FELSEFEYE GİRİŞ
DERSE GİRİŞ
İyi ve doğru aynı şey midir?
Doğru nedir?
'Sınıfın tahtası yeşildir' önermesi doğru mu?Niçin?
SUJE OBJE BİLME BİLGİ
ÖZNE NESNE
BİLEN BİLİNEN
BİLGİ;Suje obje ilişkisinin bir ürünüdür.
BU İLİŞKİ NASIL KURULUR?
Kurduğumuz ilişki şekline göre bilgi türleri oluşur.
BİLGİ TÜRLERİ
A-Gündelik Bilgi
-Duyulara dayanır
-Tecrübeye dayanır
-Sayısız tekrar vardır
-Deneme yanılma yolu ile elde edilir
-Sayısız tekrar vardır
-Rastlantıya dayanan bir neden sonuç ilişkisi vardır
-Suje bilmeyi duyular ile gerçekleştirir
Kırmızı kiraz tatlıdır
Hava kapanırsa yağmur yağar
Yeşil elma ekşidir
SUJE OBJE BİLGİ
Duyular-
Tecrübe
Deneme Yanılma
B-DİNİ BİLGİ
-Vahye dayanır
-Kesin ve değişmezdir
-İnanca dayalıdır
-Tartışılmaz
-Kabul etme vardır
oruç tutmak sevaptır.vb
GÜNAH SEVAP YARGILARI VERİR.
suje-------------obje
vahiy-inanç
sujeden bağımsız / sujenin inancı
C-BİLİMSEL BİLGİ
-Yöntemi deney gözlemdir
-Gerçeklik dünyasına ilişkindir
-Sistemlidir
-Eleştiricidir
-Kanun aşamasında kesindir.
-Akıl yürütme ve mantık ilkelerine uygundur.
Seçicidir: Sınırları belli bir varlık alanını konu edinir ve bu sınırlar dışına kesinlikle çıkmaz.NİÇİN?
Kuşkucudur: Yalnızca bilim dışı açıklamaları değil bilim çevrelerinin yaptığı açıklamalara bile kuşku ile yaklaşır.NİÇİN?
Eleştiricidir: Özellikle de var olan bilimsel açıklamalara eleştirel bir tavırla yaklaşır.NİÇİN?
Nesneldir: Herkes için tek ve değişmezdir. Kişiye gruba veya başka ölçülere göre değişmez.NİÇİN?
Evrenseldir: Nesnel olduğu içindir ki evrenin her yerinde aynı şekilde geçerlidir.
Genelleyicidir: Tek tek olgulardan hareket eder ama genellemelere, genel yargılara ulaşır. Sınıflama yapar. Benzer olayları diğerlerinden ayırır.NİÇİN?
3 BİLİM TÜRÜ VARDIR.
a-Formel bilimler:
-Gerçek obje yoktur
-D-g ye dayanmaz,kabullere dayanır
-Mantık ve matematik
-Bütün bilgi türlerinin yöntemidirler
BİLİMİN AMACI YASALARA ULAŞMAKTIR.YÖNTEMİ DENEY VE GÖZLEMDİR.DOLAYISIYLA DENEY VE GÖZLEME KONU OLAMAYAN OBJELER BİLİMİN KONUSU OLAMAZ.
--KONULARINI SINIFLANDIRARAK ELE ALIR.(PARÇALAR)NİÇİN?
--KESİN SONUÇLAR ELDE ETMEYE ÇALIŞIR.
Su NŞA da 100 derecede kaynar.
D-SANAT BİLGİSİ
-Özneldir.
-sezgiler içerir.
-yaratma vardır.
-güzellik kaygısı içerir.
'sınıftaki Atatürk portresi güzeldir.
SUJE OBJE BİLME BİLGİ
SEZGİ/BEĞENİ PORTRE ESTETİK KAYGI GÜZEL-ÇİRKİN
E-TEKNİK BİLGİ:
-Yaşamı kolaylaştırmaya yönelik
-Araçları nasıl kullanılacağı bilgisi
a-Bilimsel temelliuyun kaldırma kuvveti
gemi
b-Gündelik bilgi temelli:Tahta suda batmaz
1-bilgi türlerinin özelliklerini söyleyiniz.
HER BİLGİ TÜRÜNDE SUJE OBJE İLİŞKİSİ FARKLI BİR ŞEKİLDE KURULUR.YANİ TEMELLENDİRMELER-YÖNTEMLER FARKLIDIR.ARALARINDAKİ EN ÖNEMLİ FARK BUDUR.
FELSEFİ BİLGİ
ÖZELLİKLERİ:
1-Sistemlidir
2-Düzenlidir-Tutarlıdır
3-Ortaya konuşu öznel soru ve cevapları evrenseldir
4-Eleştiricidir
5-Mantık ve akıl yürütme ilkelerine uygundur
6-Yöntemi uslamadır.
7-Filozofların düşünceleri yıkılamaz NİÇİN?
8-yığındır NİÇİN?
9-sonuç yoktur NİÇİN?
10-doğru yanlış yoktur NİÇİN?
11-ilerleme yoktur.NİÇİN?
12-konuları bütün olarak inceler NİÇİN?
1-FELSEFENİN İSPATA İHTİYACI VARMIDIR?
2-FELSEFENİN TANIMI YOKTUR .NİÇİN?
3-FELSEFE NİÇİN 'TANRI'KAVRAMINI KULLANIR?
4-NİÇİN TEK TEK FİLOZOFLAR İŞLENECEK?
HER BAŞLIK TEK TEK AÇIKLANACAK
FELSEFENİN KONULARI
1-Varlık(ontoloji):varlığın özü-ilkeleri
2-Bilgi(epistemoloji):Bilginin kaynağı-değeri
3-Sanat(estetik):Güzel-sanat-sanat eseri
4-Ahlak(etik):Ahlak yasası-kaynağı-eylemlerin amacı-ahlaki özgürlük
5-Din :Tanrının varlığı-evrenin yaradılışı
6-Siyasetevlet düzen-birey devlet-ideal düzen
7-Bilim:Bilim nedir?-bilimin değeri
8-Değer(aksiyoloji)Değer nesneye mi aittir yoksa değeri veren biz miyiz?
9)Dil-Anlam-Fizik vb.
Bütün bu alanlar nasıl felsefenin konusu olur?
Felsefe bütün bu alanlarda bilim ve diğer bilgi türlerinin yapamadığını yapar.Uslama yolu ile temellendirmelerini yaparak bütün olarak ele alır ve sistemler kurar.
FELSEFE-BİLİM
A-ORTAK YÖNLERİ
1-Mantık ve akıl yürütme ilkelerine uygundur
2-Eleştiricidir
3-sistemlidir
4-Düzenli ve tutarlıdır
5-Genel amaçları aynıdır(İNSANIN EVRENİ ANLAMA MERAKINI GİDERMEK)
B-FARKLI YÖNLERİ
1-Yöntemleri farklıdır(TEMEL FARK-TEMELLENDİRME FARKI)
uslama-d/g
2-Konuları ele alışları farklıdır
bütün-parçalayarak
3-Özel amaçları farklıdır
sistem yaratmak-doğruları bulmak(yasalar bulmak)
4-Sonuçları farklıdır.(ilerleme)
Sonuç yoktur-kesin sonuçları vardır
'Felsefe bütün bilimlerin anasıdır' önermesi doğrumudur?
Varlık fel-varlık bil/fizik fel-fizik/bilim fel. -bilim nasıl olur?
FELSEFE - DİN
A-ORTAK ÖZELLİKLERİ
1-İnsan yaşamına ilişkin sorular
2-Genel amaçları aynı
3-ilerleme yok
B-FARKLILIKLARI
1-Yöntemleri farklıdır
vahiy-uslama
2-Eleştirir
3-Doğru
4-Sonuç
Felsefe bilim din aynı amaca farklı yollardan ulaşan bilgi türleridir.
Evreni anlama merakı
Felsefi bilginin özellikleri anlatımla verildikten sonra belirtilen özellikler tartışılacak ve sorular yöneltilecek.
Felsefe-din-bilimin aynı amaca farklı yollardan ulaşmaya çalışan bilgi türleri olduğu vurgulanacak.Birlikte hareket etmelerinin önemi örneklerle gösterilip,birbirlerini engellemelerinin sonuçları gösterilecek.Basit düzeyde laiklik ilkesine ulaşılacak.
FELSEFE VE METAFİZİK
A-METAFİZİK(Fizikötesi)Felsefenin ilk neden asıl varlık vb sorularını sorar.
B-METAFİZİĞİN TEMEL PROBLEMLERİ
1-Ontolojik Problemler(Varlıkla ilgili problemler)
-İdealizm
-Materyalizm
2-Kozmolojik Problemler(Evrenin yaradılışı ile ilgili problemler)
-Mekanist Görüş:Tüm evren nedensellik ilkesi ile mekanik olarak oluşur.
-Teleolojik Görüş:Tüm evren bir amaca yönelik olarak meydana gelmiştir.
-Teolojik Görüş:Evren ve olaylar Tanrı'ya dayanır
3-Ruhun Varlığı İle İlgili Problemler
-Ruh nedir?-Ruh var mıdır?-Ruh Beden ilişkisi vb sorularla ilgilenir.
FELSEFE NİÇİN GEREKLİ?
BİLGİ FELSEFESİ(EPİSTEMOLOJİ)
BİLGİ FELSEFESİ İKİ ANA KONUYLA UĞRAŞIR
1-Bilme
2-Bilgi
BİLGİ FELSEFESİNİN 4 SORUNU VARDIR
1-Bilme Etkinliği
2-Bilginin Ortaya Çıkışı
3-Doğrulama -Yanlışlama
4-Bilginin Doğrulanması-yanlışlanması
BİLGİ FELSEFESİNİN TEMEL KAVRAMLARI
1-Suje-Obje
2-Doğruluk
3-Gerçeklik
4-Temellendirme
BİLGİ SUJE OBJE İLİŞKİSİNİN ÜRÜNÜDÜR.SUJE ,İLİŞKİ,OBJEDEN HER HANGİ BİRİ OLMAZ İSE BİLME GERÇEKLEŞMEZ VE BİLGİ ORTAYA ÇIKMAZ.
DOĞRU YANLIŞ BİLGİ YARGILARIDIR.BİLGİ YOK İSE DOĞRU YA DA YANLIŞ DENEMEZ.
BU DURUMDA DOĞRU VE YA YANLIŞ DEMEK İÇİN YANİ BİR ÖNERMENİN DOĞRULUK DEĞERİNİ SÖYLEYEBİLMEK İÇİN BİLGİ ,BİLGİNİN OLUŞMASI İÇİN BİLME,BİLMENİN ORTAYA ÇIKMASI İÇİN SUJENİN OBJE İLE İLİŞKİ KURMASI ZORUNLULUKTUR
SORU-'Şu an ki Fransa kralı keldir' önermesinin doğruluğunu epistemolojik açıdan değerlendiriniz.
CEVAP-Şu an da Fransa da krallık yoktur.Dolayısıyla ilişki kurulabilecek bir obje yoktur.bu yüzden bilme gerçekleşmez dolayısıyla doğru ya da yanlış denemez
-'Uçan at diye bir şey yoktur' önermesinin doğrulunu epistemolojik açıdan değerlendiriniz.
-Sınıfın kapısı beyazdır önermesinin doğruluğunu epistemolojik açıdan değerlendiriniz
BİLGİ FELSEFESİNİN TEMEL SORULARI
A-Bilginin değeri ile ilgili sorular
B-Doğru bilginin ölçütü ile ilgili sorular
-Uygunluk
-Tutarlılık
-Apaçıklık
-Tümel Uzlaşım
-Yarar
C-Bilginin kaynağı ile ilgili sorular
-Doğru bilginin kaynağı nedir?
BİLGİ FELSEFESİNİN TEMEL PROBLEMİ
DOĞRU BİLGİ MÜMKÜN MÜ?
a-Doğru bilgi imkansızdır(Sofistler,Septikler)
b-Doğru bilgi mümkündür.O HALDE KAYNAĞI NEDİR?
-Rasyonalizm(Akılcılık)Doğru bilginin kaynağı akıldır
-Emprizm(Deneycilik)Doğru bilginin kaynağı deneydir
-Kritisizm(Eleştiricilik)Doğru bilginin kaynağı eleştiridir-akıl+deney
-Pozitivizm(Olguculuk)Doğru bilginin kaynağı olgulardır
-Mantıkçı Pozitivizm(Analitik Felsefe)
-Pragmatizm(Faydacılık)Doğru bilginin kaynağı faydadır
-Entüisyonizm(Sezgicilik)Doğru bilginin kaynağı sezgilerdir
-Fenomenoloji(Görüngübilim)Doğru bilginin kaynağı fenomenlerdir
DOĞRU BİLGİNİN İMKANSIZLIĞI
A-SOFİSTLER:
-Doğru bilginin olamayacağını savunurlar
-İnsan felsefesi yaparlar
-Tabulara karşı çıkarlar
-Bilgi duyu organları ile alınır
-Dolayısıyla kişiden kişiye değişir(RELETİVİZM-GÖRECELİLİK)
Protagoras:İnsan her şeyin ölçüsüdür
Gorgias:Hiç bir şey yoktur
Olsa bile bilinemezdi
Bilinseydi bile başkalarına aktarılamazdı
Sofistlere göre bilgi duyu organları ile alınır.Duyu organları ile alınan bilginin herkes için aynı olması mutlak olamaz çünkü aynı sınıfta bir öğrenci üşürken diğeri sınıfa sıcak diyebilir bu yüzden duyularla alınan bilgi kişiden kişiye değişir(relativizm)Bu
Durumda herkes için geçerli doğru bilgi olması imkansızdır.Doru bilgi olmadığına göre önemli olan Yararlı bilgiyi vermektir
Beş duyu organı ile alınan bilgi ancak tek duyu organı ile aktarılabiliyor.Kanaryayı nasıl anlatırız?
Sofistler niçin yararlı bilgiyi vermeye çalışır?
Sözcükler herkes için aynı şeyimi ifade eder?
Sofistlerde dağınık olan şüphecilik Septisizmle bir sisteme kavuşur.
B-SEPTİSİZM(ŞÜPHECİLİK):
Şüpheyi sistem olarak ortaya koyan ilk filozof Pyrrhondur.Amaç şüphe etmektir.Felsefi gerçeklerden ve ilkelerden şüphe vardır.İnkar yoktur,çünkü inkar yargı vermek olur.
Eski Şüphecilik
Savunucularıyrrhon,Timon
her yargının bir çelişiği vardır.dolayısı ile yargı verilemez şüphe edilir
Akademi Şüpheciliği
Savunucuları:Arkesilaos,Karneades
Gerçek değil gerçeğe benzer şeyler vardır
Platon'un Akademiasının öğretmenleridir
17.-18.yy Şüpheciliği
Descartes,Hume
Şüphe bir yöntemdir.Amaç değil araçtır
İlk örnekleri Mezopotamya'da, Mısır'da ve Hindistan'da veren uygar toplum ve siyasal düşünüş, eski çağın Yunan ve Roma toplumlarında büyük bir gelişme göstermiştir. Batı uygarlığının uzak kaynakları ve Batı toplumlarının düşünüşünün esin kaynakları olmaları bakımından Eski Yunan ve Roma toplumlarının toplum ve düşünce tarihinde özel bir yeri vardır.
KENT DEVLETİNİN KURULUŞU VE ETKİSİ
Eski Yunan, yerleşim olarak İyonya dolaylarında yani bugünkü anlamıyla İç Ege Bölgesinde (Çanakkale ve dolayları) kurulmuştur. Bugünkü Yunanistan'dan farklı olarak (Makedonya yolu) çıkacak yerdir.
Yunan kent devleti (Polis) Yunan toplumunun siyasal düzenine ve siyasal düşünüşüne damgasını basmış olan toplumsal ve siyasal örgütleniş biçimidir. İlkçağdaki tanrılardan etkilenmiştir.
*Eski Yunan'da felsefi düşünce vardır. Bilimsel düşünce yoktur. Bilimsel düşünce 16.yy.dan sonra başlamıştır. Dolayısıyla Roma devlet düzeninde de bilimsel düşünce yoktur.
Mitos: Her türlü doğa üstü güç.
Aristokrasi: Soyluların yönetimi.
Platos: Halkın yönetimi
Borç Köleliği: Küçük toprak sahipleri geçimlerini sürdürebilmek için zenginlerden borç alırlar. Ancak çeşitli nedenlerle (ürün o mevsim az olur, savaş-barış olur) borç ödenemeyince Yunan yasalarına göre borçlandığı kişi toprağı alır ve ailesiyle beraber onun kölesi olur.
Köleler insan dahi sayılmaz; hayvandan aşağı görülür. Platon onlar için "Konuşan Alet"der.
Bu gelişmeler sonucunda İ.Ö. 7.yy.'ın ortalarına doğru topraklar az sayıda zengin aristokratın ellerinde toplanırken, karşılarında kalabalık bir mülksüzler sınıfı belirdi. Sınıf çatışmaları başladı. İşte bu çatışmaları önce sert önlemlere başvurarak önlemeye çalıştılar. Bu sırada Drakon, arkhon (yasa koyucu, hakem) seçildi ve Drakon'a çok ağır bir ceza yasası hazırlattılar (İ.Ö. 624)
Atina aristokratları çok geçmeden ceza ve baskı yolunun çıkar yol olmadığını anladılar. Çünkü şarap ve zeytinyağı üretimi ve alışverişi, kentte ticaretle uğraşan ve gittikçe kalabalıklaşan ve zenginleşen bir orta sınıf yaratmıştı. Bu sınıf aristokratlara karşı yoksul köylülerle ve işçilerle birleşme eğilimi göstermişti. Bunun üzerine ödün verme politikasını arkhon seçilen Solon formülleştirdi.
*Drakon aristokrasiden yana; Solon ise halktan yana karar vermişlerdir. Ancak Solon'un reformları hiç kimseyi memnun etmedi. Borç köleliğinden kurtardığı kişiler işsiz, huzursuz, devrimci bir sınıf oluşturdular. Halk davasını benimsemiş olan aristokrat Pesistratos bu durumdan yararlanarak demokratik partinin önderi oldu. Tarih aristokratlarca yazıldığı için Pesistratos bir tiran (zorba); yönetimi ise tiranlık yönetimi olarak nitelendirildi. Tiran, iktidarı yasadışı yollarla ele geçiren, halkı yasalara göre değil, keyfi yöneten "halk düşmanı" olarak tanımlandı.
ESKİ YUNAN'DA SİYASAL DÜŞÜNÜŞ
Kahramanlık çağının düşünüşü mitolojik bir düşünüş idi. Bu düşünüşte doğa güçleri canlı varlıklar (tanrılar)- insan-doğa , insan-insan ilişkileri ve doğal olaylar, onların düşüncelerinin ve eylemlerinin ürünü olarak görülecek bir takım mitoslarla açıklanmaya çalışılır. Mitolojik düşünüş aristokrasinin ideolojisi idi.
İONİA DOĞA FELSEFİ
Ancak orta sınıf (burjuvazi) belirip güçlü duruma gelince soyut düşünce yani felsefi düşünceye geçildi. Felsefi düşünce önce ekonomik, toplumsal ve siyasal devrimlerini de daha önce başlatmış olan İonia Kent Devletlerinde görüldü. İonia düşünürleri, mitosların gerçeğe uygun olup olmadıklarını tartışmaya kalkışmadılar. Özellikle doğa olaylarını farklı biçimde açıklamaya çalıştılar. Böylece doğan İonia "doğa felsefi" ile yeni bir düşünüş başlamış oldu. Aynı yüzyılda Güney İtalya'da "din felsefi geliştirildi. Yunan yarımadası da işte bu doğa felsefi ve din felsefi ile insan felsefine ağırlık veren genel felsefe sistemleri geliştirildi.
Thales (İ.Ö.6.yy) evrenin ana maddesinin "su" olduğunu öne sürdü. Anaksimandros "aperion" (sınırsız) dediği şey olduğunu öne sürdü. Anaksimenes "hava"dır, Herakleitos "ateştir" diyerek doğa olaylarını fizik olaylarıyla açıklamaya çalışmışlardır.
Herakleitos: İonia doğa felsefesinin son düşünürlerinden biridir. Düşünceleri doğa felsefinden, insan felsefesine geçişi temsil eder. O'na göre evrenin aslı ateştir ve evrende her şey sürekli yanış halindedir. İnsanlar bile, ama yavaş yavaş yanmaktadırlar (Varoluş-değişme-yokoluş süreci). Bu düşüncesini dile getiren öteki benzetmesi "ırmağa giren insandır." Aynı ırmağa iki kez giremeyiz; ikinci girişimizde ırmak o ırmak değildir; sular değişmiş, başka sular gelmiştir.
Herakleitos evrendeki değişmenin, örneğin sıcak ile soğuk gibi zıtlıkların sürekli savaşının ürünü olduğunu söyleyerek "diyalektik"i, diyalektik da bakış açısını da düşünce tarihine armağan etmiştir. Ancak herakleitos'a göre zıtlıkların arkasında bir birlik, değişmelerin arkasında bir değişmezlik vardır ki ona "logos" (söz, akıl) adını verir. Dolayısıyla onun felsefesinin "diyalektik materyalizm" olmaktan çok "diyalektik idealizm" olduğunu söyleyebiliriz.
Demokritos: O'na göre evrenin ana maddesi "atom"dur. Yani bölünemeyen dediği küçük parçalardır. Varlıklar, atomların çeşitli birleşmelerinin ürünüdür. Madde dışında ruh diye bir şey yoktur.
Pythagoras'a göre evrenin ana maddesi sayılardır.
ESKİ YUNAN'IN FELSEFE OKULLARINDA SİYASAL DÜŞÜNÜŞ
SOFİSTLER (M.Ö.5.yy) :
Evrenle ilgili düşünceleri kenara atmış; sadece insan ve toplumla ilgili düşünceler ortaya atılmıştır.
Sofistlere göre insan, ahlaki bir varlık değil, kendini düşünen bencil bir yaratıktır. Örf ve adetler kutsal değildir.
Sofist akım, belli görüşleri olan bir felsefe okulu değildir. Sofistler birbirinden farklı görüşleri ve çeşitli siyasal görüşleri savunmuşlardır.
Sofistler, devlet düzeni olarak hem halktan yana, hem de kölelikten yanadırlar.
"Eski Yunan düşüncesi dipsiz bir kuyudur."
PROTAGORAS:
Sofistlerin babası sayılır. "İnsan herşeyin ölçüsüdür" sözü sofistlerin durumunu açıklar. Ancak burada insandan kastı akıldır. "Devlet bilgisinin, bazı insanlarda mı, yoksa tüm insanlarda mı bulunduğu" yolundaki soruyu mitosa dayandırarak tüm insanlarda bulunması gerektiğini söyler. Böylelikle demokratik bir politika anlayışı dile getirir.
SOKRATES:
Platon'un eserlerinden tanıyoruz. Yaşamı halkçaydı, ama düşünüşü aristokratçaydı. Demokratik toplumu ve demokratik yönetimi beğenmiyordu.
Atina toplumunda olmayan tek şey erdemdi. Erdem, iyiyi kötüden ayırt edebilme yeteneği, neyin iyi neyin kötü, neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilmektir. Bu durumda erdem bir bilgi türüydü. Bilgi olduğuna göre öğretilebilir bir şeydi. Filozoflarda bu erdem vardı ve bu nedenle yöneticilerin filozoflardan olması gerektiğini söylerdi. Demokrasi yönetiminden dolayı yönetici seçimle veya kura yönetimi ile makamına gelirken, gemilere kaptan alırken kura veya seçimle değil en usta olan göreve getiriliyordu. İşte buna kızıyordu. Aristokratlar içindeki bilge kişiler yönetimde yer almalıydı.
PLATON:
Sokrates'în (hocası) eşitsizlikçi düşüncelerini işleyip geliştirmiştir.
a)Platon'un Genel Felsefesi: Platon toplumu filozofların akıllıların yönetmesi gerektiğini söyler. Bedenen kuvvetli ve akıllı kişiler yani filozoflar yönetmelidir. Toplumu yönetmek için eğitim şarttır. Halkı onlar yönetecek, halk da onları besleyecektir. Halkı filozofların yönetmesi şeklindeki düşüncesini felsefi düzeyde kanıtlamak için varlığı ikiye ayırır:
-Nesneler (madde)
-İdealar (düşünce)
Evren (lamba, eşya) maddi şeydir. Ama bunların hepsi kusurludur. İnsanlar birbirlerinden farklı olmalarına rağmen yine de insan var. Bir de idea var ve kusursuzdur. Nesne kendi kendini yönetemez, ancak düşünce bedeni yönetir. Aklı kıt insanlarda idea olmadığı için beden yönetmeye kalkar. Böyle kişiler kendini yönetemezken başkalarını nasıl yönetirler? Onun için toplumu yönetenler bilgeler, akıllılar yani filozoflar olmalıdır. Mitosa dayanarak (mağara efsanesi) bunu açıklamaya çalışır. Mağaralarda ateş yanıyor. İçerdeki köleler dışarıdan geçen insanların yalnızca gölgelerini görüyorlar. Ve bunun gerçek olduğunu sanıyorlar.
İdealar öğretisi evreni ikiye ayırır:
·Nesneler Evreni
·İdealar Evreni
Gerçek evren idealar evrenidir. Nesneler onun kötü bir kopyasıdır. Geçeğin bilgisi ideaların bilgisidir. Nesneler evrendeki herşeyi özellikle toplumsal kurumları olabildiğince idealar evrenine benzetmeye çalışmalı, bunun için herşeyi idealar evrenindeki biçimlere göre düzenlenmelidir.
b)Platon'un Siyaset Felsefesi: Üç kitabında yoğun olarak görülür:
1-Politeia (Devlet)
2-Politikos (Devlet Adamı)
3-Normal (Yasalar)
I.Devlet
İdeal Devlet ve Sınırları
Toplumu yaratan şey iş bölümüdür. Ayakkabıcı çiftçiye, çiftçi ayakkabıcıya muhtaçtır.
Toplumda uzmanlaşma gereklidir. Kendi aralarında uzmanlaşmalıdırlar. Ayakkabıcılar kendi dalında, çiftçiler kendi dalında uzmanlaşmalıdırlar. Buna göre halk üçe ayrılır:
¬ Besleyiciler (üreticiler) Sınıfı: Toplumun ekonomik kesimini oluştururlar. İşçiler zanaatçılar ve çiftçiler olup, bunların kafası değil bedeni işler. Yöneticileri beslemelidirler.
* Koruyucular Sınıfı: Doğuştan yürekli, güçlü ve çevik olanlar bu sınıfı oluşturur. Bu sınıfın çocuklarının yetiştirilmesi önemlidir. Eğitim şarttır. Genç ve körpe iken insan istenilen kalıba sokulabilir.
Koruyucular için komünist yaşamı şart koyar. Askeri gücü olan koruyucuların, bu güce dayanarak kendi vatandaşlarına haksızlık yapılmasını önlemek içindir. Besleyiciler için tanıdığı özel mülkiyet hakkını koruyuculara tanımaz.
Platon'a göre iki şey insanı işe yaramaz duruma getirir: zenginlik ve yoksulluk. Yöneticiler, işte bu iki düşmanın kente sinsice girmesini önlemelidirler.
Bu sınıf için aile kurumunu ortadan kaldırır. Aile çıkarlarını gözetmek, toplum çıkarlarına ters düşer. Aile sevgisi topluma karşı sevgiyi azaltır, der.
Koruyucu sınıfın kız çocukları da erkek çocukları gibi aynı eğitimden geçecektir. Ayrım yoktur. Kadınlarında savaşçı olabileceğini söyler. Ayrıca felsefeye eğilimli erkekler gibi seçilerek filozof yönetici yapılabileceğini söyler.
®Filozof-Yöneticiler Sınıfı: Koruyucu sınıf içinden felsefeye eğilimli kişiler seçilirler ve 30 yaşına kadar eğitilirler. Aşabilenlere 50 yaşına kadar diyalektik bilgi ve felsefe eğitimi verilir. Bunu da aşanlar yönetici olacaklardır. Halk yararına, halk için düşünürler. Yalnız halk lehine mitoslardan yaralanarak yalan söyleyebilirler. Bu yöneticiler aynı zamanda tanrısal varlıklardır.
Eğitim= Koruyucu sınıf için şarttır.
Mülkiyet= Sadece üreticiler için vardır.
Ev-Kadın-Aile= Çalışırken kadın ve erkek eşittir. Eğitim iki cins içinde vardır.
Platon'un Adalet Ve Eşitlik İlkesi: İdeal devlet adaletli devlettir. İdeal devlet adaletli devlettir. İdeal devlette 4 erdem vardır:
1-Bilgelik: Yöneticilerin erdemidir.
2-Yiğitlik: Koruyucuların erdemidir.
3-Ölçülülük: Hem koruyucuların hem yöneticilerin erdemidir.
4-Adalet: Tüm sınıfların ortak erdemidir.
Bir sınıfa mensup olan diğer sınıfa geçemez.
II. DEVLET ADAMI
İdealar evreninde bir devlet ideası vardır. Bu gerçek, yetkin, değişmeyen devlettir. Nesneler evreninin devletleri, idealar evrenindeki devletten pay almış devletlerdir. Bunlar devlet ideasına ne kadar çok benzerlerse o kadar yetkin ve değişmez kurumlara sahip olan sürekli düzenler olurlar.
İdealar Evreni Devlet İdeası
Nesneler Evreni Gerçek Monarşi
Gerçek Aristokrasi
Timarji (Timokrasi)
Oligarşi
Yasalı Demokrasi
Yasasız Demokrasi
Tiranlık
İdeal Monarşi
İdeal Aristokrasi
Karma Yönetim
Yönetim tek bir kabile şefinin eline geçmişse, tekin yönetimi monarşi kurulur. Birkaç kabile şefi, toplumu birlikte yönetirlerse en iyilerin yönetimin aristokrasi görülür. Tarihte daha sonra görülen monarşilerden ve aristokrasilerden farklı olarak bu yönetimlerin başında bilge yöneticiler bulunuyordu. İşte daha sonraki monarşi ve aristokrasiden ayırmak için bunlara gerçek denmiştir. Bundan sonra bozulma olur. Aristokratların mirasçılara akla değil bedene önem verdikleri için durumları korumak için akıldan çok duygulara, şan, şerefe, önem vermeye başlarlar ve timarji doğar. Timarjide şan ve şeref çok önemlidir. Koruyucuların önemi ortaya çıkar. Bundan sonra zenginliğe ve azınlığa dayalı bir tür diktatörlük olan oligarji doğar. Yoksullar giderek daha da çok sömürülünce ayaklanırlar ve demokrasiye geçilir. Bu dönemde insanlar yasalara karşı saygılıdırlar ve yasalı demokrasi olur. Yönetim herkese eşit haklar sağlar. Ancak eşit olmayanlara eşit haklar vermek Platon'a göre adaletsizliğin kendisidir. Özgürlüğe alışan köleler, başına buyruk olacaklardır. Bu sefer yönetim özgürlükleri kısıtlayacak. Ancak halk ayaklanıp zenginin malını almak isteyince yasasız demokrasi oluşacak. Özgürlüğü kısıtlanan insanlar (bu arada yöneticiler hakları alabilmek için oligarşik düzen kurmaya çalışırlar) aralarından tek bir kişiyi çıkarıp yönetici seçerler ve yöneticilere karşı ayaklanırlar. Tek kişinin zorba yönetimi tiranlıktır. Ancak yasasız ve tek kişiye dayandığı için bu da sürekli olmayacaktır. İdeal monarşiye geçilir. Burada tam bir dönüm söz konusudur.
YÖNETİMLERİN SINIFLANDIRILMASI:
Platon yönetim türlerini en iyiden en kötüye şöyle sıralamıştır:
MonarşièAristokrasièYasalı DemokrasièYasasız DemokrasièOligarşièTiranlık
III. YASALAR
"DEVLET" adlı eserinde ideolojik yönü ağır basarken, Yasalar'da bilimsel yönünün etkisini göstermiştir. Bunda insanların zayıflığı nedeniyle komünist düzeni gerçekleştiremeyecekleri kabul edilerek, koruyucular ve yöneticiler için de özel mülkiyet düzenini kabul ettiği ikinci en iyi yönetimi sunar.
Devlet toplumun ihtiyacına cevap verebilmelidir. Yönetme hakkı, yaşlı (zengin aristokrat) olanlardan bilgisi olanlardandır. Genellikle zenginlik ön plandadır. Zenginlik toprağa dayanmalıdır. Zanaatı saymaz. Servette ve mülkiyette aşırılıklar, eşitsizlikler, özel ve toplumsal kavramlara yol açar. Onun için toprak mülkiyetini eşitleştirmek gerekir. Bunun için vatandaş sayısını belli değişmez bir sayı olarak saptamalı. Bu sayı 7! Olan 5040 sayısıdır. Kadın, çocuk ve köleler dahil değil, Platon halk dediğinde bu 5040 vatandaşı kastediyor (aile de olabilir). Ancak bu kişisel mal değil, toplumun ortak mülkü sayılır ve vatandaşlar toprakları işletmezlerse ellerinden alınır. Alınıp satılamaz. Toprak tek bir çocuğuna evli olmak şartıyla (kız veya erkek) geçecektir. Nüfus artışı etkilemeyecek. Nüfus azsa diğer sitelerden alınacak; fazla ise koloniler yoluyla gönderilecektir. Ayrıca polis devletinde meteopolis yani yabancı kimselerde vardır. Ancak bu (5040) sayıdan dolayı en fazla 20 yıl kalabileceklerdir. Platon vatandaşları ayrıca zenginliğe göre ayrılır:
1-Toprağı ve toprağın değeri kadar menkulü olanlar
2-Toprağı ve toprağının iki katı menkulü olanlar
3-Toprağı ve toprağının üç katı menkulü olanlar
4-Sadece toprağı olanlardır.
Platon'un etkileri günümüzde dahi sürer. Platon, filozofların yönetici olmaları gerektiğini söyleyerek politikaya atılmıştır. Ancak başarılı olamamıştır. En ünlü öğrencisi Aristo'dur.
ARİSTOTELES:
Siyaset bilimi ve sanatı, en yüksek iyiyi, mutluluğu amaçladığından, en yüksek olan sanat ve bilimdir.
Siyaset Felsefesi (Siyasi Düşünceleri):
158 sitenin, yani polisin yasalarını incelemiştir. Politika'ya (kitabı) toplumların en yükseğinin polis olduğunu söyleyerek girer.
Polis: Öteki toplumları içine alan ve en yüksek iyiliğe ulaşmak amacında olan kent devleti.
Mülkiyet Anlayışı: Platon'un koruyucular sınıfı için önerdiği ortak mülkiyeti savunur; ancak özel mülkiyeti doğal bir kurum olarak görür.
Ticareti meslek edinmeyi doğru bulmaz. Tefecilikle elde edilen zenginliği hırsızlıkla bir tutardı.
Ortak olan her şeyin ihmal edileceği, kavgaların olacağını, özel mülkiyet olursa, insanların kendilerine ait şeylere daha çok özen göstereceğini söyleyerek özel mülkiyeti savunmuştur. Ancak bu mülkiyet, ortak yarar için kullanılan özel mülkiyettir.
Vatandaşlık Anlayışı: Aristo'ya göre her yönetim biçimi farklı bir vatandaşlık anlayışıdır. Siyasal erdemleri geliştirmeye elverişli olmayan işlerde çalışan, erdemleri körelmiş insanlara siyasal hakları vermeyi uygun görmez. Bu hakka sahip bir tek aristokratları görür.
Yönetim: Yönetim her zaman toplumun egemen sınıfının elindedir. Yönetimleri sınıflaması Platon'un sınıflamasına benzer.
1-Tekin genel yasası işleyen yönetimi monarşi
2-Azınlığın genel yasası işleyen yönetimi aristokrasi
3-Çoğunluğun genel yasasını işleyen yönetimi politeia
4-Çokluğun siyasal çıkarı işleyen yönetimi demokrasi
5-Azınlığın siyasal çıkarı işleyen yönetimi oligarşi
6-Tekin kişisel çıkarı işleyen yönetimi tiranlık
Platon'dan farkı:
Platonèçoğunluğun yönetimiè1-yasalı, 2-yasasız
Aristoèçoğunluğun yönetimiè1-politeia, 2-demokrasi
Aristo'ya göre en iyi yönetim; tekin genel yararını güden yönetim olan monarşidir. En kötü yönetim biçimi ise tiranlıktır.
Aristo'ya göre kurulabilir en iyi yönetimi; ahlak felsefesinin "doğru orta" ilişkisi ile açıklar. Buna göre mülk sahibi olmada en iyi durum, ne aşırı zenginlik ne aşırı yoksulluk olmayıp "orta halli" olmaktır. Çünkü bu ikisi erdemli yaşama olanak vermez. Oysa devlet olabildiğince eşit ve benzer insanlardan, eşit siyasal haklara sahip vatandaşlardan kurulmalıdır. Eşit benzer insanlar orta sınıflarda bulunur. Bu nedenle orta sınıfın vatandaşlarının egemen olduğu devlet en iyi devlettir. Siyasal yaşamda bu sınıfın denetimi altında bulunulmalıdır.
İdeal Devleti: Bunun için önce en iyi yaşayış biçimini araştırır. Erdemli yaşayış en iyi yaşam biçimidir. Dolayısıyla devleti erdemli kişiler yönetmelidir.
Devletin öğelerinden biri nüfustur. Bunda önemli olan çokluk değil kuvvettir. İdeal vatandaş anlayışı bu yüzden askerdir. Askerler yaşlanınca yönetici olmalıdırlar. Toplumun nüfusu kendine yetecek kadar olmalıdır. Hiçbir vatandaş ekmeksiz kalmayacaktır.
Tüm bunlara göre Aristo'nun ideal devletinin "askerler ve bilgiler aristokrasi" olduğu söylenebilir.
EPİKUROSCULAR:
Sosyal ve siyasal görüşlerini mutluluk ve ölçülü olma ilkeleri üzerine kurarlar. İnsanlar kişisel çıkarlarına uygun olduğu için toplumu kurmuşlardır. Hukuk, insanların karşılıklı olarak kötülük etmemek ve kötülük görmemek için yaptıkları ve amacı fayda olan bir anlaşmadır. Adalet ise kendiliğinden oluşmaz. Adaletin kaynağı yasalardır. Karşılıklı anlaşmaya dayanan adalet herkes için eşittir.
Epikorus; ahlak felsefesinde bireyci olduğu için tam olarak demokratik sayılmaz. Bireysel mutluluk (bilgeler topluluğunun mutluluğu biçiminde) ardında koştuklarından siyasetten uzak kalmışlardır.
Esas olan mutluluğu korumaktır. Tanrı ölüm korkusunu yok etmektir. İnsanlar isteklerini korumalıdır. Fazla istek (zorunlular hariç) mutsuzluk getirir. Zenginlik ölçülü olmaktır. Bilge kişidir. Bu da servet, şan ve güç peşinde olmayan kişidir.
Yönetim biçimini seçerken, daha yüksek güvenlik sağlanacağı umuduyla monarşiyi seçmişlerdir.
STOACILAR (ZENON):
Burada da temel amaç mutluluktur. Bu da ancak doğaya uymakla olur. Doğaya uymak akıla (logos'a) uymaktır. Evren logos (akıl) tarafından yönetilmelidir.
Her şey maddeden ibarettir. Ancak Tanrı çok ince olduğu için görünmez.
Aynı evrensel aklın yasalarına uymaları gereken insanların, çeşitli devletler halinde, çeşitli yasalar altında değil, evrensel bir devletin tüm insanlara aynı biçimde uygulanan yasaları altında bulunmaları gerektiğini söylerler. Buradan dünya vatandaşlığı (kozmopolis) düşüncesine ulaşılır. Bu, ilerde Roma İmparatorluğu'nun hoşuna gidecektir. Buna Yunan Stoacıları ulaşırlar. Ancak Roma Stoacıları kendilerine göre değiştirip eşitsizliği yaratacaklardır.
Yürürlükteki yönetim biçimleri içinde hiçbiri stoacıların idealine uymaz. İdealleri yönetilen evrensel devlettir. Bu bir yana monarşiyi benimsemişlerdir.
Epikuroscular ve stoacıların okulların, yıkılan polis düzeninden sonra, hedefi kendi mutluluğunun aramak olan kişinin bu mutluluğa değişik yollardan giderek varacaklarına inanmışlardır.
ROMA'DA TOPLUM VE SİYASAL DÜŞÜNÜŞ
Klasik çağın Eski Yunan kadar olmasa da öteki parlak uygarlığı Romalılarca kurulmuştur. Romalılar kent devletlerini aşarak bir imparatorluk kurabilmişlerdir. Ama siyasi düşünceler alanında Yunan düşünürlerini izlemekten öteye geçememişlerdir. Kuramsal konulardan çok eyleme eğimli Roma toplumunun kuramsal alandaki en büyük katkısı hukuk alanında (Roma hukuku alanında) olmuştur.
Roma Tarihini dört bölüme ayırabiliriz:
a)Krallık öncesi dönem
b)Krallık dönemi
c)Cumhuriyet dönemi
d)İmparatorluk dönemi
A)Krallık Öncesi Dönem: Yaklaşık 16 yüzyıl sürmüştür. Roma devletinin ne zaman ortaya çıktığı kestirilemiyor. Ancak M.Ö.8.yy.da ortaya çıktığı sanılıyor. Roma devleti kalıntıları bir kamp yeri gibidir. Egemenlik kabile şeflerinde değil klan şeflerindedir. Bunlar pates familyasını oluştururlar. Ekonomik zenginlik,toprak zenginliği ile ölçülür. Mülkiyet klan mülkiyetidir.
Daha sonraları koloniler (Etrüskler) gelince teknoloji gelişiyor, üretimde ve savaşta üstünlük sağlanıyor, kentleşmeler çoğalıyor.
Siyasal örgütleniş "civitos" denen bağımsız kent devletleri biçimindedir. Kent devletleri önceleri seçimle iş başına getirilen ve aynı zamanda en yüksek komutan, yargıç ve din adamı olan krallarca yönetilirken zamanla monarşilerin yerini aristokrasiler alır.
B)Krallık Dönemi: Etrüskler, Latin köylerini birleştirip Roma kentini kurarken, yerli halkı zorlamışlardır. Ayaklanan yerli halk (1,5 yy sonra), zamanla güçlenen aristokratları (Etrüsk kralını) kovmuşlardır.
C)Cumhuriyet Dönemi: Etrüskleri kovan latin aristokratları (patriciler
Dünya milletlerinden çoğunun katılmasıyla kurulmuş milletlerarası teşkilâtı. 26 Haziran 1945 tarihinde San Fransisco'da toplanan 51 devlet temsilcileri, Birleşmiş Milletler Teşkilâtını kurmak üzere bir antlaşma imzalamışlardır.
'Birleşmiş Milletler' deyimi ilkin Amerika Birleşik Devletleri Cumhurbaşkanı Roosevelt tarafından 1941 yılında kullanılmıştır. Atlantik Beyannamesinin ilânından ve Birleşmiş Milletler Beyannamesinin imza edilmesinden sonra Milletler Cemiyetinin yerine kurulması için çalışmalara geçilmiştir.
Yalta Konferansında ,Birleşmiş Milletler Teşkilâtını kurmak üzere 1 Mart 1945 tarihine kadar Almanya ve Japonya'ya savaş ilân etmiş milletlerin bir konferansa çağırılması karar altına alınmış; bu çağrının sonucu olarak da 24 Nisan - 26 Haziran 1945 tarihleri arasında San Francisco'da 51 milletin temsilcilerinin katıldığı konferans yapılmıştır. Birleşmiş Milletler Teşkilâtına üye olan devletlerin sayısı 110 a yükselmiştir.
San Francisco Konferansında hazırlanan antlaşma beş büyük devlet ile üye olan devletlerin çoğunluğunca tasdik tarihi olan 24 Ekim (1945) günü, her yıl Birleşmiş Milletler günü olarak anılmaktadır.
Birleşmiş Milletler Teşkilâtı şu organlardan meydana gelmiştir.
Genel Kurul : Antlaşmada en başta sayılan ve üye milletlerin temsilcilerinden meydana gelen büyük bir topluluktur. En sorumlu büyük bir organ olan Genel Kurul, bir devletin parlâmentosu gibidir. Milletlerarası çeşitli meseleleri tartışır tavsiyelerde bulunur malî bakımdan kontroller yapar, teşkilâtın başarılı bir şekilde işleyebilmesi için gerekli denetlemeyi yapar.Genel Kurul üye devletlerin en az beş temsilcisinden meydana gelmiştir. Her üye devlet, Genel Kurulda bir oy hakkına sahiptir. Güvenlik Konseyinin geçici üyeleri, Vesayet Konseyinin, Ekonomik ve Sosyal Konseyin, Milletlerarası Adalet Divanı hâkimlerinin seçildiği yer genel Kuruldur.Birleşmiş Milletler Teşkilâtında en yetkili organ olan Genel Kurul Birleşmiş Milletler Teşkilâtı, bağımsız yetkilere sahip bir devlet olmadığından aldığı kararlarda üye devletler üzerinde herhangi bir zorlamada bulunamaz. Ancak, milletlerarası meselelerin çoğunluğuna göre barış yolları ile çözümlenmesini sağlamağa çalışır
Güvenlik Konseyi : Beş devamlı üye ile (Amerika Birleşik Devletleri, Büyük Britanya, Çin, Fransa, Sovyetler Birliği) Genel Kurul tarafından iki yılda bir seçilen altı geçici üyeden meydana gelmiştir. Güvenlik Konseyine a - Askerî Komite ,b - Atom Enerjisi Komisyonu, c - Meşru Silâhlar Komisyonu olmak üzere üç komisyon bağlıdır.
Güvenlik Konseyi, Birleşmiş Milletler Teşkilâtının, dünya barışı ve güvenliğinin korunmasından birinci derecede sorumlu organıdır.
Milletlerarası Adalet Divanı : Bu Divan, Birleşmiş Milletler Teşkilâtının dokuz yıl için seçilmiş 15 kişilik hâkimler heyetinden meydana gelen bir yargı organıdır. Hâkimler, Genel Kurul ve Güvenlik Konseyi tarafından seçilirler. Divan kendisine gönderilen işleri devletler hukukuna göre çözer. Divanın aldığı kararlara boyun eğmeği, bütün Birleşmiş Milletler üyeleri taahhüt etmişlerdir.
Ekonomik ve Sosyal Konseyi : Bu konsey milletler arasında yapılacak anlaşmalar gereğince ekonomik, sosyal, kültür, terbiye ve sağlık meseleleri üzerinde çalışır. Milletlerarası konferansı toplamağa ve göreceği işler için gerekli kadar komisyon kurmağa yetkilidir.18 üyesi vardır ve bu üyeler üç yıl sır ile seçilir. Konseyde kararlar çoğunluk alınır.
Ekonomik ve Sosyal Konseye bağlı 8 faal komisyon (a - Münakalât Muhabere Komisyonu ,b - Malî Komisyon, c- İstatistik Komisyonu, d - Nüfus Komisyonu, e - Sosyal Komisyon f - Uyuşturucu Maddeler Komisyon g -İnsan Hakları Komisyonu, h - Kadın Hukuku Komisyonu ile 4 Böl Ekonomi Komisyonu, a- "Avrupa Ekonomi Komisyonu", b -Asya ve uzak doğu Ekonomi Komisyonu, c - Lâ' Amerika Ekonomi Komisyonu, d - Afrika Ekonomi Komisyonu kurulmuştur.
Vesayet Konseyi : Birleşmiş Milletler Teşkilâtı, kendi yetkisi altında da sonra varılacak özel anlaşmalar gereğince vesayet rejimine tâbi kılınabilecek ülkelerin idare ve denetlemesi için bile bir organ kurmuştur. Bu Konsey, Güvenlik Konseyinin devamlı üyelerinin temsilcilerinden, o bölge topraklarını idare eden devlet temsilcilerinden ve temsilcilere eş sayıdaki bu gibi toprakları idare etmeyen devletler temsilcilerinden meydana gelmiştir.
Sekreterlik : Birleşmiş Milletler Teşkilâtının idare organıdır. Sekreterlik başında, Güvenlik Konseyi tarafından tavsiye edilmiş ve Genel Kurul tarafından seçilmiş bir Genel Sekreter bulunur.
Genel Sekreter, teşkilâtın baş idare memurudur. Güvenlik Konseyi, Ekonomik ve Sosyal Konsey, Vesayet Konseyinin bütün toplantılarına başkanlık eder ve teşkilâtın çalışmaları hakkında Genel Kurula rapor verir. Sekreterlik bir Muamelât Bürosu ile sekiz şubeden meydana gelmiştir. Geniş çalışmaları olan Birleşmiş Milletler Teşkilâtı bu çalışmalarını üye devletlerden belli bir oran dahilinde alınan aidatla sağlar.
Özel teşekküller : Birleşmiş Milletler Teşkilâtının bu esas organlarından başka, yine bu teşkilâta bağlı özel teşekküller kurulmuştur. Teşkilât tarafından kontrol edilen bu teşekküller şunlardır : 1 - Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilâtı (UNESCO), 2 - Yiyecek ve Tarım Teşkilâtı (FAO), 3 - Avrupa Kömür Teşkilâtı (ECO), 4 - Avrupa Merkez Kara Nakliyatı Teşkilâtı (ETİCO), 5 - Milletlerarası Sivil Havacılık Teşkilâtı (ISAO), 6 - Birleşmiş Milletler Yardım ve Kalkınma İdaresi (UNIRRA), 7 - Milletlerarası Mülteciler Teşkilâtı (RO), 8 - Dünya Sağlık Teşkilâtı (WHO), 9 - Milletlerarası Çalışma Teşkilâtı (ILO),
10 - Evrensel Posta Birliği (UPU), 11 - Birleşmiş Milletler Milletlerarası Çocuklara Acele Yardım Fonu (UNICEF), 12 - Birleşmiş Milletler Çocuk Yardımı (UNAC), 13 - Milletlerarası Kalkınma ve Gelişme Bankası (Dünya Bankası), 14 - Milletlerarası Para fonu ,15 - Milletlerarası Ticaret Teşkilâtı (İTO), 16 - Hükümetler arası Denizcilik İstişarî Komisyonu (IMCO).
Birleşmiş Milletler Anayasası : İkinci Dünya Savaşı sonunda kurulma teşebbüslerine geçilen ve 51 devlet temsilcilerinin katıldığı San Francisco Konferansında imza edilen, Türkiye'nin de 4801 sayılı kanunla 15 Ağustos 1945 tarihinde kabul ettiği Birleşmiş Milletler Antlaşmasının ,giriş kısmında, bu antlaşmaya imza koyan milletlerin devamlı bir barışı amaç edindikleri, insanlığa giderilmez acılar veren savaşlardan gelecek nesilleri korumak için gerekenlerin yapılacağı, insanların hak
ve hürriyetlerine değer verileceği belirtilmektedirler.
19 bölümden ve 111 maddeden meydana gelen bu anayasa'da Birleşmiş Milletlerin amaçları ve prensipleri, üyeleri, organları, bölge anlaşmaları, milletlerarası ekonomik ve sosyal işbirliği dünya milletlerini ilgilendiren çeşitli konular hakkında maddeler bulunmaktadır.
Yaşadığımız dünyada devletlerin karşı karşıya bulunduğu en büyük tehditlerden biri olan terör, ülkemizi de önemli ölçülerde etkilemektedir. Ülkemizde uzun süreden beri gündemde kalan en önemli sorunlarımızdan biri olan terörizm, halen genel güvenliği tehdit edici ve huzur bozucu bir faktör olarak etkisini devam ettirmektedir.
Bilindiği gibi ülkemiz sosyo-ekonomik ve siyasi sıkıntıların fazlaca olduğu 1950'li yıllardan bugüne terör olayları ile karşı karşıyadır.1960'dan 1980'li yıllara kadar sağ-sol, 1980'den sonra ise Türk-Kürt ve en son olarak ta Laik-Antilaik diye bölünerek insanlarımız birbirine kırdırılmak istenmektedir. Her şeyden öte bütün bu olaylar ülkemizin siyasi, ekonomik ve kültürel yönden büyük bir sıçrama noktasında olduğu dönemlerinde çıkarılmaktadır.
Türkiye'de terörün çok çeşitli sebepleri bulunmaktadır. Ekonomik ve sosyo*kültürel sebeplerden, ülkemizin sahip olduğu bölgesel özelliklere kadar pek çok etken bu geniş yelpaze içinde yerini almaktadır. Özellikle Dünya hakimiyetine aday olan güçler kendine yeterli ve güçlü bir ülke istememektedirler. Terör olayları bir taraftan dış destekler ile ortaya çıkarken; bir taraftan da kültür farklılaşması, sosyal değerlerin değişmesi, toprak bütünlüğümüze ve hükümranlık haklarımıza saldırı, topluma yabancılaşma, sapma davranışlar, nesiller arası kopukluk gibi iç etkenler ile de paralellik göstermektedir.
Güvenlik güçlerimiz yıllardan bu yana terörizm ile mücadele etmektedirler. Bu mücadelelerin sonucunda bugün ciddi bir birikime sahip olduğumuzu söyleyebiliriz. Fakat bu bilgi birikiminin sistematiği ve bilimselliği yeterli sayılamaz. Terörizm konusunda uzmanlaşanların bilgi birikimleri ise, şahsi birikimler olarak kalmaya devam etmektedir. Bu bilgiler Türkiye'nin bugünü ve yarını için kullanılmak üzere bir havuzda bugüne kadar toplanamamıştır.
Güvenlik güçleri; terör örgütlerinin sistematiği, kaydetmek istedikleri gelişme, strateji ve taktikleri, mücadele usullerinde uyulması gereken taktikler konusunda tam olarak bilgilendirilmeli, ülke içinde ve dışında kurulacak istihbarat ağları ile terör örgütleri sıkı bir kontrol altına alınmalıdır. Terörle mücadele eden güvenlik güçlerinin yetkileri de açık olarak belirlenmelidir.
Dünden bugüne, ülkemizde terörizm ile mücadele bilimsel verilerin ışığında yürütülemediği için sadece güvenlik güçlerinin bir mücadelesi olarak algılanmış, bu yüzden "terörizm" ile değil "terörist" ile mücadele edilmiştir. Bundan dolayı da terör örgütleri kaybettikleri her bir militanın yerine yeni militanlar yetiştirerek varlıklarını sürdürmüşlerdir.
Terörle mücadelede başarılı olunabilmesi için sadece güvenlik güçlerinin önlem ve çalışmalarının yeterli olmayacağı açıktır. Çünkü terörizm, sadece bir güvenlik sorunu değildir. Aynı zamanda ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasi nedenlere de bağlı bir olgudur. Bu nedenle terörle mücadele de bütün kurum ve kuruluşların ortak tavır takınmaları ve bu konuda üstlerine düşen görevleri en iyi şekilde yapmaları gerekmektedir.
Terörle mücadele konusunda öncelikle yapılması gereken husus, gençliğin, terör örgütlerinin hedefi olmaktan çıkarılmasıdır. Bilinçlenmenin yeni başladığı, duyguların mantığa üstün geldiği, arama, öğrenme ve dinamizm çağındaki bu dönemde en etkin duygu otoriteden kurtulmaktır. Terör örgütleri de planlarını genç neslin bu özellikleri üzerine bina etmektedir. Ülkede olması gereken koruyucu kurumların eksikliğinden dolayı ortaya çıkan bilgi boşluğu, bilimsel fikirler yerine siyasi tartışmaların doğmasına, sağ-sol, ilerici-gerici gibi akımların sempati ile karşılanmasına neden olmuştur. Bütün bu zararlı sonuçların ortaya çıkmasını engelleyecek tek çare eğitim olmaktadır. Takip edilecek milli eğitim politikası çerçevesinde, gençlerin milli hedef ve menfaatler doğrultusunda yetiştirilmesi, tarihi ile barışık, milli birlik ve bütünlüğü en iyi şekilde kavramış olması gereklidir. Sağlam ve güçlü toplum, gençlere sunulan eğitim ile doğru orantılıdır. Eğitim; yalnızca bilgilerin öğrencilere anlatılması değil, aynı zamanda ruhi eğitimi de içermelidir. Zihnen, bedenen, ruhen sağlıklı nesiller yetiştirilmesi ancak devlet menfaatleri ve ülke hedeflerinin gençliğe sindirilmesi ile mümkün olacaktır. Bu sayede, yasadışı terör örgütleri gençleri kendi ideolojilerine alet edemeyeceklerdir.
Bütün bunların gerçekleşmesini sadece devletten beklemek hata olacaktır. Bu konuda basına, üniversitelere vb. kuruluşlara büyük görevler düşmektedir. Terörle silahlı mücadele yetkililerin ve güvenlik güçlerinin işidir. Ancak, başta bölücülük olmak üzere terörle kültürel mücadele her Türk insanının görevidir. Bugün en büyük eksiklerimizden birisi kültürel mücadele görevinin gereği gibi yapılamamasıdır. Bu başanlamadığı taktirde, terör örgütleri yok edilse bile, terörün alt yapısı mevcut kalacak ve terör yeniden hortlayacaktır.
Terörle mücadelenin diğer bir etkin yolu da devletin; terörle iç içe yaşayan Doğu ve Güneydoğu halkı ile az gelişmiş diğer bölge insanlarının yanında olduğunu her fırsatta göstermesidir. Bu durumda, Devlet bu bölgelere kendi eliyle veya şahsi teşebbüsleri destekleyerek yatırımları arttırmalı, işsizlik sorununa bir çözüm getirmeli, bu bölgelerin alt yapı, su ve elektrik ihtiyacını tamamen gidermelidir.
Kısacası, ülkemizi her geçen gün siyasi ve ekonomik açıdan biraz daha yıpratan terörizm sorununa el yordamıyla değil, bir an önce bilimsel verilerin ışığında çözüm yolları üreterek faaliyete geçirilmelidir. Bunun yanında, terörizmle mücadelede başarılı olabilmek için, güvenlik güçlerimizin yanı sıra, bütün resmi ve sivil kuruluşların bu konuda üstlerine düşen görevleri en iyi şekilde yapmaları gerekmektedir.
Özellikle kamuoyunu aydınlatmak ve fertleri doğru yönlendirmek bakımından gerek TRT'ye gerek özel TV kuruluşlarına görev düşmektedir. Diğer demokratik ülkeler terör ve terör olayları karşısında ne gibi düzenlemeler yapıyorlarsa, nelere sınırlamalar getiriyorlarsa, biz de aynı şeyleri yapmalıyız. Terörü ve teröristi haber yaparken özendirici olmak son derece yanlıştır. Bazen belki de istenmeyerek teröristin reklamı yapılabilmektedir. Bir dönem PKK ile pazarlığa Devlet adeta teşvik bile edilebilmiş ve bu konuda yazılı ve görüntülü basında yazılar çıkmıştır. Daha sonra ise, bölücü terör örgütü terör yoluyla başarılı olamayınca örgüt dış desteklerle siyasallaşma sürecine sokulmaya çalışılmıştır. Sol terör örgütü mensuplarına anlaşılmaz atıflar yapılmış, örgüt üyeleri de kendilerinde bir takım insan üstü özellikler olduğu vehmine kapılmışlardır.
Türkiye sahip olduğu tarihi geçmişi, bütün dünyayı kıskandıran jeopolitik konumu ve genç nüfus potansiyeli ile bulunduğu coğrafyada lider bir ülke olmaya adaydır. İnanıyoruz ki, ülkemiz önümüzdeki yıllarda siyasi, ekonomik, eğitim, kültürel problemlerini en kısa sürede çözerek 21. yüzyıl da yıldızı parlayan bir ülke olacaktır.
TÜRK DEMOKRASİSİNDE PARTİ, SEÇİM SİSTEMİ VE İSTİKRAR
Halk iktidarı ve yönetenlerin halka dayanan meşruluğu şeklinde ifade edebileceğimiz Demokrasi'nin en önemli mekanizmalarından biri "seçim"dir. Seçim, alternatifler arasından en iyiyi, en doğruyu bulup çıkarmaya yönelik fiildir. Seçmenler de zaman zaman seçilenler üzerinde etkili olan bir baskı unsurudur. Demokrasilerdeki bu seçen-seçilen ayrımı, devlet yönetiminin, yani siyasal iktidarın devamlı surette bir baskı, bir denetim altında bulunması sonucunu doğurur. Böylelikle iktidarlar, toplum menfaatlerini herşeyin üzerinde tutmak durumundadırlar. Zira, olumsuz icraatların cezası seçmen tarafından sandıkta verilecektir. Dolayısıyla seçim mekanizması iktidarları iş başına getiren, gerektiğinden onlara destek veren ve gerektiğinde değiştiren bir mekanizmadır.
Türkiye gibi temsili demokrasilerde egemenliğin tek meşru kaynağı olan millet, bu egemenliğini, kendisini temsil eden organlara devretmektedir. Bu organların oluşturulup iş başına getirilmesi ise seçim yoluyla olur. Seçilenler kendilerini seçenleri değil, tüm milleti temsil ederler. Bu, "temsili vekalet"tir. Bu vekalet, yasama organımız olan Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne (TBMM) aittir. TBMM, toplumsal yaşantıyı düzenleyecek olan ve devlet yaptırımlarıyla desteklenmiş genel ve soyut kuralları çıkarmak, tabiri caizse devlet çarkının mükemmel bir şekilde işlemesini sağlamakla mükelleftir. Oysa ki Türkiye'de uzun zamandır süregelen bir "siyasi istikrarsızlık" söz konusudur. Belli bir düzeyi tutturamama olarak ifade edebileceğimiz istikrarsızlığın kaynağı ise, seçim sisteminden dolayı ülke yönetiminin hep koalisyon hükümetlerinin elinde bulunagelmesidir. Zaten, siyasetin sadece "iktidarı elde ederek onun nimetlerinden faydalanmak için verilen mücadele" tanımına saplanıp kalan popülist politikacıların mevcudiyeti, devlet yönetiminin "halk yararı"nı ön plana çıkaran asli fonksiyonlarının önündeki en büyük engeldir. Kaldı ki, burada seçim sistemine değinmekte de fayda mülahaza ediyoruz.
Türkiye'de seçimler tek turlu, nisbi temsil sistemine göre; genel, serbest, eşit, gizli oyla bütün yurtta anı günde yargı yönetim ve denetiminde yapılmaktadır. Oyların sayımı ve dökümü ise açıktır. Seçimin tek turlu yapılması, istikrarsızlığın en büyük sebeplerinden birisidir. Zira, aslında demokrasinin bir göstergesi sayılan siyasi partiler bakımından, Türkiye'de bir parti enflasyonu mevcuttur. İstikrarlı birkaç siyasal partinin yerine, kimi kişisel çekişmelerle, kimisi de benzer etkenlerle kurulmuş bir takım partilere rastlanmaktadır. Diğer taraftan Türkiye'de seçmenlerin pek çoğunun (hatta hatırı sayılır bir kısmının) eğitim düzeyi, dolayısıyla siyasal kültür ve siyasal bilinci "eksik"tir. Muhakeme kabiliyetleri yüksek olan eğitimli seçmenlerle sıradan seçmenlerin oyları eşit durumdadır. Üstelik yaş, cinsiyet, sınıf ,statü ya da köylü - kentli olma gibi pek çok faktör de siyasal katılmanın bu "seçim" boyutunu önemli ölçüde etkilemekte ve seçmenleri yönlendirmektedir. Seçmenler, "oy" gibi önemli bir silaha sahip bulundukları halde çoğu kez akıldan çok duygunun bilgiden çok reflekslerinin yönlendirmesiyle hareket etmektedirler. Bu bağlamda halkın demokrasiye ne ölçüde sarılabildiği ve onun yaşatabildiği sorunun gündeme gelecektir. O halde, mevcut istikrarsızlığı aşmanın çareleri neler olabilir sorusuna şu cevapları verebiliriz: Her şeyden önce demokrasi denilen mukaddes (!) rejimin baş tacı olan halkın, kendi gücünün ve ehemmiyetinin farkında olması gerekir. Bunun için öncelikle alınacak olan mükemmel bir eğitim, beraberinde mükemmel bir altyapıyı ve kültürü getirecektir. Böylelikle bireyler, çevrelerinde cereyan eden hadiseleri daha iyi idrak edecekler, daha iyi yorumlayacaklar ve daha yerinde çözümler üreteceklerdir. Üstelik hayatın her alanına ve her problemine kafa yorabileceklerdir. Bunun sonucunda, çoğunluğu eğitimsiz seçmenlere ait olan "değersiz" oyların ezici üstünlüğü hafifleyecek, oylar daha değerli hale gelecektir (bir oy, belli bir amaca yönelik kullanıldığı ve bilinçli kullanıldığı zaman değer kazanır.) Değerli oylar, aynı zamanda hedefi onikiden vurmaya hazırlanan oklar gibidir. Bu durum, geçici iktidarlarını olabildiğince karla (!) kapatmayı arzu eden kötü niyetli siyasetçilerin de korkulu rüyası olacaktır. Zira siyaset, aynı zamanda devlet yönetimini ve "herkes" in menfaatine yönelik yapılagelen çalışma ve çabaları da ifade eder Bilinçli oylar, daha istikrarlı hükümetlerin ortaya çıkmasına, kötülerin elenmesine ve siyasetçilerin, attıkları adımlara daha çok dikkat etmelerine sebep olan birer silah olacaktır.
Sistemin tekniğine gelince; yukarıdaki temennileri birer ütopya olarak kabul edecek olursak ve mevcut durumdan hareket etmeye kalkışırsak, bir müddet daha parti enflasyonu, karmaşık meclis aritmetiği ve beraberinde koalisyonlara mahkum oluruz ki, bataklığı seven sivrisinekler gibi çıkarcı popülist siyasetçilerin en çok sevdiği ortamlar bu ortamlardır. Zira, her türlü olumsuzluktan kendilerine pay çıkarmaya çalışan bu insanlar, sistemin işleyişini bozan en önemli tehlikedirler.
İstikrarsızlığın sebeplerinden olan meclis aritmetiğini daha kabul edilebilir, daha istikrarlı yapmanın yolu, belki iki turlu seçim sistemi olabilir. Ola ki, bu bir kısım seçmeni sandıktan kaçırabilir ve "gizli" koalisyonlara sebep olabilir, ancak diğerine oranla daha olumlu sonuçlar alınacağı muhakkaktır. Sorgulanması gereken bir başka husus; Türkiye'de partilerin kendi iç yapılarında demokrasinin olup olmadığıdır. Görülen o ki, Türkiye'deki siyasal partilerde parti içi demokrasi yok. Bunun eş anlamı bir "Liderler Sultası"nın var olduğudur. Üstelik, doğrudan katılma kurumları olarak demokrasilerde önemli bir yer işgal eden siyasi partilerin, seçim dönemlerinde kendi belirlediği aday listelerini seçmene dayattığı gözlenmekte. Bu aşamada seçmenin demokrasiyi işletip işletemediği tartışılabilir. Zira, halk kendi egemenliğini, direkt kendi seçtiği temsilcisine değil, partinin seçtiği temsilciye aktarmaktadır. Bunda babadan oğula, dededen toruna geçen yerel siyasi geleneklerin ve "güdümlü katılım"ın etkisi büyük olsa gerektir. Esasen demokrasinin gereği, bir "körü körüne bağlılık" olmamalıdır. Demokrasi; sorgulama, muhakeme etme ve karara vararak sonuca gitme şeklinde bireyler üzerinde tezahür etmelidir.
Seçim sistemi ne kadar değişirse değişsin, ortaya çıkan en istikrarlı tablolar bile "milli irade"yi değil, "seçmen çoğunluğu"nun siyasal tercihini yansıtacaktır. Bu bakımdan Türkiye için seçim sistemi yerine, belki yönetim sistemini (ya da rejimi) tartışmak daha doğru olur. Kuvvetler ayrılığı prensibine dayanan "Parlamentarizm"in Türkiye'de aldığı hal ortadadır. Sanki tanıma inat edercesine ve aksine Türkiye'de bir kuvvetler birliği ilkesi var. Çoğu zaman yasama organıyla yürütme organı örtüşebiliyor, dolayısıyla yasama organının yürütme üzerindeki heybeti, yahut denetleme mekanizmasi işlevi ortadan kalkarak "fren ve karşı ağırlık" prensibi zayıflayabiliyor. Buna bir de liderinin sözünden çıkmayan milletvekilleri olgusunu eklersek, sistemin bozukluğu ya da işgörmezliği rahatlıkla anlaşılabilir. (Halbuki milletvekilleri şahısları ya da lideri için değil, halkı için çalışmalı ve yalnızca halka karşı sorumlu olmalıdır. )
Sonuç olarak, sistem sorununa son zamanlarda gündeme gelen "Başkanlık" sistemiyle yaklaşılabilir. Sistemin özü, kuvvetler ayrılığı ilkesini hakkını vererek hayata geçirmektir. Bir kralın heybeti ve bir başbakanın yetkilerini taşıyan "Başkan" yürütmenin tek kudreti olarak, daha istikrarlı bir siyaset güdebilir. Bu, Türkiye'de iki başlı yürütmeden daha olumlu görülmektedir. (Türkiye'de yürütme, Cumhurbaşkanı ve Başbakan'ın güdümündeki Bakanlar Kurulu vasıtasıyla yerine getirilir.) Üstelik Başkan, parlamentoya "vefa" borcu olan bir Cumhurbaşkanı'ndan daha farklı olacaktır ve yalnızca kendini seçenlere, yani halka karşı borçludur ve sorumludur. Başkanlık sisteminin yasama organı olan Kongre ise, sahip olduğu Temsilciler Meclisi (nisbi temsile dayalı) ve Senato (eşit temsile dayalı) ile, yasaların son derece güvenli ve sağlıklı biçimde çıkmasını sağlayan bir kuruluş görünümündedir. Bağımsız yargı organı olan Yüksek Mahkeme'nin özerkliği ve gücü, tarihsel olaylarla sabittir. (Watergate skandalında, Nixon'un Yüksek Mahkeme'nin bazı üyelerini bizzat belirlediği söylentilerine karşın, mahkeme tarafsızlığını koruyarak, vazifesini tam manasıyla yapmaya çalışmış ve sonuçta Başkan Nixon istifa etmek zorunda kalmıştı. )
Amerika Birleşik Devletleri'nde seçimlerde uygulanan tek turlu çoğunluk sistemi nedeniyle iki büyük parti oluşmuştur. (Cumhuriyetçi Parti ve Demokrat Parti) Çok partili sistemde oluşan koalisyon hükümetlerinde partiler, başarısızlıklarda suçu birbirlerine atarken, çift parti sisteminde iktidardaki parti, başarısızlık halinde sorumluluktan kaçamamaktadır. Bu durum siyasete, dolayısıyla ülke yönetimine belli bir istikrar getirmektedir.
Ancak unutulmamalıdır ki, iki yüz yıllık bir hürriyet ve demokrasi geleneğinin sahibi olan Amerikan halkının bu sistemi mükemmele yakın işletmesinde, kendine has özellikleri oldukça etkilidir. Bu da "Başkanlık" sisteminin mayasının, başka demokrasilerde tutup tutmayacağı probleminin kafalarda yer edinmesi ve ona göre tavır alınması sonucunu doğurmaktadır. Yine de ısrarla belirtmeliyiz ki, sistemlerin adı ne olursa olsun onu tüm toplum için istikrarlı hale getirecek, tabiri caizse kesintisiz, aksaksız işletecek olanlar siyasetçiler ve onların kontrolündeki görevlilerdir. Bunların üzerine aldıkları işleri layıkıyla yapabilmeleri, onlara yetki veren, sorumluluk veren halkın mükemmel bir eğitime ve bilince sahip olmasıyla mümkündür. Halk görev vermeli, gerektiğinde görevden almalı, olumsuzlukları sorgulamalıdır. Belki tam manasıyla "ideal" demokrasiye ulaşılamayacak, ancak tedricen de olsa bu sayede olumlu adımlar atılabilecektir.
1.Demokrasi: Halkın kendi kendini yönetmesine denir.Halk kendi yöneticilerini kendisi seçer.
2.Demokrasinin Temel İlkeleri: Milli egemenlik, hürriyet ve eşitlik, siyasi partiler.
a.Milli Egemenlik: Demokraside egemenlik millete aittir.Millet bu hakkını temsilcilerini kullanarak seçer.Yönetenler,gücünü milletten alır.
b.Hürriyet ve Eşitlik: Hürriyet ; başkalarına zarar vermeden her şeyi yapabilmektir.Eşitlik;hiçbir ayrım yapmaksızın herkesin kanun önünde eşit olmasıdır.
c.Siyasi Partiler: Siyasi partilerin çok olması demokrasinin daha iyi işlemesini sağlar.Farklı düşüncedeki insanlar kendi fikirlerine uygun partilere üye olabilir.Ve istedikleri partiyi destekleyebilirler.Atatürk demokrasinin tam anlamıyla gerçekleşe- bilmesi için çok partili hayata geçilmesinin şart olduğunu belirtmiştir.
3.Kamuoyu : Toplumu ilgilendiren herhangi bir sorun üzerinde halkın benimsediği genel düşünce ,ortak kanaattır.
4.Kamuoyunu Oluşturan Etkenler : Kamuoyunun oluşması için ortada bir neden ve sorun olması gerekir.Radyo, televizyon,telefon,faks,teleks gibi cihazlar haberlerin çok kısa sürede her tarafa yayılmasını sağlar.Sinema ve tiyatro da kamuoyu oluşmasında etkilidir.Sendika,kulüp,dernek,vakıf, okul-aile birliği, okul koruma derneği gibi sivil toplum örgütleri kamuoyu oluşmasında çok etkilidir.Gazete,dergi,kitap gibi basılı araçlar kamuoyu oluşmasında etkilidir.
5.Meslek: Bir kimsenin geçimini sağlamak için yaptığı sürekli iştir.
6.Nitelikli Eleman: Nitelikli insan eğitim yoluyla okullarda yetişir.Her insanın isteği , beklentisi ve yeteneği farklıdır.Herkes kendi isteği alanda yetişirse daha başarılı olur.İşini daha başarılı yapar.Alanında uzmanlaşacağı için zamandan enerjiden, malzeme ve emekten tasarruf edecektir.Bunun yanında daha üretken ve yeniliklere açık olacaktır.Böylece hem kendine hem de ülkesine faydalı bir insan olacaktır.
7.Devlet: Toprağı olan ,üzerinde yaşayan insanları ve egemenliği bulunan bir kuvvettir.
8.Devleti Meydana Getiren Unsurlar(Ögeler): Vatan ,vatan üzerine yerleşmiş bir millet,ve milleti her türlü tehlikeden koruyan hakim bir kuvvet.
9.Devletin Temel Amaçları: Türk milletinin bağımsızlığını,bütünlüğünü,ülkenin bölünmezliğini,cumhuriyeti ve demokrasiyi korumaktır.Kişilerin ve toplumun refah ve huzurunu ve mutluluğunu sağlamaktır.
10.Devletin Vatandaşa Karşı Görevleri: Yurdun ve milletin bağımsızlığını , bütünlüğünü korumak , toplumun güven ve düzenini sağlamak,vatandaşların canını malını ve namusunu koruyarak huzurlu bir şekilde yaşamalarını sağlar.Devletin esas görevlerinden biride anayasada yer alan temel hak ve hürriyetleri korumaktır.Bunlar;eğitim hakkı,sağlık hakkı, seyahat hakkı konut edinme hakkı, iş yeri açma haklarıdır.v.b
11.Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Değiştirilemez Nitelikleri: Anayasamıza göre ;
- Türkiye Devleti bir cumhuriyettir.
- T.C , insan haklarına saygılı,Atatürk milliyetçiliğine bağlı ,demokratik,laik ve sosyal bir hukuk devletidir.
-Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür.
-Dili Türkçe'dir.
- Bayrağı şekli kanunda belirtilen , beyaz ay yıldızlı al bayraktır.
-Milli marşı "İstiklal Marşı"dır.
-Başkenti Ankara'dır.
12.Vatandaşlık Hak ve Görevleri: Seçme ve seçilme hakkı,kanunlara uymak, vergi vermek ve askerlik yapmak devlete karşı en önemli görevlerimizdendir.
a) Seçme ve seçilme hakkı: Seçimlere katılmak ,seçmek ,aday olmak demokrasinin en önemli özelliğidir.18 yaşını dolduran her Türk vatandaşı , seçme ve halk oylamasına katılma hakkına sahiptir. Ancak silah altındaki er ve erbaşlar,askeri öğrenciler, ceza evlerinde tutuklu bulunanlar ve hükümlüler oy kullanamazlar.
b) Kanunlara uymak: Devletin koyduğu kurallar uymak hepimizin rahat ve huzurlu yaşaması için gereklidir.Bunu bilen her Türk vatandaşı yaşayışımızı düzenleyen bu kanunlara uymakla vatandaşlık görevini yerine getirmiş olur.
c) Vergi vermek: Toplumda vatandaşların tek başlarına yapmaları mümkün olmayan işler vardır.Bu nedenle okul, hastane, yol, köprü,baraj yapımı vb. ihtiyaçlar devlet tarafından yapılır.Devlet bunları yerine getirirken paraya ihtiyaç duyar.Devletin gelir kaynaklarının başında vatandaşlardan alınan vergiler gelir.Anayasamıza göre; herkesin gelirine göre vergi alınır.Vergi vermek en önemli görevlerimizdendir.Gelir vergisi,kurumlar vergisi,emlak,motorlu taşıtlar, veraset ve intikal, akaryakıt tüketim vergisi, damga vergisi
Eski çağların en büyük astronomları, İÖ 7. yüzyıldan sonra Babil ve Mısır astronomisinin bütün mirasına konan Eski Yunanlılar arasından yetişti. Bu bilginler " durağan " yıldızların (birbirlerine göre konumları değişmeyen yıldızların) doğuş ve batışlarını saptadıkları gibi, gökyüzünde " gezen " , yani durağan yıldızlara göre sürekli yer değiştiren beş tane de parlak gökcismi gözlemlediler. Eskiden Yunanca'dan türetilmiş planet sözcüğüyle anılan bu gezegenler aslında kendi ışığı olmayan, ama Güneş ışınlarını yansıttıkları için parlak görünen gökcisimleridir. Dünya'mız da Yunanlılar Güneş Sistemi'ndeki dokuz gezegenden yalnızca beşini biliyorlardı: Merkür, Venüs, Mars (Merih) , Jüpiter ve Satürn.
Eski Yunan'ın ilk büyük astronomi bilginlerinden Miletli Thales (İÖ yaklaşık 624-546) Ay ve Güneş tutulmalarının zamanını önceden saptamayı başarmış, ama tutulmaların nasıl gerçekleştiğini açıklayamamıştı. Bu bilgin Dünya'nın bir tepsi gibi düz olduğuna ve su üstünde yüzdüğüne inanıyordu. İÖ 6. yüzyılda yaşamış olan Sisamlı Pisagor, o çağdaki meslektaşlarının çoğu gibi hem astronom hem de ünlü bir matematikçiydi. Pisagor'a göre Dünya yuvarlak, daha doğrusu küre biçimindeydi ve evrenin merkezinde hareketsizdi; Güneş, yıldızlar ve gezegenler de onun çevresinde dolanıyordu. İÖ 3. yüzyılda gene Sisam (Samos) Adası'nda yetişmiş olan Aristarkhos, Güneş'in Dünya'nın çevresinde değil, tam tersine Dünya'nın Güneş'in çevresinde döndüğünü söyleyen ilk astronomlardan biri oldu. O zamanlar hiç kimsenin inanmadığı bu savıyla gerçeği yakalayan Aristarkhos, Dünya'nın Güneş'e olan uzaklığını hesaplarken aynı başarıyı gösteremedi. Güneş'in Dünya'ya uzaklığını Ay ile Dünya arasındaki uzaklığın 20 katı olarak hesaplamıştı; oysa Güneş Dünya'mıza Ay'dan 400 kat daha uzaktadır.
Eski Yunan'ın en büyük astronomlarından biri İÖ 2. yüzyılda yaşamış olan Hipparkhos'tu. Trigonometri denen matematik dalını kuran bu bilgin, geliştirdiği trigonometri yöntemleriyle pek çok yıldızın konumunu belirledi. 850 kadar yıldızı kapsayan bir katalog hazırlayarak, bu yıldızları parlaklığına göre altı sınıfa ayırdı. Hipparkhos'un bu sınıflandırması bugünkü astronomların kullandıkları sistemin temelini oluşturur. Parlaklığı birinci dereceden ya da " kadir " 'den olan yıldızlar uzun süre gökyüzünün en parlak yıldızları sayıldı. Ama çağımızda bu değerler yeniden gözden geçirildiğinde, parlaklığı sıfırın altındaki eksi kadirlerle ölçülen birçok yıldız olduğu anlaşıldı. Çıplak gözle belli belirsiz görülebilen en sönük yıldızlar ise altıncı kadirdendir.
Eski Yunanlı astronomların son büyük temsilcisi olan Klaudios Ptolemaios ya da Arapça'dan dilimize geçen adıyla Batlamyus, İS 2. yüzyılda Mısır'daki İskenderiye kentinde yaşadı. Pisagor gibi o da Dünya'nın evrenin merkezinde hareketsiz durduğuna ve yıldızların Dünya'nın çevresinde dairesel yörüngeler çizerek döndüğüne inanıyordu. Batlamyus'a göre, Güneş'in ve gezegenlerin Dünya'nın çevresinde dolanırken çizdikleri bu yörüngeler basit birer çember olamazdı; çünkü gezegenler arada bir yörüngeleri üzerinde geriye dönüyormuş gibi görünüyordu. Batlamyus bunu açıklamak için " ilmek " kavramını ortaya attı. Bu karmaşık sisteme göre her gezegen, Dünya'yı merkez alan büyük bir çemberin çevresinde daha küçük çemberler çizerek dolanıyordu. Aynı zamanda küçük çemberlerin merkezleri büyük çemberin üstünde batıdan doğuya doğru kayarak ilerlediği için ilmek denen eğriler çiziyordu.
Batlamyus bu evren modelini " Matematik Derlemesi " adlı kitabında açıkladı.İS 2. ve 14. yüzyıllar arasında bu bilim yalnızca Arap astronomların katkılarıyla gelişti. Batlamyus'un çalışmalarını kendi incelemeleriyle geliştiren Araplar, bu ünlü astronomun kitabını el-Mecisti adıyla Arapça'ya çevirdiler. Bu çeviri bütün dünyanın ilgisini çekti ve yapıt Almagest adıyla anılır oldu. Parlak yıldızların bugünkü adları da Araplardan kalmadır. Astronomideki Eski Yunan geleneğini ve bilgi birikimini 8. ve 15. yüzyıllar arasında İspanya'daki Mağribiler aracılığıyla Avrupa'ya taşıyan da gene Araplar oldu.
Çağdaş astronomi Polonyalı bilgin Mikolaj Kopernik (1473-1543) ile başladı. Dünya'nın hem Güneş'in çevresinde dolandığını, hem de 24 saatte bir kendi ekseni çevresinde döndüğünü saptayan Kopernik bu bulgularını " Gökyüzü Kürelerinin Dönmesi Üzerine " adlı ünlü kitabında açıkladı. Kopernik yalnız Dünya'nın değil bütün gezegenlerin Güneş'in çevresinde dolandığını belirtti. Dairesel yörüngeler üzerindeki bu dolanımı Batlamyus'un ilmek modelinden daha iyi açıklamış, ama tam doğruya varamamıştı. Kopernik'in görüşleri uzun süre benimsenmedi ve insanların yaşadığı Dünya'yı bütün evrenin merkezi olarak gösteren Batlamyus modeli 17. yüzyılda bile egemenliğini sürdürdü.
Danimarkalı bir soylu ve çok titiz bir gözlemci olan Tycho, gezegenlerin hareketlerini kendisinden önceki bütün astronomlardan daha doğru olarak gözlemledi. Kepler de bu gözlemlerden yola çıkarak Güneş Sistemi için yeni bir model geliştirdi. Kepler'in modeli gezegenlerin hareketine ilişkin üç yasaya dayanıyordu. Bilgin bunlardan ilk ikisini 1609'da, üçüncüsünü ise 1618'de açıkladı. Yörüngeler yasası denen 1. yasaya göre gezegenler Güneş'in çevresinde çember değil, hafifçe basık elips biçiminde yörüngeler çizerek dolanır; Güneş de bu elipsin odaklarından birinde yer alır. Alanlar yasası denen 2. yasaya göre bir gezegenin dönme hızı, yörünge üzerinde bulunduğu noktaya bağlı olarak değişir; gezegenlerin hareketi Güneş'e en yakın oldukları noktada (günberi noktası) en hızlı, en uzak oldukları noktada (günöte noktası) en yavaştır. Dolanım süreleri yasası (3. yasa) ise, iki gezegenin dolanım sürelerinin karelerinin birbirine oranı ile bu gezegenlerin Güneş'e olan ortalama uzaklıklarının küplerinin birbirine oranının eşit olduğunu belirtir. Bu yasaya göre, gezegenlerden birinin Güneş'e olan ortalama uzaklığı ve dolanım süresi ile ikinci bir gezegenin dolanım süresi bilinirse, bu gezegenin Güneş'e olan ortalama uzaklığı hesaplanabilir.1969'da Ay'a ayak basan iki ABD'li astronotla insanoğlu ilk kez Dünya dışındaki bir gökcismine ulaşıp araştırma ve gözlem yapmayı başarmıştı. 1970'lerde de sürdürülen bu Ay yolculuklarında önemli bilimsel deneyler yapıldı ve Dünya'ya Ay taşlarından örnekler getirildi. 1980'lerin sonlarında ise Merkür'den Neptün'e kadar uzanan gezegenler insansız araştırma uydularıyla incelendi. Güneş Sistemi konusunda elde edinilen bugünkü bilgilerin çok büyük bir bölümünü bu uzay araçlarına borçluyuz. Ama Güneş Sistemi'nin ötesindeki gökcisimlerini inceleyecek astronomların güvenebilecekleri tek aygıt, eskiden olduğu gibi gene teleskoptur.
Psikanalitik Kuram
Insan Davranışlarını Ortaya çıkaran Nedenlerin Neler Olduğu Tarih Boyunca Insanların Ilgisini çekmiş, Birçok Araştırmanın Yapılmasına Yol Açmıştır. 20. Yüzyıla Kadar özellikle Ruhsal Davranışlar Mantıklı Bir Nedene Bağlanamamış, Yeterli Açıklamaları Yapılamamıştı. Ruhsal Davranış Bozuklukları Bu Zamana Kadar Beyindeki Yapısal Bir Bozukluğa, Yozlaşmaya (dejenerasyona), Sinir Zayıflamasına Ya Da Doğaüstü Güçlere Bağlanma Eğilimindeydi.(doğan, 1999,107)
19. Yüzyılın Son Yılında Ve 20. Yüzyılın Başlarında öne Sürülen Psikanalitik Kuram, Normal Ve Normal Dışı Davranışları Anlamamıza Büyük Yardımı Olan Modeller Sunmuştur. Bu Kurama Sonraki Yıllarda Değişikliklere Uğramış, Bazı Eklemeler Yapılmış Ve Geliştirilmiştir.
Sigmund Freud Tarafından öne Sürülen Psikanalitik Kuram, Bize Hem Normal, Hem De Anormal Zihinsel Süreçlerin Işleyişiyle Ve Bunların Somut Yansımaları Olan Davranışlarla Ilgili Bilgiler Verir. Bu Kuramın Da çıkış Noktası Olarak Aldığı Ilk Varsayım, Daha önce Spinoza Tarafından Tanımlandığı Belirtilen Nedensellik Varsayımıdır. Ruhsal Nedensellik Varsayımına Göre, Hiçbir Davranışımız Nedensiz, Rastgele Ya Da şansa Bağlı Değildir. Her Davranışımızın Altında Yatan Bir Neden Vardır. Bu Neden Her Zaman Insanın Dışında Ya Da çevresinde Değildir, Insan Davranışlarının Nedenleri Kimi Zaman Onun Iç Dünyasıyla Ilgilidir.(arı, 1999, 21)
Freud'e Göre, Kişiliğin Güdüsü Ve Kişinin En Büyük Yoksunluğu Sev¬gidir. Insan Bilinçli Davranışlardan çok Bilinç Dışı Güçlerle Hareket Et¬mektedir. çoğu Kez Kendisi De Bu Bilinç-dışı Davranışlarının Kökenine Inemez. Ancak, Insanın Bilinçdışı Davranışları Derinlemesine Analiz Edi¬lirse (psikanaliz) Altında Sevgi Arayışı Yatmaktadır. Insanın Herhangi Bir Nedenle Tatmin Edemediği Sevgi (aşk) Yoksunluğu Onu
GALAKSİLER ve EVREN
Yıldız Kümeleri
Samanyolu içinde yıldızlar tek ve çift ya da birkaç yıldızlı sistemler olarak bulundukları gibi çoklu sistemler olarak da bulunurlar; bunlara, yıldız kümeleri denir. Bir yıldız kümesi, fiziksel olarak birbirlerine çekimsel bağlılıkları olan yıldızlar grubu olarak tanımlanabilir. Küme içindeki yıldızların uzaydaki hareketleri incelendiğinde, aynı hızla, aynı yönde ve belli bir noktaya doğru hareket ettikleri görülür. Yıldızların bu özellikleri kümeye ait olup olmadıklarını belirler. İki tür yıldız kümesi vardır:
Açık Yıldız Kümesi
Yıldızların kümelenmesi bir merkez etrafında değildir ve dağınıktır. Çekimsel bağlılıkları gevşektir. Böyle kümelere, açık kümeler denir. Açık yıldız kümelerinde; genç yıldızlar, gaz ve toz bulunur. Bu kümelerde yaklaşık 100 ile 10000 arasında yıldız vardır. Öküz (Taurus) takım yıldızı içindeki Ülker, ve yine Öküz takım yıldızı içindeki Hyades bu gruba birer örnektir. Bu kümeler çıplak gözle görülebilir. Ülker kümesi 250 den fazla yıldız içermekle beraber, ancak 6-7 tanesi çıplak gözle görülebilecek kadar parlaktır. Ülker açık kümesinin çapı 40 ışık yılı kadardır. (Işık, kümenin bir ucundan diğer ucuna 49 yılda gitmektedir.) Açık yıldız kümeleri galaksi düzleminde, genellikle sarmal kolların içinde veya yakınında bulunurlar.
Küresel yıldız kümesi
Kümelenmeleri küre şeklini andıran çok büyük ve sıkışık olan yıldız kümelerine, küresel yıldız kümesi denir. Küresel yıldız kümelerinde yaşlı yıldızlar bulunur ve bu kümelerde 10000 ile 1000000 arasında yıldız vardır. Güneş komşuluğunda küresel küme yoktur, çoğu galaksi düzleminden uzaktır. Galaksimizin merkezi etrafında küresel bir dağılım gösterirler.
Yıldızlararası Madde
Uzay boşluğu sanılan yıldızlararası ortamda madde vardır; ancak, bu maddenin yoğunluğu yıldızlardaki yoğunluktan milyonlarca kez daha azdır. Yıldızlararası madde, gaz ve toz parçacıklarından oluşur. Örneğin, 1 cm3 lük yıldızlararası uzayda ortalama olarak bir atom ve 1 km3 lük uzayda ise 25-50 arasında küçük parçacık bulunur; buna karşın, Yer'de, deniz seviyesinde, 1cm3 lük hacimde milyarlarca molekül bulunmaktadır.
Yıldızlararası ortamdaki maddenin içeriğine biraz daha ayrıntılı bakıldığında aşağıdaki elemanlardan oluştuğu görülür:
a- Sıcaklığı 10-10000oK arasında olan ve soğuk madde olarak kabul edilen nötr ya da iyonlaşmış gaz, moleküller ve toz parçacıkları, ışınım gücü yüksek, sıcak yıldızlar, uzaya yaydıkları enerji ile, çevrelerindeki gazın sıcaklığını yükseltirler ve gazı iyonlaştırırlar. Gözlenen iyonlaşmalardan, ortamdaki sıcaklığın 10000oK civarında olduğu sonucu çıkarılmaktadır. Yıldızlararası ortamda enerjisi veya sıcaklığı 10000oK kadar olan maddeye soğuk madde denilmektedir.
b- Enerjisi veya sıcaklığı çok daha yüksek olan ve kozmik ışınlar denilen atom çekirdekleri.
c- Bildiğimiz Röntgen ışınları, morötesi ışınlar ve genel olarak elektromanyetik ışınlar.
d- Çok yüksek enerjili ve nötrino denilen, Büyük-Patlama (Big-Bang) sonucu ortaya çıkan ve yıldızların evrimleri süresinde salınan parçacıklar.
e- Manyetik alan.
1944 yılında Hollanda'lı Van de Hulst, hidrojen atomunun 21 cm de bir radyo dalgası yaydığını ve bunun gözlenebileceğini öngörmüştür. Yıldızlararası ortamda en bol hidrojen olduğu için söz konusu buluş oldukça önemlidir. Daha da önemlisi radyo dalgaları yıldızlararası ortamdaki kozmik tozlardan etkilenmektedir veya kozmik tozlar tarafından soğurulmaktadır. Böylece çok uzaklardaki gök cisimlerinden gelen radyo yayınları gözlenebilmiştir. Optik astronomiye göre radyo astronominin gücü, radyo dalgalarının bu özelliğinden kaynaklanmaktadır.
1945 yılında 2.Dünya Savaşı bittikten sonra bilim adamları sivil görevlerine döndü. Savaş süresince bilimsel birikimler ve teknolojik gelişmeler oldu. Bu birikim radyo astronominin hızla gelişmesini sağladı. Radyo teleskoplar gelişti. Böylece yıldızlararası maddenin yapısının ayrıntılı olarak incelenmesi kolaylaştı. Galaksimizdeki nötr hidrojen gazının dağılım haritası çıkarıldı. Yıldızlararası ortamda soğuk bölgelerde ve hidrojen atomu gibi radyo yayını yapan birçok molekül keşfedildi. Bugün yıldızlararası ortamda canlıların yapısında bulunan organik maddeleri içeren 45 ten fazla molekül gözlenmiştir. Bunlardan bazıları; su buharı, formik asit, metil alkol, formaldehid ve hidrojen siyanürdür. Bu moleküllerin çoğu 1970 li yıllardan sonra gözlenmiştir.
Bulutsular (Nebulae, Tekil: Nebula)
Yukarıda söz edilen yıldızlararası ortamdaki gaz ve toz yer yer (yoğunluğu 10 cm3 ile 106 cm3 arasında değişen) birikintiler oluşturur. Bunlara, bulut ya da bulutsu (nebula) denir. Bulutsular Samanyolu içinde görüldüğü gibi, başka galaksiler içinde de gözlenmektedir. Optik olarak parlak görünenleri olduğu gibi, karanlık görünenleri de vardır. Ancak, içerdikleri madde aynıdır. Farkları, içlerinde ışık kaynağının olup olmamasındadır. Son tahminlere göre yıldızlararası maddenin %99'u gaz ve geriye kalan %1'i de küçük toz parçacıklarından
ibarettir. Yıldızlararası ortamda gaz ve toz beraberce bulunurlar. Ancak, kütle olarak gazın toza oranı 100'e 1 gibidir. Yıldızlararası ortamda, temelde hidrojen, ve bir miktar helyum, karbon, azot, oksijen, neon, demir ve bunun gibi elementler bulunmaktadır. Bu kimyasal yapı genç yıldızların yapısını andırmaktadır. Böylece yıldızların, yıldızlararası gaz ve toz bulutlarından oluştuğu anlaşılmaktadır. Yıldızlararası ortamda çeşitli boyut ve kütlelerde bulutsuya rastlanmaktadır. Örneğin, boyutları 0,1 ışık yılı ile 35 ışık yılı arasında olan toz bulutları gözlenmektedir. Buna karşın dev molekül bulutlarından da söz etmek gerekir. İsminden de anlaşılacağı gibi molekül bulutları içinde hem çeşit hem de sayı bakımından daha çok molekül bulunmaktadır. Molekül bulutları karanlık bulutsulardan hem daha yoğun hem daha sıcak hem de hacim olarak daha büyüktür, genellikle ışınım yayan bulutsuların yakınında bulunurlar. Bulutsuların kütleleri tipik olarak 60-100 güneş kütlesi aralığında olmakla beraber daha küçük ve daha büyük olanları da vardır.
Parlak Bulutsular
Yakınında çok sıcak bir yıldızın veya birden fazla yıldızın aydınlattığı ve bunun sonucu ışık saçan bulutsular, parlak bulutsular olarak adlandırılır. Kimi parlak bulutsular yalnız aydınlatan yıldızın ışığını yansıtırlar; bunlara, bazen yansıma bulutları da denir. Çoğunda ise aydınlatan sıcak yıldızın yaydığı yüksek enerjili ışınlar bulutsu içindeki hidrojen gazı tarafından soğurulur ve daha sonra H± olarak tekrar salınırlar. Bu nedenle bu tip bulutsulara, bazen salma bulutsuları da denir. Güneşin de içinde bulunduğu "Orion" sarmal kolu içinde bulunan Orion takım yıldızındaki Büyük bulutsu bu tipe bir örnektir.
Karanlık Bulutsular
Samanyolu'nun teleskoplarla fotoğrafı çekildiğinde yer yer karanlık bölgeler dikkati çeker. Seksen veya doksan yıl önce ilk gözlendiklerinde, bu bölgelerin birkaç yıldızın bulunduğu delikler olduğu sanılmıştı. Ancak, şimdi biliyoruz ki karanlık görünen bu görüntüler büyük gaz ve toz bulutlarıdır. Daha uzaktaki gök cisimlerinden gelen ışığı engellerler ve geçirmezler, bu sebeple karanlık görünürler. Bu tip bulutsuların arkasında kalan bölgelerdeki gök cisimlerini görmemiz olası değildir. Yine Orion takım yıldızı içinde bulunan Atbaşı Bulutsusu bu gruba iyi bir örnektir.
Gezegenimsi Bulutsular
Bazı yıldızlar yaşamlarının belli bir evresinde patlama gösterirler ve dış katmanlarındaki maddeyi uzaya atarlar. Uzaya atılan madde yıldızın etrafında ve çekim alanı içinde kalır. Bunu soğanın dışındaki birkaç katmanın göbek kısmından ayrılması gibi düşünebiliriz. Ayrılan ve kabuk şeklindeki bulutsu dışa doğru yavaş yavaş genişler. Bunlar, merkezi yıldız etrafında kabuk oluştururlar. Esasen gezegenlerle hiçbir ilgileri yoktur. Ancak görünüşü, teleskoplarla bakıldığında gezegenlerin görünüşünü andırdığı için bu adla anılmaktadırlar. Çalgı (Lyra) akım yıldızın içindeki Yüzük Bulutsusu bu tipe güzel bir örnektir.
Süpernova kalıntıları
Boğa takım yıldızı içindeki Yengeç bulutsusu buna en güzel örnektir. Belli bir kütleye sahip olan yıldızlar, yaşamlarının belli bir evresinde şiddetli bir patlama geçirirler. Kütlelerinin yarısından fazlasını uzaya atarlar. Geriye, sıkı, eksen etrafında milisaniyelik dönme periyodu olan ve bugün nötron yıldızı olduğunu bildiğimiz atarca (puslar) kalır. Atılan gaz kütlesi merkezdeki yıldız etrafında yavaş yavaş genişleyen bulutsuyu oluşturur. Yengeç bulutsusu böyle oluşmuş bir bulutsudur. Onu oluşturan patlamayı Çinliler 1054 yılında gözlemiş ve gündüz ikinci bir güneş gibi bir süre izlemişlerdir, çünkü patlama sonucunda yıldız parlaklığını milyon kez artırmaktadır. Benzer bir oluşum 1987 yılında Büyük Macellan Bulutu içinde de gözlenmiştir. Ancak bu süpernova çok uzak (yaklaşık 160000 şık yılı) olduğu için gündüz görülememiş, güney enlemlerden geceleri gözlenebilmiştir.
Galaksimiz: Samanyolu
Ormana girdiğimizde tek tek ağaçları görürüz ve ormanın şeklini anlayamayız. Benzer şekilde; içinde bulunduğumuz için galaksimizin tamamını görebilmemiz mümkün değildir. Ancak galaksilerin fotoğrafını çekebiliriz. Gece gökyüzüne baktığımızda görünen; gök küreyi yaklaşık olarak büyük daire boyunca saran parlak ve yaygın ışık bandına; Samanyolu denir. İngilizce'de sütlü yol anlamında "Milky Way" olarak bilinmektedir. Samanyolu'na üstten ya da yandan bakabildiğimizi varsayalım. Yandan bakıldığında kurbağa yutmuş yılanı andırır, üstten bakıldığında ise sarmal kolları açık olarak görülür ve yassı bir cep saatine benzer. Samanyolu diskinin çapı 100 bin ışık yılıdır. (Bir ışık yılı, 300000 km/s hızla hareket eden ışığın bir yılda aldığı yoldur.) Yandan bakıldığı zaman ki kalınlığı ise 15 bin ışık yılıdır. Güneş, Samanyolu merkezine yaklaşık 30 bin ışık yılı uzaklıkta ve Samanyolu düzleminin 26 ışık yılı kuzeyindedir. Sarmal kollarda; gaz, toz, molekül bulutları, genç yıldızlar ve açık kümeler bulunur. Yaşlı yıldızlar ve küresel kümeler ise Samanyolu merkezi etrafında daha küresel bir dağılım gösterir.
Samanyolu'nun Dönmesi
Araştırmalar, Samanyolu'nun merkeze yakın iç kısmının katı bir cisim gibi döndüğünü göstermiştir. İç kısımdan uzaklaştıkça, merkezden dışarıya doğru yörünge hızları artar ve güneşin bulunduğu yere gelmeden önce veya güneş dairesi civarında hız değişimi yön değiştirir. B noktadan sonra yörünge hızları uzaklıkla ters olarak değişir; hızlarda yavaşlama görülür. Yörünge hızlarının merkezden dışarıya doğru değişmesi, Samanyolu'nun şişkinliğe dik eksen etrafında farklı (diferansiyel) dönmesi olarak tanımlanır.
İkinci Dünya Savaşından sonra radyo teleskopların gelişmesi ve hidrojen atomunun 21 cm dalga boyunda radyo ışınımı yaydığının keşfedilmesi Samanyolu'nun dönmesinin ayrıntılı gözlenmesini mümkün kılmıştır. Doppler kaymasından yararlanarak, 21 cm radyo yayını yapan hidrojen bulutlarının dönme hızları bulunmuş ve farklı dönmenin olduğu belirlenmiştir. Zaten üstten görünüşünün verdiği izlenim, sarmal kollar ve şeklinin basıklığı da bunu anlatmaktadır.
Güneşin Samanyolu merkezi etrafında dolanma hızı yaklaşık 220 km/s dir. Böylece Güneş sistemi, merkez etrafındaki bir dolanmayı yaklaşık 200 milyon yılda tamamlar.
Optik ve radyo gözlemleri Samanyolu'nun 3 ana sarmal kolunun olduğunu göstermiştir. En içte Sagittarius, daha sonra Orion ve en dışta Perseus sarmal kolu bulunmaktadır. Güneş sistemimiz Orion sarmal kolu içinde yer almaktadır.
Güneş komşuluğunda gözlenen dönme hareketinden ve Samanyolu'nun kütlesini hesap etmek mümkün olmuştur. Buna göre Samanyolu'nun kütlesi 100 milyar güneş kütlesine eşdeğerdir. Bu demektir ki Samanyolu yaklaşık 100 milyar yıldız içermektedir.
Dış Galaksiler
Immanuel Kant ve T. Wright gibi filozoflar, milyonlarca yıldızdan oluşan Samanyolu'nun dışında, bağımsız sistemlerin varlığını tartışmışlardı. Gerçekten de bugün böyle olduğu gözlemsel olarak gösterilmiştir. Teleskop ve fotoğrafın gelişmesinden sonra çok sayıda bulutsu keşfedildi. Bunların, önceleri; Samanyolu içinde olduğu sanılmıştı, fakat sonradan çoğunun Samanyolu içinde değil dışında, daha uzakta ve milyarlarca yıldız içeren birer sistem olduğu anlaşıldı. Bunu ilk kez 1924 yılında E. Hubble gösterdi. E. Hubble Andromeda galaksisini gözledi ve uzaklığını, içindeki cepheid türü değişen yıldızlar yardımıyla ölçerek Samanyolu'nun dışında olduğunu kanıtladı. Bugün Andromeda galaksisinin bize 2 milyon ışık yılı uzaklıkta, buna karşın Samanyolu galaksisinin çapının yalnız 100000 ışık yılı olduğunu biliyoruz. Bunu, başka galaksilerin keşfi
izledi. Böylece evrende, Samanyolu galaksisi dışında, başka galaksilerin var olduğu keşfedilmiş oldu.
Galaksi Türleri
Şekil bakımından üç tür galaksi vardır; sarmal kollu, eliptik ve belli bir şekli olmayan düzensiz galaksiler. Sarmal kollu galaksilerin kütleleri 1 milyar ile 200 milyar güneş kütlesi büyüklüğündedir. Bu galaksilerde, özellikle sarmal kollarda, gaz ve toz bulunmaktadır. Bu bölgelerde yeni yıldızların oluştuğu bilinmektedir. Eliptik galaksilerin kütlesi 1 milyon ile 10 trilyon güneş kütlesi büyüklüğündedir. Eliptik galaksilerin içinde hiç toz yok, fakat çok az gaz vardır. Bu nedenle yeni yıldız oluşumları gözlenmektedir. Düzensiz galaksilerin kütlesi ise 100 milyon ile 30 milyar güneş kütlesi arasında değişmektedir. Düzensiz galaksilerde gaz çoktur.
Radyo Galaksiler
İkinci Dünya Savaş'ında radar, yoğun olarak kullanıldı. Bunun sonucu 1950'li yıllarda radyo teleskoplar gelişti. 1944'te hidrojen atomunun radyo dalgası yayacağı öngörülmüştü. Bunun gözlemlerle keşfi ve hidrojen atomunun evrenin her yerinde bol miktarda varolması yeni bir çağ başlattı. Radyo teleskoplarla evrenin çok uzak bölgeleri de kolayca gözlenir oldu. Birçok radyo ışınımı yayan kaynak gözlendi. Bunların galaksi oldukları anlaşıldı. Böylece yüzyılın ikinci yarısının başlarında tek radyo galaksiler ve radyo galaksi grupları gözlenmiş ve kataloglar düzenlenmiştir.
Radyo ışınımı yayan galaksiler; eliptik, sarmal veya düzensiz türde olabilir. Bazı hallerde optik olarak tek bir nesne görülürken, aynı bölgeden iki ayrı merkezden radyo ışınımının geldiği belirlenmiştir. Modem interferometrelerde yapılan ayrıntılı radyo gözlemleri, radyo galaksilerin birçoğunda radyo yayını yapan büyük bulutların, merkezdeki optik galaksiye göre simetrik konumda olduğunu göstermiştir. Radyo galaksilerin bu şekilde çift yapı göstermeleri merkezdeki optik galakside meydana gelen şiddetli patlamaların sonucu oluştukları izlenimini vermektedir. Böylece radyo yayını yapan bulutların ortak bir çıkış noktası vardır ve birbirleriyle fiziki bağlantıları mevcuttur.
Kuazarlar ve Genişleyen Evren:
Kuazarlar
Konumları çok iyi bilinen bazı radyo kaynaklarının gözledikleri yerlerde optik galaksi bulunamamıştır. Bununla beraber, bazı hallerde radyo kaynağı ile aynı konumda olan sönük, yıldızımsı nesnelerin fotoğrafı çekilmiştir. Böyle bir nesne ilk kez 1960 yılında 3C48 numaralı radyo kaynağının bulunduğu yerde keşfedilniştir. Bu keşfi T. Matthews ve A. Sandage Amerikan Astronomi Derneği'nin 107. toplantısında aynı yıl açıklamıştır. Cambridge kataloğuna göre 3C48 olarak bilinen bu ilk nesneden sonra, 1963 de 3C273 ve 1967 ye gelindiğinde 10'nin üzerinde benzer nesne gözlenmiştir. Bir yıldız gibi küçük göründüğünden bunlara "yıldızımsı nesne" (quasi- stellar object=quasar) adı verilmiştir. Kuazarlar şimdiye kadar gözlenebilen en uzak cisimlerdir. Evrenin gözlenebilir en uç
sınırlarındadırlar. Hem optik hem de radyo bandında müthiş enerji yayarlar. Tipik bir kuazarın yaydığı enerji, Güneş'in enerjisinden 10 trilyon kez daha fazladır. Bu enerji patlama şeklinde yayılmaktadır. Böyle bir enerjiyi tek başına uzaya yayabilen bir cismin kütlesinin çok büyük olması gerekir ki bunun da Güneş'in bir milyar katı civarında olduğu tahmin edilmektedir. Bu nedenle kuazarların galaksi çekirdekleri olabileceği düşünülmektedir.
3C273 isimli radyo kaynağı araştırıldığında, kuazarın tayfı alınabilecek kadar parlak olduğu belirlenmiştir. Bu belirlemeden sonra kuazarların yüksek kırmızıya kayma gösterdikleri keşfi yapılmıştır. (Kırmızıya kayma, ışık yayan kaynağın gözlemciden göreceli olarak uzaklaşması sonucu söz konusu kaynaktan gelen fotonların daha düşük enerjilere veya daha düşük frekanslara olan kaymasıdır.) Eğer bu Doppler kaymasından kaynaklanıyor ise 3C273 bizden ışık hızının %16 sı bir hızla uzaklaşmaktadır. Benzer şekilde 3C48 kuazarının da bizden, ışık hızının %37 si kadar bir hızla uzaklaştığı bulunmuştur. Galaksilerde bu kadar yüksek uzaklaşma hızı gözlenmemektedir. Uzaklaşma hızlarından, bize olan uzaklıkları Hubble yasası yolu ile tayin edilebilmektedir. Radyo frekanslarındaki müthiş aktivite, kuazarların çekirdeğinden periyodik olarak yüksek enerjili elektron bulutlarının atılması ile açıklanabilir. Bununla beraber elektron bulutlarının çekirdekten dışarıya atılmasını sağlayan mekanizmayı besleyen enerji kaynağının ne olduğu tam olarak bilinmemektedir. Kuazarlardaki bu büyük enerji gereksinmesinin, merkezdeki büyük kütleli kara deliklerin çekimi sonucu merkeze düşen maddenin ortaya çıkardığı çekim enerjisi ile karşılandığı düşünülmektedir. Daha önce, 3C48 ve 3C273 ün yüksek kırmızıya kayma gösterdiklerinden söz edilmişti. Genel olarak kuazarlar, yüksek kırmızıya kayma göstermektedir. Birçok kuazarda kırmızıya kayma miktarının 2 ve daha yüksek olduğu bulundu. Bu da kuazarların bizden uzaklaşma hızlarının ışık hızının %80 yöresinde olduğunu gösterir.
Genişleyen Evren
Bizden yaklaşık 15 milyar ışık yılı uzaklıktaki gök cisimlerinin uzaklık ölçümleri yapılabilmektedir. Uzaklık ölçümündeki bu sınır teknolojinin koyduğu bir sınırdır. Uzak galaksiler gözlendiğinde bizden uzaklaştıkları görülmektedir. Bu gözlemler ilk kez Hubble ve Lundmark tarafından 1920'lerde yapıldı. Aynı yıllarda Hubble, ABD'de Mount Wilson Gözlemevi'nde yaptığı çalışmalarında birçok galaksinin uzaklıklarını tayin etti. Aynı galaksilerin uzaklaşma hızlarını da ölçtü. Ölçümlerini yaptığı 45 kadar galaksinin hızlarını uzaklıklarına karşı bir grafikte noktaladı. Bu grafiğin bir doğru olduğunu gördü ve hız ile uzaklık arasında aşağıdaki bağıntıyı elde etti: V=H-d
Burada V, galaksinin bizden uzaklaşma hızı, d uzaklığıdır. H ise söz konusu grafikteki doğrunun eğimidir ve Hubble sabiti olarak bilinir. H sabitinin yaklaşık değeri 17 km/s/milyon ışık yılıdır. Bu demektir ki uzaklık 1 milyon ışık yılı artınca hız 17 km/s artar. V- d arasındaki bu bağıntı evrenin genişlediğini gösteren meşhur Hubble Yasasıdır. Bu yasaya göre başka galaksi kümelerinde bir cisim bizden ne kadar uzakta ise küme ile beraber o kadar büyük hızla bizden uzaklaşmaktadır. Bir önceki kısımda kuazarların çok uzaklarda gözlendiğini söyledik. Büyük hızlarla bizden uzaklaştıklarını da belirttik. Bu sonuçlar da Hubble Yasasına uymaktadır.
Evren Modelleri
Son 25-30 yıl içinde evreni anlamamamızda gerçek bir devrim yaşandı. Gözlem teknikleri gelişti. Radyo, milimetre, kırmızı ötesi, X- ışını ve gama ışını dalga boylarında gözlemler
yapılabilir hale geldi. Yer üzerinden olduğu kadar, uzaydan da gözlemler yapıldı. Yeni geliştirilen alıcılar, detektörler ve çok hızlı bilgisayarlar astronomide baş döndürücü gelişmelere neden oldu. Bu gelişmeler, evrenin anlaşılmasına önemli katkılar yaptı. Bu arada fizikte de benzer gelişmeler oldu ve bu bilgiler de evrenin anlaşılmasına katkılarda bulundu. Öncelikle, evrenin şu andaki içeriğinin ne olduğundan başlamakta yarar var. Önce, bildiğimiz maddeyi sayalım. Bildiğimiz madde ile yıldızlar, gaz ve toz kastediliyor. Bunlar optik gözlemlerle saptanan maddeyi temsil etmektedir. Söz konusu maddenin, sıcaklığı 3000 ile 30000 K arasındaki maddedir ki bu sıcaklıklar kara cisim sıcaklıklarıdır. Evrendeki maddenin çoğu bu haldedir. Yıldızlar, gaz ve toz, galaksileri oluştururlar. Bunlar belki de başlangıç koşullarının farklı olması nedeniyle farlı olmuştur. Galaksiler evrenin temel taşlarıdır. Tek başına bulunan galaksiler azdır, daha çok gruplar halinde bulunurlar. Daha önce de söz edildiği gibi galaksi kümelerinden de büyük yapıların varlığı söz konusudur. Bununla beraber, gökyüzünde yeterli büyüklükteki alanlarda ortalama alınırsa, içerdiği madde miktarı bakımından evren her yönde aynı görülmektedir. Buna, evrenin eşyönlülük özelliği denir. Evrenin ikinci bileşeni ışınımıdır. Kozmoloji için en önemli olanı bunun kara cisim bileşenidir. Einstein'ın E=mc2 denklemini kullanarak kütle karşılığını bulduğumuzda, bilinen normal madde yoğunluğundan 1000 kez daha küçük olduğu görülür. Başka bir deyişle, evrendeki ışınımın yoğunluğu normal madde yoğunluğunun binde biri kadardır. Mikrodalga arka-alan ışınımının (Büyük Patlama ile evrenin yayıldığı düşünülen ve evrenin her yerinde gözlenen ışınım ki yayıldığı zamanın izlerini taşımaktadır ve bu bakımdan çok önemlidir.) İlginç iki özelliği vardır: Birincisi her yönde aynı şiddetle gözlenmesi, eş yönlü olması; ikincisi ise bu ışınımın 2.7 K lik bir kara cisim ışınımı olmasıdır. Bu astronomide rastlanabilecek en iyi bir kara cisim ışıması olarak düşünülmelidir. Önemi, evrende belli bir zamanda, madde ile ışınımın aynı sıcaklıkta dengede olmuş olduğudur. Son olarak, evrenin üçüncü bileşeni normal olmayan maddedir. Bunu ikiye ayırabiliriz; Relativistik plazma ve manyetik alan (karanlık veya saklı madde). Bunlardan, ikinci kategorideki madde üzerinde biraz durmak istiyoruz. Galaksi veya galaksi kümeleri gibi büyük sistemlerin yaydıkları ışınımdan hareketle, sistemin dinamiğinde bulunan madde miktarı açıklanamamaktadır. Galaksi kümeleri için böyle bir durum uzun yıllar bilinmekteydi, ancak son yıllarda aynı şeyin büyük galaksiler için de geçerli olduğu bulunmuştur. Böylece, evrende göremediğimiz bir maddenin varlığı söz konusudur. Görünmeyen bu madde ışınım yaymayan yıldızlararası gezegenler, çok küçük kütleli yıldızlar, ağır nötrinolar, bilinmeyen ve zayıf etkileşen temel parçacıklar, küçük kara delikler, büyük kara delikler, süper kara delikler vb. olabilir. Bilim ve tekniğin gelişmesiyle ileride bunların bir kısmı gözlenebilir ve bir kısmı için de dolaylı kanıtlar bulunabilir. Önceleri bu maddeye, kayıp madde deniliyordu; ancak, bu kullanımının yanlış olduğu açıktır, çünkü bu madde kayıp değil, evrende bir yerlerde bulunmaktadır, fakat biz onu göremiyoruz.
1984
7şubat:10no'lu Uzay Mekiğinin Uçuşu Sırasında Bruce Mccandless'in, Boşlukta Serbestçe Dolaşan Ilk Uydu Insan ünvanına Kavuşması.
12nisan:11no'lu Uzay Mekiğinin Uçuşu Sırasında,yörüngedeki Bir Uydu üzerinde Gerçekleştirilen Ilk Onarım.
2ekim:uzayda Kalma Rekoru(237g Rusya)
16kasım:14no'lu Uzay Mekiği Tarafından Uzayda Bulunan 2 Uydunun Yer'e Indirilmesi.
1985
11eylül:amerikan Sondası Ice'in Bir Kuyrukluyıldızın(giacobini-zinner)kuyruğu Içinden,çekirdekten 800km Uzaktan Geçişi.
30ekim:bir Mekiğin Ilk Kez8 Astronot Taşıyarak Uzaya çıkışı(spacalab D-1)
1986
24ocak:voyager2'in üranüs üzerinden Uçuşu.
28ocak:amerikan Challenger'in Fırlatıldıktan 73sn. Sonra Patlaması Be Mürettebatın ölümü.
6-14mart:uzay Sondalarının Haley Kuyrukluyoldızının üzerinden Uçuşu
1987
15mayıs:rusların Dev Energia'nın Fırlatılması.
29aralık:rus Kozmonot Y.romanenko'nun 326g 11sn 37dk.'lık Uçuşundan Sonra Yer'e Dönüşü(rekor)
1988
30eylül:challenger Faciasından 32ay Sonra Discovery'nin Başarılı şekilde Fırlatılışı.
1989
8ağustos:columbia'nın Gizli Askeri Bir Görevle Cape Canaveral üssünden Fırlatılması.
24ağustos:voyager2 Sondasının Neptün'ün Yakınından Geçmesi.
1990
5nisan:13000m Yükseklikte Fırlatılan Amerikan Pegasus Füzesinin Ilk Uçuşu.(bu Füze Pigsat (151kg) Uydusu Tarafından 583km Yükseklikte Yörüngeye Oturtuldu.)
Kütlesel çekim
Yukarı Atılan Bir Cisim, Bir Süre Sonra Döner Ve Yere Düşer. ırmaklar Hep Yukarıdan Aşağıya Doğru Akar. Bunun Açıklamasını "yerçekimi" Olarak Yaparız. Bu, Tüm Kütleli Nesnelerde, Gezegenlerde Ve Yıldızda Varolan Bir Kuvvettir Ve Ona "kütle çekimi" Diyoruz.
Bu çekim, En Yoğun Cisimeleri Ve "boşluğu" Eşit Oranda Donatır. Ondan Korunmanın Ya Da Onu Etkilemenin Hiçbir Yolu Yok. Uzaklıkla Azalır; Ama Hiçbir şekilde Kaybolmaz. Atmosferi Yerküre'nin çevresinde Tutan Kuvvet Ya Da Bizim Evren Boşluğuna Uçup Gitmemizi Engelleyen Kuvvet, Dünya'nın Uyguladığı Kütle çekimi Kuvvetidir.
Bir Yapma Uyduyu, Dünya Yörüngesine Yerleştirmek Için Gerekli Hız, Saniyede 8 Kilometreden (8 Km/s) Az Değildir. Dünya'nın çekiminden Kurtulmak Ve Onu Temelli Terketmek Için Saniyede 11.2 Kilometre Hız Yapmak Gerekir. Güneş'in Kütle çekimi Daha Büyüktür. çünkü Güneş'in Kütlesi, Dünya'nınkinin 400 Bin Katıdır. Güneş'in Kütlesel çekimini Aşabilmek Için Saniyede 16.7 Kilometrelik Hız Gerekir.
Kuşkusuz Insanoğlu çok Eski Zamanlarda Da Kütle çekimini Sezmiş Ve Onu Hesaba Katmış Olmalı. Ilginçtir, Bilinen Bu Eski Kuvvet, çağlar Boyu Açıklanamamış Olarak Kaldı. Kütle çekimi Için Bilimsel Bir Kuram Geliştiren Ve Bunu Evren'i Kapsayacak Kadar Genişleten, Büyük Ingiliz Bilimcisi Sir ısaac Newton (1642-1727) Idi.
Masa üzerindeki Bir Kitabı Inceleyelim. Kitaba Herhangi Bir Etki Olmadıkça Kitap, Masa üzerinde Hareketsiz Kalır. şimdi, Kitabı Yatay Doğrultuda Sürtünme Kuvvetini Yenecek Büyüklükte Bir Kuvvetle Sağa Doğru Itelim. Sürtünme Kuvveti Kitapla Masa Arasında Varolan Bir Kuvvettir.
Kitaba Uygulanan Kuvvet, Sürtünme Kuvvetine Eşit Ve Zıt Yönlü Ise Kitap Sabit Bir Hızla Hareket Edebilecektir. Uygulanan Kuvvet Sürtünme Kuvvetinden Büyükse Kitap Ivmelenir. Uygulanan Kuvvet Ortadan Kalkarsa Sürtünme Kuvvetinin Etkisi Ile Kısa Bir Süre Hareket Ettikten Sonra Durur (negatif Ivmelenme Sonucu).
şimdi, Kitabın Karşıdan Karşıya Kaygan Hale Getirilmiş Yüzeyde Itildiğini Düşünelim. Kitap, Yine Duracak Fakat önceki Durumda Olduğu Gibi çabucak Durmayacaktır. Döşemeyi, Sürtünmeyi Tamamen Ortadan Kaldıracak Kadar Cilalar, Parlatırsanız Kitap, Bir Defa Harekete Geçtikten Sonra, Karşı Duvara çarpıncaya Kadar Aynı Hızla Hareket Edecektir.
Galileo, Cisimler Hareket Halinde Iken, Durmaya Ve Hızlanmaya Direnme (eylemsizlik) Tabitanıa Sahip Olduğu Sonucuna Da Varmıştı. Bu Yeni Yaklaşım Daha Sonra Newton Tarafından Formülleştirilerek, Kendi Adıyla Anılan Newton'un "birinci Hareket Yasası" Olarak Tanımış Ve şöyle Ifade Edilmiştir: "bir Cisme Bir Dış Kuvvet (bileşke Kuvvet) Etki Etmedikçe, Cisim Durgun Ise Durgun Kalacak, Hareketli Ise Sabit Hızla Doğrusal Hareketine Devam Edecektir."
Daha Basit Bir Anlatımla, Bir Cisme Etki Eden Net Kuvvet Sıfırsa Ivmesi De Sıfırdır. Newton'un Birinci Yasası, Bir Cisme Etki Eden Dış Kuvvetlerin Bileşkesi Sıfır Olduğu Zaman Cismin Davranışındaki Değişmeleri Inceler. Bir Cisim üzerine Sıfırdan Farklı Bir Bileşke Kuvvet Etki Ettiği Zaman Neler Olur? Bu Sorunun Yanıtını Newton'un Ikinci Yasası Verir.
çok Düzgün, Cilalı, Parlatılmış Yatay Bir Yüzey üzerinde, Sürtünme Kuvvetini önemsemeyerek Bir Buz Kalıbını Ittiğinizi Düşünün. Buz Kalıbı üzerinde Yatay Bir F Kuvveti Uygularsanız, Kalıp "a" Ivmesi Ile Hareket Edecektir. Kuvveti Iki Katına çıkarırsanız Ivme De Iki Katına çıkacaktır. Bu Tür Gözlemlerden Bir Cismin Ivmesinin, Ona Etkiyen Bileşke Kuvvet Ile Doğru Orantılı Olduğu Sonucuna Varırız.
Peki Bileşke Kuvveti Aynı Tutarken Cismin Kütlesini Iki Katına çakrsak Ne Olur? Ivme Yarısına Düşer; üç Katına çıkarılırsa üçte Birine Düşer. Bu Gözleme Göre, Bir Cismin Ivmesinin Kütlesi Ile Ters Orantılıdır. Buna Göre Newton'un Ikinci Yasası şöyle Anlatılabilir: "bir Cismin Ivmesi, Ona Etki Eden Kuvvetle Doğru Orantılı, Kütle Ile Ters Orantılıdır."
Elbette Ki Gezegenler, Kepler Yasalarına Göre Hareket Ediyordu. Ama Neden Gezegenler Değişik Ve üstelik Düzgün Bir Hızla Hareket Etmiyordu? Gezegenlerin Gökyüzünde Hareket Etmeleri Için Onları "iten" Bir Gücün Olması Gerektiği Düşünülüyordu. Ama Bu Güç Neydi? Newton'un Yaşadığı Dönemde Hiç Olmazsa Birçok Insan Astrolojiyi Ciddiye Almıyordu; Yani Gezegenleri Meleklerin Itmediği Kesindi. Newton, Kepler'in Formüllerini çıkarmak Için Kütlesel çekim (gravitasyonal Alan) Yasasını Kullanmştı.
Newton, Galileo'nun Sarkaç Deneylerini Inceledi Ve Buradan Boşlukta Serbestçe Dolaşan Gezegenlere Etkiyen Bir çekimin Bulunması Gerektiği Sonucuna Kolayca Vardı. çünkü O, Düşünür Ve Matematikçiydi. Gezegenler, Eliptik Yörüngeler Izliyordu. Bu Yörüngeler üzerinde Dolanırken Güneş'e Daha Yakın Oldukları Yerlerde Hızları Artıyor, Sonra Güneş'ten Uzaklaştıkça Hızları Azalıyordu.
Newton, Kuvvet Bilinirse, Bunu Kütle Denen Büyüklüğe Bölünce Ivmenin Bulunabileceğini Varsaymıştır. Burada Kütle, Harekete Karşı Koymanın Bir çeşiti Olarak Görünür: Kütlesi Bir Başka Arabanınkinin Iki Katı Olan çok Yüklü Bir Araba, Aynı Beygirin Etkisi Altında Birincinin Yarısı Kadar Bir Ivme Kazanır.
Kısacası Kütle, Hareket Edenin Eylemsizliğini Bildirir Ve Bu Yüzden Ona "eylemsizlik Kütlesi" Adı Verilir. Buna Göre Her Cismin, Olanaklı Bütün Kuvvetlere Karşı Gösterebileceği Tepkiyi Belirleyen özel Bir Eylemsizliği Vardır. Bunu Saptadıktan Sonra Geriye Kuvvet Denen şeyin Ne Olduğunu Anlamak Kalıyordu.
Newton Kuvveti şöyle Tanımlaıyor: Kuvvet, Cisimleri Hareketsizlik Durumu Ya Da Düzgün Hareketei Değiştirecek Biçimde Etkileyen Bir Eylemdir. Merkezcil Bir Kuvvet, Cisimleri Bir Merkeze Ya Da Belli Bir Noktaya Doğru çeker Ya Da çekilme Eğilimi Içinde Bulunmalarına Yolaçar.
Böylece Dünya, Ay'etkilediği Zaman Ona Bir Kuvvet Uyguluyordu. Ay, Dünya'dan Ne Kadar Uzaksa Bu Kuvvet De O Kadar Zayıftı. Daha Kesin Olarak Söylenirse Newton, Uzaklık Iki Kat Olunca, Kuvvetin Ilk Değerinin Dörtte Birine Indiğini Varsaydı. Iki Madde Birbirlerini Kütllelerinin çarpımı Ile Doğru. Aralarındaki Uzaklığın Karesi Ile Ters Orantılı Bir Kuvvetle çeker. Bunların Hepsi çekim Sabiti Denen Evrensel Bir Sabitle çarpılır.
Iki Elektrik Yükü Arasındaki Kuvvet De Aralarındaki Uzaklığın Karesi Ile Ters Orantılıdır Ama; Bunun Kütle Ile Hiçbir Ilgisi Yoktur. "evrensel Kütle çekimi Yasası" Nda, Kütlenin Rolünün Birden Değiştiğine Dikkat Edelim. Kütlenin Bu Yeni Görevini Iyice Belirtmek Için, Ağırlık Katsayısı (çekim Sabiti) Ortaya çıktığında Buna "çekim Kütlesi" Denmesi Uygun Görüldü. O Halde Newton'un Varsayımı şöyle Dile Getirilebilir: çekim Kütlesi, Eylemsizlik Kütlesine Eşittir.
Bu özelliğin, Ister Ay Kadar Büyük, Isterse Ay Modülü Kadar Küçük Olsun Bir Gök Cisminin Yörüngesinin Kütlesinden Bağımsız Olarak Aynı Olduğu Sonucunu Vermesi Ilginçtir.
Newton, Kütle çekimi Yasasını çok Farklı Olaylara Uyguladı Ve Onu Bilinen Evrenin Tümünü Kapsayacak şekilde Cesaretle Yaygınlatırdı. Merkür'ün Yaramazlığı Dışında Bir Sorunla Karşılaşmadan 200 Yıl Kendini Korudu.
Kütleçekim Alanlarının Temel Nitelikleri şöyle Sıralanabilir:
• Kütle çekim Kuvvetleri Evrenseldir. Yani Evrendeki Her Cisim Bu Kuvvetlerden Etkilenir.
• Bir Kütle çekim Alanı Mutlaka çekici Kuvvetlere Neden Olur.
• Kütleçekim Alanları, Uzun Erimlidir; Yani Bir Cismin Etrafında Oluşan çekim Alanının Etkileri Zayıflayarak Da Olsa çok Uzak Mesafelere Kadar Uzanabilir.
"duran Iki Cisim Düşünüldüğünde, Bu Iki Cismin Birbirine Etki Ettirdiği çekim Kuvveti; Cisimlerin Arasındaki Uzaklığın Karesi Ile Ters, Cisimlerin Kütleleri Ile Doğru Orantılıdır." Newton Böylece Doğanın Temel Sabitlerinden Birini De Bulmuştu.
Newton, Bir Matematik Sihirbazıydı. çünkü çok Uzun Süre Onun Dışında Kimse Diferansiyel Denklemlerin Içinden çıkamıyordu. Newton'dan 60 - 70 Yıl önce, Büyük Alman Bilim Adamı Johannes Kepler ( 1571-1630), Gezegenlerin Güneş çevresindeki Hareketlerini Yöneten Temel Yasaları Bulmuştu.
Tarihçe Kısaca şöyledir: Eski Bilginler Gezegenlerin Gökyüzündeki Hareketlerini Gözlemleyerek Onların Dünya Ile Birlikte Güneş çevresinde Döndüğü Sonucuna Vardılar. Bu Sonuç Daha Sonra Copernicus Tarafından Da Bağımsız Olarak Keşfedildi .insanlar Keşfin Daha önce Yapıldığını Unutmuşlardı. Bundan Sonra Araştırılacak Soru şuydu: Güneş çevresinde Tam Olarak Nasıl Dönüyorlardı?
Güneş'in Merkez Olduğu Bir çember üzerinde Mi, Yoksa Başka Bir Eğri Boyunca Mı? Hızları Neydi? Bunların Yanıtlanması Daha Zun Zaman Aldı. Copernicus Sonrası Dönemler, Gezegenlerin Gerçekten Dünya'yla Birlikte Güneş Etrafında Mı Döndükleri, Yoksa Dünya'nın Evren!in Merkezinde Mi Olduğu Sorularının Tartışıldığı Dönemlerdi.
Daha Sonra Danimarkalı Astronom Tycho Brahe (1546-1601), Soruyu Yanıtlamak Için Bir Yöntem önerdi. Eğer Gezegenler çok Dikkatle Gözlenip Gökyüzündeki Yerleri Tam Olarak Kaydedilirse, Teorilerin Durumu Belki Açıklığa Kavuşabilirdi. Bu, Modern Bilimin Anahtarı Ve Doğanın Gerçekten Anlaşılmasının Başlangıcı Oldu: Birşeyi Gözlelek, Ayrıntıları Kaydetmek Ve Bu Bilgilerin şu Veya Bu Yorumu çıkarmayı Sağlayacak Ipuçlarını Içerdiğini Ummak.
Zengin Bir Kişi Olan Tycho'nun Kopenhag Yakınlarında Bir Adası Vardı. Buraya Pirinçten Yapılmış Kocaman Daireler Yerleştirdi Ve özel Gözlem Yerleri Yaptırdı; Sonra, Geceler Boyunca Gezegenlerin Konumlarını Kaydetti. Işte Ancak Bu Tür Yorucu Ve Yoğun çalışmalar Yoluyla Birşeyler Bulunabilir.
Toplanan Bütün Bilgi Kepler'in Eline Verildi; O Da Gezegenlerin Güneş Etrafında Ne Türlü Bir Hareket Yaptığını Incelemeye Koyuldu. Bunun Için Deneme Yanılma Yöntemini Uyguladı. Bir Ara Yanıtı Bulduğunu Sandı: Gezegenler, Güneş'in Merkez Olduğu çemberler üzerinde Hareket Ediyorlardı. Ancak Daha Sonra Bir Gezegenin, Mars'ın Sekiz Dakikalık Bir Yay Kadar Sapma Yaptığını Farketti.
Kepler, Tycho Brahe'nin Bu ölçüde Bir Hata Yapamayacağını Düşünüp, Yanıtın Doğru Olmadığı Sonucuna Vardı. Deneylerin çok Dikkatli Yapılmış Olması Nedeniyle Başka Bir Yol Deneyerek Sonunda üç şey Keşfetti. Ilk Olarak, Gezegenler Güneş'in Odak Olduğu Elips şeklinde Bir Yörünge Izliyorlardı.
Elips Bütün Ressamların Bildiği Bir Eğridir: Basık Bir Daire. çocuklar Da Onu Iyi Bilir; Iki Ucu Tesbit Edilmiş Bir Ipe Bir Halka Geçirip Halkaya Da Bir Kalem Sokulunca Elips çizilebileceğini Birileri Onlara Söylemiştir.
Ikinci Olarak, Bir Gezegenin Güneş çevresindeki Yörüngesi Bir Elipstir; Güneş De Odakların Birindedir. Bundan Sonra Gelen Soru şuydu: Güneş'e Yaklaştıkça Hızı Artıyor, Uzaklaştıkça Yavaşlıyor Mu?
Kepler, Bunun Da Yanıtını Buldu. Bulduğu Yanıt şöyle Açıklanabilir: örneğin üç Hafta Gibi Belirli Bir Ara Içeren Iki Farklı Zamanda Gezegenin Konumun Saptayalım. Sonra, Yörüngenin Başka Bir Bölümünde, Gezegenin Yine üç Hafta Ara Ile Iki Ayrı Konumunu Saptayalım Ve Güneş'le Gezegeni Birleştiren Doğruları çizelim (bilimsel Deyimiyle Bunlar Yarıçap Vektörleridir).
üç Hafta Ara Ile çizilen Iki Doğru Ve Yörenge Arasında Kalan Alan, Yörüngenin Her Bölgesi Için Aynıdır. Demek Ki, Gezegen Güneş'e Daha Yakın Olduğu Yerlerde Daha Hızlı Hareket Ediyor Ve Uzaklaştıkça Aynı Alanı Taramak Için Daha Yavaş Ilerliyor.
Birkaç Yıl Sonra Kepler, üçüncü Bir Kural Keşfetti. Bu Kural Yalnızca Tek Bir Gezegenin Güneş çevresindeki Hareketiyle Ilgili Değildi; Farklı Gezegenler Arasında Da Ilişki Kuruyordu. Bu Kurala Göre, Bir Gezegenin Güneş çevresinde Tam Bir Devir Yapması Için Gereken Zaman, Yörüngenin Boyutuna Bağlıdır; Bu Zaman Da Yörüngenin Boyutunun Küpünün Kare Kökü Ile Orantılıdır. Yörüngenin Boyutu Elipsin En Büyük çapıdır.
Kepler'in Bu üç Yasası şu şekilde özetlenebilir: Yörünge Bir Elipstir; Eşit Sürelerde Eşit Alanlar Taranır Ve Bir Devir Için Geçen Süre, Boyutun üç Bölü Ikinci Kuvvetiyle Orantılıdır; Yani Boyutun Küpünün Kareköküyle. Kepler'in Bu üç Yasası Gezegenlerin Güneş çevresindeki Hareketlerini Tam Olarak Belirlemektedir.
Bundan Sonraki Soru şuydu: Gezegenleri Güneş çevresinde Hareket Ettiren şey Nedir? Keplerle Aynı Dönemde Yaşamış Bazı Kişiler Bu Soruyu şöyle Yanıtlıyorlardı: Melekler Kanatlarını çırparak Gezegenleri Arkadan Yörünge Boyunca Iterler. Daha Sonra Göreceğiniz Gibi Bu Yanıt Gerçeğe Pek De Uzak Sayılmaz. Tek Fark, Meleklerin Farklı Yönlerde Oturup Kanatlarını Içeriye Doğru çırpıyor Olmalarıdır.
Aynı Sıralarda Galileo Da Dünya'daki Sıradan Cisimlerin Hareket Kurallarını Inceliyor, Bu Inceleme Sırasında Da Bazı Deneyler Yapıyordu. Toplar Eğik Bir Düzlemden Aşağı Doğru Nasıl Yuvarlanıyor, Sarkaçlar Nasıl Sallanıyordu?galileo "eylemsizlik Ilkesi" Denilen önemli Bir Kural Keşfetti.
Kural şuydu: Düz Bir Doğru üzerinde Belirli Bir Hızla Hareket Eden Bir Cisim, Hiçbir Etken Olmazsa Bu Doğru Boyunca, Aynı Hızla, Sonsuza Kadar Gitmeye Devam Edecektir. Bir Topu Durmamacasına Yuvarlamaya çalışmış Olan Herkes Için Buna Inanmak Güç Olsa Da; Bu Ideal şartların Varlığında, Yerdeki Sürtünme Gibi Etkenler Olmasa, Top Gerçekten De Düzgün Bir Hızla Sonsuza Kadar Gidecektir.
Daha Sonraki Gelişme Newton'un şu Soruyu Tartışması Ile Başladı: Eğer Cisim Düz Bir Doğru Boyunca Hareket Etmiyorsa Ne Olur? Buna Verdiği Yanıt Da şu Oldu: Hızı Herhangi Bir şekilde Değiştirmek Için Kuvvet Uygulamak Gerekir. örneğin, Bir Top Hareket Ettiği Yönde Itilirse Hızı Artar.
Eğer Gidiş Yönü Değişmişse Kuvvet Yandan Uygulanması Gerekir. Kuvvet Iki Etkinin çarpımı Ile ölçülebilir.ufak Bir Zaman Aralığında Hzının Ne Kadar Değiştiği, "ivme" Olarak Tanımlanır. Bunu Cismin Kütlesi Veya Eylemsizlik Katsayısı Ile çarparsık Kuvveti Buluruz. Bu Ise ölçülebilir.
örneğin Bir Ipin Ucuna Bağlanmış Bir Taşı Başımızın üzerinde Döndürürsek, Ipi çekmemiz Grektiğini Farkederiz. Nedeni şudur: Taşın Hızı Sabit Olmakla Birlikte, Bir çember çizerek Döndüğü Için Yönü Değişmekte, Bu Nedenle De Taşı Sürekli Içeriye Doğru çekin Bir Kuvvet Gerekmektedir; Bu Kuvvet De Kütle Ile Orantılıdır.
şimdi Iki Ayrı Taş Alıp önce Birini Sonra Diğerini Döndürelim Ve Ikinci Taş Için Gereken Kuvvveti ölçelim. Bu Kuvvet, Birinciden, Kütlelerinin Farklılığıyla Orantılı Olarak Daha Büyük Olacaktır. Hızı Değiştirmek Için Gereken Kuvveti Saptamak, Kütleyi ölçmek Için Bir Yönetem Oluşturur.
Newton, Bundan Bir Başka Sonuç çıkardı. Onu Da Basit Bir örenkle Açıklayalım: Eğer Bir Gezegen Güneş çevresinde Bir çember Boyunca Gidiyorsa, Onun Yana Doğru, Teğet Boyunca Gitmesi Içi Kuvvete Gerek Yoktur. Eğer Herhangi Bir Kuvvet Olmasaydı Başını Alır Giderdi.
Ancak Gezegen Bunu Yapmıyorr;kuvvetin Olmaması Durumunda Bir Süre Sonra Gitmiş Olcaeğı Ta Uzaklarda Değil, Güneş'e Yakın Bir Yerde Bulunuyor. Başka Bir Deyişle,hızı Ve Hareketi Güneş'e Doğru Sapıyor; Yani Meleklerin, Kanatlarını Sürekli Güneş'e Doğru çarpmaları Gerekiyor.
Bir Gezegenin Düz Bir Doğru Boyunca Hareket Etmesinin Bilinen Bir Nedeni Yoktur. Nesnelerin Sonsuza Dek Gitmeyi Sürdürmelerinin Nedeni Bulunamamıştır. Eylemsizlik Kuramı'nın Da Bilinen Bir Kökeni Yoktur. Melekler Gerçek Olmasa Da Harektin Süregittiği Bir Gerçektir.
Ancak,düşme Olgusu Için Kuvvete Gereksinim Vardır Ve Kuvvetin Kökeninin Güneş'e Doğru Olduğu Da Anlaşılmıştır. Newton, Eşit Sürelerde Eşit Alan Taranması Kuramının, Hızdaki Bütün Değişmelerin Güneş Yönünde Olduğu Savının Doğrudan Bir Sonucu Olduğunu; Bunun Eliptik Yörünge Için De Geçerli Olduğunu Göstermeyi Başardı.
Bu Yasayı Kullanarak Newton, Kuvvetin Güneş Yönünde Olduğunu Ve Eğer Gezegenlerin Periyotlarının Güneş'ten Olan Uzaklıklarıyla Nasıl Değiştiği Bilinirse, Bu Kuvvetin Uzaklık Ile Nasıl Değiştiğinin De Bulunabileceğini Gösterdi Ve Kuvvetin, Uzaklığın Karesi Ile Ters Orantılı Olduğunu Saptadı.
Buraya Kadar Newton, Pek Bir şey Söylemiş Sayılmaz; çünkü Yalnızca Kepler'in Ifade Ettiği Iki şeyi Farklı Biçimde Dile Getirmiş Oluyordu. Birincisi, Kuvvetin Güneş Yönünde Olduğunu Söylemekle; Ikinci De Kuvvetin, Uzaklığın Karesi Ile Ters Orantılı Olduğunu Söylemekle Aynı şeydi.
Insanlar Jüpiter'in Uydularının Jüpiter çevresinde Nasıl Hareket Ettiklerini Teleskopla Görmüşlerdi. Bu Hareket Tıpkı Güneş Sistemi'nde Olduğu Gibiydi; Sanik Uydular Jüpiter'e Doğru çekiliyorlardı. Ay Da Dünya'nın çekimindedir; Dünya'nın çevresinde Döner Ve Dünya'ya Doğru çekilir. Sanki Her şeyin Birbirinin çekimi Altınrdaymış Gibi Görünmesi Bir Sonraki Kuramı; Genelleme Yapacak Olursak Her Cismin Her Cismi çektiği Yolunda Olması Sonucunu Getirdi.
Eğer Bu Doğru Ise, Güneş'in Gezegenleri çektiği Gibi Dünya Da Ay'ı Kendisine Doğru çekiyordu. Dünya'nın Cisimleri çektiği Bilinen Bir şeydi (hepimiz Havada Uçmak Isetesek De Iskemlemizde Sık Sıkı Oturduğumuzu Biliyoruz). Yeryüzü'ndeki çekim, Yerçekimi Olgusu Olarak Ilyi Bilrdiğimiz Bir şeydir.
Newton, Ay'ı Yörüngede Tutan çekimin, Nesneleri Dünya'ya çeken Kuvvetle Aynı şey Olabileceğini Düşündü. Daha Sonra Newton Birçok Yeni şey Ortaya çıkardı. çekim Yasası'nın Ters Kare Olması Durumunda Yörüngenin şeklinin Ne Olacağını Hesapladı Ve Bunu Bir Elips Olarak Buldu.
Ayrıca Birçok Farklı Olaya Da Açıklama Getirildi. Bunlardan Biri Gel-git Olayıydı. Gel-git, Dünya Ve Denizlerin Ay Tarafından çekilmesinden Kaynaklanıyordu. Bu, Daha önceleri De Düşünülmüştü; Ancak Ortada Bir Pürüz Vardı: Olay, Ay'ın Denizleri çekmesinden Kaynaklanıyorsa Ay'ın Bulunduğu Taraftaki Sular Yükselecek, O Zaman Günde Ancak Bir Gel-git Olacaktı.
Gerçekte Ise Yaklaşık Oniki Saatte Bir, Yani Günde Iki Gel-git Olduğunu Biliyoruz. Farklı Bir Sonuca Varan Bir Düşünce Ekolü Daha Vardı. Buna Göre De Dünya, Ay Tarafından Suyun Dışına çekiliyordu. Gerçekte Ne Olup Bittiğini Ilk Farkeden Newton Oldu: Ay'ın Aynı Uzaklıktaki Kara Ve Denizler üzerindeki çekim Kuvveti Aynıydı.
Gerçekte Dünya Da Ay Gibi Bir çember Boyunca Hareket Eder. Ay'ın Dünya'ya Uyguladığı Kuvvet Dengelenmiştir; Ama Dengeleyici Nedir? Ay'ın Dünya'nın çekim Kuvvetini Dengelemek Için Dairesel Bir Yörünge üzerinde Hareket Etmesi Gibi, Dünya Da Dairesel Bir Yörünge üzerinde Hareket Etmektedir. Bu Dairenin Merkezi Dünya'nın Içinde Bir Noktadadır Ve Ay'ın Kuvvetini Dengelemek Için Darisel Bir Hareket Yapmaktadır.
Ikisinin De Ortak Bir Merkez Etrafında Dönmesiyle, Dünya Açısından Kuvvetler Dengelenmiş Oluyor; Ancak Bir Yöndeki Su öteki Yöndekine Göre Daha çok çekildiği Için Su Iki Yanda Da Kabarıyor. Herneyse, Gel-git Olayı Ve Günde Iki Kez Gerçekleşmesinin Nedeni Böylece Açıklanmış Oluyordu. Bu Arada Açıklanan Daha Birçok şey Vardı: Dünya, Her şey Içe Doğru çekildiği Için Yuvarlaktı; Kendi Ekseni Etrafında Döndüğü Için De Yuvarlak Değildi. Dış Bölgeler Biraz Uzaga Itilmişlerdi Ve Denge Oluşuyordu.
Bilim Ilerleyip Daha Hassas ölçümler Yapıldıkça "newton Yasası" Da Daha Zorlu Sınamalarla Karşılaştı. Bunlardan Ilki Jüpiter'in Gezegenleriyle Ilgiliydi. Uzun Süre Dikkatle Yapılmış Gözlemlerle Hareketlerinin Newton Yasası'na Uyumu Saptanabilirdi. Ancak Sonuç Bunun Doğuru Olmadığını Gösteriyordu.
Jüpiter'in Gezegenleri, Newton Yasası Ile Hesaplanmış Zamana Göre, Bazen Sekiz Dakika Ileri, Bazen Sekiz Dakika Geri Olan Bir Fark Oluşturuyorlardı. Bu Fark Jüpiter'in Dünya'ya Yakın Olduğu Zamanlarda Ileri, Uzak Olduğu Zamanlarda Ise Geriye Doğruydu. Bu Tuhaf Bir Durumdu.
Yerçekimi Yasasına Güveni Tam Olan Danimarkalı Astronom Roemer (1644-1710), Bu Durumda ışığın Jüpiter'in Gezegenlerinden Dünya'ya Gelmesinin Zaman Aldığı Gibi Ilginç Bir Sonuç çıkardı Ayrıca Bu Gezegenlere Baktığımız Zaman Gördüğümüz şey Onların O Andaki Durumu Değil, ışığın Bize Gelmesi Için Geçen Zamandan önceki Durumuydu.
Jüpiter Bize Yakın Olduğunda ışık Daha Kısa Sürede, Uzak Olduğunda Ise Daha Uzun Sürede Geliyordu. Bu Neden Roemer'in Gözlemleri Zaman Farkı Yönünden şu Kadar Erken, Bu Kadar Geç Olmalarına Görüe Düzeltilmesi Gerekiyordu. Bu Yolla ışğın Hızını ölçmeyi Başarmış, ışığın Bir Anda Yayılan Birşey Olmadığını Da Ilk Kez Göstermiş Oldu.
Eğer Bir Yasa Doğru Ise Başka Bir Yasanın Bulunmasına Da Yol Açabilir. Eğer Bir Yasaya Güveniyorsak, Ona Ters Bir şeyin Ortaya çıkması Bizi Başka Bir Olguya Doğru Yöneltir. Yerçekimi Yasasını Bilmeseydik Jüpiter'in Gezegenlerinden Ne Bekleyeceğimizi De Bilemezdik; ışığın Hızını ölçmek Ise çok Daha Sonralara Atılmış Olurdu.
Bu Süreç, Adeta Bir Keşifler çağına Yol Açtı. Her Yeni Keşif, Bir Yenisine Daha Yol Açan Araçları Da Beraberinde Getirir. 400 Yıldan Beri Süregelen Ve Büyük Bir Hızla Sürmele Devam Edecek Olan Bu çağ, Işte Bu şekilde Başlamıştır.
Daha Sonraları Ortaya Yeni Bir Sorun çıktı. Newton Yasası'na Göre Gezegenler Yalnızca Güneş'in çekiminde Değildi; Birbirlerini De Biraz çekiyorlardı. öyleyse Yörüngeleri Eliptik Olmamalıydı. Gerçi Bu Küçük Bir çekimdi; Ancak "küçük" Olan Da önem Taşıyabilir Ve Hareketi Etkiler.
Jüpiter, Satürn Ve Uranüs'ün Büyük Gezegenler Oldukları Biliniyordu. Herbirinin Diğerleri üzerindeki çekimi Sonucu, Yörüngelerinin Kepler'in Kusursuz Elipslerinden Ne ölçüde Farklı Olduğunu Saptayacak Hesaplar Ve Gözlemler Yapıldı. Sonuçta Jüpiter Ve Satürn'ün Hesaplamalara Uygun Hareket Ettikleri; Uranüs'ün Ise 'tuhaf' Davrandığı Ortaya çıktı.
Adams Ve Leverrier Adındaki Iki Astronom, Birbirinden Bağımsız Olarak Yaptıkları çalışmalar Sonucunda Neredeyse Aynı Anda, Uranüs'ün Hareketlerinin Görünmyen Bir Gezegenden Etkilendiğini Iler Sürdüler. Herbiri Kendi Gözlemevine "teleskopunuzu çevirin Ve Orayı Gözleyin. Yeni Bir Gezgen Göreceksiniz" şeklinde Birer Mektup Yolladılar.
Gözlemevlerinden Birinin Tepkisi "saçma! Eline Kalem Kağıt Alıp Oturan Biri, Bize Gezegen Bulmak Için Nereye Bakacağımızı Söylüyor" şeklindeydi. Diğer Gözlemevinin Yöntemi Farklıydı Ve Neptün'ü Buldu.
20. Yy'ın Başlarında Merkür'ün Hareketinin Tam Da "doğru" Olmadığı Anlaşıldı. Einstein, Newton Yasalarının Biraz Hatalı Olduğunu Ve Değiştirilmeleri Gerektiğini Gösterinceye Dek Bu Durum Hayli Sıkıntıya Yol Açtı. şimdi De Bu Yasanın Kapsamının Genişliği Sorusu Ortaya çıkıyor.
Yasa, Güneş Sistemi Dışında Da Geçerli Midir? Galaksimizi Birarada Tutan şey, Yıldızlar Arasındaki çekim Kuvvetidir. Dünya'dan Güneş'e Olan Uzaklık Sekiz ışık Dakikası Olduğu Halde, Galaksilerin Uzunlukları 50.000-100.000 ışık Yılıdır. Ancak çekim Kuvvetinin Bu Büyük Yıldız Yığınlarında, Bu ölçekteki Uzaklıklarda Bile Geçerli Olduğundan Kuşkulanmak Için Bir Neden Yoktur.
çekim Kuvvetinin Varolduğunu Doğrudan Kanıtlayabileceğimiz Uzaklık Bu Kadar; Yani Evren'in Büyüklüğünün Onda Biri Veya Yüzde Biri Kadar Uzaklıktır. Buna Göre, Gazetelerde Birşeylerin Dünya'nın çekim Kuvveti Dışına çıktığına Ilişkin Haberler Okusanız Da, Dünya'daki Yerçekiminin Kesin Bir Sonu Yoktur.
Bu Yerçekimi, Uzaklığın Karesi Ile Ters Orantılı Olarak Giderek Zayıflar; Uzaklık Iki Katın çıkınca O Da Dört Kat Zayıflar Ve Böylece Diğer Yıldızların Güçlü Alanlarının Karmaşasında Kaybolur. çevresindeki Yıldızlarla Birlikte Başka Yıldızları çekerek Galaksi Oluşturur; Bu Galaksi De Diğer Galaksileri çekip Bir Galaksiler Kümesi Oluşturur. Böylece Dünya'nın çekim Alanı Hiç Bitmez; Ancak Belirli Ve Düzenli Bir şekilde Zayıflayarak Belki De Evren'in Sınırlarına Kadar Gider.
çekim Yasası, Diğer Yasaların çoğundan Farklıdır. Evren'in Ekonomisi Ve Mekanizması Için çok önemli Olduğu Açıktır Ve Evren Yönünden Birçok Pratik Uygulaması Da Vardır. Ancak, Diğer Fizik Yasalarından Farklı Tipik Bir özelliğe Sahiptir: Bilinmesi Pek Az Pratik Yarar Sağlar.
Bir Galaksiyi Oluşturan Birçok Yıldız Değil, Sadece Gazdır. Belki De Her şeyi Başlatan, Bir şok Dalgası Olmuştur. Bundan Sonraki Olaylar, çekim Kuvvetinin Etkisiyle Gazın Gittikçe Sıklaşarak Toplanması, Büyük Gaz Ve Toz Yığınlarının Ve Topların Oluşmasıdır. Bunlar Içeriye Doğru Düşerken, Düşmenin Yol Açtığı ısıyla Yanar Ve Yıldız Haline Gelirler.
Böylece Yıldızlar, çekim Etkisiyle Gazın Sıkışıp Biraraya Gelmesiyle Ortaya çıkıyorlar. Yıldızlar Bazen Patladıklarında Toz Ve Gaz Püskürtür, Bu Toz Ve Gazlar Tekrar Biraraya Toplanıp Yeni Yıldızlar Yaratırlar.
PROGRAMIN AMACI
Doğal kaynakların, kültürel mirasın, peyzaj öğelerinin korunması, geliştirilmesi; tarımsal, endüstriyel ve kentsel kullanım dolayısıyla ortaya çıkan çevre sorunlarının giderilmesi; doğal, kültürel ve sosyo-ekonomik çevreye ilişkin verilerin analizi ve değerlendirilmesi konularında planlama, yapısal ve bitkisel tasarım, onarım, yenileme ve bakım hizmetleri sunabilecek Peyzaj Mimarları yetiştirmek amaçlanmıştır.
PROGRAMI SEÇMEYİ DÜŞÜNEN ADAYLARA ÖNERİLER
Doğayı seven, doğal ve kültürel değerlere karşı duyarlı, estetik kaygılara sahip, tasarıma ilgi duyan, cisimlerin birbirine göre değişik durumlarını zihinde canlandırabilme ve çizim yapabilme yeteneğine sahip olan adayların, öğrenimleri sırasında bu programda okuyacakları dersleri de gözönüne alarak tercihlerini yapmaları önerilmektedir.
Yeni öğrenciler isterlerse, Bilgisayar eğitimi de verilen bir yıl süreli İngilizce Hazırlık Sınıfına girmek için başvurabilirler. Hazırlıkta geçen süre normal öğrenim süresi dışındadır. Hazırlığı başarı ile bitiren öğrencilerin Hazırlık notu lisans mezuniyet not ortalamasına katılır.
PROGRAMDA YER ALAN BAŞLICA DERSLER
Peyzaj Mimarlığı programı da öğrenciler ilk üç yıl temel bilim dersleri (Botanik, Fizik, Matematik); mühendislik dersleri (Çizim Tekniği, Jeomorfoloji, Temel Tasarım, Bahçe ve Peyzaj Sanatı, Mimarlık Bilgisi, Peyzaj Konstrüksiyonu I-II, Peyzaj Tasarımı; Dendroloji I-II, Ekonomi, Teknik Resim, Bitkilendirme Tekniği, Proje I-II-III, Türkiye Peyzajı, Yer Örtücü Bitkiler, İç Mekan Bitkiler v.b) okumaktadırlar. Son sınıfta ise tümü seçmeli olan dersleri almaktadırlar.
DİPLOMA VE ÇALIŞMA ALANLARI
Bu programdan mezun olanlara "Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Lisans Diploması" ve "Peyzaj Mimarı" unvanı verilmektedir.
Peyzaj Mimarları turizm ve dinlenme alanları, kampüsler, ticari merkezler, kamu yapıları, yerleşim alanları ile ilgili yer seçimi çalışmalarında yer alırlar, alan kullanım kararları üretirler, uygulama ve bakım çalışmalarını yürütürler, koruma projelerinde yer alırlar. İller Bankası, Karayolları Gen. Md., Çevre Bakanlığı, Belediyeler (Park ve Bahçeler Müdürlüğü, Çevre Koruma Daire Başkanlığı, İmar Dairesi) gibi kamu kuruluşlarının yanı sıra özel sektörde (Peyzaj Planlama ve Tasarım Büroları, fidanlıklar, seralar) çalışma ve iş sahibi olma olanağına sahiptirler.
Günümüzde jeolojik problemlerin çözümünde mekanik ve diğer yöntemlerin kullanılması birçok güçlüğün yanında ekonomik bir yükü de beraberinde getirmektedir. Bu ve birçok amaç için geliştirilmiş olan jeofizik yöntemlerden bir veya birkaçı, sorunların özüne ve kapsamına bağlı olarak seçilerek uygulanırlar.
Bu yöntemlerden biri olan gravite yöntemi, çevresel problemlerin çözümünde nadiren de olsa kullanılmaktadır.
2. ÇEVRE SORUNLARI
İnsan yaratılışından bu yana, doğada yararlanmış, doğayı işlemiş bilgi birikimine ve teknik ilerlemeye koşut olarak doğaya egemen olmaya çalışmıştır.
İnsanın hava, su, toprak olmaksızın yaşamını sürdürmesi olanaksızdır ve ilginç olanı doğanın yanı sıra kendisi gibi yaşamını bu temel öğelere borçlu olan diğer canlı türlerini de kendi çıkarları doğrultusunda kullanmasıdır.
İnsan faaliyetleri sonucunda çevreye verilen zararlar, doğanın kendini yenileyebilme yeteneği sayesinde başlangıçta fark edilmemiş hatta çevrenin zamanla bu kirliliği yok edeceği düşünülse de, zaman içinde sanılanın tersine, çevreye bırakılan kirliliğin nicel ve nitel olarak artması, çevrenin kendini yenileyebilme yeteneğinin çok üstüne çıkmış, çevre hızla bozulmaya başlamıştır.
3. GRAVİTE
Gravite ölçümleri nadiren çevresel problemlerin çözümünde kullanılır. Bunun nedeni sadece oldukça pahalı olması değil ayrıca gömülü çöpler gibi küçük maddeleri tanımadaki zorluklardır.
Şekil 3.55, Şekil 3.50'nin riskli çöp alanının gravite ölçümleriniDeğerlendirme serbest hava ve Bouguer düzeltmeleriyle kuşatılmıştır. Serbest hava düzeltmelerinden sonra woste deposit (çöp birikintisi = çöp alanı) hala zayıf negatif bir anomali olarak görünür. Fakat başvurulan Bouguer düzeltmelerinden sonra bu tamamen düşürülmüştür. göstermektedir. İstasyonlar 200 m7lik gravite profili boyunca 10 m. aralıklarla yerleştirilmiştir.
Bundan dolayı, ham gravite verilerini serbest hava ve Bouguer düzeltmelerine başvurarak düzeltmek zorunludur. Aksi halde yanlış yorumlar ortaya çıkar. Geomanyetik ölçümü (3-8) Hindistan ve USA'daki toprak dolgu bir gravite çalışması ile araştırılmıştır Birbirine komşu 8 hat üzerinde 5-1/ m aralıklı 200 gravite istasyonundan dolguya kadar olan tam Bouguer konturunu da bu şekilde görüyoruz (3.56). ayrıca bu şekilde (3.56) buzlu tortul ve kayaların litolojik yüzeylerindeki değişikliğe rağmen bölgesel varyasyonları da görüyoruz. Bu eğilim aslında şu şekildeki (3.57) gravite düşey çizgilerini meydana çıkarmak için Bouguer anomalilerinden yararlanılarak yapılmıştır.
Yeraltındaki toprak dolgunun şekli 2 katlıdır.
1. Buzlu tortul ve kayaların arasındaki sürekli bir 0.53 gr/cm3'lük yoğunluğa sahip olan modeldir. Bunu şu şekilde görebiliyoruz (3.58).
2. Toprak dolgunun (landfill) asıl boyutları hakkındaki bilgileri kullanarak, rezidüol gravite alanındaki değişim, bölgeler arasındaki (kısımlar) yoğunluk farkından ileri gelir.
Bu iyi sonuçlardan başka atılmış materyallerin daha fazla fiziksel özellikleri gravite verilerinden çıkartılır. Toprak dolgunun kuzeyden güneye olan hesaplanmış yoğunluktaki artış incelenmiştir. Bu, daha yaşlı olan kuzey kısmındaki kuvvetli sıkıştırma ve dolu materyallerdeki değişiklikten kaynaklanır.
Kuzeyde baskın olarak yüksek yoğunluklu evsel atıklar güneyde düşük yoğunluklu inşaat atıkları çoğunlukla bulunmaktadır. Ayrıca %20 su doyumu ve $43'ten $48'e uzanan gözenekli yapı hesaplanan yoğunluklardan beklenir.
Sonuçta gravite yöntemi bütün waste (çöp) alanları için uygun olmayabilir. Yalnız burada gravite ölçümü uygun olur. Çünkü homojen buzul tortul ve dolguların arasındaki yoğunluk farkına dayanır.
3.1. Geotermy
Jeotermal araştırmalar ise riskli waste (çöp) alanlarının (birikinti) yüzeyindeki kuvvetli sıcaklık akıntılarına bağlıdır. Ne yazık ki bu özel ısı sıklıkla güneş ışınlarının meydana getirdiği sıcaklıktan daha küçüktür. Yağmur ve diğer meteorolojik etkenler güneş ile rekabet halindedir. Ve tayin edilmesi zor olan sıcaklık akıntıları meydana getirir.
3.2. Case Hıstory Ve Uygulamaları
MORS TUZ DOMLARI
Bouguer Anomalisinin Mors tuz domları hakkındaki orijinal yorumu Kuzey Jutland'da 1974'te yapılmıştır.
Beş yıl öncesine kadar herhangi bir sismik sonuç bilinmiyordu. Araştırma tuz domlarındaki radyoaktif çöplerin güvenli düzeni hakkındaki uygulanabilir çalışması ile ilgiliydi. Fakat hidrokarbonlar için yapılan çalışmayla yöntem aynıdır. Tuz domları bir küreye yaklaştırılmıştır. Δgmax x 15 mgal 'in değeri ve yarı uzunluğu 3,7 km'dir, (2.38A) profilde görüyoruz. Kütle merkezinin derinliğinin araştırılmasında kullanılmıştır. Kürenin derinliğini hesaplamak için materyal ile sarılı tuzun yoğunluğundan yararlanılmıştır. Kürenin yoğunluğu δﻡ = 0,2 μg/m3, yarıçap 4,1 km ve derinlik 0,7 km.dir. Bununla sonradan sismik sonuçlarla uyumun olduğu bulunmuştur.
Eğer tuz domları uzunluğu 5300 m, derinliği 700 m, yarıçap 4400 m. ve yoğunluğu -0,2 μg/m3 olan dikey bir silindire yaklaştırılsaydı beklenen Δgmax x 19 m Gal civarın da olurdu.
Yoğunluklardaki şüphe yorumlarda en büyük problemdir. Sonuçta, şu her zaman akla gelmelidir ki herhangi bir jeolojik model sadece çok karışık jeolojik olaylar için yapılan ham (.....) yaklaştırmalardır.
Bu gördüğümüz şekilde ise (2.39) dikey bir silindir modelinin nasıl tuz domlarını tanımlamada iyi olduğunu gösteriyor.
Açıkça iyi bir jeolojik detay jeolojik veri yorumları ile çözümlenmeyebilir.
4. MİKROGRAVİMETRE İLE YAPI ZEMİN ETÜDLERİNDE YER ALTI BOŞLUKLARININ TESPİT EDİLMESİ
Son yıllarda şu soru sık sık sorulmaktadır. Yeraltındaki boşluklar jeofizik yollarla keşfedilebilir mi (birkaç metre çapında ve satıhtan en fazla 10 m. derideki)? Bu soruya olumlu bir cevap alındıktan sonra da sıra şu sorunun cevaplanmasına geliyor. Bu durumda hangi jeofizik yöntemi en ucuz ve aynı zamanda en güvenilir olanıdır...?
Hannover'de toplanan son Mühendislik Jeolojisi Kongresi'nde öğleden önceki tüm oturum süresi yeraltındaki boşlukların bulunması konusuna ayrılmıştır. Bu toplantıda, bu problemin çözümünde gravite yöntemlerine öncelik vermenin önemi vurgulanmıştır. Ayrıca son yıllarda bu konudaki en son yayınlar incelendiğinde çoğunlukla başlıca gravitasyon yöntemlerinin tanımlandığı ve tartışıldığı görülür.
Bunun nedeni şu gerçekte yatmaktadır. En küçük göreli yoğunluk farkı bile (burada boşluk) nispeten büyük derinlikte ölçülebilen bir gravite etkisi verir. Burada incelenen boşluk ile bu boşluğu çeviren kaya arasındaki yoğunluk farkının büyük ve çok iyi bir şekilde bilinir olmasının şüphesiz büyük önemi vardır.
Bundan 7-8 yıl öncesine kadar hiçbir jeofizikçi gravite yöntemiyle yeraltında boşluk aramaya kalkışmadı. 2-10 metre derinliğinde ve 1-3 metre çapındaki bir boşluğun vereceği düşünülen gravite etkisi miligolin binde birkaçı ile yüzde birkaçı arasında değişir.
Jeofizik araştırmalarda kullanılan gravimetreler genellikle tek ölçülerde yüzde 2-3 miligollik hassaslık sınırına sahiptirler. Böyle bir gravimetre ile hassas sonuçlar almak ve hata sınırını küçük anomalileri bile yakalayacak sınırda tutmak için çok sayıda tekrar ölçü yapmak gerekir. Bu takdirde bu araştırmanın ekonomik olmayacağı söz konusudur.
Ancak mikrogravimetrelerin geliştirilmesiyle en küçük anomalilerin bile saptanabildiği limite erişilebilmiştir. Mikrogravimetreler 0,005 miligal = 5 mikrogallik bir hassasiyet garanti etmektedirler.
Son zamanlarda PRAKLASEISMOS MİKROGRAVİMETRİK araştırma alanında pratik deneyim kazanma hususunda önemli bir fırsat elde etti. Şirketin bir müşterisi, bir inşaat kompleksinin temel çalışmalarında, yer altı boşluklarının olup olmadığını gravimetrik yoldan araştırılmasını talep etti. Aslında bu inşaatın altında bir yer altı boşluk sisteminin var olduğu biliniyordu. Zira daha önce burada yapı malzemesi temini amacıyla büyük boşluklar ve tüneller oluşturulmuştur. İnceleme alanında, tünel sisteminin bir kısmına yüzeyden erişmek mümkündü. Tünelin bu bölümü, birbirine dik, 10'ar metre aralıklı ve 2x3 metre boyutundaki galeri ağzından oluşmaktaydı.
Galeri ağı yüzeyden 8 m. yeraltında bulunuyordu. CLAUSTAL ÜNİVERSİTESİ Jeofizik Enstitüsü LA COSTE VE ROMBERG D modeli gravimetre kullanmaktadır. İşbirliği ile iki sahada bir pilot çalışma yapılmıştır. Bu pilot sahalardan bir tanesi bilinen boşluk sistemi üzerinde seçilmiştir. Test sahalarında 5x5 metrelik ölçüm ağı uygulanmıştır. Her ne kadar bu denemede kullanılan mikrogravimetrenin (Drift'i) olmayacağı tahmin edildi ise de, araştırma süresince 5 mikrogal/h'i aşmayan drift saptanmıştır. Bu dirft uygun bir yöntemle gerçeğe uygun olarak saptanmış ve yorum sırasında hesaba katılmıştır. Burada şüphesiz tekrar belirtmeye gerek yok; Gravimetre istasyonlarının kotları bir milimetre hassasiyetle saptanmalıdır. Mikrogravimetre sonuçlarının hassasiyetini bozmamak için gelgit düzeltmelerinin kesin olarak saptanması gerekmektedir.
Bu yöntemle elde edilen anomalilerin tek bir boşluğun etkisi mi yoksa, boşlukların grup etkisi mi olduğuna karar vermek pek tabii olarak mümkün değildir. ancak bu denemeden çıkarılan sonuç şudur;
Mikrogravimetre araştırmalarının büyük bir değeri olduğu ispatlanmış olup, kalitatif yorumlarda bulunmak mümkündür.*
5. HEYELANALANLARININ JEOFİZİK YÖNTEMLERLE ARAŞTIRILMASI VE MÜHENDİSLİK AÇISINDAN ÖNEMİ
Toprak, taş veya bunların karışımından oluşan, belli bir şevi olan taneli malzemelerin ya da zeminin yerçekimi etkisi ile bir yüzey üzerinde ani bir kırılma ile birdenbire yada yavaş olarak aşağı ve dışa doğru hareket etmesine "Heyelan" denir. Bir çok ülkede doğal olarak meydana gelen heyelanlar mala, mülke hasar vermesi ve ölümlere neden olması bakımından dolaylı, taşıma (ulaşım) ve iletişim ağının bozulması nedeniyle dolaysız olarak hem parasal hem de insan değerleri bakımından başlıca sorundur.
Bu türden etkinlikler projenin tamamlanmasının gecikmesine neden olan ve proje maliyetini arttıran heyelanların başlamasına neden olur. Bugün dünyada bir çok ülke tarım alanlarını, karayolu, demiryolu ve benzeri tüm mühendislik yapılarını heyelanlardan korumak için çalışmalar yapmaktadır, örneğin, Japonya'da 1958 yılında çıkartılan" Heyelan Önleme Yasası" ve 1969 yılında çıkartılan "Dik Yamaçlardaki Çökmelerin Neden Olduğu Afetlerden Korunma Yasası" ile korunma çalışmaları kurallara bağlanmıştır. Ülkemizdeki "Afetler Yasası"nın yeterliliği ise bugün için tartışmalıdır.
Heyelanların oluşum mekanizmalarını ve oluşumunu etkileyen etmenlerin kavranabilmesi, olumsuz etkilerinin azaltılması yada tümüyle engellenmesi mühendislik jeolojisi, mühendislik jeofiziği ve inşaat mühendisliği çalışmaları ile , sağlanabilir. Doğal afet olarak tanımlanan ve büyük ölçüde arazi ve can kaybına neden olan bu olaylarda, üzerinde yaşadığımız yerküredeki (madencilik, baraj, demiryolu, karayolu, konut ve endüstriyel yapıların yapımı gibi) ekonomik yetkinliklerde büyük önem taşımaktadır.
Heyelanlar dağ yamaçlarında olduğu kadar denizlerin, göllerin, nehirlerin, havzaların kıyılarında da meydana gelebilir. Heyelanlar sık sık mühendislik yapılarını ve ekonomik gelişme bakımından değerli alanları büyük ölçüde etkiler. Yamaç aşağı kaymanın olduğu bir heyelanın şematik gösterimi Şekil 1 'de görülmektedir.
Kayan yamacın duraylılığının kestirimi için yerel yer kaymalarının tarihçesine, çevrede yaşayan insanların ekonomik etkinliğine, bölgenin iklimsel ve hidrolojik koşullarına dayanan yeraltı suyu rejimi verilerine ilişkin araştırmaların sonuçlarına da bakılmalıdır. Jeofizik yöntemler uygulanarak mühendislik jeolojisi edilebileceği görülmüştür. Yer kaymalarının araştırılmasında elektromanyetik yöntemin kullanıldığı Conon vadisinde Glen Uig yer kaymasındaki iletkenlik araştırması iyi bir örnektir.
5.1. Heyelanlarda Gravite Yöntemi
Heyelan alanlarında tek ölçümlerle veya zamana göre sistematik olarak yapılan gözlemlerle gravite değişimlerinin incelenmesi amacıyla uygulanan yöntemdir. Heyelan alanlarındaki gravite değişimi ortalama değerden 1-3 gu sapma gösterir. Ancak bazı durumlarda, gözlemler sırasındaki heyelan alanının etkinliğine, gözlem noktalarının bulunduğu yerlerdeki jeolojik özelliklere ve diğer bazı etmenlere bağlı olarak gravite değişimindeki sapmalar 4-8 gu olabilir. Zamana göre gravite değişimi heyelan gelişimi nedeniyle oluşan yoğunluk değişimi ile heyelan kütlesini oluşturan kayaçların düşey yöndeki mikro düzeyde hareketleriyle ilişkili olarak oluşan ivme olmak üzere iki etmene bağlıdır. İvmeye, heyelanın etkinliği, mikrosismik titreşimler ve atmosfer başmandaki değişimlerin yarattığı heyelan alanının yüzeyini etkileyen yüklerdeki değişimler neden olabilir.
Mühendislik jeofiziği çalışmalarında birbirinden farklı seriler halinde zamana bağlı, sistemli gravite ölçümleri sırasında aynı nokta için elde edilen Bouguer anomalileri kullanılmaktadır. Heyelan alanının dış sığırlarının elektrik, sismik gibi alışılmış jeofizik yöntemlerle belirlenemediği durumlarda duyarlı gravite çalışmaları vara/lı sonuçlar verebilir Atmosferik basınç farkının en yüksek olduğu günlerde yapılacak 3-5 adet periyodik ölçümler ve gravite değerinin büyüklüğünde gözlenecek büyük değişimler araştırma alanınca özellikleri yansıtabilir.
Heyelan alanlarının etkinliğinin araştırılmasında gravite yöntemi uygulamaları, çekim kuvvetinin zamanla değişiminin heyelanın gelişme ritmi ve kayaçların "konum ve özelliklerinin zamana bağlı değişimlerini yansıtması" gerçeğine dayanmakladır. Örneğin gravite ölçümünün yapıldığı yerdeki kütlelerin gerilme deformasyonundan etkilendiği düşünülürse, o zaman kayaç yoğunluğu da azalacaktır. Sıkışma deformasyonû durumunda ise gravite kuvveti azalacaktır. Böylece devamlı yapılacak gözlemlerle kayan kütlenin ne zaman hangi tip deformasyona uğradığı saptanabilir.
Heyelan alanının kayma hızı en yüksek hıza eriştiği dönemlerin gravite kuvvetinin göreceli olarak azaldığı dönemlere rastladığı kanıtlanmıştır. Gravite kuvvetinin en büyük olduğu dönemler ise genellikle alanın kaymasından bir kaç gün öncesine rastlar. Bu nedenle, manyetik ve gravite gözlemleri heyelanların önceden kestirilmeleri- için büyük önem taşır. Heyelan araştırmalarında yüksek duyarlı gravite ölçümlerinde profiller arası uzaklık 20-100 m. gözlem noktaları arası uzaklık ise 2-10 m. olmalıdır.
6. MİNERAL ARAŞTIRMASI (KEŞFİ)
Graviteye dayanan araştırmalar minerallerin keşfinde 2 görev yerine getirirler.
Cevher kitlesinin aranması ve keşfi.
Cevher kitlesinin büyüklüğünün tespit edilmesi ve cevherin tonajının saptanması. 6.1. Yukon'daki Faro Kurşun-Çinko Maden Yatağının Keşfi
Gravite incelemesinin ayrılmaz bir parçası olduğu entegre bir hava ve yer jeofizik keşif programı Kuzey Kanada'daki Yukon'da bulunan Kurşun-Çinko maden yatağının keşfini sağladı (Brock, 1973). Gravitenin cevher kitlesinin büyüklüğünü tespit etmek için en iyi jeofizik yöntemi olduğu saptandı (Şekil 2.41.). Bu yöntem aynı zamanda tonajın yaklaşık miktarını elde etmek için de kullanıldı (44,7 milyon ton) ve elde edilen sonuç kazılarak saptanan, tonaj miktarına (46,7 milyon ton) çok yakın bir sonuç verdi (Tanner and Gibb, 1979). Buna karşılık, dikey manyetik haritalama sığ gradyanların kullanılmasını gerektiren bir anomali ortaya çıkarmıştır (Şekil 2.41).
6.2. Piramid Cevher Kitlesi, Kuzey Batı Bölgesi
Kanada'nın Kuzey Batı Bölgesinde bulunan Pine Point'deki piramid Kurşun-Çinko cevher kitlesi "indüklenmiş polarizasyon" (IP) yöntemi kullanılarak keşfedilmiştir (Seigel, 1968). IP'nin diğer özellikleri için 9. bölümü okuyun. Gravite anomalilerinin, cevher kitlesindeki mineralleşme dağılımıyla çok büyük bir ikili uyum içinde olması nedeniyle, gravite yöntemi geliştirme kazısının optimizasyonunu sağlamak için kullanılmıştır (Şekil 2.42.). Buna ek olarak, yerçekimi yöntemi verileri toplam cevher tonajını saptamak üzere başarılı bir şekilde kullanılmıştır. Elektriksel direnç (7. bölüme bakınız) cevher kitlesinin konumuyla büyük bir bağlantısı olan küçük genlikli anomaliler oluşturmuştur ve bir TURAM elektromanyetik incelemesi (10. ve 11. bölümlere bakınız) tek başına yetersiz olmuştur ve nerdeyse hiçbir anomali ortaya koymamıştır. İndüklenmiş polarizasyon yüklenebilirliği çok önemli bir anomali ortaya koymuştur.
6.3. Sourton Tors, Dartmoor, SV England
Bu gravite yönteminin, bilinen bir mineralleşmenin varlığı durumunda (Şekil 2.43.) sonuç vermediğini gösteren bir örnektir. Buna karşılık elektriksel, elektromanyetik ve manyetik yöntemler önemli anomalilere neden olmuşlardır (Beer ve Fennig, 1976; Reynolds, 1988). Burada yerçekimi yönteminin başarısızlığı 2 nedenden kaynaklanmaktadır:
1. Mineralleşen arterlerin katmanlaşma miktarını gösteren mineralleşme ölçeği sadece birkaç metre genişliğindeydi.
2. Gravimetrenin hassasiyeti, sülfid mineralleşmesiyle çevre kayalıkları arasındaki küçük yoğunluk kontrastını çözmek için yeterli değildi.
Gravimetrenin mgal'in onlu katları derecesindeki anomalileri ölçebilme yeteneğine sahip olması ve istasyon aralığının yeterince küçük olması durumunda, mineralleşme bölgesi saptanabilirdi. Araştırma sırasında (1969), bu kadar hassas gravimetreler günümüzde olduğu kadar kolay temin edilemiyordu.
6.4. Buzul Kalınlığının Belirlenmesi
Antartika ve Grönland gibi bölgelerde, bölgesel bir yer çekimi incelemesinin tamamlanması için, buz katmanları ve vadi buzulları üzerinde ölçümler yapılması gereklidir. Çok sık olarak, bu bölgelerdeki buz derinliği veya buz hacmi üzerindeki bilgiler yetersizdir. Buz (0,92 mg/m3) ve tahmin edilen ortalama kaya yoğunluğu (2,67 mg/m3) arasındaki büyük yoğunluk farkı, kolaylıkla ölçülen gravite anomalilerinin gözlenebileceği ve buz kitlesinin dip profilinin (buzul altı topografisi) hesaplanabileceğini ortaya koyar.
Bunun bir örneği Grant ve West tarafından (1965) İngiliz Kolombiya'sındaki (Şekil 2.44) Salmon Buzulu için verilmiştir.
Burada, yanından bir yol tüneli kazılmadan önce, buzulun taban profilini tespit etmek için bir gravite incelemesi yapılmıştır. Buzul boyunca min. 40mgal büyüklüğünde bir artık yerçekimi anomalisi saptanmıştır. Arazi düzeltmesinde kaba tahminler yapılması nedeniyle 72 mgal doğrulukla bölgesel kaya yoğunluğunun başlangıçtaki tahmini değeri 2,6 mg/m3 idi ve buzul boyunca elde edilen derinlik profilinin kazıyla elde edilen derinliklere kıyasla %10 daha derin olduğu ortaya koyulmuştur.
Hesaplardaki yaklaşıklar değerlendirilirse, uyuşmanın doğru olduğu düşünüldü. Buna ek olarak, komşu kayaçların ortalama yoğunluğunun biraz daha az olduğu saptanmıştır (2,55 mg/m3). Bu buzulun tabanı ile kaya tabanı arasında, büyük kalınlıktaki düşük yoğunluklu buzul tortullarının varlığını gösteriyor olabilirdi. Ancak, arazi için tamamen düzeltilen veriler üzerinde daha detaylı bir modelleme yapılmış olsaydı, aradaki fark azaltılabilirdi.
Buz kalınlık ölçümleri, sismik yansıma incelemeler elektromanyetik VLF ölçümleri ve radyo yanlı sondajları tarafından gittikçe artan bir şekilde yapılmaktadır.
Farklı jeofizik yöntemleri arasındaki karşılaştırmalar, buz kalınlığının %10 doğrulukla kolayca elde edilebileceğini göstermektedir. Büyük buz katmanları üzerindeki gravide ölçümlerinin (Renner 1985; Herrod ve Garrett, 1986) standart incelemelerden daha az doğruluğa sahip olmasının 3 nedeni olabilir.
1. En büyük hatalar yüzey yükseltilerinin belirlenmesindeki yetersizlikler değerlendirilmelidir.
Günümüzdeki 5-10 m. doğrultulu yükseltiler belirlenmektedir.
2. Radyo yanlı-sondaj kontrolünün yapılamadığı bölgelerde, buz altı topografisine ilişkin düzeltmeler 100 metreler seviyesindedir. Buz kalınlığı/ kaya yatağı derinliğindeki 100 m.lik bir hata ±74 gu'luk bir hataya neden olabilir.
3. Tüm gravite incelemelerinde olduğu gibi, Bouguer düzeltme yoğunluğunun düzeltmesinin tahmini değeri çok önemlidir.
Büyük buz katmanları bölgesel kayaları ve buz altı jeolojisini tüm bölgelerde olmamakla beraber bazı yerlerde belirsiz kılarlar ve buna bağlı yoğunluklar çok farklı olabilir.
Gravite yönteminin buzul bilimine başlıca bir uygulaması da, Antartika'daki yüzen buz katmanlarının dikey hareketleriyle okyanustaki gel-git titreşimler için bir gravimetre aracılığıyla ölçülmesidir (Thiel 1960; Stephenson, 1984). Elde edilen gel-git titreşim düzeni, farklı gel-git bileşenlerine ayrıştırılabilir ve böylece buz katmanının mekanik davranışının okyanustaki gel-git hareketleriyle ilişkisini ortaya koyabilir. Gel-git titreşimlerinin belirli bir yerlerde bulunmaması buz katmanının tabana çöktüğünü gösterebilir.
Terazimetreler, gerilme ölçerler ve radyo yanlı sondajla yapılan bağımsız ölçmeler böyle bir sonuç doğrulamak için kullanılmalıdır (Stephenson ve Doake, 1982).
6.5. Mühendislik Uygulamaları
Mühendislik arazi incelemelerinde genellikle çok sığ (50 m.den küçük) veya küçük ölçekli (birkaç yüz metre kare) jeolojik problemler hedeflenir. Bunun bir sonucu olarak gravite ölçümleri için hedeflenen doğruluk mgal mertebesindedir. Yerçekimi kullanılmasının ana nedeni, özellikle çok yüksek seviyelerdeki elektriksel veya akustik gürültü nedeniyle veya büyük sayıdaki kamu yer altı hizmetlerinin başarılı olamayacağı yerlerdeki dengesiz toprak miktarını belirlemektir (Kick, 1985). Buna ek olarak gravite permofrost buz mercekleri veya yer altı, başlıklarının büyüklüğü gibi anomali gösteren toprağın hacmini hesaplamada kullanılır. Genellikle eski ocak açma veya maden kazılarının nerede yapıldığını gösteren kayıtlar yoktur ve bunların neden olduğu boşluklar insanlara ve mülkiyete önemli zarar verebilir.
Daha yüksek enlemlerin artan bir şekilde gelişmesi beraberinde mühendislik problemlerin ide getirir ve bu bölgelerdeki arazi incelemelerinde gravite araştırması uygulanan diğer jeofizik yöntemleri arasında daha büyük ve daha önemli bir görev üstlenmektedir. Bunda jeofizik yöntemlerin artan kullanımıyla jeolojik olayların daha iyi etüt edileceği ve anlaşıldığını söylemek de doğru olur.
6.6. Doldurulmuş Taş Ocaklarının Saptanması
Aşağıdaki örneğin de gösterdiği gibi dolgu malzemesi ile çevreleyen kaya arasındaki yoğunluk kontrastının yetersiz olduğu durumlarda, küçük ölçekli incelemeler doldurulan taş ocaklarını saptamada başarıyla kullanılabilir (Poster ve Cope, 1975).
İngiltere, Newcastle - upon - Tyne'de kurulması önerilen yeni bir teren yolu bölümü, doldurulmuş bir araziden geçiyordu ve bu arazi, daha sonradan doldurulmuş olan ve 19.yüzyılın sonlarından kalan kumtaşı ocaklarını içeriyordu. Demiryolu bölümünün tasarımı, kazılıp daha sonra örtülecek bir de tünel içeriyordu ve eski taş ocağı yüzeylerinin konumunun yerini büyük bir doğrulukla belirlemek çok önemliydi. Dolgu malzemesinin sık olmayan doğası (yoğunluk 1,63 μg/m3) bölgedeki kumtaşının (yoğunluk 2,1 μg/m3) fiziksel özellikleriyle büyük bir zıtlık içindeydi ve bazı jeofizik yöntemleri uygulanabilirdi. Ancak arazi boyunca uzanan bazı büyük yer altı boru ve kabloları mevcuttu ve yüzey malzemesi, elektriksel, elektromanyetik veya manyetik yöntemlerin kullanılmasına izin vermeyen, büyük miktarda hurda metal içeriyordu. Çalışma saatlerindeki büyük trafik nedeniyle oluşan yüksek seviyelerdeki akustik gürültü ve yaygın bina örtüsü nedeniyle boş alan bulunmaması, sismik yöntemlerin kullanılmasına olanak vermiyordu. Bunun sonucu olarak gravite yöntemi seçildi. Gece yarısı ve sabah bu yöntem uygulandı. Böylece ağır sanayi tesisleri ve trafik nedeniyle oluşan titreşim problemleri engellendi ve park eden araç sayısındaki azalmayla daha kolay bir ulaşım sağlandı.
Dolgu malzemesiyle bölgedeki kumtaşı (0,5 μg/m3) arasındaki yoğunluk farkı 0,7 μg mertebesinde küçük ama ölçülebilen kalıcı gravite anomalileri oluşturdu. Gravite verileri azaltıldı ve bir kazı çalışması ile bir ön arkeoloji araştırmasının verileri yardımıyla değerlendirildi. Kalıcı gravite anomalilerinin (Şekil 2.45) bir haritası iki taş ocağının da yüzeyinin konumlarını açıkça ortaya koymaktadır.
6.7. Permafrost Arazideki Kitlesel Buz Kitlesinin Saptanması
Büyük buz kitlesinin erimesi ve buna ilişkin buz bakımından zengin bir permafrost ciddi mühendislik ve çevre problemleri yaratabilir. Bu nedenle bu tür yer olaylarının belirlenmesi ve tanımlanması çok önemlidir.
Kawasaki (1983), Alaska, Fairbanks'de Engineer Creek'de bulunan bir permafrost arazide, önerilen bir yol yapımının yol güzergahı boyunca kitlesel buzun varlığını ve hacmini tespit etmek için gravite incelemesinin bir örneğini vermişlerdir. Büyük hacimli kitlesel buzun, pingolarda olduğu gibi önemli gravite, anomalilerine neden olduğu iyi bilinmektedir (Mackay 1960; Rampton ve Walcott 1974).
Katı buz yoğunluğuna (0,88 - 0,9 μg/m3) ve Alaska toprağı yoğunluğuna (1,35 - 1,70 μg/m3) kıyasla ayrı ayrı bölümlenmiş buz ihtiva etmeyen permafrostun yoğunluğu 1,6 μg/m3'tür ve yeterince hassas bir gravimetreyle ölçülmesi durumunda ölçülebilir bir kalıcı gravite anomalisi oluşturmalıdır.
Kawasaki ve arkadaşları, kitlesel buzun, şekil 2.46'da gösterilen profil boyunca yerçekiminin sahip olduğu minimum değerlerle olan ilişkisi aracılığıyla tespit edilmesi mümkün olmakla beraber, ölçümler şist yatağındaki yoğunluk değişimlerine karşı da duyarlıydı.
7. YERALTI BOŞLUKLARININ KEŞFİ
Yüzeye yakın gizli boşluklar eğer kazılar sırasındaki çalışmada bulunursa ya da yüzeye çıkması ile açıkça belli olursa ciddi tehlike olabilir.
Yerçekimi metodunu kullanarak; bir çok mühendislik ve hidrojeolojik araştırmalarda şüpheli boşlukların keşfedilmesini başardılar (örneğin; Coller, 1963).
7.1. Doğal Gizli Boşluklar
Yer altı boşluklarını keşfetmek için micro-gravimetry uygulamasının örneği Fajklewicz (1986) tarafından verildi. Yıllarca boşluklarda yerçekimi etkisini araştırdı.
Yerçekimi alanında dikey yükselmenin hesaplanması üzerine kesit veya kesif metodu gelişmesine yardım etti. Fajklewicz, yer çekiminin genişliğinin tahmininden daha büyük olduğunu keşfetti (Figür 2.48). sebepte hala net değil.
Micro-gravity araştırması anhidrid, kireçtaşı, alçıtaşı ve kalsiyumun bulunduğu 40 m. derinlikteki karst mağaraları olan Polonya'da Inowroclaw kasabasında gerçekleştirildi. Boşluklar yeryüzeyine doğru gelişti ve şehirde en az 40 binanın yıkılması ve tahrip olması ile sonuçlandı. Boşluk ile Figure 2.48A ve 2.48B zıt yoğunluk; çevreleyen materyal arasındaki yoğunluk tezatı, boşluğun içinde bulunan broş tarafından dolayı nispeten daha azdır.
Çekim alanı tamamen dipte gözüken küresel boşluk okumasından dolayı Fajklewicz'in figür 2.48B'de gösterdiği boşluk gözlenememiş olması gerekirdi. Gözlemlenmiş sapmalar oldukça belli iken dikey (düşey) yerçekimi eğiliminden teorik sapmaları boşluğun varlığını göstermek için çok geneldir (Benzer yaklaşım yerçekiminin sapmaları maksimum ya da minimum seviyeye ulaştığı noktalardaki yatay yerçekimi eğimlerinde de kullanılabilir, meyil sıfıra doğru gider, bu nokta sapmaya sebep olan kısmın merkezine doğru ilerler (Butler, 1984).
Buna bir örnek Costen ve Grom (1989) tarafından (pompa odasının üzerinden sağ açıdan geçen) derin kömür madeninde ölçülen yerçekimi datalarını test etmek için verildi (figüre 2.49).
Blizkovsky (1979) kazı çalışmasının sonucunda, olduğu sonradan kanıtlanan St Venceslas Kilisesinin (Tovacov, Czechoslovakia içinde olduğu şüphelenilen yer altı kemerinin varlığının ortaya çıkmasında dikkatli bir micro gravity araştırmasının olduğunu gösterir.
7.2. Hidrojeolojikal Uygulamalar
Yerçekimi metodu elektriksel metot kadar hidrojeolojide kullanılan bir metottur (Camichoel ve Henry, 1977). Gömülmüş kaya vadilerindeki gibi onların daha çok normal kullanımlarının düşük yoğunluktaki kayaların olduğu düşünüldü. Güney Soskatchewon nehri ile birleştirilen ve temel kaya (bedroc) veya buzuldolgu (glonialfill) olarak ikiye ayrılan gizli gömülü vadiler yerçekimi etkisi olarak tanımlandı.
Çağdaş nehir vadileri boyunca Bouguer sapmaları günümüz vadilerinde asgari derecede geçiştir (Figure 2.52). bu düşük yoğunluktaki materyalin varlığını gösterir. Sonuçta kazı ile; alüvyon ve kum bulundu.
Bouguer sapmalar olarak yorumlamaktan çok, yer altı su seviyesindeki değişikliğin etkisini gözlemlemek için gravimeter kullanmak mümkündür. Örneğin bir taştaki %33 gözeneklilik ve %20 özel alıkoyma, su seviyesindeki 30 m.lik bir değişim yerçekiminde g of 170 mikrogol bir değişim üretebilir. Böylelikle g de belirlenen bir bölgede gravimeter kullanarak küçük değişiklikleri gözlemek mümkündür. Akıntı aleti için ve yüzeyi toparladıktan sonra yerçekimindeki tek değişiklik taştaki çatlaklardaki su miktarıdır.
Sonuçta bilinen şeklin akiferi için yerçekimindeki ölçülü değişiklik küçük miktardaki kuyularda sınırlı sayıda su seviyesinin gözlenmesi ile birlikte akiferin özel sonucuna çevirebilir. Aynı şekilde tekrarlanmış yerçekimi ölçüleri buhar bölgesinin derecesini (volume of drawdown) tahmin içinde kullanılır. (Allis ve Hunt, 1986) ve Yeni Zelanda'daki North Island'da bulunan Wairakei jeotermal alanın tekrar dolum derecesini ölçmek içinde kullanılır (Hunt, 1977).
7.3. Volkanik Tehlike - Kaza
Sonraki patlamayı tahmin etmek üzere aktif volkanların yanlarındaki tepelerdeki küçük değişiklikleri izlemek tam doğru ve gelişmiş araştırma ekipleri ve metotları ile izlemek mümkündür. Bu tür çalışmalar genelde depremle ilgili gözlemlerde yürütülür (örneğin Cosentino, 1989). Sonderson (1980 Ağustos ile 1981 Ağustos'a kadar Sicilya'daki Etna dağında yerçekimi gözlemleme ve düzeyini programlamasını gerçekleştirdi. Bu zaman içinde 17-23 Mart 1981'de bir lavın Randazzo kasabasını neredeyse vuracağı bir yan patlama oldu. Figwe 2.53'te 3 yarık patlaması safhasını açıkça göstermek için bir şematik diyagramlar serisi gösterildi.
1,5 km. derinliğindeki hendeklerdeki zorlananlar boyunca tepelerin yükselmesine bağlı olarak yerçekimindeki değişikliklerindeki yeni magmanın injeksiyonundan dolayı olduğu şeklinde yorumlandı (Figure 2.53A). materyaldeki azalmadan dolayı patlama olduğunda yerçekiminde azalmalar gözlendi (Figure 2.53C).
Yerçekimi değişikliklerinin büyüklüğü (≈2-25 mikrogal) yükseklikte bilinen değişikliklerle ikiye katlanması (<≈ 20cm) volkanın püskürttüğü yeni malzemenin sütunundaki kabarık daireleri ve Costarika'daki Poas Volcano için magma gövdesinin açılarında radikal değişikliklerin arayüz magmanın dikey hareketlerinden sonuçlanan küçük yerçekimi etkilerini özetledi (Figure 2.54). Bu volkandaki tek dahili metot - süreç volkan yanında ve üzerindeki ölçülmüş yerçekimi etkisinin oranının kullanarak açıkça ayırt edilebilir. Ancak her yan arazi hareketleri deprem işaretlerini çağrıştırmaz.
Gerçekten Rymer 1993'te Haziran 1990 - Haziran 1991 arasında Etna dağında yerçekiminde bir yükselme rapor etti ve depremle ilgili (sismik) bir hareket yoktu. Yerçekimindeki büyük değişiklikler, zirvenin etrafındaki kraterlerin etrafında ve 1989'da önceki patlamanın yarattığı kırık hattını takiben uzanan bölgede gözlendi. (Figure 2.55). 1990 ve 1991 yılları arasında dış yüzey yükselmelerindeki değişiklikler 3 cm.den daha azdı.
Hacimde (kütlede) bazı yan yüzeylerde yükselme olması gerektiği önerilen yerçekimi değişiklikleri yükseklik değişiklerinin temelinde beklenilenden daha geniş düzeyde idi. Bu 107 mg. düzeninde olması hesaplandı ve 1989 patlamasının bıraktığı yarıklar içinde magmanın oraya girmesi ile sebep oldu. Magma önceden oluşan yarıklar için bir şekilde göç etti ki depremsel faaliyet ile ilgili bir şeye rastlanmadı. Sonuçta yüksekliklerin araştırılması ile beraber küçük yerçekiminin ölçmeleri patlamanın eli kulağında olduğunun kanıtlanmasını üretti.
Etna dağındaki patlama 1991'den 1993'e 16 ay sürdü. Bu süreçte 10 m3/s oranında delikten lavlar fırladı. 300 yıldır en geniş patlama idi.
Sismik faaliyetlerin frekansının belirgin örnekleri ile küçük micro gravitenin volkanik patlamaların çok detaylı modelini sağlamaya başlıyor. Birçok volkanlarda (günümüzde) yerçekimi, sismik ve termal araştırmalarında faydalanılan aktif monitering programı kullanılır.
8. KAYNAKLAR
An introduction to applied and environmental geophysics.
Jeofizik Bülteni (Eylül - Temmuz, 1993).
Doç. Dr. Coşkun SARI, Ders Notları, D.E.Ü. Jeofizik Müh.)
Yrd. Doç. Dr. M. Ali KAYA, Ders Notları.
Environmet Geophysical.
Bilindiği Gibi Fizyoloji Organeller, Hücre Ve Dokular Ile Organ Ve Organizmaların Canlılığını Sağlayan Işlevlerini, Ilişkilerini Ve Cansız çevre Ile Etkileşimlerini Inceleyen Bilim Dalıdır. Bitki Fizyolojisi De Bu çerçevede Mikroalglerden Ağaçlara Kadar Tüm Bitkilerde Bu Konuları Araştırır.
Günümüzde Bilgi Birikiminin Ve Iletiminin çok Hızlı Artışı Nedeniyle Bilim Dallarının Sayılarındaki Artış Yanında Sürekli Yeni Ara Dalların Ortaya çıkması Sonucu Bilim Dalları Arasındaki Sınırları çizmek Zorlaşmış Ve Giderek Anlamını Yitirmeye Başlamıştır.
Fizyoloji Fizik Ve Kimya Ile Moleküler Biyoloji, Sitoloji, Anatomi Ve Morfoloji Ile Biyofizik, Biyokimya Verileri Ve Bulgularından Yararlanarak Tıp Ve Veterinerlik, Ekoloji Ve çevre, Tarım Ve Ormancılık Ile Farmasi Ve Gıda, Kimya Mühendisliği Gibi Uygulamalı Bilimlerrindeki Gelişmeler Için Altyapı Sağlamaktadır.
Bitki Fizyolojisi De Bitkilerle Ilgili Olan Konularda Aynı şekilde çalışarak.diğer Temel Ve Uygulamalı Bilimlerin Gelişmesine Katkıda Bulunmaktadır. Uzunca Bir Süre önce Fizyoloji Ile Biyokimyanın Konuları Arasındaki Sınır Netliğini Kaybetmiştir. Giderek Diğer Bilim Dalları Ile Aradaki Sınırlar Da Bilgibirikiminin Artışı Sonucunda Zayıflayacaktır.
ANESTEZİ DERİNLİĞİ VE MİNİMUM ALVEOLAR KONSANTRASYON
Minimum alveoler konsantrasyon (MAC) : 1 atmosfer basınç altında ağrılı bir stimulusa karşı oluşan cevabı, hayvanların veya insanların % 50 sinde ortadan kaldırmak için gerekli olan minumum alveoler anestetik gaz konsantrasyonunun oluşturduğu alveolar (end-tidal) anestetik parsiyel basıncıdır. İnspire edilen anestetik konsantrasyonu ile alveoler konsantrasyon eşit olduğunda anestetiğin alveoler parsiyel basıncının ölçümü MAC'u gösterir. Bu durumda alveoler ve beyin parsiyel basınçları da aynı düzeyde olmalıdır.
MAC anestetiğin etki yerindeki anestetik aktivitesini yansıtır. MAC; 1 atmosferdeki alveoler anestetik parsiyel basıncın % 'si olarak ifade edilir. MAC, denge halindeki anestetiğin etki yerindeki (beyin) parsiyel basıncını gösterir, anestetik konsantrasyonunu göstermez. MAC, ajanın anestetik potansiyelinin göstergesi olarak kabul edilir.
MAC 'U DÜŞÜREN FAKTÖRLER (ANESTETİK GEREKSİNİMİNİ AZALTAN FAKTÖRLER)
Hipoksi : İnsanda PaO2'nın, bilincin korunabildiği en alt sınırı 25 - 35 mmHg dır. Ciddi hipoksinin neden olduğu narkozun mekanizması bilinmemektedir.
Anemi : Hipoksinin MAC üzerindeki etkisi hem PaO2 daki hemde Oksijen kontentindeki düşme ile ilgilidir.
Hipotansiyon : Hipotansiyon anestetik gereksinimini azaltır.
Hipotermi : Hipotermi MAC'u lineer bir şekilde düşürür. Gerçek düşüş anestetikler arasındaki lipid eriyebilirliği veya ısıyla lipid eriyebilirliğinde oluşan değişikliklere göre farklıdır. Örneğin ısının 37'den 27'ye düşmesi halinde halothan, isofloran ve methoksifloranın MAC'u % 50 düşerken, aynı ısı değişikliğinde siklopropanın MAC'u ancak % 20 düşer.
Kalsiyum : Halothan ve Siklopropanın kedilerdeki anestetik potansiyel değişiklikleri direkt olarak beyin omurilik sıvısındaki (BOS) kalsiyum iyon konsantrasyonuna bağlıdır. BOS'daki çok yüksek kalsiyum iyon konsantrasyonu genel anesteziye benzer bir durum oluşturur.
Narkotikler : Narkotikler anestetik gereksinimi azaltırlar.
Naloksan : Naloksanın narkotikler dışında, hem azotprotoksitin oluşturduğu analjeziyi hem de halothan, enfluran, siklopropan ve barbitüratların oluşturduğu anesteziyi antagonize ettiği ileri sürülmüştür.
Ketamin : İntramusküler (İM) enjeksiyonu farelerde MAC'u düşürür.
Sedatif ve trankilizanlar : Tüm nonnarkotik ajanlar anestetik gereksinimi azaltırlar.
Diğer inhalasyon ajanları : İnhalasyon ajanlarının kombinasyonları kümülatif ve genellikle additif etkilidir. Bazı kombinasyonlar sinerjik etkili iken bazısı antagonist etki oluşturur. % 70 N2O halothanın MAC'unu % 60 düşürür.
Kolinesteraz inhibitörleri : Neostigmin ve Fizostigmin doza bağlı olarak anestetik gereksinimi azaltırlar.
Lokal anestetikler : Genel anesteziye destek olarak lokal anesteziklerin sistemik uygulaması bilinen bir yöntemdir. Lokal anesteziklere bağlı anestetik gereksinimdeki azalma, spinal kord nöronlarında nosiseptif impulsların blokajı sonucu oluşur. SSS'de katekolamin salınımının artması anestetik gereksinimi de artırır. Kokain halothanın MAC'unu artırır, çünkü kokain SSS'de katekolaminin geri alınımını inhibe eder ancak, ekstraselüler katekolamin konsantrasyonunu artırır.
Gebelik : Progesteron anestetik aktivite gösterir. Gebelik MAC'u düşürür ve anestetik gereksinimini azaltır.
Transkutaneal elektriksel sinir stimülasyonu (TENS) : Tek başına N2O ile karşılaştırıldığında TENS + N2O'in analjezik potansiyeli % 40 artar. Stimulusu takiben oluşan analjezi uzun sürer.
Klonidin : Klonidin hayvanlarda morfinden 10 kez daha fazla potent bir santral analjeziktir. Naloksan tarafından antagonize edilemez. Akut kullanımı derin bir sedasyon oluşturur ve anestetik gereksinimini azaltır.
Kas gevşeticiler
MAC'U ARTIRAN
Genel anestezinin esas karakteristik elemanları; bilinç kaybı, analjezi ve amnezidir. Genel anestezi oluşturmak için intravenöz (iv) ajanların kullanılması 19. yüzyıla kadar uzanır. Bu devirde morfin inhalasyon ajanlarına eklenen yardımcı bir ilaç olarak bazen de skopolamin ile birlikte anestezi oluşturmak için kullanılmıştır. 20. Yüzyıl başlarında barbitüratların bulunması ile birlikte anestezi endüksiyonu bu ajanlarla sağlanmaya başlanmıştır. İlk bulunan çok kısa etkili barbitürat hekzobarbitaldir. Bu ajanın istenmeyen kas hareketlerine neden olması, tiyopentalin tercih edilmesini sağlamıştır. İdeal bir intravenöz (iv) anestetik şu şartlara sahip olmalıdır:
Hızlı, sakin ve güvenli bir anestezi endüksiyonu sağlamalıdır. Eksitatuar etkisi (spontan adale hareketleri, hipertonüs) minimal olmalıdır.
Kardiyovasküler ve solunum fonksiyonu üzerinde minimal bir etkiye sahip olmalıdır.
Özellikle subanestetik dozlarda analjezik etkisi olmalıdır.
Bilincin geri dönüşü hızlı ve sakin olmalıdır. Psikomotor ve serebral fonksiyonlar çabuk normale dönmelidir. İlacın santral sinir sisteminden redistribüsyonu ve aktif metabolitlerinin biyotransformasyonu hızlı olmalıdır. Kümülatif etkisi olmamalı, Amnezik etkisi bilincin geri dönüşü ile birlikte azalmalıdır.
Hipersensitiviteye neden olmamalı, venlerde irritasyon yapmamalı, intravasküler veya intraarteriyel enjeksiyonları dokulara toksik etki yapmamalıdır.
Suda eriyebilir ve stabil solüsyon halinde bulunmalıdır. Tüm bu şartlara uyan ideal bir anestetik ajan yoktur. BARBİTÜRATLAR
KİMYASAL YAPI
Anestezi uygulamasında kullanılan tiyobarbitüratlarda 2. karbondaki oksijen atomun yerini bir sülfür (S) atomu almıştır. Metoheksitalde oksijen atomu durur ancak 1. azottaki H atomunun yerine bir metil grubu (CH3) bağlanır. Bu küçük kimyasal değişiklikler barbitüratın santral sinir sistemindeki etkisinin çabuk başlamasını ve kısa sürmesini sağlar. Tiyobarbitüratların diğer barbitüratlardan en önemli farkı budur. Tüm intravenöz barbitüratların suda eriyen çözeltileri kullanılır. Ancak sudaki solüsyonların kimyasal stabilitesi sınırlıdır. Örneğin, Tiyopental solüsyonunun stabil olarak kalabildiği maksimum süre 2 haftadır.
Tiyopentalin % 2,5 luk solüsyonu alkalendir (pH = 10,6). Bu solüsyonun kazaen ven dışına enjeksiyonu irritasyona neden olur. Bu konsantrasyonun altındaki solüsyonlar venlerde daha az irritasyona neden olur ve intravenöz enjeksiyon önemli derecede ağrıya neden olmaz.
Metoheksitalin anestetik etkisi tiyopentalin 2 - 3 katıdır, bu nedenle % 1 - 2 lik solüsyonları kullanılır. Teorik olarak, fazla dilüe olan solüsyonlar, kazaen yapılabilecek olan bir subkütan veya intraarteriyel enjeksiyon olasılığı düşünüldüğünde, çok daha emin ve doku toksisitesi az olan solüsyonlardır.
İntravenöz uygulanan diğer barbitüratlar: Thiamylal, tiyopentalden biraz daha potentdir, ancak klinikte yaygın bir kullanım olanağı bulamamıştır. Tiyobutobarbital ve tiyalbarbital, tiyopentalden daha zayıf etkili barbitüratlardır ve çok daha yüksek konsantrasyonda kullanılmaları gerekir, bu da hem eriyebilirlik hem de venöz irritasyon problemine neden olur.
BİYODİSPOZİSYON
TİYOPENTAL : Tiyopental pKa'sı 7,6 olan yüksek lipofilik bir moleküldür, pH 7,4'de ilacın % 60'ı noniyonize formda bulunur. Tiyopentalin intravenöz uygulanmasını takiben santral sinir sistemindeki etkisinin başlangıç zamanı, fizikokimyasal özellikleri ile özellikle yüksek lipid eriyebilirliği ve pKa değeriyle ilgilidir. Tiyopentalin santral etkilerinin şiddeti ise dozla ilgilidir. Yüksek doz etki süresini uzatabilir. Tiyopentalin 3 - 5 mg / kg dozda uygulanması, 10 - 15 dakika süren bilinç kaybı ve 5 - 10 dakika süren bir anestetik devre oluşturur. Uzun yıllar tiyopentalin etki süresinin kısa olmasının hızlı metabolizmasına bağlı olduğu düşünülmüştür. Ancak sonra, metabolizma hızının (% 10 - 15 /saat) çok yavaş olduğu gösterilmiştir.
Tiyopentalin etkisinin kısa olmasının nedeni ilacın beyinden diğer dokulara redistribüsyonudur (yeniden dağılımı). Tiyopentalin beyinden yeniden dağılımında kaslar ve cilt dokusu yağ dokusundan daha önemli bir rol oynar. Beyindeki konsantrasyonun düşmesi ve ilacın kas - cilt dokusu tarafından tutulması ile anestezik devreden uyanma düzeyine varılmış olur. Yağ dokusu gibi az kanlanan dokulara yavaş redistribüsyonu ise tiyopentalin postanestetik santral sinir sistemi etkilerinden kurtulmaya yardım eder. Yağ dokusunun tiyopentale afinitesi çok azdır. Bu nedenle yağ dokusunda tutulması uzun bir zaman alır. Çok kısa etkili barbitüratların etkilerinin kısa sürmesi çabuk yıkılmalarından değil, kandan çok kısa sürede taşınmalarındandır. Tiyopentalin hepatik metabolizması yavaştır, % 1'den azı değişmeden idrarla atılır. Majör metabolizma yolu oksidasyondur.
Kanda tiyopentalin büyük bir kısmı (% 72 - 86) albümine bağlanır. İlaç molekülünün ancak bağlı olmayan serbest kısmı membranları geçebilir. Proteine bağlanma diğer ilaçlar veya hepatik ve renal hastalık olmasına bağlı olarak değişebilir. Örneğin sülfanamitler, proteinlere bağlanmak için tiyopentalle yarışmaya girerler ve tiyopentalin serbest fraksiyonunu artırırlar. Bu durumda anestezi endüksiyonunda tiyopental dozunu azaltmak gerekir. Benzer bir durum nonsteroid antienflamatuar ilaç alan hastalarda da söz konusudur. Hepatik ve renal bozukluğu olan hastalarda bağlanma azalır. Bu durumda tiyopentalin serbest fraksiyonu ve etkisi ileri derecede artar. Bu tip hastalarda anestetiğe karşı sensitivitenin artmasının nedeni budur. Bu hastalarda tiyopentalin intravenöz uygulanması ile beyin ve kalp gibi organlar çok yüksek konsantrasyonda bağlı olmayan ilaca maruz kalır ve bu organlarda daha büyük bir etki oluşturur. Bu nedenle proteine bağlanmanın azaldığı durumlarda tiyopental dikkatle uygulanmalıdır. Böylece ilacın beyin, kalp ve diğer dokularda toksik konsantrasyona ulaşması önlenebilir.
Dağılımı - Yeniden dağılımı
İlk dağılım fazı : Tiyopental intravenöz uygulamayı takiben beyin ve diğer çok kanlanan organlara (santral kompartman) girer.
İkinci dağılım fazı : İlk dağılımdan sonra bir kaç dakikalık bir yarı ömürle karakterizedir ve santral kompartman ile az yağlı dokular veya kas dokusu arasındaki tiyopental dengesini yansıtır. Bu faz tiyopentalin tek bir dozunu takiben oluşan bilinç kaybının geri döndüğü devreye uyar.
Üçüncü bir yeniden dağılım fazı : Saatler sürer, az yağlı dokular ve kas dokuları ile kanlanması çok az olan dokular (yağ dokusu) arasındaki dengeyi içerir.
Tiyopentalin eliminasyon yarı ömrü 5 - 12 saattir. Vücuttan tümüyle atılımı hepatik metabolizmasına bağlıdır ve atılım hızı (clearance) 1,6 - 4,3 ml / kg / dk dır. Bu hız çok kısa etkili bir ilaç için uzun bir süre sayılır. Yaşlı hastalarda tiyopentalin dağılan volümü ve dolayısı ile eliminasyon yarı ömrü vücut dokularındaki değişmeye bağlı olarak artar. Bu nedenle yaşlı hastalarda tiyopental dozunun azaltılması gereklidir.
METOHEKSİTAL: Lipid eriyebilirliği tiyopentalden biraz daha azdır ve daha az iyonize olur. Metoheksitalin etki hızı pentotal gibidir. Biyodispozisyonu da pentotale benzer. Bilincin geri dönüşü de metoheksitalin beyinden kas ve az yağlı dokulara yeniden dağılımına bağlıdır. Majör metabolizma yolu da tiyopental gibi oksidasyondur. Plazmadan temizlenmesi (clearance) tiyopentalden 3 - 4 kez daha hızlıdır (10 - 12 ml / kg / dk). Eliminasyon yarı ömrü ise 2 - 4 saattir. Bu nedenle anesteziden sonra derlenme (recovery) tiyopentalden daha çabuk olur. Metabolizmasının tiyopentalden çok daha hızlı olması nedeniyle çabuk derlenmenin önemli olduğu vakalarda, özellikle yüksek ya da tekrarlanan dozların uygulanmasından sonra tiyopentale tercih edilir.
ETKİ MEKANİZMALARI
Barbitüratlar esas olarak retiküler aktive edici sistemi deprese ederler. Santral sinir sisteminde spesifik sinapslarda iki tip etki oluştururlar.
İnhibitör nörotransmitterlerin etkilerini kolaylaştırır veya artırır. GABA'nın etkisi ile açılan Cl iyon kanallarının uzun süre açık durumda kalmasına neden olarak ve kanalların içini tıkayarak (kanal blokörü gibi) etki ederler.
Eksitatör nörotransmitterlerin (asetilkolin, glutamik asit) sinaptik etkilerini inhibe eder, yüksek dozlarda snaptik iletimi bloke ederler. Tüm bu bulgular barbitüratların santral sinir sistemi'deki etkilerinin spesifik barbitürat reseptörleri aracılığı ile oluştuğunu düşündürtmektedir. SANTRAL SİNİR SİSTEMİNDEKİ ETKİLERİ
A - Yüksek (Anestetik) dozlarda : Tiyopental :
Beynin oksijen tüketimini azaltır, beyin metabolizma hızını önemli derecede düşürür. Beyin metabolizma hızındaki azalma beyin kan akımı gereksiniminde azalmaya neden olur, bu da beyin damarlarında vazokonstriksiyon oluşması ile sağlanır.
Beyin kan akımındaki azalma, beyin kan volümünde ve intrakraniyal basınçta düşmeye neden olur. Beyin metabolizması üzerindeki bu etki beynin hem hasara uğrayan hem de perfüze olan sağlam bölgelerini korur. Tiyopental : Beynin kan akımını azaltması, perfüzyon basıncını artırması, metabolizma hızını düşürmesi nedeniyle kafa içi basınç artışı olan hastaların endüksiyonunda çok yararlı bir ajandır.
Hipnoz, Sedasyon ve Bilinç kaybı.
Antikonvülzif etki. B - Düşük dozlarda (25 - 50 mg) :
Ağrı eşiğini düşürür. Bu nedenle «antianaljezik» veya «hiperaljezik» etki gösterir. Yüksek dozlarda da cerrahi anestezi oluşturmaz, aksine kardiyovasküler ve solunum depresyonu oluşturur. Analjezik etkisi yoktur.
KARDİYOVASKÜLER ETKİLERİ
Tiyopental :
Kalpte : Doza bağlı olarak direkt miyokard depresyonu oluşturur. Aynı zamanda koroner kan akımı, kalp hızı ve miyokardın oksijen tüketimini artırır. Kesin sonuç doza bağlı olarak kan basıncı, kardiyak output ve stroke volümdeki düşmedir. Tiyopental enjeksiyon hızına bağlı olarak kardiyovasküler depresyon oluşturur. Erişkinde 50 mg / dk dozunda verilmesi halinde kan basıncında hiç bir değişiklik oluşturmaz.
Damarlarda : Direkt olarak damar düz adalesini etkileyerek vazodilatasyona neden olur. Venöz tonüsü azaltır ve venöz dönüşte azalmaya neden olur.
Histamin salınımına neden olur : Hipotansiyon, ürtiker, allerjik reaksiyon. SOLUNUMA ETKİLERİ
Tiyopental dozla ilgili olarak :
Solunumu deprese eder. Solunum merkezinin CO2'e cevap verme yeteneğini inhibe eder.
Laringospazm ve bronkospazmı davet edebilir. Ancak kendisi tek başına laringospazm ve bronkokonstriksiyona neden olmaz. Larinks refleksleri yüzeyel tiyopental anestezisinde deprese olmaz, bu nedenle yüzeyel anestezi sırasında hava yolunda bir maniplasyon yapılması veya duyarlı bir bronş ağacı varlığında (astma) ya da larinksin mukus ile uyarılması halinde laringospazm veya bronkospazm oluşabilir. KARACİĞERE ETKİLERİ
Tiyopental endüksiyon dozlarında (3 - 5 mg / kg) karaciğer fonksiyonunda önemli bir değişiklik oluşturmaz. Yüksek dozlarda hepatik fonksiyonda geçici değişikliklere neden olabilir. Ancak bu değişikliklerin klinik olarak önemi yoktur. Yüksek dozlarda ve uzun süre kullanımı (beyin travmasında) hepatik enzim fonksiyonunu indükleyebilir.
BÖBREKLERE ETKİSİ
Tiyopentalin böbrek fonksiyonları üzerindeki etkisi primer olarak renal kan akımı ile ilgilidir. Kardiyovasküler depresyon renal kan akımında azalma ve böylece renal fonksiyonun düşmesine neden olur.
DİĞER FARMAKOLOJİK ETKİLERİ
Tiyopental plasentadan fötüse geçmesine karşın gebe uterus üzerinde çok az etkilidir. Tiyopental sezaryen endüksiyonunda hızla anneden fötüse geçer, 45 sn içinde fötüsde görülür, 2 - 3 dakika sonra anne ve fötüs kanındaki tiyopentan konsantrasyonları eşit hale gelir, bundan sonra konsantrasyon her ikisinde de senkron olarak giderek azalır. Tiyopental 4 - 7 mg / kg dozlarda, fötüste % 75 - 95 önemli bir depresyona neden olmaz. Tiyopentalin anneden fötüse hızlı transferine karşın bir çok faktör tiyopentalin fötüse etkilerini sınırlandırır. Bu faktörler; ilacın umblikal venöz kandan hepatik atılımı, fötal dolaşımdaki geniş şantlar ve anne kanındaki ilaç konsantrasyonunun çok çabuk düşmesidir.
Tiyopental nöromusküler kavşakta önemli bir etki oluşturmaz ve adale gevşetici ajanlarla etkileşmez. BARBİTÜRATLARIN ENDİKASYONLARI VE UYGULAMA ALANLARI
Barbitüratlar anestezi uygulamasında intravenöz olarak, 1 - Anestezi indüksiyonunu sağlamak için 2 - Değişik balans anestezi tekniklerinde yardımcı ajan olarak, 3 - Rejyonal anestezi sırasında sedasyon oluşturmak için, 4 - Kısa ve hafif analjezi gerektiren girişimlerde tek başına genel anestezi oluşturmak için kullanılırlar.
Barbitüratların etkilerinin çok çabuk başlaması bu ajanları endüksiyon ajanı olarak çok cazip kılmaktadır. Barbitüratların anestezi amacıyla devamlı enfüzyonları uygun değildir. Çünkü kümülasyon derecesine göre doz iyi seçilmeli ve enfüzyon hızı düşürülmelidir. Enteresan olarak metoheksitonun 55 mg / kg / dk enfüzyon hızında % 67 N2O ile birlikte devamlı enfüzyonu kardiyovasküler sistemde önemli bir depresyon oluşturmaz
YAN ETKİLERİ
Barbitüratların kullanılmasından sonra derlenme uzun sürer. Tiyopental veya metoheksitalden sonra hastalar 24 saat araba kullanmamalıdır.
Lokal etkileri : Tiyopentalin % 2,5 veya metoheksitalin % 1 konsantrasyonda intravenöz olarak enjeksiyonu çok nadiren venöz irritasyon veya tromboza neden olur. Bu solüsyonlar intramusküler olarak verilse bile hafif bir irritasyon oluşturur. Yüksek konsantrasyon veya volümde cilt altı enjeksiyonu, lokal doku irritasyonu ve nekroza neden olabilir. İntraarteriyel enjeksiyonu, damarda ve enjeksiyonun yapıldığı ekstremitede önemli hasara neden olur. Tiyopentalin arter içine enjeksiyonunu takiben vasküler spazm, ağrı, distalde nabız kaybı, gangren ve kalıcı sinir hasarı oluşabilir. Tedavi
Venöz trombozda : En iyi tedavi olayın olduğu kolu istirahate almaktır, ortalama 7 - 10 gün içinde iyileşir, özel bir tedavisi yoktur.
İntramusküler veya cilt altı enjeksiyonunda : İğne yerinde bırakılarak, hem ilacı sulandırmak hem de vazodilatasyon sağlamak için 10 - 20 ml lokal anestezik (prokain % 0,5, lidokain) verilmelidir.
İntraarteriyel enjeksiyonda :
Ağrı ortadan kaldırılmalı, hemen hafif bir genel anestezi uygulanmalıdır.
Arteriyel spazm önlenmeli ve vazodilatasyon sağlanmalı, bu amaçla brakiyal pleksus blokajı ve vazodilatatör ilaçlar uygulanmalıdır.
Tromboz oluşması ya da pıhtının yayılması önlenmelidir. Bunun için antikoagülan tedavi (heparin) uygulanmalıdır. d) Cerrahi tedavi : İlk 6 saat içinde cerrahi ile pıhtı çıkarılmalıdır.
Sistemik etkileri : Hipotansiyon, Solunum depresyonu ve allerjik reaksiyonlar oluşabilir. Cilt döküntüleri, ürtiker, anjonörotik ödem, bronkospazm, laringospazm ve kardiyovasküler kollaps gelişebilir. KONTRENDİKASYONLARI
Akut intermitant porfiri ve muhtemelen hem sentezinde yetmezlik gösteren diğer porfirilerde kontrendikedir. Barbitüratlar tarafından indüklenen karaciğer sitokrom P-450 enzimleri serbest hem birikintisini tüketir ve sonuçta triptofan pyrolaz enziminin sentezini azaltır. Bu enzim normalde triptofanın metablizmasından sorumludur. Bu durumda triptofan birikir ve seratonin sentezine çevrilir. Seratonin, porfirinin akut bir atağındaki santral sinir sistemi ve gastrointestinal sistem semptomlarından sorumludur.
Rölatif kontraendikasyonları : a) İnfantlar, yenidoğanlar ve yaşlı hastalar. b) Kardiyak rezervi sınırlı hastalar : Mitral stenozu, Kalp tamponatı, Hipovolemi c) Karaciğer ve Böbrek yetmezliği d) Endokrin bozukluklar. BENZODİAZEPİNLER
KİMYASAL YAPILARI
Anestezide önemli olan 3 benzodiazepin vardır. Bunlar : Diazepam, lorazepam ve midazolamdır. Kimyasal yapı olarak diazepam ile lorazepam benzerlik gösterir, ancak midazolam bunlardan farklı olarak bir imidazol halkası içerir. Diazepam ve lorazepam suda erimez. Midazolam, içerdiği imidazol halkası sayesinde suda eriyebilir ve hidroklorür tuzu halinde kullanılır. Midazolam vücutta yüksek pH'da daha fazla yağda eriyebilir hale geçer.
BİYODİSPOZİSYON
DİAZEPAM: Yüksek lipid eriyebilirliği nedeniyle santral sinir sistemi etkisinin çabuk başlayacağı beklenir. Bununla birlikte hipnozun ve uykunun başlangıcı yavaş ve düzensizdir. Bu nedenle anestezi endüksiyonu için uygun bir ajan değildir. Diazepamın kandan beyin omurilik sıvısına geçişi çabuktur ancak, santral etkileri yüksek dozlarda bile geç oluşur.
Anestezide esas olarak premedikasyonda kullanılır. Atılımı hepatik metabolizmasına bağlıdır, oksidasyonla aktif metabolitleri olan oksazepam ve vb. lerine dönüşür. Oksazepam klinikte sedatif-hipnotik olarak kullanılır. Diazepamın aktif metabolitleri özellikle tekrarlanan dozlarda santral sinir sistemi etkilerini uzatır. İkinci metabolizması konjügasyonla olur ve bu aktif metabolitler suda eriyen inaktif glukronidlere dönüştürülür. Bir çok ilaç (histamin H2-reseptör antagonistleri, cimetidin gibi) karaciğer enzimleri tarafından diazepamın oksidasyonunu inhibe eder ve etkisini uzatır.
Diazepamın klerensi çok yavaştır, 0,2 - 0,5 ml / kg / dk. Eliminasyon yarı ömrü de çok uzundur, 20 - 40 saat arasında sürer ve intravenöz ajanların hepsinden daha uzundur. Diazepam aşırı miktarda (% 98 - 99) plazma albüminine bağlanır, bağlı olmayan ilaç fraksiyonu kandaki total ilacın % 1 - 2'sidir. Yaş, hastalık ve diğer ilaçlar bağlanmayı değiştirir.
Diazepam, doğum sırasında fötal kanda birikir, serbest fraksiyon % 15'e çıkar. Serbest fraksiyon birinci derecede karaciğer hastalığı ve böbrek yetmezliğinde artar. Yaşlılarda da eliminasyon yarı ömrü protein miktarındaki ve doku dağılımındaki değişiklik nedeniyle uzar.
LORAZEPAM: Lorazepam, diazepamdan daha az lipid eriyebilirliğine sahiptir, bu nedenle santral sinir sistemine girişi daha yavaş olur ve etkisi daha geç başlar. Bu da anestezi endüksiyonu için uygun bir ajan değildir. Anestezide premedikasyonda ve bazı vakalarda balans anestezinin bir komponenti olarak kullanılır. Yüksek dozlarda santral sinir sisteminde derin depresyon oluşturmaz ama postoperatif sedatif etkisi uzar. Atılımı diazepam gibi hepatik metabolizmasına bağlıdır, ancak lorazepam faz 1 oksidatif metabolizmaya uğramaz direkt olarak konjüge edilerek inaktive edilir. Lorazepam plazmada % 90 oranında proteine bağlanır, bu nedenle bağlı olmayan fraksiyon diazepamdan daha yüksektir. Klerensi diazepamdan daha yüksek ve eliminasyon yarı ömrü daha kısadır (10 - 20 saat).
Dağılımı ve eliminasyon yarı ömrü yaş ve renal hastalıkla önemli derecede etkilenmez. Proteine bağlanma ve doku dağılımındaki değişiklik nedeniyle karaciğer hastalığı ve sirozda eliminasyon yarı ömrü uzar. Bu nedenle sirozlu hastalarda dozun azaltılması gereklidir.
MİDAZOLAM: Klinik uygulamaya en son giren intravenöz benzodiazepindir. Suda eriyebilirliği diazepam ve lorazepamdan çok daha fazladır. Midazolam intravenöz uygulamadan sonra çok çabuk santral sinir sistemine girer ancak, maksimal depresyon 3 dakikadan önce oluşmaz. Tiyopentanla karşılaştırıldığında daha yavaş etkilidir, bazı vakalarda tam bir iyileşme için daha uzun bir süre gerektirir. İntramusküler uygulamadan sonra iyi absorbe edilir, maksimum etki 15 - 30 dakikada oluşur ve diğer benzodiazepinlerden daha az irritasyona neden olur. Hepatik enzimler yolu ile önce okside edilir metabolitleri de konjüge edilerek idrarla atılır.
Midazolam % 95 oranında plazma proteinlerine (albümin) bağlanır. Klerensi lorazepamdan 5 kez, diazepamdan 10 kez daha fazladır. Bu esas olarak hepatik metabolizma hızının daha fazla olmasına bağlıdır. Eliminasyon yarı ömrü diğerlerinden daha kısadır (2 - 4 saat). Enteresan olarak, yaş midazolamın etkisini değiştirmez.
ETKİ MEKANİZMALARI
Benzodiazepinler santral sinir sisteminde spesifik benzodiazepin reseptörlerine bağlanarak etki ederler. Bu reseptörler GABA reseptörlerine çok yakındır. Santral sinir sisteminde iki tip benzodiazepin reseptörü tanımlanmıştır : Tip I reseptörler postsinaptiktir ve serebellumda bulunur. Tip II reseptörler ise presinaptiktir ve kortekste bulunur. Benzodiazepinler direkt GABA mimetik etki göstermezler ancak, GABA'nın kendi reseptörlerine afinitesini artırırlar. Barbitüratlardan farklı olarak GABA'nın depolarizan etkisi ile açılan Cl iyon kanallarının sayısını artırır fakat süreyi etkilemezler.
SANTRAL SİNİR SİSTEMİ ETKİLERİ
A) Benzodiazepinler yüksek dozlarda ve intravenöz uygulama ile 2 - 3 dakika içinde;
Bilinç kaybına neden olur (bu bilinç kaybı hiç bir zaman tiyopentalle olduğu kadar çabuk oluşmaz).
Anterograt amnezi oluşturur (bu etki en fazla lorazepamda olur). B) Benzodiazepinler anestezi dışındaki uygulamalarda (düşük dozlarda)
Anksiyolitik etki
Sedasyon ve hipnoz
Santral yolla kas gevşemesi
Antikonvülzan etki ve amnezik etki gösterirler. KARDİYOVASKÜLER ETKİLERİ
Genelde bu ajanlar normal kişilerde kardiyovasküler sistem üzerinde çok az etki gösterirler. Enteresan olarak, diazepam atropine benzer bir etki ile kalp hızını artırır.
SOLUNUMA ETKİLERİ
Ancak yüksek dozlarda minimal bir solunum depresyonuna neden olurlar. İntramusküler 15 mg diazepam 30 mg pentazosinin oluşturduğu solunum depresyonundan daha az bir depresyona neden olur.
NÖROMUSKÜLER ETKİLERİ
Nöromusküler iletimde klinikte önemli bir depresyona neden olmazlar. Süksinilkolini etkilemez, nondepolarizanların etkisini uzatırlar.
KLİNİK FARMAKOLOJİ
Benzodiazepinlerin etkisi midazolam dahil tiyopentana göre çok geç başlar. Bu nedenle endüksiyon ajanı olarak ancak, yavaş endüksiyon veya uzun postoperatif sedasyon istenilen vakalarda yararlıdırlar. Benzodiazepinler esas olarak;
Premedikasyonda,
İntraoperatif sedasyon istenilen vakalarda (özellikle rejyonal anestezide),
Balans genel anestezide diğer ajanlarla birlikte kullanılır. KETAMİN
KİMYASAL YAPISI
Ketamin bir sikloheksilamindir, kimyasal olarak phencyclidine (PCP) türevidir. Ketamin, suda eriyebilir ve lipid eriyebilirliği de tiyopentanın 10 katı fazladır. BİYODİSPOZİSYONU Ketamin santral sinir sistemi üzerinde çok çabuk etki gösterir, bu etki tiyopentana göre biraz daha yavaş olur. İntravenöz olarak 2 mg / kg dozda uygulanmasından 10 - 15 dakika sonra bilinç geri döner ancak, tam bir iyileşme biraz daha uzayabilir. Ketamin intramusküler yolla da iyi emilir ancak bu yolla uygulandığında, plazmada peak seviyeye ulaşması 15 dakika gecikir. Ketaminin biyodispozisyonu tiyopentana benzer. İlaç hızla bir santral kompartmana, çok kanlanan dokulara (beyin) girer, sonra (redistribüsyon) adale dokusu ve az yağlı dokulara en sonunda da yağ dokusuna dağılır. Bu dağılım ve yeniden dağılım muhtemelen bilincin geri dönüşünde majör bir rol oynar. Ketaminin biyotransformasyonu karışıktır. Karaciğerde oksidasyonu sonucu bir çok metaboliti oluşur, bunların içinde en önemlisi norketamindir. Norketamin ketaminin 1/3 kadar anestetik etkiye sahiptir. Klerensi çok hızlıdır (18 ml / kg / dk). Tek bir intravenöz dozundan sonra eliminasyon yarı ömrü 2 - 3 saattir. Ketamin plazma proteinlerine % 45 - 50 oranında bağlanır ve a-1 glikoproteine albüminden daha fazla afinite gösterir.
ETKİ MEKANİZMASI
Ketaminin nörofarmakolojik etkileri «dissosiyatif anestezi durumu» oluşturur. Talamus ile limbik sistem arasında dissosiasyona neden olur. Santral sinir sisteminde selektif olarak retiküler formasyoyu deprese eder. Ağrının emosyonel komponentlerini yüksek merkezlere taşıyan afferent iletim sistemini deprese eder, bu yolla analjezi oluşturur. Hasta ağrıyı duymasına karşın bu duyguyu değerlendirme yeteneğini kaybeder. Ketamin, barbitüratlar gibi eksitatör nörotransmitterlerin (asetilkolin) snaptik etkilerini inhibe eder. Barbitüratlara benzer şekilde membran iyon kanallarını açık durumda bloke eder. Barbitüratlar ve benzodiazepinlerden farklı olarak, GABA gibi inhibitör nörotransmitterler tarafından aktive edilen snapslar üzerinde inhibe edici etki gösterir. Bu etkisi, GABA yolu ile snaptik iletimin artırılmasına terstir ki bu etki barbitüratlar ve benzodiazepinlerin en önemli nörofarmakolojik etkisidir.
SANTRAL SİNİR SİSTEMİ ETKİLERİ
Ketaminin oluşturduğu anestezi «dissosiyatif anestezi» olarak isimlendirilir. Burada fonksiyonel ve elektrofizyolojik olarak talamus ve limbik sistem arasında bir ayrılma söz konusudur. Ketamin :
Retiküler formasyoda selektif bir depresyon yapar (medial medüller nükleuslarda). Ağrının emosyonel komponentlerini omurilikten yüksek merkezlere ileten afferent iletimi deprese eder.
İntrakraniyal basıncı artırır. Bu muhtemelen serebral vazodilatasyon ve sistemik kan basıncında artmaya bağlıdır. KARDİYOVASKÜLER ETKİLERİ
Ketamin sempatik stimülasyona neden olarak :
Kalpte : Arteriyel kan basıncı ve kalp hızını artırır. Otonom sinir sistemi özellikle sempatik sistem bloke olduğunda, ketamin miyokard fonksiyonunu direkt olarak deprese eder.
Damarlarda : Postganglionik adrenerjik nöronlarda katekolamin uptakeini inhibe eder. Ketamin indirekt olarak vazokonstriksiyon oluşturur.
Koroner vazodilatasyona neden olur. Ancak bu artan kalp işi ve afterloaddaki artma nedeniyle tatmin edici olmaz.
Pulmoner vasküler rezistansı artırır. Pulmoner arter basıncı ile sağ ventrikül işinin artmasına neden olur. Bu nedenle ketamin sağ ventrikül rezervi düşük olan hastalarda kontrendikedir. SOLUNUMA ETKİLERİ
Ketamin dozla ilişkili olarak ;
Solunum depresyonuna neden olur. Ancak intravenöz anestetik dozlarda (2 mg / kg) yalnızca PO2'da orta derecede bir düşme olur. CO2'e cevap verme yeteneği ketamin anestezisi sırasında son derece iyidir. Solunum depresyonunun derecesi ilacın dozuna ve verilme hızına bağlıdır.
Bronkodilatasyon oluşturur. Ketamin bronş düz adalesinde gevşemeye neden olur ve epinefrinin hava yolundaki etkisini potansiyalize eder. Ketamin reaktif hava yolu olan hastalarda hava yolu rezistansını ve bronkospazmı azaltır. Faringeal ve laringeal refleksler ketaminle deprese olmaz bu nedenle hava yolundaki girişimlerde uygun bir ajan değildir. NÖROMUSKÜLER ETKİLERİ
Ketamin ile adale spazmı ve iskelet kası tonüsünde artma oluşur. Miyopatili hastalar ve malign hipertermide emniyetle kullanılabilir. Süksinilkolin, d-tübokürarin ve pankuronyumun etkisini artırır.
ENDİKASYONLARI
Akut hipovolemik şok : Ketamin akut hipovolemik şoklu hastalarda diğer endüksiyon ajanlarının çoğundan daha iyi bir kardiyovasküler stabilizasyon ve denge sağlar. Ancak, şokta bir süre kalan hastada veya otonom sinir sisteminin ileri derecede stress altında olduğu hastalarda kullanılması ise sıklıkla derin bir kardiyovasküler depresyona neden olur. Bunun nedeni koruyucu otonom reflekslerin azalması veya yokluğu halinde ketaminin primer olarak miyokardı deprese etmesidir. 2 - Kalp tamponatı : En ideal endüksiyon ajanıdır.
Ciddi inatçı bronkospazm.
Doğum : 0,2 - 0,5 mg / kg gibi düşük intravenöz dozlarda forceps kullanımına izin verir.
Çocuklarda genel anestezi endüksiyonu : Anestezi endüksiyonu intramusküler 5 - 10 mg / kg dozda ketamin ile sağlanabilir. Ketamin ile intramusküler endüksiyon özellikle çocukların anestezisinde ve tekrarlanan bazı radyolojik girişimlerde son derece yararlıdır. Ketaminin sekresyonları artırdığı unutulmamalıdır. Bu nedenle mutlaka bir antikolinerjik ajan (özellikle üst solunum yolu maniplasyonlarından önce) uygulanmalıdır. Ketaminin göz içi basıncında oluşturduğu artış bu cerrahide klinik bir önem göstermez. KONTRENDİKASYONLARI
Kontrol altına alınmayan hipertansif hastalar
Anstabil anjina
Miyokard infarktüsü olan hastalar
İntrakraniyal, torasik veya abdominal anevrizmalar
Sağ veya sol kalp yetmezliği
Kafa içi basınç artışı olan hastalar
Psikiatrik hastalar. YAN ETKİLERİ
Postanestetik reaksiyonlar : Ketaminin postanestetik reaksiyonları % 5 - 30 oranında ortaya çıkar. Bunlar bir çok faktöre bağlıdır :
Hastanın yaşı (gençlerde daha az),
Cins (kadınlarda daha fazla),
Doz (intravenöz 2 mg / kg üstünde daha fazla),
Kişilik özelliği,
Premedikasyon (atropin veya droperidol). Benzodiazepinler ketaminin postoperatif reaksiyon ve halüsinasyon insidansını azaltır. Bu amaçla 0,15 - 0,3 mg / kg dozda diazem ketaminle endüksiyondan önce uygulanabilir. Lorazepam (2 - 4 mg oral veya im) çok daha etkilidir. Midazolam ise en uygun ajandır, venöz irritasyon oluşturmaz. ETOMİDAT
KİMYASAL YAPISI
Etomidat kimyasal yapı olarak hiç bir intravenöz anestetiğe benzemez. Zayıf bir bazdır, enfüzyon ve endüksiyon için propilen glikol veya kromofor-L içinde çözünmüş solüsyonları kullanılır.
BİYODİSPOZİSYONU
Etomidatın intravenöz enjeksiyonu pentotale benzer veya ondan hafifçe daha yavaş bir hızda bilinç kaybına neden olur. Santral sinir sistemindeki etki süresi doza bağlı olmakla birlikte endüksiyon dozundan sonra (0,3 mg / kg) bilinç, 3 - 5 dakika arasında geri döner. Etkisinin kısa sürmesinin nedeni ilacın beyinden diğer dokulara yeniden dağılımıdır. Etomidat karaciğer enzimleri tarafından hızla hidrolize edilerek inaktif metabolitlere parçalanır. Etomidatın klerensi 12 - 20 ml/kg/dk dır. Metabolizması tiyopentandan 5 kez daha hızlıdır. Eliminasyon yarı ömrü 1 - 5 saattir. Uzun süreli enfüzyonu halinde bu süre 5 saati geçer. Plazmada % 75 oranında albümine bağlanır. Renal yetmezlik veya sirozda bu bağlanma azalır ve etkisi uzar, artar.
ETKİ MEKANİZMASI
Etomidatın nörofizyolojik etkileri barbitüratlar ve diğer intravenöz anestetiklere benzer. Etomidat, esas depresan etkisini barbitüratlara benzer şekilde retiküler aktive edici sistem üzerinde gösterir ve spinal nöronlarda inhibitör veya fasilitör etkiye neden olur.
GABA mimetik etki gösterir. Bu etkisi GABA antagonistleri tarafından geri çevrilir.
Eksitatör nörotransmitterlerin (asetilkolin, glutamik asit) sinaptik etkilerini inhibe eder. Tiyopental gibi snaptik membrandaki iyon kanallarını veya reseptörleri etkileyerek asetilkoline bağlı snaptik iletimi bloke edebilir. SANTRAL SİNİR SİSTEMİ ETKİLERİ
Etomidat tiyopental gibi beynin oksijen tüketimini, kan akımını ve kafa içi basıncını azaltır. Bu ve diğer etkileri ilacın beyin üzerinde koruyucu bir etkisinin olduğunu gösterir. Etomidatla endüksiyon sırasında erken devrede sıklıkla miyotonik aktivite, inkoordine adale kasılmaları oluşur. Bunun kesin nedeni belli değildir, ilacın spesifik epileptojenik etkisinden ziyade subkortikal aktivitenin inhibe edilmemesine (disinhibisyona) bağlı olduğu düşünülür.
KARDİYOVASKÜLER ETKİLERİ
Etomidatın kardiyovasküler parametreler üzerindeki etkisi minimaldir. Kardiyovasküler etkilerinin olmaması nedeniyle koroner arter hastaları ve kardiyak hastaların endüksiyonunda önemli bir ajandır. Etomidat histamin salınımına da neden olmaz belki de kardiyovasküler stabiliteyi sağlamada başka bir faktör de bu etkisidir. Etomidat (0,3 mg / kg) + fentanil (10 mg / kg) kombinasyonu endüksiyon ve entübasyon sırasındaki kalp hızı ve kan basıncı artışını önler.
SOLUNUMA ETKİLERİ
Diğer intravenöz ajanlarda olduğu gibi doza bağlı olarak solunum depresyonu oluşur. Baştaki etkisi geçiçi bir apnedir. Etomidat, tiyopentandan daha az solunum depresyonuna neden olur.
ENDİKASYONLARI
Kardiyak hastalar : Kardiyovasküler fonksiyonu azalmış olan hastaların endüksiyonu için yararlı olabilir. Çünkü kardiyovasküler sistem üzerindeki etkileri dozla ilişkilidir, düşük dozda yavaş bir endüksiyonla kardiyovasküler stabilite sağlar.
Kafa içi basınç artışı + kardiyovasküler hastalığı olan beyin cerrahisi vakaları : Bu hastalarda beyin kan akımı ve kafa içi basıncındaki minimal etkisi nedeniyle seçilmesi gereken anestetik ajandır.
YAN ETKİLERİ
Enjeksiyon sırasında oluşan ağrı. Primer olarak ilacın içinde çözüldüğü solüsyona bağlıdır. Propilen glikol ilave edilmesi ağrıyı önemli derecede azaltır.
Miyotoni. Ağır premedikasyon ve özellikle narkotiklerle azalır.
Bulantı ve kusma. Sıklıkla (% 50), özellikle multipl dozlar kullanıldığında görülür.
Surrenal korteks supresyonu. Özellikle uzun süreli enfüzyonda adrenal steroid yapımında depresyon oluşur. Bu nedenle etomidatın uzun süre enfüzyonu kontrendikedir.
Laringospazm ve beklenmeyen apne ALTEZİN (ALPHAXALONE, ALPHADİONE, ALPHADOLONE)
KİMYASAL YAPISI
Steroid yapıdaki tek intravenöz anestetik ajandır. Altezin, suda eriyen iki steroidin karışımından oluşur (alphaxalone ve alphadolone). Majör etkili olan alphaxalonedur. Solüsyon çok visköz ancak stabildir.
BİYODİSPOZİSYONU
Anestetik etkisinin başlangıcı tiyopentan gibidir. Endüksiyon dozundan sonra (50 - 60 mg / kg) bilincin geri dönüşü çok daha çabuktur ancak tam iyileşme uzayabilir. Santral sinir sistemi etkilerinin çabuk geri dönmesi, beyinden diğer dokulara yeniden dağılması ve hızlı metabolik inaktivasyonuna bağlıdır. Klerensi 20 ml/kg/dk dır. Eliminasyon yarı ömrü ise diğer intravenöz ajanlara göre çok kısadır (30 - 60 dk). santral sinir sistemi etkisinin kısa sürmesinde metabolik klerensinin çok yüksek olmasının önemi büyüktür. Bu nedenle karaciğer hastalığında ve yaşlı hastalarda birikime uğrar ve geri dönüş uzar.
ETKİ MEKANİZMASI
Altezin de diğer intravenöz ajanlar gibi santral sinir sisteminde snaptik iletim üzerinde selektif depresan etki gösterir. Bu etkisi anestetik olmayan steroidlerle geri çevrilir. Altezin, kortikal nöronlarda asetilkoline eksitatör cevabı azaltır.
Barbitüratlar gibi snapslarda «iyon kanalı bloke edici etki» oluşturur. SANTRAL SİNİR SİSTEMİ ETKİLERİ
Beyin kan akımı ve metabolizma hızını düşürür. Tiyopentan ve diğer intravenöz anestetiklere benzer dozla ilişkili bir etki oluşturur.
Yüksek oranda (% 20) tremor ve kas hareketlerine neden olur. Bu etkisi ilacın önemli bir dezavantajıdır. Kas aktivitesinin ciddiyeti ve insidansı enjeksiyon hızı ve total doza bağlıdır. KARDİYOVASKÜLER ETKİLERİ
Altezin negatif inotrop etkili bir ajan olmasına karşın uygun hastalarda endüksiyon dozları çok az kardiyovasküler etkiye neden olur. Kardiyovasküler sistemde görülen spesifik etkileri, çok kısa etkili barbitüratlara benzer ;
Kalp hızında artma, kan basıncı, CVP, stroke volüm ve PVR'da düşmeye neden olur.
Önemli oranda histamin salınımına ve bazı ciddi reaksiyonlara neden olur. SOLUNUMA ETKİLERİ
Altezinin solunuma etkileri de dozla ilişkilidir. Tüm solunumsal parametrelerde depresan bir etki gösterir. Uygulamayı takiben kısa bir süre hiperventilasyon görülebilir bunu apne takip eder.
KLİNİK FARMAKOLOJİSİ
Altezin, santral sinir sistemi etkisi ve orta-minumum kardiyovasküler etkisi nedeniyle iyi bir endüksiyon ajanıdır.
Reflekslerin ve bilincin çok çabuk geri dönmesi, çok az bulantı-kusmaya neden olması önemli avantajlarıdır.
Endüksiyon dozu 50 - 100 mg / kg dır ve 10 - 15 dakika süren bir anestezi oluşturur ki bu hem tiyopentan hem de metoheksitalden daha uzundur. Klinikte narkotiklerle kombine edilmesi tatmin edici bir anestezi oluşturur. YAN ETKİLERİ
Altezinin en önemli dezavantajı önemli oranda hipersensitiviteye neden olmasıdır.
Allerjik reaksiyonlar : Ciltte kızarıklık, ödem, ürtiker ile birlikte hipotansiyon oluşur.
Bronkospazm : Bir çok vakada çok ciddi bronkospazma neden olur. Bronkospazm özellikle trakeanın maniplasyonu veya entübasyon sırasında oluşur. Bu reaksiyonlar genellikle enjeksiyonun ilk 1. dakikasında ve çok ufak bir dozla ortaya çıkar.
PROPANİDİD (EPONTOL)
KİMYASAL YAPISI
Propanidid bir eugenol derintravenözesidir. Suda az erir bu nedenle kromofor-L gibi yağlı solüsyonlarla kullanılır.
BİYODİSPOZİSYONU
Tiyopentandan daha fazla yağda eriyebilirliğe sahiptir. Bu nedenle santral sinir sistemi etkisi çabuk başlar ve çok çabuk geri döner. Endüksiyon dozundan (7 mg / kg) sonra etkisi 10 -15 dakika sürer. Epontol plazma esterazı (pseudokolinesteraz) tarafından çok hızlı metabolize edilir. Bu nedenle süksinilkolinle birlikte kullanılması apnenin uzamasına neden olur.
SANTRAL SİNİR SİSTEMİ ETKİLERİ
Epontol, tiyopentale benzer şekilde çok hızlı bir anestezik durum oluşturur. Analjezik aktivitesi yoktur, ancak barbitüratlar gibi antianaljezik etki de göstermez. Etomidat gibi miyotonik kas hareketlerine neden olur. Bu etkisi doz ve enjeksiyon hızına bağlıdır.
KARDİYOVASKÜLER ETKİLERİ
Propanidid dozla ilgili olarak kardiyovasküler sistemde depresyona neden olur. Kalpte inotropik etkiyi azaltır. Bu etkinin oluşmasında histamin salınımına neden olması da bir faktördür.
SOLUNUMA ETKİLERİ
Bir kaç derin solunumdan sonra depresyon veya apneye neden olur. Endüksiyonda sıklıkla öksürük, hıçkırık ve laringospazma neden olur.
NÖROMUSKÜLER ETKİLERİ
Propanidid süksinilkolinin etkisini uzatır (aynı enzim için rekabete girdiği için).
YAN ETKİLERİ
Yüksek insidansta hipersensitiviteye neden olduğu için bu gün uygulamadan kaldırılmıştır. Kardiyovasküler depresyona neden olması, nöromusküler bloke edici ajanlarla etkileşmesi, histamin salınımı ve bulantı - kusmaya neden olması önemli dezavantajlarıdır.
DİİSOPROPİLFENOL - DİSOPROFOL (PROPOFOL)
KİMYASAL YAPISI
1,2 Diizopropilfenol yapısındadır. Propofol, suda az erir bu nedenle % 10 soya yağı + % 1 yumurta fosfatı + gliserol içeren emülsiyon halinde kullanılır.
BİYODİSPOZİSYONU
Propofolün (diprivan) intravenöz uygulanması barbitüratlara eşit bir hızda veya hafifçe daha yavaş olarak bilinç kaybına neden olur. Geri dönüş ise çok daha çabuk olur. Örneğin 2 mg / kg tek bir endüksiyon dozundan sonra 4,4 dakikada tam bir iyileşme görülür. Propofol uygulamayı takiben kandan çok hızla elimine edilir. Eliminasyon yarı ömrü 55 dakikadır. Klerensi 3,5 L/dk dır. Büyük oranda karaciğer enzimleri tarafından metabolize edilir.
ETKİ MEKANİZMASI
Aynı barbitüratlar gibidir.
SANTRAL SİNİR SİSTEMİ ETKİLERİ
Diprivan anestezi endüksiyonunda etkin bir intravenöz ajandır. Anestezi süresi metoheksitale benzer. İndüksiyon dozu 2 mg / kg dır. Kan seviyesi hızlı metabolizasyonuna bağlı olarak çok hızlı düşer. 1 - İntrakranial basıncı düşürür. Beyin metabolizma hızını azaltır. 2 - İstem dışı kas hareketlerine neden olabilir.
KARDİYOVASKÜLER ETKİLERİ
Etkileri tiyopentale benzer. Kan basıncı ve kalp hızında minimal bir değişikliğe neden olur. Kardiak depresif etki doz ve enjeksiyon hızı ile yakından ilgilidir.
SOLUNUM SİSTEMİNDEKİ ETKİLERİ
Solunum depresyonuna neden olur. Kardiyovasküler etkileri ve solunum depresyonu etkisi tiyopentalin etkilerine çok benzer.
NÖROMUSKÜLER ETKİLERİ
Nondepolarizan kas gevşeticilerin etkisini uzatır. Atrakuryum ve norkuronun etkilerini önemli derecede uzatır.
YAN ETKİLERİ
Bulantı-kusma ve istemsiz kas hareketleri görülebilir.
Opioidler, yüzyıllardır anksieteyi yatıştırmak ve analjezi sağlamak amacıyla kullanılmışlardır. «Opioid», «narkotik analjezik», «narkotik anestetik» terimleri spesifik opioid reseptörlerine bağlanarak opioid agonist etkiler gösteren ilaçları tanımlamak için kullanılır. Bu ilaçların çoğu yalnızca intravenöz analjezik olarak değil, primer intravenöz anestetik olarak da kullanılır.
TARİHÇE
Morfin, 1803'de Serturner tarafından opiumdan (afyon) izole edilmiş, klinik uygulamaya ise 1853 yılında girmiştir. Başlangıçta, premedikasyonda analjezik etkisinden faydalanılan morfin daha sonraları anestezisi sırasında ve postoperatif analjezi amacıyla uygulanmıştır. 19. yüzyıl sonlarında ise morfin (1 - 2 mg/kg), skopolamin (1 - 3 mg/70 kg) ile birlikte iv (intravenöz) ve im (intramusküler) olarak anestezi oluşturmak amacıyla kullanılmıştır.
İntravenöz anestetik olarak çok kısa etkili barbitüratların ortaya çıkışı «balans anestezi» kavramının popüler olmasını sağlamış ve opioidler intraoperatif olarak da kullanılmaya başlanmıştır. N2O + Narkotik anestezisinde ilk olarak tiyopental, d-tübokürarin ve opioid (morfin, dolantin) kullanılmış, İnnovar (talamonol) + N2O anestezisinde ise intravenöz bir ajan uygulamaya eklenmiştir (hipnotikler, sedatifler, trankilizanlar). Bu yöntemler balans anestezi olarak isimlendirilir. Çünkü her bir intravenöz ajan selektif etkilidir ve spesifik bir amaçla uygulanır (analjezi, adale gevşemesi, amnezi, otonom reflekslerin ortadan kaldırılması için).
Opioidler potent inhalasyon ajanlarının uygulandığı anestezi sırasında da kullanılırlar. Bu uygulama ile inhalasyon anestetiklerine gereksinimi azaltır ve anestezinin kardiyovasküler ve diğer organ sistemlerindeki depresif etkisini azaltırlar.
DeCastro ve Lowenstein, opioidlerin yüksek dozlarda tam bir anestezi oluşturduğunu açıklamışlardır. Ancak, morfin anestezisi tekniğinde ortaya çıkan yetersiz amnezi, histamin salınımı, uzamış postoperatif solunum depresyonu, vazodilatasyon nedeniyle kan volümünün artırılma gereksinimi ve hipertansiyon gibi problemler, morfinin tek başına anestetik olarak popülaritesini azaltmıştır. Morfinin tersine fentanil, hem balans anestezinin (N2O + Narkotik) bir komponenti olarak, hem inhalasyon anestetiğine yardımcı bir ilaç olarak hem de yüksek dozlarda (50 - 150 µg/kg) primer veya tek başına anestetik olarak popüler olmuştur. En önemli problem ise postoperatif uzamış solunum depresyonudur.
Morfin ve fentanil anestetik dozlarda kardiyovasküler fonksiyonda depresyon yapmaksızın tam bir anestezi oluşturur. Bu yöntem bugün, kardiyovasküler rezervi az veya hiç olmayan hastalarda ideal anestezi tekniğidir. Fentanil + oksijen anestezisi, morfine göre postoperatif solunum depresyonuna daha az neden olur, daha iyi bir kardiyovasküler stabilite sağlar, histamin salınımına neden olmaz ve vazodilatasyon oluşturmaz.
SINIFLANDIRMA
Opioidler; genellikle doğal, yarı sentetik ve sentetik olarak sınıflandırılırlar.
Doğal opioidler
Morfinan türevleri (levorphanol)
Difenilpropilamin veya metadon türevleri (metadon, d-propoksifen)
Benzomorfan türevleri (pentazosin, fenazosin)
Fenilpiperidin türevleri (fentanil, sufentanil, meperidin) Doğal opioidler : Afyon, papaver somniferum (haşhaş) bitkisinin kurutulmuş öz suyudur. Doğal opioidler afyondan elde edilir ve iki kimyasal gruba ayrılır: 1 - Fenantren türevleri (morfin ve kodein), 2 - Benzilizokinolin türevleri (papaverin).
Yarı sentetik opioidler : Tebain türevleri (oxymorfon ve oxycodone) klinikte analjezik amaçla kullanılır. Etorfin morfinden bir kaç bin kat daha potent bir ajandır ve anestezi ve immobilizasyon istenen hastalarda kullanılır.
Sentetik opioidler : Bu gruptaki ajanların çoğu analjezi ve anestezi için iv olarak kullanılır, anestezide yalnız fenilpiperidin türevleri önemli bir rol oynar.
ETKİ MEKANİZMALARI
Opioidlerin etki mekanizması yapıları, etki yerleri ve endojen SSS (santral sinir sistemi) peptidleri ile etkileşmeleriyle açıklanır. Opioidlerin prototipi morfindir. Morfin opioidlerin çoğunun ana karakteristik yapılarını içerir. Aynı zamanda fenilpiperidin yapısını da ihtiva eder.
Etki yerleri : Opioid reseptörleri
Opioid reseptörleri 1973'de tanımlanmıştır. Bir kaç yıl sonra da endojen opioidler bulunmuştur. Bu güne kadar 4 tip reseptör kanıtlanmıştır. Bunlar : mü (µ), kappa (k), sigma (s) ve delta (d) reseptörleridir. Opioidler kendilerine özgü reseptörlere bağlanarak etkilerini gösterirler.
Mü (m) reseptörleri : Spesifik agonisti morfindir. Morfinle uyarılır ve morfinin oluşturduğu supraspinal analjeziden sorumludur. Ayrıca solunum depresyonu, öfori ve fiziksel bağımlılık oluşmasına katkıda bulunurlar.
Kappa (k) reseptörleri : Spesifik agonistleri ketosiklazosin ve türevleri ile nalorfin ve pentazosindir. Spinal analjezi, miosis ve sedasyondan sorumludur.
Sigma (s) reseptörleri : Spesifik agonisti; SKF 10.047 adı verilen opioiddir. Agonistleri disfori ve halüsinasyona neden olur. Ayrıca solunum ve vazomotor merkezi stimüle eder.
Delta (d) reseptörleri : Spesifik agonisti ß-endorfin ve enkefalinlerdir. Görevi kesin olarak bilinmemektedir. Motor entegrasyon ve idrar fonksiyonunda etkili olabilir.
Opioid reseptörleri SSS'ndeki bir çok bölgede bulunur. Gri madde, beyaz maddeden daha fazla reseptör içerir. SSS'de bulundukları yerler : Serebral korteks, hipotalamus, talamus, orta beyin, ekstrapiramidal alan, substantia gelatinosa ve sempatik pregangliyonik sinirlerdir. En yüksek konsantrasyonda bulundukları yerler ağrı ile ilgili yapılar ve yollardır.
Bazı ilaçlar bu reseptörler üzerinde farklı etkiler yapabilir. Bunlar reseptörün türüne göre agonistik veya parsiyel agonistik etki gösterebilirler. Bu tür ilaçlara agonistik - antagonistik opioidler adı verilir (parsiyel antagonist nalorfin, nalbufin gibi). Morfin bilinen tüm reseptörler üzerinde agonist etki yapar. Naloksan ise tüm reseptörleri bloke eder, naloksanın etkisi reseptörün türüne göre farklı derecelerde olur. Naloksanın antagonist etkisine en duyarlı reseptör m reseptörüdür.
Endojen opioidler : Endorfinler
Vücuttaki opioid reseptörlerinin yine vücutta yapılan endojen maddelerle ilgili olması gerektiği düşünülerek endojen opioid benzeri maddeler araştırılmış ve ilk olarak metionin - enkefalin (Met-enkefalin) ve lösin-enkefalin (Lö-enkefalin) adı verilen endojen opioidler bulunmuştur. Bunların opiyat reseptörlerine afinitesinin olduğu ve naloksanla etkilerinin geri çevrildiği gösterilmiştir. Daha sonra diğer endojen opioid peptidler, b-endorfin ve dinorfin bulunmuştur. b-Endorfin en yüksek konsantrasyonda hipofiz ve hipotalamusta bulunur. SSS dışında ince barsak, placenta ve plazmada bulunur. Bunun tersine enkefalinler SSS'nde ve vücutta çok daha geniş olarak yayılmıştır.
ACTH ve b-endorfinin prekürsörleri ortaktır (propiokortin). Ön hipofizden ACTH salınımı ile birlikte b-endorfin de salınır. Stres durumunda ACTH yanında b-endorfin salınımı da artar. İnsanlarda strese bağlı şişmanlıkta ve fizyolojik analjezide opioid reseptörlerinin rol oynadığı ileri sürülmüştür. Ayrıca septik şokun oluşumunda hipofizden aşırı miktarda endorfin salınmasının rolü olabileceği ileri sürülmüş ve naloksan ile tedaviden başarılı sonuçlar alınmıştır.
Endojen opioidler opioid reseptörlerini etkileyerek ağrıyı giderir, analjezi oluştururlar. Enkefalinler ve endorfinlerin çoğu morfin kadar aktif etkilidir. b-Endorfin morfinden 5 - 10 kez daha potenttir. Endorfinler 15 - 60 dakika süren bir analjezi oluştururlar. Enkefalinler substantia gelatinosa ve omurilik arka boynuzunda yüksek dansitede bulunur. Bu alanlarda primer afferent nosiseptörlerle alınan uyarı spinotalamik veya trigeminotalamik traktusla yukarı gönderilir. Arka boynuzda bulunan bir çok madde; substance P, 5 - hidroksitriptamin, enkefalin ve GABA, endojen opioidler ve opiyat reseptörleri ile etkileşir. Ağrı yollarındaki bu etkileşim karmaşıktır ve henüz tam olarak açıklanamamıştır.
SANTRAL SİNİR SİSTEMİNDEKİ ETKİLERİ
Analjezi : Narkotik analjezikler ağrının algılanmasını ve ona karşı reaksiyonu değiştirirler. Hasta, ağrıyı duymasına karşın onu hoş olmayan bir duygu olarak algılamadığını belirtir.
Öfori : Narkotikler, ağrılı hastada sıkıntı ve kaygıyı ortadan kaldırır ve bir öfori hali yaratır. Ağrısı olmayan kişilerde ise huzursuzlukla birlikte bir disforiye neden olur.
Sedasyon : Narkotikler bir uyku hali ve mental bulanıklıkla birlikte sedasyon da oluşturur.
Analjezi : Opioidler, özellikle pür m reseptör stimüle edici agonistik opioidler, yüksek dozda kullanıldıklarında bilinç kaybı ve anestezi oluştururlar. Narkotik anestezinin bugün hala önemli bir problemi inkomplet amnezidir ve bu problem düşük veya yüksek dozlarda bile söz konusudur. Gerçekte ise ağrının hatırlanması çok nadirdir. Opioidlerle anestezi oluşmaksızın derin analjezi ve apne kolaylıkla sağlanabilir. Opioidlerle ek bir ajanın uygulanması (N2O, diazem, droperidol) amnezi olasılığını artırır. Ancak bu ajanların kullanılması, uzamış postoperatif solunum depresyonu ve kardiyovasküler depresyon gibi istenmeyen yan etkilerin de artmasına neden olur. Hastanın alışkanlıkları da (sigara, alkol) anestetik gereksinimi artırabilir. Ayrıca plazma proteinlerine bağlanmadaki farklılıklar, yağda eriyebilirlik, hepatik metabolizma, renal atılım ve perfüzyon opioidlere gereksinimi artırır. Opioidlerle akut tolerans görülebilir.
KARDİYOVASKÜLER ETKİLERİ
Morfinin kardiyovasküler sistemdeki etkileri şu şekilde sıralanabilir. Hipotansiyon, Hipertansiyon, Bradikardi. Tüm bu yan etkiler fentanil uygulamasında çok daha az sıklıkta görülür. En yeni ve daha potent bir opioid olan sufentanil de kardiyovasküler sistemde genellikle minimal değişiklikler oluşturur. Gerçekte 1 mg/kg dozunda iv uygulanan morfin kardiyak ve nonkardiyak hastalarda önemli dolaşım değişikliklerine neden olmaz. Morfin doza bağlı olarak endojen katekolamin salınımını artırır, bu nedenle önemli bir pozitif inotropik etki gösterir. Aynı şekilde fentanilin yüksek dozları da (0,5 - 30 mg/kg) plazma katekolamin seviyesini önemli derecede artırır. Ancak fentanilin anestetik dozları (25 - 75 mg/kg) plazma katekolamin ve kortizol seviyelerini düşürür. Opioidlerin, minimal kardiyovasküler etkilerine karşın bazı hastalarda uygulanmalarını takiben önemli hipotansiyon, hipertansiyon ve aritmi oluşturduğunu bildiren raporlar vardır.
Hipotansiyon Morfin : Morfinin hem düşük (5 - 10 mg iv), hem de anestetik dozları (1 - 4 mg/kg iv) ile derin bir hipotansiyon oluşabilir. Mekanizmasında bir çok neden söz konusudur : 1) Vagal stimülasyonun neden olduğu bradikardi. 2) Vazodilatasyon ve splanknik alanda kanın göllenmesi nedeniyle kalbe venöz dönüşün azalması. 3) Histamin salınımı. Vazodilatasyon morfinin direkt olarak damar düz adalesini etkilemesine bağlı olabilir.
Hipotansiyon oluşumunda önemli bir faktör morfinin enjeksiyon hızıdır. Enfüzyon hızının 10 mg/dk olması halinde hipotansiyon oluşmaz. Morfin plazma histamin seviyesinde önemli bir artışa neden olur. Bu, arteriyel kan basıncı ve sistemik rezistansta düşmeye neden olur. Morfinin hipotansif etkisinin esas nedeni plazma histamin seviyesini artırması olabilir.
Morfinin aksine yüksek doz fentanil anestezisinde hipotansiyon çok nadiren oluşur, fentanil histamin salınımına neden olmaz. Sufentanil ve Alfentanil de histamin salınımına neden olmazlar. Vazodilatasyon derecesine bağlı olarak yeterli ventrikül dolma basıncı sağlanması için kan volümünün ve / veya kristaloid sıvıların artırılması gereklidir. Bu hastalar halothan anestezisi uygulanan hastalarla karşılaştırıldığında, bu hastalarda ameliyat sırasında ve sonrasında kan gereksiniminin arttığı görülür. Venodilatasyon ve kan gereksinimindeki artma, düşük doz morfin (0,5 mg/kg) + N2O uygulamasında görülmez. Morfinden sonra oluşan hipotansiyon miyokardda önemli bir depresyon oluşturmaz. Yüksek dozlarda ise (3 mg/kg) sempatik sistemi akut olarak aktive eder. Bu da morfinin herhangi bir miyokard depresan etkisine karşı koyar.
Morfinin neden olduğu hipotansiyon : 1) H1 veya H2 histamin reseptör antagonistinin önceden verilmesi, 2) İlacın yavaş enjeksiyonu, 3) Yeterli volüm yüklenmesi ve trendelenburg pozisyonu ile minimale indirilir veya ortadan kaldırılır.
Meperidin (Dolantin) : Dolantinin iv uygulamasından sonra hipotansiyon oluşabilir. Dolantin önemli derecede histamin salınımına da neden olur. Periferik vazodilatasyon ve miyokard kontraktilitesini düşürerek kardiyovasküler depresyon oluşturur. Kontraktilitede morfine göre 20 kat daha fazla depresan etki gösterir. Morfinin tersine nadiren bradikardi oluşturur, ancak taşikardiye neden olabilir. Bu önemli kardiyovasküler etkileri nedeniyle dolantinin tek başına anestetik olarak önemi yoktur ve kardiyovasküler rezervi az olan hastalarda küçük dozları bile zararlı olabilir.
Fentanil : Fentanil analjezik (2 -10 mg/kg) ve anestetik (30 - 100 mg/kg) dozlarda, zayıf sol ventrikül fonksiyonu olan hastalarda bile hipotansiyona nadiren neden olur. Çünkü fentanil histamin salınımına neden olmaz. Miyokard kontraktilitesinde ya çok az ya da hiç bir değişiklik oluşturmaz. Tüm hemodinamik parametreler (kalp hızı, kan basıncı, kardiyak output, sistemik ve pulmoner vasküler rezistans, pulmoner wedge basınç vb.) fentanil ile anestezi endüksiyonu sırasında değişmeden kalır. Hipotansiyon çok enderdir ve genellikle vagal stimülasyona bağlı bradikardi nedeniyle oluşur. Atropin veya glikoprolat ile premedikasyon veya efedrin ya da pavulon ile bradikardinin antagonize edilmesi sonucu hipotansiyon önlenebilir. Fentanil anestezisinde yardımcı ilaçların kullanılması daha yüksek oranda hipotansiyon oluşumuna neden olur.
Sufentanil : Fentanilden 5 - 10 kat daha etkili bir sentetik opioiddir. Kardiyovasküler etkileri fentanile benzer. Özellikle intraoperatif hipertansiyona hassas hastalarda, cerrahi stimülasyon sırasındaki sempatik aktivasyonu bloke etmekte sufentanil daha etkindir. Bu da fentanil gibi histamin salınımına neden olmaz.
Alfentanil : Alfentanil fentanilin 1/4' i kadar potent ve çok daha kısa etkili bir opioiddir. Özellikle kısa cerrahi girişimlerde anestetik ve analjezik olarak kullanılır. Kardiyovasküler sistemde daha fazla değişiklik oluşturduğu bildirilmiştir. Ancak bu konudaki araştırmalar henüz yetersizdir.
Hipertansiyon Morfin: Morfin anestezisi uygulanan kardiyovasküler cerrahide hipertansiyon da önemli bir problemdir. Hipertansiyon mekanizmasında ; 1) Refleks mekanizma. 2) Renin-anjiotensin mekanizmasının stimülasyonu. 3) Sempatik stimülasyon rol oynar.
Fentanil: Yetersiz anestezi nedeni ile oluşabilir. Yüksek doz fentanil ile entübasyondan veya cerrahi stimülasyondan önce hipertansiyon oluşması çok enderdir. En sıklıkla sternotomi veya sonrasında ve aort kökünün maniplasyonu sırasında görülür. Hipertansiyon fentanilin dozu artırılarak kontrol edilebilir. Ancak, fentanilin 140 mg/kg dozunda kullanılması postoperatif devrede uzun solunum depresyonuna neden olur. Düşük doz ise (<50 mg/kg) intraoperatif uyanıklık riskini artırır. Fentanilin total dozu genellikle 100 mg/kg ile sınırlandırılır. Bu doza karşın hipertansiyon kontrol edilememiş ise sodyum nitroprusit ile vazodilatatör tedaviye başlanır. Bu tedaviye alternatif olarak ikinci bir yol yardımcı ilaçların kullanılmasıdır. Bu amaçla potent inhalasyon ajanları ve iv sedatif / hipnotikler kullanılır.
Narkotiklerin inhalasyon ajanları (halothan ve enfluran) ile karıştırılması, kardiak output, kan basıncı ve stroke volümü düşürür. Halothan ve isofluran, iskemi peryodu sırasında miyokardı koruyabilmesine karşın, koroner arter hastalarında yüksek dozdaki fentanil veya diğer opioidlere inhalasyon ajanlarının eklenmesi miyokardın oksijen gereksiniminin sağlanmasında güvenilir bir yöntem değildir.
Sufentanil: Oksijen ile birlikte anestezi amacıyla kullanıldığında en az hipertansiyon görülen narkotiktir. Balans anestezide kullanıldığında fentanilden bile daha fazla bir kardiyovasküler stabilite sağlar.
Alfentanil: Hipertansiyon çok nadirdir.
Bradikardi Meperidin dışında, reseptörleri stimüle eden tüm narkotik analjezikler genellikle kalp hızını düşürür ve bradikardiye neden olurlar. Bu düşüş bulbusdaki santral vagal nükleusun stimülasyonuna bağlıdır.
Endüksiyonda fentanil + O2 kombinasyonu, O2 + N2O kombinasyonundan daha fazla bradikardiye neden olur. Bu N2O'in sempatik stümülan etkisine bağlıdır. Bradikardi : 1) Narkotiklerin yavaş enfüzyonu, 2) Premedikasyonda atropin ve glikoprolat kullanılması, 3) Kas gevşeticisi olarak pankuronyumun tercih edilmesi ile minimale indirilebilir. 4) Oluştuğunda ise atropin ile tamamen önlenebilir.
Ventriküler taşikardi ve fibrilasyon gibi malign aritmiler, narkotik + N2O anestezisinde potent inhalasyon anestetiklerine göre çok daha az görülür. Narkotik anestezisinde bradikardiden sonra en çok görülen aritmi supraventriküler taşikardidir. Genellikle entübasyon ve cerrahi stimülüsten sonra ortaya çıkar.
YARDIMCI AJANLAR
Azotprotoksit (N2O) : İntravenöz narkotiklerle en sık kullanılan yardımcı ajan, N2O dir. Narkotiklerle birlikte kullanılması önemli kardiyovasküler depresyona neden olur. Bu depresyon bütün narkotiklerle birlikte (fentanil dahil) görülür. Hipotansiyon, koroner kan akımında azalma ve koroner vasküler rezistansda artma oluşturarak miyokard iskemisine neden olabilir. Fentanil tek başına önemli koroner arter stenozu olan hastada bile ventriküler fonksiyon bozukluğuna neden olmazken, N2O'in eklenmesi önemli derecede kardiyovasküler depresyon oluşturur.
Benzodiazepinler : Diazem tek başına kullanıldığında kardiyovasküler dinamiği çok az etkiler. Ancak bu özelliği narkotiklerle birlikte kullanıldığında yok olur. Fentanil + Diazem kombinasyonu önemli derecede kardiyovasküler depresyona neden olur. Miyokard kontraktilitesi, kan basıncı, kalp hızı, sistemik vasküler rezistans ve kardiyak outputu düşürür.
İntravenöz anestetik ajanlar : Kardiyovasküler depresyon, narkotiklerle kombine edilen diğer iv ajanlarla da (barbitüratlar; pentothal, amital) görülür. Narkotiklerle kombine edildiğinde önemli bir kardiyovasküler depresyon oluşturmayan iv ajanlar yalnızca skopolamin ve droperidoldür. Ancak, droperidol sistemik vasküler rezistans (svr) ve kan basıncını düşürür, narkotikten sonra kristaloid enfüzyonuna gereksinimi artırır.
İnhalasyon anestetikleri : Narkotikler inhalasyon ajanları ile de kombine edilirler. Fentanil ve bazı diğer narkotikler, halothan, enfluran ve isofluran anestezisi sırasında özellikle cerrahi stimülustan sonra kalp hızını düşürmek için düşük dozlarda sıklıkla kullanılırlar. Bu durumda inhalasyon ajanının konsantrasyonunda azalma sağlayarak kardiyovasküler depresyon olasılığını azaltırlar. Ancak narkotik anestezisinde inhalasyon ajanlarının düşük dozlarda eklenmesi bile önemli derecede kardiyovasküler depresyona neden olur.
Kas gevşeticileri : Narkotik anestezisinde kas gevşeticileri de hemodinamik dengeyi değiştirebilir. Örneğin; 0,1 mg/kg dozunda verilen pavulon genellikle kalp hızını ve kardiyak indeksi artırır. d-tübokürarin arteriyel kan basıncında düşmeye neden olabilir. Normal hastalarda morfinin kalp kasında önemli etkileri olmamakla birlikte, koroner arter hastalığında ve miyokard infarktüsünde oksijen tüketimini, sol ventrikül diyastol sonu basıncını ve kalbin işini azaltır.
SOLUNUM SİSTEMİNDEKİ ETKİLERİ
Tüm m-reseptör stimülatörü olan opioidler, doza bağlı olarak solunumda bir depresyona neden olurlar. Solunum depresyonu, primer olarak narkotiğin solunum merkezi üzerindeki direkt depresan etkisine bağlıdır. Narkotikler solunum merkezinin CO2'e cevap verme yeteneğini azaltırlar. Bunun sonucu CO2 cevap eğrisini sağa kaydırır, apneik eşik ve istirahat end-tidal CO2 seviyesini artırırlar. Narkotikler hipoksiye karşı solunumsal cevabı da düşürürler.
Narkotiklerin solunum ritmini ayarlayan pons ve bulbusdaki solunum merkezlerini etkilemesi solunum hızında yavaşlama ve azalmaya, tidal volümde ise artmaya (veya normal kalmasına) neden olur. Yüksek doz narkotikler spontan solunumu total olarak bloke eder. Bunu bilinç kaybı oluşturmaksızın yapabilirler. Bu hastalar sözlü emirlere sıklıkla cevap verir ve istenirse soluyabilirler.
Morfinin oluşturduğu solunum depresyonu, fentanile göre çok daha geç başlar ve daha uzun sürer. Bu, morfinin lipid eriyebilirliğinin daha az olmasına bağlıdır. Fentanil eşit dozdaki dolantin ve morfinden çok daha çabuk, ve daha kısa süreli bir solunum depresyonu oluşturur. Endüksiyonda 10 mg/kg dozunda verilen fentanil genellikle önemli bir solunum depresyonu oluşturmaz ancak bazen 5 saat sonra bile solunum depresyonuna neden olabilir. Önemli olan bir nokta fentanilin ciddi solunum depresyonuna neden olabilecek kan seviyesinin küçük dozlardan sonra bile saatlerce devam etmesidir. Fentanilin anestetik dozları (50 - 100 mg/kg veya üstü) saatler boyunca devam eden solunum depresyonu oluşturabilir. Enteresan olarak bazı hastalarda solunum fonksiyonu diğerlerinden çok daha çabuk geri döner. Bu hastalar uygulamadan 6 - 8 saat sonra rahatlıkla ekstübe edilebilir. Solunum depresyonu süresini bir çok faktör değiştirebilir, postoperatif ağrı olmaması veya çok az olması gibi. Özellikle cerrahi nedenli ağrı narkotiklerin solunum depresan etkisini bozar ve önler. Postoperatif devrede uyanma sırasında solunum depresyonu tekrarlayabilir. Nedeni plazma narkotik konsantrasyonunun sekestrasyonudur.
Yaşlı hastalar narkotiklerin anestetik ve solunum depresan etkilerine daha hassastırlar. Narkotiklerle birlikte yardımcı ilaçların kullanılması bu hastalarda narkotiklerin solunum depresan etkilerini artırır. Bu kuralın dışındaki tek ilaç droperidoldür. Droperidol, fentanil ve diğer narkotiklerin solunum depresan etkilerini artırmaz. Fentanilden sonra (10 - 20 mg/kg) hipokapnik ventilasyon (hiperventilasyon) postoperatif solunum depresyonunu artırır ve uzatır. Nedeni; Kardiyak output ve karaciğer kan akımının azalması nedeniyle karaciğerden atılımın azalmasıdır.
Narkotikler distal solunum yollarında farklı etkiler oluşturur. PaCO2'nın normal tutulduğu hastalarda narkotik uygulamasından sonra pulmoner ölü boşluk azalır. PaCO2'nın yüksek olduğu hastalarda ise ölü boşluk değişmeden kalır. Yüksek doz narkotikler bronko siliyer hareketi azaltır, deprese eder. Fentanilin antimuskarinik, antihistaminik ve antiseratonerjik etkisi morfinden çok üstündür, bu nedenle astmatik veya bronkospastik hastalıklarda en iyi narkotik analjezik ve narkotik anestetiktir.
NÖROFİZYOLOJİK ETKİLERİ
Genel anestetikler: doza bağlı olarak SSS'de jeneralize bir depresyon oluştururlar, Opioid analjezikler ise daha selektif etki gösterirler. Opioidler SSS'de jeneralize bir depresyondan çok SSS'ne gelen afferent iletimi bloke ederek anestezi oluştururlar. Fentanil, beyin kan akımı ve beyin metabolizmasını düşürür. Bu nedenle intrakraniyal basıncı yüksek olan hastalarda KİB'nı düşürmek için uygun bir ajandır.
ADALE RİJİDİTESİ
Opioidler, kas tonüsünü artırarak ciddi rijiditeye neden olabilirler. Bu rijidite torasik ve abdominal kas tonüsündeki progressif artmayla karakterizedir. Rijidite genellikle hastanın bilincini kaybetmesi ile başlar, ancak bilinçli hastada bile görülebilir. Torasik kasların rijiditesi (tahta göğüs sendromu) paralize edilmemiş hastada solunum yetmezliğine neden olabilir. Kontrollü ventilasyon zorlukla sağlanır. Hızlı veya bolus enjeksiyon rijiditenin derecesini artırır. Uygun ve kontrollü bir hızla yapılan narkotik enfüzyonu ile rijidite insidansı azalır. Rijidite en fazla, yaşlı hastalarda, yüksek doz kullanıldığında ve narkotik analjezik N2O ile birlikte verildiğinde oluşur. Narkotik uygulamasından sonra anormal adale hareketleri, tonik-klonik kasılmalar ve hareketler oluşabilir. Rijiditenin mekanizması tam açıklanamamıştır. Adale gevşeticileri ile azaltılır veya önlenebilir. Bu, kas iğciklerinde direkt bir etkiyle oluşmadığını göstermektedir. Rijidite yeterli ventilasyonu engelleyerek ; hiperkarbi, hipoksi ve kardiyovasküler değişikliklere (svr'ı artırır) neden olabilir. Süksinilkolin rijiditeyi hızla sonlandırarak yeterli ventilasyonun yapılmasını sağlar ve bu istenmeyen etkileri minimale indirir. Önceden veya narkotikle birlikte verilen nondepolarizan kas gevşeticileri de rijidite insidansını ve ciddiyetini azaltır. Pentothalin rijidite üzerinde hiç bir etkisi yoktur. Göğüs duvarı rijiditesi postoperatif devrede de oluşabilir. Bu, fentanilin plazma seviyesinin ikinci bir peak oluşturmasına bağlıdır.
NÖROEKSİTATÖR FENOMEN
Narkotik analjezikler ve diğer anestetik ajanlar nöroeksitatör fenomene neden olabilirler. Fentanilin kullanıldığı bir çok hastada grand-mal tipinde epileptik nöbetler bildirilmiştir. Bu etki subkortikal (limbik sistem) aktivitenin artması ile oluşur, çünkü; limbik sistem opioid reseptörleri ve endojen peptidlerden zengin bir bölgedir. Narkotiklerle birlikteki nöroeksitasyon ve nöbetin diğer mekanizmaları; Eksitatör nörotransmitterlerin salınımındaki artmadır (met ve lö-enkefalin). Bunlar epileptojenik özelliğe sahiptir. Narkotiklerin bu özelliğine karşın yüksek klinik dozlarda bile nörolojik bir defisit saptanmamıştır.
BÖBREK ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ
Morfin ADH salınımını artırarak önemli bir antidiüretik etki gösterir. ADH salınımı, renal kan akımının ve glomerüler filtrasyon hızının düşmesi nedeniyle oluşur. Halothan ve morfin anestezisi karşılaştırıldığında intraoperatif ve postoperatif idrar atılımının farklı olmadığı görülür. Cerrahi girişim olmazsa morfin ADH salınımını artırmaz. Eğer narkotik anestezisinde renal fonksiyon değişirse (sistemik ve renal hemodinamideki değişikliklere bağlı) ve morfin verilen bir hastada mesane sondası konmamış ise, idrar atılımında bir azalma olabilir. Çünkü, morfin üretral sfinkter tonüsünü ve detrüssör kas tonüsünü artırarak mesanede idrar retansiyonuna neden olur. Fentanil, Sufentanil ve Alfentanil ; plazma ADH, renin veya aldosteron salınımına neden olmaz ve renal fonksiyonu korur. Fentanil - O2 anestezisinde idrar volümünde artma, idrar Na atılımı ve idrar osmolalitesinde azalma oluşur.
GASTROİNTESTİNAL SİSTEMDEKİ ETKİLERİ
Opioidler kemoreseptör trigger zonu stimüle ederek emetik etki gösterirler. Morfin GİS düz adalesinin tonüsünü artırır ve ciddi sfinkter spazmına (oddi ve koledokodüedenal sfinkter) neden olur. Safra yolu basıncı pür m-reseptör agonistleri (morfin, fentanil, dolantin) ile artar, ancak agonist - antagonist narkotiklerle (pentazosin, butarfanol) artma çok daha azdır. Bilier yoldaki basınç artışı naloksanla kolaylıkla antagonize edilir. Bu nedenle safra yollarındaki basıncın artması veya derecesinin klinik önemi pek yoktur.
ANTİTUSSİF ETKİ
Narkotikler içinde en kuvvetli antitussif etkili ajan kodeindir. Ancak öksürük refleksinin inhibisyonu sekresyon birikimi ve atelektaziye neden olabilir.
MİYOSİS
Bütün narkotik analjezikler pupillalarda konstrüksiyona neden olurlar. Bu etkilerine karşı hiç bir zaman tolerans gelişmez ve opioid zehirlenmesinin iyi bir belirtisidir.
TOLERANS
Narkotiklerin bazı etkilerine karşı hızla tolerans gelişir. İnsanda 6 - 8 dozdan sonra tolerans beklenmelidir. Aynı analjezik cevabı almak için dozu artırmak gerekir.
FİZİKSEL VE PSİŞİK BAĞIMLILIK
Tekrarlanan dozlarda kullanıldığında fiziksel bağımlılık gelişebilir. İlacın ani kesilmesi veya antagonistinin verilmesi yoksunluk sendromuna neden olur. Narkotiklere karşı şiddetli ilaç alma tutkusu ile karakterize psişik bağımlılık da gelişir.
AKUT ZEHİRLENME
Genellikle bağımlılarda veya intihar amacı ile yüksek dozda alınmaları nedeniyle oluşur. Toplu iğne başı büyüklüğünde pupil, solunum depresyonu, ve koma ile karakterizedir. Tedavi de destek tedavisi ve naloksan kullanılır. İdrar asitleştirilmelidir, çünkü narkotikler zayıf bazik bileşiklerdir.
ANESTEZİ TEKNİKLERİ
BALANS ANESTEZİ
Balans anestezi terimi ilk olarak 1926'da Lundy tarafından kullanılmıştır. Lundy, anestezinin farklı komponenetlerini (analjezi, amnezi, adale gevşemesi, otonom reflekslerin kaybı gibi) oluşturmak için teknikler ve ajanlarla bir denge (bir veya birden fazla ajanla premedikasyon, rejyonel anestezi, genel anestezi) sağlanması fikrini vermiştir. Bir çok balans anestezi tekniği tanımlanmıştır. Pentothal ve N2O kombinasyonunun yetersiz analjezi oluşturması ve cerrahi sırasında istenmeyen sempatik stimülasyonu önlemekte yetersiz kalması, 1947'de dolantinin analjezik olarak eklenmesine yol göstermiştir. Son zamanlarda fentanilin genel anestezi sırasında N2O'e, inhalasyon anesteziklerine, iv anestetiklere veya iv-inhalasyon anestetikleri kombinasyonuna eklenmesi popüler olmuştur.
Narkotiklerin balans anestezinin bir komponenti olarak kullanılmasının avantajları : 1) Kardiyovasküler dengede çok daha az dalgalanma olur. 2) İnhalasyon ajanlarına gereksinimi azaltırlar. 3) Uzun bir postoperatif analjezi sağlarlar.
Ani ağrılı maniplasyonların uygulandığı ameliyatlarda narkotik kullanımı özellikle avantajlıdır (visseral organlarda intraabdominal ameliyatlarda). Bu girişimlerde verilen küçük bir doz narkotik ajan (fentanil 50 -100 mg, iv) bu maniplasyonlarla birlikteki kan basıncı ve kalp hızı artışını önler. Balans anestezide önemli olan kullanılan doz ve verilme zamanıdır. Cerrahinin bitiminden kısa bir süre önce büyük bir dozun verilmesi postoperatif solunum depresyonuna neden olur veya solunum depresyonunu artırıp uzatabilir.
NÖROLEPT ANALJEZİ - ANESTEZİ
Nörolept analjezi tekniği ilk olarak De Castro tarafından tanımlanmıştır. Nörolept analjezi, bir majör trankilizan (genellikle butirofenon -droperidol-) ile potent bir opioid analjeziğin kombinasyonunu içerir. Nörolept analjezi : Analjezi, Motor aktivite depresyonu, Otonom reflekslerin inhibisyonu, Kardiyovasküler stabilitenin sağlanması ve Amnezi (tüm hastalarda değil) ile karakterizedir. Droperidolün etkisi 24 saat kadar sürerken, fentanilin etkisi ancak bir kaç saat sürer. Bu durum arzu edilmeyen bir klinik tablo yaratabilir. Çünkü, trankilizanın etkisinin analjezikten uzun sürmesi, sakin görünen hastada ajitasyon ve ağrıyı saklayabilir. Droperidolün 0,1 mg/kg dozlarda kullanılması da genellikle uzun postoperatif somnolense neden olur. Droperidol - Fentanil kombinasyonunu içeren (innovar-talamanol) hazır preparatlar balans anestezi tekniğinin ana komponenti olarak geniş bir şekilde N2O ile birlikte kullanılır. Bu ajanın popülaritesi, sağladığı intraoperatif kardiyovasküler stabilite ve ayılmanın rahatlığına bağlıdır.
Nörolept analjezi için endüksiyonda : Droperidol 0,25 mg/kg (5 - 20 mg), fentanil 3 - 5 mg/kg (0,1 - 0,8 mg) dozunda kombine edilerek bir kas gevşeticisi ile birlikte uygulanır. Solunum kontrollü olarak ve N2O + O2 veya % 100 O2 inhalasyonu ile yapılır ve anestezi idamesi için fentanil ortalama 0,1 mg/saat dozunda uygulanır.
Avantajları
Kardiyovasküler stabilite: Otonom refleks inhibisyon = Anti şok etki; özellikle a- reseptör blokajı ve hafif b-reseptör blokajı sonucu periferik vazodilatasyona neden olur, doku beslenmesini artırır ve sempatik stimülasyonu önler.
Kanamada azalma: a-blokaj sonucu oluşturduğu periferik vazodilatasyon nedeniyle hafif hipotansiyona neden olur.
Antiemetik etki: Kemoreseptör trigger zonu deprese eder.
Hipotermik etki: Isı merkezini (hipotalamus) deprese eder.
Kafa içi basıncını düşürmesi: Kafa içi basınç artışı olan beyin cerrahisi vakalarında son derece etkin bir yöntemdir.
Ameliyat sonunda uyanık ve kooperatif bir hasta elde edilmesi. Dezavantajları
Uzamış refleks depresyon.
Uzun süren hipotansiyon (4 saat).
Ekstrapiramidal semptomlar. YÜKSEK DOZ NARKOTİK ANESTEZİ TEKNİKLERİ
Morfin : Endüksiyon sırasında hipotansiyon riskini minimale indirmek için morfin en az 10-15 dk içinde ve yavaş uygulanır. En kolay uygulama : % 100 O2 veya N2O + O2 karışımı soluyan hastaya yeterli anestezi seviyesi oluşuncaya kadar % 5 dekstroz içinde, % 0,1 konsantrasyonda (100 ml de 0,1 g = 100 mg) 5 - 10 mg/dk hızında verilir. Endüksiyon sırasındaki hipotansiyon insidansı hızlı sıvı transfüzyonu, trendelenburg pozisyonu verilmesi ve/veya önceden bir histamin reseptör (H1 ve H2) blokörü uygulanması ile minimale indirilir.
Endüksiyon için genellikle 1 - 3 mg/kg morfin gereklidir. Hastaların çoğunda bilinç kaybından önce önemli solunum depresyonu oluşur, bu durumda solunumun önce asiste sonra kontrollü olarak sağlanması gerekir. Morfin uygulaması sırasında veya öncesinde hem morfin dozunu azaltmak hemde yeterli bir amnezi sağlayabilmek için sıklıkla sedatif-hipnotik bir ajan eklenir. Bilinç kaybı oluştuktan sonra bir kas gevşeticisi verilerek entübasyon yapılır ve ventilasyona % 100 O2, O2 + Hava veya N2O + O2 karışımı ile devam edilir.
Fentanil : Fentanil de enfüzyon teknikleri ile anestezi oluşturmak için kullanılır. Morfin enfüzyonunun aksine fentanil ile anestezi endüksiyonu; adale rijiditesini önlemek veya minimale indirmek için genellikle küçük bir doz nondepolarizan ajandan sonra (pavulon 1 - 1,5 mg) ve yavaş enfüzyonla sağlanır. Enfüzyon hızı 200 - 400 mg/kg (4 - 8 ml/dk) arasında değişir. (Fentanilin 1 ml = 0,05 mg = 50 mg) Bazı klinisyenler, yüksek dozda pankuronyum ile (0,1 mg/kg, fentanilin indüklediği bradikardiyi minimale indirmek için pavulon tercih edilir) birlikte verilen yüksek doz (50 - 100 mg/kg) tek bir bolus fentanil enjeksiyonunun çok daha hızlı, kolay ve etkin bir endüksiyon ve idame sağlayacağı fikrindedirler. Bu uygulamayı takiben ventilasyon kontrollü olarak sürdürülür ve entübasyon yapılır.
OPİOİD ANESTEZİSİNDE HORMONAL CEVAPLAR
Cerrahiye «stress cevap» : katekolamin, kortisol, ADH, GH, glukoz, laktat, pirüvat ve bazı başka hormonlar ve metabolitlerin plazma konsantrasyonlarında artma ile karakterizedir. Stress hormonlarının plazma konsantrasyonu, iv veya inhalasyon ajanları ile anestezi sırasında ve ameliyatla artar. Cerrahi, operatif travmanın ciddiyeti ile ilişkili olarak stress hormonlarının çoğunu artırır, intraabdominal girişim vücut yüzeyindeki bir girişimden daha fazla bir artışa neden olur. Stress hormonlarındaki bu yükselme hiç bir zaman arzu edilmez çünkü; bu durum hemodinamik insitabiliteyi ve intra ve postoperatif metabolik katabolizmayı artırır.
Morfin : Morfin hormonal cevapları dozla ilişkili olarak azaltır. Morfin düşük dozlarda bile cerrahi strese karşı hipofiz-adrenal cevabı bloke eder ve ACTH salınımını inhibe eder. Plazma laktat ve pirüvat seviyesini düşürür. Kortisol ve GH seviyesinin artmasını önler. Morfinle, bazı stress hormonlarında artma gözlenir. 1 - Morfin hem Plazma hemde idrar katekolamin konsantrasyonunu artırabilir. Nedeni tam olarak açık değildir. Katekolamin seviyesindeki bu artış yetersiz analjezi ve sempatik aktivasyon nedeniyle oluşabilir. 2 - Morfin cerrahi girişim sırasında ADH sekresyonunu artırır. Cerrahi yokluğunda bu etkisi görülmez. Anestezi sırasında, plazma renin aktivitesini de artırır.
Fentanil : Fentanil ve yeni opioidler cerrahiye stress cevabı morfinden daha etkin olarak azaltır. Fentanil, halothanla karşılaştırıldığında cerrahiye karşı hiperglisemik cevabı önler ve kortisol ve GH seviyesini düşürür. Fentanil de plazma katekolamin konsantrasyonunda artmaya neden olur.Fentanil anestezisi, morfinin aksine olarak plazma ADH, renin ve aldosteron seviyesinin yükselmesini önler. Fentanil, cerrahiye endokrin ve metabolik cevabın azaltılmasında morfinden daha etkilidir. Yeni narkotikler, sufentanil ve alfentanil ise fentanilden daha etkili gibi görünmektedir. Mekanizma Yüksek dozda opioidlerin cerrahi travmaya karşı stress cevabı inhibe etme mekanizması bilinmemektedir. Bir neden, eksojen narkotiklerin endojen opioid-benzeri peptidlerin etkilerine benzer şekilde inhibisyon veya stimülasyon yapması olabilir. Endojen opioid-benzeri peptidler, bir çok hipofizer hormonun salınımında regülatör rol oynar. Özellikle yüksek doz fentanil anestezisi hormonal stress cevabı önler.
NARKOTİK ANTAGONİSTLER VE AGONİST-ANTAGONİSTLER
Bu grup narkotikler hem agonist hemde antagonist etkiye sahiptirler. Nalorfin, nalbufin, m reseptörleri için morfin ve diğer narkotiklerle yarışır ve onların etkilerini ortadan kaldırırlar (antagonist etki). Diğer taraftan başka opioid reseptörleri için agonist olarak davranırlar. Pentazosin, m reseptörleri için antagonist, k reseptörleri için agonist etki gösterir. Bupranorfin ise reseptörleri için parsiyel agonisttir. Bu ajanların solunum depresyonu yapıcı etkileri tam agonistlere göre daha azdır. Ancak bu ajanlarla halüsinasyon, kabus ve kaygı gibi psikomimetik etkiler oluşur.
Naloksan : Pür narkotik antagonisttir. Opioidlerin etkilerini tüm reseptör tiplerini etkileyerek antagonize eder. Naloksan, primer olarak postoperatif solunum depresyonunu geri çevirmek için, şoktaki hastaların resusitasyonunda ve postoperatif rijiditenin tedavisinde kullanılır. Doz : 1 mg/kg veya 0,04 - 0.08 mg iv bolus enjeksiyon. Her 5 - 10 dakikada bir doz tekrarlanabilir.
Komplikasyonları: Hipertansiyon, Pulmoner ödem, Aritmi, kardiak arrest ve ani ölümdür. Uygulamada en sık görülen problem ağrıdır. Bunun dışında genel bir analeptik etki gösterir ve plazma katekolamin seviyesini artırır. Naloksan narkotik verilsin ya da verilmesin pregangliyonik sempatik nöron aktivitesini artırır. Naloksanın iv küçük bir dozu narkotiklerin neden olduğu solunum depresyonu, analjezi ve öforiyi hızla antagonize eder. Naloksanın etkisi fentanil ve diğer narkotiklerden kısa sürer. Bu nedenle renarkotizasyon ve tekrarlayan solunum depresyonu görülebilir. İM veya SC enjeksiyon korunmayı artırabilir ancak tamamen önlemez.
Agonist - Antagonist analjezikler
Nalorfin: Düşük dozlarda etkili bir antagonist etki gösterir. Analjezik etkisi kuvvetlidir, ancak ciddi psikomimetik etkileri nedeniyle klinikte analjezik olarak kullanılmaz. Narkotiklerin oluşturduğu solunum depresyonunu geri çevirir, analjeziyi etkilemez.
Pentazosin: İnsanda en fazla kullanılan agonist-antagonist narkotiktir. Analjezik etkisi morfinin 1/2 - 1/4 kadardır, ancak eşit dozlarda benzer derecede solunum depresyonuna neden olur. Ayrıca nalorfin-benzeri disforik yan etkiler, özellikle yaşlı ve 60 mg üzerindeki dozlarda sık görülür. Bu etkiler naloksanla geri çevrilir. Pentazosin, zayıf bir antagonist etkiye sahiptir. Fentanilin neden olduğu solunum depresyonunu antagonize etmek için uygun bir ajan değildir. Yoksunluk sendromu semptomlarına neden olur.
Butorfanol: Analjezik etkisi morfinden 5 - 7 kat fazla olan bir agonist-antagonist narkotiktir. Sistemik etkileri morfine benzer. Morfine benzer derecede solunum depresyonu yapar. Yan etkileri; uyku hali, sersemlik, bulantı ve psikomimetik etkilerdir. Kardiyovasküler etkileri nedeniyle (pentazosin gibi) pentazosin ve butorfanolün kalp yetmezliği veya geçirilmiş infarktüsden sonra kullanımı uygun değildir.
Nalbuphine: Analjezik etkisi morfin kadar olan bir agonist-antagonist narkotiktir. Narkotik anestezisinde solunum depresyonunu antagonize edici etkisi tatmin edicidir. Narkotik antagonist olarak naloksana göre avantajları : Etkisi daha uzundur, analjeziyi çok az etkiler ve yan etkileri daha azdır (hipertansiyon gibi). Yalnız parenteral olarak kullanılır. Düşük dozlarda (0,1 - 0,3 mg/kg), aynı dozlardaki morfinin analjezik etkisine eşit bir analjezi sağlar. Analjezi başlangıcı hızlıdır (10 - 20 dk), etki süresi 3 - 6 saattir.
Mixed agonist-antagonist narkotiklerin avantajları: Premedikan ve analjezik olarak : Daha az bağımlılık ve solunum depresyonuna neden olurlar. Ameliyatta : Yardımcı analjezik olarak yararlıdırlar, ancak anestezi oluşturamazlar.
FARMAKOKİNETİKLERİ
Narkotikler, Gİ kanaldan, nazal mukozadan ve akciğerlerden kolayca emilirler. İM ve SC emilimleri de iyidir. Ancak ağız yolu ile alındıklarında parenteral uygulamaya göre daha az etki gösterirler. Bu durum, bu ilaçların karaciğerden ilk geçişte önemli derecede biyotransformasyona uğramalarından kaynaklanır. Bu nedenle de oral kullanılan narkotiklerin dozu parenteral uygulamaya göre daha yüksektir ve biyoyararlanımları da düşüktür. Narkotikler iv uygulandığında metabolizma ve dağılım daha çabuk olur ve plazma düzeyi daha hızlı düşer.
Morfin : Morfin % 25 oranında non-iyonize formdadır ve 1/3 'i plazma proteinlerine bağlanır. Morfinin lipid eriyebilirliği azdır veya yoktur. Bu nedenle morfinin SSS'ne penetrasyonu geç olur. Bu nedenle morfinin etkisi geç başlar ve uzun sürer. Morfin yağ dokusunda aşırı miktarda depolanabilir. Atılımı: Hepatik biyotransformasyonuna (en fazla glukronik asitle konjügasyon, kısmen demetilasyon ve oksidasyon) ve böbreklerden atılımına bağlıdır. % 5 - 10 kadarı ve metabolitleri feçesle atılır. % 10 kadarı böbrekten değişmeden atılır. Eliminasyon yarı ömrü 2 - 4 saattir.
Dolantin : Morfinden çok daha fazla plazma proteinlerine bağlanır (% 70 oranında) ve yüksek lipid eriyebilirliğine sahiptir. Atılımı: Karaciğerde ana metabolik yolu N-demetilasyonla en önemli metaboliti olan normeperidine metabolize olur. Normeperidin, SSS uyarıcısıdır ve konvülsiyonlara neden olabilir. Terapötik etkisi morfinden 10 kat daha azdır.
Fentanil : Fentanil % 80 oranında plazma proteinlerine bağlanır. Çok yüksek lipid eriyebilirliği nedeniyle SSS morfinden çok daha çabuk ve fazla penetre olur. Bu nedenle etkisi çok çabuk başlar ve kısa sürer. Atılımı: Primer olarak hepatik metabolizasyona bağlıdır. % 10'dan azı idrarla değişmeden atılır. Hiç bir metaboliti aktif değildir. Eliminasyon yarı ömrü 2 - 4 saattir.
ENDİKASYONLARI
Ağrı : Kronik ve geçirilemeyen şiddetli ağrılarda yararlıdırlar. Kanser ve terminal hastalıklarda kullanılırlar. Doğum ağrılarının giderilmesinde sıklıkla kullanılırlar, ancak tüm narkotikler plasentayı geçerek fötüste solunum depresyonuna neden olurlar. Dispne : Morfin akut sol ventrikül yetmezliği ve pulmoner ödeme bağlı dispnede özellikle yararlıdır.
Diyare : Narkotikler her türlü diyareyi etkin biçimde önlerler.
Anestezi KONTRENDİKASYONLARI
Tam agonist bir narkotiğin agonist-antagonist özellikteki narkotikle birlikte kullanılması : Örneğin morfin kullanan bir hastaya pentazosin gibi agonist-antagonist bir narkotik verildiğinde morfinin analjezik etkisi kaybolur ve yoksunluk belirtileri ortaya çıkar.
Kafa travmaları : Solunum depresyonu nedeniyle biriken CO2 serebral vazodilatasyona neden olur ve kafa içi basıncını artırır. Kafa içi basıncı artmış olan hastalarda sonuç fatal olabilir.
KOAH ve Status astmatikus : Akciğer fonksiyon bozukluklarında solunum rezervi sınırlı olan hastalarda narkotikler akut solunum yetmezliğine neden olabilirler.
Hipovolemi
Karaciğer yetmezliği : Metabolizmaları bozulur ve etkileri artar.
Endokrin yetmezlikler : Adrenal yetmezliğinde, hipotiroidizmde narkotiklere cevap abartılı bir şekilde ortaya çıkabilir.
MAO inhibitörü alanlarda : Hiperpreksik koma ve hipertansiyon krizi görülür, fatal sonuçlanır.
Akut kolesistit, Prostat hipertrofisi, Glokom. NARKOTİKLERLE ETKİLEŞEN İLAÇLAR
Sedatif ve hipnotikler : Narkotiklerin SSS ve solunum üzerindeki etkilerini artırırlar.
Antipsikotikler : Sedasyonu artırırlar. Antikolinerjik ve a-reseptör blokajı etkileri nedeniyle narkotiklerin kardiyovasküler etkilerini güçlendirirler.
MAO inhibitörleri : MAO enzimi adrenerjik sinir ucundan salınan Noradrenalin, dopamin gibi nörotransmitterleri inaktive eder. Aynı zamanda Tiraminin de yıkımını sağlar. Tiramin Noradrenalinin prekürsörüdür. MAO enzim inhibitörleri, bu enzimi deprese ederek Noradrenalin, dopamin ve tiraminin yıkımını önler. Böylece SSS'de (beyinde) konsantrasyonlarının artmasını sağlayarak psikostimülan etki oluşturur. Periferde ise bu sempatomimetik transmitterlerin artması sonucu sempatik stimülasyon beklenirken bunun tersine sempatik blokaja neden olur ve hipotansiyon oluştururlar. Bu ajanlar oktapamin adı verilen yalancı bir mediatör oluşmasına neden olurlar (Oktapamin Noradrenalinden çok daha zayıf bir etkiye sahiptir).
MAO inhibitörleri : Direkt sempatomimetiklerin etkilerini değiştirmez ancak indirekt etkili sempatomimetiklerin (efedrin, amfetamin, aramin vb) ve tiramin içeren yiyeceklerin (taze tulum peyniri, şarap, bakla) etkilerini potansiyalize eder hipertansif kriz ve ölüme neden olabilir. Böyle bir durumda tedavi a-blokörlerle yapılmalıdır (fentolamin, klorpromazin).
MAO inhibitörleri : Bir çok ilacın yıkımından sorumlu olan mikrozomal enzimleri de deprese eder, yıkımları bu enzimlerle olan ajanların etkilerini de potansiyalize ederler. Özellikle dolantin ile bu yolla bir etkileşme gösterir ve ölüme varan hipertansiyon, hipotansiyon, ateş ve bilinç kaybı oluştururlar. MAO inhibitörleri, enzimi irreversibl olarak inhibe ederler, kesildikten sonra enzimin normal seviyesine ulaşması 2 - 3 hafta sürer. Bu nedenle ilaç ameliyattan 1 ay önce kesilmelidir.
Nöromüsküler kavşak, yapısı ve fonksiyonları bakımından sinir hücreleri arasında iletimin sağlandığı sinapslara benzer. Buradaki iletim de hümoraldir. İletimde aracılık eden madde, sinir hücreleri arasındaki iletimde de rol oynayan asetilkolindir.
Myelinli motor sinir lifi, kas lifine yaklaştığında çok sayıda myelinsiz life ayrılır. Bunlar sarkolemma içine girerler. Sinir ve kas liflerinin dış zarları birbirine çok yakındır. İki zar dar bir kavşak aralığı ile ayrılmıştır. Bu aralık nöromüsküler kavşağı, kavşak öncesi ve sonrası bölgelere ayırır. Kavşak öncesi bölgedeki myelinsiz motor sinir ucu yassılaşarak sinir son plağı adını alır. Sinir son plağı, içi asetilkolin molekülleri ile dolu olan binlerce vezikül içerir. Kavşak sonrası bölgedeki çizgili kas hücre membranı da farklılaşmıştır. Sinir son plağını kavrayan ve çok sayıda kıvrımlardan oluşan bir yapı gösterir.
Çizgili kas hücre membranının üzerinde nikotinik özellikte kolinerjik reseptörler bulunur. Reseptörler kas hücrelerinde sentezlenir. Bir çok protein içerirler ve tübüler yapıdadırlar. İki tüpten oluşurlar. Bunlar membranın her iki tarafı arasında bir geçiş yolu oluşturacak şekilde kas hücresi membranına yapışıktırlar (kavşak aralığı - kas hücresi sitoplazması arasında).
Normalde bu tüpler kapalıdır. Eğer asetilkolin reseptörün ekstrasellüler ucunda spesifik yerlerle reaksiyona girerse proteinin yapısında bir değişiklik oluşur, tüp açılır ve katyonların (Na+, Ca++) içeri girmesine izin verir. Kanal açıldığında Na+ ve Ca++ hücre dışından hücre içine girer, K+ ise hücre içinden hücre dışına çıkar. Böylece depolarizasyon oluşur ve son plak potansiyeli kas kontraksiyonunu stimüle eder.
Reseptörlerde asetilkolinin bağlandığı yerler her iki tüpün uç kısmında bulunan a-protein ünitesidir, kolinerjik agonist (depolarizan) ve antagonist ilaçlar (nondepolarizan) bu yeri etkiler ve buraya karşı asetilkolin ile yarışmaya girerler. Kanalın açılabilmesi için (depolarizasyon) her iki a-ünitesinin de agonist (asetilkolin veya depolarizan ajan) tarafından aynı anda işgal edilmesi gereklidir. Eğer bir tanesi işgal edilmiş ise kanal kapalı kalır. Antagonistler bu şekilde etki ederek depolarizasyonu önlerler. Nondepolarizan ajanlar reseptörün ya her iki a-ünitesine ya da yalnız birine bağlanırlar. Böylece asetilkolinin bağlanmasını ve kanalın açılmasını önlerler.
Reseptör ve kanallar dinamik yapılardır. Bir çok ilaç bu yapıları etkileyerek kanalların normalden daha uzun süre açık kalmasını sağlarken (depolarizan kas gevşeticileri) bir çoğu da normalden daha uzun süre kapalı kalmasına neden olur (nondepolarizan kas gevşeticileri).
Bir motor sinir aksonu, periferde bir çok dallara ayrılır ve her bir dal bir kas lifini inerve eder. Bir motor sinir aksonunun inerve ettiği çizgili kas liflerinin tümü «bir motor üniteyi» oluşturur. Dallanma noktası kas liflerine yakın bir yerdedir. Bu noktanın altındaki bir uyarı kas liflerinin tek tek kasılmasına yol açar = Fibrilasyon potansiyeli. Bu noktanın üzerindeki uyarı ise tüm kas liflerinin aynı anda kasılmasına neden olur = Motor ünite aksiyon potansiyeli.
SİNİR İLETİMİ
Sinir aksonu eşik değerin üzerinde uyarıldığında bu noktadan aksiyon potansiyeli doğar ve akson boyunca depolarizasyon dalgası (impuls) şeklinde yayılır. Aksiyon potansiyeli motor sinir ucuna ulaştığında sinir ucu membranı depolarize olur ve asetilkolin molekülleri kavşak aralığına salıverilir. Depolarizasyon ve salıverilme olayları arasındaki keneti, depolarizasyon sırasında sinir ucuna giren Ca++ iyonları sağlar. Ayrıca Ca++ iyonları veziküllerin aksoplazmik membrana yapışmasını da sağlar. Yapışma yerinde membran erir ve vezikül içeriği eksositoz yoluyla kavşak aralığına dökülür. Boşalan veziküller tekrar sitoplazmaya dağılırlar ve sentez edilen asetilkolin molekülleri ile yeniden dolarlar. Kavşağa dökülen asetilkolin molekülleri 100 - 500 A'luk kavşak aralığını diffüzyonla geçerek kavşak sonrası membranda bulunan nikotinik reseptörlerle birleşirler.
Asetilkolinin reseptörlerle birleşmesi sonucu iyon kanalları açılarak Na+, K+ ve Ca++ iyonlarına karşı geçirgenlik artar. Bu da kas son plağında bir depolarizasyon doğurarak son plak potansiyelinin gelişmesini sağlar. Son plak potansiyeli belirli bir eşik değerin üzerine ulaştığında, kas aksiyon potansiyelini başlatır. Oluşan depolarizasyon, kas hücresinin sarkoplazmik retikulumunda bulunan, bağlı haldeki Ca++ iyonlarının salınmasına yol açar. Bu iyonlar aktin-myozin sistemini etkileyerek çizgili kas hücresinin kasılmasına neden olur (salıverilme - kasılma keneti).
Asetilkolin
Asetilkolin, sinir ucunda kolinasetilaz enziminin aracılığı ile kolinin asetilasyonu sonucu oluşur (Asetilasyon).
Kolin + Asetil CoA ------Kolinasetilaz-----------Asetilkolin
Asetilkolin moleküleri reseptörlerle birleşip impuls iletimini sağladıktan sonra, kavşakta bulunan asetilkolin esteraz enzimi tarafından hızla kolin ve asetik asite parçalanır (Hidroliz).
Asetilkolin -----Asetilkolin Esteraz--------- Kolin + Asetik asit
Asetilkolinin parçalanması sonucu açığa çıkan kolin aktif transportla sinir ucuna geri alınır ve burada asetilkolin transferaz (kolinasetilaz) enzimi aracılığı ile asetilkolinin sentezinde kullanılır. Meydana gelen asetilkolin veziküller içinde toplanır.
NÖROMÜSKÜLER BLOK VE TİPLERİ
Nöromüsküler iletimi bloke eden ilaçlar iki grupta toplanabilir :
I - Asetilkolin sentezini, depolanmasını ve salınımını inhibe edenler Bunlar zehir ve toksinlerdir, klinikte uygulanmazlar, Non-asetilkolin blok oluştururlar.
II - Salınan asetilkolinin etkisini önleyenler Klinikte nöromüsküler bloke edici olarak kullanılan ajanlar bu grup ilaçlardır. Etki mekanizmalarına göre ikiye ayrılırlar : Depolarizan ve nondepolarizan ajanlar.
1 - Depolarizan Blok yapan ajanlar
Bunlar motor son plağında asetilkolin gibi depolarizasyon yaparlar. Ancak asetilkolinesteraz tarafından parçalanmadıkları için oluşturdukları depolarizasyon asetilkoline göre daha uzun süreli olur. Bu süre içinde sinir yolu ile gelen uyarıya kas lifi cevap vermez. Süksinilkolin ve dekametonyum bu şekilde etki eder.
2 - Nondepolarizan (Kompetetif) Blok yapan ajanlar
Bunlar kavşak sonrası membrandaki kolinerjik nikotinik reseptörler için asetilkolinle yarışmaya girerler. Reseptörlerle reversibl olarak birleşerek asetilkolinin reseptörlerle birleşmesini önlerler. Böylece asetilkolinin kas son plağı üzerindeki depolarizan etkisini azaltır veya tamamen engellerler. Bu ilaçlar reseptörlerle reversibl olarak birleşirler, spontan olarak reseptördeki etki yerlerinden ayrılır ve tekrar birleşirler. Bu arada reseptörün serbest kaldığı anda asetilkolin reseptörü etkileyebilir.
Son gelişmeler nondepolarizan ajanların kanal blokörleri gibi (örn. Ca++ kanal blokörü) etki gösterip, asetilkolinin bazı reseptörle birleşmesi sonucu açılan Na iyon kanallarını da tıkayarak iyon geçişini bloke ettiğini göstermiştir. Bazı ilaçlar : Barbitüratlar, bazı lokal anestetikler, Ca++ kanal blokörleri ve aminoglikozid grubu antibiyotikler bu yolla kanalları inaktive ederek nondepolarizan kas gevşeticilerinin etkisini artırırlar. İnhalasyon anestetikleri de kanal fonksiyonunu değiştirebilirler.
Yüksek dozda nondepolarizan ilaç kullanılması ile hem reseptörler hem de iyon kanalları bloke edilir. Böyle bir durumda neostigmin bloğu geri döndürmekte yetersiz kalır. Güvenilir ve emniyetli bir blok için kas son plağındaki reseptörlerin % 75'inin bloke edilmesi yeterlidir. Bunun üzerindeki bir blokaj tüm kontraksiyonları yok eder (ice-berg etkisi). Bu durum ilacın birikmesi ve aynı ilaca karşı hastaların değişik cevabı olarak ifade edilir.
Nondepolarizan blok antikolinesterazlarla geri döndürülür. Kolinesteraz enzimi inhibe edildiğinde, asetilkolinin yarı ömrü uzar ve bloke edilmemiş reseptörlerle birleşme şansı artar ve blok ortadan kalkar. Tübokürarin ve nondepolarizan ilaçlar reseptöre gevşek bir bağ ile bağlanır bu önemli bir karakteristiktir.
DİĞER BLOK TİPLERİ
Dual blok depolarizan blokla başlayıp nondepolarizan bloğa dönüşen blok tipidir. Normalde tek bir doz depolarizan ilaç depolarizan blok oluşturur, eğer doz bir kaç kez tekrarlanırsa blok tipi giderek değişikliğe uğrayarak sonunda nondepolarizan bloğa dönüşür. Değişiklik daima depolarizandan nondepolarizana doğru olur.
Mekanizma: Eğer depolarizan ajan yüksek konsantrasyonda veya devamlı uygulanırsa ilaç kavşakta daha uzun süre kalır ve ya reseptör desensitize olur (duyarsızlaşır) ya da kanal içine girerek kanalı tıkar.
Etyoloji: 1) Yüksek dozda depolarizan ajan kullanılması; a) 500 mg'ın üzerinde, b) iv drip enfüzyon halinde süksinilkolin uygulanması. 2) Atipik pseudokolinesterazı olan hastada ufak dozda süksinilkolin verilmesi, bu durumda ilaç kanda hidrolize olmaz ve devamlı bir enfüzyon veriyormuş gibi saatlerce dolaşımda kalır. 3) Prematüreler ve Myastenia Gravis.
Tedavi
1 - Ventilasyona devam ederek normal sinir-kas iletiminin geri dönmesini beklemek. En emin ve akıllıca yoldur.
2 - Periferik sinir stimülatörü yardımı ile solma ve post tetanik potansiyasyon gözlenmek kaydıyla (tam yerleşmiş bir dual blok) antikolinesteraz bir ilaçla blok geri döndürülebilir. Eğer dolaşımda hala süksinilkolin varsa antikolinesteraz ilaç verilmesi hidrolizi yavaşlatır (pseudokolinesteraz inhibe olur) ve bloğu uzatır.
Antikolinesteraz uygulamadan önce şu noktalara dikkate edilmelidir : 1) Son süksinilkolin enjeksiyonundan sonra en az 30 dakika geçmiş olması, 2) Tamamen yerleşmiş bir dual blok olması, 3) El kaslarının en az 1/3'inde iletimin geri dönmüş olması, şartıyla antikolinesteraz ilaçla sinir - kas iletimi eski haline döner.
4 - Miks Blok
Hem depolarizan hem de nondepolarizan tipte ilaç verildiğinde oluşur. Kas son plaklarından bazıları bir ilacın bazıları da diğer ilacın etkisi altında kalmıştır. Pratikte kas gevşeticileri nadiren karıştırılır. Bundan kaçınmak en iyi yoldur. Her şeye karşın böyle bir karıştırma gerekirse, ikinci ilaç verilmeden önce solunum kaslarının birinci ilacın etkisinden tamamen kurtulmuş olması şarttır. Aksi takdirde mikst blok oluşur.
5 - Non - Asetilkolin Blok
Asetilkolin salınımının bozulması (Ca++ eksikliği, K+ ve Mg++ fazlalığı) veya sentezinin bozulması (Bungarotoksin, Myastenia Gravis?, Hemikolinyum, Botilinus) halinde oluşan blok tipidir.
6 - Antikolinesteraz Blok
Antikolinesteraz ilaçlar (Neostigmin, fizostigmin, edrofonyum) 1) Asetilkolin birikimine neden olarak 2) Kendi başlarına depolarizasyona neden olarak depolarizan tipte bir blok oluştururlar.
7 - Non - Kompetetif Blok
Effektör reseptörün ! blokajı ile oluşan blok tipidir. Yalnız prestonal (Diokzahekzadekan) ile oluşur.
NÖROMÜSKÜLER BLOKUN İZLENMESİ
Nöromüsküler fonksiyonun izlenmesinde tek güvenilir yöntem periferik sinir stimülatörü ile bir periferik sinirin uyarılması ve kasta oluşan cevabın gözlenmesi veya ölçülmesidir. Uyarılan kas liflerinin aktivasyonu ya mekanik olarak (gerilim cevabı) ya da elektriksel olarak (EMG) ölçülebilir. İdeal olarak 0,2 milisaniyeyi geçmeyen süreli bir dikdörtgen veya kare vurum (pulse) kullanılmalıdır. Kas liflerinde tam bir aktivasyon sağlamak için supramaksimal uyarı gereklidir.
NÖROMÜSKÜLER BLOKUN AYIRT EDİLMESİ
Nöromüsküler blok 4 kriterle ayırt edilir: 1 - Fasikülasyonların varlığı veya yokluğu 2 - Tetanik ve yavaş sinir stimülüslara karşı cevap 3 - Post-tetanik potansiyasyonun varlığı veya yokluğu 4 - Antikolinesteraz ilaca karşı oluşan cevap
Depolarizan blok Nondepolarizan blok Fasikülasyon + - Tetanik ve yavaş uyarılara cevap (+) Kuvvetli (-) Zayıf ve solma Post-tetanik potansiyasyon - + Antikolinesteraz ilaç Ya bloğu etkilemez, ya da artırır Bloğu geri çevirir Tetanik uyarılara karşı cevap: Depolarizan blokta tetanik uyarılar ve yavaş stimülüslara karşı cevap kuvvetlidir, elde karakteristik pençe eli oluşur. Nondepolarizan blokta tekrarlanan uyarılar süresince asetilkolin salgılanmasında azalma olması sonucu alınan cevaplar sürdürülemez, zayıflar ve giderek solar.
Post-tetanik potansiyasyon: Tetanik uyarıdan sonraki cevabın iki misli yükseklikte olmasıdır. Bu fenomen tetanik uyarıyı izleyen 1-2 sn içinde oluşur, 10 sn içinde giderek azalır.
Periferik sinir stimülasyonu
Nondepolarizan ilaç dozunun hesaplanması,
Nondepolarizan blokta antikolinesteraz uygulanmasından sonra bloğun ortadan kalktığının gösterilmesi,
Depolarizan gevşeticileri izleyen faz II blokun (dual blok) tanısı ve izlenmesi amacıyla pratikte kullanılır. NÖROMUSKÜLER BLOKE EDİCİ AJANLAR
KİMYASAL YAPI
Adale gevşeticileri quarterner amonyum bileşikleridir, yani tek bir N atomuna 4 karbon atomu bağlanmış durumdadır. Bu ilaçların reseptörlere bağlanabilmesi için en az iki quarterner amonyum grubu olmalı ve bunlar birbirinden 15 Angstrom uzaklıkta bulunmalıdır. Kas gevşeticilerin tümü quarterner amonyum grubundan dolayı asetilkoline benzer. Eğer her bir ilaç bir anahtara, kas son plak reseptörü de bir kilide benzetilirse, anahtarda en az iki amonyum grubu varsa ve bunlar birbirinden gerekli uzaklıkta ise o zaman kapı istenildiğinde açılır ve kapatılır.
Bu ilaçlar kolinerjik reseptörleri etkilerler. Bu reseptörler yalnızca nöromüsküler kavşakta bulunmaz, gangliyonlarda (nikotinik reseptörler) ve otonom sinir sisteminde (muskarinik reseptörler) asetilkolinin etkili olduğu diğer yerlerde de bulunur.
Kas gevşeticiler genellikle karaciğer tarafından aktif olarak metabolize edilmezler, çünkü; tüm kas gevşeticiler yüksek derecede suda eriyebilirlik özelliğine sahiptir. Bu nedenle hepatosit içine alınamazlar, karaciğerdeki sitokrom P-450 oksidatif enzimleri lipofilik maddeleri metabolize eder.
Suda eriyebilirlikleri nedeniyle ; 1 - Kolaylıkla idrarla atılırlar, böbrekten geri emilime uğramazlar. 2 - Kan - beyin ve plasenta gibi lipid membran bariyerleri geçemezler. 3 - Renal tübüler hücreler, hepatositler, sinir ve adale hücrelerinin lipid membranlarını geçemezler.
NONDEPOLARİZAN KAS GEVŞETİCİLER
d-Tübokürarin (kürar), pankuronyum, metakürin (dimetiltübokürarin), gallamin, vekuronyum, atrakuryum ve son yıllarda kullanıma giren mivakuryum, rokuronyum ve doksakuryum bu gün klinikte kullanılan nondepolarizan ajanlardır.
İlaç Etki gücü Entübasyon dozu (mg/kg) Pankuronyum 1 0,006 - 0,008 (ort 0,1) d-Tübokürarin 7 0,5 - 0,6 Gallamin 40 3 - 4 Vekuronyum 0,9 0,07 - 0,1 Atrakuryum 4 0,4 - 0,5 Etki gücü: Diğer gevşeticilerin pankuronyumun 1 mg' ının etki gücüne eşit etki oluşturan dozlarını göstermektedir. Buna göre pankuronyum diğer ilaçlardan 7, 40, 0,9 ve 4 kat daha potenttir.
Başlangıç dozu : Kas gevşeticilerinin başlangıç dozlarının büyük olması bir avantaj sağlar. Böylece çok iyi bir cerrahi ortam ve kolay geri dönüş sağlanır.
NONDEPOLARİZAN BLOĞU ETKİLEYEN NEDENLER
1 - Böbrek yetmezliği
Böbrek yetmezliği kas gevşeticilerinin etkilerini değiştirebilir. Atılımı tamamen böbrekler yolu ile olan gallaminin etkisi böbrek yetmezliği durumunda uzar. Pankuronyumun % 60-80'i, d-tübokürarinin % 40-60 'ı idrar yolu ile atılır, her ikisinin de etkisi böbrek yetmezliğinde uzar. Böbrek yetmezliği olan hastalarda tercih edilmesi gereken kas gevşeticiler vekuronyum ve atrakuryumdur. Vekuronyumun ancak % 10-20'si, atrakuryumun ise % 5'ı idrarla atılır. Bu ajanlarla blok ya hiç etkilenmez ya da çok az uzayabilir.
İlaç Böbrekten atılan miktar (%) Dekametonyum 100 Gallamin 100 Pankuronyum 60 -80 d-Tübokürarin 40 -60 Vekuronyum 10 -20 Atrakuryum 5 Süksinilkolin 0 2 - Karaciğer veya safra yolları hastalığı
Karaciğer ve safra yolları hastalıklarında kas gevşeticilerine gereksinim artar ve çoğunun etkisi uzar. Önemli oranda karaciğerden safra yolları ile (barsaklara) atılan pankuronyum, d-tübokürarin ve veküronyumun (% 80-90) etkisi ekstrahepatik biliyer obstrüksiyon ve sirozda uzar. Karaciğer hastalığı olan bir hastada tercih edilmesi gereken kas gevşetici atrakuryumdur. Bu hastalarda atrakuryumun oluşturduğu blok etkilenmez.
3 - Anestezi
İnhalasyon anestetikleri nondepolarizan kas gevşeticilerinin etkilerini uzatır ve artırır. Bu ajanlar şu sıra ile bu etkiyi oluştururlar: İsofluran ve Enfluran > Halothan > N2O - Narkotik anestezi. Mekanizmasında bir çok faktör söz konusudur: 1) Kas kan akımının artması nedeniyle (vazodilatasyon) kavşağa daha fazla oranda ilaç ulaşır. 2) İnhalasyon anestetikleri, santral sinir sistemi (SSS) depresyonu nedeniyle santral yolla kas gevşemesi oluştururlar. 3) İnhalasyon anestetikleri son plak membranının asetilkoline duyarlılığını azaltırlar.
4 - Metabolizma
Nondepolarizan kas gevşeticilerinden pankuronyum, vekuronyum ve atrakuryum önemli oranda metabolize edilirler. Pankuronyumun % 15-40'ı, vekuronyumun % 30-40'ı karaciğerde metabolize edilir (deasetilasyon). Atrakuryum iki yolla parçalanır: 1) Non-enzimatik yol (Hoffmann eliminasyonu): Fizyolojik pH ve ısıda, pH'daki bir düşme (asidik şartlarda) ve özellikle ısıdaki bir düşme halinde oluşur. Atrakuryum pH=7.4'de ve 4C'de stabildir, kan akımı içine enjekte edildiğinde stabilitesi bozulur. 2) Ester hidroliz yolu: Bu yolla ana metaboliti olan laudanosine parçalanır. Laudonosine karaciğerde metabolize edilir. Karaciğer hastalığı olanlarda tekrarlanan atrakuryum dozları ile kan seviyesi yükselir.
5 - Hipotermi
Hipotermide hem anestetiklere hem de kas gevşeticilerine gereksinim azalır (metabolizma hızı yavaşlamıştır). Hipotermi nondepolarizan kas gevşeticilerinin etkilerini uzatır.
6 - Yaş
Yenidoğanda nöromüsküler kavşak tam olarak gelişmemiştir. Normal nöromüsküler iletimin matürasyonu ilk 2 ay içinde tamamlanır. Yenidoğanlar ve infantlar, nondepolarizan ajanlara karşı hassastırlar. Buna karşın bu ajanlar plazmada çok fazla dağılıma uğradıkları için ilacın etkili olması uygun dozla sağlanır. Bu hastalarda doz erişkin hastalardan farklı tutulmaz. Yaşlı hastalarda atılımları esas olarak böbrek yolu ile olan nondepolarizan kas gevşeticilerinin (pankuronyum) plazmadan temizlenmesi azalır ve etki süreleri uzar. Tersine esas atılım yolu böbrekler olmayan nondepolarizan ajanların (vekuronyum ve atrakuryum) etkileri değişmez.
7 - Proteinlere bağlanma
Nondepolarizan ajanlar belli oranlarda proteinlere bağlanırlar, proteine bağlanmanın klinik önemi açık değildir. Teorik olarak bağlanmanın artması ile dağılan volüm artarken etki yerinde serbest ilaç miktarı azalır. Bağlanmanın artması böbreklerden atılımı azaltır, çünkü yalnız bağlı olmayan-serbest ilaç- glomerülde filtre edilir. Hasta renal veya karaciğer hastası olsa bile proteine bağlanmanın klinik önemi yoktur.
KARDİYOVASKÜLER VE OTONOMİK ETKİLERİ
Nondepolarizan kas gevşeticileri içinde kardiyovasküler etkisi olmayan tek ajan vekuronyumdur. Diğerleri: d-tübokürarin ve atrakuryum hipotansiyon, pankuronyum ve gallamin ise taşikardi ve hipertansiyon oluşturur.
Genel otonomik etkileri
1) Kas gevşeticileri otonom fonksiyonu etkileyerek kardiyovasküler yan etkiler oluşturur. Asetilkolinin etkili olduğu kolinerjik (nikotinik veya muskarinik) reseptörleri etkileyerek otonom sinir sistemini stimüle veya deprese ederler. Tüm kas gevşeticileri yüksek dozlarda bu kolinerjik reseptörlerle etkileşir. Klinik pratikte bu yan etkiler azdır. Depolarizan kas gevşeticileri (süksinilkolin) kolinerjik reseptörleri stimüle ederken nondepolarizan ajanlar bu reseptörleri bloke eder.
2) Kardiyovasküler etkilerin oluşmasında ikinci bir etken ise histamin salınımıdır. Histamin salınımına bağlı olarak hızlı enjeksiyonlarda hipotansiyon, hafif taşikardi, yüz ve boyunda eritem görülebilir. Bronkospazm nadiren oluşur. Bu yan etkiler kısa sürer (1-5 dk) ve klinik olarak önemsizdir. Yan etkilerin oluşumu enjeksiyonun yavaş yapılması ile önlenebilir. Proflaktik olarak H1 ve H2 blokörleri verilebilir. Anaflaktik reaksiyonlar çok nadirdir.
Spesifik etkileri
1 - Otonom gangliyonların stimülasyonu: Süksinilkolin otonom gangliyonik nikotinik reseptörleri stimüle ederek kalp hızını ve kan basıncını artırabilir. Bu etki hem sempatik hem de parasempatik otonom gangliyonların (vagus) stimülasyonu nedeniyle oluşur. Premedikasyonda atropin verilen hastalarda parasempatik (vagal) stimülasyonun inhibe edilmesiyle kalp hızı ve kan basıncı yükselir. Antikolinerjik verilmeyen hastalarda ise hastanın otonomik durumuna bağlı olarak ya bradikardi + hipotansiyon (anksietesi olanlar, ß-blokör alanlar) ya da taşikardi + hipertansiyon görülür.
2 - Otonom gangliyonların blokajı: (d-tübokürarin) hipotansiyon + taşikardiye neden olur.
3 - Muskarinik blokaj = Vagal Blok: Taşikardiye neden olur. Vagolitik etkili ajanlar (pankuronyum, gallamin ve fazadinyum) kalbin sinüs düğümündeki muskarinik reseptörleri bloke ederek taşikardi oluştururlar. Kas gevşeticilerinin vagolitik etkileri, sinüs düğümündeki reseptörlerle sınırlıdır. Muskarinik reseptörlerin bulunduğu diğer yerlerde; parasempatik sinir sisteminde (mide, safra kesesi, bronşlar ve pupillerde) etkileri yoktur.
4 - Katekolamin geri alınımının inhibisyonu: Pankuronyum noradrenalinin adrenerjik nöronlar tarafından geri alınımını inhibe eder. Bu da pankuronyumun kardiyovasküler etkilerinin artmasına yardım eder.
Otonom ganglionlar Kalp Histamin salınımı İlaç
(nikotinik reseptörler) (muskarinik reseptörler) Süksinilkolin Stimülasyon Stimülasyon Hafif Dekametonyum - - - d-Tübokürarin Blok - Orta Gallamin - Kuvvetli blok - Pankuronyum - Zayıf blok - Atrakuryum - - Hafif Vekuronyum - - - Spesifik klinik kardiyovasküler bulgular
1 - Hipotansiyon
d-Tübokürarin: 1) Yüksek dozlarda histamin salınımı ve 2) Otonom gangliyon blokajı nedeniyle hipotansiyon oluşturur. Atrakuryum: 0,4 mg / kg'ın üzerindeki dozlarda histamin salınımı nedeniyle hipotansiyon oluşturur.
2 - Taşikardi
Pankuronyum: 1) Vagolitik etki ve 2) Adrenerjik sinir ucundan nor adrenalinin geri alınımını inhibe ederek taşikardi oluşturur. Gallamin: Vagolitik etkisi ile taşikardiye neden olur.
3 - Aritmi
Süksinilkolin ve Gallamin adrenalinin indüklediği aritmiyi önler. Trisiklik antidepresan alanlarda pankuronyum + halothan ciddi ventriküler aritmiye neden olur. Bu nedenle bu hastalarda halothanla birlikte pankuronyum kullanılmamalıdır.
NONDEPOLARİZAN BLOKUN GERİ ÇEVRİLMESİ
Nondepolarizan blok antikolinesteraz ajanlar; neostigmin ve pridostigmin ile antagonize edilir. Bu ajanlar kolinesterazı inhibe ederek kavşakta asetilkolinin parçalanmasını önler ve motor sinir ucundan asetilkolin salınımını artırır. Böylece kavşakta asetilkolinin birikimine neden olurlar.
Nondepolarizan bloğun geri döndürülmesi için seçilmesi gereken antikolinesteraz ilaç neostigmindir. Çünkü uzun etkilidir. Bu nedenle rekürarizasyon tehlikesini de ortadan kaldırır. Antikolinesterazlar etki süreleri bakımından Neostigmin > Piridostigmin > Edrofonyum şeklinde sıralanır. Neostigminin uygun dozu 50 mikrog / kg dır. Total 5 mg'ın üzerine çıkılmamalıdır. Neostigminin muskarinik etkileri atropin veya glikopirolat ile bloke edilmelidir. Bu amaçla 2,5 mg neostigmin + 1 mg atropinle birlikte kullanılır. Atropinin vagolitik etkisi neostigminin kardiyak muskarinik etkisinden daha önce başlar. Bu nedenle atropinin neostigminden daha önce yapılmasına gerek yoktur en iyi uygulama ikisinin bir arada verilmesidir. Glikopirolatın etkisi ise hem atropine hem de neostigminin kardiyak muskarinik etkisine göre daha geç başlar. Etki süresi de neostigmin ve pridostigminden uzundur. Bu nedenle neostigminle birlikte kullanıldığında kalp hızında minimal bir etki oluşturur. Glikopirolat atropinin tersine kan-beyin bariyerini geçemez. Doz: her 0,1 mg neostigmin için 0,2 mg glikopirolat verilmelidir.
Antagonizmayı etkileyen faktörler
1 - Bloğun derecesi: Nondepolarizan blok hangi ajan kullanılırsa kullanılsın geri çevrilmelidir. Unutulmamalıdır ki normal bir blokajda kavşaktaki reseptörlerin % 70'i bloke edilir. Güvenilirliğin artırılması için atrakuryum ve vekuronyumun oluşturduğu blok dahil neostigmin ile rutin olarak antagonize edilmelidir.
2 - Asit-Baz dengesi: Respiratuar asidoz, nondepolarizan bloğu uzatır, ancak daha önemlisi antagonize edilmesini kısıtlar ve önler. Başka bir deyimle önemli bir respiratuar asidoz varlığında (PaCO2 > 50 mmHg, CO retansiyonu) nondepolarizan bloğun antagonize edilmesi imkansızdır. Metabolik asidoz da bloğun etkisini uzatır. Alkoloz ise, nondepolarizan bloğun etkisini azaltır ve antagonize eder.
3 - Elektrolit imbalansı
Hipokalemi: Son plak transmembran potansiyelini artırır. Bu durumda, ekstrasellüler ortamdaki K+ büyük oranda hücre içine girer. Böylece ekstrasellüler K+'un düşmesi hiperpolarizasyona neden olur ve depolarizasyona direnç artar. Bu nedenle Hipokalemi, nondepolarizan bloğun etkisini artırır ve neostigmine cevabı azaltır.
Hipocalsemi: Ca++ motor sinir ucundan asetilkolinin salınımını artırır ve kasda eksitasyon - kontraksiyon kenetini sağlar. Aynı zamanda kas son plak membranını da stabilize eder. Hipokalsemi de asetilkolin salınımı inhibe olur ve nondepolarizan bloğun etkisi artar ve uzar.
Hipermagnezemi: Kavşakta, Ca++ ile Mg'un etkileri birbirine zıttır ve birbirini antagonize eder. Mg fazlalığında asetilkolinin salınımı inhibe olur ve bloğun etkisi uzar.
NONDEPOLARİZAN BLOĞU ETKİLEYEN İLAÇLAR
1 - Antibiyotikler
Bir çok antibiyotik, özellikle aminoglikozit grubu antibiyotikler Mg benzeri, sinir ucundan asetilkolin salınımını inhibe ederek, bazı antibiyotikler ise kas son plağına etki ederek nondepolarizan tipte bir blok oluşturur. bu ilaçlar nondepolarizan bloğun etkisini uzatırlar. Tedavide neostigmin verilebilir. Ancak, maksimum doz = 5 mg / kg geçmemelidir, yüksek doz bloğu artırır. Eğer blok geri dönmez ise o zaman blok spontan olarak sonlanıncaya kadar kontrollü ventilasyona devam edilmelidir. Ca++ uygulaması tavsiye edilmez, çünkü, Ca++ genellikle yeterli bir geri dönüş sağlamaz ve antibiyotiklerin antibakteriyel etkilerini antagonize eder.
2 - Ca++ ve Mg
Uzamış nondepolarizan blokta Ca++ uygulaması bloğun geri çevrilmesinde etkili olur.
3 - Lokal anestetikler ve antiaritmik ajanlar
Lokal anestetiklerin çoğu yüksek dozlarda nöromüsküler iletimi bloke eder. Daha küçük dozlarda ise hem depolarizan hem de nondepolarizan bloğu uzatırlar. Kas son plak membranını stabilize ederek adale kontraksiyonlarını bloke ederler. Kinidin asetilkolinin salınımını inhibe ederek hem depolarizan hem de nondepolarizan bloğu uzatır.
4 - Hipotansif ajanlar
Hekzametonyum ve trimetafan kendileri blok oluşturduğu gibi nondepolarizan bloğu da uzatırlar. Nitrogliserin selektif olarak pankuronyumun oluşturduğu bloğu uzatır. Nedeni?
5 - Diüretikler
Furosemid asetilkolin salınımını inhibe eder ve nondepolarizan bloğu uzatır. Bu, böbrek transplantasyonu yapılacak hastalarda son derece önemlidir.
6 - Dantrolen
Maliğn hipertermi tedavisinde kullanılan bir ajandır. İskelet kaslarını direkt olarak deprese eder (direkt etkili bir kas gevşeticisidir). Nöromusküler iletimi bloke etmemesine karşın mekanik cevabı deprese eder. Nondepolarizan bloğu uzatır.
NONDEPOLARİZAN KAS GEVŞETİCİLERİNİN KOMPLİKASYONLARI
I - Postoperatif uzamış solunum depresyonu
Myastenia Gravis
Myastenik sendrom ve karsinamatöz nöropati
Antibiyotikler
Sıvı, Elektrolit ve Asit-baz dengesi bozuklukları
Dehidratasyon: Renal kan akımı, GFR ve atılım azalır, blok uzar.
Hipokalemi, Hipokalsemi, Hipermagnezemi
Asidoz: Nondepolarizan bloğun etkisi artar ve uzar.
Alkoloz: Nondepolarizan bloğun etkisi azalır.
Hipotermi
Anestetik ajanlar II - Nonrespiratuar komplikasyonlar
Hipotansiyon : d-Tübokürarin ve Atrakuryum
Taşikardi : Pankuronyum ve Gallamin
Aritmi : Gallamin III - Neostigmine rezistans kürarizasyon
Yüksek doz nondepolarizan ajan kullanılması
Sıvı, elektrolit, asit - baz dengesi bozukluğu: Hipokalemi, hipermagnezemi, hipokalsemi, dehidratasyon, asidoz, özellikle ileus vakalarında. DEPOLARİZAN KAS GEVŞETİCİLER
Dekametonyum ve süksinilkolin bu gruba girer, dekametonyum klinikte uygulanmaz. Bu nedenle burada süksinilkolin anlatılacaktır.
FARMAKODİNAMİ
Süksinilkolinin etkisi kısa sürelidir. Bunun nedeni pseudokolinesteraz enzimi tarafından hızla hidrolize edilmesidir. Pseudokolinesteraz plazma ve karaciğerde bulunur. Yıkımı iki devrede olur, ilk metaboliti süksinilmonokolindir (bu zayıf bir nöromüsküler blokördür). Bu ikinci kez hidrolize edilerek süksinik asit ve koline parçalanır. Süksinilkolinin oluşturduğu depolarizan blok normal enzimin miktarında azalma veya atipik pseudokolinesteraz varlığında uzar.
Pseudokolinesteraz seviyesinin azalmasına neden olan faktörler: 1) Karaciğer hastalığı, 2) Gebelik, 3) Kanser, 4) Antikolinesteraz ilaçlar; ekotiyofat göz damlası, sitotoksik ajanlar. 5) Tetrahidroaminacrine, 6) Hekzaflorenyum
Pseudokolinesteraz = Plazma kolinesterazı
İnsanda iki tip pseudokolinesteraz enzimi vardır, 1) Normal, 2) Atipik. Normal pseudokolinesteraz enzimi olan hastalar süksinilkolini çabucak hidrolize eder, atipik enzimi olan bunu yapamaz.
Atipik enzim: Otozomal dominant olarak geçen anormal bir gen nedeniyle oluşur. Genetik bir bozukluktur. Klinikte 1/3200 hastada görülür. İnsanların büyük çoğunluğu (% 96,2) normaldir (homozigot). Bu hastalar süksinilkolini çok çabuk yıkarlar. İnsanların küçük bir azınlığı (% 3,8 - 1 / 480) her iki enzimi de taşırlar (heterozigot), bu hastalar süksinilkolini daha uzun sürede (5 - 10 dk) yıkarlar. 1/3200 oranında ise yalnız atipik enzim taşırlar (anormal homozigot), bu hastalar süksinilkolini yıkamazlar. Eğer pseudokolinesteraz seviyesi düşük bulunursa, bunun iki nedeni vardır; 1) Akkiz 2) Genetik (atipik enzim). Her iki enzimi birden taşıyan hastalarda enzim seviyesi düşük bulunur. Atipik enzimi olan hastaların dibukaine cevapları normal enzimi olan hastalardan farklıdır. Dibukain, normal enzimi (% 80 oranında inhibe eder), atipik enzimden (% 20 oranınında inhibe eder) çok daha büyük oranda inhibe eder. Bu dibukain sayısının ortaya çıkmasını sağlar. Normal homozigot hastada enzim seviyesi normal, dibukain sayısı: 80 dir. Heterozigot hastada enzim seviyesi düşük ve dibukain sayısı da 50 dir. Anormal homozigot hastada hem enzim seviyesi hem de dibukain sayısı düşüktür 20 dir.
KARDİYOVASKÜLER ETKİLERİ
Süksinilkolin, otonom sinir sistemindeki tüm kolinerjik reseptörleri stimüle eder (sempatik ve parasempatik gangliyonlardaki nikotinik reseptörler - vagus stimülasyonu - ile kalbin sinüs düğümündeki muskarinik reseptörler). Sinüs düğümündeki muskarinik reseptörlerin stimülasyonu ve vagal stimülasyon bradikardiye neden olur. Düşük dozlarda hem negatif inotropik hem de negatif kronotropik cevap oluşturur, bu cevap atropinle önlenebilir. Yüksek dozlarda bu etkileri daha belirgin olur ve otonomik stimülasyon nedeniyle aritmiler oluşur. Bu aritmiler sinus bradikardisi, nodal ritm ve ventriküler aritmiler; ventriküler ekstrasistollerden fibrilasyona kadar değişebilir.
Süksinilkolin aritmisi: 1) Yanıklı hastalar, 2) Paraplejik hastalar ve 3) Ciddi travmalı hastalarda sık görülür. Çünkü bu hastalarda; uzun süre yatmaları sonucu, büyük sıvı kayıpları ve doku hasarı oluşur ve serum K+ seviyesi yüksektir. Süksinilkolin uygulaması ile oluşan depolarizasyon sonucu K+ salınımı çok artar, hiperkalemi ve buna bağlı olarak aritmiler, kardiyak arrest oluşur. Süksinilkolinin hiperkalemiye neden olduğu diğer durumlar : 1) Kafa travmaları, 2) Karın içi enfeksiyonlar (ciddi abdominal enfeksiyonlar) ve 3) Böbrek yetmezliğidir. Bu hastalarda süksinilkolin çok dikkatle ve yavaş uygulanmalıdır.
KOMPLİKASYONLARI
1 - Adale ağrıları
Özellikle kadınlarda ve yatan hastalardan çok hareket eden hastalarda oluşur. Adale ağrılarının fasikülasyonlar sonucu kas liflerinde oluşan hasar nedeniyle ortaya çıktığı kabul edilir. Fasikülasyonlar; süksinilkolinden önce ufak dozda (1-2 mg) bir nondepolarizan ajan verilerek önlenebilir, böylece adale ağrısı riski ortadan kaldırılır. Süksinilkolinden önce ufak bir doz nondepolarizan ajan verilmesi ile postoperatif adale ağrılarının yanında, intraoküler basınç ve intragastrik basınçtaki artma da azaltılır veya önlenir. Aynı zamanda kas hasarı sonucu oluşan serum kreatinin fosfokinaz seviyesindeki artış ve myoglobinüri de önlenebilir.
2 - Aritmiler ve kardiyak arrest
Hiperkalemi ve otonom reseptörlerin stimülasyonuna bağlı olarak.
3 - İntrooküler basınç ve İntragastrik basıncın artması
4 - Uzayan apne
a) Pseudokolinesteraz enzim eksikliği veya atipik enzim varlığı a) Karaciğer hastalığı, b) Gebeliğin son trimesteri, c) Kanser
b) Yüksek doz süksinil kolin uygulaması ile dual blok gelişmesi
c) Antikolinesteraz ilaç kullanılması: a) Ekotiyofat göz damlası, b) Sitotoksik ajanlar
5 - Myoglubinüri
Fasikülasyonlar sonucu kas hasarına bağlı olarak kreatin fosfokinaz seviyesi artar ve myoglobinüri oluşur.
NÖROMÜSKÜLER BLOĞU ETKİLEYEN HASTALIKLAR
MYASTENİA GRAVİS
Myastenia Gravisli hastalar, nondepolarizan ajanlara karşı çok hassas, depolarizan ajanlara karşı ise dirençlidirler. Bu hastalarda tek başına bir inhalasyon anestetiği entübasyonu da sağlayabilecek derecede tatmin edici bir gevşeme oluşturabilir. Bir kas gevşeticisi uygulanmadan önce derin bir nöromüsküler blokaj olmadığından emin olunmalı ve kas gevşemesine gereksinim iyi değerlendirilmelidir. Nöromüsküler blok bir periferik sinir stimülatörü ile değerlendirilmelidir. İnhalasyon anestetiğine ek olarak bir kas gevşeticisinin kullanılması bloğun şiddetini artırır ve antagonize edilmesini güçleştirir. Eğer ek bir kas gevşeticisi kullanmak gerekirse, ilk planda anestezinin derinleştirilmesi tercih edilmelidir. Yine de kullanmak gerekirse o zaman küçük dozda süksinilkolin (1 - 20 mg / 70kg) veya pankuronyum (0,5 - 1 mg / 70kg) verilebilir. Bir görüşe göre; kas gevşeticisinin kullanılması tavsiye edilir, çünkü böylece postoperatif devrede büyük dozlarda antikolinesteraz vermek yerine hastanın elektif olarak güvenilir ventilasyonu sağlanabilir. Bu hastalarda hem ameliyat öncesi hem de postoperatif antikolinesteraz dozu en ufak miktarda oral yolla verilmelidir. Buna karşı olan diğer bir görüşe göre ise (Miller); anestezi ve cerrahi genellikle Myastenia Gravisin derecesini tamamen değiştirir. Postoperatif devrede hasta çok iyi kontrol edilse bile antikolinesteraz gereksinimi değişir. Bu nedenle tüm antikolinesteraz tedavi preoperatif olarak 12-14 saat önce kesilmelidir. Postoperatif devrede antikolinesteraz ve steroid tedavisine son tedbir olarak başlanılmalıdır, çünkü bu ilaçlara karşı hastanın sensitivitesi değişmiştir. Myastenia gravisli hastalarda birinci derecede rejyonal anestezi tercih edilmeli, eğer genel anestezi gerekli ise kontrollü solunum + İnhalasyon anestetikleri tercih edilmelidir.
MYASTENİK SENDROM (EATON-LAMBERT SENDROMU)
Myastenik sendrom, bir kanser (özellikle bronş -oat cell- kanseri) ve motor nöropati ile birlikte görülen, Myastenia Gravise benzeyen klinik bir tablodur. Bu hastalar hem depolarizan hem de nondepolarizan ajanlara karşı aşırı duyarlıdırlar. Tüm kas gevşeticileri kontraendikedir. Bronkoskopi yapılacak akciğer kanserli hastalarda her zaman düşünülmelidir.
MYOTONİ
Myotonik sendrom: myotonia konjenita, myotonia distrofika ve paramyotonia konjenita olmak üzere 3 grup myotoniyi içerir. Sonuncusu ancak soğuğa maruz kalınca ortaya çıkar. Bu üçü arasında en sık görüleni myotonik distrofidir (atrofika). Otozomal dominant geçer. Genellikle miyokard yetmezliği ve iletim defekti vardır. Respiratuar sistem iskelet adalelerinin zayıflığına bağlı olarak genellikle tutulmuştur. Anestezi ve cerrahi mortalitesi bir çok nedenle yüksektir. En sık görülen komplikasyon postoperatif solunum yetmezliğidir. Cerrahi sırasında kardiyak iletim bozuklukları hemodinamik dengeyi bozar. Bazı hastalarda süksinilkolini takiben jeneralize myotoni oluşabilir. Bu hastalarda nondepolarizan ajanlara cevap normaldir. Depolarizan ajanların kullanılması tehlikelidir, çünkü jeneralize kontraktürler gelişerek hava yolu açıklığının devamlılığını ve solunumu engeller. Aynıca antikolinesterazların kullanılması da myotoniyi alevlendirir. Myotoni, lokal anestetiklerle de oluşabilir. Anestezik yöntem: Küçük doz tiyopental ve inhalasyon anestetikleri tatmin edici bir anestezi sağlar. Postoperatif devrede hasta entübe olarak tutulur ve ventile edilir. Rejyonal anestezi de çok dikkatle uygulanabilir.
FAMİLYAL PERYODİK PARALİZİ
Hiperkalemi, hipokalemi veya normokalemi ile birlikte, intermitant iskelet kası zayıflığı ve flaks tip kas paralizisi ile karakterizedir. Hipokalemik tipte; Tüm kas gevşeticilerinden sakınmalıdır. Bu hastalarda iv sıvılarla büyük miktarda glukoz ve tuz yüklenmesinden kaçınılmalıdır, nöbetleri başlatabilir. Hiperkalemik tipte; Diğerinin tersine iv olarak glukoz (dekstrozlu mayi) verilmelidir. Kas gevşeticilerden özellikle süksinilkolinden kaçınmalıdır, çünkü myotoniye neden olur.
YUKARI VE AŞAĞI MOTOR NÖRON HASTALIĞI
Depolarizan ajanlar kontraendikedir. Nondepolarizanlar ise mutlaka bir periferik sinir stimülatörü yardımı ile kullanılmalıdır.