LEVIS-501

LEVIS-501

Admin
26.02.2004
Yüzbaşı
28.695
Hakkında

Main-Board kurucusu.

#22.01.2008 23:50 1 0 0
  • BONSAI HASTALIKLARI

    Böcekler ve Hastalıklar
    Bonsai için kullanılan birçok türdeki çalılar ve ağaçlar dikkatlice bakıldığı ve yetişmesi için kendisine doğru çevre sağlandığı sürece nadiren hastalıklara boyun eğerler.

    Yetiştirdiğim ağaçların %95'inde karşılaştığım bir şeydir ki, böceklere veya hastalıklara maruz kalan ağaçlarım hep sağlıksız olanlardı. Az veya çok sulama, az veya çok besleme, gelişimi için yetersiz ortam (buna kalitesiz veya sıkı toprak da dahildir), yanlış yere yerleştirme sonucunda ağaç strese girerek hastalıklar ve böceklere karşı daha dayanıksız bir hale gelmektedir.

    Böcekler ağaçlara rasgele saldırabilirler ancak siz hangisinin bir anlık dalgınlığınızda bile istilaya maruz kalacağını bilmelisiniz. Sağlıklı, dinç ağaçların saldırıya uğrama ihtimali az olduğu gibi, olası bir saldırıda bu ağaçların hayatta kalma şansı daha fazladır. Sağlıkları bozulmuş veya sorunlu yetişme bölgelerinde bulunan ağaçların özellikle zamanında fark edilip önlem alınmadıysa hayatta kalma şansları daha düşüktür.

    Düzenli olarak böcek zehirleri veya mantar önleyicilerle (sprey yardımıyla) ilaçlama yapmak yararlı olabilir ancak ben bunu tavsiye edemeyeceğim. Bu tür ilaçlar düzenli olarak yapraklara püskürtüldüğü zaman ilaç bitkinin özsuyu tarafından sindirilir ve bu yolla bütün ağaca yayılır.

    Mantar ve böcekler, ağaca saldırdıkları ve özsuya nüfuz etmeye başladıkları zaman yok edilmeye çalışılır. Bununla birlikte, sistematik tedaviler %100 etkili olamazlar, düzenli olarak püskürterek ilaçlama da (sessiz bir yöntem olmasına rağmen) hem pahalıdır, hem de uzun süreli kullanıldığı için gerekli olduğunda ilacın etkisini azaltabilmesi söz konusudur. Bence en iyisi böcek ve mantar ilaçlarını, ağaçların bunlardan muzdarip olduğunu bildiğimiz belli dönemlerde kullanmaktır.

    İLK YARDIM

    İlk önce ağacınızın sorunu saptamaya çalışın. Yaprak döktü mü? Yapraklar üzerinde renk bozulması veya delikler var mı? Ağacı ve dal yapısını yakından inceleyip ağacın kendi üzerinde, toprağında ya da saksı çevresinde böcekleri işaret eden bir delil olup olmadığını inceleyin.

    İkinci aşamada, hastalık veya böceği tanımladıktan sonra onunla gelecekte de karşılaşmanızı önleyecek şekilde başa çıkabilmek önemlidir. Uğraştığınız hangi ağacın neyin saldırısına uğrayacağını bilseniz bile bazı tırtıl ve yaprak bitlerinin öüne geçmek mümkün olamayabilir.

    SARARAN VE DÜŞEN YAPRAKLAR

    Yaprakların sararması veya düşmesi 3 farklı sebepten kaynaklanabilir. Bunlar;

    Chlorosis: Magnezyum, manganez veya demir minerallerinin eksikliğinden kaynaklanır. Genelde sadece asit seven türleri (örneğin Açelya/Azalea) etkiler. Bu mineralleri içerisinde bulunduran bir sıvı gübreye bütün bahçe merkezlerinden ulaşabilirsiniz. Açelyalar (Azalea) gibi asit seven türler, içinde çabucak emilebilen demir barındıran Miracid ile beslenebilir ve hatta beslenmelidir.

    Die-back (Türçeye nasıl çevrilebilir ki?): Sorun chlorosis değilse sararan yapraklar iyice kuruyup dökülecektir. Eğer öyleyse dal yapısının die-back'i (gittikçe yayılan/gerileten ölüm diyelim bari) olabilir.

    Die-back sorunu ağaç bir sebeple travma geçirdiğinde gerçekleşir ve ağaç hayatta kalması için o dala ihtiyacı olmadığına karar verdiği dallarını kurutmaya başlar. Genelde bu aşırı veya az sulama neticesinde kök yapısına zarar verildiği zaman olur. Bazı türler (özellikle ev içinde yetişen tropik türler) yerinin değişmesi sebebiyle strese kapılıp yapraklarını kaybedebilirler. (kök çürümesi ve yetersiz sulama bölümlerine bakınız)

    Doğal Zarar: Pyracantha/Firethorn ve Ulmus/Elm (Karaağaç) gibi bazı ağaç türleri yeni yaprak üremesini yaparken bir taraftan da aynı kol üzerindeki eski yaprağı da saf dışı bırakırlar. Bu gibi durumlar için dökülen yaprağın yerinden yeni bir sürgünün gelip gelmediğini kontrol edin.

    Her dem yeşil ağaçlar (evergreen) yılın belli dönemlerinde eski dal yapılarını düşürüp yerlerine yenilerini yerleştirirler. Eğer iç taraftaki bölümlerdeki yapraklar sararıp dökülüyorsa bu sorun olabilir. Dökülenlerin yerine yenilerin gelmelerini sağlamak için iç taraflara ışık ve enerjinin geldiğinden emin olup en tepedeki üremelerin budama ile önüne geçin. Benzer şekilde budanmadan bırakılan yaprak döken türler de dalların sonunda çıkan yeni sürgünlerin pahasına iç taraftakileri dökebilirler.

    YAPRAKLAR, AĞAÇ KABUĞU VE KÖKLER ÜZERİNDE GÖZLE GÖRÜLEN BÖCEKLER

    Eğer yapraklar üzerinde gözle görülen böcekler varsa ne olduklarını tesbit edip uygun işlemi uygulayın;

    Siyah veya Yeşil Sinek: Her ikisi de yaprak türlerinin bilinen çeşitlerindendir. Ağacın özsuyunu emerek ağacın yavaş yavaş ölmesine (die-back) veya yavaş gelişmesine sebep olurlar. Zaten sağlıksız olan ağaçlara musallat olmaları durumunda ağacınız ölebilir. Yaprak bitleri virüsleri bir ağaçtan diğerine de taşıyabilirler.

    Birkaç tanecik yaprak biti, saldırdıkları bir ağaçta kısa sürede çoğalabilirler. Şükür ki tesbit edildikleri zaman mücadele edilmeleri kolaydır. Küçük miktardakilerle yumurtalarını parmaklarınızla ezerek/ovarak başa çıkabilirsiniz. Daha büyük saldırılarda ise herhangi bir böcek ilacını kullanarak sorunun üstesinden gelebilirsiniz. Sabunlu suyu hastalıklı bölgeye püskürterek de sonuç alabilirsiniz.

    Akçaağaç türleri (Acer) bu tür saldırılara en çok maruz kalan türlerdir ve tekrarlayan saldırılar sırasında periyodik olarak böcek ilacı kullanmak faydalı olabilir.

    Ayrıca devamlı yaprak bitlerinden etkilendikleri bilinen karıncalar da görüldüğünde önlem alınması gerekir. Çünkü karıncalar genellikle ağaçlara yaprak biti yumurtalarını taşır, onları diğer böceklerden korur ve onları yapışkan salgısıyla beslerler. Karıncaları gördüğünüzde onlarla da mücadeleye başlayın.

    Tırtıllar: Yapraklara büyük zararlar verebilirler. Gelişme dönemlerinde yapraklarda delikler bırakabilir ve hatta tüm yaprağı yok edebilirler. Muhteşem kamufle yeteneklerinden dolayı tesbit etmek oldukça zordur. Yaprakları, gövdeyi ve dalların altını yakından inceleyerek yerlerini bulmak ve elle toplamak gerekir. Henüz olgunlaşmamış tırtıllar diğer böceklerden korunmak için açılmamış yaprakların içlerinde saklanabilirler. Üstlerinde kullanacağınız böcek ilaçları nadiren etkili olabilseler de düzenli olarak ilaç kullanımı ile bu sorunun önüne geçilebilir.

    Sümüklüböcek ve Salyangozlar: Çok zararlıdırlar ve büyük boyutta alanların yapraksız kalmasına sebep olabilirler. Özellikle sıcak ve nemli akşamlarda yaprakların kenarlarında delikler bırakırlar. Bu tüm yaprağı dalında sıyırıp yemeye kadar gidebilir. En çok bilinen özellikleri ise arkalarında bıraktıkları gümüş renkli izlerdir.

    Sümüklüböcek ve salyangozlar baharda derece 10ºC'ye ulaştığında ortaya çıkarlar. Geceleri elle toplayabilir veya onlar için özel olarak üretilmiş olan sıvı veya misket şekline getirilerek kullanılan sümüklüböcek yemleri ile üstesinden gelebilirsiniz.

    Guguk kuşu tükürüğü (Cuckoo spit) (çevirisi ilginç ama botanikteki manasını bulamadım): Yaprakların yüzeyindeki beyaz köpük gibi damlacıklar bunun belirtisidir. Köpüklerin içerisinde 'kurbağa silosu (froghopper)' olarak bilinen larvalar bulunur ve bunlar yaprak bitlerinde olduğu gibi bitkinin özsuyundan beslenirler. Dolayısıyla yavaş ölümlere (dieback, şu kelimeye uygun bir çeviriyi bulamadım gitti) ve gelişme bozukluklarına sebep olur. Guguk kuşu tükürüğü elle toplanabilir veya böcek ilacıyla yok edilebilir.

    Asma Biti/Buğday Biti (Vine weevil): Belki de bonsainin en büyük düşmanıdır. Genelde bitkinin üstünde görülmelerine rağmen asıl olarak yaprakların kenarları ve ortalarında açtıkları çentiklerden tanınabilirler. Bonsaiye çok daha büyük zarar verenleri ise bunların larvalarıdır ki, kök sistemi ile beslenerek sonuçta bitkinin ölümüne neden olurlar. Yetişkin Asma/buğday bitleri 8-10mm uzunluğuna erişebilirler. Vücutları boyunca siyah üzerine beyaz/sarı uzanan şeritler vardır. uçamazlar ancak çok iyi zıplarlar ve ara sıra bitkinin üst taraflarında da rastlanabilir.

    Yetişkin Asma/buğday bitlerinin saldırısına uğramış bitkiler sallayarak veya gövdeyi fırçalayarak beslenmekte olan yetişkinler yerinden çıkarılabilir.

    Asma/buğday biti larvaları da hemen hemen böyledir. 10mm uzunluğunda, kırmızı kafası olan beyaz yaratıklardır. Larvalar kış boyunca bitkinin kökü ile beslenirler ve bahar öncesi tamamı dişi olan ve yıl boyunca 1000 yumurta yumurtlayabilen yetişkin Asma/buğday bitlerine dönüşmeye başlarlar. Yumurtaları kahverengi küre biçimindedir ve çapı 1mm'den daha küçüktür. Bu yumurtalar bazı fidanlıklarda kullanılan ve toprak içinde zor eriyen, büyüklükleri daha fazla olan gübrelerle karıştırılmamalıdır. Sıcak yaz aylarında yumurtadan çıkan larvalar sonbaharda erişkin hallerine ulaşırlar. Larvaların farkına daha çok bahardaki saksı değişimlerinde veya ağaç köksüzlükten! öldüğü zaman varılır.

    Asma/buğday biti larvalarıyla elle yok ederek veya marketlerde pek çeşidi olmayan kimyasallar kullanarak baş edilebilir. Bu kimyasalların en etkilisi, toprağı Asma/buğday bitlerinin yetişkinlerine karşı 1, larvalarına karşı 6 ay boyunca koruyan 'Bio Provado Asma/Buğday Biti Öldürücü (Bio Provado Vine Weevil Killer)' isimli ilaçtır.

    Pul Böcekleri (Scale insect): Bitkinin öz suyunu emen bu böcekler kendilerini bonsainin arkasına yapıştırıp etraflarını koruyucu bir kabukla çevrelerler. Üzerlerine sıkılacak ilaçlardan, koruyucu kabukları sayesinde etkilenmeyeceklerinden en iyisi elle toplamaktır.

    Kırmızı Keneler ya da Örümcekler (Red Spidermite): Çok küçük, öz su ile beslenen böceklerdir. Sıcak ve kuru havalarda ağaçlara - özellikle kozalaklı olanlara- saldırırlar. Çıplak gözle görmek zordur ancak dalların etrafındaki ağlardan tesbit edilebilirler. Üzerlerine sıkılacak ilaçlar sorunu çözebilir ve sıcak, kuru havalarda yapılacak düzenli ilaçlamalar istilayı önleyecektir.

    Mantar Sivrisineği/Sineği (Fungus Gnat/Scarid Fly): Bu küçük sinekler içeride yetiştirilen ağaçların etrafında uçarken görülebilirler. Bir sinek olarak sadece biraz rahatsızlık veriyor olsalar da larvaları bonsainin kök sisteminden beslenirler. Bu böcekler çok sulu ve genellikle yosunlu topraklara yerleşirler. Sinekleri böcek ilaçları veya ev sinekleri için kullanılan spreylerle öldürmek basit olsa da esas önemli olan ağacın yerini ve toprağın su tahliyesini iyileştirmek ve de toprağı uzun süre ıslak tutmamaktır.

    VİRÜSLER VE MANTARLAR

    Virüslerin varlığından, genelde yaprak ve çiçeklerin eğrilip büzülmesi ya da renklerinin bozulması ve ayrıca gelişimlerinin anormal şekilde durması durumlarında söz edilebilir. Tedavide virüs bulaşmış bölge kaldırılmalı, aynı aileden başka ağaçlarla grup halinde dikilmemeli ve her kullanımdan sonra araçlar sterilize edilmelidir.

    Küf: Küf, nemli ve iyi havalandırılmamış ortamlarda meydana gelir ve gövdedeki beyaz küf izleriyle kendisini belli eder. Mantar konuk olduğu bitkinin öz suyunu çeker ve kuvvetini kaybetmesine, gelişim bozukluğuna ve ölüme sebebiyet verir.

    Mantar tomurcuklarda kışlar ve böylece bahardaki sürgünler hastalıklı doğmuş olurlar. Mantar sporları su yoluyla da yayılabildiklerinden ıslak ve yağmurla zamanlarda çok hızlı şekilde yayılabilirler. Su damlacıkları mantarın yayılmasını sağlarken susuzluk nedeniyle strese girmiş ağaçların hastalığa karşı doğal dirençleri azalır.

    Bir kez bulaştı mı mantarlı yaprakları kurtarmak mümkün değildir. Virüslü tomurcuklar ve yapraklar mümkün olduğunca kısa sürede yok edilmeli, sağlıklı dallar mantar ilacıyla ilaçlanarak bir sonraki saldırının önü alınmalıdır.

    Pas: Mantar benzeri bir hastalık olup yaprakların alt taraflarında artan kahve veya turuncu alanların (bu alanlar bazen yaprakların üst tarafından da seçilebilir) oluşmasına neden olur. Genelde Kayın (Beech) ve Huş (Birch) türlerinde rastlanır. Pas, sadece çirkin görünüme yol açmakla kalmaz bitkinin güçten düşmesine de sebebiyet verir. Küf gibi Pas'ta da hastalıklı yaprakları kopartıp, mantar ilacı kullanmak ve iyi bir havalandırma bitkinin hastalıktan kurtulmasını önleyecektir.

    Çin Karaağaçlarındaki (Chinese Elm) Siyah Noktalar: Karaağaçlar yapraklarında oluşan 1mm çapındaki siyah noktalara maruz kalabilirler. Bunun sonucunda yapraklar sararır ve düşer. Bu siyah nokta olarak bilinen virüsten kaynaklanır.

    Küf ve Pas'ta olduğu gibi önce hastalıklı yaprak kopartılıp hastalığın yayılması önlenmelidir. Sporların bütün bitkiyi sarmasını önlemek için su püskürtmekten ve bitkiyi sürekli yağmurda tutmaktan kaçınmalıdır. Son olarak, sağlıklı dallar ve yapraklar mantar ilacıyla ilaçlanmalıdır.


    Kaynak: http://www.bonsai4me.com/Basics/FirstAid.html


    Çevirenin Notu: Arkadaşlar bu makalelerdeki hastalık, böcek ve diğer bazı botanik terimlerini bulmak neredeyse imkansız oluyor.O yüzden doğruluğundan şüphe ettiğiniz ya da Türkçe karşılığının benim yazdığım gibi olmadığını bildiğiniz kelimeleri siz de araştırabilir ve doğrularını bana gönderebilirsiniz. Zaten bu şüpheli çevirileri genelde parantez içerisinde verdim. Eğer sizden bu terimlerin doğru olanları gelirse makaleyi değiştirebilirim. Umarım herkesin işine yarayacak bir çalışma olur.

    Çeviri: Erkan Aktaşgül

#17.12.2007 10:32 1 0 0
  • Konu: Zeytinyağı
    Zeytinyağı
    Zeytin, sıcak ülkelerde yetişen, uzun ömürlü olan bir ağacın meyvesidir. Gıda değeri yüksektir.Taze iken yeşil renkli olup sonradan kahverengi veya siyaha dönüşen, yağlı bir meyvedir.

    Zeytin, Cenâb-ı Hakk'ın, Kurân-ı Kerîm'inde de birkaç yerde zikrettiği, esrârına yemin ettiği ve mübârek bir meyvedir. Hadîs-i şeriflerde de zikredilmiştir.

    Kur'ân-ı Kerîm'de meâlen; "Ve bir ağaç da inşâ ettik (yarattık) ki, Tûr-i Sinâ'dan çıkar, yiyecekler için yağ ile ve bir katık ile biter." (Mü'minûn Sûresi, âyet 20) buyuruldu.

    Peygamber Efendimiz (s.a.v.), "Zeytinyağını ekmeğe katık ediniz ve onunla yağlanınız. Zirâ o, mübârek bir ağaçtandır." buyurdular. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in, zâtülcenp (akciğer zarı iltihabı) hastalığının tedâvisi için zeytinyağını tavsiye etmiştir.

    Zeytinyağı; hem gıda, hem ilaç ve hem de aydınlatmada kullanılmıştır. Tedâvi için ağızdan alınır veya merhem gibi hâricen kullanılır.

    Zeytinyağı; vücuttaki sertliklere sürülüp ovulursa faydalıdır. (Çiğ olarak alındığı zaman) Basur hastalığı için gayet faydalıdır. Karın ağrılarını dindirir ve karnı yumuşatır, bağırsak kurtlarını düşürür. Katı ve sıvı yağlar arasında hazmı en kolay olan bu yağ, kalp ve damar hastalıklarına iyi gelir. Midenin ülsere karşı korunması, kemiklerin güçlenmesi, hücrelerin yenilenmesi gibi birçok fâidesi vardır. İhtivâ ettiği "tanen" maddesi sebebiyle, mikrop öldürücü olduğundan, basit yaraların ve hafif yanıkların tedâvisinde kullanılır. İçinde bulunan E vitamini, insan vücudunu yaşlanmaya karşı korumaktadır.

    Bütün bu fâidelerinden dolayı, "Zeytinyağı fakirlerin tedâvi oldukları ilaçtır" denilmiştir.

#11.12.2007 01:17 1 0 0
  • Golden Retriever

    Golden Retriever Resimleri
    Golden Retriever Fotoğrafları

    Golden Retriever Fotoğrafları
    Golden Retriever Fotoğrafları

    Golden Retriever videolari
    Golden Retriever Videoları





    Familya: Av köpeği, avı bulup getiren köpek
    Diğer Adları: Yellow Retriever, Altın Avcı, Goldın Ritrivır
    Rengi: Altın renginin çeşitleri
    Çıkış Yeri: İngiltere
    Çıkış Tarihi: 1800'ler
    Orjinal İşlevi: Avı bulup getirme
    Günümüzdeki İşlevi: Avı bulup getirme, rehber, itaat yarışmaları; bulma getirme saha yarışmaları
    Ortalama Ömür: 10-13 yıl
    Kilo Erkek/Kilo Dişi: 29-34/25-29 kg
    Boy Erkek/Boy Dişi: 58-61/55-57 cm

    Temel Özellikleri
    Hareketli, uysal, iyi huylu, duygulu ve sevimli bir köpektir. çocuklara, hatta bebeklere karşı çok sabırlı ve naziktir.

    Neler Yapar ?
    Sağlam ve güçlü, koku alma duyusu gelişmiştir. Bataklıkta avlanabilir. Avı bulur ve getirir. Toprakta ve suda gayet iyi çalışır. İyi huylu olduğu için insana eşlik eden köpek olarak da değerlidir ve aile hayatına uyum sağlar.

    Kökeni
    Bu cins muhtemelen 19. yüzyılın ortalarında İngiltere'yi ziyaret eden bir Rus sirkine mensup türü bilinmeyen altın tüylü köpeklerin bloodhound ile çifleştirilmesiyle geliştirilmiştir.

    - - -

    Golden Retriever özel
    Golden Retriever'lar herşeye büyük bir tutkuyla yaklaşırlar ve tam anlamıyla "çok" köpektirler: "çok tüy, çok enerji, çok yemek ve çok sevgi...". Bu nedenle formda ve sağlıklı kalmasını istiyorsanız, Golden Retriever'ınızın yemeğini kendisinin ayarlamasını beklememeli, siz yemek miktarını kontrol etmelisiniz.

    Golden Retriever'lar sevgi dolu, uslu ve zeki köpeklerdir. Kolaylıkla eğitilirler ve çocuklarla iken güvenilir ve naziktirler. Sadık, kendine güvenen, tatlı ve sahibini memnun etmeye hevesli bir ırktır. Aktif, güvenilir ve mükemmel bir aile köpeğidir. Golden Retriever itaat etmeye hazır yapısı nedeniyle itaat eğitimi onlarla çok keyifli geçer. Diğer hayvanlar dahil herkesle dost canlısı olduğundan ondan koruma görevi beklenmemelidir. Saldırganlık göstermemelerine rağmen Golden Retriever'lar gelen yabancıya havlayarak haber vererek iyi bekçilik edebilirler. İtaat yarışmalarında büyük başarı kazanmıştır.

    İnsandan izole edildiğinde ya da uzun süre sevdiklerinden uzak tutulduğunda yaramazlık yapmaya başlar. çok hareketli ve ilgi isteyen köpeklerdir.

    Ek 1
    Bu cinsin söz dinleme becerisi efsanevileşmiştir ve her zaman sizin güvenilir, çalışkan, mutlu dostlarınız olarak kalacaklardır. Sakinlikleri ve her işi yapmaya yönelik heyecanları Golden Retriver'ları genelde asistan köpekler arasında tercih edilir yapmaktadır.

    Sevgi dolu ve sabırlıdırlar, bazen küçük bebekler için ekstra gözetim gerekli olabilir. Oyun oynamaya düşkündürler ve diğer ev hayvanlarına karşı toleranslıdırlar. Sosyal insanlar için iyi bir seçim olabilse de allerjik, titiz kişilerle ve küçük apartman dairelerinde yaşamaya uygun değildirler.

    Ek 2
    Herkesin dostu olan Golden Retriever'lar adanmış ve uyumlu bir aile dostu olarak bilinirler. Aynı zamanda sportif bir köpek olan bu cins, geniş alanlarda koşacağı bir güne her zaman ihtiyaç duyacaktır. Aktif karakterini ve güçlü fiziğini gözardı etmek problem yaratabilir ve hergün fiziksel ve zihinsel eksersize ihtiyaç duyar. Fazlasıyla heyecanlı ve hareketli olan Golden Retriever'ların merakları eğitimlerini biraz zorlaştırabilse de sahibini memnun etmeye ve öğrenmeye fazlasıyla yatkındırlar. özellikle kap-gel türü oyunlardan zevk alırlar ve ağızlarında birşey taşımaktan çok hoşlanırlar.

    Golden Retriever'lar hergün eksersiz yapmaya ve insanlarla birlikte olmaya ihtiyaç duyarlar. Golden'ın zihni ve vücudu için zorlu uyum (söz dinleme) dersleri, aktif oyunlar ve kap-gel seansları her gün yapabileceğiniz iyi birer eksersiz çeşidi olabilir. Her ne kadar dışarda yaşabilecekse de çok sosyal bir köpek olması nedeniyle ailesinin yanında yaşamaktan daha memnun olacaktır. Tüyleri parlaklığını yitirmez ancak haftada birkaç defa fırçalanması gerekir.

    Ek 3
    Köpek cinsleri arasında en ciddi uğraşların ardından üretilmiş bir cins olan Golden Retriever, aynı zamanda hakkında en fazla dökümantasyona sahip olan köpek cinsidir.

    Bu cinsin üretiminden sorumlu kişi İngiltere'nin İskoçya sınırındaki Tweed Nehri'nin kuzeyinde yaşayan Lord Tweedmouth olarak bilinmektedir. 1800'lerin ortalarında yoğunlaşan köpek yetiştiriciliği merakı sırasında, sıkı bitki örtüsünün arasında yaşabilecek, soğuk suya karşı dayanıklı, güçlü yüzücü olan uyumlu köpekler yetiştirmek revaçtaydı. Lord Tweedmouth da sarı dalgalı tüylü bir retriever (Küçük Newfoundland ve balıkçılar tarafından yetiştirilen öncü Labradorların soyundan) olan Nous ile bir Tweed Water Spaniel (Kızıl renkli sıkı kıvırcık tüylü popüler bir retriever.) olan Belle'yi çiftleştirerek dört tane yavru elde etti. Yavrular yüksek alanlarda yaşamaya uygun kuş köpekleri olmaya çok elverişliydiler.

    Bu yavruların başka siyah retriever, Tweed Spaniel, setter ve Bloodhound'larla çapraz çiftleştirilmelerinin ardından Golden Retriever cinsi üretildi. Golden Retriever önceleri düz-tüylü retrieverların sarı renklisi olarak kabul görürken, 1912 yılında Sarı/Golden Retriever ismiyle ayrı bir cins olarak kabul edildi. Bu köpeklerin Amerika kıtasına Lord Tweedmouth'un oğulları tarafından 1900'lerde getirildikleri düşünülmektedir ancak American Kennel Club (AKC) bu cinsi ancak 1927'de bir cins olarak kayıtlarına almıştır. önceleri sadece avlanma becerileri nedeni ile değer verilen ve özenle üretilen Golden Retriever'lar ancak sonraları ev ve gösteri hayvanı olarak beslenmeye başlanmıştır.

    Tanınmasının ardından da popülaritesi hızla artan Golden Retriever, halen Amerika'daki en popüler cinslerdendir.

    Kaynaklar
#07.12.2007 23:56 1 0 0
#07.12.2007 22:27 1 0 0
#07.12.2007 22:14 1 0 0
  • Balık Eti Neden Beyazdır
    Gıda olarak kesilen hayvanların yenilebilen kas kısımları et olarak adlandırılır. Etin içinde ayrıca kan, epitel, kemik, sinir, yağ ve bağ dokuları vardır.

    Genelde etler kırmızı ve beyaz et olarak ikiye ayrılırlar. Sığır, koyun, keçi etleri kırmızı et olarak kabul edilirlerken, tavuk, hindi gibi kümes hayvanları ile balıkların etleri beyaz et kategorisine sokulur. Aslında biyolojik yapı olarak kümes hayvanlarının etleri balık etinden çok farklı, kırmızı ete daha yakındırlar. Bazılarının etlerinin rengi de zaten beyaz değil kahverengidir.

    Etlerin kırmızı ve beyaz rengini saptayan eleman 'miyoglobin' denilen proteinlerdir. Bunlar kanda, alyuvarlarda bulunurlar ve kaslara gerekli olan oksijeni sağlarlar. Beyaz ette miyoglobin miktarı çok azdır.

    Balık eti diğer yürüyen, uçan, sürünen hayvanların etlerinden birçok yönden farklıdır. Balıkların kasları diğerlerine göre gelişmemiştir. Bir filin tonlarca ağırlığını, yerçekimine karşı taşıması ve hareket ettirebilmesi için muazzam bir kas sistemine ihtiyacı vardır. Bu nedenle filin vücudunda 50 bin kas vardır.

    Balıklar ise neredeyse ağırlıksız bir ortamda yaşarlar. Onun için çeşitli vücut organlarını ana iskeletlerine bağlayacak, kıkırdak, kiriş ve bağ dokuları gibi dokulara fazla ihtiyaçları yoktur.

    Balıklıklar suda düşmanlarından kaçabilmek için çok ani ve süratli hareket etmek zorundadırlar. Bu nedenle kaslarındaki lifler çabuk açılıp kapanabilen tipte liflerdir. Çok ani hareketlere ihtiyaç duymayan kara hayvanlarındakilere oranla balıklardaki bu tip lifler daha kısa ve incedirler. Kolayca birbirlerinden ayrılabilirler. Onun için balık etini yerken çiğnemesi kolaydır, ağızda dağılır. Hatta çiğ olarak bile rahatça yenilebilir.

    Balığın kaslarındaki bu çabuk açılıp kapanabilen lifler çok kısa süreli çalıştıkları için fazla enerji yani oksijen depolamalarına gerek yoktur. Bu nedenle balığın vücudundaki kan miktarı çok değildir. Olanlar da çoğunlukla solungaçların civarında toplanmışlardır.

    Görüldüğü gibi bir etin renginin kırmızılığı miyoglobin miktarına, miyoglobin miktarı kan miktarına, o da kasların ne kadar kan ihtiyacı olduğuna bağlıdır. Çok aktif ve hızlı yüzen bir balık olan Orkinos (Ton) balığının etinin rengi, sakin bir balık olan Dilbalığı'na göre daha kırmızımsıdır.

    Sığırlar genellikle açık arazide otlandıklarından ve sürekli dolaştıklarından etlerinin rengi, daha tembel bir hayvan olan domuza göre daha koyudur.

    Tavuk, hindi gibi kümes hayvanları uçamadıkları ve zamanlarının önemli bir kısmını çevrede gezinerek geçirdikleri için bacak bölgelerindeki etler koyu renkli, göğüs ve kanatlarındakiler daha beyazdır. Bıldırcın, ördek gibi uçan kuşlarda ise tam tersidir. Bacak etleri beyaz, göğüs ve kanatlarındaki etler koyudur.

    Balıklar Ölünce
    Bu durum en belirgin, çevre kirliliği ve patlayıcı ile avlanma nedenleri ile ölüp yüzeye gelen balıklarda gözlemlenebilir. Ölen balıklarda süratle bir iç bozunma yani bir çeşit çürüme oluşur. Bu iç çürümeden dolayı çıkan gazlar balığın alt tarafındaki bağırsak boşluğunda toplanırlar.

    Balık ayıklayanlar bilirler, ayıklanacak balığın alt tarafındaki yumuşak karnı yarılır, buraya yapışık mide ve bağırsaklar kolayca çıkartılır. Balığın etli kısmı üst tarafındadır. Balık ölüp gazlar mide boşluğunda toplanınca bu kısım şişen bir balon gibi hafifler, ağırlık merkezi yukarı kayar ve balık, daha ağır kısmı aşağı gelecek şekilde ters döner.

    Bazı balıklarda, içinde hava bulunan yüzme keseleri vardır. Balık içi hava dolu bu keseyi daraltıp genişleterek kendisini elverişli derinlikte dengede tutabilecek yoğunluğu sağlar. Bu kese çoğu zaman basit bir boruyla sindirim organına bağlıdır.

    Eğer deniz suyundaki tuzluluk oranı (yüzde 3,5) dörtle birine düşürülürse sonuç balığın kanındaki sodyum, klor, kalsiyum ve potasyum oranının aynısı olur. Deniz suyu ve tüm omurgalıların kanlarındaki tuz oranlarındaki bu benzerlik hayatın denizden başladığı teorisini destekliyor.

    Hayat başladığı zaman denizlerdeki tuz oranının omurgalıların kanlarındaki oranla tamamen aynı olduğu, zamanla bu oranın artması sebebiyle omurgalıların denizleri terk edip karada yaşamaya başladıkları, balıkların ise denizde kalıp artan tuz oranından korunmak için bir mekanizma geliştirdikleri ileri sürülüyor.

    Balıkların solungaçları civarındaki klor hücreleri salgıladıkları bir enzim sayesinde, deniz suyundan aldıkları fazla sodyumu tekrar dışarı verirler. Buna ilaveten böbrekleri de tuz iyonlarını filtre ederek idrarla dışarı atarlar. Bu nedenle idrarları az sulu, yoğun, tuz oranı yüksek ve az miktardadır.

    Tatlı su balıklarında ise tam tersi bir fiziksel mekanizma vardır. Yaşadıkları ortamdan aldıkları suyun içindeki az miktardaki tuzu, atmak yerine vücut ihtiyaçları için konsantre halinde tutarlar. İçinden tuz alındığından idrarları da bol ve suludur. İdrar miktarı günde vücut ağırlığının üçle birini bulur.

    Sonuç olarak, tatlı su balıkları denizde yaşayamazlar çünkü vücutları deniz suyundaki tüm tuzu alır, vücut susuz kalır, kurur ve balık ölür. Denizde yaşayan balıklar da tatlı suda yaşayamazlar çünkü zaten az miktarda olan tuzu ayırıp fazla su tuttuklarından şişerler ve onlar da ölürler.

    Yani her iki balık türünün de kan ve tuz kompozisyonları aynıdır ama bir tür, kana tuz sağlamaya çalışırken diğeri azaltmaya uğraşır. Ortam değişikliğinde de aynı şekilde çalışmaya devam eden mekanizmalar balıkların ölümlerine neden olurlar.

    Gerçi Somon gibi hem tatlı hem de tuzlu sularda yaşamayı başaran balıklar da vardır. Somonlar tatlı sularda doğuyorlar, gençliklerinde nehirler boyunca okyanusa yüzüyorlar ve hayatlarının geri kalan kısmını oralarda, tuzlu sularda geçiriyorlar.

    Bu tip balıklarda iki tip mekanizma da vardır ama yolculukları sırasında, nehirlerin ağızlarında, tatlı ve tuzlu suların birleştikleri yerlerde, bir süre kalarak vücutlarını öbür ortama ayarlıyorlar. Her iki tür sularda da yaşayabilen deniz canlılarının ortak özellikleri, yumurta ve bebeklik evrelerini tatlı sularda, yaşlılıklarını ise tuzlu sularda geçirmeleridir.
#07.12.2007 21:51 1 0 0
  • Bal Peteklerinin Altıgenliği
    Arılar doğanın gerçekten usta mimarlarıdırlar. Kesiti düzgün altıgenler oluşturan prizma şeklindeki petek gözlerinin dipleri bir piramit oluşturarak sona ererler. Kovanlardaki şekliyle dik duran her petekte, petek gözleri yatayla sabit bir açı yapacak şekilde inşa edilirler.

    Her bir gözün derinliği 3 santimetre, duvar kalınlığı ise milimetrenin yüzde beşi kadardır. Bu kadar ince duvar kalınlığına rağmen altıgen yapı nedeniyle büyük bir direnç kazanırlar ve arıların depoladıkları kilolarca balı rahatlıkla taşıyabilirler.

    Arıların petek gözlerini kusursuz bir şekilde altıgen yapmalarının başka sebepleri de vardır. Eğer beşgen, sekizgen veya daire şekillerini seçselerdi bitişik gözler arasında boşluklar kalacak, işçi arılar fazla mesai yaparak ve daha fazla balmumu harcayarak bu boşlukları doldurmak zorunda kalacaklardı.

    Gerçi üçgen veya kare yapsalardı bu boşluklar olmayacaktı ama altıgenin bir başka özelliği daha vardır. Alanları aynı olan üçgen, kare ve altıgen şekillerden toplam kenar uzunluğu en az olanı altıgendir. Yani aynı miktarda balmumu ile daha çok altıgen odacığın kenarı çevrilebilir.

    Aslında matematiğin, geometrinin ve simetrinin en kusursuz örnekleri sadece bal peteklerinde değil doğanın her yerinde görülebilir. Ancak bizler günlük hayatın hayhuyu içinde bu mükemmelliğin farkına varamayız.

    Kar taneciklerinin hepsi birbirlerinden farklı altıgen şekilleri, tohumların dizilişlerindeki spiraller, mineral kristallerindeki geometrik yapılar ve değişmez açılar, tavus kuşunun kuyruğundaki lekeler, sümüklü böceğin kabuğu, örümcek ağları, tüm bunlar görüntü olarak kusursuz olmalarına karşın müthiş bir matematik düzen de gösterirler.

    Papatyanın ortasındaki sağ spirallerin sayısının 21, sol spirallerin ise 34 olması, Himalaya çamının kozalaklarındaki pulların aynı şekilde 5 sağ, 8 sol spiral oluşturması, kara çam kozalaklarında ve ananas meyvesinde ise 8 sağ, 13 sol spiral bulunması tesadüf değildir elbette.

    Leonardo Fibonacci (1170-1250) isimli büyük matematik ustası ta o yıllarda, her sayının kendinden önce gelen iki sayının toplamı olduğu bir dizi geliştirdi;

    l, l, 2, 3, 5, 8, 13, 21, 34, 55, 89, 144, 233, 377, 610,.....................

    Dikkat ederseniz yukarıda verilen sağ, sol spiral sayıları, bu dizide artarda yer alan sayılardır.

    Bu dizinin ilginç bir yanı da on ikinci terimden yani 144'den sonraki ardışık sayıların birbirlerine oranlarının (233/144 = 377/233 = 610/377) 1,61803 olması, 5. Sayı ile 12. Sayı arasındaki oranların da bu sayıya çok yakın olmalarıdır.

    15. Yüzyılın ikinci yarısında yaşamış matematikçi Pacial Luca tabiatta daima kenarları arasında 1,618 oranı bulunan bir dikdörtgen bulunduğunu, hatta insan vücudunun da bu oranda yaratıldığını ileri sürüyor, mahkeme tarafından yakılma tehlikesine karşı da Leonardo da Vinci'nin çizimlerini göstererek meydan okuyordu. Zamanın heykeltraşlarının heykellerinde de bu oranı kullandıklarını belirtmeleri üzerine bu oran Tanrısal Oran' olarak da anılmaya başlandı.
#07.12.2007 21:45 1 0 0
  • Ağustosböceğinin Sesi
    Böceklerin genellikle erkekleri öter. Bu ötüşlerin dişileri çiftleşmeye çağırdığı sanılmaktaysa da anlamları tam olarak belli değildir. Ağustosböceğinin erkekleri karın zarlarını titreştirerek çekirgeler gibi vızıltılı bir sesle öterler ama çekirgelerle yakından uzaktan bir akrabalık ilişkileri yoktur. Zar gibi saydam olan iki çift kanatlarıyla daha çok gece kelebeğine benzerler. Buna rağmen insanlar hep ağustosböceğini, cırcırböceğini ve çekirgeyi karıştırırlar.

    Edebiyatçılar bile ağustosböceği ile çekirgeyi pek ayırt edemezler. Örneğin Orhan Veli'nin 'Ağustosböceği ile Karınca' adıyla Türkçe'ye çevirdiği Lafonten hikayesindeki meşhur ağustosböceği aslında bir yeşil çekirgedir. Zaten ağustosböceğinin yazın saz çalarak yan gelip yatması, kışın da karıncaya muhtaç kalması mümkün değildir. Ağustosböceklerinin yeryüzündeki yaşam süreleri, sıcak yaz aylarına özellikle adını aldıkları Ağustos ayına rastlayan bir sürede ancak birkaç hafta sürer, hiçbiri kışı göremez.

    Yaklaşık 2.000 türü bulunan ağustosböceğinin yaşam çevrimi ilginçtir. Dişi ince dallara yarıklar açıp içine yumurtalarını bırakır. Yumurtadan çıkan yavrular yerlere düşer ve toprağın içine gömülürler. Toprak altında yıllarca ağaç köklerinden emdikleri özsularla yaşarlar. Amerika'da yaşayan bazı türlerde toprak altındaki yaşam süreleri 17 yıl sürer.

    Uzun yıllar toprak altında yaşayan kanatsız ağustosböcekleri aniden kanatlanırlar ve binlercesi birdenbire ortaya çıkar. Toprağın üzerindeki yaşam süreleri ancak birkaç hafta sürer. Zaten çoğu kuşlara ve yaban arılarına yem olur. Geriye kalabilen yüzlercesi, bu birkaç haftalık ömürlerinde bir araya gelerek, tiz seslerle, hep beraber koro halinde öterler.

    Bütün gün akşama kadar öten ağustosböceği ne zaman yer ve içer demeyin. Böcek bu sesleri ağzından çıkartmadığı için hem öter hem de bu arada beslenir. Erkeklerin kuyruk kısımlarında, yanlarda birer ses çıkarma organı vardır. Bu organ yapı itibariyle, öten diğer böceklerin ses çıkarma mekanizmalarından farklıdır. Oval şekilli zarlardan oluşan bir çeşit davuldur ancak davulun tokmağı yoktur. Ses, etrafındaki kasların sarsılma şeklinde kasılma ve gevşeme hareketleriyle zarda yarattıkları titreşimlerle oluşur. Vücutlarında bulunan baloncuklar sayesinde frekansları üst üste binen yani rezonansa gelen sesler iyice güçlenip uzaktan duyulabilecek hale gelirler.
#07.12.2007 21:43 1 0 0
  • Arıların Bal Yapması
    Tabii ki sadece insanlar yesinler diye değil. Bal arılan eşek arılarından farklı olarak kışı koloni halinde geçirirler. Koloni kış uykusuna yatmaz ama bir salkım gibi kümeleşir. Bu şekilde kış süresince sıcak ve aktif olarak kalabilirler. Bunun için de önceden, yaz aylarında yeterli miktarda bal depo etmeleri gerekir. Ortalama bir kovanın kışlık bal ihtiyacı 9-13 kilogram kadardır.

    Bal arılarının bal yapma kapasiteleri ise uygun yer bulabildiklerinde bundan çok daha fazladır. İşte arıcılığın felsefesinde de bu yatar. Sen arılara imkan sağla, onlar da hem kendileri hem de senin için bal üretsinler. Arılar kendilerine yetebilecek miktardan 2-3 kat fazla bal üretebildiklerinden arıcılar da kovana şekerli şuruplar koyarak onlara bu ortamı hazırlarlar. Arılar da sonradan ellerinden alınan bu ürün fazlasını dert etmezler.

    Arıların balı çiçeklerden topladıkları nektarı ağızlarındaki bir emzimle birleştirip altıgen biçiminde balmumundan yaptıkları hücrelere depoladıklarını biliyoruz. Bu karışımın su oranının yüzde 17'ye kadar düşmesini bekledikten sonra hücrelerin ağızlarını yine bir balmumu tabakası ile kaplarlar. Artık arıcı için mahsul zamanı gelmiştir. Ağzı kapalı hücrelerdeki bal hiç bozulmaz, saklama zamanı süresizdir.

    Arılar böcek dünyasının en gelişmiş sosyal hayatına sahiptirler. İşçi arılar dünyaya geldikten sonra bir ay içinde kovanda bir iki günlük sürelerle temizlik, larvaları besleme, balmumu yapma, yiyecek taşıma, muhafızlık gibi değişik görevler yaparlar. Sonra uçuş başlar, çiçekler ziyaret edilir, nektar, polen ve su toplanır.

    İşçi arılar çalışma mevsiminde 4-8 hafta yaşarlar. Kış mevsiminde ise arkadan gelen gençler olmadığı için ömürleri 5-7 ay sürebilir. İşçi arılar dişi olmalarına rağmen kısırdırlar, yavru yapma yetenekleri yoktur.

    Arılar polenleri, su ile karıştırıp larva halindeki yavruları beslemek için toplarlar. Bir arı kovandan 7 kilometre uzağa gidip, geri dönebilir. Ancak arılar normal olarak kovanlarından ortalama bir kilometre kadar uzaklaşırlar.

    Arılar bu yolculuklarında yollarını güneşin pozisyonuna göre saptarlar. Ayrıca yer kürenin manyetik alanına karşı da hassastırlar. Gözleri polarize ışığa karşı o kadar hassastır ki çok kalın bir bulut tabakasının ardından gelen zayıf bir güneş ışığıyla bile kötü havalarda yollarını bulabilirler.

    Arılar geceleri ortadan yok olurlar ama uyumazlar. Gece boyu hareketsiz kalarak enerjilerini ertesi günkü yoğun işler için biriktirirler.

    Arılar renklerin çoğunu görürler. Işık dağılımında mavi ve ona yakın renkleri daha iyi görürler. Ultraviyole ışınlarına karşı da çok duyarlıdırlar. Ultraviyole ışınlarını çok yansıtan çiçekler onlara daha parlak görünür. Kırmızı rengi hiç ayırt edemezler.

    Bize bu derecede faydalı olan arılar etrafımızda dolaştıklarında veya balkonda kahvaltı sefası yaparken reçel tabağına konduklarında çoğu insan huzursuz olur. Bunun nedeni minik arının sokma tehlikesidir. Halbuki arılar sadece iki durumda canlılara saldırır ve sokarlar: 1) Kolonilerine bir tehdit olduğunda korumak için; 2) Korkutuldukları zaman. Bu nedenle arı kovanlarına çok yaklaşmamanız, el kol hareketleri yaparak hızlı hareket etmemeniz önerilir.

    Arılar insanı soktuktan sonra genellikle ölürler, çünkü arı tarafından sokulan insan ani bir hareketle arıyı fırlatınca arının iğnesi ile beraber zehir torbası ve ifrazat bezi de yırtılarak arıdan ayrılır ve soktuğu yerde kalır. İlginçtir ki bu kalan zehir torbasındaki kaslar arıdan ayrılsalar bile zehri pompalamaya bir süre devam ederler. Bu nedenle tırnağın ucu ile bir an evvel iğneyi soktuğu yerden çıkarmakta fayda vardır.

    Arı zehrine alerjisi olan kimselerde arı sokmaları ağır tepkilere hatta ölüme yol açabilir. Buna karşın arı zehri bazı ağrılı hastalıkların özellikle romatizmanın tedavisinde kullanılır.
#07.12.2007 21:42 1 0 0
  • Atlara Gözlük Takılması
    'Olaylara at gözlüğü ile bakmak' ifadesi bir kişinin bir olaya tek bir açıdan baktığını, ona etken olan diğer olayları veya faktörleri göremediğini veya görmek istemediğini anlatmak için kullanılır.

    Aslında atlar için takılan gözlük, şekil olarak bile gözlüğe benzemez, onların görüş kapasitelerini arttırmak için değil aksine azaltmak için takılır.

    Atın evcilleştirilmesi, insanın dostu olarak en ağır işlerde yardımcı olması, binek hayvanı olarak daha uzak yerlere ulaşmasını sağlaması, savaşlarda ölüme beraber gitmesi o kadar eskilere dayanır ki bildiğimiz atın yabani soyu hakkında hiçbir bilgi yoktur. Bugün steplerde yaşlı bir aygırın önderliğinde sürüler halinde yaşayan ve yabani olarak nitelendirilen atların evcil atlardan türeme oldukları herkes tarafından kabul edilir.

    Canlıların gözlerinin algılayıp beyine bildirdikleri üç ana husus vardır: Biçim, renk ve mesafe. Özellikle avcı olmayan otobur hayvanlar için tehlikeyi uzaktan sezip, iyi bir mesafe tahmini yaparak kaçabilmek çok önemlidir.

    Atlar her iki yandaki gözleri sayesinde hem önlerini hem de arkalarını görme yeteneğine sahiptirler. Ne var ki gözleri birbirlerinden çok uzaktadırlar. Bu da at için cisimlerin mesafelerini tespit bakımından büyük bir zafiyet yaratır.

    At arkasından ya da yandan yaklaşan tehlikeyi görür ama tehlikenin ne kadar yakın veya uzakta olduğunu kavrayamaz. Nesneleri neredeyse iki misli büyük gören at tehlikeyi olduğundan daha yakındaymış gibi algılar. Bu nedenle de sürekli endişe içindedir.

    Yarış atlarına koşu sırasında yandaki hemcinslerinden ürkmemeleri için yan taraflarını görmelerini engelleyecek gözlükler konulurken at arabalarını çekenlere sadece önlerini görmeleri, diğer yönlerde olan hareketlerden etkilenmemeleri için gözlük takılır. Yani at gözlüğü ile bakmak insan için olumlu bir davranış değildir ama atlar için durum farklıdır.
#07.12.2007 21:39 1 0 0
  • Atların Ayakta Uyuması
    Amerikan kovboy filmlerinde, atların geceleri kamplarda veya gündüz barların önünde daima ayakta, binilmeye hazır vaziyette durduklarını seyrederiz. Doğrudur, atlar nadiren yatarlar, genellikle hasta oldukları veya doğum yapacakları zaman.

    Atlar günlerce, hatta haftalarca yere yatmadan ayakta durabilirler ve yol gidebilirler. Ayakta dururken dizlerini kilitlemeleri ve uyumaları mümkündür. Siz bunu denerseniz, beyninizin üstüne düşmeniz kesindir.

    Bilim insanları, atların ayakta iken daha rahat olduklarını ve daha az enerji sarf ettiklerini söylüyorlar. Çünkü atın vücudu bir hayli büyüktür ve yatarken nefes almasında iç organları kimi güçlüklere yol açar.
#07.12.2007 21:36 1 0 0


  • Bu boardda üye olmayan kisiler icin dogum günü konusu acilamaz!
    Boardda 100 den az mesaji olan kisiler icin dogum günü konusu acilamaz!
    Boardda 50 mesaji olmayan kisiler baska bir üye icin dogum günü konusu acamaz!
    3 aydan uzun bir süredir boardda mesaj yazmayan kisiler icin dogum günü konusu acilamaz. Bu kisi eski görevli yada eskiden cok aktif bir üye olsa bile!
    Dogum günü olan kisinin kendi adina konu acabilmesi icin aradan 1 gün süre gecmis olmasi ve hala kendi adina kimsenin konu acmamis olmasi gerekir!
    Bu bölüm sadece üyelerimizin kişisel günleri içindir. Genel özel gün ve haftalar için bu bölüme konu açılamaz.


#01.07.2007 17:18 1 0 0
  • Konu: Ronaldinho
    Tamam iste sen böyle sacma kelimeleri konulara yazacaksinki dogru yazmayi bilmeyenleri konuya cekelim
#18.06.2007 00:14 1 0 0
  • Mustafa Fevzi Çakmak, Müşir Mustafa Fevzi Paşa, Mareşal Fevzi Çakmak Paşa (doğum 1876 İstanbul - ölüm 12 Nisan 1950 İstanbul) Türkiye Cumhuriyeti kurucularından. Mareşal unvanı almış Türk komutanı. Cumhuriyet döneminin ilk, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin 2. Genelkurmay Başkanı'dır.

    Bir süre Erkan-ı Harbiye (Genelkurmay) 4. Şube'de görev yaptıktan sonra 1899'da Metroviçe Tümeni'nin kurmay heyetinde görevlendirildi. Balkanlar'daki Sırp ve Arnavut çetelere karşı verilen mücadeleye katıldı. Kısa aralıklarla terfi ederek 1907'de miralaylığa (albay) yükseldi. 1908 yılında İkinci Meşrutiyet ilan edildiğinde 35. Fırka Komutanı ve Taşlıca Mutasarrıfıydı. 1910'da Arnavutluk'ta çıkan ayaklanmayı bastırmakla görevlendirilen Kosova Kolordusu'nun kurmay başkanlığı'na atandı. 1911'de Trablusgarp Savaşı başlayınca Rumeli'nin savunmasıyla görevli Garp (Vardar) ordusunun kurmay başkanlığına getirildi. Balkan Savaşı (1912-1913) sırasında 21. Tümen Komutan Vekilliği, Vardar Ordusu Harekat Şubesi Başkanlığı yaptı.

    Fevzi Paşa'nın, Balkan Savaşları çıktığı dönemde 21. Yakova Nizamiye Fırkası K. Vekilliği 'nde; 6 Ağustos 1912'de Kosova Kuvay-ı Umumiye Kurmay Başkanlığ ı'nda; 29 Ekim 1912'de de Balkan Harbi Seferberliği'nin başlangıcında Vardar Ordusu K. I. Şube Müdürlüğü 'nde görevlendirildiğini daha öncede belirtmiştik. Sırp Cephesi'nde Vardar Ordusu Harekât Şube Müdürü olarak bulunan Fevzi Paşa'nın başarılı askerî faaliyetlerine rağmen, Garp Vilayetleri'nde 10 Mayıs 1913'den itibaren Türk Hakimiyeti sona ermiştir.

    1913'te 5. Kolordu Komutanlığı'na atandı. Mart 1915'de rütbesi mirlivalığa (tuğgeneral) yükseltildi.

    Konu başlıkları [göster]
    1 Birinci Dünya Savaşı
    1.1 Çanakkale Cephesi
    2 Kurtuluş Savaşı
    3 Cumhuriyet dönemi
    4 Dış bağlantılar



    Birinci Dünya Savaşı [değiştir]Birinci Dünya Savaşı'nda Çanakkale, Kafkas, Suriye ve Filistin cephelerinde savaştı. 1918'de ferikliğe (korgeneral) yükseldi.


    Çanakkale Cephesi

    Daha çok bilgi için: V Kolordu (Osmanlı) ve Çanakkale Savaşları
    Fevzi Paşa, V Kolordu (Osmanlı) Komutanı olarak 6 Ağustos ve 13 Ağustos 1915 tarihindeki muharebelere katılmıştır. Fevzi Paşa'nın komutasındaki XIII. ve XIV. Tümenler muharebeye katılmamış fakat 21 Temmuz'dan itibaren cepheye gelerek, I. Tüm. hariç yıpranmış ve yorulmuş eski tümenleri değiştirmişlerdir. Ayrıca İkinci Ordu (Osmanlı) Tümenleri'nin bölgeye (Kereviz Dere-Zığın Dere) gelmeleri üzerine VI. ve VII. Tümenler, Saros Gurubuna gönderilmiştir.

    Düşman Kirte istikametinde yapacağı taarruzlar doğrultusunda Alçıtepe'yi almayı planlıyordu. Fakat Türk direnişi karşısında amacına ulaşamayan düşman çok fazla ilerleyememiştir. 6 Ağustos'ta düşmanın taarruz ettiği Arıburnu - Conkbayırı bölgesine gönderilen VIII. ve IV. Tüm. ile yetinmeyen Vehip Paşa, 9 Ağustos'ta Fevzi Paşa'nın komuta ettiği V. Kor. Komutanlığına bağlı V. ve XIV. Kolorduların son ihtiyatları olan 41. ve 28. Alayları da bu bölgeye gönderdi. Bölgeye gönderilen bu iki alay Conkbayırı'nın düşman eline geçmemesine ve Albay Mustafa Kemal'in 10 Ağustos tarihinde Conkbayırı taarruzuna yardımcı oldu. Eylül 1915 - 9 Ocak 1916 Mevzi Muharebeleri 'nde rahatsızlığı nedeniyle Anafartalar Kurmaylığı'ndan Alb. Mustafa Kemal'in 10 Aralık 1915'te ayrılması üzerine bu göreve Fevzi Paşa getirilmiştir. Bu muharebelerde V. Kolordu Komutanı olarak görev alan Fevzi Bey'in komutasındaki XIII. Tüm. 21 Ekim 1915'te Keşan'a hareket etti. XIV. Tümen ise 12 Ocak 1916'da bölgeden ayrıldı.

    Anafartalar Grup Komutanı olarak Eylül - 20 Aralık 1915 Mevzi Muharebeleri Kuzey Grubu'nda bulunan Fevzi Paşa, Alb. Mustafa Kemal'in rahatsızlığı nedeniyle cepheden 16 Aralık 1915'de ayrılması üzerine bu göreve getirildi.


    Kurtuluş Savaşı

    Mondros Mütarekesi imzalandığında sağlık nedenleri ile İstanbul'da bulunuyordu. 24 Aralık 1918'den 14 Mayıs 1919'a kadar Erkanıharbiye reisliği yani bugünkü karşılığı Genelkurmay Başkanlığı görevinde bulundu. 1. Ordu Müfettişliği, Askeri Şura üyeliği, Ali Rıza Paşa ve Salih Hulusi Paşa hükümetlerinde harbiye nazırlığı (savaş bakanı, milli savunma bakanı) (Şubat - Nisan 1920) yaptı. Harbiye nazırlığı sırasında Anadolu'daki ulusal harekete silah ve cephane gönderilmesini kolaylaştırıcı bir tutum izledi.

    İstanbul'un İtilaf Devletleri tarafından resmen işgalinin (16 Mart 1920) ardından Anadolu'ya geçmeye karar veren Fevzi Paşa, Nisan 1920'de Ankara'ya ulaştı. İstasyonda Mustafa Kemal Paşa tarafından törenle karşılandı. Birinci dönem TBMM'ye Kozan milletvekili olarak katıldı. 3 Mayıs 1920'de milli müdafaa vekilliğine getirildi. 24 Ocak 1921'de milli müdafaa vekilliği üzerinde kalmak üzere icra vekilleri heyeti reisliğini (başbakanlık) de üstlendi. 26 Mayıs 1920'de İstanbul Hükümeti tarafından ulusal hareketin önderlerinden biri olarak rütbesinin kaldırılmasına, nişanlarının geri alınmasına ve idamına karar verildi.

    İkinci İnönü Zaferi'nin ardından 3 Nisan 1921'de rütbesi TBMM kararıyla birinci ferikliğe (orgeneral) yükseltildi. Sakarya Savaşı'ndan bir süre önce, aynı zamanda Garp Cephesi Komutanlığı görevini de yürüttüğü için Ankara'da sürekli bulunamayan İsmet Paşa'nın (İnönü) yerine Genelkurmay Başkanlığı görevine getirildi. (3 Ağustos 1921)

    14 Ocak 1922'de milli müdafaa vekilliği, 9 Temmuz 1922'de icra vekilleri heyeti reisliği görevlerinden ayrıldı ve Genelkurmay Başkanı olarak Büyük Taaruz'un hazırlıklarıyla ilgilendi. Zaferle sonuçlanan Başkomutanlık Meydan Savaşı'nın (30 Ağustos 1922) ardından 31 Ağustos'ta rütbesi Başkomutan Mustafa Kemal Paşa tarafından meclis adına müşirliğe (mareşal) yükseltildi. Cumhuriyetin ilanından sonra Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk Genelkurmay Başkanı oldu


    Cumhuriyet dönemi [değiştir]Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Vekilliği'nin kaldırılmasıyla; Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisliği 'ne atanan Mareşal Fevzi Çakmak, 30 Ekim 1924'e kadar askerlik görevinde bulundu. 31 Ekim 1920'de askerlik görevini, siyasete tercih ederek İstanbul Milletvekilliği'nden istifa etti. Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisliği görevini 23 yıl yaptıktan sonra 12 Ocak 1944'de Askerî ve Mülkî Tekaüt Yasası'na göre Tahdit-i Sin yani yaş haddinden dolayı emekliye ayrıldı. VIII. Dönemde TBMM'de Demokrat Parti listesinden bağımsız aday olarak İstanbul Milletvekili seçildi. 5 Ağustos 1946'da Meclise katılan Fevzi Paşa, partisinden ayrılarak; 19 Temmuz 1948'de Millet Partisi'nin kurucu üyeleri arasında yer aldı.


    noimage


    Anahtar Kelimeler: Fevzi Çakmak, Hakkı Behiç Bayiç, Cami Baykurt, İsmet İnönü, Zekai Apaydın, Nazım Resmor, Refet Bele, Yusuf Kemal Tengirşenk, Bekir Sami Bey, Celalettin Arif Bey, Mustafa Fehmi Gerçeker, Fevzi Cakmak, cakmk, atatürk, ataturk, mkataturk, mkatatürk, mustafa kemal, mustafa, kemal, gazi, mareşal, maresal, imparatorluk, osmanli, osmanlı, trablusgarp, balkan, çanakkale, canakkale, galiçya, galicya, yemen, hicaz, filistin, triyanon, nöyyi, serv, jön türkler, abdulhamit, ittihat ve terakki, kongreler, amasya kongresi, erzurum kongresi, kuva-i milliye, misak-i milli, TBMM, büyük taarruz, inönü savaşlari, tekalif-i milliye, başkomutan, baskomutan, tevhid-i tedrisat, cumhuriyet, halifelik, saltanat, milliyetcilik, devletcilik, cumhuriyetcilik, halkcılık, halkcilik, laiklik, inkilap, takrir-i sükun, menemen, şeyh sait, nutuk, gençliğe hitabe, onuncu yil nutku, zubeyde hanim, ali rıza efendi, makbule, sabiha gokcen, basogretmen
#17.06.2007 22:29 1 0 0
  • Konu: Ronaldinho
    Ronaldinho

    Asıl adı Ronaldo de Assis Moreira'dur, fakat daha çok Ronaldinho veya Ronaldinho Gaûcho olarak bilinir. Ronaldinho, Portekizce "Küçük Ronaldo" anlamına gelir. Bu lakabın sebebi ise Ronaldinho'nun küçük yaşlarda (o sırada Inter'de oynayan) Ronaldo'ya duyduğu hayranlıktır. Gaûcho ise Rio Grande do Sul bölgesinde bazı futbolculara takılan "mutlu" anlamında bir lakaptır. Ronaldinho hala devam eden güleryüzlülüğü ve neşesiyle bu lakabı en çok hak eden futbolculardan biridir.



    Ronaldinho Hayatı

    21 Mart 1980 tarihinde Brezilya'nın Porto Alegre şehrinde doğdu. Fakir bir ailenin üç çocuğundan en küçüğüdür. Baba Joao Da Silva Moreira bir havuz kazasıyla öldüğünde Ronaldinho 8 yaşındaydı. Aile geçimini Ronaldinho'nun ağabeyi Assis'in futboldan kazandıklarıyla sağlamaktaydı. Ülkenin yarısından fazlasının fakirlik çektiği Brezilya'da hemen hemen her çocuğun kurtuluş yolu olarak görülen futbol Ronaldinho için de bir hedefti. İlk idolü ve hocası da Assis oldu.

    Kulüp Kariyeri

    PSG Yılları

    Ronaldinho 2000-2001 sezonu boyunca birçok Avrupa kulübünün ve menejerin dikkatini çekti. Gremio kendisine gelen her astronomik teklifi geri çevirdi. Tekliflerin 75 Milyon Euro'ya kadar çıktığı iddia ediliyordu. Bu futbola kayıtsız kalamayan Luis Fernandez, Ronaldinho'yuParis Saint Germain'e getirmek için ısrarlı davrandı. Ronaldinho'nun menajerliğini yapan Assis sonunda PSG'ye evet dedi ve 2001 yılında 5 yıllık bir anlaşmaya imza attı. İki takım arasında bonservis bedeli konusunda çıkan anlaşmazlık sonucu olay hukuki alana taşındı ve Ronaldinho 6 ay futboldan uzak kaldı. Sonunda 4,5 milyon dolarlık bonservis bedeli tespit edildi ve Ronaldinho tekrar futbola döndü.

    PSG'deki ilk yılı pek de parlak geçmedi. Özellikle Paris gecelerine düşkünlüğü yüzünden zamanın teknik direktörü Luis Fernandez ile araları açıldı ve bir daha da yıldızları barışmadı. İlk yılında 28 maç oynadı ve 9 gol attı. Fakat 2002 yılında biraz da olda adaptasyon sorununu atlatmış göründü. Oysa PSG'deki sıkıntısı sürüyordu, daha büyük bir takıma gitmek istediğini açık açık söyledi. Fakat sözleşmesi yüzünden zorunlu olarak takımında kaldı. 2003 yılında, PSG Avrupa Kupaları'na katılma hakkı kazanamayınca sözleşmesindeki madde uyarınca Ronaldinho'yu satış listesine koymak zorunda kaldı.



    Barcelona Yılları

    Beckham'ı FC Barcelona'ya getireceği vaadiyle başkan olan Joan Laporta, bu transfer denemesinde başarısız olmuş, üstelik Beckham ezeli rakip Real Madrid'e kaptırılmıştı. Daha önce de Figo'yu ezeli rakibine kaptıran Katalanlar bu fiyaskoyu da kaldıramazdı. Bu gerçeği iyi bilen Laporta kendisini kurtarabilecek tek transferin Ronaldinho transferi olduğunu çok iyi biliyordu. Bu yüzden PSG ile Manchester United arasında süren pazarlıkları fırsat bilerek 19 Temmuz 2003 tarihinde, 27 Milyon Euro bonservis bedeliyle transferi bitirdi.

    FC Barcelona'daki ilk maçına 27 Temmuz 2003 tarihinde çıktı. İlk maçından itibaren, PSG günlerinin tersine çok istekli, çok mücadeleci ve çok başarılı bir futbol ortaya koydu, her geçen gün de futbolunu geliştirdi. İlk senesinde Barcelona La Liga'yı ikinci bitirdi. Ronaldinho 32 maçta 15 gol atmıştı. Çok istediği İspanya lig şampiyonluğunu ise ikinci senesi olan 2004-2005 sezonunda ulaşabildi. Bu sırada en büyük hedefinin Şampiyonlar Ligi'ni kazanmak olduğunu söyleyen Ronaldinho, bu amacına da 2005-2006 sezonunun sonunda ulaşabilmiş ve dünyanın hayranlıkla izlediği bir futbolcu olmuştur. Şu an Milan'a transfer olacağı söylentileri olsa da kendisi bunu ısrarla yalanlamaktadır.



    Milli Takım Kariyeri

    1999 yılında Wanderley Luxemburgo tarafından Amerika Kupası için milli takıma çağrılan Ronaldinho ilk milli maçını da 26 Haziran 1999 tarihinde bu turnuvada Letonya'ya karşı oynadı. Milli forma altında attığı ilk gol ise yine aynı tunuvada Venezuella'ya attığı goldü.Ronaldinho brezilya formasında 11 numaraydı.

    2001-2002 yılında futboldan uzak kaldığı 6 ay yüzünden 2002 Dünya Kupası için Brezilya Milli Takım'ına alınmayacağı düşünülüyordu. Fakat dönemin teknik direktörü Felipe Scolari beklentileri boşa çıkardı. Ronaldinho oynadığı futbol ve attığı iki gol ile Scolari'nin seçiminin ne kadar doğru olduğunu gösterdi. Özellikle 30-35 metreden İngiltere'ye attığı gol jeneriklikti. Zaten Dünya Kupasını da kazanan Brezilya oldu.

    Brezilya 2005 yılında Almanya'da düzenlenen Konfederasyon Kupası'nda şampiyon oldu. Ronaldinho bu kupada 3 gol attı. Birini grup maçlarında 2-2 biten Japonya maçında (dk.32), birini yarı finalde 3-2 Brezilya galibiyetiyle biten Almanya maçında (dk.43) ve birini de finalde 4-1 biten Arjantin maçında (dk.47) attı. Ayrıca final maçında maçın adamı seçildi.

    2006 Dünya Kupası, Ronaldinho için iyi geçmemiştir. Turnuvanın en büyük yıldızı olacağı gözüyle bakılan Ronaldinho, turnuvayı kazanmasına neredeyse kesin gözüyle bakılan takımıyla birlikte hayal kırıklığı yaratan bir futbol oynamış ve çeyrek finalde Fransa Milli Takımı'na yenilmekten kurtulamamıştır. Oynadığı 4 maçta gol atma başarısı da gösteremeyen Ronaldinho, (takımı gibi) aşırı favori gösterilmesinin yarattığı baskıyı kaldıramamış, oyun konsantrasyonunu ve hücum gücünü sahaya yansıtamamıştır.Bu olaylardan sonra sinirlenen Brezilya taraftarları tarafından Brezilya'da bulunan heykelini yıkmışlardır.



    Öz Nitelikleri

    Dünyada yükselen pres, fizik-kondisyon ve oyun bozmaya dayalı, savunma ağırlıklı futbol anlayışına karşı sürat, teknik, yaratıcılık ve oyun kurmaya dayalı estetik futbol anlayışının en büyük temsilcisi olan Ronaldinho'nun en büyük futbol yeteneği hiç kuşkusuz topa olan hakimiyeti. Kısa vuruşlarla top sürme, kısa alanda çalım, bacak arası gibi bilinen her türlü adam adama hücum varyasyonlarında üstün bir yeteneğe sahip olmasının yanında kendine has yan çalımlarında top, ayağına yapışıkmış görüntüsü verir. Bu top hakimiyeti, sürati ve vücut çalımı ile birleşince neredeyse tutulmaz bir oyuncudur. 2 Aralık 2004 tarihinde Şampiyonlar Ligi grup maçlarının dördüncüsünde, AC Milan'a karşı maçın sonlarına doğru, bütün bir takıma vücut çalımı atarak kaydettiği gol yeteneklerinin özeti gibidir. Sürati dolayısıyla açık alanda da çok tehlikelidir, ayrıca çok teknik bir oyuncudur.

    Ağırlıklı olarak sağ ayağını kullanır. Doğal bir serbest vuruşçu değildir ama maç esnasında ya da serbest vuruşlarda mesafe tanımaksızın kaleyi bulabilir. Gol atmak konusunda sıkıntısı olmasa da asıl işlevi gol attırmaktır. Verdiği uzun mesafeli pasların isabeti, derinlemesine gönderdiği asistlerin zamanlaması çok başarılıdır. Hem süratli hem de çabuk olma vasfına sahip ender oyunculardandır. Bu yüzden açık alanda da dar alanda da çok tehlikelidir.

    Her ne kadar oyun kurucu vasıfları olsa da Ronaldinho klasik anlamda bir oyun kurucu değildir. Daha çok hücum hattı ile orta sahanın arasında serbest adam veya ileriye dönük orta saha oyuncusu olarak sol iç koridorda oynar. Oyun kurgusunu değiştirme, gerekirse oyunu yavaşlatma gibi kabiliyetleri olması gereken oyun kurucu gibi takım sisteminin gerçek ağırlık merkezi değildir. Fakat sahip olduğu hücum gücü, ağırlık merkezinin ona kaymasını sağlar.

    Maradona, Pele gibi gösteri özellikli kaliteli futbolcuların günümüz temsilcisidir. Çalım yeteneğini geliştiren ve yeni çalım stilleri bulan/uygulayan bir futbolcu olarak -yaşı da dikkate alınırsa- futbol tarihine geçeceği kesin gibidir. Fakat kendine has bu hareketleri yalnızca gösteri amacıyla yaptığı söylenemez. Bazı durumlarda, verdiği spektaküler paslar, gelen topu saliselik bir hareketle hiç beklenmeyen bir şekilde ve yere göndermesini sağlar. Bu da rakip defansın düşmesine neden olup pası alan kişiye zaman ve alan kazandırır.

    Ayrıca diğer teknik futbolculardan farklı olarak savaşçı ve mücadeleci yapısı farklılığını belirginleştirmektedir.

    Başarıları

    * Kulüp
    o 2005-2006 Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğu
    o 2005-2006 İspanya Lig Şampiyonluğu
    o 2005 İspanya Süper Kupası
    o 2004-2005 İspanya Lig Şampiyonluğu
    o 2005 Konfederasyon Kupası
    o 2002 Dünya Kupası Şampiyonluğu
    o 1999 Amerika Kupası Şampiyonluğu
    o 1997 17 yaş-altı Dünya Şampiyonluğu

    * Bireysel
    o 2005 Altın Top
    o 2005 France Football Avrupa'da Yılın Futbolcusu Ödülü
    o 2005 FIFA Dünyada Yılın Futbolcusu Ödülü
    o 2004 FIFA Dünyada Yılın Futbolcusu Ödülü
    o 1997 17 yaş-altı Dünya Şampiyonası Gol Krallığı
    o 2006 İspanya Süper Kupası


    Ronaldinho Resimleri


    noimage

    main-board.com


    Konuyla ilgili anahtar kelimeler. Ronaldinho ronaldinyo ronaldinho resimleri ronaldinyo resimleri ronaldinho haraketleri küçük ronaldinho ronaldinho mpeg ronaldinho posterleri ronaldinho picture ronaldinho web ronaldinho ve zidane ronaldinho resim galerisi ronaldinho video ronaldinho videolari ronaldino
#17.06.2007 21:51 1 0 0
#05.06.2007 11:38 1 0 0
  • Büyük Buluşma


    Yapımcı: Mustafa Kartal
    Yönetmen: Çelik Berksoy
    Oyuncu: Yusuf Sezgin

    Hayatı ölümden sonrasının gözüyle bakın



    Saat zamana, zaman tarihe, tarih hayata yol alırken ve her şey yolunda akıp giderken, ansızın zaman durur. Tüm ışıklar kararır. Hayatın parlak yüzü aniden solgunlaşır. Artık sırada en büyük gerçekle buluşma vardır. Ve hesapla olan o büyük buluşma, herkes için kaçınılmazdır.


    Vicdan aynasında tartılan hayatlar...



    Hayata veda eden kişiler ölümlerinin hemen ardından Ferah Kapısı adlı mekâna gelirler. Onları Ferah Kapısı'nda karşılayan ve vicdanlarının yansıması olan Amil, ölen bu kişilerin geçmişlerini gözler önüne serecektir. Amil aslında bir aynadır ve hükmünde asla yanılmaz. Zaten vicdanlarımız da daima doğru hükmü veren ve güzel olanı gösteren bir ayna değil midir?


    Basit detaylar ve büyük sonuçlar...


    Ölen kişilere bazı sorular soran Amil, onlardan hayattayken aldıkları kararları vicdan aynasında tartmalarını isteyecektir. Hayatlarını yeniden hatırlayan kahramanlarımız, yaşarken farkına varamadıkları bir takım şeyleri şimdi daha iyi görebilmekte ve hissedemedikleri bazı şeyleri şimdi hissedebilmektedir. Yanlış bir bakış, bir taşın kenara itilmesi, bir sevgi cümlesi, kucaklanan bir serçe yavrusu veya herkesin dışladığı bir garibi sarıp sarmalamak Basit gibi görünen bu detaylar aslında çok önemli neticeler doğurmaktadır ve insanların ölçüp biçmeden yaşadıkları hayatlar ancak Ferah Kapısı'nda gerçek manaları ile değerlendirilecektir. Bir başka deyişle hayata, bu kez tersinden, yani ölümden sonrasının gözünden bakılacak ve böylece hayatın gerçek anlamının ne ifade ettiği anlaşılmış olacaktır.
#19.10.2006 10:21 1 0 0
  • Beşinci Boyut




    Yapımcı: Melih Sezgin

    Yönetmen: Hasan Kıraç

    Oyuncular: Cengiz Toraman ,Doğan Turan



    Bazı ruhlar vardır ki, fedakârlık timsali, olgun ruhlardır. Her hareketleriyle hal insanı olduklarını belli eden bu ruhlar için doğruluk, cesaret, fedakârlık ve ahde vefa; her ne şart altında olurlarsa olsunlar, taviz vermedikleri vasıflardır. Onlar, yaşatma sevdasıyla yaşama zevklerinden vazgeçmiş ve hayatlarıyla abideleşmiş müstesna ruhlardır.




    Benzersiz bir format



    Ekranlarda daha önce görülmemiş bir formatla izleyicisinin karşısına çıkan Beşinci Boyut'un konusu şöyle: Salih, askerliğini üstün başarı belgesiyle bitirmiş bir delikanlıdır. Hasta annesi ve hamile eşi ile güzel bir köyde yaşamaktadırlar. Evin bütün yükü, rızkını değirmende çalışarak temin eden Salih'in üstündedir. Salih, bir taraftan da köyün Rüstem Ağası'na, oturdukları evin borcunu ödemeye çalışmaktadır. Rüstem Ağa vicdansız bir adamdır. Darda kalan insanların hallerinden anlamadığı gibi, Salih'e, kendisine olan borçlarını vadesinden önce ödemesi için baskı da yapmaktadır. Hayatından hiçbir zaman şikâyet etmeyen Salih, Rüstem Ağa'ya olan borcunu kapatmak için daha fazla çalışmaktadır. Fakat ansızın patlak veren Kıbrıs Harekâtıyla Salih yeniden askere çağırılır. O da, köyden arkadaşı Recep ile birlikte arkasına bile bakmadan cepheye koşar. Ancak ailesinin tek ümidi olan bu delikanlı için kaderde geri dönememek de vardır.




    Çaresiz hayatların kılavuzu...



    Kıbrıs Harekatı'nda şehit olan Salih'in önünde bambaşka bir kapı açılır. Salih, zaman ve mekan tanımadan insanlara yardım etme mertebesine yükselmiştir. Artık onun için insanlara yardım ettikçe mesafe kat edeceği hikmetli bir yolculuk başlar. Her bölümde başka insanlarla tanışan ve onlara doğru tercihi yapmaları için yol gösteren Salih, tereddüde düştüğü zamanlarda ise kapıları 'Usta'sının yardımıyla açar. Çaresiz hayatların kılavuzu, kalplere umudu aşılayan ve büyük merhametin insanlar üzerindeki tecellisini anlatan sayısız görevliden biridir artık.
#19.10.2006 10:19 1 0 0