuruluşların bilerek veya bilmeyerek terörizme katkısı
4. Doğal afetlerde ortaya çıkan söylentiler.
5. Terörü destekleyen devletlerin mevcudiyeti
6. Bazı silah üreticilerin örgütlere silah satması
7. Ülkeler arası işbirliğinin sağlanamaması
8. Halkın yeteri kadar duyarlı olmaması.
7. Terörle Mücadelede Kişilere Düşen Görevler:
1. Milli hedefler doğrultusunda bilinçli olmak.
2. Eğitim ve öğretimi , milli birlik ve beraberliği sağlayıcı ve güçlendirici tarzda sürdürmek.
3. Yıkıcı ve bölücü faaliyetlere karşı bilinçli olmak.
4. Yıkıcı ve bölücü faaliyetleri etkisiz kılacak düşünce yapısına sahip olmak.
5. Terörizme karşı duyarlı olmak.
6. Türkiye Cumhuriyetine Türk toplumuna ,Türk milli değer ve kültürüne bağlı olmak.
7. Cumhuriyet yönetimine inançla bağlı olmak.
8. Türk olmakla gurur duymak.
9. Vatan ve bayrak sevgisiyle dolu olmak.
8. Güncel Tehdit:
Tehdit, korkutma gözdağı vermedir. Bir devlete tehdit içten de dıştan da gelebilir ve devletin düzenini yıkmayı amaçlar. a) Ülkemizdeki İç Tehdit Unsurlarının Başlıca Hedefleri Şunlardır:
1. Hedef ülkede anarşi ve terör ortamı meydana getirmek.
2. Devlet otoritesini sarsmak
3. Toplumu yönetilemez hale getirmek
4. Devletin ülkesiyle ve milletiyle olan bütünlüğünü parçalamak.
5. Çağdaş anlayışı yıkmak.
6. Ülkede rejimi değiştirerek kendi görüşlerinin etkin olduğu bir düzen kurmak.
b) Dış Tehdit Unsurlarının Hedefleri:
Dış tehdit unsurları da iç tehdit unsurları gibi laik,çağdaş,özgürlükçü ve demokratik Türkiye Cumhuriyetini parçalamak, yok etmek amacındadır.
c)Türkiye'nin Jeopolitik Öneminden Dolayı Yabancı Ülkelerin Ülkemiz Üzerindeki Emelleri:
Jeopolitik konum;bir ülkenin bölge veya dünya siyasetindeki konumu demektir.
Ülkemizin Dünya üzerindeki yeri çok önemlidir. Üç tarafı denizlerle çevrilidir. Avrupa'yı Asya'ya bağlayan boğazlara sahiptir. Ayrıca üç kıt'anın birbirine en yakın olduğu yerdedir. Ortadoğu,Kafkas ve Balkan ülkeleriyle komşudur. Bütün bunlar düşmanlarımızın sayısını artırmaktadır. Ülkemizin gelişmemesi ve uygar ülkeler seviyesinin üstüne çıkmaması için bazı ülkeler ülkemizde terör ve kargaşa ortamı olması için çaba sarf ederler. Ancak Türk milleti, Atatürk'ün gösterdiği bilim ve teknoloji yolunda ilerlemektedir. Gelecek her türlü saldırıya ülkemiz kendisini hazırlamıştır.
d. Kaçakçılık:
Yasal olmayan yollardan büyük kazançlar elde etmek amacıyla uyuşturucu madde, silah,tarihi eser ve altın gibi maddelerin alınıp satılmasına kaçakçılık denir.
Ülkemizde Jandarma Genel Komutanlığı,Emniyet Genel Müdürlüğü,Gümrük Genel Müdürlüğü gibi resmi kuruluşlar kaçakçılıkla mücadele etmektedirler.
TÜRKİYE CUMHURİYETİ'NE YÖNELİK TEHDİTLER
1. DEVLET KAVRAMI
Devlet, belli bir ülkede, bir hükümete ve ortak kanunlara bağlı olarak yaşayan bir milletin ya da milletler, topluluğunun meydana getirdiği siyasi ve hukuki bir organizasyondur (1). İnsanlar toplu olarak yaşamaya başladıkları andan itibaren, bu toplu yaşamı organize hale getirecek kurallara ve bu kuralları uygulayacak bir otoriteye ihtiyaç duymuşlardır. Bu ihtiyaç, devlet adı verilen kurallar ve kurumlar sisteminin doğmasına yol açmıştır. Bu sistemin işleyişinde devletin, onun varlığına ihtiyaç duyan bireylere karşı bir takım görev ve sorumlulukları olduğu gibi, o devlete mensup olan insanların da devlete karşı bazı ödev ve sorumlulukları vardır.
Türkiye Cumhuriyeti'nin temel işleyişini belirleyen anayasamız, devletin görev ve sorumluluklarını; Türk milletinin bütünlüğünü, cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişi ve toplumun huzur ve mutluluğunu sağlamak, temel hak ve hürriyetlerin sosyal devlet ve adalet anlayışı içinde eksiksiz olarak uygulanmasını gerçekleştirmek (2) olarak ifade etmiştir.
Devlet, bu görevlerini yerine getirebilmek için, mensubu olan bireylere, bazı ödevler yüklemiştir. bu ödevlerin en önemlisi, devletin varolmasını ve görevlerini, yerine getirmesini sağlayan yasalara, mutlak bir biçimde itaat edilmesidir.
Bunun bilincinde olan büyük Atatürk, dünyada diktatörlükler dönemi yaşanırken, İslam dünyasında bir ilki gerçekleştirmiş ve yoktan var ettiği genç Türk devletini, demokratik ve laik temele oturtmuştur. 1921 anayasasında "egemenlik kayıtsız şartsız milletindir." Hükmüyle başlayan bu süreç, inkılaplarla taçlandırılmış ve günümüzün modern, demokratik ve laik, devlet ve toplum yapısına ulaşılmıştır.
örneği görülmemiş bu toplumsal dönüşüm hareketi sonucu; günümüz Türkiye'si, insanını insanca yaşatacak demokratik ve laik altyapısı ile çağdaş dünyada örnek gösterilen, saygın bir devlettir.
2. türkiye'nin Jeopolitik Önemi
Türkiye, Kuzey yarım kürede ekvator ile Kuzey kutbu arasında eski dünya kıtaları adını verdiğimiz (Asya, Avrupa, Afrika) topluluğunun hemen hemen tam ortasında yer alır.
Ülkemiz, üç tarafı denizlerle çevrili bir yarımada (Anadolu) üzerinde bulunur. 814.578 km2 alan kaplayan ülkenin 23.764 km2 si (yaklaşık %3) Avrupa Kıtası üzerinde yer alırken, diğer büyük parçası Asya'dadır.
36-420 kuzey paralelleri ve 26-450 doğu meridyenleri arasında yer alan ülkemizin en kuzey ucu Sinop ilinde İnce Burun; en güney ucu Hatay'da Beysun koyu güneyi olurken, en batı ucu Gökçeada'daki Avlakaburnu, en doğu ucu ise Iğdır ilimizde Aras Irmağı dil kesiminde yer alır.
Geometrik şekil olarak kabaca yatay bir dikdörtgeni andıran ülkemizin batı-doğu yönündeki uzunluğu 1.600 km' yi bulurken, kuzey-güney yönünde genişliği ise 650km' dir. Bu bakımdan ülkemizin doğusu ile batısı arasında 19 boylam, diğer bir deyişle 76 dakikalık bir zaman farkı vardır.
Türkiye kuzeybatıda Bulgaristan ve Yunanistan; kuzeydoğuda Gürcistan, Ermenistan, doğuda Nahcivan, İran, güneydoğuda Irak ve Suriye ile sınır komşusudur. Bu komşular içinde en uzun kara sınırına 877 km ile Suriye sahiptir.
Jeopolitik açıdan önemli bir konumda bulunan Türkiye, Anadolu yarımadası elverişli iklim koşulları nedeniyle tarihi çağlardan itibaren büyük ölçüde yerleşmelere sahne olmuş, bunun neticesinde de çeşitli uygarlıkların kurulduğu ve geliştiği bir alan haline gelmiştir. Bu bakımdan Türkiye Doğu ile Batı medeniyetlerine köprü olmuştur.
Ülkemiz coğrafi açıdan birbirinden farklı özellikler gösteren yedi bölgeye ayrılır. Bunlar Marmara, Karadeniz, Ege, Akdeniz, İç Anadolu, Doğu Anadolu ve Güney Doğu Anadolu Bölgeleri olarak adlandırılır.
----------------------------------------------------------------------------------------
Jeopolitik demek bir ülkenin dış politikasını doğal konumunun belirlediğini öne süren siyasal bilgi kuramı demektir.
Özellikle iki dünya savaşı arasındaki dönemde Almanya'da ele alınıp geliştirilmiştir. 1924 yılında general Haushofer tarafından Münih'te bir jeopolitik enstitüsü kuruldu ve bir de jeopolitik dergisi yayımlanmaya başlandı.
Yaşam alanı bulma gereksiniminin toplumların doğal yönsemesi olduğunu öne süren ve buna dayanarak yayılma politikası güden Nazi yöneticileri jeopolitik kuramcılarını kendilerine danışman edindiler ve bu yeni modern bilim dalından daha teknik ve bilinçli bir şekilde yararlanmaya başladılar.
----------------------------------------------------------------------------------------
Türkiye üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkedir. Asya ve Avrupa kıtaları arasında ulaşım ve ticaret gibi birçok alanda köprü görevi görmektedir.
Dünyada çok az ülkeye nasip olmuş derecede önemli "İstanbul ve Çanakkale Boğazlar" ına sahiptir. Bu boğazlara sahip olması ve dolayısıyla da böylesine önemli bir ulaşım merkezi olması Türkiye'nin en önemli özelliklerindendir.
Karadeniz'e kıyısı olan ülkeler sıcak denizlere en kısa ve ekonomik yoldan ulaşabilmek için İstanbul ve Çanakkale Boğazları'ndan geçmek zorundadırlar. Özellikle Sovyet Rusya'nın dağılmasından sonra kurulan yeni cumhuriyetler büyüme ve gelişme umuduyla deniz ticaretine büyük önem vermektedirler. Bu
yolla ülkemize daha çok döviz girişi sağlanır ve ekonomimiz gelişir.Zengin petrol yataklarına sahip doğu ve Ortadoğu ülkelerine yakın olmamız da diğer bir jeopolitik avantajdır. Orta Doğu' da petrol çıkaran ülkeler ürünlerini tüm dünya pazarına en kısa ve en karlı yoldan sunabilmek için ya bizim topraklarımızdan petrol hattı geçirmek; yada limanlarımızdan dağıtım ve satış yapmak zorundadırlar. Yurdumuz dünya coğrafyasında ılıman iklim kuşağında yer alır. Bunun sayesinde aynı anda ülkemizde 4 mevsim birden yaşanabilir. Böylece ülkemiz turizm değerleri bakımından da değerli bir konuma gelmiştir. Kış turizmi yurdumuzun kuzey, doğu ve kuzeydoğu kesimlerinde yapılmaktadır.
Asıl önemli olan yaz turizmi ise Akdeniz ve Ege bölgeleri ağırlıklı olmak üzere yurdumuzun deniz kıyısındaki birçok yöresinde yapılır. Ülkemize yılda yaklaşık 9 milyon yabancı turist gelmektedir. Bu turizmden elde ettiğimiz gelirde yurdumuzun onlara göre ucuz olması nedeniyle sayıya göre biraz düşüktür(yaklaşık 13 milyar dolar).
Eşsiz kültürü, geçmişten beri kurduğu ve yücelttiği devletleri, gelenek ve görenekleri ve binlerce yıllık tarihi ile Türk Milleti dünyada tarihe damgasını vuran ender milletlerden biridir ve şu andaki varlığını Mustafa Kemal Atatürk'ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti'nde sürdürmektedir.
----------------------------------------------------------------------------------------
Yurdumuz Türkiye, dünya üzerinde birçok çatışmaların, sıcak ve soğuk savaşların yaşandığı Balkanlar ve Orta Doğu arasında yer almaktadır. Bu nedenle Türkiye tarihi boyunca hiç önemini kaybetmesine izin vermediği savunma ve askeri güç düzenini daima büyük bir dikkat ve kararlılıkla korumak zorundadır. Konumu nedeniyle birçok ülkeye hakim ve hükmedebilecek bir yerde bulunması ülkemizin stratejik bakımda ne kadar önemli olduğunun bir göstergesidir. Dünyadaki en güçlü devletlerden biri olarak kabul edilen A.B.D, ülkemizi Orta Doğu' daki barışı sağlamak ve kendine güçlü bir ortak edinebilmek için müttefiki ilan etmiştir. Ülkemiz Türkiye'nin Birleşmiş Milletler' e 24 Ekim 1945; NATO'ya da 1951'de katılmasıyla dünyada ki gücünü kabul ettirme fırsatı bulmuştur.
Kısacası yurdumuz çok büyük bir jeopolitik güç potansiyeline sahiptir ve bunun da büyük bir bölümünden gerek askeri, gerek ekonomik, gerek de siyasal alanlarda yararlanmaktadır.
3.Yabancı Ülkelerin, Ülkemiz Üzerindeki Emelleri
Dünyada ülkeler daima bulundukları konumdan daha iyi bir konuma gelebilmek için uğraş verirler. Daima çalışarak kendilerini rakipleri karşısında daha güçlü duruma getirmeye çalışırlar.
Bir devletin sadece kendini güçlendirmesi o devletin dünyada söz sahibi olmasını sağlamaz. Bir yandan kendi güçlenirken rakipleri de zayıflamalıdır. Bu istek ve arzularını gerçeğe dönüştürebilmek için dünyada soğuk savaş içerisinde olan devletlerin sayıları oldukça fazladır.
-----------------------------------------------------------------------------
Nitekim Türkiye Cumhuriyeti sahip olduğu değerleri, jeopolitik konumu, tarihi ve gücü bakımından tüm dünya devletlerinin gözünü ayırmadığı ve tüm tarihi boyunca almayı istemekten vazgeçemediği çok büyük bir devlettir.
Büyük devletlerin sorunları büyük olur, ama çok büyük devletlerin sorunları fazla büyümemelidir. Aksi takdirde büyük devletler karşılarındaki büyük karşı güçler karşısında yenik düşebilirler.
Tüm tarihiyle dünyaya nam salan Türk Milleti bu büyük sorunların üstesinden gelmeyi her zaman bilmiştir. Ama gün geçmiyor ki başka yeni sorunlar çıkmasın...
Bu güzel vatanımızı elimizden almak için yabancı ülkeler adeta çok gizli bir şebekede çalışıyormuş gibi ülkemizle uzun yıllardır soğuk savaş içerisindedirler. Ülkemiz tam bir sorunun üstesinden gelmişken diğer bir yenisi çok farklı bir konumda oluşmaktadır.
80'lerin ortasına doğru ülkemiz tam gelişmek için yüksek bir hıza kavuşmak üzereyken PKK terörü denilen bir canavar grup yurdumuzun güneydoğusunda baş göstermiştir. GAP' iyle canlanacak ve kalkınacak olan bölgeye terör damgası vurulmuş yurdumuzun o bölgesi adeta diğer Türkiye olarak adlandırılmıştır.
Bu kötü günler fazla sürmemiştir. Kahraman Türk askeri üstün bilgi ve tecrübesiyle terör örgütüne her geçen gün ağır darbeler indirmiş ve yeni binyıla girmeden örgütü ortadan kaldırmıştır.
Çok büyük kayıplar verdiğimiz terörün kaynağını nereden aldığı yıllarca konuşulmuş ve tartışılmıştır.
Ve de en sonunda çoğu otoriter çevrelerce bu terörizmin ülkemizin ilerlemesini yavaşlatmak amacıyla oluşturulmuş yabancı ülkelerin ülkemiz üzerindeki kötü emellerinden biri olduğu anlaşılmıştır.
Diğer ülkelerin yaptıkları bunlarla da sınırlı kalmamıştır. Ortaya attıkları yalan yanlış iddialarla yurdumuzun yurt dışındaki otoritesini sarsmayı hedef belirlemişlerdir.
Osmanlı Devleti'nin tarihte hiç yapmadığı bir olay nedeniyle bugün Avrupa devletleri ve Ermenistan tarafında "Ermeni Soykırımı" yla suçlanmaktayız. Bunda bizim de suçumuz yok değil. Kendi tarihimizi onlar araştıracağına biz araştırırsak gerçeğin resmi bir şekilde ortaya çıkacağı şüphesizdir.
----------------------------------------------------------------------------------
Dünya tarihine baktığınız zaman en çok savaş yapmış, en çok şehit vermiş ve en çok üzerinde haince planlar yapılmış millet Türk Milleti dolayısıyla da Osmanlı'nın varisi olan Türkiye'dir.
Bunun en öz nedeni dünyada çok değerli topraklar üzerinde bulunuyor olmamız ve bulunduğumuz yere hükmediyor olmamızdır.
----------------------------------------------------------------------------------
Kısacası Türkiye tarihi boyunca birçok devlet tarafından alınmak, yıkılmak ve çökertilmek istenmiştir ama yüce Türk Milleti buna izin vermemiştir ve bundan sonra da vermeyecektir...
4. DEMOKRATİK VE LAİK
TÜRKİYE CUMHURİYETİNE
YÖNELİK TEHDİTLER
Başta da belirttiğimiz gibi ülkemiz, her dönemde iç ve dış tehtidin hedefi durumundadır. Ülkemiz üzerinde menfaatleri olan güç odakları emellerine ulaşabilmek amacıyla bir takım oyunlar sahneye koymaktan geri durmamışlardır.
Dünümüzde, bir devlete, silahlı güç kullanımı ile bazı şeyleri kabul ettirmek, hem çok güç hemde çok büyük maddi imkanları seferber etmeyi gerektirmektedir. Özellikle yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren askeri harekat yerine, yepyeni ve çok etkili bir yöntem olan "psikolojik harekat" ön plana çıkmıştır.
Psikolojik harekat "psikolojik savaşı da içine alan düşman, tarafsız ve dost yabancı gruplarda, milli hedef ve menfaatlerin gerçekleşmesini destekleyecek, tutum ve davranışları oluşturmak için planlanan ve uygulanan siyasal, ekonomik ve ideolojik faaliyetlerdir"(3).
Bu faaliyetlerin en önemli silahlı propogandadır. Her türlü düşüncenin özgürce tartışıldığı demokratik devlet yapıları, psikolojik harekat ve propoganda için en uygun ortamı oluşturur. Her türlü kitle iletişim aracından yararlanılarak, düşünce özgürlüğü adı altında, ideolojik propoganda ile geniş halk kitleleri psikolojik baskı altına alınarak, hedefe ulaşılmaya çalışılır (4).
Psikolojik harekatın yöntem ve tekniklerini kullanarak ülkemiz üzerindeki emellerini gerçekleştirmeye çalışan güç odaklarının oluşturduğu tehdidi; dış ve iç tehdit olmak üzere ikiye ayırabiliriz. Dış tehdidi "ülke dışından belirli amaçlar doğrultusunda yöneltilen tehdit" olarak tanımlayabiliriz. Dış tehdit unsurları, çoğu zaman ülke içindeki taşeronlarını devreye sokarak hedeflerine ulaşmaya çalışırlar. Bu da; iç tehdidi oluşturur.
Ülkemize yönelik iç tehdit unsurlarını aşırı sol, aşırı sağ, bölücü ve yıkıcı tehdit ve irtica olmak üzere dört başlıkta toplayabiliriz.
Özellikle 1980 öncesinde etkili olan aşırı sol ve aşırı sağ tehdit, propoganda yöntemleriyle insanlarımızı ikiye bölmüş, bu süreçte 40037 terör olayı gerçekleşmiş, 5634 insanımız ölmüş, 11286 kişi ise yaralanmıştır (5). Ancak, değişen dünya şartlarında, aşırı sol ve aşırı sağ tehdit önemini yitirmiş ve marjinalleşmiştir.
Bölücü ve yıkıcı tehdit unsuru ise, özellikle 1984 sonrası ivme kazanmış, önemli dış destekle yoğun bir terör faaliyetine girişmiştir. Bu terör eylemleri ile 30.000'e yakın insanımız yaşamını yitirmiş ve ülkemiz önemli maddi ve manevi kayıplara uğramıştır. Başta Türk silahlı kuvvetleri olmak üzere devletimizin güvenlik güçleri, etkin bir mücadele ile bölücü tehdidi önemli ölçüde gidermiş ve ele başını yakalayarak yargıya teslim etmiştir. Bu aşamada bölücü tehdit de önemini yitirmekte ve marjinalleşme sürecini yaşamaktadır.
5. Hedefteki Gençlik
Özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra kitle iletişim araçlarının baş döndürücü bir hızla gelişmesi ülkeler arasındaki sınırları kaldırarak dünyamızı global bir köy haline getirmiştir. Sınırlar artık eskisi kadar güvenli değildir. Çünkü günümüzün dünyasına uydular aracılığıyla yayın yapan radyo ve televizyon istasyonları hakim durumdadır.
Eskiden ateşli silahlar insanların fiziki bütünlüğünü tehdit ediyordu. Psikolojik silahlar ise sadece insanların fiziki bütünlüğünü değil, bir toplumu toplum yapan ekonomik, politik, askeri ve kültürel tüm değerleri ile fertlerin zihnini, kalbini ve ruhunu tehdit etmektedir.
Bu bağlamda 1950'lerden günümüze ülkemize yönelik terörizm faaliyetlerinin psikolojik silahların bir sonucu olarak karşımıza çıktığını söyleyebiliriz.
Ülkemizi ekonomik, siyasi ve askeri yönden çökertmek isteyen bazı emperyalist devletlerin en önemli aracı terör örgütleri olmuştur.
Terör örgütleri maddi ve manevi desteği dış mihraklardan alırken, ayakta kalabilmek için muhtaç olduğu insan kaynağını da 14-25 yaş grubundaki özellikle lise ve üniversite çağındaki gençlerimizden sağlamaktadır.
6. TÜRKİYE'DE DEMOKRATİK VE LAİK SİSTEME YÖNELİK TEHDİT
İrtica tehdidini sağlıklı bir şekilde değerlendirebilmek için, öncelikle, laiklik kavramının doğru değerlendirilmesi ve kavranması gerekir.
Laiklik; devlet ve toplum yaşantısını ilgilendiren hukuk kuralları'nın akla, bilimsel gerçeklere ve toplumun ihtiyaçlarına göre düzenlenmesidir.
Devlet hukuk kurallarından oluşan bir organizasyon olduğuna göre, hukuk kurallarının bu şekilde düzenlenmesi ile laik devlet yapısına, dolayısıyla laik toplum yapısına ulaşılır. Demokratik ve laik devletler vatandaşlarına temel hak ve özgürlükler adı altında pek çok hak tanır. "bu hak ve özgürlüklerin başında inanç özgürlüğü ve bu özgürlüğün devlet tarafından korunmasına ilişkin laiklik ilkesi gelir". Türkiye cumhuriyeti anayasası, vatandaşlarına her türlü dinsel inanç, ibadet ve kanaat özgürlüğünü, tanımış ve bu dinsel inanç, ibadet ve kanaat özgürlüğünün bir takım kişi ve kurumlarca kötüye kullanılmasını önlemek amacıyla, bazı yasal yaptırımlar getirmiştir. Kısacası, Türkiye cumhuriyeti devletinde dinsel inanç, kişilere aittir. Hiç kimse, bir diğer kişinin inancına karışamaz. Karışırsa, suç işler ve yargılanarak cezalandırılır. Böyle bir
Yapılanma ile, din ve inanç kişilerin vicdanına bırakılır. Devlet ise, tamamen aklın ve bilimin gerçekleri ile yönetilir.
Din ile bilim, metodları birbirinden tamamen farklı iki kavramdır. Bilimin temelinde şüphecilik vardır. Şüphecilik, bazı deneysel metodlarla, insanı bilimsel gerçeklere götürür.
Dinde ise şüphe yoktur. Din'in insanlardan talebi, inan ya da inanma şeklindedir. Dinsel doğrular, bilimsel metodlarla ispatlanamaz.
Bu iki kavramın metodlarını birbirine karıştırmak, kişiyi ve toplumu kaosa ve kargasaya sürükler. Laik devlet ve toplum, bu iki kavramı birbirinden ayıran, dolayısıyla, kaosu ve kargaşayı önleyen devlet ve toplum yapısıdır.
"Sorgu sualsiz kabul sağlayıcı etkisi nedeni ile din, her dönemde, bir takım kişilerce toplum üzerinde itaat sağlayıcı bir unsur olarak kullanılmıştır"
İnsanların en hassas oldukları, dolayısıyla en kolay istismar edilebilen şey; dinsel duygulardır. İnsanlık tarihi ve özellikle Türk tarihi incelendiğinde, din istismarının pek çok örneği ile karşılaşılır. Hatta bu hareketler; din istimarından öte, devlete isyan boyutuna kadar ulaşmıştır. "tarih, toplumları, gidebileceklerinden daha geriye götürmeye çalışanların yarattığı facialarla doludur" dinsel duyguların istismarı yöntemi ile gerçekleştirilen bu facialar insanlığa kan, gözyaşı ve yıkım getirmiştir.
Büyük Atatürk'ün önderliğinde gerçekleştirilen ulusal dönüşüm hareketi sonucu, laik ve demokratik Türkiye cumhuriyeti kurulmuş ve bu yapının bir gereği olarak dinsel duyguların kötüye kullanılması suç sayılmıştır. Ancak, halkı sömürmeleri engellenen çıkar çevreleri, önlerindeki en büyük engel olan, laik demokratik düzeni yıkmaya yönelik yoğun faaliyetler içine girmişlerdir.
Bu faaliyetlerin ana amacı; çok değişik yöntem ve tekniklerle laik ve demokratik düzeni zayıflatmak, yıkmak ve ardından dinsel temellere dayalı, teokratik bir devlet yapısı oluşturmaktır.
Bu amaç doğrultusunda, tarikat adı verilen yasadışı örgütlenmeler, ön plana çıkarılmıştır. Tarikat, bir şeyhin mutlak güdümünde, onun söylediği her şeyi sorgulamadan mutlak doğru olarak kabul eden, şeyhin buyruklarına koşulsuz itaat eden müritlerden oluşan bir dinsel organizasyondur. Cumhuriyet döneminde yasaklanmış olmasına rağmen; günümüzde değişik organizasyonlarla faaliyetlerini yürütmektedir. Dernek, vakıf, meslek örgütlenmesi adı altında, yasal kılıf uydudurularak yürütülen bu faaliyetlerle, cumhuriyete düşman bir militan kitle yetiştirilmeye çalışılmaktadır.
Çok partili siyasi yaşama geçilmesiyle birlikte, din istismarının oy getireceği düşüncesinde olan bazı siyasi partilerin, din sömürcülerine tavizler vermeye başlamasıyla toplum içinde yürütülen gizli faaliyetlerden bazıları açıkça yürütülmeye başlanmış ve tarikatlarla yapılan oy pazarlıkları, yasal olmayan bu kuruluşların devlet ve toplumdaki örgütlenme çabalarında, önemli mesafeler almaları sonucu doğmuştur.
Bu çerçevede, dernek, vakıf, meslek odaları, özel okullar ve dershaneler, imam hatip okulları, yasal ve yasadışı kuran kurslarında, çağdaş eğitim yerine, dinsel eğitimden geçirilerek müritleştiren tarikat taraftarı yapılan bu gençler, özellikle devlet kadrolarına yerleştirerek devleti içten ele geçirmenin provaları yapılmıştır .
Oy kaygısı ile ard arda verilen tavizlerle, devlet kadrolarında, üniversitelerde, milli eğitim okullarında önemli mevkilere gelen militan zihniyetli bu kişiler, türk ceza kanununun, şeriat devleti kurmak doğrultusunda faaliyet gösterenlere verilecek cezayı belirleyen 163 ncü maddesinin "düşünce özgürlüğü'nün önündeki engelleri kaldırmak" bahanesiyle yürürlükten kaldırılmasıyla, iyice cesaretlenmişlerdir.
Türkiye'deki bu örgüt ve kişilere yurt dışından da maddi, manevi eğitim ve lojistik destek verilmektedir. Laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti'nin islam dünyasında ilk ve tek olarak uyguladığı modeli, kendi çağdışı rejimleri için büyük bir tehdit olarak gören bu devletler, Türkiye'deki rejim aleyhtarı irticai faaliyetlere her türlü desteği vermeyi, kendi rejimlerinin devamı için bir zorunluluk olarak görmektedirler.
Yurtdışından aldıkları destek, yurtiçinde bu kişileri cesaretlendirecek bazı uygulamalar sonucu cüretlerini iyice arttıran irticai kesim her türlü yöntem ve araçla laik cumhuriyet yönetimine karşı saldırıya geçmiştir. Akla hayale gelmeyecek yalan ve iftiralarla yürütülen, rejimi zayıflatmak ve yıkmak amacını güden bu kampanyada insanımızın hassas olduğu pek çok konu istimar edilmektedir.
Ana hadefleri Atatürk'ün kurmuş olduğu laik-demokratik Türkiye Cumhuriyeti olduğu için ana istismar konusu da Atatürk, laik ve demokratik cumhuriyettir.
Atatürk'ün ailesi, yaşamı ve yaptıklarının her biri istismar konusu edilerek, hiçbir bilimsel temele dayanmayan iftiralarla halkın Atatürk'e olan sevgi ve saygısı azaltılmaya ve toplumdaki "Atatürk imajı" sarsılmaya çalışılmaktadır. Atatürk din düşmanı olarak gösterilmekte (16) ve halkta Atatürk'e karşı nefret uyandırmak, için her türlü yol denenmektedir. Atatürkçü düşünceyi bir yaşam tarzı olarak benimsemiş insanlarımıza adeta nefret kusulmaktadır.
Laiklik dinsizlik olarak gösterilmeye çalışılmakta demokratik ve laik devletin bir "küfür rejimi, şirk düzeni, ümmetin fesada verildiği sistem" olduğu iftirasıyla laik demokratik düzeni ortadan kaldırmak için savaşmanın yani cihad'ın farz olduğu, allahın, kesin bir emri olduğu ifade edilmekte ve laik düzene karşı savaşmayanların dinden çıkacağı yani kafir olacakları iddia edilmektedir (19).
Bu çevreler, kendi yalanlarının ortaya çıkmasını engellemek amacıyla İslamın din kitabı Kur'an'ın Türkçe mealinin yapılamaya- cağını, bunu yapanın kafir olacağını, Kur'an'ın alelade insanlar tarafından anlaşılamayacağını, ileri sürerek Kur'anı anlamak için filozof olmak gerektiğini iddia etmektedirler .
İrticai kesimin son yıllarda kullandıkları en önemli istismar aracı kadın ve kadınların örtünmesiyle ilgili olan "türban" meselesidir. Türk kadını cumhuriyetle birlikte geri kalmışlıktan, acizlikten, ezilmişlikten kurtarılarak toplumsal yaşamda erkeğin yanında, hakettiği saygın yerini almıştır. Ancak "kadın aklen ve dinen eksik akıllıdır... Uğursuzdur... Şeytan gibidir... Erkekler kadınlara hakimdir. O sebeple Allah erkekleri kadınlara üstün kılmıştır... Eğer tepeden tırnağa cerahat olsa, kadın da dili ile yalasa, yine de erkeğin hakkını ödeyemez diyen şeytani zihniyet, "cennet anaların ayakları altındadır." Diyen bir peygamberin vaz ettiği dine ihanet etmekten kaçınmamaktadırlar. Bu doğrultuda tamamen yapay bir "türban sorunu" yaratarak halkı inanan - inanmayan olarak bölüp birbirine düşürmeye çalışmaktadırlar. Türban eylemleri adı altında din istismarını doruk noktalara çıkarmakta, adeta devlete karşı isyan provaları yapmaktan çekinmemektedirler.bu isyanda türban bir dinsel üniforma olarak simgelestirilmiştir Gazete ve dergi adı altında yayılamış oldukları paçavralarda başı açık gezen kadınların dinen ölümle cezalandırılması gerektiği konusunda hüküm vermekte. Laik düzende kadınlara zülmedildiği iddiası ile kadınlarımıza zulmedecek rejimi getirmenin hazırlıklarını yapmaktadırlar.
Gemi azıya alan va adeta kuduran irtica, 17 ağustos 1999'da meydana gelen deprem afetini, bilimi adeta ayaklar altına alarak "laik demokratik cumhuriyet'in inanlara zulmetmesi nedeni ile allah'ın ilahi bir ikazı olduğu" gibi akılla, mantıkla, insafla bağdaşmayacak safsatalarla ortaya çıkabilmektedirler. Deprem afetinde hayatını kaybeden yirmibine yakın insanımızın "dinsiz" oldukları için cezalandırıldıkları iddiası affedilemez bir ihanet olduğu gibi, irticanın göstermiş olduğu cüret açısından dikkat çekicidir.
SONUÇ
Türk milleti tarihte pek çok badireler atlatmış, pek çok düşmanla mücadele etmiştir. Maalesef bu düşmanların bir kısmı da kendi içinden çıkmıştır. Kurtuluş savaşı bunun en güzel örneğidir. İç ve dış düşmanla mücadele etmenin de en güzel örneği gene kurtuluş savaşıdır.
Türk kurtuluş savaşı Türk tarihinde bir dönüm noktasıdır. Atatürk'ün önderliğinde tarihin akışı değişmiş, tarihte bize biçilen rol Atatürk ve Türk milleti tarafından reddedilmiştir. Atatürk'ün öncülüğünde Türk milleti aklı ve bilimi rehber edinerek geleceğine egemen olmuştur. Özgürlüğün, eşitliğin, demokrasinin, laikliğin, vatandaşlığın birey olmanın, aklı kullanmanın ne demek olduğunu öğrenen bunun tadına varan, Türk milletini, geçmişin karanlık çöplüğüne hiçbir güç döndüremeyecektir.
Ancak, içte ve dışta Türk milletinin geleceğini karartmaya çalışan güç odakları da anlamsız da olsa bu faaliyetlerinden vaz geçmeyecektir.
Bu güç odakları ile mücadele etmenin en etkin yolu aklı kullanma becerimizi en üst düzeye çıkarmaktır. Bilmeliyiz, bilgiye ulaşmalıyız, bilgiye egemen olmalıyız, bilgiyi değerlendirip yeni bilgilere ulaşmalıyız. Kendimizi Türk milletinin beklentileri doğrultusunda çok iyi yetiştirmeli olumlu niteliklerle donatmalıyız. Türk milletine ve devletine düşman olan unsurların amaç ve yöntemlerini çok iyi bilmeli ve bu düşman unsurlarla mücadele yöntemleri geliştirmeliyiz. Bilen insanlar olarak bilmeyenleri düşman unsurlara alet olabilecek, insanlarımızı aydınlatlamalı, bilgi ile donatmalıyız. En önemlisi Atatürkçü düşünce sistemini ve onun özü olan aklın ve bilimin egemenliğini çok iyi kavramalı, benimsemeli ve bir yaşam biçimi haline getirmeliyiz.
Laik ve demokratik Türkiye cumhuriyetine düşman olan unsurlar, aklın ve bilimin egemenliğine karşı mücadele etmektedirler. Bu mücadelelerinde aklını kullanma yetisinden yoksun militan bir kitle yaratmaya ve mücadelelerini bu kitle ile yürütmeye çalışmaktadırlar. Unutulmamalıdır ki bu düşman unsurlarla mücadelede bizi üstün kılan; aklımızı kullanma becerimiz olacaktır. Bu mücadelede ihtiyacımız olan gücü Atatürk'ten, Atatürkçü düşünce sisteminden, onun mücadele azminden alarak, milletimizin geleceğinin karaltılmasına asla izin vermeyeceğiz.
Konu hakkinda daha fazla bilgi icin
türkiye ye yönelik iç ve dış tehditler
türkiyeye yönelik iç ve dış tehditler
türkiye ye yönelik iç ve dış tehdit
türkiye ye yönelik iç ve dış tehtitler
türkiyeye yönelik iç ve diş tehditler
türkiyeye yönelik iç ve dış tehdit
türkiyeye yönelik iç ve dış tehtitler
türkiye ye yönelik iç ve diş tehdit
türkiye ye yönelik iç ve diş tehditler
türkiyeye yönelik iç ve diş tehdit
türkiyeye yönelik iç ve diş tehtitler
Vatandaş olma bilinci - Vatandaş olma sorumlulukları nelerdir
VATANDAŞ OLMA SORUMLULUKLARI
Vatandaş Olma Bilinci : Bir vatandaşın haklarının ve görevlerinin farkında olmasıdır. Demokratik yönetimin varlığı ve sürekliliği; vatandaş olma bilincine sahip ve bu bilinç çerçevesinde uygun davranışlar sergileyen insanların çoklukta olmasıyla sağlanabilir.
* Vatandaş Olma Bilincinin Gerektirdikleri:
1. Demokrasi, eşitlik ve özgürlük gibi değerleri benimsemek ve demokrasinin gereğine inanmış olmak.
2. Vatandaş olarak haklarının ve sorumluluklarının bilincinde olmak.
3. Yasalara titizlikle uymak.
4. Diğer insanlara karşı saygılı ve hoşgörülü davranmak, şiddetten yana değil, barıştan yana olmak.
5. Her türlü ayrımcılığa karşı olmak.
* Vatandaş Olma Sorumluluğunu Taşıma Yolları:
1. Seçme ve seçilme hakkı
2. Vergi vermek
3. Askerlik yapmak
4. Kanun ve kurallara saygılı olmak
* Bir ülkede vatandaşlar görev ve sorumluluklarını yerine getirmezlerse şu sorunlar ortaya çıkar:
1. Yönetim dürüst, bilgili, çağdaş ve ülke çıkarları için çalışacak kişilerin elinde olmaz. Yöneticiler halkı temsil edemez.
2. Devlet, ülke giderlerini karşılayacak geliri elde edemez. Dolayısıyla vatandaşa karşı görevini yerine getiremez. İçte düzeni, dışta bağımsızlığı koruyamaz.
3. Ülke bütünlüğü, bağımsızlığı ve varlığı tehlikeye girer.
4. Demokratik yönetimin yerini baskıcı yönetim alır. İnsan hakları korunamaz. Bazı kii ve gruplara ayrıcalık tanınır.
* Millet: Aynı topraklar üzerinde yaşayan aralarında dil, duygu, ülkü, tarih, kültür ve çıkar birliği olan insan topluluğudur.
* Vatan: Bir milletin üzerinde yaşadığı toprak parçasıdır.
D - DAYANIŞMA
Dayanışma : İnsanların duygu, düşünce ve ortak çıkarlarda birbirine karşılıklı olarak bağlı duruma gelmesine dayanışma denir. Dayanışma, toplumda kişiler arasında sevgi, saygı ve işbirliğini geliştirir. Çünkü, dayanışma ahlâkî bir gerekliliktir.
Kurtuluş Savaşında verdiğimiz milli mücadele ve elde ettiğimiz zafer, milli birlik ve beraberliğin bir eseridir.
Birlik ve beraberliğin olmadığı bir toplumda kargaşa ve terör vardır.
* Dayanışmada Sevgi, Saygı ve Hoşgörünün Önemi:
Dayanışma, sevgi, saygı ve hoşgörü varsa gerçekleşebilir. Birbirini sevmeyen, hoşgörü sahibi olmayan, birbirinin haklarına saygı göstermeyen insanlar dayanışma içinde olamazlar.
İL YÖNETİMİ İL YÖNETİMİ: İl yönetimi ;merkezi yönetime bağlı illerle bu illere bağlı ilçeler,ilçelere bağlı bucak ve köylerden oluşur. Ayrıca ,nüfusu köyden fazla ,ilçeden az belediye yönetimi bulunan ve "Belde" adını alan yönetim birimleri bulunur.
-Her ilin başında hükümetin atadığı bir vali vardır.
-Her ilçenin başında hükümetin atadığı bir kaymakam vardır.
-Bucakların başında ise hükümetin atadığı bir bucak müdürü vardır.
-Köylerin başında köylülerin seçtiği ve kaymakama bağlı olan muhtar görev yapar.
* İLDE VALİYE BAĞLI OLAN BİRİMLER ŞUNLARDIR:
-Özel Kalem Müdürlüğü
-İl Milli Eğitim Müdürlüğü
-İl Emniyet Müdürlüğü
-İl Jandarma Komutanlığı
-İl Sağlık Müdürlüğü
-İl Nüfus Müdürlüğü
-İl Kültür Müdürlüğü
-İl Tarım Müdürlüğü
-İl Turizm Müdürlüğü
-İl Bayındırlık Müdürlüğü
-İl Sosyal Hizmetler Müdürlüğü
-İl Defterdarlığı
-İl Veteriner Müdürlüğü
İlde mahkemeler ,savcılıklar ve askerlik şubeleri de bulunur fakat, bunlar valiliğe bağlı değildir. İllerde il yönetim kurulu, ilçelerde ilçe yönetim kurulu vardır. Bucaklarda bucak meclisi vardır
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin yönetim yapısı üçe ayrılır:
1. MERKEZİ YÖNETİM: Merkezî yönetimin başında Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu vardır. Bakanlar Kurulu, başbakan ve bakanlardan meydana gelir.
a. Cumhurbaşkanı : Devletin başıdır. Türkiye Cumhuriyeti'ni ve milleti temsil eder. Cumhurbaşkanı seçilebilmek için kırk yaşını doldurmuş olmak, yüksek öğrenim yapmış olmak, TBMM üyesi ya da milletvekili seçilebilme yeterliliğine sahip olmak gibi şartlar gereklidir. Cumhurbaşkanı, meclis tarafından üye tam sayısının üçte iki çoğunluğunun oylarıyla seçilir.
Görevleri: Yurt içinde ve dışında devleti temsil etmek, yasaları yayınlatmak, yüksek dereceli memurları atamak, uluslararası antlaşmaları onaylamak, yasaları tekrar görüşülmek üzere TBMM'ye geri göndermek.
b. Başbakan ve Bakanlar Kurulu: Başbakan,TBMM üyeleri arasından Cumhurbaşkanınca atanır. Bakanlar Kurulu üyeleri, başbakan tarafından seçilir ve cumhurbaşkanınca atanır. Meclis dışından da bakan seçilebilir.
Başbakan, bakanlıklar arasında iş birliğini sağlar. Hükümetin genel programının uygulanmasından o sorumludur.
Devletin önemli işleri, Bakanlar Kurulunda görüşülerek karara bağlanır.
c. Merkezdeki Yardımcı Kuruluşlar:
Milli Güvenlik Kurulu: Milli Güvenlik Kurulu, hükümete yardımcı olan bir kuruluştur. Kararların uygulanmasından hükümet sorumludur. Asker ve sivillerden oluşur.
Devlet Planlama Teşkilatı: Ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınma konularının planlanmasında hükümete yardımcı olan, danışmanlık yapan, plan ve program hazırlayan başbakanlığa bağlı bir kuruluştur.
Danıştay : En yüksek idârî mahkeme, danışma ve inceleme organıdır. Bağımsız bir kuruluştur.
Sayıştay : Devletin gelir ve giderlerini, TBMM adına denetleyen, yargı yetkisi de bulunan kuruluştur.
DEVLET, DEMOKRASİ, ANAYASA, DEVLET, DEMOKRASİ, ANAYASA,
VATANDAŞLIK HAKLARI VE SORUMLULUKLARI
A - KAVRAMLAR
Devlet : Bir vatan üzerinde yaşayan insan topluluğunun beraber ve bir düzen içerisinde yaşamak amacıyla kurduğu örgütlenmeye devlet denir.
Devleti Meydana Getiren Unsurlar: Vatan, millet ve egemen kuvvettir.
Demokrasi : Halkın kendisini yönetecek kişileri kendi iradesiyle seçtiği yönetim biçimidir.
Demokrasinin Temel İlkeleri: Milli egemenlik, hürriyet ve eşitlik, siyasi partilerdir.
Anayasa : Devletin yönetim şeklini kişilerin haklarını ve ödevlerini, devlet organlarını ve bu organlar arasındaki ilişkileri belirten en genel hukuk kurallarıdır.
Anayasalarımız : 1921 Anayasası, 1924 Anayasası, 1961 Anayasası, 1981 Anayasası.
Vatandaş : Aynı topraklar üzerinde yaşayan ve aynı devlete vatandaşlık bağı ile bağlı olan kişilerdir.
Kamu : Bir ülkede yaşayan insanların tümüdür.
Kamuoyu : Her hangi bir konu üzerinde halkın benimsediği genel düşünce ve ortak kanaattir.
Sivil Toplum Örgütleri: Devletin müdahalesi dışında kalmış ve bireylerin kendi kendilerini yönlendirebildikleri demokratik bir yapıdır. Sendika, vakıf, dernek gibi.
SOSYOLOJİ SOSYOLOJİYE GİRİŞ : E.Durkheim bir toplumda olaylarin ve suçun olmasi dogal demistir. Çünkü insanin oldugu yerde suç olacaktir. Birseyin bilim dali olup olmadiginin anlasilmasi için :
1- O bilimin incelecek bir bilgisi (konusu) olacak.
2- Onu nasil incelenecegine dair bir yolu metodu olmasi gerekir.Bu kriterlere göre sosyoloji bir bilim olarak kabul edilir.Sosyoloji bir sosyal olay veya olguyu inceler.Birseyin sosyal olay olarak kabul edilebilmesi ve bir davranisin sosyal olay olmasi için :
1- Bireyler arasi karsilikli iletisimin olamasi
2- Bir arada var olma duygusu
SOSYOLOJININ TANIMLARI, SINIRLARI VE AMAÇLARI : Sosyoloji kelimesi ilk defa 1839 yilinda A.Comte tarafindan kullanilmistir.
Sosyolojinin Makro Tanimi : Sosyal olaylari ve toplumu inceleyen bir bilim dalidir.
Sosyolojinin Mikro Tanimi : En az iki insan arasinda anlamli ve nispeten devamli sosyal etkilesime dayali sosyal olaylari inceleyen bir bilimdir.
Sosyal davranis somut olarak meydana gelir. Yani belirli yer ve zamanda cereyan eder. Bir sosyal olay ise üç zaman boyutunda meydana gelir. Bu süreç dün, bugün, yarindir. Sosyoloji bilimi dün de olmus ve bugün olmakta olan olaylarla ilgilenir. Yarin olacak olaylarla sosyoloji ilgilenmez. Bunlarin tahminini Tarih Felsefesi, Füturoloji ve Süreç Felsefeleri yapar. Sosyolojinin mikro tanimi çerçevesinde gruplarin yapisini, devamini, isleyisini anlamak sosyolojinin temel amacidir. Sosyolojide anlama önemli bir yer tutar. Çünkü anlamada yapici ve yaratici birsey ortaya konamayacagi gibi hiçbir sosyal sorunda anlamadan açiklanamaz ve çözümlenemez. Sosyoloji olani oldugu gibi anlamaya çalisir, olmasi gereken ile degil var olan ile ilgilenir. Sosyoloji sahislara ve ideolojilere göre açiklamalarda bulunmaz. Sosyoloji bilimi 19. yüzyilda batida yasanan sosyal buhranlarin, krizlerin gelismesinin bir ürünü olarak karsimiza çikar. Özellikle Fransiz Ihtilali ve Sanayi Inkılabi sonrasi bati toplumlarinin yasadigi problemler ve sorunlar sosyolojinin ana konusunu olusturmustur. Diger taraftan zaman içerisinde sosyal hayatta meydana gelen degisme ve gelismeler diger sosyal bilimlerde oldugu gibi sosyolojinin kendi içerisinde bir takim alt disiplinlere ayrilmasina neden olmustur. Bir toplumda sosyal sartlarin degismesi, ihtiyaç ve çikarlarinda sürekli olarak degistiginin göstergesi olarak kabul edilir. Bu ise toplumlarin ögütlerele iliskiler aginda sürekli bir degisimin varoldugunu açikça ortaya koyar. Bu durum bize toplumun degisen ve dinamik bir özellik oldugunu açikça gösterir.
Sosyolojinin Diger Bilimlerle Iliskisi :
Bütün sosyal bilimler sosyal gerçeklik adini verdigimiz sosyal olay ve olgular üzerinde odaklasir. Ancak her bilim dalinin bu olan üzerinde ilgilerinin odak noktalari farklidir.
Sosyal Gerçeklik : Belli bir zaman dilminde yasanmis ve yasanan ve de somut olarak cereyan eden her seydir. Sosyolojinin diger bilim dallariyla olan iliskisi saglikli bir sekilde anlayabilmek için bilim siniflamalarina kisaca bakmakta fayda vardir. Örnegin W.Windelband bilimleri birbirinden ayiran bir siniflama yapar.
a- Rasyonel
b- Deneye dayanan(epirik) bilim.
Windelband matematik ve felsefeyi rasyonel bilimler grubuna dahil eder. Empirik bilimler ise kendi içerisinde tarih ve tabiat bilimleri diye ikiye ayrilir ve ona göre sosyoloji empirik bilimler siniflandirmasinda yerini alir. Çünkü o deney gözlemlere dayali olarak gerçeklikle ugrasir. Bir baska bilimler siniflamasi ise T.Dilthey yapmistir. Yöntem bakimindan bilimleri
a- Yöntem bakimindan
b- Manevi bilimler diye ikiye ayirir.
Dil, sanat, hukuk ve bütün tarih bilimleri manevi bilimler içerisinde digerleri ise maddi bilimlerdir. Manevi bilimler anlama maddi bilimler ise açiklama yöntemi kullanir.
SOSYOLOJI VE IKTISAT :
Iktisat en genel anlamda sonsuz insan ihtiyaçlarini sonlu kaynaklarla nasil karsilanmaya çalisildigini inceleyen bir bilimdir. Dolayisiyla iktisatin temel amaci insanin maddi ihtiyaçlarini karsilamaya yönelik faaliyetleri arastirmaktir. Burada söyle bir iliski karsimiza çikar. Bu iliski birinci derecede insan madde iliskisidir. Fakat iktisadi olaylar da bireyle birey, bireyle toplum arasinda cereyan ettigi için iktisadi olaylarda ayni zamanda bir sosyal olay olarak görülmelidir. Çünkü ekonomik olaylar insanlari karsilikli sosyal iliskide bulunmaya sevkeder. Iste burada sosyoloji ve ekonomi bilimi arasindaki yakin iliski ortaya çikar. Hiçbir ekonomik olay klasik ekonominin soyut teori ve varsayimlarla ele alinip açiklanamaz. Çünkü bir toplumun düsünce tarihi ve degerleri ekonomik iliskilerin, kalkinmanin ve gelismenin üzerinde belirleyici bir role sahiptir. Bir ülkenin ya da toplumun ekonomik gelismesinde yada kalkinmasinda (----------Bu kisim EKSIK----------)
Ona göre kapitalist ekonominin gelisimi ve yapilanisinda protestan ahlakinin sahip oldugu tutumluluk, bireycilik ve çok çalismanin gücüne inanma gibi ilkeler önemli rol oynamistir. Bu bize ekonomik aktivitelerin sosyolojik bir baglamda ele alinirken farkli ülkelerde ve kültürlerde farkli biçimlerde etkilere sahip oldugu fikrini açikça gösterir. Yani bir toplumdaki üretim ve tüketim gibi temel konular o toplumun kültürel özelliklerine göre sekil alir.SOSYOLOJI VE PSIKOLOJI ILISKISI :
Psikoloji bir davranisin bilimidir. Insan ve hayvan davranislarini ele alir. Insanin zihinsel yapisini ve isleyisini (x) edinerek bireyi ön planda tutar. Bazilari insan bilincini :
a- Bireysel
b- Kollektif (toplumsal) olmak üzere ikiye ayirirlar.
Bireysel bilinç hallerinin kökleri organizmaya baglidir. Bunlar hayvanlik köküne dayandigi için bütün insanlarda birdir. Baska bir ifadeyle çagdan çaga, toplumdan topluma degismezler, sonradan kazanilmis degildir, dogusla birlikte vardir. Diger taraftan kollektif ya da toplumsal bilinç gereklidir. Yani toplumdan topluma, çagdan çaga degisir, sonradan edinilmistir. Iste insanin refleks, içgüdü, bedensel haz ve elem gibi bireysel bilinçle ilgili olgulari yani hayvan bilinciyle psikoloji ugrasir. Ama psikoloji olaylari toplum (x) varligin bir ögesi gibi ele aldigi yani psikolojik unsurlarin toplumlarin yasama biçimine, örgütlerine ve ideolojilerine olan etkileri bakimindan incelendiginde bu olaylar artik sosyolojinin konusu ya da alani içerisine girmistir. Örnegin; (x) Çagdas sosyolojinin önde gelen isimlerinden P.Sorokin açligin (besin içgüdüsünün giderilememesinin) sosyal toplumun üzerindeki etkilerini incelemistir.
1- Ona göre açlik besin saglama yöntemlerinin düzelmesine ve gelismesine katki saglar. Besin içgüdüsünün tatmin edilemedigi (örnegin kitlik geçen yerlerde) bolluk içinde yüzen yerlere dogru göçler baslar.
2- Aç toplumlar tok toplumlara saldirir.
3- Mülkiyet ve insana saldiri olaylari artar.
4- Fakir zümrenin zengin zümreye kini artar.
5- Hükümetin ekonomi eylemlerine karismasi ve denetimi artar.
6- Ölüm orani artmaya dogum orani da azalmaya baslar.
Iste bir toplumda insanlari yeterli derecede beslenmemeleri yani açlik içgüdüsü gibi psikolojik bir olayin toplumun diger ögelerine etkileri bakimindan ek olarak alinirsa sosyolojinin konusu olurlar. Bu da bize psikoloji ile sosyoloji arasinda da yakin bir iliskinin varoldugunu gösterir.SOSYOLOJI VE SIYASET :
Siyasal olaylarla ilgili incelemelerin kökenleri çok eskilere kadar ise de bir bilim olarak siyaset biliminin 19. asirda gelismeye basladigini görüyoruz. Siyaset Bilimi genel olarak siyaseti toplumsal olay ve olgulardan bagimsiz bir biçimde, siyasal teoriler baglaminda ele alir. Daha açik bir ifadeyle siyaset bilimi dogrudan dogruya siyasal teorileri, hükümet biçimleri ve fonksiyonlari üzerinde durur, siyasi olayin ayni zamanda bir sosyal (x) göz önünde tutulursa siyaset toplumdan bagimsiz olarak ele alinamaz. Iste siyaset toplumsal baglamda ele alan sosyolojinin alt dallarindan birisi Siyaset Sosyolojisidir. Siyaset Sosyolojisi siyasetin toplumsal kökenlerini siyasetin siyasetle olan iliskisini yani siyasetin yapisini ve de siyasa olanin sosyal olaya etkilerini inceler. Bu da bize siyaset sosyolojisinin siyasetin görünen yüzü degil de görünmeyen gizli fonksiyonlari üzerine odaklandigini gösterir. Siyasetin grupla arasinda yürütüldügü de göz önünde tutulursa siyaset bilimi ile sosyoloji arasinda yakin bir iliski kurmak zarureti ortaya çikar. Çünkü sosyoloji grup ve gruplar arasi iliskileri inceleyen bir bilimdir.BIREY, TOPLUM VE SOSYAL KISILIK : Daha önce de belirttigimiz üzere insanin her davranisi sosyal degildir. Örnegin ani bir ses karsisinda irkilen insanin gösterdigi tepki içgüdüsel bir olaydir. Halbuki sosyal davranis baskalarinin varligini dikkate alarak ve de onlarin varligi ile etkilenen hareketlerdir. Bu da bize bir bireyin davranislarinin sürekli olarak birey ile toplum arasinda gerçeklestigi iliskisini gösterir. Birey ile toplum arasindaki bu iliski tek tarafli bir iliski degildir. Bu iliski karsilikli bir iliskidir. Bu iliskiyi tek tarafli bir yaklasimla ele alirsak kaçinilmaz olarak yanlis sonuçlara gidebiliriz. Insanin sosyal davranislari önceden belirlenmis ve otomatik olarak olusmus bir tepkilerden meydana gelmistir. Çünkü insan kendisini yöneten davranislarinin hesabini verebilen ve de baskalarina karsi sorumluluk tasiyan bir varliktir. Inanin sosyal hayatta basarili olmasinin yolu yasadigi toplumun ve zamanin ruhunu daha iyi kavramaktan geçer. Bu insanin sosyal kisiliginin gelismisliginin belirgin bir isaretidir. Sosyal kisiligi iyi gelismis bir birey baskalarinin yüzeysel görüslerine göre hareket etmeyen ve onlari tekrarlamayan kisi demektir. Çünkü sosyal kisiligi gelismis bir birey bir arastirma duygusuna bir hüküm verme hürriyetine ve verdigi hükme göre harekete geçis kabiliyetine sahip bir birey demektir. Sosyal kisiligi gelismis bir birey toplumun gelisimi için hayati bir öneme sahiptir. Çünkü sosyal kisiligi gelismis bireyler birbirlerine (x) bir biçimde düsünmezler. Yani ayni standart ve ilgilere sahip degillerdir. Fikirleri ya da inançlari hiç soru sorulmaksizin kabul etmezler. Iste bu medeniyetin ilerlemesinde önemli bir role sahiptir. Çünkü insan iliskilerinde yaratma ve degisiklik olmasaydi kültür ve medeniyetler varligini sürdüremezlerdi. Bir toplumda sosyal kisiligi gelismis bireylerin sayisi ne kadar çok olursa birey de o oranda topluma dayanir. Bunun sonucunda ise birey topluma katki saglar ve yararli olur.SOSYALLESME YADA SOSYALIZASYON : SOSYOLIZASYON : Bir ferdin (duruma göre bir grubun) üyesi oldugu veya olacagi grup ya da toplumun kültür, deger ve normlarini ögrenerek o toplumun aktif bir üyesi haline gelmesidir. Baska bir tanima göre toplum hayatina hazirlanma sürecidir. Bu arada deger ve norm kurallarina deginmekte fayda vardir.
DEGER : Bir toplumun ya da grubun varligi, birligi, isleyisi ve devami için o toplumun çogunlugu tarafindan dogrulugu ve gerekliligi kabul edilen, uyulmasi gerekli temel ilkelerdir.
NORM : Bireye nerede ve ne sekilde hareket edecegini gösteren deger yargilaridir. Normlar degerlerden kaynaklanir, degerlerin uygulanmasina açiklik kazandirir. Sosyallesme ya da sosyalizasyon olgusu
a- Nesnel (Toplum)
b- Öznel (Birey) açidan olmak üzere iki kategoride incelenir.
NESNEL AÇIDAN SOSYALIZASYON :
Toplumun kültürünün bir kusaktan diger kusaga aktarilmasi ve böylece birey toplumun sosyal hayatinin onaylanmis yollarina uyarlar. Toplum açisindan sosyalizasyon su açilardan önemlidir :
1- Bir toplumun ya da grubun varligi, devami ve isleyisi ancak sosyalizasyon süreciyle gerçeklestirilebilir.
2- Toplumun devami açisindan her toplum daha çok genç kusagin sosyallesmesine agirlik verir.
3- Toplumun saglikli isleyisi açisindan her toplum kendisine katilan yeni üyelerini sosyallestirmek zorundadir.
4- Sosyalizasyon ayni toplumda bir sosyal kontrol ve dolayisiyla düzeni saglama rolü oynar.
ÖZNEL AÇIDAN SOSYALIZASYON :
Bireyin çevresine uyarlandigi süreçte bireyde meydana gelen bir ögrenme sürecidir ya da olgusudur. Öznel açidin sosyalizasyon bireye su açidan yararlidir :
1- Sosyalizasyon süreciyle birey planli ve disiplinli bir çerçevede çesitli bilgi ve teknikleri kazanir.
2- Sosyallesme sürecinde bireyler sosyal rollerini ögrenir ve bu yolla kendini toplumda daha iyi gerçeklestirme imkanini elde eder.
3- Sosyalizasyon bireylere ümit verir, gelecek vaad eder.
4- Birey ancak sosyalizasyon yoluyla kendi bölümünün üyesi haline gelir.
SOSYALIZASYONUN TEMEL ÖZELLIKLERI : 1- Sosyallesme sürecinde yalnizca resmi degerler degil gayri resmi degerlerde normlarda bireylere aktarilir.
2- Sosyallesme yalnizca resmi gruplar degil resmi olmayan gruplar tarfindan da yürütülürler.
3- Sosyallesme sürecinde bireylerin nasil ögrendiginden ziyade ne ögrendigi önemlidir.
4- Sosyallesme yalnizca belirli kisi ya da gruplara özgü birsey degildir. Geneldir.
5- Sosyalizasyon sürecinde sosyalizasyona uyan tüm bireylerde ayni degildir. Günümüzde toplum ile birey arasinda sayisiz küçük gruplar vardir. Bunlar sosyalizasyonun temel aygitlaridir. Özellikle aile, okul, arkadas grubu ve kitle iletisim araçlari temel sosyalizasyon ajanlaridir. Soyallesme önce aile, okul ve çevre içerisinde devam eder. Birey dogumla beraber bir sosyal kisidir. Ama onun sosyal kisiligi sürekli olarak sosyalizasyon yolu ile gelisir.
Öğrenme, tekrar ve yaşantı sonucu davranışlarda meydana gelen oldukça kalıcı değişikliklerdir. Bir çok davranışımız öğrenme sonucu kazanılmıştır. Ancak tüm davranışlarımız öğrenilmiş değildir.
Olgunlaşma sonucu ortaya çıkan davranışlar : Örneğin; Ergenlik döneminde gencin sesinin kalınlaşması,
Refleksler : Bebeğin doğar doğmaz emme davranışı, ışık karşısında göz bebeklerinin küçülmesi öğrenme sonucu edinilmiş davranışlar değildir.
Öğrenme ile Anlama Arasındaki Fark
Öğrenme ile anlama aynı şey midir?
Derste anlamak sınavlarda başarılı olmak için yeterli midir?
Anlama, algı alanına giren olayları herhangi bir araca başvurmadan doğrudan doğruya kavramaktır. Bir konunun öğrenilmiş hale gelebilmesi için ise davranışa dönüştürülebilmesi gerekir.
Bir konunun ya da kavramın öğrenilmiş olmasının en önemli ölçütü sınavlarda aldığınız puanlardır.
Öğrenme Yolları
Yaşamımız süresince öğrendiğimiz bilgiler ve davranışlar yalnızca tek bir yolla edinilmezler. Birden çok öğrenme biçimi vardır ve tüm yaşamımıza yayılan deneyimlerimizi ve bilgilerimizi, ödüllendirerek, koşullanarak, nesneler ve olaylar arasındaki bağları kurarak, gözleyerek ya da fizyolojik gelişime bağlı bedensel yeteneklerimizi kullanarak öğreniriz.
Koşullanma Yoluyla Öğrenme
Deneme - Yanılma Yoluyla Öğrenme
Psiko-Motor Öğrenme
Model Alarak Öğrenme
Bilişsel Öğrenme
Koşullanma (Şartlanma) Yoluyla Öğrenme
Koşullanma yoluyla öğrenme belki de üzerinde en çok durulan öğrenme yoludur. Koşullanma iki olay arasında bağ kurmaktır. Klasik ve edimsel koşullanma olarak ikiye ayrılır. Klasik koşullanmada, organizma aynı anda gelen iki uyaranın birbiriyle ilişkili olduklarını öğrenir. Edimsel koşullanmada ise organizma, bir davranışın ne türden sonuçlara yol açabileceğini öğrenir; böylece davranışın, sonuç ile bağlantısını öğrenir.
UYARI : Klasik koşullanmada tepkisel davranışlar koşullanır. Bunlar göz kırpma, salya salgılama gibi refleks türü davranışlardır. Korku ve kaygılar da klasik koşullanma yoluyla öğrenilir.
Klasik Koşullanma : Organizmanın, doğal uyarıcıya karşı gösterdiği tepkiyi, tekrarlar sonucu yapay uyarıcıya karşıda göstermesidir.
Örnek : Pavlov zile salya tepkisi vermeyen köpeğe zil karşısında salya tepkisi vermeyi öğretmiştir.
Normal koşullarda bir köpeğin yanında zil çalınması durumunda köpek salya salgılamaz. Zil sesi nötr uyarıcıdır.
Bir köpeğe et verildiğinde ise köpek otomatik olarak salya salgılar. Salya tepkisi doğuştan gelen refleks türü tepkidir, öğrenilmemiştir. Burada et koşulsuz uyarıcı yani doğal uyarıcıdır.
Pavlov zile salya tepkisi vermeyen köpeğe zil karşısında salya tepkisi vermeyi öğretmiştir.
Şöyle ki : Önce zil çalıp sonra et verme işlemini defalarca tekrarlamıştır. Bir süre sonra yalnızca zili çaldığında köpek et gelecek beklentisi içinde olduğundan zile karşıda salya tepkisi göstermiştir. Bu durumda zil sesi koşullu yani öğrenilmiş ya da diğer bir deyişle yapay bir uyarıcı olmuştur. Köpeğin zil sesinde göstermiş olduğu salya salgılama davranışı da koşullu yani öğrenilmiş yapay bir tepkidir. Bu sürece klasik koşullanma yoluyla öğrenme denir.
Klasik Koşullanmayla İlgili Temel Kavramlar
Genelleme : Bir organizmanın, koşullandığı durumlara benzer durumlara da aynı davranışı göstermesidir. Örneğin salıncaktan düşerek bir yeri incinen çocuk, çocuk bahçelerinden hatta çocuk bahçesine benzer yerlerden de korku duyabilir.
UYARI : Genellemenin dışında bir de uyarıcı genellemesi vardır. Uyarıcı genellemesi, organizmanın koşullu uyarıcıya karşı gösterdiği tepkiyi koşullu uyarıcıya benzeyen diğer uyarıcılara da göstermesidir. Pavlov'un deneyinde zile karşı salya tepkisini göstermeyi öğrenen köpeğin zile benzeyen çıngırak sesine de aynı tepkiyi göstermesi bir uyarıcı genellemesidir.
Ayırt Etme : Organizma, benzer uyarıcılar, benzer tepki gösterebildiği gibi uyarıcılar arasındaki farkı da ayırt edebilir. Pavlov'un deneyinde köpeğin önceleri zil sesine benzeyen çıngırak sesine de gösterdiği tepkiyi daha sonra yalnızca zil sesine göstermeye başlaması ayırt etmeye örnektir. Köpek zil sesini çıngırak sesinden ayırt etmiştir.
Sönme : Koşullu uyarıcı (zil) defalarca verildiğinde koşulsuz uyarıcı (et) ortama gelmezse organizma koşullu uyarıcıya karşı gösterdiği tepkiyi zamanla göstermez olur.
Kendiliğinden Geri Gelme : Sönme davranışı gerçekleştikten sonra organizmanın tekrar yapay uyarıcıya (koşullu uyarıcıya) karşı tepki göstermeye başlamasıdır.
UYARI : Kendiliğinden geri gelmenin olabilmesi için ortamda doğal uyarıcının olmaması beklenir. Örnek :
Zil sesine tepki göstermeyen organizmanın belli bir süre sonra (ortamda et olmadığı halde) zil sesine tekrardan tepki göstermeye başlamasıdır.
Bitişiklik : Doğal uyarıcıyla yapay uyarıcının aynı anda ve birbiri ardı sıra verilmesidir. Pavlov'un deneyinde zil çalındıktan en geç 5 saniye içerisinde et verilmiştir.
Edimsel Koşullanma (Operant Koşullanma) : Organizmanın, davranışlarının sonuçlarına bakarak yeni davranışlar kazanmasıdır. Başka bir deyişle organizmanın bir ödüle ulaşabilmek ya da cezadan kaçabilmek için istenilen davranışları yapmasıdır.
Edimsel Koşullanmayla ilgili Temel Kavramlar
Pekiştireç : Bir davranışın yapılma sıklığını artıran uyarıcılardır. Örneğin iyi bir ödev yapmış öğrenciye öğretmenin sınıfta teşekkür etmesi bir pekiştireçtir.
Olumlu Pekiştirme : İstenilen davranış yapıldıktan sonra, organizmaya hoşa giden bir uyarıcı verilerek davranışın kuvvetlendirilmesidir.
Olumsuz Pekiştirme : Hoşa gitmeyen bir uyarıcıdan kaçınabilmek için istenilen davranışın yapılmasıdır.
Ceza : İstenmeyen bir davranış yapıldıktan sonra organizmaya hoşa gitmeyen bir uyarıcının verilmesidir.
Ceza iki türlü verilebilir :
· Ortamdaki olumlu uyarıcı çekilerek. Örnek : Yemek yemeyen çocuğa daha önceden verilen çikolatanın kesilmesi
· Ortama olumsuz bir uyarıcı katılarak. Örnek : Yemek yemeyen çocuğa kızılması.
UYARI : Hem olumlu hem de olumsuz pekiştirmede, organizmanın pekiştirmeye konu olan davranışlarında artma gözlemlenir. Olumlu pekiştirmede organizma, istenilen davranışı ödüle ulaşabilmek için yaparken, olumsuz pekiştirmede ise rahatsızlık veren bir durumdan kurtulmak ya da kaçınabilmek için istenilen davranışı yapar.
Cezayla olumsuz pekiştirme genellikle karıştırılır. Ceza istenmeyen davranış yapıldıktan sonra organizmaya verilir. Olumsuz pekiştirmede ise organizma hoşa gitmeyen uyarıcıdan kurtulabilmek için istenilen davranışı yapar. Örneğin karnesinde birçok zayıf getiren öğrencinin babası tarafından cep harçlığının kesilmesi cezaya örnektir, cep harçlığının kesilmesi korkusuyla iyi bir karne getirerek istenilen davranışı yapan öğrencinin durumu ise olumsuz pekiştirmeye örnektir.
Edimsel ve Klasik Koşullanmanın Karşılaştırılması :
Klasik koşullanmayla edimsel koşullanma arasında uyarıcı, davranış, ödül ve kalıtım açısından farklar vardır. Bunları aşağıdaki tablo yardımıyla gösterebiliriz.
Klasik Koşullanma
Edimsel Koşullanma
Uyarıcı
Uyarıcı, ışık, ses gibi kısa süreli belirli bir olaydır.
Uyarıcı uzun süreli ve çok öğelidir.
Davranış
Salya gibi uyandırılmış, doğuştan getirilen belirli bir davranış vardır.
Pek çok davranıştan ancak bir tanesi öğrenilmiş hale gelir. Örnek : farenin mandala basması
Ödül
Davranıştan bağımsız olarak verilir. Köpek salya tepkisini göstermeden önce et ve zil bir arada verilir.
Davranışa bağlıdır. Fare ancak mandala bastığında yiyecek alabilir.
Organizma, önünde bulunan bir çok yolu deneyerek ve her denemede başarısızlıklarından dersler çıkartarak istenilen davranışları öğrenir.
Deneme - Yanılma yoluyla öğrenmede zihin aktif olarak kullanılmadığından bu öğrenme yolu zaman kaybına neden olur.
Deneme sayısı arttıkça hata miktarı azalır.
Deneme - yanılma yoluyla öğrenme küçük yaştaki çocuklarda daha sık görülür. Yaş ilerledikçe bilgiler beyinde örgütlenerek yeni davranışlar kazanılır.
Psiko-Motor Öğrenme
Psiko-motor öğrenme; istenilen davranışların (becerilerin) duyu organlarının ve kasların bir kısmı ya da tamamını kullanarak doğru ve koordineli, hızlı ve otomatik olarak yapılmasıdır. Psiko-motor bir beceriyi (davranışı) sergilerken şu özellikleri gösterirler :
Rahattırlar
Davranış otomatik olarak yapılır.
Beceri geliştikçe zihinsel çaba azalır.
Beceri sergilenirken stres hissetmezler.
Model Alarak Öğrenme (Gözlem Yoluyla Öğrenme)
Organizma, çevresindeki organizmaların davranışlarını taklit ederek (gözlemleyerek) yeni davranışlar kazanır.
Cinsiyet rolleri genellikle model alınarak öğrenilir.
Organizma gözlediği davranışlardan pekiştirilenleri taklit ederken, sonucu olumlu olmayan davranışları taklit etmez.
Gözlenen davranışlar bireyin belleğinde kodlanır ve gerektiği zaman hatırlanarak davranışa dönüşür.
Bilişsel Öğrenme
Klasik ve edimsel koşullanma yaklaşımını savunan davranışçı psikologlar öğrenmenin temelinde çağrışım ilişkilerinin yattığını kabul ederler.
Kavranış Yoluyla Öğrenme
Organizma, problemin elemanları arasındaki bağı aniden kurarak problemi çözüme kavuşturur. Köhler'in maymun deneyi bu tür öğrenmeye iyi bir örnektir. Köhler, maymunun uzanamayacağı yüksekliğe muz koymuş ve yere de birkaç tane meyve kutusu bırakmıştır. Maymun tavanda asılı muza uzanarak almaya çalışmış ama ulaşamamıştır. Köşede otururken birden muz ve kutuların bağlantısını kurmuş ve kutuları üst üste koyarak muza ulaşmıştır. Köhler'in bu deneyinde, Maymun problemi deneme yanılma yoluyla değil, çözüm için gerekli olan bağlantıları algılayarak çözmüştür.
Farkına Varmadan Öğrenme (Gizli öğrenme)
Bu tür öğrenmede öğrenen, öğrenme sürecinde kazandığı davranışın farkında değildir. Öğrenilen davranış daha sonra birden hatırlanarak ortaya çıkar. Örneğin, her gün önünden geçtiğimiz, yolumuzun üzerindeki bir mağazanın yerini öğrendiğimizin bilincine varamayız. Ama yoldan geçen birisi mağazanın yerini sorduğunda hemen söyleriz.
Öğrenme Etkenleri
Öğrenmeyi olumlu ya da olumsuz yönde etkileyen etkenler dört grupta toplanabilir.
Öğrenenle İlgili Etkenler (Bireysel Etkenler)
UYARI : Bireysel etkenler, öğrenmenin yanı sıra öğrenilen bilginin kullanılması aşamasında da etkili olabilir. Örneğin fizyolojik bir bozukluk testte gösterilen başarıyı beklenmedik şekilde etkileyebilir; test kitapçığı üzerinde doğru yanıt olarak "C" seçeneğini işaretleyen biri gözlerinin bozuk olması nedeniyle kodlarken "D" ya da "B" olarak kodlayabilir. Sınava hazırlanırken uygulanan bir rejim programı da sınavdaki başarıyı doğrudan etkileyebilir.
Yaş : Öğrenme yeteneği doğuştan itibaren 17-20 yaşa kadar durmadan gelişir. Ondan sonra 50 civarına kadar sabit kalır. 50 yaştan sonra yeni malzemelerin öğrenilmesi yavaşlar.
Zeka : Zeka seviyesi yükseldikçe öğrenme kolaylaşır. Örneğin, çok geniş kelime dağarcığı kazanmak gibi bazı sözel becerileri, sadece oldukça parlak zekalı kişiler başarabilir.
Güdülenme : Güdüler organizmayı harekete geçiren içsel etkenlerdir. Organizma öğrenme için gerekli zeka düzeyine sahip olsa bile öğrenmek için yeteri kadar istekli ve arzulu değilse öğrenmeyi gerçekleştiremeyebilir.
Genel Uyarılmışlık Hali ve Kaygı : Kişinin bilincinin açık ve tamamen uyanık olmasına, enerjisini yapacağı işe verebilmesine genel uyarılmış hali denir. Herhangi bir öğrenmenin yapılabilmesi için bireyin enerjisini yaptığı iş üzerinde yoğunlaştırması gerekir. Ekrandaki bu metni okurken, aynı zamanda gitmeyi düşündüğünüz tiyatroya, kimlerle gideceğinizi tasarlıyorsanız büyük olasılıkla öğrenme gerçekleşmeyecektir.
Fizyolojik Durum : Öğrenmek için kişinin sağlıklı olması gerekir. Kişi sağlıkı değilse öğrenmede yeterli verim ya çok az sağlanır ya da hiç sağlanmaz.
Transfer : Önceki öğrenilenlerin yeni öğrenmeleri etkilemesine transfer denir. İkiye ayrılır.
Olumlu Transfer (pozitif transfer) : Önceki örenilenlerin yeni öğrenmeyi olumlu yönde etkilemesidir. Örneğin, bir otomobili kullanmayı öğrenen bir kişi başka otomobilleri de kullanabilir.
Olumsuz Transfer (negatif transfer) : Önceki öğrenilenlerin yeni öğrenmeleri olumsuz yönde etkilemesidir. Örneğin daha önceden öğrenilmiş yanlış yabancı dil bilgileri, konuyla ilgili öğrenmeleri zorlaştırır.
Öğretme Yöntemleri ve Teknikleri
Aralıklı ya da Toplu Öğrenme : Öğrenme sürecini zaman içine yayarak, kısa çalışma süreleriyle yapmaya aralıklı öğrenme denir. Bunun tersi olarak, öğrenme sürecini uzun çalışma süresi içinde ara vermeden yapmaya toplu öğrenme denir. Yapılan araştırmaların çoğunda aralıklı öğrenmenin toplu öğrenmeden daha iyi sonuçlar verdiği saptanmıştır. Aralıklı öğrenmenin yararları şunlardır :
Öğrenmeyi yapan kişi, zaman içinde aralıklı olarak çalıştığı için daha az yorulur.
Aralıklı çalışmada daha fazla güdülenme vardır. Çünkü amaçlara daha kısa zamanda ulaşılır.
Unutma daha az olur.
Okuma ya da Anlatma : Bir öğrenmeyi sadece okuyarak gerçekleştirme yerine, okuduktan sonra birilerine ya da kendi kendinize anlatmak, konunun özetini kendi cümlelerinizle çıkarmak öğrenmeyi kolaylaştırır.
Sonuçlar Hakkında Bilgi Edinme (Dönüt) : Öğrenmeyi yapan kişiye, ne kadar öğrendiği iletildiğinde öğrenmenin daha fazla ilerlediği görülmüştür. Bilgisayar yardımıyla öğrenme, buna çok daha fazla olanak sağlayarak öğrenme çalışmalarını yönlendirebilir.
Bütün Olarak ya da Parçalara Bölerek Öğrenme : Konu kısa ve anlamlı bir bütün oluşturuyorsa bütün halinde, konu uzun ve karmaşıksa parçalara bölerek öğrenme daha iyi sonuç verir.
Tekrar : Konunun belli aralıklarla tekrar edilmesi öğrenmeyi daha etkili bir hale getirerek unutmayı engeller. Günlük tekrarlarınızın yanında haftalık tekrarlar da yapmalısınız. O gün çalıştığınız konuların alt başlıklarını yatmadan beş on dakika önce zihninizden geçirmek öğrenmeyi daha etkin kılacaktır.
Öğrenilecek Malzemenin Türü : Bazı öğrenme malzemeleri diğerlerinden daha kolay öğrenilir. Şu özellikte olan malzemeler daha kolay öğrenilir :
· Algısal açıdan kolayca ayırt edilebilen malzemeler,
· Öğrenmede çağrışım uyandıran malzemeler,
· Öğrenilecek malzemeyi benzer kavramsal kategoriler altında toplamak
öğrenmeyi kolaylaştırır.
Öğrenmenin Yapıldığı Ortam : Öğrenmenin yapıldığı ortamın aydınlanma, sıcaklık, sessizlik vb. fiziksel koşullarının uygun olması gerekir.
Bellek ve Bellek Süreçleri
Bellek (Hafıza) : Yaşam boyunca öğrenilen bilgilerin, davranış kalıplarının, deneyimlerin, anıların depolanıp saklanması ve hatırlanmasıdır.
Belleğin İşleyişi Aşamaları: Belleğin işleyişi üç aşamada gerçekleşir.
Kodlama : Dış dünyadaki uyarıcıların belleğe kaydedilebilecek biçime dönüştürülmesidir.
Ara bul geriye getir : Depolanan bilginin gerektiği zaman aranıp bulunmasıdır.
Bellek Türleri : Bellek ikiye ayrılır :
Kısa Süreli Bellek : Bilgileri tutma süresi 30 saniyeden daha kısa olan bellektir. Kısa süreli belleğin depolama kapasitesi 7± 2 birim ya da kümedir. Yani kısa süreli bellekte en fazla 9 birimlik bilgi tutulabilir. 9 birimden sonra bilgiler bellekte daha önceden bulunan bir birimi dışarı atar.
Uzun Süreli Bellek : Uzun süreli belleğe alınan bilgi uzun zaman aralığında hatırda tutulur, unutulmaz. Bu zaman aralığı 30 saniyeden başlayarak organizmanın tüm yaşamı boyunca sürebilir. Cumhuriyet ne zaman kuruldu sorusuna, 29 Ekim 1923 dediğinizde bu bilginiz uzun süreli bellekten gelmektedir.
Bellek Süreçleri :
Tanıma ve Hatırlama :
Tanıma : Bir uyarıcının, önceden görülüp görülmediğine karar verilmesidir.
Hatırlama : Kişilerin, nesnelerin, olayların, yaşam deneyimlerinin, öğrenilen bilgilerin istenildiğinde bellekte yeniden canlandırılmasıdır. Hatırlama, belleğin tanımadan daha ileri ve üst düzeydeki bir işlevidir.
Unutma : Önceden kazanılan bilgi ve becerilerin bellekteki izlerinin zamanla aşınması ya da silinmesidir. Unutmanın nedenleri şunlardır:
Beyindeki nöronlar arasındaki bağın zamanla silinmesiyle unutma ortaya çıkar (Fizyolojik kuram).
Ödüllendirilmemiş tekrarlar unutmaya yol açar. (Koşullanma yoluyla öğrenme kuramı)
Kişiye acı veren anılar bilinçten uzaklaştırılarak bilinç altına atılırlar (Psikanaliz)
Güdülenme yetersizliği
Zihinde anlam kazanmayan bilgiler daha kolay unutulur.
İlgi ve gereksinmeleri karşılamayan bilgiler daha kolay unutulur.
UYARI : Transferle, ket vurma birbirine karıştırılmaktadır. Transfer, öğrenmeyi zorlaştırma ya da kolaylaştırmayla ilgili bir kavramken, ket vurma unutmayla ilgili bir kavramdır.
Geriye Ket Vurma : Yeni öğrenilen bilgilerin önceki öğrenilenleri unutturmasıdır. Örneğin, matematik dersinden öğrendiğiniz pratik çözüm yolu uzun ispatlara dayalı eski bilgilerinizi unutturabilir.
İleriye Ket Vurma : Eski öğrenilen bilgilerin yeni öğrenilenleri unutturmasıdır. Örneğin, arkadaşınızın eski telefon numarası yeni öğrendiğiniz telefon numarasını unutturabilir.
Belleğin Güçlendirilmesi :
Öğrenilen konular arasında benzerlik kurma,
Zaman ve mekan ilişkilerinden yararlanarak öğrenilen bilgileri göz önünde canlandırma
Çalışma süresini parçalara bölme
Okuma ve anlatma
Tekrar etme
Unutmayı en aza indirir.
Düşünme
Düşünme, olay ve nesneler yerine onların simgelerini (işaretlerini) kullanarak yapılan zihinsel bir işlem ve sorunlara çözüm arama yoludur. Düşünme yeteneği en fazla olan canlı insandır. Fare, maymun gibi üst düzey canlılarda da düşünme yeteneği vardır. Fareler eski deneyimlerinden yararlanarak karşılaştıkları problemleri çözebilirler.
Düşünme Süreçleri :
İmgeleme : Düşünülen durum ya da olayın imgesinin (hayalinin - görüntüsünün) zihinde canlandırılmasıdır. Örneğin, çalışma odanızı düzenlemeyi düşündüğünüzde çalışma masanızın, kitaplığınızın önce nerede daha iyi duracağını gözünüzün önüne getirir, sonra yerlerini değiştirirsiniz. Bazı kişiler ise gördükleri durum ve nesneleri olduğu gibi tüm ayrıntılarıyla zihinlerinde canlandırabilirler. Buna fotoğrafsı imgeleme denir. İmgeleme, kavramlardan oluşan önermelerden farklı olarak somut bir nesneyi zihinde canlandırmaktır. Yani köpekleri değil "Karabaş" ı zihinde canlandırmaktır.
Sessiz Konuşma : Düşünme işleminin imgelemede olduğu gibi nesnelerin görüntüleriyle değil, kavramların ve sözcüklerin zihinde canlandırılmasıyla yapılmasıdır. Davranışçı ruh bilim uzmanlarından olan Watson'a göre içimizden söylediğimiz (o sözcüğü içimizden söylerken farkında olmadan küçük kas hareketleri de yaparız) bir sözcük başka bir sözcük için uyaran görevi yapar ve bu işlem zincirleme olarak devam eder ve düşünme gerçekleşir. Bir davranış bazen sözel olarak düşünülemez motor alışkanlıkla "içsel hareket" şeklinde zihnimizde canlandırılarak düşünülür.
Dil : Duygu ve düşünceleri yapay işaretlerle anlatmaya yarayan bir dizgedir (sistemdir).
Dilin özellikleri şunlardır :
- Dil insana özgü bir düşünme aracıdır. Toplumsallaşma sonucunda öğrenilir.
- Dil kendi başına değişir ve gelişir.
- Dil düşünme için zorunlu koşul değildir; ama dil, düşünmeyi zenginleştirir.
- Dildeki sözcüklerin büyük çoğunluğu kavramlardan oluşur. Kavramlar dilin temelidir. Düşünme de kavramlara dayandığından düşünmeyle dil arasında sıkı bir bağlantı vardır.
Simge : Sözcüğün, aynı varlığa, durum ya da eyleme işaret etmesidir.
UYARI : Hayvanlar birbirleriyle kendileri için anlamlı olan sesler ve işaretler aracılığıyla iletişim kursalar da bu dil değildir. Çünkü hayvanların sesler ya da işaretlerle kurdukları iletişim içgüdüseldir, simge niteliği taşımaz.
Kavram : Herhangi bir tür nesne ya da belli bir tür olayın ortak özelliklerinin bir ad altında toplanmasıdır. Kavramlar zihnin soyutlama ve genelleme yetenekleriyle elde edilir. Nesnelerin ve yaşanmış olayların izleri önce bireysel ve somuttur.
Soyutlama : Gerçekte ve günlük yaşantıda nesnelerden ayrılma özelliği olmayan nitelikleri (zihinde) nesneden ayırarak düşünebilmeye soyutlama denir.
Genelleme : Birbirine benzeyen varlıkları ortak özellikleriyle düşünmektir. Örneğin, köpek kavramı sayesinde her gördüğümüz köpeği tek tek incelemeden (tüyleri olduğuna, havladığını, et yediğini, sadık olduğunu) diğer köpeklerle aynı ortak özelliklere sahip olduğunu biliriz.
Sözel Düşünme : Küçük çocuklar sözcükleri kullanmaya başlamadan önce kavramları kullanmaya başlarlar. Örneğin "masa" sözcüğünden önce masa kavramı çocuklarda oluşmuştur. Konuşmaya başladıklarında ise yaptıkları şey daha önceden öğrendikleri kavramlarla yetişkinlerin kullandığı sözcükler arasında ilişki kurmaktır. Okul eğitiminin başlamasıyla beraber kavramsal düşünmenin sözel düşünmeye dönüşmesi hızlanır.
Problem Çözme : Birçok durumda düşünme, problem çözmeye yöneliktir. Kişinin bir amaca, hedefe ulaşmaya çalışırken bir engellemeyle karşılaşmasına ya da karşılaştığı zorluğu aşamamasına problem denir. Problem çözümüne yönelik olarak düşünmenin olabilmesi için öncelikle karşılaşılan engelleme durumunun kişi tarafından problem olarak algılanması gerekir. Bir problemle karşılaşıldığında problemin çözümü için bazı süreçlerden geçilir :
Problem Çözme Süreçleri
Problem Çözme Aşamaları : Kişinin bir durumu problem olarak algılamasından başlayarak problemin çözümüne kadar olan aşamalardır. Problem çözmede dört aşama vardır :
- Hazırlık : Problemin ne olduğu açık seçik bir dille, ortaya konur. Problemle ilgili bilgi ve malzeme toplanır.
- Kuluçka : problem üzerinde düşünülür ve çeşitli çözüm yolları aranır.
- Kavrayış ya da aydınlanma : Problemin elemanları arasındaki bağ, ansızın kurularak problem çözüme kavuşturulur.
- Değerlendirme ve düzeltme : Çözüm yolu defalarca denenerek çözümün geçerliliği test edilir.
Çözümü Etkileyen Bireysel Etkenler : Problemin çözüme ulaştırılması, kişisel etkenlere de bağlıdır. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz :
- Zeka
- Güdülenme
- Edinilmiş deneyimler
- Alışkanlıklar
Akıl Yürütme : Kişiler, geçmiş yaşantıları, gözlemleri ve öğrenmeleri sonucunda oluşturdukları somut ve soyut tasarımlar arasında mantık ilkelerine uygun bağlantılar kurarak yeni yargılara varırlar. Buna akıl yürütme denir. Üç türlü akıl yürütme vardır :
- Tümevarım : Gözlemlerden, tek tek olaylardan ya da nesnelerden yola çıkarak genel yargılara ulaşmaktır.
- Tümden gelim : Genel yargılardan özel bir olayın ya da nesnenin bilgisinin çıkartılmasıdır.
- Anoloji : İki benzer olay arasında karşılaştırma yaparak sonuca ulaşmaktır.
Yaratıcı Problem Çözme : Karşılaşılan sorunlara alışılmışın dışında, orijinal çözüm yollarının bulunmasına yaratıcı düşünme denir. Yaratıcı düşünmede akıl yürütmeye ek olarak hayal kurma da (imgeleme) kullanılır. Yaratıcı düşünmenin ortaya çıkmasını engelleyen etkenler şunlardır :
- Zihinsel Kurgu : Karşılaşılan problemlere hep aynı davranış kalıplarıyla, yöntemlerle çözüm aranması.
- İşleve Takılma : Nesneleri belli işlevlerinin dışında kullanmamak. Örneğin, su motoru su pompalamak için kullanılır. Ancak, Anadolu'nun birçok yerinde su motorundan traktör kadar hız yapan "tak tak" adlı bir taşım aracı geliştirilmiştir. Bunu ilk yapan usta, su motorunun belli işlevine (su pompalama) takılmadığından yaratıcı düşünmeyi ortaya koyabilmiştir.
- Duygusal Etken : Kişi, yaratıcı olabileceği bir alanda ya başarısız olursam kaygısıyla başarısız olabilir. Bu başarısızlık da bireyin daha sonraki çalışmalarını olumsuz yönde etkiler.
Bilinç : Belirli bir zaman sınırı içinde insanın kendisinden ve çevresinden haberdar olması haline bilinç denir. Bilinç olmadan algılama dikkat, düşünme, hatırlama vb. zihinsel işlevlerden söz edilemez.
Bilinç Durumları
Uyku : Uyku, bütün canlıların hava, su, besin kadar önemli bir gereksinmesidir. Uykusuzluk en çok merkez sinir sitemini ve beyni etkiler. Uykusuz kalan kişide üçüncü günden sonra davranış bozuklukları görülür. (Tedirginlik, sıkıntı, algı ve düşünce bozuklukları). Uyku sırasında göz hareketlerini inceleyen araştırmacılar uykuyu iki döneme ayırmışlardır:
- Dönemlerden biri hızlı göz hareketlerinin olmadığı (Non Rapid Eye Movement) NREM'dir.
- Diğer dönem hızlı göze hareketlerinin olduğu (Rapid Eye Movement) REM uykusudur.
NREM : Bu dönemde kasların gerginliği azalır. Kalp vurumu, solunum sayısı azalır. Kan basıncı düşer. Göz küreleri hareketsizdir. Genellikle rüya görülmez. En derin uyku evresidir. İnsan uyumaya başladıktan hemen sonra NREM dönemine girer.
REM : Bu dönemde boyun kaslarının gerginliği artar. Kan basıncı yükselir. Göz küreleri hızla hareket eder. Kalp vurum sayısı artar. Rüya en çok bu evrede görülür.
Rüya : Uykuda görülen görsel imgelerdir. Rüya, iç yaşantıların bir yanı olup çağlar boyu tüm insanların dikkatini çekmiştir. Rüyayı açıklayan kuramlar (teoriler) şunlardır :
- Fizyolojik Kuram : Bu kurama göre, biçimsiz yatmak, koku, dokunma, ses, ışık gibi duyusal uyaranlar rüyaya neden olur.
- Psikanaliz : Freud'a göre rüyalar baskı altında kalmış, doyum bulamamış duygular, isimler ve düşüncelerin uyku sırasında bilinç alanına çıkmasıdır. Freud'a göre rüyaları oluşturan imgelerin açık ve kapalı anlamları vardır. Kapalı anlamlar rüyaların analiziyle ortaya çıkartılabilir. Adler'e göre rüyalarda çözülmemiş sorunlar ve bazı beklentiler yer alır.
- Gestalt : Bu kuramı benimseyenlere göre günlük yaşamda tamamlanamamış işlerin yarattığı gerilimden kurtulabilmek için harcanan çaba, rüyaya neden olur.
Meditasyon : Beden üzerinde ruhsal denetim sağlayarak gerginlikten ve kaygıdan kurtulmaya meditasyon denir. Meditasyon sırasında kişi, kasların gerginliğini, solunum gibi bedensel işlevleri belirli ölçüde denetim altında tutar.
Hipnoz : Sözle, Bakışla ya da yardımcı nesneler kullanarak telkinle oluşturulan yapay uyku halidir. Hipnoz görünüşte uykuya benzeyen, ancak kişinin, hipnozu yapanın etki ve telkinlerine açık, çevrenin etkilerine karşı kapalı olduğu bir durumdur.
Organizma ve Çevre :
Geniş anlamda canlı varlık demektir. Psikoloji biliminin konusu ise dar anlamda, sinir sistemi gelişmiş organizmalar olan hayvanlar ile insanlardır.
Çevre : Canlı davranışlarını etkileyen ve kalıtımsal olmayan bütün etkenleri, uyarıcıları (uyaranları) içerir.
İnsan Çevresi : İnsan çevresi ikiye ayrılır.
Doğum Öncesi Çevre : Anne karnındaki çevredir.
Doğum Sonrası Çevre :
a) Fiziksel Çevre : Işık, atmosfer, sıcaklık gibi doğada hazır bulunan koşullardır.
b) Toplumsal Çevre : Bireyin içinde yaşadığı sosyal-kültürel ortam.
Uyarım ve Tepki :
Organizma, çevresinden gelen uyarıcılarca uyarılmakta ve bu uyarıcılara tepki vermektedir.
Şimdi uyarım ve tepki tanımlarını görelim :
Uyarım : İç ve dış çevreden gelen, duyu organları tarafından alınabilecek şiddette olan uyarıcıların organizmayı etkilemesidir.
Tepki : Organizmanın uyarımlara verdiği yanıttır.
UYARI :
Uyarıcı (uyaran) ile uyarım karıştırılmamalıdır.
Uyarıcı (uyaran) :Organizmayı etkileyen nesne, fiziksel güç ya da olayları anlatır.
Uyarım : Uyarıcıların organizmayı etkilemesi, harekete geçirmesidir.
Uyarım-Tepki İlişkisi : Uyarıcı tepki ilişkisini üç şekilde sınıflandırabiliriz:
Aynı uyarıcıların aynı tepkiye yol açması : U---> O --->T
Aynı uyarıcıların farklı tepkilere neden olması :
{T1
U ---> O ---> {T2
{T3
Farklı uyarıcıların aynı tepkiye neden olması :
U1 }
U2 }---> O ---> U
U3 }
Duyum :
Çevremizdeki cisimleri ve renkleri nasıl ayırt ediyoruz? Müziğin ritmini nasıl yorumluyor ya da dokunduğumuz şeylerin sıcaklığını, şeklini nasıl anlıyoruz? Kısaca çevremizi nasıl tanıyoruz? Bunlar psikolojinin temel sorularıdır.
Algıyı anlamak için duyusal işleyişin yapısını, duyumların oluşumunu ve özelliklerini bilmemiz gerekiyor.
Organizmanın iç ve dış çevreden gelen uyarıcıları duyu organı aracılığı ile alıp sinirsel enerji haline dönüştürmesi sürecine duyum denir.
Uyarı : Uyarım, uyarıcıların duyu organları tarafından alınmasıyken, duyum dış dünyadan başlayıp beyinde sona eren bir süreçtir.
Duyumun Koşulları : Duyu organlarımız çevredeki tüm uyarıcıları alamaz. Bir uyarıcının duyum oluşturması için gerekli koşullar şunlardır.
Ortamda uyarıcı bir kaynak olmalıdır.
Uyarıcıyı organizmaya iletebilecek uygun bir ortam olmalıdır.
Duyu organı, sinir sistemi ve beyin uyarıcıyı alabilmek için sağlıklı olmalıdır.
Uyarıcının şiddeti, duyum eşiği sınırları içerisinde olmalıdır.
Duyumun Eşiği : Duyu organlarının bir uyarıcıyı almaya başladığı sınırdır.
Alt Eşik : Duyu organlarının bir uyarıcıyı belli belirsiz almaya başladığı en düşük şiddettir.
Üst Eşik : Duyu organlarının bir uyarıcıyı duyumsamasının kaybolduğu en yüksek şiddettir.
Farklılaşma Eşiği : Bir uyarıcıda fark edilebilen, en küçük şiddet değişmesidir. Yani, aynı türden iki uyarıcıda şiddet farkının ayırt edildiği ilk noktadır.
Örneğin : İki kırmızı ışığın birbirinden ayıt edilebilmesi için, dalga boylarında belirli bir miktar fark olmalıdır.
Duyusal Uyum : Duyu organlarının çevredeki uyarıcılara alışkanlık göstererek, onlara tepki vermemesidir.
Duyusal uyumun gerçekleşmesi için :
Uyarıcı sürekli olmalıdır.
Uyarıcının enerji düzeyinde bir değişiklik olmamalıdır.
Duyarsızlaşma : Duygusal yaşamda tekrar tekrar karşılaşılan uyarıcıyı organizmanın belli bir süre sonra kanıksamamasıdır. Örneğin: Annesi tarafından sık sık azarlanan bir çocuk, bir süre sonra annesinin azarlamasına karşı duyarsızlaşabilir.
Algı:
Nesne ya da olayların beyinde işlenerek, anlamlı bütünler olarak kavranmasına algı denir.
Nesne ya da olayların, özellikleriyle ve çevrelerindeki diğer nesne ve olaylarla olan ilişkileriyle birlikte kavranması sürecidir.
Duyum - Algı İlişkisi :
Duyumda, organizma tek tek uyarıcıları alır; oysa algıda bu uyarıcılar, bir nesne ya da olayda birleştirilerek kavranır.
Duyumda, uyarıcı kaynak tanınmaz, algıda uyarıcı kaynak tanınır.
Duyum, algının ön koşuludur. Duyum olmadan algı olmaz.
Algı ile ilgili kavramlar :
Algıda Seçicilik : Organizmanın, çevresinde bulunan çok sayıda uyarıcı nesne, ya da olaydan, bir ya da bir kaçına dikkatini yöneltmesine algıda seçicilik denir.
Algıda seçiciliği etkileyen iç ve dış etkenler vardır.
Algıda Seçiciliği Etkileyen Dış Etkenler : Dış uyarıcıların algıda seçiciliği etkilemesinde bireyin bir rolü yoktur. Çünkü birey, kendi dışında olup biten olaylardan etkilenir.
a) Uyarıcının şiddeti
b) Aşırı zıtlık (Karşıtlık)
c) Hareketlilik
d) Süreklilik
e) Tekrar (Yinelenme)
f) Alışılmışın dışındaki uyarıcılar
g) Tanışıklık
Algıda Seçiciliği Etkileyen İç Etkenler :
a) Beklenti
b) İlgi
c) Gereksinim
d) İnanç
Algıda Değişmezlik : Nesne ya da olayların farklı ortamlarda hep aynıymış gibi algılanmasına algıda değişmezlik denir.
Algıda değişmezlikte, daha önceden edindiğimiz standartlar etkilidir. Bu standartlara göre algılamayı, duyu organlarının doğrudan verileri kadar, daha önceden edinilen yargılar da biçimlendirir. Bu sayede, sürekli değişen dış dünya, hep aynı şekilde algılanmaya devam edilir.
Üç tür algıda değişmezlik biçimi vardır :
a) Büyüklük Değişmezliği : Bir nesneyi uzaklığına bakmaksızın aynı büyüklükte görme eğilimine büyüklük değişmezliği denir.
b) Biçim Değişmezliği : Görüş açısı ne olursa olsun, bir nesnenin biçimini değişmeden algılama eğilimine biçim (şekil) değişmezliği denir.
c) Renk Değişmezliği : Tanıdık bir nesneyi ışık koşulları ne olursa olsun aynı renkte algılama eğilimine renk değişmezliği denir.
Algıda Örgütleme (Organizasyon) : Duyumları oluşturan nesne ya da olayların, zihin tarafından bir düzene konulup biçimlendirilmesine algıda örgütleme denir.
Algıda Örgütlemeyi Etkileyen Etkenler :
Şekil - zemin (obje-fon) Algısı : Nesne ya da olaylar, üzerinde bulundukları zemine göre farklılaşarak algılanırlar.
Algıda Gruplama : İç ve dış çevreden gelen uyarıcıların bir bütün olarak algılanmasıdır.
Dayandığı İlkeler
a) Benzerlik İlkesi : Birbirlerine benzeyen uyarıcılarla birlikte algılanırlar.
b) Yakınlık İlkesi : Birbirlerine yakın olan uyarıcılarla birlikte algılanırlar.
c) Tamamlama İlkesi : Parçaları eksik olan nesne ya da olayların tamamlanarak algılanmasıdır.
d) Süreklilik İlkesi : Hatlar ve şekiller zamanda ve mekanda (uzayda) sürekliymiş gibi algılanırlar.
Derinlik Algısı : Nesnelerin üç boyutlu olarak algılanmasıdır.
Algı Yanılmaları : Algısal değişmezlikler dünyaya ilişkin duyularımızın oluşmasına yardım ederler. Ancak, bazen aldanırız ve dünyayı yanlış algılarız.
Algı Yanılmaları İkiye Ayrılır :
İllüzyon (Yanılsama) : Ortamda var olan uyarıcı kaynağın (nesne ya da olayların) olduğundan farklı algılanmasıdır.
İllüzyon ikiye ayrılır :
a) Fiziksel İllüzyon : Ortamdaki uyarıcının fiziksel ya da fizyolojik nedenlerden dolayı her insan tarafından aynı şekilde yanlış algılanmasıdır.
b) Psikoloji İllüzyon : Ortamdaki uyarıcının bireyin kaygı ve korkularına bağlı olarak yanlış algılanmasıdır.
UYARI : Fizyolojik illüzyon duyu organlarından kaynaklanır. Duyu organları algılama sürecinde yetersiz kalabilir. Psikolojik illüzyon ise daha çok korku, öfke gibi heyecanlardan ya da ihtiyaç, beklenti gibi bireye özgü durumlardan kaynaklanır.
Halüsinasyon (Sanrı) : Ortamda olmayan uyarıcıların varmış gibi algılanmasıdır.
UYARI : İllüzyon ile halüsinasyon arasındaki farklar şunlardır :
İllüzyonda uyarıcı kaynak, nesnel gerçeklik vardır. Halüsinasyonda dış kaynak yoktur.
İllüzyon normal bir psikolojik olaydır, halüsinasyon ise anormal bir durumdur.
Algıyı Etkileyen Diğer Etkenler :
Zaman Algısı : Yaşadığımız zaman diliminin içinde bulunduğumuz duruma göre, olduğundan daha uzun ya da kısa algılanmasıdır.
Mekan Algısı : Gözleyenin, belirli bir nesnenin yön, büyüklük, biçim, uzaklık gibi özellikleri üzerine duyu organları yoluyla edindiği algıya denir.
Hazırlayıcı Kurulum (Beklenti) : Olmasını ya da gerçekleşmesini beklediğimiz bir olay algılamayı etkiler. Birey neye hazırlanıyorsa, neyi bekliyorsa, onu algılama eğilimindedir. Bu duruma da hazırlayıcı kurulum denir.
Geçmiş Yaşam Deneyimleri : Geçmişte yaşadığımız olay ya da olaylar, ilgili nesnelerin bellekte bıraktığı izler, yeni algılamalarımızı etkiler. (koşullanma-telkin)
Zihinsel Tutum ve Kültürel Ortam : Kültürel ortamın yarattığı zihinsel tutum, nesne ya da olayların algılanmasını etkiler.
Uyarılma İhtiyacı ve Güdülenme :
İnsan davranışı, tipik olarak amaca yöneliktir. Organizmanın, davranışta bulunabilmesi için iç ve dış uyarıcılara gereksinimi vardır.
Organizma bu gereksinimleri karşılayarak çevreye uyumunu sürdürür. Uyarıcı gereksinimleri karşılanmayan organizmalar, çevreye uyum zorluğu çekerler; fizyolojik ve psikolojik dengelerini yitirirler. Organizmanın dengesinin bozulmasına yetersiz uyarıcı koşullar kadar aşırı uyarılma da etki eder.
Yetersiz Uyarılma : Organizmanın alıştığı düzeyin altında uyarıcı ile karşı karşıya kalması sonucu fizyolojik ve psikolojik anlamda çevreye uyum gücünü yitirmesidir.
Aşırı Uyarılma : Organizmanın alıştığı düzeyin üzerinde uyarıcı ile karşılaşması sonucu fizyolojik ve psikolojik anlamda çevreye uyum gücünün azalmasıdır.
Homeostasis (Dengeleme) : Organizmanın iç dengesini kendi çabasıyla korumasına homeostasis denir. Bir başka deyişle, yetersiz ya da aşırı uyarılma durumlarında organizmanın çevreye uyum gücünü kendi çabasıyla korumasına homeostasis denir.
Güdü ve Güdülenme :
Gereksinim (İhtiyaç) : Organizmada herhangi bir eksikliğin hissedilmesidir.
Dürtü : Organizmadaki eksikliği gidermek için doğan güçtür.
Güdü : Organizmanın, gereksinimini karşılamak üzere bir davranışı yapmaya istekli duruma gelmesidir.
Biyolojik gereksinimler (ihtiyaçlar), fiziksel yoksunluk durumlarından kaynaklanır. Yoksunluk, canlıda bir gerilim durumunu, fizyolojik bir dürtüyü açığa çıkarır. Bu dürtü insanı ya da hayvanı gereksinimini gidermesi için güdüler.
Güdülenme : Hayvan ya da insanda organizmayı belirli bir amaca yönelik davranışa iten sürecin tümüne güdülenme denir.
O halde güdülenme süreci şu aşamalardan oluşur :
Gereksinim ---> Dürtü --->Güdü --->Davranış
Güdü Biçimleri : Maslow'un güdüler hiyerarşisine göre, önce fizyolojik güdüler (piramidin altındakiler), sonra toplumsal güdüler (piramidin üst kısımları) doyurulmalıdır. Ancak öncelik sırası kişiden kişiye değişebilmektedir.
Fizyolojik Güdüler : Organizmanın yaşamı sürdürebilmek için gidermek zorunda olduğu temel gereksinimlerden kaynaklanan güdülere fizyolojik güdüler denir.
Bu güdüler, organizmanın fizyolojik ihtiyaçlarından türer.
Organizmanın gereksinimlerini karşılamaya yöneliktirler.
Organizmanın eksikliklerini gidermek amacı ile iç dürtülerce ortaya çıkarılırlar.
Doğuştandırlar. Ancak öğrenme yoluyla bir dereceye kadar değiştirilebilirler.
Tüm canlılara özgü oldukları için evrenseldirler.
Biyolojik kökenli güdüler, toplumsal kökenli güdülerden görece önceliklidirler.
Toplumsal Güdüler : İnsanların toplumsal gereksinimlerinin giderilmesine yönelik güdülerdir. Toplumsal kökenli güdüler, erişkin insanın deneyim ve davranışlarının şekillenmesinde etkili olan en önemli iç etkenler arasındadırlar.
Toplumsal kökenli güdüler toplumsal yaşam içinde öğrenmeyle oluşurlar.
Yaşa bağlı olarak sayıları artan güdülerdir.
Toplumsal güdülerin temelinde çoğu zaman fizyolojik güdüler vardır.
Toplumsal güdülerle fizyolojik güdüler çatıştığında çoğunlukla fizyolojik güdüler baskın çıkar.
İçgüdü : Öğrenilmeden yapılan, niçin yapıldığının bilincinde olunmayan, türün tüm bireylerinde bulunan kalıtsal davranışlara içgüdü denir.
Bu tanıma göre, içgüdü davranışları;
Öğrenilmeden yapılır. Doğuştandır.
Canlı niçin öyle davrandığının bilincinde değildir. Yani davranış otomatiktir.
Türün tüm bireylerinde bulunur.
Kalıtsaldır.
UYARI : İçgüdü ile iç dürtü (fizyolojik güdü) ve refleks davranışlar arasındaki farklar şunlardır :
a) İç dürtülerde davranış bir iç uyarıcı sonucudur.
b) Reflekslerde davranış bir dış uyarıcı sonucu yapılırken,
c) İçgüdü davranışları iç ya da dış hiçbir uyarıcı olmadan otomatik olarak gerçekleşebilir.
Refleks : Dıştan gelen uyarıcılar karşısında aniden gösterilen istem dışı tepkilere refleks denir.
Heyecan : Sevinç, korku, kızgınlık, üzüntü, kıskançlık, sevgi gibi nedenlerle ortaya çıkan güçlü ve geçici duygu dönemine heyecan denir.
Heyecan, aletlerle de ölçülebilen bir psikolojik olaydır.
Duyguların şiddeti, yoğunluğu arttıkça heyecan durumu ortaya çıkar. Bu durum kısa sürer. Organizmada değişiklik ve gerginlik yaratır.
Duygu ve heyecanlar üç öğeden oluşurlar :
a) Vücut ve yüzdeki fizyolojik değişiklikler
b) Olayların yorumlanması gibi bilişsel süreçler
c) Deneyim ve duygu - heyecanın ifade biçimini şekillendiren kültürel etkiler.
Korku, kızgınlık, üzüntü, keder, sevinç, keyif, haz, neşe, nefret gibi biyolojik temelli duygu - heyecanlar evrensel yüz ifadelerine sahiptir.
Heyecan yaratan oluşumlar:
Şiddeti yüksek uyarıcılar.
Ansızın ortaya çıkan güdüler.
Normal yaşamı değiştireceği beklenen olaylar.
UYARI : Çocuklarda daha çok fizyolojik gereksinimlerini duyurmaya yönelik güdüler heyecan oluştururken , yetişkinler daha çok psikolojik ve toplumsal güdülerden etkilenerek heyecanlanırlar.
Hiç kendinizin ya da çevrenizdeki herhangi bir insanın davranışlarını sorguladınız mı?
Örneğin :
Neden şu anda tüm dikkatiniz bilgisayar ekranında ve çevrenizdeki diğer nesnelerin farkında değilsiniz?
Çevrenizdeki ses, renk, ışık, koku, tat, sıcaklık, ağırlık gibi uyarıcılar sizde hangi tepkileri oluşturuyor?
Herkes sizin gibi çevredeki uyarıcılara aynı tepkiyi mi veriyor?
Korku, öfke, sevinç, üzüntü gibi duyguları niye yaşıyorsunuz?
Bilgisayar kullanmayı ya da yemek yemeyi nasıl öğrendiniz?
Nasıl düşünüyorsunuz?
Duygu ve düşünceleriniz arasında çatışma yaşıyor musunuz?
Gösterdiğiniz bazı tepkileri derinlemesine incelediğinizde kendinize ve çevrenize karşı masum yalanlar söylediğiniz oluyor mu?
Bu ve buna benzer soruları soran, kendini ve çevresindeki insanları tanımak isteyen insan, bu sorulara bilimin evrensel nitelikleri çevresinde yanıtlar arayınca psikoloji bilimi doğmuştur.
Psikoloji sözcüğü eski Yunanca kökenli ruh anlamına gelen psyche (psühe) ve bilgi, düzen anlamına gelen logos sözcüklerinden oluşur ve ruhbilim anlamına gelir.
Psikoloji, her ne kadar ruh bilim anlamına gelirse de ruhların var olup olmadığı problemi psikolojinin ilgi alanına girmez.
Psikolojinin konusu davranıştır.
Psikoloji, insan ve hayvan davranışları ile bu davranışların altında yatan etmenleri inceleyen bilimdir.
Bu tanımda üzerinde durulması gereken iki önemli nokta vardır:
Birincisi ; davranış nedir?
İkincisi ; psikoloji, neden hayvan davranışlarını inceler?
Davranış Türleri :
Davranış, organizmanın iç ve dış uyaranlara verdiği, gözlemlenebilen ve ölçülebilen her türlü tepkidir.
Davranış üç biçimde anlaşılır.
Doğrudan gözlenebilen davranışlar : Organizmanın başkaları tarafından gözlemlenebilen davranışlarıdır.
Dolaylı gözlenebilen davranışlar (Bilişsel zihinsel davranışlar) : Bireyin iç yaşantısında geçen dışarı yansımayan davranışlarıdır.
Duyu organlarında, beyinde, sinir sisteminde gerçekleşen fizyolojik davranışlar : Düşünme, beslenme, görme, işitme gibi etkinlikler sırasında organizma da oluşan biyokimyasal değişmeler, bazı araçlar kullanılarak ölçülebilirler.
Psikoloji Neden Hayvan Davranışları İle İlgilenir ?
Psikoloji neden insan davranışlarının yanı sıra hayvan davranışlarını da inceler?
Psikoloji, hayvan davranışları ile basit insan davranışları arasında benzerlikler olduğu kanısındadır.
Psikolojinin Amaçları :
Tanımlama : Genel olarak organizmanın, özel olarak insanın davranışlarını bilimsel yöntem ve tekniklerle inceleyip genel yasalara ulaşmak.
Anlama : İnsanın davranışlarını etkileyen etmenlerin neler olduğunu araştırmak.
Öngörü-Öndeyi : İnsanın çevreye uyum sağlama sürecinde neler yapabileceğini önceden kestirmek ve kendini denetleyip daha mutlu bir yaşam sürmesi için olanaklar sunmak.
Denetleme-Değiştirme : Psikolojinin bulgularının eğitim, sağlık, sanayi, hukuk gibi alanlara uygulanarak bu alanlarda insanlığa yararlı uygulamaların gelişmesine olanak sağlamak.
Psikolojinin Diğer Bilimlerle İlişkisi :
Psikoloji, gerek kurulurken gerek gelişirken pek çok bilim dalından etkilenmiş, yararlanmış ve pek çok bilim dalını da etkilemiştir.
Fizyoloji : Organizmadaki organların işleyişleri ve işlevlerini inceleyen fizyoloji psikolojinin yararlandığı başlıca bilimlerdendir. Beynin, sinir sisteminin, duyu organlarının, iç salgı bezlerinin etkinlikleri fizyolojinin konusudur.
Antropoloji : Antropoloji insan soyunun geçmişini inceler. Atalarımızın geçmişte yaşadığı olaylar bugünkü davranışlarımızın biçimlenmesinde etkili olmuştur.
Sosyoloji : Psikoloji, toplumu inceleyen sosyolojiden, bireyin içinde yaşadığı grubun birey davranışları üzerindeki etkisin incelerken yararlanır.
Siyaset Bilimi : Psikoloji, yönetim biçimlerinin davranışlar üzerindeki etkilerini incelerken siyaset biliminden yararlanır.
İstatistik : Tüm bilimler, vardıkları sonuçları sayılarla, grafiklerle ifade ederler. Bu sayede bilimlerin sonuçları açıklık, kesinlik ve somutluk kazanır, yani bilimler pozitifleşir. Psikoloji de test sonuçlarını değerlendirirken, genellemelere ulaşırken sayısal verileri ve grafikleri kullanarak istatistikten yararlanır.
Coğrafya : Doğa koşularının, yüzey şekillerinin, iklimin davranışlar üzerindeki etkilerini incelerken psikoloji coğrafyadan yararlanır.
Hukuk : Yasaların ve yasal düzenlemelerin davranışlara etkilerini incelerken psikoloji hukuktan yararlanır.
Psikiyatri : Psikoloji genelde normal insanların davranışlarını incelerken, psikiyatri anormal insan davranışlarını konu edinir. Psikoloji normal insanlarda görülen anormal davranışları incelerken psikiyatriden yararlanır.
Psikolojinin Doğuşu :
Psikoloji bilimi, sanayi devriminin ürünü olarak doğmuştur.
Psikolojinin, 19. Yüzyıl sonlarında Alman fizyolojisti Wilhelm Wundt tarafından kurulduğu kabul edilir.
Wilhelm Wundt, 1879 yılında Leipzig'de ilk psikoloji laboratuvarını kurmuştur.
Böylece, psikoloji konuları ilk kez laboratuvar koşullarında incelenmeye başlanmıştır.
Ekoller ve Yaklaşımlar :
Psikoloji gerek bilim olarak doğarken, gerekse gelişirken farklı görüşlerin tartışmalarından yararlanılmıştır.
Psikolojiye farklı işlevler yükleyen, farklı konulara psikolojinin dikkatini çeken, kullanılması gereken farklı yöntem ve teknikler öneren ekol ve yaklaşımlar, psikolojinin gelişmesine hız kazandırmışlar.
Başlıca ekol ve yaklaşımlar :
Yapısalcılık (Strüktüralizm) : Yapısalcı psikologlar, bir kimyacının suyu hidrojen ve oksijen atomlarına ayırması gibi, duyumları, imgeleri, duygulanımları en temel elemanlarına ayırarak incelemeye çalıştılar.
Yapısalcılık, bireyin iç yaşantısını oluşturan duyumları, imgeleri ve duygulanımları incelemek için iç gözlem (içe bakış) yöntemini kullanır.
Temsilcileri W. Wundt ve E. Titchener dir.
UYARI : Yapısalcı ekol, zihnin ne olduğunu araştırırken, işlevselci ekol, zihnin ne için olduğunu araştırır.
Yapısalcı ekol, zihni statik (durağan) haliyle ele alıp unsurlarına ayırırken , işlevselci ekol, zihni yaşayan, canlı, dinamik işlevleriyle inceler.
İşlevselcilik (Fonksiyonalizm) : İşlevselcilik, yapısalcılığa tepki olarak ortaya çıkmıştır. İşlevselciliğin temsilcilerinden William James'e göre davranışın yapı taşlarını araştırmak zaman kaybıdır, çünkü, beyin ve dolayısıyla zihin sürekli değişim halindedir. O halde, psikoloji davranışın işlevi ya da amacı üzerine yoğunlaşmalıdır. İşlevselciliğe göre, psikoloji yaşamı kolaylaştıran bir araç olmalıdır. Bu yüzden işlevselciler, davranışların insanın çevreye uyum sağlamasına nasıl yardım ettiğini öğrenmek istediler.
Yapısalcıların tersine, işlevselciler iç gözlem, gözlem gibi tüm yöntemleri kullanırlar.
Temsilcileri : W james ve John Dewey dir.
Davranışçılık (Biheviyorizm) : Zihnin ne olduğu ya da ne için olduğu tartışmalarına tepki olarak doğmuştur.
Davranışçılığa göre psikoloji, zihin yerine organizmanın doğrudan gözlemlenebilen ve ölçülebilen davranışlarını incelemelidir. Çünkü, davranışçı ekol psikolojiyi, uyarıcı davranış (U - D) ilişkisi çerçevesinde ele alır. Buna göre, insanın içinde yaşadığı koşullar davranışlarını belirler.
Davranışçı psikologlar zihni inceleyen iç gözlemi reddederler.
Temsilcileri I. Pavlov, J. Watson ve B.F. Skinner dir.
Psikodinamik Yaklaşım (Psikanaliz) : Ekoller ve yaklaşımlar arasında davranış bozukluklarını doğrudan ele alan yaklaşımdır.
Bu ekole göre, davranış bozuklukları bilinçaltına bastırılan istenmeyen duygulardan kaynaklanır.
Bilinçaltı, yaşadığımız istenmeyen duyguların bilinçte gizlendiği yerdir. İstenmeyen duygular, id, ego (ben), süper ego (üst ben) çerçevesinde bilinçaltına itilir.
İd, insanın ilkel benliğidir. Psikodinamik yaklaşımın kurucusu Freud'a göre insanın doğuştan getirdiği ve idini oluşturan iki etkili eğilim cinsellik ve saldırganlıktır.
Ego, insanın psikolojik yanıdır. İnsan kendinin ne olduğunu ne olmak istediğini, çevresini nasıl tanıdığını gösteren bilinç durumudur.
Süper ego ise, insanın toplumsal yanıdır. Toplumun kuralları ve değer yargılarından etkilenir.
Temsilcileri S. Freud, A. Adler ve C. Jung dur.
Gestalt (Bütünlük) Psikolojisi : Yapısalcılığın, zihni öğelerine ayıran anlayışına tepki olarak ortaya çıkmıştır.
Gestalt psikolojisine göre, bütünü anlamdan parçaları doğru anlamak olanaksızdır. Çünkü "Bütün, kendini oluşturan parçaların toplamından farklı ve büyüktür. Hiçbir parça, bütünün içerdiği özelliklere sahip değildir."
Gestalt ekolü, algı ve bellek üzerine çalışmaları ile psikolojiye katkıda bulunmuştur. Bu ekol, psikolojide tümdengelim yöntemini kullanır.
Temsilcileri M. Wertheimer, K. Koffka, W. Köhler'dir.
Hümanist Yaklaşım : Hümanist yaklaşım, eski ve yeni yaklaşımları birleştirip bunların çağdaş yorumunu yapmaya çalışmıştır.
Hümanizme göre, her insan kendine göre bir değerdir ve her insan, birey olarak kendi davranışlarından sorumludur.
Bu çerçevede bilimin daha özelde Psikolojinin görevi bireyi denetim altına almak değil, onu özgürleştirmektir.
Hümanist yaklaşım insanın cansız bir nesne olmadığını, dıştan bakılarak anlaşılamayacağını ileri sürüp insanın iç gözlemle incelenmesi gerektiğini söyleyerek davranışçı ekole karşı çıkar.
Temsilcisi A. H. Maslow'dur.
Bilişsel Yaklaşım (Kognitivizm) : Biliş, insanın dünyayı tanımaya ve anlamaya yönelik zihinsel etkinlikleridir.
Bilişsel yaklaşıma göre insan diğer canlılardan farklı olarak dikkat, algı, düşünme gibi zihinsel süreçlerle etkin bir canlı olarak çevresini anlar ve yorumlar. O halde davranışları biçimlendiren bilişsel süreçlerdir. Bilişsel süreçler insanın gelişim aşamalarına göre sırayla ortaya çıkar.
İnsanı gelişmiş bir bilgisayar sistemi olarak gören bu yaklaşım, insan zihninin bilgi edinmek, bilgiyi işlemek ve depolamak gibi işlemler yaptığı görüşündedir. Bilişsel yaklaşım, kendine özgü eğitim anlayışları da geliştirmiş, öğrenmenin gerçekleşmesi için gelişim aşamalarının tamamlanması gereğini vurgulamıştır.
Temsilcisi J. Piaget dır.
Biyo-psikolojik Yaklaşım : İnsanı bütünselliği olan biyolojik bir varlık olarak gören bu yaklaşım, akıl hastalıklarının nedenleri üzerinde de durmuştur.
Biyo-psikolojik yaklaşıma göre insan davranışlarının biçimlenmesinde beyinde meydan gelen biyokimyasal olayların ve genetik özelliklerin etkisi vardır.
Bu ekol, beyin üzerinde özellikle de gelişmiş hayvanların beyni üzerinde ayrıntılı laboratuvar deneyleri yapmış davranışlarla beynin işleyişi arasında bağlantılar kurmuştur.
Temsilcisi A. Meyer dir.
Psikolojinin Alt Dalları :
Psikolojinin uzmanlık alanları ile psikolojinin sonuçlarının diğer bilimlere uygulanması psikolojinin alt dallarını oluşturmuştur.
Şimdi sırası ile bunları inceleyelim :
Sosyal Psikoloji : Bireyin grup içinde değişen davranışları ve grupların ortak davranışlara yönelmelerini araştıran alana sosyal psikoloji denir.
Gelişim Psikolojisi : Gelişim psikolojisi, yaşa bağlı davranış değişikliklerini inceler.
Çocukken büyük bir dikkatle ve keyifle izlenen çizgi filmler büyüyünce ilgi çekici olmaktan çıkabilir.
Gelişim psikolojisi çocuk psikolojisi ve yetişkin psikolojisi olmak üzere ikiye ayrılır.
Klinik Psikolojisi : Davranış bozukluklarının tanı (teşhis) ve tedavileri ile ilgilenir.
Zeka, kişilik, akıl sağlığı sorunları olan, bu yüzden çevreye uyum zorluğu çeken insanların tanı ve tedavisi için teknikler geliştirir.
Rehberlik ve Danışmanlık Psikolojisi : Normal yaşamda karşılaşılan sorun ve sıkıntıları, çevreye uyum güçlüklerini ele alan psikoloji dalı rehberlik ve danışmanlık psikolojisidir.
Klinik psikoloji akıl hastalığı düzeyindeki davranış bozukluklarını inceler.
Rehberlik ve danışma psikolojisi klinik psikolojisinden farklı olarak normal sınırlar içinde kalan sorunları ele alır.
Deneysel Psikoloji : Deneysel psikoloji bir davranışı etkileyen çevre koşullarını ve uyarıcıları tanımlayıp ölçerek hangi davranışı, nasıl ve ne derecede etkilediğini bulmayı amaçlar.
Bunu yaparken hayvanlar üzerinde laboratuvar deneyleri yapar, bunları insan davranışları ile karşılaştırır.
Endüstri (Sanayi) Psikolojisi : Günümüzde üretimde verimi artırmak için yalnızca teknolojiyi geliştirmek yeterli mi?
Üretimde verimi artırmak amacıyla, insan emeğinin daha üretken hale getirilmesi endüstri psikolojisinin konusuna girer.
Bugün endüstri psikologları şu sorularla ilgilenmektedir.
Çalışanları verimli kılmak için, nasıl bir ücret politikası uygulanabilir?
Çalışanların çalışma ortamı nasıl olursa üretim artışı yükselir?
İşe eleman alırken, hangi teknikler kullanılırsa daha akılcı davranılmış olur?
Hizmet içi eğitim sonuçları nasıl değerlendirilmeli?
Çalışma ortamında insan ilişkileri hangi yöntemlerle geliştirilebilir?
Eğitim Psikolojisi : Psikolojinin bulgularının eğitim ve öğretime uygulanarak kolaylıklar ve ilerlemeler sağlanması eğitim psikolojisinin konusuna girer.
Öğrenme nasıl daha hızlı gerçekleştirilir?
Öğrenmeyi teşvik etmek için hangi araçlar kullanılmalıdır?
Hangi konu, kimlere, nasıl öğretilir?
Öğretmenler nasıl yetiştirilmelidir?
gibi sorulara yanıt arar.
Eğitim psikolojisi sayesinde eğitim süreci en etkin düzeyde gerçekleştirilir.
Psikometrik Psikoloji : Psikolojinin sonuçlarını testler, anketler aracılığı ile sayısallaştırmak, psikolojide kullanılmak üzere ölçüm araçlarının geliştirilmesini sağlamak, böylece psikolojinin sonuçlarını daha somut, açık, kısa bir biçimde ifade etmek, psikometrinin konusuna girer.
Araştırma Yöntemleri :
Bir bilim alanında sonuca ulaşmak için izlenen amaçlı, düzenli ve kısa yollara yöntem denir.
Psikoloji de gerek kendine özgü yöntem ve teknikler kullanılarak, gerekse diğer bilimlerin yöntem ve tekniklerinden yararlanarak, konusunu bilimsel bir şekilde inceler.
Psikolojinin kullandığı başlıca yöntem ve teknikler üç başlıkta incelenebilir.
Betimleyici ve Tanımlayıcı Yöntemler
Deneysel Yöntem
İstatistiksel yöntem
Betimleyici ve Tanımlayıcı Yöntemler : İncelenen olayla ilgili özellikleri saptamayı amaçlayan yöntemler betimleyici ve tanımlayıcı yöntemlerdir.
Bu yöntemler gözlem, anket ve klinik yöntemin görüşme, vak'a incelemesi, test gibi tekniklerini içerir.
Gözlem : Olayları kendiliğinden oluşan oluşum biçimleri içinde amaçlı ve sistemli olarak izlemek ve kaydetmektir.
İç Gözlem (İçe Bakış) : Bir uyarıcının etkisiyle bireyin yaşadığı duyguları kendi ağzından anlatmasıdır.
Doğal Gözlem : İncelenen olayların kendi doğal ortamında, müdahalede bulunulmaksızın gözlemlenmesidir.
Doğal gözlemin zaman zaman yanıltıcı olmasının üç temel nedeni vardır.
Duyu verileri araştırmacıyı yanıltabilir.
Araştırmacı subjektivizme (öznelliğe) düşebilir.
Araştırmacılar, aynı gözleme farklı yorumlar getirebilir.
Sistematik Gözlem : Araştırmacının belirli teknikleri kullanarak, gözlem ortamını denetim altına alarak gözlem yapmasıdır.
Sistematik gözlemde araştırmacı, görüşme ve gözlem çizelgeleri hazırlayabilir, soru kağıtları ve test gibi araçlardan yararlanabilir.
Anket : Önceden hazırlanmış soruların yazılı olarak üzerinde inceleme yapılan insanlara doğrudan yöneltilmesi ve sonuçlarının değerlendirilmesidir.
Klinik Yöntem : Davranış bozukluklarının tanısı (teşhisi) için uygulanan yöntemdir. Bu yöntem genel olarak şu teknikleri kullanmayı gerektirir.
Görüşme (Mülakat) : İncelenen insanın, duygu, düşünce, davranış ve tutumlarını saptamak amacı ile yüz yüze yapılan sözlü söyleşidir.
Güvenilir bir görüşme için görüşmecinin alanında uzman olması, ortamın ve görüşme süresinin, görüşülen insanı olumlu ya da olumsuz yönde etkilemeyecek biçimde düzenlenmesi gereklidir.
Vak'a incelemesi : Vak'a incelemeleri bir insanla ilgili ya da bazı olguların belirli anlarıyla ilgili yoğun incelemelerdir.
Örneğin, Televizyonda gösterilen şiddet filmlerinin saldırgan davranışları özendirmesiyle ilgili bir vak'a incelemesinde, hava korsanlığını konu alan bir filmin etkileri incelenmiştir.
Test : Birden fazla insanın davranışlarını karşılaştırmak amacı ile uygulanan sistematik ölçme tekniğidir.
Sözlü ya da yazılı olabilen testler zeka, yetenek, kişilik, bilgi, ilgi gibi özellikleri ölçmek için kullanılır.
Deneysel Yöntem : İncelenen olayla ilgili neden sonuç ilişkilerini saptamak üzere araştırmacının uygun laboratuvar koşullarında hazırladığı ve incelediği kişi ya da nesneyi yönlendirebildiği yöntem, deneysel yöntemdir.
Deneysel yöntem sırasında incelenen insana denek, hayvana kobay adı verilir.
Deneysel Yöntemin Aşamaları
Ön Hazırlık : Gözlemlerle ve yapılan ön araştırmalarla konuyu tanımak ve betimlemektir.
Varsayım (Hipotez) : Gözlem ve ön araştırma sonuçlarına dayanarak oluşan yargıyı geçici bir iddia olarak ileri sürmektir.
Deney :Varsayımı kanıtlamak üzere sonucu etkileyen değişkenlerle sonuç arasındaki ilişkiyi saptamak üzere pratik uygulamalar yapmaktır.
Deney Değişkenleri : Deney sırasında üç temel değişken ortaya çıkar.
Bağımsız Değişken : İncelediğimiz olayda sonucu etkileyen etken yani neden bağımsız değişkendir.
Bağımlı Değişken : Bağımsız değişkene bağlı olarak ortaya çıkan sonuç ise bağımlı değişkendir.
Ara Değişken : Bağımsız değişken dışında sonucu etkileyen faktörlere ara değişken denir.
İstatistiksel Yöntem : Tüm yöntemler kullanılırken çoğu zaman karşımıza sayısal sonuçlar çıkar. Ancak sayısal sonuçlar yalnız başına bir anlam taşımaz. Elde edilen sayısal sonuçları değerlendirmek için kullanılan teknikler istatistiksel yöntemi oluşturur.
İstatistikler sayesinde psikolojinin sonuçları daha somut, açık, kısa açıklanır. Bir anlamda sonuçların bilimselliği pekişir.
İncelediği olaylarda ölçme araçları kullanılabilmesi psikolojiye ölçme konusunda avantajlar sağlamaktadır.
Korelasyon (Bağıntı) : İki değişken arasındaki ilişki miktarına korelasyon denir. Üç temel korelasyon biçimi vardır.
Pozitif (Olumlu) Korelasyon : İki değişken arasında birlikte artan ya da birlikte azalan doğru orantılı bir ilişki varsa korelasyon pozitiftir.
Negatif (Olumsuz) Korelasyon : İki değişken arasında biri artarken diğeri azalan ters orantılı bir ilişki varsa korelasyon negatiftir.
Nötr Korelasyon : İki değişken arasında hiçbir ilişki olmamasıdır.
Korelasyon Katsayısı : +1, -1, 0 korelasyon katsayıları tam ve mükemmel bağıntının ifadesidir.
Korelasyon katsayılarından 0'a yakın olanlar ise güçlü bir ilişkiyi ifade eder.
Ancak, 1'e yakınlık, rakamın (+) veya (-) değerinden bağımsızdır. (+) ve (-) söz konusu edilmeden en yüksek rakam en güçlü ilişkiyi, en küçük rakam en zayıf ilişkiyi ifade eder.
Türkiye'nin sanayileşme hareketi Osmanlı İmparatorluğu zamanında başlamıştır.Batı Avrupa ülkelerinin henüz makineli bir üretim devrine girmediği XV-XVII'inci yüzyıllarda Osmanlı İmparatorluğu, sanayi yönünden dünyanın ileri gitmiş ülkelerinden birisi kabul ediliyor ve bazı lüks maddeler hariç, genellikle bütün sanayi ürünleri İmparatorluk sınırları içinden karşılanıyordu.Özellikle, Lonca adı verilen ve imal edilen malların satış fiyatları ile satış yöntemlerini düzenleyen ve belirleyen yerel kuruluşlar sayesinde çinicilik, dokumacılık ve gemi yapımı gibi sanatlar çok ileri bir düzeye yükselmişti.Düzenli ve kontrollü bir biçimde yürütülen sanayi faaliyetleri sonunda üretilen tekstil ürünleri, silahlar, deri ve cam eşya dış piyasalara çok kolaylıkla ihraç ediliyor ve tersanelerde Venedikliler için savaş ve ticaret gemileri yapılıyordu.
Osmanlı İmparatorluğu devrinde göze çarpan sanayi faaliyetlerinin ulaştığı düzeyi kısaca şöyle belirtmek mümkündür:
• Kömür ve Tersane İşleri
Osmanlı İmparatorluğunda ilk fabrikalar II.Mahmut devrinde savaş sanayi ile başlamıştır.Bu devirde Sinop, İzmit, İstanbul tersanelerinde buharlı gemilerin yapıldığı ve bazı ahşap teknelerin Londra'ya götürülerek içine makine konulduğu gözlenebilmektedir.Ancak kurulan bu fabrikalar için kömüre duyulan gereksinim çok fazlaydı.Çünkü o zamana kadar dışarıdan getirilen kömür, bütçeden önemli bir payı dışarı akıtıyordu.Bu dönemde işletmeye açılan Ereğli Kömür İşletmeleri, Osmanlı sanayinde bir başlangıçtır.Türkiye'nin ilk kömür havzası 1829'da işletmeye açılmıştır.Aynı işletme giderek Evkafı Şahane'ye devredilmiş fakat kömür havzaları iyi işletildiği için Rum ve İngiliz işletmecilerine borç karşılığında işletilmek üzere kiraya verilmiştir.
• Savaş Sanayi
Osmanlı kendi gereksinmelerine yeterli bir savaş sanayine sahip olup, baruthaneler, top, küre yapan imalathaneler mevcuttu.Bunların hammaddesini sağlayan madenler de vardı ve işletilmekteydi.Fakat Osmanlı İmparatorluğunda asıl savaş sanayine geçiş Abdülaziz devrinde olmuştur.Zira, bu devirde Osmanlı İmparatorluğuyla İngiltere arasındaki siyasal ilişkiler savaş sanayine girişim için uygun bir ortam ortaya koyuyordu.Bunun sonucu olarak da ülkede tophane ve barut fabrikaları yapılmıştır.
• Dokuma Sanayi
Dokuma sanayinde, gene ordu gereksinmesini karşılamak için devlet sermayesiyle kurulan dokuma fabrikalarının yanı sıra eskiden kurulan bir takım fabrikalar da vardır.Örneğin; Hereke, Bakırköy fabrikaları gibi.Ancak bu fabrikaların rasyonel bir şekilde işletildiklerini söyleyebilmek mümkün değildir.Bu nedenle de bu fabrikalara karşın ordu gereksinmesi için dışardan mal getirilmeye devam edilmiştir.
• Maden Çıkarılması
Ülkedeki maden yataklarının büyük bir çoğunluğu yabancı sermaye tarafından işletilmekteydi.Örneğin; Zonguldak kömürleri, manganez ve krom madenleri gibi.Ancak yine de bu işletmeler imparatorluk ekonomisine katkıda bulunuyorlardı.
• Halı Sanayi
Büyük bir çoğunluğu yabancı sermaye tarafından işletilmesine karşın özel yerli sermayenin de mevcut olduğu bu kesim imparatorluk sanayinin en ileri gitmiş dallarından biriydi.
Görüldüğü gibi sanayi grupları içersinde ilk sırayı gıda sanayi almakta, bunu sırasıyla dokuma ve kağıtçılık sanayi izlemekte en düşük pay ise kimya sanayine ait bulunmaktadır.
Fakat Osmanlı İmparatorluğunun sanayi ve teknik üstünlüğünü Batı Avrupa ülkelerine kabul ettirdiği devir ancak XIX' uncu yüzyılın başlarına kadar sürmüştür."XVIII'inci yüzyılda İngiltere'de başlayan ve hızla diğer Batı Avrupa ülkelerine yayılan fabrika sanayi atılımına çeşitli ekonomik, sosyal ve siyasi nedenlerle ayak uyduramayınca sanayi faaliyetleri önce bir duraklama devresine girmiş sonra da Batı Avrupa ülkelerinin kapitalist ve büyük hacimli üretim düzeni karşısında imparatorluğun ev ve el imalatına dayanan küçük sanayi kuruluşları yavaş yavaş kapanmaya başlamıştır."
Bununla beraber, Osmanlı İmparatorluğunda sanayi faaliyetlerin gerileme ve zamanla çökmesi yalnız Batı Avrupa ülkelerinde makinenin üretime katılması ve dolayısıyla modern sanayinin doğuşu ve böylelikle küçük sanayi üretimiyle fabrika üretiminin rekabet edememesi değildir.İmparatorluğun o zamanlardaki durumunun ve yaşama koşullarının da küçük sanayinin çöküşü ve ortadan kalkışı üzerinde büyük etkisi olmuştur.Bu olumsuz nedenlerin başında da "kapitülasyonlar" ile uygulanan yetersiz bir sanayi politikası bulunmaktadır. Yabancı ülkelerle imzalanan ticari anlaşmalar sonunda, yabancılara tanınan çeşitli hukuki ve ekonomik ayrıcalıkların oluşturduğu kapitülasyonlar, yalnız imparatorluğun siyasal yapısını yıpratmakla kalmamış aynı zamanda milli ekonomisine kadar etki edebilen bir olumsuzlukla, yabancı uyruklulara veya onların ortak ve adamlarına tanınan iç ve dış ticaret serbestisi sonucu yabancı kökenli malların bütün limanlardan ve vergi ödemeden ülkeye girmesine veya transit geçmesine izin verilmesi, devletin milli sanayisini korumadan tamamen yoksun bırakmış ve ülkeyi yalnız bir hammadde deposu ve Avrupa'nın pazarı haline getirmiştir.Örneğin; 1832-1902 yılları arasında yabancı kökenli mallarda %3-8 oranında gümrük vergisi uygulanıyor ve bu gibi mallar, yerli ürünlere uygulanan %12-50 oranındaki dahili vergiler dışında bırakılıyordu.
Kapitülasyonlar dışında Osmanlı İmparatorluğunda küçük sanayinin çöküşünü hazırlayan düğer nedenler:
Yabancıların yaptıkları reklamlar sonunda, Batı kültürünün de etkisiyle halkın zevklerinde meydana gelen değişiklikler ve bu nedenle yabancı mallara karşı olan talebin artması
Avrupa giysilerinin devlet tarafından resmen kabul edilmesi, fabrika sanayi imalatı olan Avrupa kumaşlarına ihtiyaç göstermiş, bu nedenle de İmparatorluğun önce pamuk sonra ipek sanayi büyük zarar görerek çok sayıdaki tesis hızla kapanmıştır.
Türkler daha çok askerlik, devlet memuriyeti, çiftçilik gibi işlerle uğraştıkları için, milli emek, fabrika sanayini kurabilecek ve devam ettirebilecek bir nitelik ve niceliğe ulaşamamış, bundan dolayı da teknolojik buluşlardan, sanayi bilgi ve deneylerden yararlanmak ve böylelikle küçük el sanayi kuruluşlarını büyük fabrika sanayi haline getirmek mümkün olmamıştır.
Sanayinin zorunlu kıldığı kredinin sağlanamaması ve bu krediyi sağlayacak milli bankaların bulunmaması
Başta kapitülasyonlar olmak üzere bütün bu nedenlerle Osmanlı İmparatorluğu sanayinin çöküşünü hızlandırırken bu duruma son verebilmek ve sanayi sektörüne yeni bir atılım kazandırabilmek için özellikle XIX'uncu yüzyılın ikinci yarısında bir takım tedbirlere başvurmuş ve bu amaçla 1863 yılında bir "İslahi Sanayi Komisyonu" kurmuştur.Ancak kapitülasyonlar ve diğer nedenlerle komisyonca öngörülen yeni tedbirlerden ve çıkarılan sanayi kanunundan olumlu sonuçlar elde edilememiş, yeniden kurulmasına çaba harcanan fabrika sanayinin bir kısmı rantabl olmayan teşebbüsler halinde kalmış, diğer kısmıysa kısa zaman sonra faaliyetlerine son vererek kapanmışlardır.
XX'nci yüzyıla girildiği zaman Osmanlı İmparatorluğunda mevcut olan başlıca sanayi kuruluşları: Feshane, Hereke, Zeytinburnu dokuma fabrikaları, Beykoz deri ve postal fabrikası, savaş sanayi ile ilgili birkaç barut ve fişek fabrikası, Tophane ve tersane tesisleri, Ergani bakır, Eskişehir lületaşı maden işletmeleri...Ancak hemen eklemek gerekir ki bu kuruluşların birçoğu Cumhuriyet dönemine de devredilmiş ve bu dönemde de çeşitli gereksinmelerin karşılanmasında çok önemli roller oynamışlardır.Hatta bunların bazıları günümüzde bile faaliyet halindedir.Ancak bu oluş hiçbir zaman Osmanlı İmparatorluğundan Cumhuriyet dönemine söz konusu edilebilecek nitelik ve nicelikte sanayi kuruluşunun devredildiği anlamına gelemez.
Kısa ve savaşla geçen Meşrutiyet devrinde sanayi alanında önemli bir çalışmanın yapıldığını görebilmek mümkün değildir.1913 yılında sanayi tesisi kurmak isteyenlere parasız hazine arsası vermek ve bunları bazı vergiler dışında tutmak amacıyla "Teşvik-i Sanayi Kanunu" yürürlüğe konmuşsa da, 1914'de başlayan I.Dünya Savaşı nedeniyle bu kanundan faydalanabilmek ve yeni tesisler meydana getirebilmek mümkün olmamıştır.Bununla birlikte, 1914 I.Dünya Savaşı'nın kapitülasyonları fiilen sona erdirmesi üzerine sanayi alanında bir canlanmanın olabileceği ümidi uyandığı için 1915 yılında, İstanbul, İzmir, Bursa, Bandırma, İzmit, Uşak, ve Manisa gibi bazı kentlerde sanayinin mevcut durumunu saptama amacıyla bir sanayi sayımı yapılmış ve bu sayımın sonuçları "1913-1315 Sanayi Tahriri" adı altında yayımlanmıştır.Sayıma konu olan kurumların dağılımı yukarıdaki grafikte gösterilmektedir.
Osmanlı İmparatorluğu sanayindeki azınlık ve yabancı payları da bu sayım sonunda belli olmuştur.
Tabloda görüldüğü gibi, Osmanlı İmparatorluğu dönemindeki sanayinin sermaye ve emek miktarının ancak, %15'i Türklerin elinde, diğerleriyse azınlık ve yabancı girişimcilerin elinde bulunuyordu.
1916 yılında koruyucu nitelikte yeni bir gümrük kanunu daha yürürlüğe konulmuş ve devletçe birtakım kalkınma tedbirleri alınmıştır.Fakat savaş içinde bulunulması ve savaşın kaynakları yitirmesi, teşebbüs edilen bütün tedbirlerden olumlu sonuçlar alınmasına olanak vermemiştir.
Kurtuluş Savaşı sonunda yeniden kurulan Türkiye Devleti ise Osmanlı İmparatorluğu'ndan yıkıntı halinde bir ülke devralmıştır. Sanayi faaliyetleri büyük ölçüde durmuş, sanayi tesisleriyse ilkel ve çökük bir görünümdeydi. Askeri ve siyasal zaferin Lozan'da onaylanmasına karşın ülkede sanayileşmeyi gerçekleştirebilecek nitelik ve nicelikte eleman olmadığı gibi bunların yetişmesine olanak verecek eğitim kurumları da mevcut değildi. Uzun yıllar sanayi ve ticari faaliyetleri elinde bulunduran azınlıklar Kurtuluş Savaşı'ndan sonra ülkeyi terketmiş, sanayi alanında çalışacak eleman bulması son derece güçleşmişti. Diğer yandan, kapitülasyonların ekonomi üzerindeki büyük ve yıkıcı etkisi unutulmadığı için yabancı sermayeden yararlanılması da düşünülmüyor ve sanayileşmenin gerçekleşmesi tamamiyle iç kaynaklara bağlı bir durum gösteriyordu.
Dış şokların etkisiyle, 1978 yılından itibaren büyüme oranı yavaşlamış, 1979-80 yıllarında ise, duraklama yerine gerilemeye gidilmiştir. Yeni politikalarla birlikte, imalat kapasite kullanım oranının artması, enerji ve diğer alt yapı yatırımlarındaki canlanma ve ihracata dönük yatırımlara öngörülen teşviklerle birlikte, yeni yatırımların yapılması sonucu, 1983 yılında imalat sanayinin büyüme hızı ise, %9.3' e yükselmiş, 1985 yılı için büyüme hızı ise, imalat sanayinde %6.1' e düşmüştür. Büyüme hızı 1986' da %8.5, 1987'de %10.1, 1988'de %1.3 ve 1989' da %1.4 olarak gerçekleşmiştir. İmalat sanayinin alt sektörlerinden metal eşya, makine ve taşıt araçları grubunda 1988' de %2.2 gerileme kaydedilmişken bu oran 1989'da %13' lük bir gerileme göstermiştir.Ara malları sanayi, imalat sanayi üretiminde, 1985 yılında %44, 1988'de %44.7, 1989' da %45.1 paya sahiptir.
İmalat sanayinin toplam ihracatımızdaki payı, 1985 yılında %75.3' e 1987 yılında %79.1' e varan ve 1989 yılında %79.9' a yükselmiştir. İhracatımıza en fazla katkıda bulunan sanayi dalları ise, son yıllarda dokuma sanayi ve demir- çelik sektörü olmuştur. Bunları %4.9' luk payla, petro kimya ürünleri, %3.6' lık payla kimya ürünleri ve %3.3' lük payla petrol ürünleri takip etmektedir.
1980 ylı hariç özellikle madencilik, imalat ve enerji sektörünü de kapsayan toplam sanayi sektörü oranında bir büyüme gerçekleşmiştir.1994 yılında ülkemizde yaşanan ekonomik krizin ardından imalat sanayi üretiminde gözlenen hızlı artış eğilimi 1998 yılının ikinci çeyreğine kadar devam etmiştir. 1997 yılında Güneydoğu Asya ülkelerinde ve Rusya' da ortaya çıkan krizler sonucu imalat sanayi üretim hızı yavaşlamıştır. 1999 yılında, küresel krizin etkilerinin ve finansman sorunlarının devam etmesinin yanında sanayi kuruluşlarının büyük bir bölümünün bulunduğu Marmara bölgesindeki depremin neden olduğu hasar imalat sanayini olumsuz etkilemiştir. 2000 yılında depremin ekonomik etkilerinin giderilmeye başlaması ve genelde sağlanan istikrar ortam nedeniyle üretimin tekrar artış eğilimine girdiği gözlenmektedir. İmalat sanayi sektörü içinde en yüksek paya sahip olan petrol ürünleri sektöründe üretimin artması toplam sanayi üretimindeki daralmayı sınırlandırmıştır. Taşıt araçları sanayi üretimi başta binek otomobillere yönelik olmak üzere iç talepte ortaya çıkan daralmaya ve baz etkisine bağlı olarak azalmıştır.Makine üretimi, gıda sektörü, ve tekstil üretimi belirsizliklerin artmasıyla azalmıştır.
1999 ve 2000 yılları, imalat sanayi faaliyet sınıfları içindeki CR4 yoğunlaşma oranları dikkate alınarak karşılaştırıldığında, önemli düzeyde gerçekleşen değişimlerde azalma ve artma dengeli bir biçimde olmuştur. Yoğunlaşma düzeylerinde azalma görülen sektörlerin başında 16.14 puan ile ateşe dayanıklı olmayan kil ve seramik yapı malzemesi ürünlerinin imalatı gelmektedir. Yoğunlaşma oranlarında önemli derecede artış görülen sektörlerin başında ise 26.02 puan ile halat, ip, sicim ve ağ imalatı gelmektedir.2000 yılından sonraki dönemde statik bir verimlilik artışı yaşanmıştır. Yani emek verimliliği artmış, ancak istihdamda önemsenir bir artış gözükmemiştir. 2000-2001 yıllarında 35 kodlu kimya-petrol sanayi hem katma değer, hem de kısmi verimlilik faktörlerinde en yüksek düzeydeki sektör olarak bulunmuştur.
2002 yılından sonraki makro ekonomik performans, yüksek büyüme oranları ve düşük enflasyon imalat sanayinde önemli düzeyde verimlilik artışlarıyla beraber gerçekleşmiştir. Büyümenin verimlilik odaklı olması gereği, başta MPM olmak üzere birçok kurum, kişi ve kesimlerce sürekli dile getirilen bir husus olmuştur.
2004 yılında, 2000 yılına göre imalat sanayinde üretim % 24,5 artmıştır. İstihdam ise %0.22 düşmüştür. Öte yandan, emek verimliliği %24,8 oranında artmış buna karşın reel ücretler ise % 14,3 oranında gerilemiştir. Türkiye' de ülke ekonomisinin yavaş yavaş istikrara kavuşmasıyla üretim sektöründe yaşanan talep artışı endüstriyel otomasyona olan ilgiyi arttırıyor. Özellikle otomasyonun en fazla kullanıldığı ve %30'lara yakın üretim artışı yaşanan makine imalatı başta olmaz üzere, petrol dağıtım, plastik, kozmetik, tekstil, kimya ilaç gibi sektörlerde yaşanan canlanma otomasyon alanında hizmet veren firmaları yatırıma yöneltiyor.
Türkiye'de sanayi üretimindeki artışın son yıllarda belirli sektörlere yoğunlaştığını, bununla dünyadaki trendlere çok bağımlı olduğu görünüyor. Bunlar arasında gemi inşa sektörü şu anda yeni hizmete giren, inşası süren tershanelerin kapasitesinin, mevcut tershane kapasitesinde daha fazla olmasıyla dikkat çekiyor.
Tuzla'nın Aydınlı koyunda yoğunlaşmış olan gemi inşa sektörü bu koyun dolmasıyla birlikte diğer kentlere yayılmaya başladı. Sektörde çok hızlı bir yatırım girişi ve sipariş patlaması gözleniyor. Mevcut tershaneler, 2008 yılına kadar yeni sipariş kabul etmediklerini, 2010 yılına kadar da tam kapasite çalışacaklarını açıklamış durumdadır. Hükümet Türkiye'nin 2013 yılında dünyanın ilk dört gemi üreticisi arasına gireceğini ilan etti. Bu durumun en önemli nedeni dünyadaki gemi inşa sektöründeki canlanma ve Türkiye'nin sunduğu bazı avantajlardır.
Türkiye' de İmalat Sanayinin Yapısı ve Özellikleri
İmalat sanayinin yapısını çeşitli ölçütlere bakarak incelemek mümkündür. İmalat sanayinde faaliyet gösteren işyerleri ölçekleri bakımından büyük ve küçük işyerleri şeklinde ayrıma tabi tutulabilir. Büyük ve küçük işyerlerinin sektör içindeki görece ağırlıkları bu sektörün teknolojik düzeyi, rekabet yapısı vb. konularda fikir verebilir. İmalat sanayinde üretilen mallar tüketim malları, ara malları ve yatırım malları şeklinde incelenebilir. Bu kategorilerin görece ağırlıklarında zaman içimde meydana çıkan değişmeler; ara ve yatırım malları sanayilerinin daha hızlı gelişmesi, teknolojik anlamda sanayileşmenin göstergesi sayılmaktadır.
Türkiye ekonomisi karma bir ekonomiye sahip ayrıca sanayi içinde kamu ve özel kesimlere ait işletmeler bulunmaktadır. Bu kesimlerin görece paylarında zaman içimde meydana gelecek değişmeler karma ekonomik sistemin hangi yöne kaydığının işareti olacaktır. Öte yandan kamu ve özel kesimlere ait işyerlerinin verimlilik, istihdam , enerji kullanımı ve yeni teknolojilere uyum vb. açılardan karşılaştırılması hangi kesimde kaynakların daha etkin kullanılacağını gösterecektir.
İmalat Sanayinde İşyeri Büyüklüğü
İmalat sanayinde faaliyet gösteren işyerleri hakkında bilgileri DİE tarafından gerçekleştirilen sayım ve anketlerden öğreniyoruz.
1990' lı yıllarda Türkiye'de 200 bin imalat sanayi işyeri mevcuttur. Bunlardan çok büyük bir bölümü, %90 dan daha fazlası, küçük atölye niteliğindedir.
Küçük işyerleri sayısal üstünlüğe sahip olmalarına karşılık, istihdam sermaye, sermaye yatırımı ve yaratılan katma değerde görece olarak küçük paylara sahiptirler. Büyük işyerlerinin yatırım, katma değer ve çıktıdaki nisbi payları çok daha büyüktür. Büyük ölçekli üretimin görece ağır bastığı alt sektörler kimya, makina, kağıt, ana metal sanayileridir. Küçük ölçekli işyerlerinin en yüksek paya sahip olduğu sanayi dalları ise orman ürünleri, dokuma sektörü ve diğer sanayi dallarıdır.
Türkiye'de imalat sanayinde küçük işyerlerinin çok yaygın olmasının ve büyük ve küçük işyerlerinin bir çok nedeni vardır.
1. Sermaye yetersizliği ve teknolojik gerilik, işletmeleri dokuma, giyim eşyası ve gıda maddeleri vb. geleneksel yöntemlerle üretilen, hammaddesi yurtiçinde sağlanabilen, nüfus artışına paralel olarak iç talebi yükselten malların üretimine yöneltmektedir.
2. Türkiye'de, 1980 öncesi dönemde uygulanan sanayileşme modeli küçük üreticilerin devam etmesi ve yaygınlaşması için uygun bir ortam hazırlamıştır.
3. Halkın küçük tasarruflarının üretime yönlendirilememesi
4. İmalat sanayinde işyerleri ölçeğinin belirlenmesinde başvurulan ölçüt işçi sayısıdır.
İmalat Sanayinde Kamu ve Özel Kesimlerin Yeri
Ekonominin her sektöründe özel girişime ve kamuya ait işletmeler birlikte faaliyet göstermektedirler. Kamuya ait işletmeler birlikte faaliyet göstermektedirler. Kamuya ait işletmelerin özel işletmelerle rekabet ilişkisi içinde değil, yardımlaşma ve tamamlama ilişkisi içindedirler.
Kamu kesimi imalat sanayinde 34 endüstriden 25'nde faaliyet göstermektedir. Kamu kesiminin görece ağlığının fazla olduğu sanayi dalları, petrol ürünleri, demir çelik, tütün, gıda-içki ve ana kimyadır. Diğer sanayi dallarında hem kamu hem de özel kesime ait i yerleri birlikte faaliyet göstermektedir.
İmalat sanayine bakıldığında kamu kesiminin sektör içindeki nispi payının zaman içinde azaldığı, özel kesimin payının süratle yükseldiği görülür.
Kamu kesimi işyerlerinin sayı olarak büyük bölümü tüketim malları üreten sanayi dallarında yer almaktadır.Ancak olaya üretilen çıktı değeri veya katma değer açısından bakarsak ara mallar üreten sanayi dallarında daha büyük görece paya sahip olduklarını görürüz.
Genel Değerlendirme, Sonuç ve Öneriler
1980-2005 döneminde Türkiye imalat sanayinin kapsamlı olarak incelendiği bu araştırmada yapılan analiz ve incelemeler sonucunda ortaya çıkan temel bulgular, bunların değerlendirmesi ve öneriler şunlardır.
• 1980-2001 döneminde, 22 yıllık sürede imalat sanayinde reel katma değer üç katına çıkmıştır. Ancak, bu göstergede istikrarsızlıkların da yaşandığı saptanmıştır.
• Ortalama üretim verimliliği (çıktı/girdi) en yüksek değerine 1993'te ulaşmış, 2000 ve 2001 krizlerinin etkisiyle yaşanan gerilemelerle tekrar 1980 yılının verimlilik düzeyine inmiştir.
• Gerek katma değer, gerekse üretim verimliliğinde görülen dalgalanmalar, imalat sanayinde istikrarsız bir maliyet yapısına ve teknolojiden yeterince yararlanılmadığına işaret etmektedir.
• İmalat sanayi üretim verimliliğinde 1994 ve 2000 krizlerinin olumsuz etkileri özel kesime göre kamu kesiminde daha çok hissedilmiştir.
• 2004 yılında, 2000 yılına göre imalat sanayinde üretim % 24,5 artmıştır. İstihdam ise %0.22 düşmüştür. Öte yandan, emek verimliliği %24,8 oranında artmış buna karşın reel ücretler ise % 14,3 oranında gerilemiştir.
• 2000 yılından sonraki dönemde statik bir verimlilik artışı yaşanmıştır. Yani emek verimliliği artmış, ancak istihdamda önemsenir bir artış gözükmemiştir.
• Türkiye imalat sanayisi içinde ortalama olarak en yüksek katma değer yaratan sektör 35 kod numaralı kimya petrol sanayidir. İkinci sırada 38 kodlu metal eşya makine teçhizat, ulaşım aracı, ilmi ve mesleki ölçme aletleri sanayi gelmektedir.
• Türkiye imalat sanayinde, İstihdam ve katma değer açısından ise 31 kodlu gıda, 32 kodlu dokuma ile 35 kodlu kimya-petrol ve 38 kodlu metal eşya ve makine sanayileri önemli yer tutmaktadır.
• 1980-2001 döneminde işgücü verimliliği en yüksek sektör 35 numaralı kimya-petrol sanayidir. En düşük verimlilikler ise 32 kodlu dokuma-giyim ile 33 kodlu orman ürünleri ve mobilya sanayilerinde görülmektedir..
• Genel olarak tüm sektörlerde 22 yıllık süreçte işgücü verimlilik artışlarında önemli yükselmeler gözlenmiştir. 22 yılda 2,5 katına ulaşan sektörler bulunmaktadır. Kanımızca bu sonuç, katma değer artışlarının yükselmesinden ziyade çalışan sayılarının büyük ölçüde gizlenmesinden ve sigortasız işçi çalıştırılmasından kaynaklanmıştır.
• Ortalama sermaye verimliliği, 1996-2001 itibariyle, en yüksek sektör 39 kodlu diğer imalat sanayi (kuyumculuk, müzik aletleri v.s.) dir. Bu sektörün sermaye verimliliği artış hızı da en yüksek sektör olması ilginçtir. Gerçekten bu sektörde son 5 yılda üretim atağı olduğu görülmektedir.
• Türkiye'nin kuyumculukta AB'de büyük ilerleme göstermesi ve pazarda önemli paylar alacağı beklenmektedir. Ancak bu sektörün Türkiye imalat sanayisi içindeki payı çok düşüktür.
• İmalat sanayi genelinde ortalama sermaye verimliliği artış hızları, ortalama işgücü verimliliği artış hızından daha düşük ve istikrarsız olarak gerçekleşmiştir. Bu durum, sermaye kullanımının verimliliği sağlayacak teknolojik yenilikleri algılayamamış olmasının yanı sıra, sektörlere verilen teşviklerin dağınıklığı nedeniyle, sermayenin istikrarsız ve yön değiştirme eğiliminde olmasından kaynaklanmış olabilir.
• 2000-2001 yıllarında 35 kodlu kimya-petrol sanayi hem katma değer, hem de kısmi verimlilik faktörlerinde en yüksek düzeydeki sektör olarak bulunmuştur.
İmalat sanayinde kapasite kullanım oranı, geçen yılın aynı ayına göre 2,3 puan artmış ve % 83,2 seviyesinde gerçekleşmiştir.
Aylık İmalat Sanayi Eğilim Anketi'ne cevap veren 2679 işyerinden derlenen verilerin geçici analiz sonuçlarına göre, 2005 yılı Kasım ayında % 80,9 olan üretim değeri ağırlıklı kapasite kullanım oranı, 2006 yılı Kasım ayında % 83,2 seviyesinde gerçekleşmiştir.
İç pazarda talep yetersizliği, işyerlerinin tam kapasite ile çalışmamasının en önemli nedenidir.
2006 Kasım ayında, işyerlerinin, tam kapasite ile çalışmamasının nedenleri arasında talep yetersizliği ilk sıradadır. Hammadde yetersizliği, mali imkansızlıklar, işçilerle ilgili meseleler ve enerji yetersizliği diğer nedenlerdir. İç pazarda talep yetersizliği % 47,6 ve dış pazarda talep yetersizliği % 17,9 oranında etkili olmuştur. Mali imkansızlık % 3,5; hammadde yetersizliği; yerli mallarda hammadde yetersizliği % 4,3 ve İthal mallarda hammadde yetersizliği % 2,9, işçilerle ilgili meseleler % 1,8 oranında etkili olmuştur.
Üretim miktarı, Kasım ayında bir önceki aya göre % 4,7 artmıştır.
İşyerlerinde Kasım ayı üretim miktarı % 4,7 artmıştır. Aralık ayında üretim miktarını % 0,1 artacağı beklenmektedir. Kasım ayı satış miktarı % 8,8 artmıştır. Aralık ayında % 1,0 azalacağı beklenmektedir. Kasım ayı satış fiyatları aynı kalmıştır. Aralık ayında % 0,1 artacağı beklenmektedir. Kasım ayı hammadde fiyatları % 0,3 artmıştır. Aralık ayında % 0,3 artış beklenmektedir.
Kadının toplumdaki yerinin, temelde o toplumda geçerli olan üretim tarzınca belirlendiği daha önce söylenmişti. Tarihsel değişmenin incelenmesi bu tezin doğruluğunu gösterdi. Başka bir deyişle, kadının ekonomik yapı ve yaşam içindeki yerini ve rolünü incelemeden, kadının toplumsal yapı veya yaşam içindeki yerini, rolünü ve kadına ilişkin üst yapı kurumlarını ve değer yargılarını doğru olarak algılama ve anlama olanağı yoktur. Öyleyse, burada ilk olarak kadının üretim sürecine katılmasının boyutlarını, bu katılmanın ortaya çıkış biçimlerini açığa çıkartmak gerekmektedir.
Ancak, üst yapıdaki gelişmelerin alt yapı değişmelerini belli bir gecikme ile izlediği bilinmektedir. Bu nedenledir ki, günümüzün üst yapısını oluşturan kurum, davranış, tutum ve değer yargıları geçmişin izlerini taşımaktadır. Eskinin kalıntıları günümüz toplumunda da şu ya da bu biçimde varlıklarını sürdürmekte, yaşamımızı etkilemektedir. Bu nedenle, günümüz toplumunda kadının yeri ve rolü üzerinde durmadan önce, Osmanlı toplumundaki duruma ve 1923 den bu yana çıkan yeni oluşumlara kısaca göz atmak, günümüzü anlamak için hem yararlı hem de gereklidir.
2. OSMANLI TOPLUMUNDA KADIN VE CUMHURİYET DÖNEMİNİN GETİRDİĞİ DEĞİŞİKLİKLER
Osmanlı toplum yaşamında din çok etkin bir kurumdur. Devletin yönetimi dini kurallara bağlıdır. Ancak, İslâmiyet, erkeği kadından üstün sayar Bunun en belirgin kanıtları, kadının miras hukukuna göre erkeğin aldığının yarısını alması, mahkemede iki kadın tanığın bir erkek tanığa eşit olabilmesidir. Erkeğin kadından üstün olması, ekonomik nedenlere; erkeğin kadını beslemesine, ona kendi malından sarf etmesine dayanmaktadır. Ama gerek Selçuklularda, gerek Osmanlılarda emekçi kitleler arasında kadın, en az erkek kadar hatta daha çok çalışır, üretir, bir değer yaratır. Bu değere vergiler yoluyla el koyan hem kadın hem erkeği sömüren merkezi feodal otorite, devlettir.
Osmanlı toplumunda kadını, saraylı kadın ve emekçi kadın olarak ayrı değerlendirmek gerekir. Üretime hiçbir katkısı olmayan saraylı kadının işlevi, bütün gününü giyinmek, süslenmekle geçirmek, geceleri de erkeğini memnun etmektir. Emekçi kadınsa bütün gün tarlada evde çalışır, yorulur, horlanır, aşağılanır, bunlardan kurtulmak için bırakınız mücadeleyi, düşünmeyi bile bilemez. Ve 600 yıllık; Osmanlı İmparatorluğu döneminde, sosyal hayattan bu denli kopuk olduğu için, elbette düşünsel bir ürün veya sanat yapıtı koyamaz ortaya.
Tanzifatla birlikte, çok sınırlı olsa da bazı haklar verilmeye başlanmıştır kadınlara. Batıya açılmanın sonucu, İstanbul'daki ticaret burjuvazisinin bu hakları desteklemesinin en önemli nedenleri: gelişen kapitalist ilişkilerin emeğin özgürleşmesini zorunlu kılması ve belli bir eğitim düzeyine gelmiş işgücüne gereksinim duyulmasıdır
1923'lerden sonra hızlanan kapitalist gelişim ve üst yapıdaki değişiklikler: 1926'da medenî kanunun kabulü, 1934'te kadınlara da seçme ve seçilme haklarının verilmesi, kadın erkek ayrımı yapılmaksızın kitlelerin eğitiminin amaçlanması v.b. dir. Gelişen kapitalist ilişkiler Türk kadınının toplumsal konumuna bazı değişiklikler getirmiştir ama geçmişte varolan çifte tutsaklık, nitelik değiştirerek süregitmiştir. Çünkü medenî kanun çok karılı evliliği yasaklasa bile toplumda erkeğin egemenliğine dayalı ataerkil aile geçerlidir. Emekçi kadınların, seçim yoluyla başa geçip kendi yararına yasalar çıkarması kapitalist düzen içinde mümkün değildir. Üstelik unutmamak gerekir ki 1970'de bile okuma yazma bilen kadınların oranı sadece %29'dır.
Cumhuriyet döneminde, kadını iktisaden faal olmaya iten Cumhuriyetin getirdiği yasal haklardan öte, gelişen kapitalist üretim ilişkileridir. Bu da incelemenin diğer bölümlerinde ayrıntılarıyla ele alınacaktır
3. GÜNÜMÜZDE KADININ DURUMU
A. SANAYİDE KADIN - KENTSEL AİLE
Günümüz toplumuna gelince... 1965 nüfus sayımına göre, Türkiye'nin 15 ve daha yukarı yaşlardaki faal nüfusun %38'ini oluşturan kadınların %94'ü tarım, %1,5'u imalât sanayi, %2.5'u ise hizmetler kesimindedir. Oysa faal nüfusun %62'sini oluşturan erkekler için bu oranlar sıracıyla %58, %16 ve %16.5'tur. Kadınların tarım kesiminde yığılmasının bir nedeni Türkiye'deki kırsal yerleşme birimlerinin önemi, bir diğeri ise özellikle küçük kentlerde bile tarım ve benzeri faaliyetlerin ana iktisadî faaliyet kolunu oluşturmalarıdır. Her iki durumda da kadınların tarım dışında çalışma olanağı hemen hemen yok denecek kadar azdır.
Bu durum kadınların mesleklerine de yansımaktadır, örneğin, gene 1965 sayımına göre "çiftçiler, ormancılar, avcılar ve balıkçılar" grubu dışında kalan tüm meslek gruplarında kadınların yerinin çok sınırlı olduğu görülmektedir. Kadınlar arasında işçilerin oranı %5 dolaylarındadır. Bunun nedeni, tarımdaki kadınların büyük bir bölümünün aileye ait topraklarda çalışan "aile işçisi" niteliği taşımasıdır.
Kentlerdeki kadınların üretim süreci içindeki yerini "Hane halkı İşgücü Anketleri" yardımıyla görebiliriz. Seçilen örnek içinde özellikle büyük kentler önemli bir yer kapsadığı için bu anketlerin esas olarak bu tür kentlerdeki durumu ortaya koyduğu söylenebilir.
1969 anket sonuçlarına göre kentlerdeki faal nüfusun %51'ini oluşturan kadınların %90'ı işgücüne dahil değildir. Bunun altında yatan neden ise kadınların ev işlerine tutsaklığıdır. Çünkü 15 ve daha yukarı yaşlardaki kadınların %81'i, bu anketlerde "ev kadını" diye nitelendirilmekte, yani ev dışında başka bir işle uğraşmamaktadır.
Bunun gerek kadınların kendileri ve gerek ülke ekonomisi açısından önemli bir kaynak israfına yol açtığı açıktır. Bir başka sonucu ise sürekli olarak evde çalışan kadınların ruhsal durumu ve yapıları üzerindeki olumsuz etkileridir. Kadınların ev dışındaki ve özellikle sanayideki işlerde çalışmaları bu açıdan çözüm olmamaktadır. Çünkü kapitalist toplumlarda işin ve ücretli emeğin insanın kişiliği üzerindeki olumsuz, yabancılaştırıcı etkisi de çok iyi bilinmektedir.
Bazı Veriler
Nüfus
Toplam Erkek Kadın
1970 35.605 18.007 17.598
1975 40.348 20.745 19.603
1980 44.737 22.695 22.042
1985 50.664 25.672 24.992
1990 56.473 28.607 27.866
2000 67.804 34.347 33.457
Kadın Nüfus
Toplam 0-14 yaş 15-64 yaş 65+ yaş
1970 17.598 7.244 9.492 863
1975 19.603 7.853 10.722 1.028
1980 22.042 8.451 12.352 1.239
1985 24.992 9.230 14.551 1.212
1990 27.866 9.591 16.931 1.344
2000 33.457 9.767 21.570 2.120
Çalışan nüfus
Toplam Erkek Kadın Kadınların Oranı
1970 14.809 9.052 5.759 38,9
1975 17.153 11.011 6.140 35,8
1980 18.346 11.575 6.771 36,9
1985 20.450 12.970 7.479 36,6
1990 23.241 14.852 8.387 36,1
2000 25.964 16.539 9.424 36,3
2000* 20.579 15.176 5.403 26,3
2001* 20.367 14.904 5.463 26,8
2002* 21.354 15.232 6.122 28,7
2003* 21.147 15.256 5.891 27,9
Çalışan kadınlarının kadın nüfusa oranı
Toplam Kadın Nüfus Çalışan Kadın Çalışan Kadınların Oranı
1970 17.598 5.759 32,7
1975 19.603 6.140 31,3
1980 22.042 6.771 30,7
1985 24.992 7.479 29,9
1990 27.866 8.387 30,1
2000 33.457 9.424 28,2
2000* 33.457 5.403 16,1
SİGORTALI İSÇİ SAYILARI (BİN)
Yıllar Erkek Kadın Toplam (%)
1965 791,5 104,3 895,8 11,64
1967 960,1 109,3 1.069,4 10,22
1968 1.091,0 115,2 1.206,2 9,55
1970 1.196,2 117,3 1.313,5 8,93
1972 1.389,3 135,7 1.525,0 8,89
1973 1.517,2 131,9 1.649,1 7,99
Kaynak: SSK İstatistik Yıllıkları.
Bunlara göre 1972 yılında sigortalı işçiler içinde kadınların oranı %9 dolayında. Bu oran 1973'te %8'e düşmektedir. Kadınların işgücü içindeki oram yukarıdaki orandan yüksek olduğuna göre, kadınlar için sigorta dışı kalma olayının erkeklere oranla daha yaygın olduğu söylenebilir. Bu ise çok sayıda kadının, ne denli eksik ve yetersiz olursa olsun, var olan sosyal güvenlik kapsamı içine alınmadığını gösterir.
Kadınların erken emekliliğe ayrılması konusundaki yasa, bu açıdan önem kazanmaktadır. En önemli sorun, tüm çalışanları sosyal güvenlik kapsamı içine almaktır. [sayfa 60] Ayrıca, kadınlar erkeklere göre daha az ücret almaktadırlar.Bu durumun bir başka göstergesi sosyal sigortalara tabi işyerlerinde kadınların günlük kazançlarının erkeklerinkinin %80 - 90'ı oranında olmasıdır Bir başka deyişle, kadınlar erkeklerden daha yoğun bir biçimde sömürülmektedirler.
B. KIRSAL KESİMDE KADIN
1970'de Türkiye'de toplam kadın nüfusu 17.598.190'dır. 1965'de ise 15.394.457 olup, toplam nüfusun %49'unu oluşturur. Yine 1965'de tarımda çalışan her 1000 kişiden 497'si kadındır. Kadın, erkekle eşit oranda çalışmaya katılmaktadır kırsal kesimde ama en güç ve zor yaşam koşullarına göğüs gerenler kadınlar olmaktadır. Bütün gün tarlada çapa sallamanın, pirinçte, pamukta ve tütünde çalışmanın yanı sıra hayvanlara bakmak, onları sağmak, yemek hazırlamak, çocukların bakımıyla ilgilenmek ve gece de bütün yorgunluğuna karşın kocasının isteklerini tatmin etmek zorundadır.
Ülkemizin çoğu yörelerinde, erkekler kahvede boş otururken, kadınların tarlada çalıştığı bilinen gerçektir. Kadın, el emeğinin karşılığı asla ödenmeyen "ücretsiz aile işçisidir". Feodal ilişkilerin etkinliğini koruduğu Güneydoğu Anadolu'dan tipik bir örnek olan Adıyaman'da, tarımda çalışan kadınların %97'si ücretsiz aile işçisidir. Dokuma işçisi kadınların %18'i aile işçisi, %50'si kendi hesabına %31'i ücretli çalışmaktadır. Ancak kendi hesabına ya da ücretli çalışanların aldığı paranın hepsini aile reisi olan erkeğe vermesi kaçınılmaz bir durumdur. [sayfa 65]
Tüm bunlara karşın kadının aile içindeki durumu nedir, bir de ona bakmak gereklidir. "Evde en çok kimin sözü geçer?" diye sorulduğunda erkeklerin verdiği cevaplardan çıkan sonuç şöyledir: Kadının sözünün geçtiği aile 1000 tanede 5. Aynı soru kadınlara yöneltildiğinde 1000 ailenin 32'sinde kadının sözünün geçtiği ileri sürülüyor
Hangi ahbaplarla, akrabalarla görüşüleceğine karar verme yetkisi hep erkektedir. 100 ailenin yalnızca 9'unda eve alınacak eşyaları seçenler kadınlar olabiliyor. Mutfak masraflarında da durum pek değişik değildir: 100 ailenin 44'ünde mutfak harcamalarının miktarını, cinsini tayin eden erkektir. 100 ailenin 24'ünde bu harcamaların takdiri kadına bırakılmıştır. İkisinin ortaklaşa karar verdikleri aile oranı 100'de 13'ü geçmiyor.
Kısaca, tarlada, ağılda, evde kendini tüketircesine çalışmasına karşın, kadının kişiliğine, özlemlerine, tercihlerine değer verilmiyor. [sayfa 66] Bir kez daha vurgulamalı, kentten kırsala gidildikçe kadın erkek arasındaki eğitim eşitsizliği büyümekte. Üstelik okul düzeyi yükseldikçe kızların oranı düşmektedir. Köylerde, 16 yaşından yukarı nüfus arasında okula devam edenlere bir göz atıldığında her 1000 kadının 402'si ilkokulu bitirebilirken yalnız 1000'de 5'i ortaokulu ve 1000'de 4'ü lise veya dengi bir okulu bitirebiliyor.
Böylesine eğitimden yoksun bırakılan kadının kendini geliştirme, yeteneklerini ortaya koyma olanağı erkeğe oranla çok daha düşük oluyor.
KÖYDE EVLİLİK VE AİLE
Evin yönetiminde ve işleyişinde en ufak söz hakkına sahip bulunmayan kadın, evlilik ve eş seçiminde de özgür değildir. Evlenme, bir iş akdi olarak kabul edildiğinden ana-baba kızlarını en çok başlık veren ya da maddi olanak sahibi olan kişiye vereceklerdir. Kızın kişisel görüşünün alınması veya onun tercihleri doğrultusunda eş seçimi söz konusu değildir. Bu da çeşitli kaçma-kaçırılma olayları doğurmakta, birçoğu gelenekler nedeniyle kanlı sonuçlanmaktadır. Özellikle Doğu ve Güneydoğu Bölgelerimizde sevdiğine kaçan kız "ailenin namusunu kirletmiş" olduğu için öldürülür. Katı bir namus anlayışıdır ki, feodal dönemlerin ürünüdür, kocasından başkasıyla ya da evlenmeden önce sevdiğiyle cinsel ilişki kuran kadını yaşamaya lâyık görmez. Kadın, bunu boynu bükük kaderi olarak kabullenir.
Sevdiği ile kaçma olayı dışında, kadına zorla tecavüz edilirse, gelenekler yine kadını cezalandırır. Tecavüz edenler toplum tarafından cezalandıramazken, kadına verilen ceza ölümdür. Kadın "namusunu temizlemek" için ya kendini öldürmek zorunda ya da kocası veya babası tarafından öldürülmeyi kabullenmek durumundadır.
Oysa namusu, salt cinsel namus olarak değerlendirmek, bu kavramı son derece dar boyutlar içinde ele almak onun anlam kaybına uğramasına yol açmaktadır. (Karısından başkasına yan gözle bakmayan ama halkın yediği zeytinyağına motor yağı karıştıran tüccar elbette namuslu değildir...)
Köylerde, kendi rızası olmadan ailenin kararı ile evlendirilen kadınların oranı %11.8'dir. Ailenin kararı kendi rızasıyla evlenenlerin oranı ise %67.0'dır. Ne demektir "ailenin kararı, kendi rızası?" Kadınların %81.3'ünün 19 ve daha küçük yaşta evlendirildiği göz önüne alınırsa, yaşlarının ufaklığı ve hayatı tanımamaları nedeniyle başka seçenekleri olmadığı ortaya çıkar. Demek ki kadınların %78.8'i evlilik denen ortak yaşam mücadelesinde, omuz omuza birlikte çarpışacağı erkeği tanımadan ailenin istekleri doğrultusunda evlenmektedir. Genellikle, kız evlât aile için ücretsiz işçi olarak çalışacağı dönemde, evlilik nedeniyle ayrılmakta, baba ve anası başlık yoluyla tazmin edilmektedir. Üstelik kız gelin gittiği evde de ücretsiz işçi olarak çalışacağından, erkeğin ailesinin zararı da fazla olmamaktadır. Başlığın ortadan kalkması, ancak onu yaratan maddî koşulların, yoksulluğun ortadan kalkmasıyla gerçekleşecektir.
C. HİZMET SEKTÖRÜNDE KADIN
Bundan önceki bölümlerde, sanayi ve tarım kesiminde çalışan kadınların durumu incelendi. Şimdi ele bu iki kesim dışında genellikle hizmetler sektöründe çalışan kadınların durumuna bir göz atmak gerekir.
Sanayi ve Tarım kesimleri dışında çalışan kadın, genellikle, özel ya da devlet hizmetler sektöründe çalışmaktadır. Ve bu sektörde çalışan kadınların sayısı giderek artmaktadır. Burada çalışan kadınların büyük bir çoğunluğu sadece ekonomik zorunluluklar, yani kocanın aldığı maaşın ailenin geçimini karşılamaması sonucu çalışma hayatına itilmişlerdir.
Çalışma nedeninin ekonomik zorunluluklar olduğuna dair bir başka gösterge de, kendilerine sorulduğunda, geçim sıkıntısı sona erdiğinde çalışmaktan vazgeçeceklerini söylemeleridir. Üstelik kadınlar, çalışacakları yeri ve işi ] seçerken, bunun olanaklar ölçüsünde kendilerine toplumda verilen rollere uygun görevler olmasına dikkat etmektedirler. Bakanlıklarda çalışan kadın personelin dağılımına bakılacak olursa, şu gerçek ortaya çıkar. Kadınlar en çok Mülî Eğitim Bakanlığı (%31.6), Turizm ve Tanıtma Bakanlığı (%26.3)[ ve Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığında (%22.2) yoğunlaşmaktadır. Bu sayılardan da görüldüğü gibi, "kadın görevliler genellikle sosyal görünümlü ve içerikli, erkekler tarafından yavaş yavaş terk edilen hizmet kesimlerine giderek daha yüksek oranlarda yönelme eğilimindedirler."Kendisini eş ve anne olarak gören kadının, iş hayatında ilerleme, yükselme gibi istekleri yok denecek kadar azdır. Bizzat kamu kesiminde çalışan kadınların kendileri, yüksek kademelerde kadın görevlilere az rastlanmasını, kadının evlenince ya da çocuk sahibi olunca işlerini bırakmalarına ve tarihi gelişim içinde ülkemizde kadınların çalışma hayatına geç girmelerine bağlamışlardır.Eğitim düzeyi yükseldikçe, kadının kendisine bakışında da sürekli değişiklikler gözlemek olanağı vardır, örneğin, yine kamu kadın personeli arasında yapılan araştırmaya göre, çalışma yaşamını sürdürmek isteyenler %83.33 ile en çok yüksek eğitim görmüşler arasındadır. Çalışma yaşamını sürdürmek istemeyenlerin en yüksek olduğu grup ise enstitü mezunlarıdır (%47.3).
Unutmamak gerekir ki enstitüde toplumdaki alışılmış kadın tanımına uygun yani, anne ve eş niteliklerine uygun bir eğitim sürdürülmektedir: Ayrıca bir enstitü mezununun yapabileceği işte sıkıcı ve tekdüze memurluklar olmaktadır. Bu nedenlerle enstitüden mezun kadınlar ekonomik zorunluluk ortadan kalkar kalkmaz eve dönmeyi yeğlemektedir. Yüksek öğrenimliler ise eğitimlerini değerlendirmek için çalışmayı sürdürmek istemektedirler. O halde, tarım ve sanayi kesimleri dışında çalışan kadının en önemli sorunu (ki bu sorun tarım ve sanayide çalışan kadınlar için de geçerli olabilir) toplum tarafından öncelikle anne ve eş olarak koşullandırılması, bu koşullanma sonucu, onlarında kendilerini bu görevlerle yükümlü kılmalarıdır. Kadının çalışma yaşamına girmesinde temel neden, bir kişi olarak, bir uğraşa ve ekonomik bağımsızlığa kavuşma isteği değil, ailenin geçimiyle yükümlü erkeğin gelirine katkıda bulunma zorunluluğudur. Kadının çalışması, sorunlarını çözümlememektedir, çünkü toplumdaki egemen değer yargıları kadının çalıştığı işe ve topluma yaptığı katkıya rağmen, yine de kadın (dişi), öteki cins olarak ele alınmasına yol açmaktadır.
O halde, kadının kurtuluşu, çalışsa dahi, bu düzende mümkün değildir.
YASALAR
Gerek toplumumuzda gerekse diğer kapitalist toplumlarda kadınla erkek arasında, yasalarda da kadın aleyhine bir eşitsizlik söz konusudur. İsviçre Medenî Kanunundan esinlenerek hazırlanmış T.C. Medenî Kanununun incelenmesi, açıkça gösterecektir ki yasalar insanlar, sadece insan - insan ilişkisini düzenlemek için değil aynı zamanda bir sınıfın diğer sınıfa, bir cinsin diğer cinse egemenliğini sağlamak için de çıkarılmaktadır. 152 - 153 - 154. maddeler kadın ve çocuğun geçimi, oturulacak evin seçimi, birliğin reisi ve temsilcisi olan kocaya aittir demektedir. Zaten kadın istese de ayrı evde oturamaz çünkü yasalar, kocanın ikametgâhını kadının zorunlu ikametgâhı kabul eder. Kadın yasalara göre eve bakmakla yükümlüdür. Koca, ev işleri hizmetinin karşılığında, kadının güvencesini sağlayacaktır. Bu işbölümü, kadını kesinlikle eve bağlar niteliktedir.
Kadının eve bakacağını söyleyen aynı yasanın 190. maddesi şöyledir: Koca, kadından uygun oranda aile masrafına katılmasını isteyebilir. Yani ekonomik zorunluluk sonucu kadın ev işleri hizmetlerine ek olarak para kazanmaya mecbur edilebilir. Peki ya kadın çalışmayı kendisi istiyorsa? Yasalar, yargıca, kadına çalışma izni verme hakkını tanıyor.
VIII. SONUÇ
"Modern karı-koca ailesi, açık yada gizli, kadının evcil köleliği üzerine kurulmuştur Kapitalist toplumun en önemli özelliklerinden birisi, her şey gibi insanı da metalaştırmasıdır. Kapitalist üretim biçiminin egemen olduğu Türkiye'de de kadın hem sermayenin sömürüsü hem de karşı cinsin baskı ve tutsaklığı altındadır. Ekonomik zorunluluklar nedeni ile çalışma hayatına giren kadınlar, var olan üstyapı kurumlarının baskısı altında ikincil durumlarını değiştirememektedirler. Çalışma hayatına girmek kadının özgürleşmesinin bir ön koşulu olmakla birlikte, bugünkü koşullar altında kadının kurtuluşunu getirmemektedir. Kadın ile erkek arasındaki yasal eşitsizliği kaldırmaya yönelik çabalar da başarısız kalmakta, yalnızca gerçek eşitsizliği ortaya çıkarmaktadır. Yasal eşitlik sağlansa bile, evliliğin sonucu olan cinsel tutsaklık, fuhuş, kadının erkeğe olan ekonomik bağımlılığı ve kadının iş hayatında sömürülmesi,kapitalist toplumun sınırları içinde kalındığı sürece ortadan kaldırılamaz. Kadınların gerçek anlamda kurtuluşu sosyalist toplumda yaratılacak ortamda mümkün olacaktır. Kadınların yaygın bir biçimde üretime ve kamu hayatına katılması, toplumsal yaşamın her düzeyinde ve aşamasında söz sahibi olması onları erkeklerle gerçekten eşit kılacaktır. Nihai amaç, yalnızca kadınla erkeğe eşit hak sağlamak değil, insanı insana muhtaç kılarak sömürüye neden olan tüm bağları kırmak, her iki cinsi, kısacası tüm insanları özgür kılmaktır. "Çünkü iki cinsin toplumsal eşitlik ve bağımsızlığı sağlanmadıkça insanlar için kurtuluş, yoktur. İnsanların kurtuluşu mücadelesinde en ön safta çarpışan devrimcilerin, mücadelenin ancak kadın, erkek omuz omuza çarpışarak kazanılacağının bilincine varması, bu yöndeki kişisel şartlandırmalarını kırmasının yanı sıra kitleleri de eğitmesi, önde gelen görevlerindendir. Kadınların gerçek anlamda kurtuluşu sosyalist toplumda yaratılacak ortamda mümkün olacaktır. Kadınların yaygın bir biçimde üretime ve kamu hayatına katılması, toplumsal yaşamın her düzeyinde ve aşamasında söz sahibi olması onları erkeklerle gerçekten eşit kılacaktır. Ev işlerinin ve çocuk bakımının kamu görevi olarak, uzman kişilerce yapılması bu sorunun çözümüne büyük bir katkı yapacaktır. Bu koşullar altında, maddî çıkar ilişkisine dayanan ve ekonomik bir birim olan burjuva ailesi yerini, iki kişinin özgür seçimine dayanan, maddî çıkar kaygılarından, dinsel önyargılardan, ataerkil yasaklar ve değerlerden, yasal engellerden, gayri meşru çocuk sorunundan arınmış, eşlerin karşılıklı sevgi ve saygısı üzerine kurulmuş beraberliğe bırakacaktır. Doğaldır ki, bu tür bir beraberlikte, kadının cinsel tutsaklığı, fuhuş, kadın ve erkeğin cinsel meta haline gelmesi de sözkonusu olmayacaktır.
Nihai amaç, yalnızca kadınla erkeğe eşit hak sağlamak değil, insanı insana muhtaç kılarak sömürüye neden olan tüm bağları kırmak, her iki cinsi, kısacası tüm insanları özgür kılmaktır. "Çünkü iki cinsin toplumsal eşitlik ve bağımsızlığı sağlanmadıkça insanlar için kurtuluş, yoktur."
8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nün ardından
8 MART DÜNYA KADINLAR GÜNÜ KUTLAMALARINDA, GÜVENLİK KUVVETLERİNİN GÖSTERİCİLERE KARŞI KULLANDIĞI ŞİDDET, AVRUPA ÜZERİNDEN TÜRKİYE GÜNDEMİNE OTURDU. 8 MART BİR KEZ DAHA ÖNEM KAZANDI. BİZ DE GEREĞİNİ YAPARAK SAYFALARIMIZI 8 MART'A AYIRDIK.
Bu ülkede kadınlar hala erkek töreleri, erkek namusu adına öldürülüyor. Miting meydanlarında dövülüyor biber gazına maruz kalıyor. Sessizce, tarihsiz belgesiz intihara zorlanıyor. İşyerinde tacize, ev içinde şiddete ve tecavüze uğruyor. Konuşmaya kalktığında, isyan etmek istediğinde hala kötü kadın damgası vuruluyor. Bu ülkede 8 Mart Dünya Kadınlar Günü çeşitli büyük alış-veriş merkezlerinin konserler düzenlediği, kadınlara özel indirimler yapıldığı, içi boşaltılmaya çalışılan lay lay bir gün haline getirilmeye çalışılıyor. Kadınlar, alanlarda dayak yiyor gözaltına alınıyor. Kız çocukları hala okutulmuyor. Bu ülkede kadınlar hala, eşit işe, eşit ücret talep ediyor. Kadın olduklarını hissetmek istiyor. Sevgi adına, aşk adına erkeğe köle olmak, töre adına, erkek namusu adına, öldürülmek istemiyor. Kadınlar savaş istemiyor. Analar komşu çocukları ile birlikte gönderdiği oğullarının savaşta faili meçhul, gazi ya da şehit olmasını istemiyor. Dünya'da kadın nüfusunun yüzde 60'a yakını şiddete maruz
Kalıyor. Birleşmiş Milletler tarafından yapılan bir araştırmaya göre;
Dünyadaki işlerin yüzde 66'sı kadınlar tarafından görülüyor.
Buna karşın kadınlar dünyadaki toplam gelirin ancak yüzde 10'una sahipler.
Dünya'daki mal varlığının ise % 1'ine sahipler.
Başka bir deyişle dünyadaki işlerin % 34'ü erkekler tarafından görülüyor ama erkekler dünyadaki toplam gelirin % 90'ına ve toplam mal varlığının % 99'una sahipler.
Tanımı: Petrol kendine has hafif bir kokusu olan 0.80 ile 0.95 arasında değişen yoğunluklu, çok koyu renkli ve hidrokarbonlardan oluşan rafine edilmemiş tabii mineral yağ olarak tanımlanır.(ÖNERTÜRK-1983)
Ölçülmesi: Amerikan petrol enstitüsü tarafından saptanan API gravite derecesi kullanılmaktadır.
Endüstriyel Aşamaları
Çok eski çağlardan beri bilinen ve çeşitli hastalıkların tedavisinde dahi kullanılan petrol 17 yy. ve 18 yy. yapılan coğrafi keşiflerle elde edilmiştir.Ancak endüstrisi 19 yy. da Amerika'da 1859 yılında 2000 varil ile başlayan üretimle gerçekleşmiştir.
Bunu izleyen endüstriyel aşamaları şöyledir.
1.Gazyağı Devri (1860-1885) [Only Registered And Activated Users Can See Links] fiğer damıtma ürünleri devreye girmemiştir.1860 yılında dünya üretimi 60.000 ton olurken 1870'de 800.000 tona çıkmıştır.
2.Yağlama Devri (1885-1900) : Petrol yağlarının,evlerde ve sanayide yağlama yağı olarak kullanılan bitkisel yağların yerini almasıyla belirlenir.1900'de dünya üretimi 20 milyon tondur.
3.Benzin Devri (1900-1914) : Otomobilin bulunması ve yaygınlaşması sonucu petrole olan ihtiyaç artmıştır.Üretim 1913 'de 52 milyon tondur.
4.(1914-1930) Devri : Bu yıllar sürekli damıtma işlemlerinin arttığı ve fuel-oil kullanımının yaygınlaştığı bir devirdir.1920'de dünya üretimi 99 milyon tondur.
5.(1930-1940) Devri : Kaliteli ürün için ısıl reforming ve eritici ile işleme usulleri geliştirilmiştir.1936'da dünya üretimi 250 milyon ton 1939 'da 285 milyon tondur.
6.(1940 ve sonrası) : Katalizörler yardımıyla petrokimya doğmuştur. 1954 yılında dünya üretimi 594 milyon tondur.
Petrol ekonomisinin nitelikleri
Petrol ekonomisini incelerken iki gruba ayırmak gereklidir.
1.Piyasa ekonomilerine ilişkin gelişmeler
2.Merkezi planlı ekonomilere ilişkin gelişmeler
Piyasa ekonomilerine ilişkin gelişmeler : Bu grubu incelerken süreci iki gruba ayırmamız gerekmektedir.
•Uluslararası Pazarın Evrimi (Şirketler Dönemi)
•OPEC 'in kuruluşu
A)Uluslararası Pazarın Evrimi : Bu devre petrolün 27 ağustos 1859 'Pensilvanya'da bulunmasıyla başlar. Bu tarihte petrol fiyatı varil başına 2 $ iken 1862'de 10 cente kadar düşmüştür.
Bunun başlıca sebebi üretimin tüketimde fazla olmasıdır.Takip eden yıllarda petrolün büyük kar marjı nedeniyle bir çok şirket kurulmuştur.Bunların en büyükleri -7- kızkardeşler adıyla tanınan şirketlerdir.
- Standart Oil of New Jersey
- Royal Dutch Shell
- BP
-Gulf
-Texaco
-Standart Oil of California
-Mobil Oil
Bu şirketler Amerika'daki petrol üretiminin % 30'nu petrolün devlet tekelinde olmadığı ülkelerde ise dünya üretiminin % 80 'ni ellerinde bulundurmaktadırlar.
Bu şirketlerin petrolün üretimi, taşıması ve petrokimya ürünleri üzerindeki tekelleri hala devam etmektedir.Bu dönemdeki rekabet ya üretimi arttırarak yada birim fiyatı düşürerek gerçekleşmektedir.Dolayısıyla buda kar marjını düşürmektedir.Bunun için 17 eylül 1928 'de "Achnacary" antlaşmasını imzalamışlar fakat bu antlaşmanın süresi 12 yıl sürebilmiştir. Çıkarlar çatışmış ve rekabet yeniden başlamıştır.Petrol ekonomisinin asıl can alıcı noktası üretildiği coğrafya ile tüketildiği coğrafyanın farklı olması ve taşımadaki ranttır.Buda bu -7- şirket arasında paylaşılmıştır.
B)OPEC 'in kuruluşu : Şirketlerin fiyatlandırmalarına bir tepki olarak eylül 1960'da İran,Irak,Kuveyt,Suudi Arabistan ve Venezuella önderliğinde kurulmuştur.Buğün;
-Cezayir
-Endonezya
-İran
-Irak
-Kuveyt
-Libya
-Nijerya
-Katar
-Suudi Arabistan
-B.A.E
-Venezuella
ülkelerden meydana gelmiştir.
2) Merkezi planlı ekonomilere ilişkin gelişmeler : Bu tarz ülkeler petrolün devlet eliyle aranıp çıkartıldığı ülkelerdir.Eski SSCB,Venezuella,Meksika ve1954 'de kadar ki Türkiye Cumhuriyeti bu gruba dahildir.
Türkiye'de Petrol ve Ekonomisi
1860'larda Amerika'da,Romanya'da ve Rusya 'da petrol üretilirken Osmanlı İmp. Konuya pek değinilmemiştir.
1887 'de Ahmet Naci Bey adında birine petrol imtiyazı verilmiş,
1897'de bir fermanla Trakya dolayları Halil Rıfat Paşaya verilmiştir.
Cumhuriyet Dönemi (1923-1954) : 1926 yılında 792 sayılı petrol kanunu çıkarılmış ve petrol arama yetkisi hükümete verilmiştir.
20 mayıs 1933 tarihinde 2189 sayılı kanunla Altın ve Petrol Arama İşletmeleri İdareleri kuruluyor.
22 haziran 1939 'da yürürlüğe giren 2804 sayılı kanunla MTA kurulmuş Altın ve Petrol Arama İşletmeleri İdareleri kapatılmıştır.
14 şubat 1941 tarihinde Petrol Ofisi kuruluyor.
1954 Sonrası : Bu tarihte özel sektörü çekmek için yeni petrol kanunu çıkarılması zaruriyeti meydana gelmiş ve iki yıl önce İsrail petrol kanununu da hazırlamış olan Max Ball'a kanun için baş vurulmuştur.Max Ball 6326 sayılı petrol kanununu hazırlamış 1954 'te yürürlüğe girmiştir.
Aynı yıl 1954'te 6327 sayılı TPAO kanunu yürürlüğe girmiştir.
6326 satılı kanun özel sektörü teşvik amacıyla 1955'de 6558 ,1957 'de 6987 sayılı kanunlarla değiştirilmiştir.
TÜRK PETROL KANUNU İLE GETİRİLEN DÜZENLEMELER
1)Doğrudan veya dolaylı olarak yabancı devletler adına hareket eden özel veya tüzel kişilerin, Türkiye Cumhuriyeti Devleti petrollerinde hak sahibi olmasını, mülk ve tesis edinmesini yasaklayan hükümler kaldırılmıştır. (6326 s. Kanun 12-1.maddesi)
Bu maddenin kaldırılması, zengin ve güçlü yabancı devletlerin ülkemiz petrolleri üzerinde tekelleşmesi tehlikesini yaratmaktadır. Bu durum, tam bağımsızlık ilkesine, Anayasamıza, milli güvenliğimize ve hayatın olağan akışına aykırıdır.
2) Ülkemizde çıkarılacak petrolün %65 lik kısmının memleketimizin ihtiyacına ayrılması şartı ve memleket ihtiyacı kavramı kaldırılmıştır. Çıkarılan petrolün tamamı dışarı gönderilebilecektir. ( Md.2, Md.24)
Ülkemizde çıkarılacak petrolden memleket ihtiyacı için pay ayrılmaması, Türkiye Cumhuriyeti Devletini enerji krizlerine karşı korunmasız bırakmaktadır. Bu durum, milli güvenliğimiz açısından sakıncalı bir durumdur.
3)Türkiye Cumhuriyeti topraklarında veya sularında petrol arama sahalarını belirleyen veya (Askeri bölgeler dışında) sınırlandıran yasal bir düzenleme kalmamış bulunmaktadır.
Ormanlarda, milli parklarda, şehirlerde, milli sınırlarımızda ve yapılarda dahi "izin almak ve bedel ödemek şartıyla" petrol aranabilecektir. (Kaldırılan 6326 sayılı Petrol Kanununun 7. maddesi, Yeni Kanun Md.12, Md. 20/son paragraf)
2004 yılında yapılan değişiklik ile Maden Kanunu da değiştirilmiş ve Devlet ormanlarında dahi madencilik faaliyetlerine izin verilmiş idi. (3213 sayılı Maden Kanununu değiştiren 5177 s. Kanun)
4)İşletme ruhsatını en çok 40 yıl ile sınırlayan hüküm kaldırılmıştır. (6326 s. Kanun Md. 65-1)
Bir petrol hakkı sahibinin en çok 150 bin hektar petrol işletme sahalarına sahip olabileceğine ve bu kısıtlamaları bertaraf edemeyeceğine dair hükümler kaldırılmıştır. (6326 s.K. Md.61 ve Md.74)
İşletme ruhsatnamelerinin süresindeki ve yüzölçümüne sınırlama getirerek milli çıkarlarımızı koruyan maddelerin kaldırılması, Türkiye petrolleri üzerinde tekelleşme tehlikesi yaratmaktadır, hayatın olağan akışına ve milli güvenliğimize aykırıdır.
5)Bir petrol arama sahasının en çok 50 bin hektar ve bir tüzel kişinin en çok 8 arama ruhsatnamesine sahip olabileceği ve bu kısıtlamaları bertaraf edemeyeceği hükümleri kaldırılmıştır. (6326 s. K. md. 53-1-2-3-4 ve Md. 74)
Arama ruhsatnamelerinin sayısındaki sınırlamanın kaldırılması, milli çıkarlarımıza aykırıdır. Böylece, güçlü Uluslararası şirketlerin tekelleşmesine engel olacak yasal bir düzenleme kalmamıştır. Gerek yerli şirketlerin, gerekse TPAO'nun, "Uluslararası şirketlerle işbirliği yapmadan petrolde hak sahibi olma şansı" neredeyse kalmamıştır.
6)Yeni Petrol Kanununda, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin standart olarak aldığı sekizde bir (%12.5) petrol hissesi geliri, %2'den %12'ye kadar artan oranlarda olmak üzere düşürülmüş bulunmaktadır. (Kaldırılan 6326 s. Kanun Md. 78 Yeni Kanun Md.19)
Böylece Devlet, önemli bir gelir kaybına uğrayacaktır.
7)Yeni Kanun'la ; Petroldeki Devlet hissesinin yarısının (% 50'sinin) işletme ruhsatının bulunduğu şehrin İl Özel İdaresi'ne ödeneceği öngörülmüştür. ( Md.19/son)
Bu hüküm, madenlerin ve petrolün bir ülke halkının ortak zenginliği ve değeri olması bakımından, petrol bulunmayan iller aleyhine imtiyaz yaratmaktadır. Bu durum, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin üniter yapısına ve devlet geleneğine uyumlu değildir, ayrımcılığı yasaklayan Anayasa'nın 10. maddesine aykırıdır.
8)Devletin bütün petrol ruhsatlarından yüzölçüme ve yıllara göre artan miktarlarda aldığı "Devlet Hakkı" geliri,arama ruhsatnamelerinden alınmayacaktır. (6326 s. K. Md.56)
Araştırma sahaları için hektar başına ve "bir defaya mahsus" 50 Yenikuruş Devlet hakkı alınacaktır. ( Md.13)
İşletme ruhsatlarından ( ve hektar başına 1 YTL olarak) Devlet hakkı alınacaktır. (Kaldırılan Md. 69-1, Yeni Kanun Md.18)
Böylece, Devlet'in petrol ruhsatnamelerinden aldığı bir petrol gelir kaynağı ve süratle petrol bulunması için yapmış olduğu malî baskı, fiilen kaldırılmış, diğer ruhsatnamelerden artan miktarlarda alınan Devlet hakkı ise, sembolik bir miktara düşürülmüştür.
9)Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) nun devlet adına petrol arama ve işletme hakkı ve bu hakları devir yetkisi ile öncelikli tercih hakları kaldırılmıştır. (6326 s. Kanun 6. madde, Yeni Kanun Md-4)
Bu durum, konusunda uzman kamu kuruluşu TPAO'nun, milli çıkarlarımızı koruyucu etkinliğinin azalmasına sebep olacaktır. Kamu kurumu olan TPAO'nun Uluslararası şirketlerle işbirliği yapmadan kendi başına petrol faaliyetinde bulunma şansı önemli ölçüde azalmıştır.
10)Yeni Petrol Kanunu ile 1926 yılında çıkarılan Kabotaj Kanununun 3. 4. maddesinde değişiklik yapılmıştır. Bu değişiklikler, Kabotaj Kanununun özüne, 1. ve 3. maddesine ve milli çıkarlarımıza aykırıdır :
Getirilen değişikliklerle, sadece Türk vatandaşlarına verilen deniz esnaflığı yetkisi, (Kabotaj K.md.3 ), petrol faaliyetleri yapanlara da tanınmıştır. Bu durum, Kabotaj Kanununun özüne ve milli çıkarlarımıza aykırıdır. (Kabotaj Kanunu 3. md.ye eklenen cümle) ( Md.30)
Yine, Türk sahilleri arasında sadece Türk gemilerine verilen nakil yetkisi, (Kabotaj K.md.1), petrol deniz vasıtalarına da tanınmıştır. Böylece Türk gemilerinin, Türk sahillerindeki mutlak hakkı fiilen yürürlükten kaldırılmaktadır. (Kabotaj Kanununun 4. maddesine yapılan ekleme) ( Md.30)
11)Bir petrol hakkı sahibi, Yabancıların Çalışma İzinleri Hakkında Kanun'a bağlı olmaksızın yabancı personel çalıştırabilecektir. (27/2/2003 tarihli ve 4817 sayılı Kanun'a bağlı olmadan)( Md.25) Bu durum, AB İlerleme Raporlarında ısrarla üzerinde durulan kabul edilemez "direktiflerden" biridir.
12)Sondaj kuyularına ilişkin bilgi ve veriler ve laboratuar bilgi ve verileri, beş ilâ sekizinci yılın sonunda açık hale gelecektir. (Madde11/son fıkra)
Petrol konusunda araştırma sonucu elde edilen verilerin kamuoyuna açık olması gerekli olduğu tartışmasızdır. Çünkü petrol, bir ülkenin ortak zenginliğidir.
13)Petrol hakkı sahiplerinden alınacak vergi en çok %40 ile sınırlandırılmıştır. ( Md.22 ) Sınırlandırma doğru olmamakla birlikte, eski Kanun'daki vergi sınırlandırması bile %55 idi. (Kaldırılan md.95-1)
Devletin vergi kaybı bir tarafa bırakılsa dahi, gerek 6326 sayılı Kanun ve gerekse 5574 sayılı Kanun'da yer alan ve Petrol hakkı sahiplerinin ödemekle yükümlü oldukları vergileri, diğer vergi Mükelleflerine göre ayrıcalıklı duruma getiren düzenlemeler, milli çıkarlara ve Anayasa'nın 10. maddesine aykırıdır.
14)Petrol ihtilâflarının çözülmesi için genel idarî yargılama usûllerine istisnaî bir durum ve özel bir yargılama usûlü öngörülmektedir. Petrol ihtilâfları, Genel Müdürlüğün ve Bakan'ın kararı üzerine doğrudan Danıştay'a yapılacak başvuruyla ve öncelikle ele alınarak çözümlenecektir. ( Md.8)
15)Petrol İşleri Genel Müdürlüğü bünyesinden "Teftiş Kurulu makamı ve Müfettişler" ibaresi çıkarılmıştır. ( Md.31) Hayati öneme sahip bir Kurumun bünyesinde yapılan bu değişikliğin doğru olmadığı ortadadır.
16)Son olarak, Yeni Petrol Kanununda, "milli menfaatlere uygun olma kıstasları ve kavramı" kaldırılmıştır. (6326 sayılı Kanun Md.1 ve 4)
CUMHURBAŞKANININ TÜRK PETROL KANUNUNU VETO GEREKÇELERİNDEN
"Petrol, dünyanın stratejik değere sahip en önemli ürünlerinden biridir. Dünyadaki tüm anlaşmazlıklar, çatışmalar ve savaşlar enerji kaynaklarına egemen olabilmek içindir.
İncelenen Yasa'da, yabancı devletlerin doğrudan ya da dolaylı yönetiminde etkili olabilecekleri şirketler ile yabancı bir devlet için ya da yabancı bir devlet adına hareket eden kişilerin ülkemizde petrol etkinliklerinde bulunmaları, mülk edinmeleri ve tesis kurmalarının yasaklanmadığı, böylece, stratejik öneme sahip bir ürün konusunda yabancı devletlerin belirleyici olmasının önündeki engeller kaldırıldığı için ulusal güvenlik yönünden yaratılan risk daha da artmaktadır.
İncelenen Yasa'da, Devlet'in petrol ve doğalgaz arama ve işletme hakkından vazgeçerek bunu yerli ya da yabancı gerçek ya da tüzelkişiler eliyle yapma amacında olduğu anlaşılmaktadır. Durum böyle olunca, ülkemizde üretilen petrol ve doğalgazın bir kısmının ülke gereksinimi için ayrılmasının, ulusal çıkarlar yönünden önemi daha da belirginlik kazanmaktadır.
Dünyada birçok ülkede, esasen yüksek olan Devlet payının daha da yukarılara çekilmesi için uğraş verilirken, ülkemizde bu oranın yüzde 2'ye, kimi durumlarda yüzde 1'e kadar düşürülmesi haklı bir nedene dayanmamaktadır. 5574 sayılı Yasa'nın Devlet payı tutarının düşürülmesine neden olacak 19. maddesindeki düzenleme ulusal çıkarlar ve kamu yararı ile bağdaşmamaktadır.
5302 sayılı Yasa'yla il özel idarelerine tanınan "mali ve idari" özerklik, merkezi yönetimin denetim ve gözetim yetkisinin zayıflatılması yerel yönetimleri oldukça güçlendirmiştir. Bunun yanında, kimi özel idarelere petrol ve doğalgaz üretiminden alınan Devlet payının yarısının aktarılması, idarenin bütünlüğü ilkesiyle bağdaşmayacak sonuçlar doğuracak niteliktedir.
Ayrıca, Devlet payının yarısının işletme ruhsatının bulunduğu ilin özel idaresinin hesabına aktarılması, ülke kaynağının tüm toplumun çıkarı yönünde kullanılması yerine, bir ya da birkaç ilin hizmetine sunulması, petrol zengini iller yaratarak bölgesel dengesizlikleri artıracaktır
PETROL BORU HATLARI
Hattı Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru :
Bakü-Tiflis-Ceyhan Ham Petrol Boru Hattı Projesi, Azerbaycan'da üretilen ham petrolün boru hattı ile Gürcistan üzerinden Ceyhan'daki bir deniz terminaline, buradan da tankerlerle dünya pazarlarına ulaştırılmasını amaçlamaktadır.
Proje'nin Teknik Özellikleri
Maksimum Kapasite 50 Milyon ton/yıl (1 Milyon varil/gün)
Toplam uzunluk 1,730 km
Türkiye kesimi 1,070 km
Çıkış noktası Sangachal (Bakü-Azerbaycan)
Varış noktası Ceyhan Terminali, Türkiye
Boru çapı 42-inç ve 34-inç
Dizayn basıncı 100 Bar
Pompa istasyonu 10-12
Türkiye 4
Petrol gravitesi 330 API
IRAK-TÜRKİYE HAM PETROL BORU HATTI
Irak - Türkiye Ham Petrol Boru Hattı Sistemi, Irak'ın Kerkük ve diğer üretim sahalarından elde edilen ham petrolü Ceyhan (Yumurtalık) Deniz Terminali'ne ulaştırmaktadır. 35 Milyon ton yıllık taşıma kapasitesine sahip bulunan sözkonusu boru hattı, 1976 yılında işletmeye alınmış ve ilk tanker yüklemesi 25 Mayıs 1977'de gerçekleştirilmiştir.
1983 yılında başlayıp, 1984 yılında tamamlanan I. Tevsi Projesi ile hattın kapasitesi 46.5 Milyon ton/yıl'a yükseltilmiştir. I. Boru Hattı'na paralel olan ve 1987 yılında işletmeye alınan II. Boru Hattı ile de yıllık taşıma kapasitesi 70.9 Milyon ton'a ulaşmıştır.
Körfez Krizi sırasında Birleşmiş Milletler'in (BM) Irak'a uyguladığı ambargo nedeniyle Ağustos 1990'da işletmeye kapatılan Irak-Türkiye Ham Petrol Boru Hattı, BM'nin 14 Nisan 1995 tarih ve 986 sayılı kararına istinaden, 16 Aralık 1996 tarihinde, sınırlı petrol sevkiyatı için tekrar işletmeye alınmış olup, altışar aylık dönemler itibariyle petrol sevkiyatına devam edilmektedir.
Birleşmiş Milletler tarafından Irak'a verilen izinler doğrultusunda 2006 yılında Irak-Türkiye Ham Petrol Boru Hattı ile taşınan ham petrol miktarı 12,930 Bin Varildir.
CEYHAN - KIRIKKALE HAM PETROL BORU HATTI
Kırıkkale Rafinerisi ham petrol ihtiyacını karşılayan bu boru hattı, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı'ndan Ekim 1983 tarihinde devralınmış olup, Eylül 1986 tarihinde işletmeye açılmıştır. 448 km. uzunluğundaki hattın yıllık taşıma kapasitesi ise 5 Milyon ton'dur. Ceyhan Deniz Terminali'nden başlayarak, Kırıkkale Rafinerisi'nde son bulan boru hattı üzerinde 2 pompa istasyonu, 1 pig istasyonu ve 1 adet dağıtım terminali mevcuttur.
Ceyhan-Kırıkkale Ham Petrol Boru Hattı ile 2006 yılında 27.381 bin varil ham petrol taşınmıştır
BATMAN - DÖRTYOL HAM PETROL BORU HATTI
Batman ve çevresinden çıkarılan ham petrolü tüketim noktalarına ulaştırmak üzere 4 Ocak 1967 tarihinde Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı tarafından işletmeye açılan bu hattın mülkiyeti, 10 Şubat 1984 tarihinde BOTAŞ'a devredilmiştir. Yıllık taşıma kapasitesi 3.5 Milyon ton olan boru hattının uzunluğu ise 511 km.'dir.
2006 yılında, Batman-Dörtyol Ham Petrol Boru Hattı ile taşınan ham petrol miktarı 10.822 Bin varildir.
ŞELMO - BATMAN HAM PETROL BORU HATTI
Şelmo sahasında üretilen ham petrolü Batman Terminali'ne taşıyan boru hattının uzunluğu 42 km. olup, yıllık taşıma kapasitesi 800.000 ton'dur.
Şelmo-Batman Ham Petrol Boru Hattı ile 2006 yılında 535 Bin varil ham petrol taşınmıştır.
SONUÇ VE DEĞERLENDİRME
Anayasa'nın 168. maddesine göre, doğal madenler ve petrol devlete aittir.
Anayasa'nın 10/3. maddesine göre; Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.
Yine, Anayasamızın başlangıç bölümünde belirtildiği üzere; "Hiçbir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevî değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği " temel ve vazgeçilmez bir hükümdür.
Türk Petrol Kanunu ile değiştirilen Kabotaj Kanunu ise, Atatürk ilke ve devrimlerinin yabancılara verilen kapitülasyonların kaldırılmasının göstergelerinden biridir.
TBMM'de 17.01.2007 tarihinde kabul edilen 5574 sayılı Türk Petrol Kanunu, Anayasa'ya, Kabotaj Kanunu'na ve milli çıkarlarımıza aykırılıklar ile, muğlak ve riskli hükümler taşımaktadır.
Petrol konusunda uzman kuruluşlar olan, Jeoloji Mühendisleri Odası, TBMMOB-Türkiye Mimar ve Mühendisler Odası Birliği, Petrol-İş Sendikası ile Ankara Ticaret Odası, 5574 sayılı Petrol Kanunu hakkında hazırladıkları raporlarla kamuoyunu uyarı görevlerini fazlasıyla yerine getirmişlerdir.
Petrol İşletme ruhsatı sahibi, Türkiye'nin petrolünü çıkararak, satmakta ve para kazanmaktadır. Bu arada bizim topraklarımız ve doğal bitki örtümüz zarar görmektedir. Bu nedenlerle, çıkarılan petrolden alınan %12.5 oranındaki devlet hissesi zaten çok azdır ve en azından %30-40 seviyesinde olması gerekmektedir. Yeni Kanun'la bu hisse, %1'e kadar düşürülmüştür.
Asıl yapılması gereken, Anayasamıza göre Türkiye'nin petrollerimizi Devletimizin çıkarması, işlemesi ve değerlendirilmesi suretiyle, petrol gelirinin %2 ilâ %12 'lik kısmının değil, tamamının bütün Ulusumuza kalmasıdır. Uzay teknolojisine sahip olunan böyle bir devirde, Türkiye bunu başarabilir. Yeter ki Atatürk'ün ilke ve devrimlerinden geri adım atılmasın.
Türkiye halen, 1947'de üyesi olduğu IMF ile değişik dönemlerde imzaladığı stand-by anlaşmaları ve verdiği iyi niyet mektupları (Yapmayı taahhüt ettiği yasal ve ekonomik değişiklikler) çerçevesinde ekonomisini yönetmektedir. 1999-2006 döneminde toplam 803.8 milyar dolar ana para ve faiz borcu ödemesi yapmıştır. Bu borçların çoğunu da yine borçlanarak ödeyebilmiştir. Halen toplam 352 milyar dolar borcumuz bulunmaktadır.
Türkiye'nin borç sarmalından süratle kurtulması, yer altı ve yer üstü zenginliklerini kendisinin değerlendirmesi ile mümkün olabilir.
Ekonomik kriz, ekonomide aniden ve beklenmedik bir şekilde ortaya çıkan olayların makro açıdan ülke ekonomisini, mikro açıdan ise firmaları ciddi anlamda sarsacak sonuçlar ortaya çıkarmasıdır.
Ekonomik krizler çok değişik şekillerde ortaya çıkabilir. Üretimde hızlı bir daralma, fiyatlarda ani düşme, iflaslar, işsizlik oranında ani artış, ücretlerde gerileme, borsada çöküş, banka krizleri vs. ekonomik krizlerin başlıca örnekleridir.
Hemen belirtelim ki, iktisatçıların ekonomik krizlerin nedenlerine, etkilerine ve çözüm yollarına bakış açıları oldukça farklıdır. Klasik iktisat okuluna mensup liberal iktisatçılar genel olarak ekonominin dengede olduğunu, zaman zaman ortaya çıkan krizlerin ise geçici olduğunu ve ekonominin tabii akışı içerisinde bu krizlerin kendi kendine ortadan kalkacağını savunmaktadırlar. Klasik iktisatçılardan Jean Babtiste Say'in Mahreçler Kanunu olarak
bilinen "her arz kendi talebini yaratır" ilkesi, esasen ekonomide bir arz krizinin sözkonusu olmayacağını, ya da bunun geçici olacağını ifade etmektedir. Klasik liberalizmin temel ilkelerine bağlılığını sürdüren çağdaş liberal iktisat okullarına mensup iktisatçılar da genel olarak konjonktür hareketlerinin genel seyri içerisinde ortaya çıkan krizlere karşı devlet müdahalesinin gereksiz, hatta olumsuz sonuçlar doğuracağı düşüncesini paylaşmaktadırlar.
TÜRKİYE'DE KRİZİN GELİŞİMİ VE SEBEPLERİ
Türkiye'de mali sistemdeki sağlıksız yapının varlığı yaşanan krizlerin başlıca nedenleri arasındadır
Türkiye, 1990'lı yılların başından itibaren muhtelif ekonomik krizlerle karşı karşıya kalmıştır. Yaşanan bu krizlerin başlıca nedenleri; sürdürülemez bir iç borç dinamiğinin oluşması ve başta kamu bankaları olmak üzere mali sistemdeki sağlıksız yapının ve diğer yapısal sorunların kalıcı bir çözüme kavuşturulamamış olmasıdır.
Bunlara ilaveten, küreselleşme; ekonomide belirgin bir kriz olmadığında da salgın krizler aracılığı ile Türkiye'de istikrarsızlık yaratmış, Asya ve Rusya krizleri gibi dışsal etkenler ekonominin dayanıklılığını azaltarak durgunluğa veya daralmaya neden olmuştur.
Türkiye'de en kapsamlı ekonomik istikrar programının 2000 yılı başında uygulanmasına karar verilmiştir
Türkiye'de birçok istikrar programı uygulanmış olmasına rağmen, enflasyonu düşürmek ve ekonomide büyüme ortamını yeniden sağlamak amacıyla en kapsamlı ekonomik istikrar programının 2000 yılı başında uygulanmasına karar verilmiştir.
Bu kararda, 1999 yılının ikinci yarısında yaşanan deprem felaketi ve depremin ülkenin içinde bulunduğu ekonomik şartları daha da ağırlaştırması, AGİT zirvesinin hemen ardından Avrupa Birliği'nin Helsinki'de yaptığı zirvede, Türkiye'nin Avrupa Topluluğu'na tam üyelik için adaylığının resmen açıklanması gibi olaylar sonucunda uluslar arası kamuoyunun Türkiye'de kapsamlı bir istikrar programının uygulanması konusunda yoğun baskısının oluşması önemli rol oynamıştır.
Bu gelişmeler sonucunda IMF'nin de destekleyeceği bir istikrar programının hem Türkiye'nin dünyadaki güvenilirliğini sağlayacağı hem de istikrarın gerçekleştirilmesini çabuklaştıracağı düşünülmüştür.
Sıkı maliye politikasının uygulanması ve kapsamlı yapısal reformların hayata geçirilmesi IMF'nin desteklediği program kapsamında yer almıştır
IMF'nin desteklediği program kapsamında sıkı maliye politikası uygulanması ve kapsamlı yapısal reformların hayata geçirilmesinin yanı sıra, enflasyon beklentilerini düşürmek için döviz kurları önceden açıklanmış ve para politikası likidite genişlemesini yabancı kaynak girişine bağlayan bir çerçeveye oturtulmuştur.
Programın uygulanmasında kamu açıklarını daraltma ve yapısal reformlar alanında önemli adımlar atılmıştır.
Bu kapsamda yeni bir Bankalar Kanunu hazırlanmış, sosyal güvenlik sistemi yeniden düzenlenmiş, mali durumu bozulan bankalara devlet tarafından el konulması kararlaştırılmış, bankaların gözetim ve denetiminden sorumlu bağımsız bir kurum oluşturulmuş, bankacılık sektörünün yapısını güçlendirmek amacıyla sistemdeki mali bünyesi zayıf bankalardevlet kontrolüne alınmıştır.
2000 yılının ikinci yarısına kadar uygulamaya konulan istikrar programı başarılı bir şekilde yürütülmüştür.
Fakat, enflasyonun programda öngörüldüğü hızla düşmemesi sonucunda Türk Lirasının beklenenin üzerinde reel değer kazanması, iç talepte görülen hızlı canlanma, ham petrol, doğal gaz gibi enerji fiyatlarındaki artış ve Euro/$ paritesindeki gelişmeler sonucunda 2000 yılında cari işlemler açığı öngörülen düzeyin önemli ölçüde üzerine çıkmıştır. Bu gelişme iç ve dış piyasalarda mevcut kur sisteminin sürdürülebilirliği ve cari işlemler açığının
finansmanı konusundaki endişeleri artırmıştır.
Arjantin'deki krizin etkisiyle uluslararası sermayenin gelişen piyasalara daha ihtiyatla yaklaşması, 2000 yılının ikinci yarısında Türkiye'ye dış kaynak girişinin azalmasına yol açmıştır.
Özelleştirmenin simgesi haline gelen Türk Telekom'un satışında sorunların yaşanması, Türk Hava Yolları'nın satışının gecikmesi, kamu bankalarına ilişkin düzenlemelerde yaşanan sorunlar, programın uygulanmasında gösterilen kararlılığın azalması, Arjantin ekonomisindeki gelişmelerin de etkisiyle uluslararası sermayenin gelişen piyasalara
daha ihtiyatla yaklaşması, 2000 yılının ikinci yarısında Türkiye'ye dış kaynak girişinin azalmasına yol açmıştır.
Likidite sıkışıklığı ile beraber faizler daha da artmıştır
Yıl sonuna doğru yaklaşırken bankalar dövizdeki açık pozisyonlarını azaltma yoluna gitmişlerdir.
Bankaların yaratmış olduğu döviz talebi Türk Lirası talebini artırmış ve sonuçta faizler üzerinde yukarı doğru bir baskı oluşmuştur. Para programının bir parçası olan net iç varlıklar hedefini aşmamaya çalışan Merkez Bankası faizlerdeki yükselişe fazla müdahale edememiş, Hazine bonosuna yüksek oranda yatırım yapmış olan bankaların bankalar arası para piyasasında borç bulmaları zorlaşmış, piyasada likidite darlığı baş göstermiştir.
Bunun üzerine, Hazine bonosuna yatırım yapmış olan yabancı yatırımcılar, ileride bu bonoları satamayacaklarını düşünerek piyasadan çıkmaya başlamışlardır.
Yabancı yatırımcıların ülkeyi terk etme çabaları sonucunda Merkez Bankası 6 milyar dolar civarında döviz satışında bulunmuş ve rezervler azalmıştır.
Merkez Bankası bu aşamada da piyasalardaki gelişmelere yeterli derecede müdahale edememiş, programın öngördüğü gibi, faizlerin yükselmesiyle Merkez Bankası'na döviz satışı gerçekleşmemiş, aksine döviz talebi daha da artmıştır. Sonuçta, Kasım ayı sonunda faizler %1000'lere kadar yükselmiştir.
Ek Rezerv kolaylığı altında IMF'den 7,5 milyar dolar tutarında ek kolaylık sağlanmıştır
Bu gelişmeler sonucunda Türkiye, Stand By düzenlemesine ek olarak IMF ile yeni bir düzenleme içine girmiştir.
Aynı dönemde, Dünya Bankası da Ülke Yardım Stratejisi programı altında üç yıl içinde Türkiye'ye 5 milyar dolar vereceğini açıklamış ve bu olumlu gelişmeler piyasalardaki güvensizliği kısmen azaltmıştır.
Ocak ayı süresince Merkez Bankası'nın ilk belirlenen hedefin de üzerinde piyasaya likidite vermesiyle faizler %100'ün altına düşmüştür.
Ancak, 19 Şubat 2001 tarihinde Hazine ihalesi öncesindeki olumsuz gelişmeler mali piyasaları negatif yönde etkilemiş, yabancı yatırımcılar piyasalardan çıkmaya çalışırken bankalar da olası gelişmelere karşı kendilerini korumak için döviz alımına yönelmişlerdir.
Bir gün önce piyasalara 7,5 milyar dolar satan Merkez Bankası, Türk Lirası likidite vermeyerek döviz talebini kısma yolunu seçmiştir. Faizler yine %1000'lerin üzerine çıkmaya
başlamış, Kasım krizinde olduğu gibi Merkez Bankası'nın net iç varlıklar hedefinden taviz vermemesi krizin derinleşmesine yol açmıştır.
Sonuçta, o güne kadar uygulanan en kapsamlı istikrar programlarından biri yarım kalmış, Türk Lirası yabancı paralar karşısında dalgalanmaya bırakılmış, doların fiyatı 685,000 liradan 1 milyon liranın üzerine çıkmıştır.
Ekonomide dolarizasyon artmış, iç talep hızlı bir şekilde azalmış ve bu durum krizi daha da derinleştirmiştir.
Faaliyet gösteren firmalardaki tasarruf tedbirleri ile beraber işsizlik artmaya başlamıştır
Ticaret hacminin düşmesi firmaların tatile girmesini ya da tamamen kapanmasını gündeme getirmiş, faaliyet gösteren firmalardaki tasarruf tedbirleri ile beraber işsizlik de artmaya başlamıştır. İstatistiklere göre 2000 ile 2001 yılları arasında yaklaşık 650 bin kişi işini kaybetmiş, işsiz sayısı 1 milyon 960 bine yükselmiştir.
Daha sonra "Kontrollü kur, serbest faiz" politikası bırakılarak "Kontrollü faiz, serbest kur" politikasına geçilmiştir. Bu ortamda, Merkez Bankası'nın sınırlı bir şekilde döviz satacağını açıklaması piyasalardaki gerginliğin artmasına neden olmuş ve doların fiyatı 1,3 milyon lira civarına yükselmiştir.
Kasım kriziyle beraber faizlerin artmasıyla bankacılık sektörü ciddi boyutlarda zarar etmiştir. Şubat ayında dalgalı kur sistemine geçilmesi sonucunda dolar fiyatının 1,3 milyon liraya yükselmesi bankacılık sektöründeki dövizdeki açık pozisyonlar nedeniyle bankalarda bir başka zararın oluşmasına neden olmuştur. Yapılan tahminlere göre, Kasım ve Şubat krizlerinin bankacılık sektöründe neden olduğu zarar yaklaşık 25 milyar dolar olmuştur.
Ekonomik Kriz Sonrası
Kurumsal Yeniden Yapılandırma Süreci
Mali kriz yaşayan ülkelerde sanayi, hizmetler ve mali sektörde yer alan kurumlar ciddi zararlar görmüştür. Kaldıraç oranı yüksek firmaların sorunları, aktif fiyatlarında meydana gelen ani düşüşler neticesinde iyice artmış, döviz kurları ve faiz oranlarındaki artışlar, pasiflerde ciddi artışlara ve toplam talebin düşmesine neden olmuştur. Bunun sonucunda bir çok firmanın kredibilitesi azalırken,bir çoğu da ödeme güçlüğüne düşmüştür. Öte yandan, bankalar da durumu hızla kötüleşen firmalar nedeniyle zor duruma düşmüştür.
Nitekim, bankaların krediler için ayırmak zorunda oldukları yüksek karşılıklar, gelirlerinin düşmesine neden olmuş, mali durumu kötüleşen bankalar, böyle bir ortamda daha fazla risk almak istemeyerek varlığını sürdürebilecek durumda olan firmalara bile kredi açmaktan kaçınmıştır.
Mali sektör dışındaki firmalar (bundan böyle firmalar diye anılacaktır) ve mali sektörlerdeki kurumların üzerinde krizin etkilerinin azaltılması ve ekonomide kaybolan güvenin tekrar kazanılması için hem firmaların hem de mali sektördeki kurumların zaman kaybetmeden yeniden yapılandırılmaları büyük önem taşımaktadır.
Bu çalışmada esas olarak kurumsal yeniden yapılandırma süreci ele alınmakta olup, mali sektörün yeniden yapılandırılması bu süreçteki rolü itibariyle incelenmektedir.
Kurumsal yeniden yapılandırma ile;
Varlığını sürdürebilecek durumda olan firmaların yeniden yapılandırılması, buna karşılık varlığını sürdüremeyecek durumda olanların tasfiye edilmesi,
Mali sektörün güçlendirilmesi,
Uzun dönemli ekonomik büyüme için gerekli koşulların sağlanması hedeflenmektedir.
Kurumsal yeniden yapılandırmanın başarılı olabilmesi için devletin makroekonomik politikaları ve yasal altyapıyı çok iyi oluşturması yanında,
bankaların da bu süreçte yer alması ve kredi akışının yeniden başlayabilmesi için yeniden yapılandırılması gerekmektedir. Bu süreçte devlete;
Bankalar ve borçlu firmalar ile bankaların kendi aralarında aracılık görevi yapmak,
Taraflara gerekli teşvikleri sunmak,
Bankaları yeniden sermayelendirerek, kurumsal sektöre kredi verilmesi sorununu ortadan kaldırmak,
Aktif yönetim şirketi kurmak,
Yeniden yapılandırma sürecini yönetmek üzere bir koordinatör kurum atamak, gibi görevler düşmektedir. Ancak devletin yeniden yapılandırma sürecinin tamamlanmasını takiben sorumluluklarının azaltılması önem taşımaktadır.
Ekonomik kriz sonrası kurumsal yeniden yapılandırma sürecinde
1. Altyapının Oluşturulması
2. Mali Yeniden Yapılandırma
3. Kurumsal Yeniden Yapılandırma
4. Devletin Sorumluluğunun Azaltılması
Sonuç ve Değerlendirmeler
Mali kriz yaşayan Latin Amerika, İskandinav ve Bazı Doğu Asya ülkelerindeki uygulamalarda da görüleceği üzere, kurumsal yeniden yapılandırmanın başarılı olması birçok faktöre bağlıdır. Yeniden yapılandırma süreci kamu kaynaklarının yeterli olmasını, kurumlarda köklü değişiklik yapılmasını, yasal düzenlemelerin gerçekleştirilmesini, ekonomide istikrarın sağlanmasını, krizin yarattığı sorunların boyutunun belirlenerek kapsamlı bir yeniden yapılandırma stratejisinin uygulamaya geçirilmesini gerektirmektedir. Kurumsal yeniden yapılandırma sürecini, mali yeniden yapılandırma sürecinden ayrı düşünmek imkansızdır.
Kurumların yeniden yapılandırılması ancak, sağlıklı ve etkin işleyen bir mali sistemin varlığıyla mümkündür. Bu bağlamda, ilk olarak mali durumu zayıf ve ödeme güçlüğü içinde olan banka ve kurumların akım ve stok sorunlarının çözümlenmesi gerekmektedir. Bankaların bilançolarındaki sorunlu aktiflerin aktif yönetim şirketi gibi kurumlara aktarılması bankaların stok probleminin çözülmesinde etkin bir yöntem olabilmektedir.
Ancak belirtmek gerekir ki aktif yönetim şirketlerinin kendisi de bazı riskler içermektedir. Devlet de, varlığını sürdürebilir bankaların mali durumunu güçlendirmek için sermaye aktarabilmektedir. Ancak, bu durum özel sektörün özsermaye koyması için motivasyon eksikliği yaratmamalıdır.
Kurumsal yeniden yapılandırma programlarının başarıya ulaşması için, mali sistemin güçlendirilmesinin yanında devletin, krizin ekonomik ve sosyal maliyetinin hafifletilmesinde, piyasada meydana gelen aksaklıkların düzeltilmesinde ve farklı çıkar grupları arasındaki çatışmaların giderilmesinde lider konumda olması gerekmektedir. Ayrıca,
Yeniden yapılandırmayı destekleyen makroekonomik ve yasal çerçevenin oluşturulması,
Kurumsal yönetimin iyileştirilmesi,
Muhasebe ve bilgilendirme standartlarının uluslararası standartlarla uyumlaştırılması,
Krizin ve yeniden yapılandırmanın sosyal maliyetini ortadan kaldıran önlemlerin kısa sürede alınması,
Yeniden yapılandırmanın, kurumsal ve mali sektörü kapsayan şeffaf bir strateji üzerine oluşturulması,
Etkin iflas prosedürlerinin kurulması ve
Yeniden yapılandırma hedeflerine ulaşıldıktan sonra devletin sorumluluğunun azaltılması,
gerekmektedir.
Dünyada iktisadi örgütlenme değişik biçimlerde olmaktadır. Yöntem farklılıklarına rağmen, amacın tek olduğunu söylemek mümkündür. Ortak amaç "insan oğlunun sonsuz ihtiyaç ve taleplerini sınırlı olanaklarla karşılamak" tır. Amaçlara ulaşabilmek için başvurulan araçlar ise zaman ve mekan içinde değişmişlerdir. Ekonomik sistemlerin bir ucunda bireyci görüş vardır. Bu görüş savunucularına göre, toplumu meydana getiren herkes tutarlıdır, kişisel yararlar üstüne kurulu sistemde en verimli kesimler bulunup çıkarılacak, bu da toplumun bir bütün olarak kalkınmasını sağlayacaktır.
'Kapitalizm' adı verilen sistemin bugünkü örneği Amerika Birleşik Devletleridir' dir. Yelpazenin öteki ucunda toplum çıkarlarının kişisel çıkarlar üstünde tutulduğu sistem vardır. Orada ekonomik yaşamın örgütlenmesi, planlanması ve yürütülmesi toplumun elindedir. Birey, geçimini toplumsal bir kurumda çalışarak sağlar. Söz konusu sistemin en son aşamasında birey toplumsal, ürüne yetenekleri oranında katılacak ve bunun karşılığında toplumsal ürünlerden ihtiyaçları oranında payını alacaktır. Bu aşamaya gelindiği zaman 'komünizme' de varılmış olmaktadır. Henüz bu son aşamaya varamamış olmakla birlikte bu ekonomik sistemin uygulamadaki önderi Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği'dir. Ekonomik sistemleri biçimlendiren toplum için güçler şöyle sıralanabilir: toplumu meydana getiren kişilerin istek ve davranışlarına biçim veren tarihsel ve kültürel geçmiş, doğal kaynaklar ve iklim, halk çoğunluğunun benimsediği ve savunduğu felsefi görüşler geçmiş dönemlerde belirli hedeflere ulaşmak için halkın başvurduğu araçlar önceden karşılaşılmış ekonomik sorunlara getirilen çözüm yolları başarı ya da başarısızlık oranlarıdır.
SOSYALİZM
Sosyalizm gerek ekonomik bir doktrin olarak gerek bir ideoloji olarak tanımlanması son derece güç bir kavramdır. Zira çağlar boyunca çok farklı kural ve uygulamalar sosyalizm olarak isimlendirildiği gibi günümüzdeki birbirinden çok farklı uygulamalar da aynı biçimde isimlendirilmekte, ya da en azından sosyalizm oldukları iddiasını taşımaktadırlar. "toplumculuk", "sosyal-demokratlık", "demokratik solculuk", "komünistlik", "sosyalistlik" vb... bir dizi kavramın ifade etmek istedikleri şeyin ne olduğu ancak uygulamanın gözlenmesiyle anlaşılabilmektedir. Üretim araçlarının ( ya da en azından temel endüstrinin önemli bir bölümünün) devlet tekelinde (ya da en azından denetiminde) bulunduğu ve söz konusu bu devletin çalışan kitleler tarafından denetlendiği ülkelerdeki ekonomik sisteme sosyalizm denilebilir. Ancak yukarıdaki tanımlamamızda da eksiklikler ve tartışma götürebilecek birçok noktalar vardır. Örneğin: Devlet üretimi denetlediği gibi tüketimi de denetleyebilecek midir? Hangi temel endüstri alanları devlet elinde yada denetiminde olacaktır? Bu ekonomi içinde fiyatlar neye göre ve nasıl belirlenecektir, nasıl karar verilecektir? Çalışan kitlelerin devleti denetlemesi nasıl olacaktır, hangi sınırlar içinde kalınacaktır? Vs.... İşte tüm yukarıdaki hususlarda herkesin anlaşabileceği ortak tanımlara varmak mümkün olmadığı için sosyalizmi doyurucu bir biçimde tanımlamakta mümkün olmamaktadır. Aslında sosyalizm hemen hemen her ülkede farklı uygulandığı için tek bir sosyalizmden söz etmek yerine farklı 'sosyalizmlerden' söz etmek daha doğru olur.
Sosyalizm, iktidar ve üretim araçlarının halk tarafından kontrol edildiği bir toplum fikrine dayanan bir düşünce sistemidir. Bununla birlikte, sosyalizmin fiili anlamı uygulamada zaman içinde değişmiştir. Siyasi bir terim olması nedeniyle, sınıfsız bir toplumun oluşturulması amacıyla, devrim ya da toplumsal evrimle örgütlü bir emekçi sınıf kurulmasıyla doğrudan bağlantılıdır. Sosyalizm, kökenlerini sanayileşme dönemindeki aydınlanma düşüncesinde dile getirilen siyasal ve sosyal eşitlik isteğinden almıştır. Giderek artan bir şekilde modern demokrasilerde de sosyal reformlar üzerine yoğunlaşılmaya başlanmıştır. Sosyalizm ve sosyalist terimi, bir dizi ideolojiye, bir ekonomik sisteme, varolmuş yahut varolan bir devlete işaret edebilir. Marksist teoride sosyalizm, kapitalizmin yerini alacak ve daha sonra sosyalist yapı kendiliğinden söneceğinden komünizme dönüşecek bir topluma işaret eder. Marksizm ve komünizm sosyalizmin dallarıdır. Sosyalizm kelimesi hızlı bir biçimde yayıldı ve değişik zamanlarda ve yerlerde değişik şekillerde kullanıldı. Farklı kişiler ve gruplar kendilerini sosyalist ve sosyalist karşıtı olarak tanımladılar. Sosyalist gruplar arasında büyük farklılıklar olmakla birlikte, neredeyse hepsi, toplumun seçkin bir azınlığına hizmet etmektense halk çoğunluğuna hizmet eden bir iktisat bilimiyle birlikte, dayanışma prensiplerine göre çalışan, eşitlikçi toplumu savunarak, sanayi ve tarım işçileriyle birlikte mücadele eden, 19. ve 20. yüzyıla dayanan bir ortak tarihle bağlandıklarını kabul edeceklerdir.
KAPİTALİZM
Sermaye ve kapitalizm kavramları zaman zaman eşanlamda dolayısıyla yanlış kullanılır. Sermaye insanların ihtiyaçlarını tek basına ve dolaysız olarak karşılamaz. Tüketiciler tarafından kullanılan malların üretimine yardımcı olur. Sermaye, insan veya doğa yapısı olabilir. Makineler, aletler, sanayi araçları, fabrika binaları, madenler, ekilebilir topraklar, ham ve yarı mamul mallar 'sermaye' kavramının sadece birkaç örneğidir. Kısacası sermaye, üretim sürecinde kullanılan araçların tümüne verilen addır. Kapitalizm ise bu üretim araçları üzerinde bir mülkiyet, bir işletme biçimidir. Kapitalizmi şu şekilde de tanımlayabiliriz: İnsan veya doğa yapısı sermayenin özel ellerde (özel mülkiyet altında) bulunduğu ve kişisel kazanç için kullanıldığı bir ekonomik örgütlenme biçimidir. Kapitalizm üretim araçlarının özel mülkiyetin elinde olduğu ve kâr amaçlı kullanıldığı, malların üretim, dağıtım ve fiyatının arz talep mekanizmasıyla serbest piyasada özgürce belirlendiği bir ekonomik sistemdir. Kapitalizm insanların mal, mülk, sermaye edinebildiği düzendir.
İnsan ve sermayenin bireysel ya da ortaklaşa özel mülkiyet altında bulunduğu bir ekonomik örgütlenme biçimidir. Kapitalizmin temel kuramı rekabet ve kâr maksimizasyonudur.
Kapitalizmin görüşleri şunlardır:
1) Özel Mülkiyet:
'Özel Mülkiyet', kapitalist ekonomilerin en önemli temel kurumlarındandır. Özel mülkiyet kavramının anlamı kısaca şudur: Mal sahibine, sahibi olduğu mallar üzerinde tam bir denetleme ve kullanma yetkisi ve hakkı verilmesi, tanınan bu hakkın da toplum tarafından korunması. Daha kesin çizgilerle diyebiliriz ki, özel mülkiyet, değer taşıyan nesneleri alma, saklama, kullanma ve elden çıkarma hakkıdır. Ayrıca mal sahibine, malını bizzat kullanma hakkının yanı sıra, o malı başkalarının kullanabilmesi için gerekli şartları koyma yetkisi de verilmektedir.
Özel mülkiyet ortadan kalktığı zaman-ki böyle bir durumda ekonomik kararların kaynağı özel mülkiyet- dışı bir kurum olacaktır. Kapitalist düzen de varlığını yitirecektir.
2) Veraset:
Genellikle özel mülkiyetin bir kesiti olarak görülen veraset,hiç değilse kurumsal açıdan bakıldığı zaman ayrı bir incelemeyi gerektirmektedir. "Mal tevarüsü" ya da miras yoluyla mal edinmek olarak da adlandırılabilecek bu kurumda iki ayrı hak dizisi görüyoruz: Bunlardan birincisi vasiyet etme hakkı, ikincisi de miras hakkıdır. Veraset kurumu kapitalizmin önemli temel taşlarından biridir. Zira gayet kesin bir şekilde zenginlik (sermaye) birikimini teşvik etmektedir. Fakat veraset hiçbir şekilde doğal bir kurum değildir.veraset insanın mutlak yada doğal hakları ararsında görülmez. Özel mülkiyet gibi veraset hakkı da toplum tarafından değişik biçim yada kalıplara sokulabilir. Hatta toplum tarafından insanlara tanınan haklar arasında da çıkabilir. Bu kurumlar insan yapısıdır.Nasıl kapitalist sistem doğal yada mutlak bir sistem değilse kapitalizmi meydana getiren bu kurumlarda aynı şekilde mutlak yada doğal değildir. Sadece sistemin (kapitalizm) doğasındandır. Bir başka değişle kapitalist düzen sürdükçe özel mülkiyet veraset kurumları da devam edecektir.
3) Özel Teşebbüs (girişim) Özgürlüğü:
Teşebbüs özgürlüğü kapitalist ekonomiler için büyük önem taşır.Müteşebbisin görevi belirli mal ve hizmetlerin piyasaya arz edilmesi gerekli nitelik ve nicelikteki üretim araçlarının bir araya getirilmesi ve eşgüdüm içindeki çalışmalarının sağlanmasıdır.Müteşebbis üretim araçlarının kiralanması alınması ve üretimde kullanılması da bir fayda görmediği sürece o araçlar belirli alanlarda kullanmak özgürlüğünü tanımak gerekir. Üretim süreci bu şekilde yürütülmediği taktirde kapitalist bir düzen altında başka türlüde üretilemez. "Özel teşebbüs özgürlüğü" kapitalist ekonomilere özgü bir kurumdur.
4) Rekabet:
Rekabetin sayısız biçim ve görünümleri de kapitalist ekonomik düzenlere de damgasını vurmuştur.Rekabet kurumunun ilk ve en önemli görevi kapitalizmin en önemli unsurlarından biri olan değer biçme süreci ile ilgilidir. Kapitalist ekonomilerde rekabet yada serbest pazarlar yada rekabet yoluyla fiyat belirlenmesi mekanizmasının da aksamadan düzgün bir şekilde işlemesi gerekir.Kapitalist ekonomilerde rekabetin en önemli görevlerinden biride mal üretiminde yüksek verimlilik sağlamak ve kurumların yokluğunda hiçbir ekonomik örgütlenme biçiminin uzun ömürlü olması beklenemez.
5) Kar Amacı:
Kar güdüsünün kapitalist ekonomilerdeki yerini ve görevini değişik şekillerde anlatmak mümkündür.Bir açıdan bakarsak diyebiliriz ki kar güdüsü kapitalist ekonomilerin merkezi denetim organıdır.Kar güdüsünün müteşebbisi üretim araçlarını en verimli üretim süreçlerinde kullanmak üzere harekete geçmesi beklenir. Bu kar güdüsü müteşebbisi üretim araçlarını daha az önemli olan yerlerden daha önemli olanlarına aktarması için uyanık tutar.
Kapitalist ekonomide hedef yüksek verimlilik ve bu verimlilik düzeyini korumak ve geliştirmektir.Ayrıca kapitalizm sıklıkla serbest piyasa ekonomisi ve ekonomik liberalizm kavramlarıyla tanımlanır ve birbiri yerine kullanılır. Ünlü akademisyen Francis Fukuyama SSCB'nin dağılması ile tarihin sonunu (kapitalizmin zaferini) ilan etmiştir.
LİBERALİZM
İnsanların diledikleri gibi hareket etmeleri ve ekonomik alanda tam bir serbestliğe sahip olmaları gereğine olan inancı açıklar. Kapitalizmi savunan düşünürlere göre bir toplumda yaşayan herkes dilediği işi yapmakta dilediği yere gitmekte serbest olmalıdır. Bu serbesti onların daha hür daha mutlu olması sağlayacaktır, hem de daha yüksek bir refah düzeyine ulaşmalarını. Hür ve bağımsız olan insan kendi istediği ve seçtiği işi yaparken daha verimli olacaktır. Bu inanç daha sonraları çok ün yapmış olan 'bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler' sözcüğü ile kapitalist düşüncenin önemli ilkelerinden birini açıklayan yaygın bir slogan haline gelmiştir.
Bugün kapitalist düşünceyi en iyi savunanlar dahi liberalizme olan inançlarını kısmen yitirmişlerdir. Bu sonuç, pratik olarak hemen her ülkede ekonomik hayata devlet müdahalesinin giderek artmış olmasından doğmuştur. Yoksa, düşünce sisteminde ya da felsefesinde önemli bir değişiklik olmasından dolayı değil.
KOMÜNİZM
Oxford sözlüğünde komünizm şu şekilde tanımlanmıştır: "1 Marx'tan hareketle geliştirilmiş, sınıf savaşını savunan ve ortak mülkiyetin olduğu, her bireyin kendi yeteneklerine ve ihtiyaçlarına göre çalışarak ücretlendirildiği bir toplumu hedefleyen politik teori ya da SSCB veya başka yerlerde kurulmuş bir komünist toplum biçimi."
1840'larda komünizm terimi devrimciler tarafından kendilerini, sosyalizm terimini farklı reformist kuramların karışık bir toplamını kapsayacak şekilde uyarlamış olan J.S.Mill gibi reformistlerden ayırmak için kullanılmaya başlandı. 1870lere gelindiğinde bu terimler aynı amaç için farklı araçları benimseyen iki ayrı kuram olmaktan çıkıp, farklı amaçları hedefler hale geldi. Oxford İngilizce Sözlüğü kaynaklarında şu nota yer veriyor: "Forster Günlüğü 11 Mayıs, Komünizm ve sosyalizm arasındaki derin farkın sosyalizmin ücretlendirilmenin harcanan emeğe göre olması gerektiğini söylerken, komünizmin buna inanmaması olduğunu öğrendim."
19. yüzyılın sonlarında yaygınlaşan sosyalizme karşıt olan bu anlamdır. Elbette bir isme illa sahip çıkmak o kadar da önemli değil, zira birçok kişi komünizmin Marx ve SSCB ile ilgili bir şey olarak biliyor.
Toplum, ayrıcalıklı olanlarla sömürülenler şeklinde bölünmüş olduğundan beri direniş vardır ve bu direniş, özgürlüklerine giden yolun arayışı içinde olan ezilenlerin dilinde sesini ve ifadesini bulmuştur. Ancak, komünizm, kapitalist toplumun ortaya çıkışının ve bunun getirdiği yeni ezme koşullarının ve özgürlük olasılıklarının bir sonucudur. Kapitalizmin gelişimi, kapitalizm öncesinin tarım temelli toplumunda iktidardan dışlanan yeni bir sınıfın iktidar mücadelesine dayanıyordu ve mücadeleyi ifade etmek ve yönetmek için kullandıkları araç da politik ekonomiydi. Komünizm bunun sonrasında, yeni bir sınıfın, proletarya veya işçi sınıfının, kendi sesini aradığı, rakibinin yani burjuvazinin sesine göğüs germeye kalkıştığı ve burjuvaziyle mücadeleye tutuşmaya başladığı dönemdir.
FAŞİZM
Faşizm aşırı Irkçılığın ya da milliyetçiliğin temel alındığı bir görüşdür. Bir ırkın başka bir ırktan üstün olduğunu veya bir milletin başka bir milletten üstün olduğunu konu alır. Tarihte Nazi Almanyası, Mussolini İtalyası ve Mihver devletleri faşizmi ilke edinmiş ve uygulamışlardır. Bununla birlikte tarihte başka birçok ülkede milli faşist veya faşizan rejimler ortaya çıkmıştır. Faşizm sadece ırkçılığı değil, aynı zamanda aşırı milliyetçi ya da radikal dinci ideolojileri tanımlamak için de kullanılır. Faşizmin aynı zamanda milliyet ve ulus anlayışı da çok katıdır ve serttir. Diktatör yönetimine benzer. Totaliterdir. Askeridir. Faşizm çoğu insanı cezbetmiştir ve cezbetmeye devam etmektedir. Faşizm sık sık ırkçı, milli veya radikal dinci halk ayaklanmaları olarak da boy gösterir. Halen faşist görüşü olan insanlar hemen her ülkede vardır ve zaman zaman etkinliklerini attırırlar. Taraftarları, kendi saflarına katılmayanları yaygın olarak aşağı ya da hain olarak tanımlarlar...
En ünlü faşistler arasında İntikam.us, Adolf Hitler ve Benito Mussolini vardır.
EMPERYALİZM
Çeşitli kaynaklar emperyalizmi değişik biçimlerde tanımlamaktadır. Bir ulus veya devletin gücünü ve etkisini başka uluslar, bölgeler veya halklar üzerine genişletmesi. Bir ulusun kontrolünü diğer halklar üzerinde genişletmesini sağlayan politika ve uygulamalar. Bir devletin kendi sınırları ötesindeki halklar üzerinde, rızaları olmaksızın, kontrol kurma politikası şeklinde tanımlamaktadır. Bu tanımlamaların esas olarak genişleme ve kontrol kavramlarına odaklandıkları görülmektedir. Emperyalizmin esnek ve oldukça geniş şekilde kavramsallaştırılması tarihsel değişimin özgün evrelerinin göz ardı edilmesine yol açabilir çünkü bu tanımlar Roma imparatorluğu gibi köleci imparatorluklar için geçerli olduğu kadar günümüz uluslararası ilişkilerini de kapsamaktadır.
KARMA EKONOMİ
Karma ekonomi iki evrensel ekonomik sistem olan "Kapitalizm" ve "Sosyalizm" arasında yer alan fakat özü itibariyle kapitalist sistemin özelliklerini taşıyan bir ekonomik düzendir.Karma ekonomi düzeninin çağdaş kapitalizmin uygulamada varlığı yeni bir aşama değil tamamen bağımsız üçüncü bir sistem olduğunu savunan görüşlerde vardır.
Karma ekonomi düzenini benimseyenlere göre kapitalist düzen libarelizme dayanmaktadır.Bu toplumsal görüşte kişinin hakları ve çıkarları ihmal edilmektedir. Kapitalizmin karşısında yer alan "Sosyalizm" de ise toplumun çıkarları her türlü kişisel çıkarın üstünde tutulmaktadır. Oysa "karma ekonomi" düzeninde anılan iki sistemin taşıdığı temel çelişkiler çözülmüş yani kamu yararına kişisel çıkar bağdaştırılmıştır.Ancak kişisel çatışması halinde toplumun çıkarları öncelik kazanmakta ve kişisel bazı temel hakları kısıtlanmaktadır.
Bir yandan yönlendirilmiş piyasa sistemi yoluyla, piyasa ekonomisine devlet müdahalesinin dahil edilmesi, diğer yandan merkezi yönetimle
ekonomilerin reforme edilerek, belli piyasa unsurlarını kullanmaları karma ekonomi kavramına güncellik kazandırmıştır. Bir çok az gelişmiş ülke hatta Fransa gibi bazı gelişmiş ülkeler,piyasa sistemi yanında, makro planlar yaparak ekonomilerini yönlendirirler. Bu şekilde ortaya çıkan ekonomiler, karma ekonomiler olarak adlandırılır. Böylece, karma ekonomi kavramının kullanılmasında plan ve piyasanın birlikte varlığı ölçüt olarak alınmış olur.
Ülkemizde karma ekonomi sistemini benimsemiş ülkelerden biridir. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana ekonomik politikada bazı değişiklikler olmuş ise de hiçbir dönemde karma ekonomiden ayrılma olmamış sadece bazen devletçiliğe, bazen de liberalizme ağırlık verilmiştir.
YÖNLENDİRİLMİŞ PİYASA EKONOMİSİ
Piyasa sisteminde, ekonominin arz ve talep cephelerinde farklı piyasa tipleri oluşur. Tam rekabet, oligopol, monopol v.b. gibi. Bu farklılaşmaya koşut olarak ekonomik düzende de değişimler ortaya çıkar. Her ülkenin kendi sosyoekonomik gelişmesine bağlı olarak oluşan bu farklılaşma, o ülkenin ekonomik düzenini ve ekonomik düzen politikasını etkiler. Piyasaya dayalı koordinasyonun gerçekleştirildiği ülkelerde yaşanan sosyoekonomik gelişme süreci, temel öncelik ilkesinde yeni bir anlayış yaratmıştır. Sosyallik ve bireysellik ilkeleri yeni bir anlayış içinde ele alınarak, devlet ve ekonominin bütünleşmesi sonucunda oluşan sosyal devletin piyasalara belli sınırlar içinde, belli ilke ve yöntemlere göre müdahalesine yer vermiştir. Devletin ekonomik süreci yönlendirmesi ilke olarak benimsendiği için, günümüz piyasa ekonomileri yönlendirilmiş piyasa ekonomileri olarak adlandırılır.
Ülkemiz çeşitli yeraltı kaynaklarının oluşturduğu çok zengin servetlere sahip bulunmaktadır. Bu kaynakların başında; petrol, bor, toryum, altın, krom gibi madenlerimiz gelmektedir
Bor Madenleri Kaynağı: Son zamanlarda gelişen teknoloji, bor mineralini bütün sanayi dallarının, vazgeçilmesi mümkün olmayan ve alternatifi de bulunmayan temel girdileri konumuna getirmiştir. Petrolün alternatifi bor cevheridir. Fakat borun su anda bir alternatifi yoktur ve olacağı da mümkün görülmüyor.
Yeraltı kaynaklarımızın başında bor cevheri gelmektedir. Dünya bor rezervinin % 80'den fazlasına sahip bulunmaktayız. Rezerv ve kalite yönünden dünyada tekel durumundayız. Bazı ileri teknoloji ürünlerinin (bilgisayar, cep telefonu v.s.) imalinde, uzay sanayinde Türk borları, olmazsa olmaz bir öneme sahiptir. Türk bor kaynakları, dünyanın asgarî 400 yıllık ihtiyacını karşılayacak kapasitededir. Bu bilginin sahibi olan konunun araştırmacı ve uzmanlarına göre, Anadolu'daki bu madenin miktarı 10 milyar ton civarındadır. (Bugünkü fiyatlara göre 15-20 trilyon dolar.)
Bor; sanayinin her dalında, su anda 450 çeşitten fazla mamul maddenin üretiminde kullanılmaktadır. Dayanıklılığı ve sertliği sağlamada, ara ürün olarak kullanılmaktadır. Isıya son derece dayanıklıdır. ABD roketlerinde Türk borları kullanılmaktadır. Radar dalgalarını emdiği, absorbe ettiği için hayalet uçaklarının imalinde kullanılmaktadır. Sadece ABD de 600'den fazla proje, bor'un yakıt olarak kullanılması ile ilgili patent almıştır. Borla çalışan otomobiller üretime girmiştir.
Bor minerali, ayni zamanda alternatif yakıt teknolojisinin birincil araştırma ve kullanım kaynağıdır. Hava, ulaşım ve savaş uçakları ilk defa ses üstü hızlara borlu yakıtlar sayesinde ulaşmıştır. Savaş başlığı taşıyan füzelerin kullandığı yakıt, uzaya gönderilen uyduları yörüngelerine taşıyan ve oturtan roket motorları, borlu yakıtlar kullanırlar.
"Yapılan araştırmalar bor mineralinden sıfır emisyonlu, çevre dostu bor motorlarının üretim ve kullanımının önünü açmıştır. Bor, İngiltere, Fransa ve özellikle ABD'de askerî araştırmaların yoğunlaştığı bir mineraldir. Son yıllarda borun problemsiz bir yakıt olarak, özellikle süpersonik ve hipersonik hızlara ulasan uçaklarda kullanıldığında şüphe yoktur. (Bor Gerçeği) isimli eserin ön sözünden-Eti Holding Bas Müft. M.M. Çinki" Balıkesir-susurluk, Eskişehir-Seyitgazi, Kütahya-Emet, bursa-Mustafa kemal paşa yörelerinde çıkarılır.
Altın Varlığımız: "Türkiye, günümüzde isletilebilir önemli miktarda altın rezervine sahip olduğu halde, bunlardan yararlanamayan dünyadaki tek ülkedir. Oysa bilinen sahaların isletmeye alınmasıyla Türkiye, Avrupa'nın en fazla altın üreten ülkesi olma potansiyeline sahiptir. Söz konusu potansiyel, devreye sokulduğunda ortalama 160 ton/yıl altın ithalatımızın tamamı, yurt içindeki üretimle karşılanabilir hale gelecektir.
Türkiye, altın potansiyelinin tahmini amacıyla yapılan araştırma sonucuna göre 6500 ton ve üstü rakamlara ulaşabileceği hesaplanmıştır. 6500 tonluk rezervin (300 dolar/ONS) fiyatıyla değeri, yaklaşık 70 milyar dolardır. Ülke ekonomisinde yaratacağı katma değer ise bunun 5-6 katına kadar çıkabilir."
Krom (Kromit) Varlığımız: Bu maden, ülkemizin önemli yeraltı kaynaklarından biridir. Krom üretimi bakımından dünyanın önde gelen ülkeleri arasındayız. Dünya rezervinin %10'u Türkiye'de bulunmaktadır. Bulgular, bu payın %10'un üzerine çıkabileceği yönündedir. ½unu kesinlikle unutmamamız gerekir. Maden varlığımız yabancılar tarafından araştırılıp tespit edilmiş ancak daima, kasten, bilerek rezervler düşük gösterilmiştir. Tıpkı verimli petrol kuyularının, "petrol yok" yalanı ile kapatıldığı gibi. Onun için bugün, ülkede bilinen ve tespit edilen maden varlığımız daha geniş rezervler ihtiva etmektedir. Borda Türkiye, dünyada tekel durumunda olduğu halde yabancı şirketler kasten, "Türkiye'de bor tükenmiştir, çok az rezerv vardır." v.s gibi yıllarca rapor yayınlamışlardır.
"Krom cevheri, dünya sanayinin vazgeçilmez bir üretim girdisidir. Atmosfer korozyonuna, kimyasal etkilere, aşınmaya karsı yüksek direnç göstermesi, çok sert olması sebebiyle çelik ve öteki minerallerin korunmasında kaplama olarak yaygın bir şekilde kullanılır. Silâh sanayinin, ikamesi olmayan çok önemli bir girdi." Türkiye, dünyanın en büyük Kromit ihraç eden ülkesidir. Türk kromitleri, dünya krom pazarlarında her zaman üst seviye fiyatlarla talep edilen, kaliteli, metalürjik kalite cevherler olarak aranmaktadır.
Ülkemizin, bu cevherden maksimum fayda sağlayabilmesi için, kaynakların (ferrokrom ve paslanmaz çelik) üretimine yönlendirilmesi, bu sanayinin acilen kurulması şarttır. Türkiye'nin, paslanmaz çelik tüketimi 100.000 ton/yıl civarındadır. (Yıllık 200 milyon- 1 milyar dolarlık ithalat söz konusudur.)
En çok Elazığ'ının güneydoğusundaki Gulemanda bulunur. Fethiye-Marmaris, Kütahya- Burza, kayseri Kahramanmaraş, Pozantı Antakya İslâhiye Eskişehir ve Sivas çevresinde bulunur. Günümüz verilerine göre, Dünya krom üretimine Türkiye 4. sıradadır. Yurtdışına satılan önemli bir madenimizdir
Toryum Varlığımız: Bu maden, roket ve uçakların imalinde, seramik ve elektrik aletleri yapımında, aydınlatmada kullanılmaktadır. Çok önemli kullanıldığı alan ise nükleer enerji sanayidir. Nötron absorbsiyonu ile (uranyum-223'e) dönüştürülerek nükleer enerji kaynağı olarak kullanılmaktadır.
Dünya toryum rezervinin büyük (1/2) bir bölümüne sahip olmamıza rağmen, uzun yıllardan beri bir türlü nükleer santraller inşa edemedik. Çünkü birileri, "nükleer santralleri içine sindirememektedir." Dışarıdan pahalı enerji ithali, sanayiye en pahalı enerji satmayı, halkın fakirleşmesini içlerine çok güzel sindirmektedirler. Enerji açığının kapatılması için acilen bu santrallerin de devreye girmesi, millî bir borçtur.
Barit: Türkiye zengin barit yataklarına sahiptir. Baritin % 75 kadarı derin kuyu sondajlarında kullanılır. % 25 kadarı ise tüm baryum tuzlarının üretiminde kullanılır. Türk baritleri % 95-98 kadar baryum sülfat içerdiğinden kimyasal bileşiklerinin üretimi için çok uygundur. Tuzları kaliteli kâğıt dolgusu, boya pigmenti, röntgen çekiminde kontrast maddesi olarak çok yaygın kullanım bulur. Ucuz olarak ihraç ettiğimiz ham barit yerine baryum tuzları satarak gelirimizi en az 10-50 kat artırabiliriz.
Sıcak su kaynakları: Ülkemizin deprem riskini de birlikte getiren jeolojik yapısı, ülkemizi sıcak su potansiyeli olarak zengin yapmaktadır. Doğrudan elektrik enerji üretimine uygun kaynak az olmasına rağmen, ısıtma ve kaplıca amaçlı kullanılacak kaynaklar ülkemizin her bölgesinde yaygındır. Bu potansiyel de bir maden potansiyeli olarak görülebilir. Turizm ve ekonomik ısıtma yanında karbon dioksit, helyum gibi gazların üretimi, soda ve maden suyu temini her ülkenin sahip olmadığı bir zenginliktir. Hatta tatlı su kaynaklarımızın bolluğu da bir tür yeraltı zenginliğidir.
Boksit: Alüminyum cevheri olup Türkiye de en çok kullanılan yeraltı kaynaklarından biridir. Motorlu araçlar yapımında, elektronik ve kimya sanayisinde ayrıca mutfak eşyası Yapımında kullanılır. Hafif olduğu için uçak yapımında da kullanılır. Türkiye de boksit üretimi yenidir. Türkiye boksit üretimi giderek artmaktadır. Türkiye boksitten elde edilen alüminyumun hem ihracatını hem de ithalatını yapmaktadır.
Enerji Kaynakları
Taşkömürü: Taş kömürünün bir kısmı %20 konutlarda, iş yerlerinde ve eski yapım trenlerde doğruda yakıt olarak kullanılır. Diğer bir kısmı da %80 demir-çelik sanayisinde kullanılan kok kömürü elde etmek amacıyla kullanılır. Türkiye'nin en zengin taş kömür havzası Batı Karadeniz bölümündedir. Türkiye taş kömürü rezervleri ve üretimi bakımında zengin değildir. Çünkü kömür yatakları çok yerde işletmeye elverişli değildir. Yılda 4-5 milyon tonluk üretimi ülke ihtiyacını karşılamaktan uzaktır.
Hava kirliliğini önlemek amacıyla, büyük kentlerdeki meskenleri ısıtılmasında kullanılmak üzere her yıl, başta Güney Amerika olmak üzere ve önemli miktarda kükürt dioksit oranı düşük taş kömürü ithal edilmektedir.
Linyit: Türkiye'de yaklaşık 8 milyar ton linyit rezervi bulunmaktadır. Avrupa ülkeleri arasında (Eski SSCB hariç) beşinci sıradadır. 1998 yılında 62.940.647 ton kamu kesimi tarafından 3.527.955 ton özeli kesim olmak üzere 66.498.603 ton üretim yapılmıştır. Bunun önemli bir bölümü elektrik üretiminde kullanılmıştır.
Ülkemizde, düşük değerli, yani nem ve kül içeriği yüksek ısıl değeri düşük linyitlerden, yüksek değerli linyitlere kadar çok çeşitli linyit kömürü bulunmaktadır. Ortalama nem içeriği % 41,8 dolaylarındadır
Türkiye'de rezervi en zengin olan enerji kaynağıdır. Hemen her bölgemizde az çok linyit yatakları bulunmaktadır. Çoğunlukla yakacak olarak ve termik santrallerde değerlendirilir. En büyük linyit havzası Afşin-Elbistan'dadır. Yıllık net üretim 40 milyon tonu bulmaktadır. Üretim ve tüketim aynı hızla artmaktadır. İçbatı Anadolu da Değirmisaz, Tunçbilek, tavşanlı (Kütahya) asıl ege bölümünde Seyitömer, soma, torbalı(Manisa), yatağan, dolu Anadolu da; kükürtlü, Oltu, baklaya, Elbistan, Afşin, orta karatenizde Amasya, havza ve çeltekten çıkarılmaktadır
Doğal Gaz: Yeraltında, genellikle petrolle beraber bulunan gaz karışımıdır. Çoğunlukla yakıt olarak kullanılır. Borularla gaz şeklinde, gemilerle de sıvılaştırılmış olarak uzak mesafelere taşınabilmesi tüketimini kolaylaştırmakla ve yaygınlaştırmaktadır.
Ankara'nın hava kirliliğinin azaltılmasında meskenlerin doğal gazla ısıtılmasında büyük etkisi vardır.
En önemli doğal gaz yatakları Trakya'da (Hamitabat'ta) bulunmaktadır. Türkiye her yıl giderek artan miktarda doğal gaz ithal etmektedir. Rusya federasyonu'ndan alına gaz boru hatlarıyla Ankara ve İstanbul başta olmak üzere kentlerimizdeki meskenlerde ve sanayi tesislerinde tüketilmektedir. İran'la da doğal gaz bağlantısı yapmış durumdadır. Ayrıca Türkmenistan doğal gazının da Türkiye'ye getirilmesi için projeler yapılmaktadır.
Jeotermal Enerji: Yer kabuğunun zayıf noktalarından çıkan bu sıcak sulardan ve su buharından elde edilen enerjiye jeotermal enerji denir. Volkanik arazilere sahip olan Türkiye, jeotermal enerji bakımından büyük bir potansiyele sahiptir. Sarayköy (Denizli), Germencik (Aydın), Seferihisar, Balçova (İzmir), Afyon, Kütahya, Sivas çevresinde üretilmektedir. Türkiye de ilk olarak jeotermal enerji santrali Sarayköy'de sonra Germencikte açılmıştır.
Jeotermal enerji kullanıldığı zaman çevre kirliliği oluşturmayan bir enerjidir. Elektrik üretiminde, meskenlerin ve seraların ısıtılmasında kullanılır. Bu enerjinin kullanımı Türkiye de giderek yaygınlaşmıştır. Sıcak su kaynaklarının bir kısmından çeşitli hastalıkların tedavisi amacıyla yararlanılmaktadır. Bu yönüyle Türkiye, 600'den fazla kaynakla Avrupa ülkeleri arasında ilk sırada gelmektedir ısıtma amaçlı kullanımda 35 C su sıcaklığı kabul edilmiştir.
Hidroelektrik (Su gücü): Tükenmez, temiz ve ucuz bir enerji kaynağıdır. Hidroelektrik potansiyeli fazla olan bir ülkedir. Ancak Türkiye bu büyük potansiylin1/3'ünden yaralanabilmektedir Türkiye su gücü bakımından yaklaşık 400 milyar kwh'lık bir potansiyele sahiptir. Doğu Anadolu Bölgesi akarsularının yatak eğimleri fazla olduğundan, hidroelektrik potansiyeli en yüksek olan bölgemizdir. Türkiye elektrik üretiminin % 45'lik bölümü hidroelektrik santrallerden karşılanmaktadır. GAP tamamlandıktan sonra elektrik santrallerin üretiminde su gücünün payı artış gösterecektir. Ülkemizdeki elektrik santralleri 30'u aşmıştır. Başta, Karakaya, Keban olmak üzere hidrolik santrallerden elde edilen enerji 2000 yılımda 40 milyar kilowat/saati aşmıştır.
Güneş Enerjisi: Artan nüfus gelişen sanayi sonucu enerjiye olan ihtiyaç artmakta olduğu ülkemizde, ucuzluğu ve çevre dostu olması özellikleriyle gün geçtikçe önem kazana bir enerjidir. Güneş, dünyanın tek enerji kaynağı ve tükenmeyen bir enerji yaymaktadır. Türkiye de konumu itibarıyla şanslı ülkelerden biri. Ülke yüzölçümünün %63'ünde yılda 10 ay süreyle %17 sinde ise bütün yıl boyu güneş enerjisinden faydalanma imkânı vardır. Ancak tüketilen toplam enerji dikkate alındığı zaman, güneş enerjisi oranı çok düşük kalmaktadır. Ülkemizin enerji açığının kapatılması ve enerjiye dönen dövizin azaltılması için bu tükenmeyen, ucuz ve temiz enerjinin daha yaygın olarak kullanılması gerekmektedir.
Rüzgâr Enerjisi: ucu, temiz ve tükenmeyen, ancak aynı zamanda sürekli olmayan bir enerji kaynağıdır büyük rüzgâr kuşakları üzerinde bulunan ülkeler çok şanslıdır. Türkiye'deki rüzgâr enerjisi potansiyeli belirlemesi için Elektrik İşleri Etüt İdaresi ve Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü tarafından çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmalar sonucu ege, Marmara, Doğu Akdeniz kıyıları ile güneydoğu Anadolu da rüzgâr enerjisi potansiyelinin fazla olduğu ortay çıkmış ve ilk rüzgâr enerjisi santrali çeşmede 1998 kurulmuştur.
Türkiye"de üretim ve tüketim değerleri arasında çok büyük açıkların olduğu görülmektedir. Bu açıklar taşkömüründe 9 milyon ton, linyitte 1 milyon ton, doğal gazda 13 milyon tondur. En çok tüketilen ham petrolde ise yıllık açığımız 30 milyon tonu bulmaktadır. Toplam enerji açığımız ise yılda 54 milyon ton petrole eş miktardadır. Peki, başta hidroelektrik enerji kapasitemiz olmak üzere öz kaynaklarımızla bu açığın kapatılıp kapatılamayacağıdır. Yapılan hesaplamalara göre, doğal kaynaklarımızın (güneş enerjisi, hidrolik enerji, jeotermal enerji, rüzgâr enerjisi) tamamının devreye sokulmasıyla bunun mümkün olmadığı anlaşılmıştır. Hele nüfusu ve sanayisi hızla büyüyen Türkiye'nin yakın gelecekteki ihtiyacını karşılaması hiçbir şekilde mümkün görülmemektedir. Bu açıklamalardan Türkiye ekonomisinin en büyük çıkmazının enerji darboğazı ve enerji çıkmazı olduğu açıkça görülmektedir.
Hammadde ve enerji kaynakları yönünden çok zengin olan eski Sovyetler Birliği'nde savunma ve uzay sanayi gibi alanlara yatırım yapılmış, buna karşılık başta tüketim malları olmak üzere insana yönelik yatırımlar ihmal edilmiştir. Türkiye ise eski Sovyetler Birliği'nin çok fazla ihtiyaç duyduğu ve Batı ülkelerinde pazarlamada güçlük çekebileceği gıda ve tüketim mallarına sahip bulunmaktadır. Sanayileşmede önemli bir aşama kaydeden ve yeni bir atılıma hazırlanan Türkiye yanı başındaki bu hammadde ve enerji kaynaklarına, eski Sovyetler Birliği ise gıda ve tüketim mallarına ihtiyaç duymaktadır. Bütün bu yeni koşullar Karadeniz Havzası'ndaki diğer ülkeler için de geçerlidir. Üstelik Sovyetler Birliği'nde bir çok Türk Cumhuriyetleri'nin bulunması, ilişkilerin geliştirilmesinde temel etken olabilmektedir.
KARADENİZ EKONOMİK İŞBİRLİĞİ TARİHÇE VE İŞBİRLİĞİ'NİN YAPISI
Eski çağlardan beri Karadeniz, çeşitli uygarlıkların beşiği olmuş, Asya ile Avrupa arasında değişik uyruklu, farklı mesleklere sahip ve değişik kültürlerden ve dinlerden gelen insanların birbirleriyle kaynaştığı konumunu muhafaza etmiştir. Ancak bu hiçbir zaman kolay bir süreç olmamış, barış ve huzur dönemlerini uzun çatışma ve savaşlar izlemiştir.
Bu durumda bile, Karadeniz gelişmiş ticaret ilişkileri ve bağlantılarıyla tanınmıştır. Bölgedeki ülkeler arasında, barış köprüleri kurma çabaları eksik olmamıştır. Avrupa ve Asya'yı birleştiren meşhur İpek Yolu'ndan söz etmek bu konuda yeterlidir. İpek Yolu sayesinde iki kıtanın halkları arasında ilişki kurulması ve farklı kültürlerin yanyana yaşaması ve karşılıklı olarak zenginleşmesi şeklinde çok değerli deneyim kazanılmıştır
Karadeniz Ekonomik İşbirliği fikri, 1980'li yılların sonunda Doğu Avrupa Ülkeleri ve Sovyetler Birliği'ndeki değişim sürecinin hızlandığı bir dönemde doğmuştur.
Hammadde ve enerji kaynakları yönünden çok zengin olan eski Sovyetler Birliği'nde savunma ve uzay sanayi gibi alanlara yatırım yapılmış, buna karşılık başta tüketim malları olmak üzere insana yönelik yatırımlar ihmal edilmiştir. Türkiye ise eski Sovyetler Birliği'nin çok fazla ihtiyaç duyduğu ve Batı ülkelerinde pazarlamada güçlük çekebileceği gıda ve tüketim mallarına sahip bulunmaktadır. Sanayileşmede önemli bir aşama kaydeden ve yeni bir atılıma hazırlanan Türkiye yanı başındaki bu hammadde ve enerji kaynaklarına, eski Sovyetler Birliği ise gıda ve tüketim mallarına ihtiyaç duymaktadır. Bütün bu yeni koşullar Karadeniz Havzası'ndaki diğer ülkeler için de geçerlidir. Üstelik Sovyetler Birliği'nde bir çok Türk Cumhuriyetleri'nin bulunması, ilişkilerin geliştirilmesinde temel etken olabilmektedir.
Değinilen tüm bu gelişmeler, Türkiye ile Karadeniz'e kıyısı olan ülkeler arasında ekonomik işbirliği ve bölgesel bütünleşme girişimi için uygun bir ortam oluşturmuştur. KEİ fikri böyle bir ortamda ortaya atılmıştır
Başlangıçta KEİ'nin amacının Karadeniz'e kıyısı olan ülkeler arasında aşamalı olarak bir "serbest ticaret bölgesi" kurulması olduğu belirtilmiş, ancak daha sonra yapılan toplantılarda bu girişimin "ekonomik işbirliği" çerçevesinde değerlendirilmesi gereken bir girişim olarak nitelendirilmiştir. KEİ'nin ilk kurucu üyeleri Karadeniz'e kıyısı olan Türkiye, eski Sovyetler Birliği, Romanya ve Bulgaristan'dır. Sovyetler Birliği'nin dağılması üzerine, Bağımsız Devletler Topluluğu olarak Rusya Federasyonu, Ukrayna, Azerbaycan, Moldova, Gürcistan ve Ermenistan kurucu üye sıfatıyla katılmışlardır. Daha sonra Karadeniz'de kıyısı olmayan Yunanistan ve Arnavutluk kurucu üye olarak katılmıştır.
KEİ ile ilgili ilk toplantı Türkiye'nin girişimi ile 19 Aralık 1990'da Ankara'da yapılmıştır. Türkiye,eski Sovyetler Birliği, Romanya ve Bulgaristan'ın resmi delegelerinin yanı sıra, eski Sovyetler Birliği Heyeti içinde; Azerbaycan, Gürcistan, Moldova ve Ermenistan Cumhuriyetleri'nin Dışişleri Bakan Yardımcıları yer almıştır. Toplantıda taraflar, Türkiye tarafından hazırlanan ve önerilen işbirliğinin temel prensiplerini kapsayan taslak üzerinde çalışmışlar, sonuç bildirgesinde "Karadeniz Ekonomik İşbirliği" nin kurulmasında anlaşmaya vardıklarını resmen açıklamışlardır. 12-13 Mart 1991 tarihlerinde Bükreş'te, 23-24 Nisan 1991tarihlerinde Sofya'da uzman düzeyinde toplantılar yapılmıştır. Bu toplantılarda KEİ' nin amaçları ve prensipleri üzerinde ortak bir anlaşmaya varılmıştır. 11-12 Temmuz 1991 tarihlerinde yapılan toplantıda, KEİ Anlaşması metni üzerindeki çalışmalar sonuçlandırılarak, imzaya hazır hale getirilmiştir. Moskova toplantısında taraflar, KEİ Anlaşması'nın yakın bir gelecekte Türkiye'de yapılacak bir toplantıda imzalanması konusunda anlaşmaya varmışlardır.
KEİ Anlaşması, 25 Haziran 1992 tarihinde İstanbul'da düzenlenen Zirve Toplantısı'nda dokuz üye ülkenin yan ısıra, Yunanistan ile Arnavutluk'un da kurucu üye olarak katıldığı onbir ülkenin devlet veya hükümet başkanları tarafından imzalanarak, resmen işlerlik kazanmıştır.
KEİ, bundan böyle hükümetler boyutunun yanı sıra, parlamenterler, özel sektörler, belediyeler ve hatta hükümetler dışı kuruluşlar boyutuyla; çalışma organları, usulleri ve yöntemleriyle; bankası, İstatistik Veri ve Ekonomik Bilgi Değişimi Koordinasyon Merkezi'yle somut projeleri sonuçlandırabilecek temel öğelere sahip olmuş bulunmaktadır. KEİ' nin uluslararası kimliği de giderek ağırlık kazanmıştır. Karadeniz Ekonomik İşbirliği'ni uluslararası bir örgüte dönüştüren KEİB Anlaşması, 5 Haziran 1998 tarihinde Yalta' da imzalanmıştır. KEİ, imzalanan anayasa ile bölgesel bir ekonomik teşkilata dönüşerek adı, Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı olmuştur. Yasayla kurumsallaşma dönemini kapatan KEİ, bundan sonra da program ve proje uygulamasına geçecektir.
Kei'nin Yapısı
KEİ'nin kuruluş aşamasındaki hazırlık çalışmalarında temel amaç olarak Katılan Devletler'in coğrafi yakınlıklarından ve ekonomilerinin birbirlerini tamamlayıcı özelliklerinden yararlanılarak ticari, ekonomik, bilimsel ve teknolojik işbirliğini geliştirmeleri ve Karadeniz Bölgesi'nin bir barış, işbirliği ve refah bölgesi haline gelmesi öngörülmektedir. Bu temel amaç doğrultusunda kısa dönemde bölge ülkeleriyle işbirliği için uygun ortam oluşturulması ve taraflar arasında mal ve hizmet ticaretinin arttırılması öngörülmüştür. Uzun dönemde ise amaç; bölge ülkeleri arasında ekonomik ilişkileri daha fazla geliştirebilmek için kişilerin, malların, sermayenin ve hizmetlerin serbest dolaşımını sağlamaktır. Bu amaçların gerçekleştirilmesi için uzun dönemde, aşamalı olarak Katılan Devletler arasında bir serbest ticaret bölgesinin kurulması amaçlanmıştır.
Kei'nin İlkeleri, Amaçları Ve Kapsamı
Karadeniz Ekonomik İşbirliği'ne Katılan Devletler, gerekli hükümetlerarası, parlamentolar arası, iş çevreleri arası ve finansal birimleri içine alan etkileyici bir organizasyon yapısı ortaya koymuştur.
Hükümetlerarası birimler, Katılan Devletler'in Dışişleri Bakanları Toplantısı (DİBT)'nı, alfabetik sıraya göre seçilen ve altı ayda bir değişen Dönem Başkanı'nı, Üst Düzey Görevliler Toplantısı'nı, Çalışma Grupları'nı ve uzmanlardan oluşan geçici Özel Çalışma Grupları'nı içine almaktadır ve bu gruplar, Dışişleri Bakanları Toplantıları'nda oluşturulan ve KEİ faaliyetlerini ilgilendiren, somut konularda çalışmalar yürüten yan organlardır. Dışişleri Bakanları Toplantıları'nda alınan karar gereği kurulan Çalışma Grupları (ÇG) şunlardır :
- Bilim ve Teknoloji Konusunda İşbirliğine İlişkin,
- Bankacılık ve Finans,
- İstatistik Veri ve Ekonomik Bilgi Değişimi,
- Ulaştırma, - İletişim,
- Ticaret ve Endüstriyel İşbirliği,
- Çevre Koruma,
- Turizm Alanında İşbirliği,
- Tarım ve Tarımsal Sanayi,
- Yasalara İlişkin Bilgi,
- Enerji,
Geçici Çalışma Grupları ise;
- Yatırımların Teşviki ve Korunması Konusunda Uzmanlar,
- Çifte Vergilendirmenin Önlenmesi Uzmanlar,
- Ulaştırma Şebekesi Uzmanlar,
- İş Alemine Mensup Kişilerin Seyahatleri ile ilgili,
- Örgütsel Konularda
DİBT tarafından alınan bir karar gereğince, merkezi İstanbul'da bulunan KEİ Uluslararası Daimi Sekreteryası kurulmuştur. Başlıca görevleri arasında, DİBT için gündem taslaklarının hazırlanması, Katılımcı Devletler tarafından verilen belgelerin dağıtımı, KEİ Toplantılarına idaridestek sağlanması ve KEİ belgelerine ait arşiv hizmetlerinin yerine getirilmesi gibi konular bulunmaktadır.
Parlamentolar arası birim 1993 yılında Arnavutluk, Ermenistan, Gürcistan, Moldova, Romanya, Rusya Federasyonu, Türkiye ve Ukrayna temsilcilerinin KEİ Parlamenter Asamblesi (KEİPA) kurulmasına karar vermesi üzerine faaliyete geçmiştir. 26 Şubat 1993 tarihlerinde İstanbul'da imzalanan bir deklarasyon ile KEİPA oluşturulmuştur. Amaçları şunlardır;
- KEİ' ye Katılan Devletler 'in tarihinden gelen ortak değerlerinden de yararlanarak bu işbirliğinin hedef ve amaçlarını bu ülkelerin parlamenterleri aracılığıyla toplumlarına benimsetmek,
- KEİ bünyesinde ekonomik, ticari, sosyal, kültürel ve siyasal işbirliği faaliyetlerine yasal dayanaklar sağlamak ve KEİ'nin amaçlarının gerçekleşmesine katkıda bulunmak,
- KEİ'ye Katılan Devletler'in, devlet ya da hükümet başkanları ile dışişleri bakanları toplantılarında alınan kararların uygulanması için gerekli yasal düzenlemeleri gerçekleştirmek,
-Karadeniz bölgesinde çoğulcu demokratik yapının ve siyasi istikrarın güçlendirilmesine yardımcı olmak,
-Uluslararası ve bölgesel diğer kuruluşlar ve KEİ Ülkeleri arasındaki işbirliğini geliştirmektir.
Karadeniz Ekonomik İşbirliği Zirve Deklarasyonu amaçları doğrultusunda oluşturulan Karadeniz Ekonomik İşbirliği Konseyi (KEİK), KEİ'ye Katılan Devletler'in iş çevrelerini temsil etmektedir. 31 Ağustos 1992 tarihinde İstanbul'da yapılan toplantıda, KEİ Ülkeleri özel sektörleri arasında bir mekanizmanın merkezinin İstanbul'da olması kararlaştırılmıştır. KEİK, iş konseyi sistemi üzerinde, onbir taraf ülke arasında ticari ve sınai işbirliğini geliştirme amacına yönelik olarak çalışmaktadır. KEİ'nin finansal birimi, Karadeniz Ticaret ve Kalkınma Bankası'dır. KEİ Ticaret ve Kalkınma Bankası'nı kuran anlaşma, 30 Haziran 1994 tarihinde Tiflis'de yapılan KEİ Dışişleri Bakanları 4. Toplantısında ülkemiz tarafından imzalanmış, 25 Temmuz 1996 tarihli 4150 sayılı kanun ile de ülkemiz tarafından onaylanması uygun bulunarak kuruluş çalışmalarını tamamlamış ve Selanik şehrinde genel merkezini açmıştır. Banka, ortak bölgesel projeleri geliştiren finansmanı sağlayan ve gerçekleştiren ve Katılan Devletler 'e gerekli parasal kaynakları sağlayan ana mekanizma fonksiyonunu yerine getirmektedir. Karadeniz Ticaret ve Kalkınma Bankası, KEİ örgütsel yapısı içinde önemli bir finansal destek oluşturmaktadır. Banka'nın üyeleri, KEİ ülkeleri temsilcileri ile uluslararası banka ve finansman kuruluşlarından oluşur.
KEİ'NİN ÇALIŞMA ŞEKLİ VE ETKİNLİKLERİ
KEİ, Katılımcı Devletler arasındaki ekonomik işbirliği konusunda etkin bir diyalog kurmak, ekonomik koşulları iyileştirmek ve ortak girişimleri de içine alacak şekilde yatırım projelerini özendirmek ve Karadeniz bölgesinde sürekli bir ekonomik ve büyümenin kolaylaştırılmasını sağlamak amacıyla önerilerde bulunmak ve kararlar almak için uygun bir ortam oluşturmaktadır.
DİBT, gerekli görüldüğünde yardımcı organlar kurulmasına karar verir, bunların görev alanlarını belirler, uygun gördüğü değişiklikleri yapar ve gerektiğinde görevlerine son verir. Ayrıca, devletlerin veya uluslararası kuruluşların KEİ' deki gözlemci statüsüne ilişkin kararlar da alır.
KEİ çalışmalarının büyük bir kısmı yan organlar tarafından gerçekleştirilir. Yan organlar, kendi ihtisas alanlarına giren konularda DİBT tarafından belirlenen görevlerini yerine getirirler.
KEİ' nin yapısına ve fonksiyonuna ilişkin önemli sorunlar oybirliği ile karara bağlanır. KEİ 'ye yeni üyelerin alınması, üçüncü ülkelere ve uluslararası kuruluşlara gözlemci statüsü tanınması, KEİ bünyesinde yeni organlar kurulması, bunların görev alanlarının belirlenmesi, değiştirilmesi ya da sona erdirilmesi, İç Tüzük kurallarında değişiklik yapılması, bütün Katılan Devletleri etkileyen mali taahhütler ve benzeri konular oy birliği ile karara bağlanan konulardır. DİBT 'nda oybirliği ile alınan kararlar bütün Katılan Devletleri bağlayıcı nitelik taşır.
KEİ 'ye Katılan Devletler çok sayıda farklı dilleri konuşmaktadır, bu nedenle KEİ belgelerinde, resmi dil olarak İngilizce kullanılması uygun görülmüştür. Ayrıca KEİ toplantılarında İngilizce ile Rusça'nın resmi dil olması kabul edilmiştir.
KEİ' nin mali yönüne gelince; 1994 yılı başında Katılan Devletler, KEİ Uluslararası Daimi Sekreteryası'nın bütçesine yapılacak katkı konusunda, DİBT 'nda onaylanmak üzere geçici bir anlaşmaya varmışlardır. Bu anlaşma 30 Haziran 1994'de Tiflis'te DİBT 'nda onaylanarak kesinleşmiştir.
Ayrıca DİBT ile yan organların yaptığı toplantılara ait harcamaların evsahibi ülke tarafından karşılanması ve her delegasyonda yer alan belli sayıda kişinin konaklama ve yemek masraflarının da evsahibi ülke tarafından üstlenilmesi uygun görülmüştür.
KEİ 'de gözlemci statüsü, devletlere iki yıl süreyle tanınır ancak, bu sürenin uzatılması mümkündür. Uluslararası kuruluşlar ise gözlemci statüsünden süresiz olarak yararlanılabilir. Üçüncü ülkelere ya da uluslararası kuruluşlara tanınan gözlemci statüsü, DİBT tarafından tespit edilecek KEİ 'nin sadece belirli faaliyetleri için de geçerli olabilir.
Uluslararası Karadeniz Kulübü, Karadeniz bölgesindeki şehirlerin oluşturduğu ve bunların belediye başkanları tarafından temsil edildiği, tüzel kişiliği olan, kar amacı gütmeyen bir kuruluştur ve bu girişim Temmuz 1992'de Varna'da yapılan toplantıda ortaya atılmıştır. Üye şehirler; Bulgaristan'dan Varna ve Burgaz, Yunanistan'dan Selanik ve Pire, Romanya'dan Köstence ve Galatz, Rusya Federasyonu'ndan Tagarog, Türkiye'den İstanbul, Samsun ve Trabzon, Ukrayna'dan Odessa, Kherson ve Nikolaev'den ibarettir.
ORGANLARI
1. Zirve
Üye ülkelerin Devlet ya da Hükümet Başkanlarından oluşmaktadır.
2. Dışişleri Bakanları Toplantısı (DBT)
KEİ'nin en yüksek karar alma organıdır, altı ayda bir toplanmaktadır. KEİ'nin işleyişinden; alt organlarının kurulması çalışmalarının yönlendirilmesi ve kararların değerlendirilmesinden, gözlemci statüsü tanınması ile ilgili kararların alınmasından, iç tüzüğün kabul ve değiştirilmesinden sorumludur. Aksine karar alınmadıkça oturumları kapalıdır.
3.KEİPA'nın organları
a) KEİPA Genel Kurulu
KEİPA'nın en yüksek karar alma organıdır. Üye ülkelerin nüfusları esas alınarak hesaplanan sandalye sayısına göre belirlenen 70 temsilciden oluşur. Türk Grubu 9 üyeden oluşmaktadır.
b) Daimi Komite
KEİPA'ya üye ülkelerin delegasyon başkanlarından oluşur. Asamble kararlarının uygulanmasını izler, komisyonların faaliyetlerinin eşgüdümünü sağlar. Asamble toplantılarının gündemini , takvimini ve yerini belirler.
c) Alt Organlar
Asamblenin üç ihtisas komisyonu vardır:
-Ekonomi, Ticaret, Teknoloji ve Çevre Komisyonu,
-Hukuki ve Siyasi İşler Komisyonu,
-Kültür, Eğitim ve Sosyal İşler Komisyonu,
4. Karadeniz Ekonomik İşbirliği İş Konseyi (KEİK)
31 Ağustos 1993 tarihinde bu mekanizmanın oluşturulması kararlaştırılmıştır. KEİ'ne katılan devletlerin iş çevrelerini temsil etmektedir. Onbir ülkenin ticari ve sınai işbirliğini geliştirme amacına yönelik olarak çalışmaktadır.
5. KEİ Uluslararası Sekreteryası
10 Aralık 1992 tarihinde kurulmuştur. İstanbul İstinye'de Müşir Fuat Paşa Yalısı'nda faaliyetini sürdürmektedir. Bunların dışında Çalışma Grupları ile Geçici (Ad-hoc) Gruplar konularına göre faaliyet göstermektedirler.
KEİ'NİN TÜRKİYE AÇISINDAN ÖNEMİ
Türkiye açısından KEİ, dünyada meydana gelen liberal değişimler ve globalleşme eğilimlerine paralel olarak, ülkemizin dünya ile entegrasyonuna katkıda bulunabilecek bir olgudur. Türkiye'nin, KEİ projesini ortaya atarken iki temel düşünce ile hareket ettiği söylenebilir:
- Karadeniz'in dostluk ve iyi komşuluk esasına dayalı olarak bir barış, istikrar ve refah denizine dönüştürülmesi.
- Bölge ülkeleri arasındaki ekonomik ilişkilerin, coğrafi yakınlık ve tarihi bağlardan kaynaklanan avantajlarının en iyi şekilde değerlendirilmesi suretiyle geliştirilmesi ve çeşitlendirilmesi,
KEİ ülkeleri ile olan dış ticaretimiz incelendiğinde, 1991 yılına kadar Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB), 1991 yılında SSCB'nin dağılmasından sonra Rusya Federasyonu dışında, diğer KEİ ülkeleri ile gerçekleşen dış ticaretimizin oldukça düşük olduğu görülmekle birlikte, Ülkemiz açısından büyük bir pazar potansiyeline sahip bu ülkeler ile son yıllarda ticari ilişkilerimizin arttığı, ticaret hacminin de genişlediği göze çarpmaktadır.
VI. DEĞERLENDİRME
KEİ, eski Yugoslavya'da kurulan devletlerin dışında kalan, Balkanlardan Kafkaslara kadar uzanan, 20 milyon kilometrekarelik alanı kapsayan, petrol, doğalgaz, kömür, çeşitli mineraller ve ormancılık gibi doğal kaynaklar yönünden zengin olan 350 milyonu aşkın insanın yaşadığı bir coğrafyadır. Konumu itibariyle de Batı Avrupa ile Orta Asya ve Orta Doğu ülkelerine bir geçiş noktası teşkil etmektedir. Bu işbirliği, soğuk savaş sonrasında, bölgede daha istikrarlı ve siyasi diyaloğa hazır bir ortamın oluşmasına katkıda bulunacaktır.
Nitekim KEİ'nin asıl vurgulanan amacı ekonomik olmakla birlikte, siyasi ilişkilere de olumlu katkılar sağlamıştır. Bu bağlamda KEİ, bölgedeki anlaşmazlıkların yumuşatılması ve siyasetçilerin birbirleriyle diyaloglarının artırılması için de elverişli bir zemin oluşturmaktadır.
Harici Sigorta: Kurum kendi malı olan ve Kurum sorumluluğu altında bulunan bilumum binaların sigortası (inşa halinde olup, kati tesellümüne kadar sorumluluğu müteahhitlere ait olanlar hariç.) Kuruma ait tüm taşıtların kasko ve trafik sigortaları, Yurtdışından satın alınan taşınırların nakliye, montaj ve gerektiğinde ön depolama sigortaları, Kurumca harici sigorta yaptırılması uygun görülecek makine ve tesisatların sigortası, Kurum mülkünde bulunan binalar her türlü riske karşı, Kurumun kiracısı olduğu binalarda yangın (yıldırım ve infilak dâhil) dâhili su, grev, lokavt, kargaşalık, halk hareketleri, kötü niyetli hareketler ve teröre karşı, Kurumun mülkiyetinde olup, kiraya verilen binalarda ise, Kurumun belirleyeceği risklere karşı kiracı tarafından, Kurumun mülkiyetindeki binalar ile kiracısı bulunduğu binaların bitişiğinde, alt ve üst katlarında komşusu bulunan binaların yangına karşı komşuluk mali mesuliyet sigortası Sigorta Şirketlerine yaptırılır. Yaptırılacak sigortanın usul ve esasları abonman mukavelesinde veya sigorta poliçelerinde belirtilir.
Dâhili Sigorta: Kurumun mülkiyetinde ve tasarrufunda bulunan bütün taşınırların her türlü riske karşı sigortalanması dâhili sigorta kapsamındadır. Bilumum demirbaşlar, mefruşat, tesisatlar, makine ve cihazlar Kurumun tasarrufuna girdiği andan itibaren hiçbir bildirime veya şekil şartlarına bağlı olmaksızın dâhili sigorta ile güvence altına alınır. Dâhili sigorta ile güvence altına alınan malzemelerde hasar meydana gelmesi halinde, hasarla ilgili detaylı rapor ve belgeler ilgili birimce İdari İşler Daire Başkanlığına gönderilir.
Hasar Raporu:
a) Hasara uğrayan malzemenin cinsi, miktarı,
b) Hasara uğrayan malzemenin değeri,
c) Hasarı meydana getiren sebepler,
d) Hasarlı malın değer kayıpları ve tamir masrafları,
e) Hasarlı maldan yararlanılıp yararlanılmayacağı hususlarının bulunması gerekir.
Hasarla ilgili bilgi ve belgelerin İdari İşler Dairesi Başkanlığına gelmesini takiben, gerekli kontrol yapılarak durum herhangi bir karar alınmasına gerek olmaksızın, hasar bedelinin dâhili fondan karşılanmasını teminen Muhasebe ve Mali İşler Daire Başkanlığına intikal ettirilir.
Hasarda kurum personelinin kusur ve ihmalinin bulunması halinde, sorumlular hakkında gerekli mevzuat hükümleri uygulanır. Kusuru ve ihmali bulunan personelden alınacak tazminatlar dâhili fona gelir kaydolunur.
Ayrıca, yurtiçi taşımada özellikleri nedeniyle riski fazla olabilecek taşınırlar, Genel Müdürün onayı ile sigorta şirketlerine sigorta ettirilir. Ancak, bu yönetmelikle belirlenen dâhili sigorta fonu yeterli düzeye ulaştığında, harici sigorta kapsamında bulunan bina, taşıtlar zaman içinde dâhili sigorta kapsamına alınırlar.
İthalat: Başka ülkelerde üretilmiş malların, ülkedeki alıcılar tarafından satın alınması (Dışalım)denir. İhracatın karşıtıdır ve onunla birlikte bir ülkenin dış ticaret dengesini oluşturur. İthalat, özel ya da tüzel kişilerce, kamu iktisadi kuruluşları ya da devlet tarafından doğrudan yapılabilir.
İthalat Çeşitleri:
1)Akreditifli İthalat: Alıcı, malın sevkinden önce bir banka aracılığıyla satıcının bulunduğu yerdeki bankası nezdinde malın sevk belgesinin teslimi karşılığında ödenmek üzere kredi açtırmasıdır.
2)Mal Karşılığı İthalat: Malın gümrüklenmesi işleminden sonra bedelini ödeyerek belgenin çekilmesi ile gerçekleşen ithalattır.
3)Bedelsiz İthalat: Vergisi olmaksızın ülkeye sokulan mallar (özel eşyalar, hediyeler vb).
4)Belge Karşılığı İthalat: Malın gelmiş olma şartı aranmaksızın, malın ithalat yapılan ülkeden yola çıkarılmış olduğunu gösteren belgenin bedelini ödeyerek bankadan belge alınması ile gerçekleştirilen ithalattır.
5)Kredili İthalat: Bedeli daha sonra ödenmek üzere yapılan vadeli ithalat.
6)Geçici Kabullü İthalat: İhraç etme amacıyla yapılan ithalat.
7)Ankonsinyasyon İthalat: Satışın yapılması ve belirli bir vade sonunda mal bedelinin transfer edilmesi şartıyla yapılan ithalat.
İhracat: Bir malın yabancı ülkelere döviz karşılığı yapılan satışı. Ürünün ihracata yönelik biçimde kaliteli ve uluslararası standartlara ve piyasa şartlarına uygun biçimde üretilmesinden, yurtdışında pazarlanması, reklâm ve tanıtımının yapılması, dış satımının gerçekleştirilmesi, en uygun ambalaj ve nakliye biçiminin seçilmesi, ihracatçının ülkesindeki dış ticaret mevzuatını bilerek zamanında gerekli işlemleri tamamlaması ve ürünün istenilen yere zamanında teslimine kadar uzanan çeşitli aşamalardan geçerek gerçekleşir.
İhracatçı: Gerçek usulde vergi mükellefi olup, bulunduğu ildeki Ticaret ve Sanayi Odalarına kayıtlı ve diğer kanunlara göre ihracat yapmasına bir engel bulunmayan gerçek veya tüzel kişi, tacirdir. İhracat yapan firma ihracat yapacağı ülke için hazırlamış olduğu formu Odalardan temin ederek doldurur. Yurt dışına gidecek malzemenin faturasını da ekleyerek bir dilekçe ile ilgili Odaya başvurur ve gerekli incelemeden sonra belgeler tasdik edilir.
İhracatçı Birliklerinin kapsamına giren malları ihraç edecek alan firmaların, Birliklere üye olmaları gerekmektedir. Birlik üyelik belgesine sahip olmadan bu malların ihracı yapılamaz.
İhracat Çeşitleri:
1.Özellik Arz Etmeyen İhracat: İhracı yasak ya da bir kurumun iznine bağlı olmayan ya da kayda bağlı mallar listesi dışında bulunan veya kayda bağlı olmaksızın yapılan ihracat "Özellik Arz Etmeyen" ihracat sayılır. İhracatçı, ihracatı onay ve kayıt için İhracatçı Birliklerine bildirir. Dış Ticaret Müsteşarlığı (DTM), ilgili meslek kuruluşları ve bankadan (döviz alım belgesi), Gümrük Beyannamesi ve gerekli diğer belgelerle Gümrük İdaresine müracaat ederek ihracat gerçekleştirilir. İhracat bedeli döviz yurda getirilir. İhracat için kullanılan ihracat kredisi yurda getirilerek ihracat kapatılır.
2.Kredili İhracat: İki ve çok taraflı kredi anlaşmaları dışında kalmak kaydıyla, ihracat bedelinin Türk Parası Kıymetini Koruma mevzuatında öngörülen süreler içerisinde yurda getirilmesini öngören bir satış şeklidir. Kredili ihracat, uluslararası bankacılık usulleri çerçevesinde yapılmaktadır. Yetkili bankalar ve ihracatçılar belirlenen süredeki ödemeler ile kredi sözleşmesinde yer alan taksitlerin, süresi içerisinde ülkeye getirilerek bir bankaya satılması ile ilgili önlemleri almak zorundadırlar. Kredili ihracat da, ihracat bedelleri satış sözleşmesinde belirlenen vadeleri izleyen 30 gün içerisinde tahsil edilir. İhracatçı malın cinsi, ödeme planı ve ödeme süresini içeren satış sözleşmesinin aslı ve tercümesi ile İhracatçı Birliklerine müracaat eder, Gümrük İdaresi gümrük beyannamesi üzerine "Kredili İhracat" şerhi düşerek ihracatın gerçekleşmesini sağlar. Fiili ihraç tarihinde başlayan kredili ihraç süresi; Dayanıksız Tüketim Mallarında 2 yıl, diğer mallarda 5 yıl olarak belirlenmiştir.
3.Transit İhracat: Bir ülkeden satın alınan bir malın, transit olarak veya doğrudan doğruya bir başka ülkeye ihracı söz konusu ise; alış ve satış bedelleri arasında fark olmak üzere, mal bedelleri için transfer yapılarak veya yapılmaksızın satın alınan yabancı menşeli veya Türk menşeli olup yurt dışına satılmış (serbest bölgelere yapılan satışlar dâhil) malların transit olarak veya doğrudan doğruya, İthalat ve İhracat rejimi hükümlerine tabi olmaksızın başka bir ülkeye ya da serbest bölgelere satılmasıdır.
4.Konsinye İhracat: Kesin satışı daha sonra yapılmak üzere dış alıcılara, komisyonculara, şube ve temsilciliklere mal gönderilmesi şeklinde yapılan ihracat biçimidir. İhracatçı Gümrük Beyannamesi ile ilgili İhracatçı Birliği'ne başvurur. İhracatçı Birliği'nin 90 gün içerisinde kullanılması kaydıyla verilen izinle Gümrük İdaresine başvurulur. Malın kesin satışı sonrası ihracatçı, 30 gün içerisinde kesin satış faturası ve diğer belgelerle durumu ilgili İhracatçı Birliği'ne ve ihracat bedelinin geleceği aracı bankaya bildirir.
Malın fiili ihraç tarihinden itibaren 1 yıl içerisinde satılması gerekmektedir. Haklı ve zorunlu nedenlerle izni veren merci tarafından 1 yıla kadar uzatılabilir.
5.Geçici İhracat (Hariçte İşleme Rejimi):Az veya çok işçilik görmek, izabe edilmek, ambalajlanmak veya diğer nedenlerle, mamul, yarı mamul ve hammaddelerin yurtdışına geçici olarak gönderilmesi kapsamında geçici olarak yapılan işleme geçici ihracat denir. Hariçte işleme rejimi, serbest dolaşımdaki eşyanın, işlenmek üzere Türkiye gümrük bölgesinden geçici olarak üçüncü ülkelere gönderilmesi ve bu faaliyetler sonucu elde edilen ürünlere tam veya kısmi muafiyet uygulanmak suretiyle yeniden serbest dolaşıma girmesidir. Hariçte İşleme rejimi kapsamında yapılacak ihracat mal çeşidine göre üç farklı yolla gerçekleştirilir.
A)Dış Ticaret Müsteşarlığı (Dtm): Hammadde, yardımcı madde, yarı mamul ve ambalaj malzemelerinin daha ileri bir düzeyde işlem görmek üzere üçüncü ülkelere gönderilmek istenmesi halinde Hariçte İşleme İzin Belgesi verilir.
B)Maden İhracatçı Birlikleri: Maden cevheri ve konsantrelerinin, izabe edilmek ve işlenmek üzere üçüncü ülkelere gönderilmek istenmesi halinde Hariçte İşleme İzin Belgesi verilir.
C)Gümrük Müsteşarlığı: Tamirat amaçlı garanti hükümleri uyarınca veya bir imalat hatası nedeniyle dışarıya gönderilen eşya yerine ithal edilecek ürünler için Hariçte İşleme İzin Belgesi verilir. Hariçte İşleme İzin belgelerinin süresi 12 ay olup, 1 yıla kadar ek süre verilebilir.
6.Bedelsiz İhracat: Karşılığında yurda herhangi bir bedel getirilmeksizin yurtdışına mal gönderilmesi bedelsiz ihracattır.
a)Gerçek ve tüzel kişiler tarafından götürülen ve gönderilen hediyeler,
b)Miktarı ticari teamüllere uygun numuneler ve reklâm eşyası,
c)Daha önce usulüne uygun olarak ihraç edilmiş malların bedelsiz gönderilmesi ticari örf ve adetlere uygun parçaları, fireleri garantili olarak ihraç edilen malların garanti süresi içerisinde yenilenmesi gereken parçaların ihracatında İhracatçı Birliği'ne üyelik şartı aranır. a ve b bendinde öngörülen bedelsiz ihracat için yetkili kurumlar;
Değeri 10.000 $'dan az ise; Bedelsiz İhracat Formu doldurularak Gümrük İdareleri ve Posta Gümrükleri aracılığı ile,
Değeri 10.000 $'dan fazla ise; üç nüsha Bedelsiz İhracat Formu doldurularak ilgili İhracatçı Birliği izni ile,
Değeri 25.000 $'dan fazla ise; İhracatçı Birliği'nin görüşü ile Dış Ticaret Müsteşarlığı izni ile Bedelsiz İhracat izinlerinin geçerlilik süresi 1 yıldır. 1.000 $'ı geçmeyen malların bedelsiz ihracı İhracatı Destekleme ve Fiyat İstikrar Fonu (DFİF)'e tabi değildir.
7.Bağlı Muamele Veya Takas Yoluyla Yapılacak İhracat: "Karşılıklı Ticaret" olarak adlandırılan ve kısmen de olsa ödemenin para yerine malla yapıldığı ticaret kapsamında yer alır. İhraç edilen malın tümüne veya bir bölümüne karşılık mal alındığı bir ticaret şeklidir. İhraç veya ithal edilen mal, hizmet veya teknoloji transferi bedelinin kısmen veya tamamen mal, hizmet, teknoloji transferi, veya kısmen döviz ile karşılandığı bir ödeme şeklidir. İhracatçı bağlı muamele taleplerini; (Malın cinsi, standardı, kalitesi, teslim şekli, teslim yeri, birim ithal ve ihraç fiyatları, değeri ve süreyi içeren Bağlı Muamele ve Takas Anlaşması ile 6 nüsha başvuru formu ile) üye olunan ya da bağlı bulunan bölgedeki İhracatçı Birliği'nin izni ile gerçekleştirilir. Bağlı muamelelerde süre 6 ay olup, 2 yıla kadar uzatılabilmektedir. İhracat ve İthalat bedellerine ilişkin kapatma aracı bankalarca sonuçlandırılır. İki ülke arasındaki işlemler
TAKAS; ikiden çok ülke arasında yapılan işlemler BAĞLI MUAMELE olarak adlandırılır.
8.Ticari Kiralama Yoluyla Yapılan İhracat: Malların bir bedel karşılığında, belirli bir süre kullanmak üzere geçici olarak yurtdışına çıkarılmasına imkân tanıyan bir ihracat yöntemidir. İhracatçı, ihracat taleplerini (yurtdışındaki firma, kiralanacak malın cinsi, teknik özellikleri, miktarı, birim fiyatı, değeri, tutarı, kira süresi, kira bedeli, ödenme şekli, teslim yeri bilgilerini kapsayan kira sözleşmesini içeren başvuru formu ile) Dış Ticaret Müsteşarlığı İhracat Genel Müdürlüğü'ne iletir. Genel Müdürlük ihraç talebini; ilgili Gümrük İdaresi, aracı Bankaya bildirir. Ticari kiralamaya konu malın yurtdışına kesin satışına ilişkin talep, iznin verildiği Dış Ticaret Müsteşarlığınca sonuçlandırılır. Ticari Kiralamaya konu olan malın yurtdışına kesin satışı halinde, satış bedeli faturanın kesilmesinden itibaren 30 gün içerisinde yurda getirilir.
9.Sınır İhracatı: Komşu ülkelerin sınır yörelerinde karşılıklı olarak zorunlu ihtiyaçlarını karşılamak üzere gerçek kişiler eliyle yaptıkları ticari işlemlerdir. Sınır bölgelerinde bulunan Valiliklerce gerçek kişilere (vergi numarası sahibi) verilen sınır ticareti belgesi sahiplerinin yetkili İl Valiliklerinden, gümrük beyannamesi bazında alacakları izinle ilgili Gümrük İdarelerine müracaat ederler.
10.Yurtdışı Fuar Ve Sergilere Katılma: Yurtdışı fuar ve sergilere katılım düzenleyecek fuar organizatörü firmalar, "Uluslararası Ticari Fuar ve Sergi Organizasyonu Yeterlilik Belgesi Başvuru Formunu" bağlı bulundukları odaya onaylatarak, "Yeterlilik Belgesi" veya "Geçici Yeterlilik Belgesi" almak üzere Dış Ticaret Müsteşarlığı'na başvururlar. DTM-İhracat Genel Müdürlüğü, fuar ve sergi katılımı müracaatları katılım taleplerini Gümrük İdaresine bildirir. Fuara gönderilecek mal ve eşyanın "bedelli" veya "bedelsiz" yurt dışına çıkışı için Gümrük İdarelerinden izin alınır. Fuar ve sergilerin bitişinden 90 gün içinde malların aynen veya satılmaları halinde bedellerinin aynı süre içerisinde yurda getirilmesi gerekmektedir.
İHRACATTA TESLİM ŞEKİLLERİ:
1)Ticari İşletmede Teslim / Ex Works (Exw):
Alıcı emrine hazır tutmakla teslim yükümlülüğünü yerine getirdiği anlamındadır. Satıcı, aksi kararlaştırılmadıkça malın alıcı tarafından sağlanan bir araca yüklenmesinden ya da malların ihraç gümrüğünden geçirilmesinden sorumlu değildir. Alıcı bu noktadan itibaren varış yerine değin, malın taşınması ile ilgili tüm gider ve risklerin yükümlülüğünü taşır. Bu terim tüm satış şekilleri içinde satıcı için en az yükümlülüğü ihtiva eden bir satış şeklidir. Bu teslim şeklinde sözleşmede belirtilen satış bedeline yalnızca ambalajlanmış mal bedeli dâhildir. Yani teslim tarihinden itibaren her türlü nakliye, yükleme, boşaltma ve sigorta masrafları alıcı tarafından ödenmektedir.
2) Taşıyıcıya Teslim/ Free Carrıer (Fca): Bu terim ile satıcının teslim yükümlülüğü, malların ihraç gümrüğünden geçirilip, alıcı tarafından belirlenen taşıyıcıya, belirlenen yer ya da noktada teslimi ile son bulur. Eğer alıcı tarafından kesin bir teslim yeri belirtilmemişse, satıcı taşıyanın malları teslim alacağı yer civarında bir yer belirleyebilir. Ticari uygulamalar taşıyıcı ile sözleşme yapılabilmesi için satısının yardımını gerektirirse (Örneğin demir ve hava yolu taşımacılığında) satıcı riziko ve masraflar alıcıya ait olmak üzere hareket edebilir.
3) Gemi Doğrultusunda Masrafsız/ (Fas): "Gemi Doğrultusunda Masrafsız" terimi, belirtilen yükleme limanında, mallar gemi doğrultusuna yerleştirildikleri zaman, satıcının malları teslim etmesi demektir. Bu durum, bu andan itibaren artık, alıcının, mallara ilişkin bütün masrafları, hasar risklerini üstlendiğini ifade eder. Fakat, taraflar malların ihracat için alıcı tarafından gümrüklenmesini isterlerse, bu durum satım sözleşmesine eklenecek açık ifadelerle belirtilmelidir. Bu terim sadece deniz veya içsu taşımacılığında kullanılabilir.
4) Gemi Bordasında Teslim/ Free On Board (Fob): Bu terim ile satıcının teslim yükümlülüğü belirlenen yükleme limanında mallar gemi küpeştesini açtığı andan itibaren yerine getirilmiş olur. Mallarla ilgili tüm gider yitik veya hasar rizikoları bu noktadan itibaren alıcı tarafından üstlenilir.
5) Mal Bedeli Veya Navlun/ Cost And Freıght(Cfr):Bu terim ile satıcı belirlenen varış limanına malı gönderebilmek için gerekli tüm giderleri ve navlunu ödemek zorundadır. Ancak malla ilgili yitik bir hasar rizikoları ile giderlerde görülebilecek artış, yükleme limanında malların gemi küpeştesini geçmesi anından itibaren satıcıdan alıcıya devredilmiş olur.
6) Mal Bedeli, Sigorta Ve Navlun / Cost, Insurance And Freıght (Cıf): Bu terim ile satıcı CFR' deki yükümlülüklerine aynen sahiptir. Ancak ek olarak, malların taşınması sırasında yitik veya hasar rizikosuna karşı deniz sigortası temin etmek durumundadır. Satıcı sigorta sözleşmesini yapar ve sigorta primini öder. Alıcı bu terim ile satıcının sigortada sadece minimum kuvertür temin etme yükümlülüğü bulunduğunu bilmelidir. Bu terim satıcının ihraç için malları gümrükten geçirmesi gerektiğini belirtir. Bu terim sadece deniz ve iç su taşımacılığında kullanılır. Eğer gemi küpeştesi pratikte bir şey ifade etmiyorsa CIP terimini kullanmak daha uygun olur.
7) Taşıma Ücreti Ödenmiş Olarak Teslim / Carrıage Paıd To (Cpt): Bu terim satıcının, malın kararlaştırılan varış yerine kadar taşınması için gerekli navlunu ödediği anlamına gelir. Malın yitik ve hasarına ait rizikolarla birlikte taşıyıcıya teslimden itibaren doğabilecek ek masraflar, malların taşıyıcının nezaretine verilmesinden itibaren satıcıdan alıcıya geçer. Taşıyıcı bir taşıma sözleşmesinde demir, kara, deniz, hava, içsu taşımacılığı ya da bunların birleşmesi sonucu ortaya çıkan taşımacılık işlemini üstlenen kimsedir.
8)Taşıma Ücreti Ve Sigorta Ödenmiş Olarak Teslim / Carrıage And Insurance Paıd To (Cıp): Bu terim ile satıcı CPT' deki yükümlülüklerine aynen sahiptir. Ancak ek olarak malların taşınması sırasında yitik veya hasar rizikosuna karşı kargo sigortası temin etmek durumundadır. Satıcı sigorta sözleşmesini yapar ve sigorta primini öder.
9)Gemide Teslim / Delıvered Ex Shıp (Des): Bu terim ile satıcının teslim yükümlülüğü, malı belirlenen varış limanında, gemi bordasında, ithal gümrüğünden geçirmeden alıcının emrine hazır tutmakla sona erer. Satıcı, malların belirlenen varış limanına getirilmesi için gereken tüm gider ve rizikoları üstlenir. Bu terim sadece deniz veya içsu taşımacılığı için kullanılabilir.
10) Sınırda Teslim / Delıvered At Frontıer (Daf): Bu terim satıcının teslim yükümlülüğünün, malların ihraç için gümrükten geçirilip, sınırda belirlenen yer ya da noktada ancak bitişik ülkenin gümrük sınırından önce emre hazır tutulmasıyla sona ermesini ifade eder. Sınır terimi, ihraç ülkesinin sınırı da dâhil olmak üzere herhangi bir sınır için kullanılabilir. Dolayısıyla, terimin içinde söz konusu sınırın her zaman nokta ya da yer belirtilerek kesin şekilde tanımlanmış olması hayati olarak önem taşımaktadır.
11) Rıhtımda Teslim /Delıvered Ex Quay
(Duty Paid) (Deq): "Rıhtımda teslim" terimi, satıcının, belirlenen varış limanındaki rıhtımda (iskelede), ithalat için gerekli gümrükleme işlemleri yerine getirilmemiş olarak alıcının tasarrufuna bırakmakla malları teslim ettiğini ifade eder. Satıcı, malların belirlenen varış limanına taşınması ve rıhtıma (iskeleye) boşaltılmasına ilişkin bütün hasar ve masrafları üstlenmelidir.
12) Gümrük Resmi Ödenmemiş Olarak Teslim / Delıvered Duty Unpaıd (Ddu): Bu terim ile satıcının teslim yükümlülüğü, malların ithal ülkesinde, belirlenen yerde emre hazır tutulması ile sona erer. Satıcı, malların o noktaya kadar taşınması ve gümrük formalitelerinin yerine getirilmesi ile ilgili riziko ve giderleri üstlenmek durumundadır (İthalat için ödenmesi gereken vergi resim ve harçlar hariç). Eğer taraflar satıcının gümrük formalitelerini yerine getirip bundan doğabilecek gider ve rizikoları üstlenmesini istiyorlarsa bunu, bu etkiyi yaratacak sözcükler ekleyerek kesinleştirmelidirler.
13) Gümrük Resmi Ödenmiş Olarak Teslim / Delıvered Duty Paıd (Ddp): Bu terim ile satıcının teslim yükümlülüğü, malların ithal ülkesinde belirlenen yerde emre hazır tutulması ile sona erer. Satıcı, malların o noktaya kadar taşınması, ithal gümrüğünden geçirilmesi için gerekli vergi, resim ve diğer harçlar dâhil olmak üzere giderleri üstlenmek durumundadır.