Uykunun ne işe yaradığını araştıran bilim adamları son yıllarda çarpıcı sonuçlar elde ettiler. Kesin olmamakla birlikte vücudumuzu dinlendirmek veya yeni güne hazırlamak için değil, beynimizin gün içinde tükettiği enerjiyi yeniden doldurmak için uyuduğumuz düşünülüyor.
" Hepimiz sıklıkla çözüm bulamadığımız bir sorunla birlikte yatağa gireriz. Sabah kalktığımızda sorunu çözmüş olduğumuzu gördüğümüz çok olmuştur"
"Uyku ile temizlenen beyin sabah olduğunda yeni bilgileri öğrenmeye hazır hale gelir"
Uykusuzluğun en önemli belirtisi vücut tepkilerinin yavaşlamasıdır; 18 saatlik uykusuzluktan sonra, dörtte bir saniye olan normal tepki süresi yarım saniyeye çıkar. Bu arada mikro uyku denilen, 2 ile 20 saniye arasında değişen "kopuşlar", yaşam akışında duraksamalara, hâttâ ciddi sonuçlara yol açabilir. Araba kullanırken farkında olmadan şerit değiştirmek veya kitap okurken aynı paragrafı hiçbir şey anlamadan defalarca okumak gibi davranışlar bu kopuşların neticesidir.. Uykusuzluk 20 saate çıktığı zaman arada bir başınız öne düşer, göz kapaklarınız istem dışı kapanmaya başlar. Araştırmalara göre tepki zamanı, kanındaki alkol düzeyi 0.08'e çıkan kişilerle Pek çok Avrupa ülkesinde bu düzey trafikten men cezasını gerektirir- aynıdır. Yokuşta durduğunuz zaman el frenini çekmeyi ihmal etmek gibi yapmanız gereken şeyleri unutabilirsiniz.
Uykusuz kalma süresi arttıkça bu durum giderek kötüleşir. Pennsylvania Üniversitesi, Tıp Fakültesi'nden uyku uzmanı David Dinges 'e göre ikinci geceyi de uykusuz geçirmek, "uçurumdan aşağı yuvarlanmak" gibi bir şeydir.
Hayvanlar aleminde uyku, türlerin hayatta kalması için yiyecek, su ve cinsel ilişki kadar önemlidir. Meyve sineklerinden Homo sapien'lere kadar tüm hayvanlar uyur. Ancak bu konuda sürdürülen yoğun araştırmalara karşın bilim adamları uykunun ne işe yaradığını hâlâ kesin olarak bilmiyor.
Uyku vücudun dinlenmesi, yenilenmesi için midir? Pek değil. Bilim adamları uykunun düzelttiği herhangi bir biyolojik işlevi şu ana kadar tespit etmiş değil. Bilindiği kadarıyla kasların uykuya ihtiyacı yoktur. Kaslar için yalnızca arada sırada dinlenmek yeterlidir. Vücudun geri kalan kısmı beynin uyanık mı, uykuda mı olduğuna bakmazsızın çalışıp durur.
Uyku beynin dinlenmesi, yenilenmesi için midir? Bu daha doğru olabilir. Beynin iyi bir gece uykusundan yararlandığı biliniyor. Ancak uyku uzmanları beynin nasıl bir yarar sağladığı konusunda görüş birliği içinde değil. Bir iddiaya göre uyku, beynin uyanıkken topladığı tüm bilgi akışını gözden geçirmesine ve pekiştirmesine yol açar. Bir diğer görüşe göre uyumamızın nedeni beynin yakıt takviyesi yapması ve tüm atıkları dışarı atmasıdır. Son yıllarda kabul gören bir üçüncü görüş ise uykunun gizemli bir şekilde çeşitli yeteneklerin yerleşmesi ve sağlamlaşması için bisiklete binmek veya piyano çalmak gibi- gerekli alt yapıyı hazırladığını ileri sürüyor.
UYKU KONUSUNDAKİ ARAŞTIRMALARIN GEÇMİŞİ
Uyku konusunda bilinenlerin pek çoğu son yıllarda elde edildi. Bilim adamları EEG'lerin eksikliklerini beyindeki elektriksel dalgaları kaydeden eski moda elektroensefalogramlar- gelişmiş görüntüleme ve nörolojik haritalama teknikleriyle tamamladılar.
Bilim adamları yeni cihazların yardımıyla uyumakta olan beynin daha ayrıntılı görüntülerini elde etmeyi başardılar. Böylece tek bir nöronun dahi uyurken ne yaptığını izleyebildiler. "Son bir iki yılda taşlar yerli yerine oturdu" diye konuşan Madison'daki Wisconsin Üniversitesi'nden nörobiyolog ve psikiyatrist Dr. Giulio Tononi, "Birdenbire pek çok şeyi açıklayan varsayımlar üretmeye başladık. Bunların doğru olup olmaması başka bir hikaye. Ben birkaç yıl öncesine göre kendimi farklı hissediyorum. Çünkü eskiden uykunun ne olduğu konusunda en ufak bir fikrimiz yoktu" diyor.
UYKU İLE İLGİLİ KURAMLAR
Uykunun ne işe yaradığına ilişkin sağlam bir kuramın olmadığı dönemlerde bilim adamları yıllarca uykunun ne olduğu konusuna odaklandılar. Bu bağlamda iyi bir uykuyu bölen durumlara uyku apnesi, endişe, huzursuz-ayak sendromu gibi- çare aradılar. Bu çalışmalar, yunus ve balinaların dışında, memelilerin pek çoğunun belli başlı iki uyku fazı arasında gidip geldiğini ortaya koydu. Bu evrelerden biri hızlı göz hareketlerinin baskın olduğu "REM (Rapid Eye Movement) Uykusu" diğeri ise basit olarak REM'in dışında kalan "non-REM Uykusu"dur. İnsanlarda, REM ve non-REM'den oluşan döngü yaklaşık 90 dakikada tamamlanır. Ancak sabaha karşı insanlar daha fazla REM uykusu, daha az non-REM uykusu uyurlar.
REM uykusundaki insanların EEG'leri, beyin faaliyetlerinin çok yoğun olduğunu gösteriyor. Ve bu evredeki kişi uyandırıldığında, hangi rüyayı gördüklerini o anda size anlatabilirler. Non-REM uykusunda görülen rüyalar basit bir iki görüntüden oluşur. Kaldı ki rüyalardaki görüntülerle ilgili mitolojiye karşın, rüyaların gizli anlamlarını araştıran bilim adamları çok fazla yol alamadılar. Bugün bilim uzmanlarının üzerinde anlaştıkları tek nokta, rüyaların bir gün önceki olay parçalarının gelişigüzel bir şekilde geri dönüşümü olmasıdır.
Non-REM uykusu sırasında çekilen EEG'ler, hafif uykudan ağır uykuya geçişte belli başlı 4 aşama olduğunu gösteriyor. Non-REM uykusunun 3.ve 4. aşamasının en belirgin özelliği düşük frekanslı elektrik dalgalarıdır. Bilim adamları bu aşamaya yavaş-dalga uykusu adını veriyor. İlginç olan, insanların gecenin ilk üç saatinde, uyanmadan önceki saatlere göre, zamanlarının çoğunu yavaş-dalga uykusunda geçirmeleridir. Çocuklar yavaş-dalga uykusu şampiyonlarıdır. Bu nedenle uyurken arabadan yataklarına taşısanız bile derin uykularından uyanmazlar. Oysa yetişkinler yaşlandıkça yavaş-dalga uykuları azalır. Geceleri sık sık uyanmaları bu nedendendir.
Bilim adamları yıllarca REM uykusunu araştırdılar, çünkü basit olarak, rüyalardan dolayı bu evre diğerinden daha ilginç geliyordu. Ancak bu çalışmalardan ne yazık ki kayda değer bir şey elde edilemedi. REM uykusu ile öğrenme arasında bir ilişki olup olmadığını ortaya çıkartmaya yönelik ilk çalışmalar, böyle bir ilişkinin söz konusu olmadığını gösteriyordu.
Gerçekten de beyninde bir şarapnel parçası bulunan İsrailli bir adam, REM uykusu evresine geçemediği için uyku araştırmaları için eşsiz bir denekti. Ne var ki bu ünlü denek hukuk fakültesine devam etti ve en ufak bir sorun yaşamadan akademik çalışmalarını tamamladı. Zaman içinde bilim adamları uykunun ne işe yaradığını araştırmaktan vazgeçip, zamanlarının çoğunu narkolepsi (uyku hastalığı) ve insomniya (uykusuzluk) gibi uyku bozukluklarının tedavisine ayırdılar.
YENİ ARAÇLAR, YENİ FİKİRLER
Ancak 1990'lı yıllarda uykunun ne işe yaradığı sorusuna geri dönülmesine yol açan iki önemli gelişme yaşandı. Bu olaylardan ilki İsrail'deki Weizmann Enstitüsü'ndeki araştırmacıların 1994 yılında gerçekleştirdikleri çalışmaydı. Bu çalışma her şeyden önce, eski araştırmaların yanlış bellek işlemi üzerinde durduğunu ortaya çıkarttı. İkinci gelişme, teknolojinin uykudaki beynin içinde neler olup bittiğini daha iyi görebilecek bir düzeye ulaşmasıydı.
Weizmann Enstitüsü'ndeki bilim adamları, bilgisayar ekranında spesifik şekilleri tanıma yeteneği ile REM uyku miktarı arasında doğrudan bir ilişki olduğunu ortaya çıkarttılar. Bu tür yetenekler, işlemsel (prosedür ile ilgili) bellek denilen bir bellek tipine bağlıydı. Bu bellek tipi tekrar ve pratik gerektiren işlerde geçerliydi. Sözgelimi 2.Dünya Savaşı'nın başlama tarihi gibi bir olayı hatırlamak beyan içeren bir bellek tipidir ve REM uykusu ile bir ilgisi yoktur.
Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden bilişsel sinir bilimci Robert Stickgold, "Eskiden bellek konusundaki bilgilerimiz çok yetersizdi" diyerek bellek türleri konusundaki karmaşaya dikkat çekiyor.
HANGİ BELLEK?
Ancak bilim adamları hangi belleği araştırmaları gerektiğini öğrendikleri anda bu tablo değişti. Son birkaç yıldır Boston'daki Beth Israel Deaconess Tıp Merkezi'nden Matthew Walker ile birlikte çalışan Stickgold, motor yetenekleri açısından uykunun işlemsel bellek üzerindeki etkilerini araştırdı. Bilim adamları sağ ellerini kullanan deneklerden bir dizi sayıyı ardı ardına sol ellerini kullanarak yazmalarını (4-1-3-2-1 gibi) ve bunun olabildiğince hızlı yapmalarını istediler. Bu işi yapmayı günün hangi saatinde öğrendiklerine bakılmaksızın deneklerin doğru yazma yeteneği 6 dakikalık bir uygulama seansından sonra yüzde 60'dan yüzde 70'e çıktı. Sayı dizisini yazmayı sabah öğrenen denekler 12 saat sonra yeniden test edildiğinde performanslarında ciddi bir ilerleme kaydedilmedi. Ancak diziyi gece öğrenen denekler aynı testi gece uykusundan sonra tekrarladıkları zaman yüzde 15-20 daha hızlandıkları gibi, yüzde 30-40 daha hatasız yazabiliyorlardı.
Bilim adamları büyük bir şaşkınlıkla, en fazla gelişmeyi non-REM uykusunun ikinci aşamasında daha fazla zaman geçiren kişilerin gösterdiğini tespit ettiler. Görsel veya algısal yeteneğe daha fazla bağlı diğer işlemsel görevlerin, daha derin uykuya veya yavaş-dalga ve REM uykusuna ihtiyaç duyduğu da tespit edildi. Bazen bir saatlik "kestirme" bile çok büyük fark yaratabiliyor. Ancak diğer bellek tiplerinde bir gecelik uyku gerekebiliyor. Stickgold, "Bütün bu çalışmaların sonunda farklı bellek tiplerinin farklı uyku türlerine ihtiyaç duyduğu anlaşılacak" diyor.
Uykuyla bağlantısı olan diğer bilişsel yetenekler için de araştırmalar sürüyor. Ocak ayında, Almanya'daki Lübeck Üniversitesi'nden Jan Born ve meslektaşları, çözümü güç bir problemin üzerine çekilen derin bir uykunun nasıl yarar sağladığına ilişkin bir çalışma yürüttü. Deneyde sorulan matematik sorusu,çözümü zor denklemler içermekle birlikte, çözüm süresini yarı yarıya azaltan kestirme bir çözüm de içeriyordu. Derin bir gece uykusundan sonra deneklerin bu kestirme yolu bulma oranı yüzde 23'ten yüzde 59'a çıktı. Başka bir deyişle derin bir gece uykusu, zor bir soruyu çözme yeteneğini artırmakla kalmıyor, yaratıcılığı da artırıyordu.
ARAŞTIRMALARA TEKNOLOJİK DESTEK
Yeni teknolojik gelişmeler, bilim adamlarının uykuyu mikroskobik düzeyde incelemesine olarak tanıyor. Bilim adamları uzun süredir laboratuvarda, hayvanların beyinlerine yerleştirilen minik bir elektrot yardımıyla tek bir sinir hücresinin nasıl ateşlediğini kaydedebilecek yeteneğe sahiptiler.
Ancak son günlerde birden fazla nöronu aynı anda kaydedebilecek yetenekte küçük elektrotlar kullanmaya ve bunları izleyebilecek bilgisayarlara sahip oldular. Bu araştırmalarda hedef, uyku sırasında nöron faaliyetlerindeki farklılıkları tespit edebilmekti. "Bazı günler 500 nöronu kaydedebildik. Ancak bu sık sık olan bir durum değildi" diye konuşan Tucson'daki Arizona Üniversitesi'nden fizyolog ve psikolog Bruce McNaughton , tipik olarak günde 50 ile 100 nöronu izleyebiliyor. Bir kemirgenin bile beyninde 125 milyon nöron olduğunu düşünürsek, bu sayılar fazla bir şey ifade etmiyor.
McNaughton'nun kayıtları, gün içinde faaliyette bulunan aynı nöronların pek çoğunun geceleri de REM evresinde yeniden faaliyete geçtiğini gösteriyor. "Temel olarak beyin en son kayda geçirdiği verileri yeniden gözden geçiriyor" diye konuşan McNaughton, "Zamanla beyin bu kayıtları kalıcı bağlantılar şekline getirerek sağlamlaştırıyor. İlginç olan bu işlemin yalnızca uyku sırasında değil, gündüzleri dinlenme süresinde de işlerlik kazanması" diyor.
YAVAŞ -DALGA İLE ÖĞRENME
Yavaş-dalga sırasındaki öğrenme sürecini araştırmak için bugün bilim adamları daha gelişmiş donanımlara sahip. Saygın bilim dergisi "Nature"ın temmuz sayısında yer alan bir makalede, Wisconsin Üniversitesi'nden Tononi ve meslektaşları, uyanıkken yeni bir beceriyi öğrenme sırasında faal duruma geçen beyin bölgesinin, beceriyi geliştirmek için daha fazla miktarda yavaş-dalga uykusuna gereksinim duyduğunu ileri sürüyor. Tononi, "Beynin söz konusu bölümünde yavaş-dalgalar ne kadar fazlaysa, denekler bir gün sonra yaptıkları işte daha üstün bir performans sergilediler" diyor.
Peki, bu ne anlama geliyor? Tononi'ye göre bunun anlamı şu: REM uykusuna ve gündüzleri olanın aksine, yavaş-dalga uykusu bir işten sorumlu nöral bağlantıları güçlendirmek yerine, fark gözetmeden tüm sinir hücreleleri arasındaki bağlantıları zayıflatıyor. İlk bakışta mantıksız gibi görünmekle birlikte bu önlem, kendini koruma amacını güdüyor. Tononi fikrini şöyle açıklıyor: "Normal olarak beyin tüm vücut enerjisinin yüzde 20'sini kullanır. Bu enerjinin büyük bir kısmı, nöronlar arasındaki bağlantı noktalarının veya sinaps'lerin devamlılığını sağlamak içindir. Öğrendikleriniz artıkça sinaps sayısı da artar. Dolayısıyla sinaps'lerin güçlü olması, beynin çalışırken daha çok enerji tüketmesi anlamına geliyor. Beyin belki de yüzde 20'lik ek bir talepte daha bulunabilir. Bu sonuçta nereye kadar gider? Birkaç gün içinde beyindeki sinaps miktarı vücudun sağlayabileceğinden daha fazla enerjiye gereksinim duyabilir. Böylece bağlantılardan bazılarının zayıflaması gerekir. Benim tahminime göre bu, yavaş-dalga uykusu sırasında oluyor."
Bu açıklama henüz bir varsayım, ancak Tononi'ye göre kanıtlar bu görüşü destekliyor: "Yavaş-dalga evresinde tüm nöronlar yarım saniye ateşler ve sonraki yarım saniye sessiz
kalır. Karmaşık biyoelektriksel nedenlere bağlı olarak, beynin nöronlar arasındaki bağlantılarını zayıflatması son derece mükemmel bir stratejidir. Bu şekilde temizlenen beyin sabah olduğunda yeni bilgileri öğrenmeye hazır hale gelir."
Uyku kuramı
Belki de uykunun varoluş nedeni, kendini tekrarlayan bir düzen içinde, nöral bağlantıları budamaya ve güçlendirmeye yönelik, eski bilgileri unutmadan yenilerini öğrenmemizi sağlamaktır. Kuşkusuz, bu varsayım budama ve güçlendirme işlemleri sırasında niçin bilinçsiz olduğumuzu açıklayamıyor. Belki bütün bu işlemler sırasında uykuda olmak uyanık olmaktan daha büyük bir kolaylık sağlıyor olabilir. "Uykudayken, siz evinizi terk edip gidersiniz; işçiler gelip evinizi yeniler" diye konuşan Kaliforniya, La Jolla'daki Salk Enstitüsü'nden nörobiyolog Terry Sejnowski, "Evin içinde inşaat sürerken evde bulunmak istemezsiniz, çünkü evin altı üstüne gelmiştir" diyor.Belki de beyin yalnızca kendini yenilemek istiyor olabilir. "Hepimiz sıklıkla çözüm bulamadığımız bir sorunla birlikte yatağa gireriz. Sabah kalktığımızda sorunu çözmüş olduğumuzu gördüğümüz çok olmuştur" diye konuşan Maryland, Silver Spring'deki Walter Reed Araştırma Enstitüsü eski başkanı Dr. Gregory Belenky, "Ancak bunun için beyinde yeni bir bilgi işlemin devam ettiğini düşünmeyin. Eski devrelerin yeniden canlandığını düşünmek bana daha akılcı geliyor" diyor.
Beyin, vücudun geri kalan kısmı gibi glikoz ile çalışır. Belenky, gerçek zamanlı görüntüler veren bilgisayarlı tarayıcılardan yararlanarak, beynin ne zaman, ne kadar glikoz tükettiğini tespit etmeye çalıştı. Bu çalışmanın sonucunda Belenky ve meslektaşları, 24 saatlik bir uykusuzluk döneminden sonra, vücutta bol miktarda glikoz bulunmasına karşın, beynin glikoz kullanma yeteneğinde büyük bir düşüş olduğunu ortaya çıkarttı. En büyük düşüş korteksin duygu ve mantığı birleştirdiği bölgelerde görülüyordu. Ancak 24 saat sonra düşüş bir anlamda sabitlense de performans sabitlenmiyordu. Tam tersi beyin enerji depolamaya devam ediyordu.
Beynin yakıtını ikmal etmenin yanı sıra, uykunun beyindeki zararlı maddeleri de temizlediği sanılıyor. Yarasalar ve tarla fareleri gibi metabolik hızın çok yüksek olduğu hayvanlar bol miktarda kalori tükettiği gibi, serbest radikal değdiğimiz yıkıcı moleküller üretir. "Beyin de bu tür bir metabolizmaya sahiptir, çünkü nöronlar genel olarak kendilerini yenilemezler" diye konuşan UCLA'dan sinir bilimci Jerome Siegel, "Uyku beyne, bu serbest radikaller ile baş edebilmesi için boş zaman tanıyor" diyor.
İlginç olan bugüne dek yapılmış bazı uyku araştırmalarının beyin ile hiçbir ilgisinin olmaması. Bilim adamlarının leptin adını verdikleri doğal hormonu beyne, vücutta yeterli yağ dokusu olduğunu söyleyen hormon- ayrıştırmayı başarmalarından sonra, Şikago Üniversitesi'nden Eve Van Cauter ve meslektaşları uykusuzluğun kandaki leptin miktarı üzerindeki etkilerini araştırdılar. Bu amaçla sürdürdükleri bir araştırmada, 12 erkek deneğin kanlarındaki leptin miktarının, gecede ancak 4 saat uyku uyudukları birkaç günden sonra büyük ölçüde düştüğü görüldü. Bu aslında beyne daha fazla kaloriye ihtiyaç duyulduğunu haber veren bir sinyaldi. Uykusuzluk sonucu oluşan hormonal dengesizlik kilo alma/verme yönünde bir ipucu olabilir mi? Bu sorunun yanıtı şimdilik belirsiz. Stanford ve Wisconsin Üniversitelerinde 1.000 gönüllü üzerinde gerçekleştirilen son bir araştırmadan da benzer sonuçlar alındı. Ancak bu çalışmalarda şişmanlığın uyku kalitesi üzerindeki olumsuz etkileri dikkate alınmadığı için elde edilen sonuçların doğruluğundan kuşku duyuluyor.
Ne kadarı yeterli?
Uykunun amacına yönelik çalışmalar süredursun, bilim adamları beynin ve vücudun optimum çalışmasını devam ettirebilmesi için ne kadar uykuya ihtiyaç duyduğumuzu hâlâ bilmiyor. "Şu anda insanların 8 saat uyumadıkları takdirde kendilerinde bir bozukluk olduğu yönünde korkunç bir ticari kandırmaca hüküm sürüyor" diye konuşan Siegel, "Bana kalırsa bu iddianın ardında gerçekler değil söylenceler var" diyor. 1980'li yıllarda 1 milyon insan üzerinde yapılan bir araştırma, geceleri 7_ saatten fazla uyuyan insanların, bu sürenin altında uyuyan insanlara göre daha erken öldüklerini ortaya koymuştu. Bu çalışmanın yöntem hataları nedeniyle, sonuçlarına itibar edilmemesi gerektiği savunuluyor. Böylece daha fazla uyudukları için insanların sağlıklarını tehlikeye attıklarını düşünmesi gerekmiyor.
Kaldı ki bu bulgular uykunun kalitesini dikkate almıyordu. Araştırma, insanların bir yüzyıl öncesine göre daha az uyuduğunu ortaya koysa da bu görünürde sorun yaratmıyor. "Uyku ortamı artık eskisinden daha iyi" diye konuşan İngiltere'deki Loughborough Üniversitesi'ndeki Uyku Araştırmaları Merkezi'nden Jim Horne, "Örneğin Victoria Dönemi'ndeki işçi evlerinde insanlar sıralara oturup, uzun iplerle kendilerini bağlıyorlar ve bu şekilde uyuyorlardı. Bu şekilde uyumaya alışık olmalıydılar. Gerçekten de uyku sistemleri çok esnektir ve farklı koşullara çok çabuk uyum sağlar. Kaldı ki önemli olan fiziksel koşullardan çok huzurlu olmaktır" diyor.
Peki ideal uyku süresi ne kadardır? Bilim adamlarının çoğu bu soruyu pratik açıdan ele alıyor. Fransa'daki Lyons Üniversitesi'nden Dr.Pierre-Hervé Luppi "Eğer bir sonraki günde kendinizi uykusunu alamamış ve yorgun hissediyorsanız, yeterli uyumuyorsunuz demektir. Uykunun sizin için gerekli olduğunu bilmeniz için uykunun ne işe yaradığını bilmeniz gerekmez" diyor.
Aşağıdakilerden en az 3'unun varlığı ile birlikte ,15 yasından beri suren başkalarının haklarını saymayıp, diğerlerinin haklarına saldırı ile kendini gösteren kişilik bozukluğudur.
1-Tutuklanmasına yol açacak davranışlarda ısrar ile kendini gösteren yasalara uygun ,sosyal davranışlara uyamama
2-Devamlı olarak yalan söyleme, farklı takma adlar kullanma, zevk ya da kişisel çıkarı için başkalarını aldatma gibi dürüst olmayan davranışlar
3-Aniden sonucunu düşünmeden yapılan davranışlar,gelecek için planlar yapmama
4-Tekrarlayıcı kavga, dövüş ,saldırılar ile birlikte öfkelilik hali
5-Kendisi, yakınları ya da başkasının güvenliği ile ilgili umursamazlık hali.
6-Bir isi yürütememe veya parasal sorumluluklarını yerine getirmeme ile giden sürekli bir soru suçluk durumu
7-Başkasına zarar vermiş, fena davranmış birseller çalmış olmasına rağmen duruma ilgisiz kalıp, kendini hakli göstermeye calisi k ve bundan vicdan azabı duymamak.
-Kişinin en az18 yasında olması ve 15 yas öncesi davranım bozukluğu belirtileri göstermeye başlamış olması gerekmektedir.
Rahatsızlığın olusunda rol alan etkenler:
Ani dürtüsel hareketler ve saldırgan davranışların beyindeki anormal serotonin işlevi nedeniyle olduğu düşünülmektedir. Bu kişilerin genetik yatkınlık durumları olmasa bile , erken çocukluk dönemlerinde anne- babanın maddi ya da manevi yokluğu, ebeveynin cezalandırıcı, aşağılayıcı tavırlar sergilemesi.
Rahatsızlık psikopati ve sosyopati olarak da bilinmektedir.Hastada 15 yas öncesinde davranım bozukluğu belirtileri vardır. (insan ya da hayvanlara yönelik saldırganlık, mala zarar verme, başkalarına ait şeyleri çalma ve sahtekarlıklar yapma(ev-okuldan kaçma,hırsızlık) ve kuralları, disiplini önemli derecede bozma) Bu davranışlar sürekli kendini göstermektedir. Bu kişiler yasadışı isler peşinde koşarlar. Başkalarının düşünceleri onlar için önemli değildir.
Toplumda görülme oranı:
Erkeklerde % 3,kadınlarda % 1 oranında görülmektedir. Madde kullanımı nedeniyle yataklı tedavi görülen kurumlar ve adli mekanlar ya da cezaevlerinde daha yüksek oranda görülmektedir. Çoklukla yalan söyler, çevrelerindekileri aldatır, çıkar elde etmek ya da sadece zevk almak için başkalarını kullanır ya da yanıltırlar. Öfkelerine hakim olamayıp,kavga ederler,esleri, çocukları, ana- babalarını döverler. Ana-baba olmanın gereklerini yerine getiremez, düzenli, sakin bir aile hayati oluşturamazlar. Tehlike oluşturacak etkinliklere atılırlar (hızlı ve zikzaklar yaparak araba kullanma, alkollü araç kullanımı, tekrarlayan kazalar yapma gibi ).
Farklı ve zararlı cinsel ilişkiler ve alkol-madde kullanımı görülebilir. Sorumluluklarını yerine getirmedikleri için isten atılmaları, işverenle tartışmaları fazladır. Herkes gibi düzenli ve doğru yoldan yasayamazlar. Çok is değiştirirler. Yokluk içinde kalıp, sokaklarda yatabilirler. Askerlikleri aldıkları cezalar nedeniyle uzar, uzun sureli hava değişimi raporları alırlar.Yaptıklarından pişman olmazlar.Kibirli bir görünüm sergilerler.
Kimlerde daha çok rastlanmaktadır?
Genellikle sosyoekonomik düzeyi düşük ve kırsal kökenli kişilerde görülmektedir.
Hastalığın seyri:
Eğer kişi yapılan eylemler sonucu ya da kotu yasam koşulları sonrası ölmezse , rahatsızlık 40 yas sonrasında etkinliğini azaltabilir.
Ailesel yatkınlık:
Bu bozukluk hastanın 1. derece akrabalarında genel topluma göre daha çok görülmektedir. Ayrıca bu kişilerin akrabalarında somatizasyon bozukluğu ve madde kullanım bozukluğu da yüksek düzeydedir. Sebepleri:
Çocuklukta dikkat eksikliği- hiperaktivite bozukluğu olan çocuklarda ileri donemde görülme riski yüksektir.
"SENİ SEVEN HER RUH ULU'DUR YÂ RESULALLAH!"
"BEKLEMEZ BAŞKA İLTİFÂT BEZMİNE ERENLER"
"SEMTİNDE HER GÖZ BUĞULUDUR YÂ RESULALLAH!"
"GÜNAH BANA YARAŞMAZ.DOĞRU...AF SENİN ŞÂNIN
"SEN VARKEN KİME DERT YANAYIM YÂ RESULALLAH!"
"KOVARSAN KİME SIZLANAYIM YÂ RESULALLAH?"
"LÛTFEYLE NE OLUR BİLDİĞİM BAŞKA KAPI YOK!"
Ruhumun kısa devreleri,beni O SÂLAT HALKASI ndan ayırsa da,kifayetsizliğimle O KAPI dan uzak kalsam da;ben de GÜLLERİN EFENDİSİ'NE, ÂCİZLİĞİMİN KANITI OLSUN OLSUN DİYE, DERİM "İNSANLARDAN BİR İNSAN" GİBİ;
OLUR 'MECNÛN' GÖRENLER RUHSÂRINI A CÂNÂN
KAPINDA MÜLK-İ SERÂP BİR 'GEDÂ'YIM EFENDİM!
RABBİM!
MAHŞERDE BENİ VE BÜTÜN MÜ'MİNLERİ BU İKRAR İLE HAŞRET! ÂMİN!....
"KÂBUL KIL MÜCRİMİ KOVMA KAPINDAN NE OLUR
KOVARSAN KİME SIZLANAYIM YÂ RESULALLAH?"
deyip inlemem,yakışıksız mıdır efendim?...
Dilimde vird sözler, HAM RUH oluşumla tezattır efendim...
MALUMUMDUR...
Ammâ;
"BEN NEDEN KURUYUP SOLAYIM?" EFENDİM?...
Benden zarar görecekse dostlar,dâra çekileyim efendim!....
Tek "HADDİNİ BİLMEYEN CÂHİL" lerden olmayayım,yeter efendim!...
AMMÂ;
SONSUZLUK KERVANI peşinde "ÜÇ AYAKLA SEKEN TOPAL KÖPEK" OLSAM...
ONDAN DA GEÇTİM;
O KUTLULARIN PEŞİNDE BİR "DİVANE" OLSAM...
ÖYLESİ BİR NASİBİM DE Mİ YOK EFENDİM?...
"N'İDEM ELİM ERMEZ YÂRE"
"BENİ BUNDA EĞLER MİSİN?" EFENDİM?..
sonuçta nafile bir ibadet...kişilerin özerkliğini bağlıyor fakat bunu kalıpsallaşmış bir düşünce sistemiyle 20 rekat'e bağlamak bir kuralcılığın getirisi olarak çıkıyor karşımıza uygulamada elbette asla ve hiçbir zaman kötü bir şey olması sözkonusu değil ne varki whirling derviş kardeşiminde belirttiği gibi belki hakikatte Sevgililer sevgilisi H.Z Peygamber (s.a.s) dönemindeki şekliyle 8 rekat kılınarak ama burdaki önemli noktanın insanları...cemeati sıkmadan zorlaştırmadan ve yormadan huzur ile sevgi ile huşu ile kılınması daha uygun düşer...kanaatim odurki 20 rekatte kılınsa pek tabii bu huşuu sağlanabilir ama günümüz dünyasında böylesine dehşetli bir kaos ortamında beklenmemelidirki bu kadar uzun bir ibadet seansında her kalp aynı huzuru ve huşuyu yakalayabilsin bırakın teravih namazı bir çoklarımız belkide farz namazlarını bile hakkıyla kılmaktan alıkoyan bir çok maniler ile karşı karşıyayız ....evet özde amelimizde rıza-i ilahi olmalı şeklinden öte içine bakmalı kabuklarla uğraşmayı bırakıp çekirdeği temaşa eylemeli....
sonsözüm bu konuların mü'minler kişisel seçimlerine kalmış nafile ibadetler olduğu düşüncesiyle din görevlilerinin biraz daha özverili bir şekilde sadece ve sadece kuralcı bir yaklaşımla değil zorlaştırmayın kolaylaştırın hükmünce gereğini yerine getirmeleri dileğiyle...
Allah hepimizi ramazan ayının hakikatine eren kullarından eylesin..Amin
Geminin içindeki su, gemiyi batırır; gemi altındakı
suysa gemiye arka olur. Malı-mülkü gönlünden sürmüştü
de bu yüzden Süleyman, ancak yoksul adını takınmıştı.
Ağzı kapalı testi, uçsuz-bucaksız denizin üstünde hava
dolu bir gönülle yüzer-gider. İçte yoksulluk havası
oldu mu insan, dünya denizinin üstünde eğleşir. Bu
dünya, tümden onun mülküdür de gönlünün gözünde hiçbir
şey değildir mal-mülk.MEVLANA
Her şey sevgilidir, aşıksa bir perde; diri olan
sevgilidir aşıksa bir ölü. Kimin aşka meyli yoksa
kanatsız bir kuşa döner; eyvahlar olsun ona.
Sevgilimin ışığı önde, artta olmadıkça nasıl önü-ardı
akıl edeyim ben? Aşk bu sözün söylenmesini ister; ayna
gammaz olmaz da ne olur? Aynan, biliyor musun, neden
gammaz değil? Yüzünden toz, pas silinmemiş, arınmamış
da ondan.MEVLANA
İhlastan bizim de nasibimiz olur inşallah ve inşallah SONSUZLUK KERVANI peşinde sabit kadem oluruz...İnşallah ayaklarımız kaymaz!...
KAYDIRMA ALLAH'IM!...
HELAL DAİRENİN KEYFE KÂFİ OLDUĞUNU BİZE UNUTTURMA RABBİM!...
BİZİ NEFSİMİZLE BAŞBAŞA BIRAKMA!...
BAŞARAMAYACAĞIMIZ İMTİHANLARLA BİZİ İMTİHAN ETME ALLAH'IM!...
BENİ,ANAMI-BABAMI VE BÜTÜN İNANANLARI BAĞIŞLA!...
EMANETİNİ ALMA ZAMANINA KADAR,BENİ EMANETİNDE EMİN KIL ALLAH'IM!...
EY VEDÛD!...BİZİ SEVGİSİZ BIRAKMA!...
MÜSLÜMAN OLARAK YAŞAT,MÜSLÜMAN OLARAK ÖLDÜR VE BİZİ SALİH KULLARININ ARASINA KAT!...
İLMİYLE ÂMİL ÂLİMLERİMİZİN SEVGİSİNİ YÜREĞİMİZDEN EKSİK ETME!...
...
"HER ŞEY SEN'DEN SEN GANİSİN RABBİM SANA DÖNDÜM YÜZÜM"
diyebilmeyi bize de nasip et!...ÂMİN!...
Dört kişilik bir aile (baba, anne, kız ve erkek çocuk) gecenin bir saatinde bir köprüye geldi. Zifiri karanlıkta köprüyü geçmeleri gerek. Bir el fenerleri var ve köprüyü geçerken onu yanlarına almak zorundalar. Çok dar ve sarsıntılı olduğundan köprüden bir defadaen fazla iki kişi geçebiliyor.
Erkek çocuk köprüden yalnız başına 1 dakikada, kız 3 dakikada, anne 7 dakikada ve baba 10 dakikada geçebiliyor. İki kişi birlikte geçerken geçiş zamanı daha uzun sürede geçenin zamanı kadar oluyor. Örnegin baba-oğul birlikte 10 dakikada geçebiliyor. Köprüyü geçenlerin elinde fener de bulunmak zorundadır. Uzaktan aydınlatma olmayacaktır.
Bu şartlarda köprüyü en az kaç dakikada geçebilirler.
EL-CEVAP :
Minimum zaman, en çok zaman harcayan anne ve babanın birlikte geçmesiyle elde edilir.
Önce kız ve erkek çocuk geçer (3 dk).
Biri geri döner (hangisinin döndüğü önemli değil, çünkü diğeri de dönecek). Erkek dönmüş olsun (1 dk).
Anne ve baba geçer (10 dk).
Kız geri döner (3 dk).
Kız ve erkek birlikte geçer (3 dk).
Böylece toplam zaman, 3 + 1 + 10 + 3 + 3 = 20 dk.
TANIM:
Kişinin entelektüel ve sosyal yeteneklerinin, günlük fonksiyonlarını etkileyecek şekilde ilerleyici bir kaybıdır. Hastalık doğası gereği ilerleyici özelliktedir.
Demanslı bir kişide; hafıza, düşünme, mantık yürütme, yer ve zaman tayini, okuduğunu anlama, konuşma, günlük basit işleri yapma gibi işlevlerde bozukluklar görülür. Entelektüel fonksiyonlardaki bu aksaklıklar zamanla hastanın günlük yaşam aktivitelerini sürdürmesini olanaksız hale getirir. Bu durum, hastanın yıkanma, yemek yeme gibi günlük tüm ihtiyaçlarının bir başkası tarafından karşılanmasını zorunlu kılar.
Normal yaşlanma sürecinde beyin fonksiyonları bir miktar geriler ancak her yaşlıda demans belirtileri bulunmaz. Bunun en iyi ayırıcı kriteri kişinin kendi işlerini yardımsız olarak yapabilmesidir. Fiziksel hastalığı olmadığı halde günlük yaşam aktiviteleri (yemek yeme, giyinme, temizlenme vb.) için bile yardım gereken hastalarda demans düşünülmelidir. Yaşlıların çoğu hafızalarının eskisi kadar iyi olmadığından yakınmaktadır. Örneğin isimleri ve yapacakları işleri hatırlamakta güçlük çekerler. Bu demans anlamına gelmez.
Demans 65 yaşının üstünde olan insanların yaklaşık %15'inde görülür. Hastalığın görülme sıklığı yaşla doğru orantılı olarak artmaktadır. 80'li yaşlarda her iki yaşlıdan birinde demans görülmektedir. Özellikle yakın hafızası zayıflar ve yapılan sohbetler, çarşıdan alması gereken şeyler gibi günlük işleri unutmaya başlar. Fakat her unutkanlık bir demans belirtisi değildir. Örneğin anneniz pişirdiği pastayı size ikram etmeyi unutursa bu unutkanlıktır. Fakat pastayı pişirdiğini unutursa ortada ciddi bir problem var demektir. Günlük hayatta olabilecek bu tarz bir-iki olay sizi endişelendirmemelidir ancak unutkanlık olaylarında artan bir eğilim varsa bir hekime başvurmak doğru olur
BELİRTİLER:
Hafif derecede;
------------------------
Unutkanlık (özellikle yakın döneme ait hafıza problemleri),
Konuşurken doğru kelimeleri bulamama,
Okuduklarını anlamada zorlanma,
Zaman kavramında bozukluk,
Mantık yürütme ve karar vermede zorluklar,
İş ve sosyal aktivitelerde düzensizlik,
Hobi ve aktivitelere ilgi kaybı yaşanır
Orta derecede;
------------------------
Unutkanlık daha belirgin hal alır.
Hasta işlerini yapabilir fakat bağımsız yaşaması kendisi için zararlı olabilir.
Hijyenik bakımını sürdüremez, giyimi düzensizleşir.
İşini ve aile sorumluluklarını ihmal etmeye başlar.
Dışarıda kaybolabilir veya bulunduğu yeri karıştırabilir.
Anormal davranışlar başlayabilir.
Demans şiddetlendikçe;
Yakınlarını dahi tanıyamaz hale gelir.
Ev içinde yolunu bulamaz.
Günlük basit işleri yapamaz.
Konuşmaları anlaşılmaz olur.
Mesane ve barsak inkontinası başlar.
Devamlı bir bakıcıya ihtiyaç vardır.
Son aşamalarda;
------------------------
Hastanın tüm vücut fonksiyonları etkilenir.
Tümüyle yatağa bağımlı hale gelir.
Genellikle bir enfeksiyon ile hasta kaybedilir.
TEŞHİS:
Demans hastalığının kesin teşhisi ancak otopsi yapılarak beyin dokusunun mikroskop altında incelenmesiyle konur. Bu, rutinde kullanılamayacak bir yöntemdir. Uzun yıllar devam eden araştırmalar sonucunda geliştirilen bir takım testler ve klinik muayene ile hastalığın tanısı konabilir.
Demans araştırması sırasında hastanın tiroid fonksiyon testleri, sifiliz, B12 vitamin düzeyi vb. bazı değerleri araştırılmalı, gerekli hallerde beyin görüntüleme yöntemleri (tomografi-BT ya da manyetik rezonans-MR) de incelenmelidir. Bu testler, demans bulgularını taklit eden tedavi edilebilir hastalıkların dışlanması için gereklidir.
TEDAVİ:
Unutkanlık bir çok kognitif (bilişsel, zihinsel) problemin, demansın, veya depresyonun belirtisi olabilir. Hastalığın belirtilerinin ortaya çıkışı kişiden kişiye, yaşa ve eğitim durumuna göre değişmektedir. Bu nedenle profesyonel bir yardım almak gerekeceğinden öncelikle doktorunuza başvurunuz.
Pek çok araştırmacının amacı, yalnızca unutkanlığa sebep olan hastalığın seyrini yavaşlatmak değil, hastalığın başlamasını da önlemektir. Şu an için hem tedavi, hem de hastalığın başlamasını önleyici tedavi seçenekleri araştırılmaktadır.
Tedavi yöntemlerinin başında hastaya danışmanlık ve destek vermek gelmektedir. Bellek fonksiyonlarını düzeltmek için bellek eğitim programlarına devam edilebilir.
Yaşlanma ile beraber ortaya çıkan ileri derecedeki unutkanlıklarda tedavideki ilk hedef ilerlemeyi durdurmaktır. Bu amaçla kullanılan güncel ilaçlar çeşitli klinik çalışmalarda kullanılmış, olumlu sonuçlar vermeleri üzerine yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır. Henüz ilerlemeyi tamamen durduran veya iyileştiren ilaçlar bulunamamıştır. Ancak hastalığın belirtilerini belirli ölçülerde gidererek, hem hastanın hem de yakınlarının yaşam kalitesini artırabilecek tedavi yöntemleri mevcuttur.
Aşırı ölçüde , adeta " aksırıncaya, tıksırıncaya, patlayıncaya dek" krizler halinde tekrarlayan yemek yeme nöbetlerinin olduğu bir rahatsızlıktır. Aşağıdaki iki belirti bu duruma eslik etmektedir.
1-Belirli bir sure içinde , benzer durumdaki pek çok kişinin yiyebileceği besin miktarının çok daha fazlasının tüketilmesi
2- Bu durum yaşanırken yemek yeme üzerine kişide kontrolün kaybı hissi olur (yemeği sonlandıramayacağı , miktarında aşırıya kaçıp, kontrol sağlayamayacağı hissi).
Kişi kilo almamak için isteyerek kusma, dışkılamayı arttırıcı ya da idrar sokturucu ,yan etki olarak zayıflama yapabilecek ilaçları kullanır. Yemek yemeyi kendine yasaklayıcı tutumlar ya da normalden daha çok fiziksel aktivite ya da yoğun kültür fizik hareketleri gibi uygun olmayan telafi edici, kompanse edici davranışlar içine girer.
Tıkınırcasına yemek yeme ve uygun olmayan telafi davranışları en az 3 ay sure ile en az haftada 2 kez görülmektedir.Kişinin kendine bakışında vücut sekli ve kilosu önemli bir yer işgal edip, sahip olunan özellikler normalden çok daha fazla etkili olmaktadır.
Rahatsızlığın 2 tipi vardır. Birincisinde düzenli olarak kusma, idrar sokturucu ve dışkılamayı arttırıcı ilaçlar kullanılmaktadır. İkinci şekilde ise kişide bunun yerine yemek yememe ya da anormal derecede fiziksel aktivite ya da vücut egzersizleri gibi alınan kalorileri telafi edici davranışlar görülmektedir.
Patlarcasına yeme süreçleri çoğunlukla 2 saatten kısa sure içinde olmaktadır. Bu arada daha çok karbonhidrat içeriği fazla olan tatlılar, pastalar gibi kalorice zengin besinler tüketilmektedir. Kişiler bu davranışlarını gizlemeye çalışır ve bu davranışlarını kıyıda, köşede sergilerler. Bu yeme davranışları planlı olabileceği gibi, aniden bir anda da başlayabilir. Yeme davranışı çok hızlıdır. Bu durum çevresel stres etkenleri ile tetiklenir. Atıştırma atakları alışılan aralıklarda ya da öfke, gerilim, yalnızlık ya da depresif duygulanımın olduğu dönemlerde tetiklenebilir. Yemek yenirken geçici bir sure gerilim duserse de sonrasında bunu cokkunluk ve pişmanlık düşünceleri izler. Ya kendisi kusar ya da kusmaya veya dışkılamaya yardımcı olabilecek ilaçlara yönelir.
Bu kişilerde ilerleyen dönemlerde alkol-madde bozuklukları , depresif durumlar görülebilmektedir. Bu kişilerin daha çok kişilik bozukluklarına sahip olduğu ( daha çok sınırda kişilik bozukluğu) gözlenmiştir.
Toplumda kadınlar arasında % 1-3 oranında görülmekte, daha çok erişkinliğe geçiş döneminde başlamaktadır. Ailelerinde de bu rahatsızlığa ya da madde kötüye kullanımı ya da depresif rahatsızlıklara daha yüksek oranda rastlanmaktadır.
Bulimia çoklukla önceden şişman olan kişilerde görülse de madde kullanımı ya da anoreksiayi takiben de gelişebilmektedir. Kişinin vücuduna yönelik olumsuz değerlendirmeleri anoreksiaya göre daha fazladır. Bazı durumlarda kişi yiyecek maddeleri çalar ya da para çalarak gıda maddelerini bu amaçla elde etmeye çalışır.
Depresyon genellikle hastalığa eşlik eder. Bu kişilerde madde kullanımları özellikle yoğun alkol kullanımı da görülebilmektedir. Kadınlarda çoğunlukla adet düzensizlikleri oluşmakta, bazı hastalarda tansiyon düşüklüğü ve kalp atım sayısında azalmaya rastlanmaktadır.
Kusmalar nedeniyle hastanın su-tuz dengesi bozulabilir. Yemek borusu hasarları, tükürük bezlerinde büyüme ve diş çürümeleri görülebilir.
Tedavi:
Hastalarda ilaç tedavisi yanında psikoterapi de etkilidir. Psikoterapide hedeflenenler anoreksiada bahsedilenler gibidir
Anksiyete (bunaltı), hemen hemen her insan tarafından yaşanan bir duygudur.
Asıl amacı, yaşamın sürdürülmesi ve uyum davranışının gelişimini sağlamaktır. Ancak bir yere kadar sağlıklı olan bu duygunun yaşanması, bir noktadan sonra kişinin yaşamını ve diğer insanlarla olan ilişkilerini olumsuz olarak etkilemeye başlar. Bunaltı duygusu, olaylara içerdikleri tehlikelerle orantısız, uygunsuz ve abartılmış yanıtlar verilmesine neden olur.
Bunaltı, çeşitli bedensel ve ruhsal belirtilerle kendini gösterir. Başlıca bedensel belirtiler arasında çarpıntı, kalp hızında artma, tansiyon yükselmesi veya düşmesi, yüz kızarması, nefes darlığı, yorgunluk hissi ve çabuk yorulma, titreme, karın ağrısı, bulantı-kusma, ağız kuruluğu, sık idrara çıkma, terleme ve ateş basması sayılabilir. Sıklıkla gözlenen ruhsal belirtiler ise, kontrolünü yitirme, aklını yitirme ve ölüm korkusudur. Tüm bu belirtiler, kişide endişe, dehşet, tedirginlik, gerginlik, sinirlilik ve çaresizlik gibi duyguların yaşanmasına neden olur.
Bunaltı, kalıtımsal, biyokimyasal, çevresel, kişisel etmenlerle ortaya çıkabildiği gibi, çeşitli hastalıklar ve kullanılan bazı ilaçlara bağlı olarak da oluşabilir.
Bunaltı en sık gözlenen ruhsal belirtilerdendir. Fobiler, panik bozukluğu, obsesif kompulsif bozukluk gibi çeşitli tipleri mevcuttur. Bunların arasında en sık karşılaşılanı fobiler, yani korkulardır.
Fobi, gerçekte tehlikeli olmayan bir nesne, etkinlik veya durumdan dolayı kişide sıkıntı yaratan ve mantıksız olan bir korku duyulması durumudur. Kişiler, kedi, köpek, böcek gibi hayvanlardan kan görmekten, yaralanma veya sakatlanmadan, doktor veya diş hekiminden, kapalı yerlerde kalmaktan, yükseklikten veya uçağa binmekten aşırı derecede korkabilirler. Bu tür durumlar, özgül fobi, yani belli bir nedeni olan aşırı korku olarak adlandırılır.
Kişinin, sosyal ortamlarda veya beceri gerektiren etkinliklerin yapılması söz konusu olduğunda, utanç duyacağı durumlara düşecek davranışlar yapabileceği korkusuyla bu tür ortamlara girmekten çekinmesi ise, sosyal fobi olarak adlandırılır. Kişiler az tanıdıkları insanların önünde konuşmaktan, yemek yemekten, toplantılarda söz almaktan kaçınmaya başlarlar.
Panik atak; aniden başlayan ve zaman zaman tekrarlayan, insanı dehşet içinde bırakan yoğun sıkıntı ya da korku nöbetleridir. Hastalarımızın çoğu zaman 'kriz' adını verdiği bu nöbetlere biz PANİK ATAĞI diyoruz.
2 . Panik bozukluğu;
Tekrarlayan, beklenmedik Panik Atakları ve Ataklar arasındaki zamanlarda başka Panik Ataklarının da olacağına ilişkin sürekli bir kaygı duyma yada
Ataklara ve olası kötü sonuçlara karşı önlem olarak ( işe gtimeme, spor, ev işi yapmama, bazı yiyecek yada içecekleri yiyip içmeme, yanında ilaç, su ,alkol, çeşitli yiyecekler taşima gibi) bazı davranış değişikliklerinin görüldüğü ruhsal bir rahatsızlıktır.
Panik atak geçirme endişesi, kişinin sosyal, mesleki ve ailevi yaşantısını önemli ölçüde etkileyebilir. Dışarı yalnız çıkmak istemeyebilir. Toplu taşıma araçlarına binmekten kaçınır. Kalabalık yerlerde bulunmak, kapalı yerlere girmek yoğun bir endişe yaratır. Kendisini emniyette ve rahat hissetmek için ilaç, kolonya, şeker gibi nesneleri yanında taşıyabilir.
3 . Obsesif-kompulsif bozukluk
Obsesif-kompulsif bozukluk yada toplumdaki yaygın adıyla " titizlik hastalığı", kişiyi rahatsız edici gelen, bir türlü akıldan çıkmayan, tekrarlayıcı dürtü yada düşüncelerin varlığı ( obsesyon, yani saplantı ) ve kişi bu saplantılarından kurtulabilmek için geliştirdiği davranışlardan(komplsiyon, yani zorlantı) oluşur. Örneğin zihinden uzaklaştırılamayan ''hastalık bulaşacağı saplantısı''na karşı geliştirilmiş olan sürekli yıkanma ve temizlenme davranışı bunun en sıkveyaygın şeklidir. Cinsel saplantılar, zarar verme ya da zarar görme saplantıları, dini saplantılar ve bunlardan kurtulabilmeye yönelik geliştirilen sayı sayma, tekrarlama, kapıyı veya ocağı kapattıktan sonra defalarca kontrol etme gibi kişiyi zorlayan davranışlarla da sıkça karşılaşılmaktadır. Bu hastalıkların kesin nedeni henüz yeterince bilinmemekle birlikte, tedavisi konusunda önemli ve yüz güldürücü gelişmeler vardır. Psikoterapi ve ilaç tedavisi yararlı olmaktadır.
4 . Öneriler
Yanlız olmadığınızı unutmayın ...
Bu broşür, sizi bilgilendirmek amacıyla hazırlanmıştır. Sizde de benzer sorunların olduğunu düşünüyorsanız, bir doktora başvurunuz ve kendi başınıza herhangi bir ilaç tedavisine başlamayınız.
Genel olarak 12-18 yaşları arasında başlayan ve şişmanlamaya karşı ağır korku yüzünden bilinçli olarak aşırı zayıf kalma çabaları ile belirlenen bir bozukluktur. Toplumda ortaya çıkma sıklığı bilinmemekle birlikte eskiden sanıldığı gibi çok ender rastlanan bir rahatsızlık değildir. Anoreksia Nervozalı bireylerin yaklaşık %95' i kadındır. Ve bir kişinin kız kardeşinde bu tür bir bozukluk varsa o kişide aynı hastalık riski belirgin oranda artmaktadır. Bozukluk daha üst sosyoekonomik sınıflarda daha sıktır.
En temel belirti aşırı kilo alma korkusudur. Bu durum kişinin yiyecek konusunda neredeyse fobik olacak noktaya dek varmasına neden olabilir. Şişmanlama korkusunun yanı sıra beden imgesinde de bozulma vardır. Buna bağlı olarak bu kişiler çok zayıf ve ince olsalar bile kendilerini şişman bulabilirler. Vücut ağırlığını kontrol altında tutabilmek için iki yolu kullanırlar: Kişilerin bir bölümü yiyecek alımını ileri derecede kısıtlarlar. Zaten aldıkları çok az yiyeceğin de çok az kalorili yiyecekler olmasına dikkat ederler. Bu kişiler buna rağmen ağır egzersizler de yaparlar. Diğer gruptaki kişilerde yiyecek alımının ileri derecede azaldığı açlık dönemleri ile aşırı yeme dönemlerinin birbirini izlediği gözlenir. Bu gruptaki kişiler, aşırı yemeden sonra şişmanlayacakları korkusuyla boğazlarına parmaklarını bastırarak kusarlar. Sık sık bunu yapan kişilerin el sırtında deri sertleşmesi olabilir. Sık kusan kişilerde mide asidinin etkisiyle dişlerde bozukluklar, çürümeler olur.
Bu kişilerin yeme davranışlarında ve yiyeceklerle olan ilişkilerinde gariplikler gözlenebilir. Yiyecekleri saklayabilir, yemek yapmak için mutfakta saatlerce uğraşabilirler.
Anoreksia Nervoza' nın nedenleri günümüzde kesin olarak bilinmemektedir. Hastalığın oluşumu psikolojik, sosyolojik ve biyolojik olmak üzere üç boyutta ele alınabilir. Hastalığın ergenlikte ortaya çıktığı; bu dönemin cinsel ve sosyal çatışmalarla yüklü oluşu dikkate alınacak olursa; cinsel ve sosyal çatışmalarla başa çıkma konusundaki yetersizliklerin yiyeceklerden fobik kaçınma şeklinde ortaya çıkması öne sürülebilir.
Aşağıdakilerin varlığı halinde bu rahatsızlıktan bahsedilmektedir.
1-Bulunduğu yas grubu ve boy uzunluğu acısından normal kabul edilen en az kilo ya da bu ağırlığın üzerindeki bir kiloyu kendisi için uygun bulmayıp,kabul etmeme.
2-Yas ve boy göz önüne alındığında beklenenden daha düşük bir kilosu olmasına rağmen kilo almak veya şişmanlamaktan aşırı derecede korkma.
3-Kişinin kilosu ya da vücut şeklini algılayışında bozukluk vardır. Kişinin kendini değerlendirişinde kilo ya da vücut seklinin ,olağandan çok daha fazla ve anlamsız ölçüde bir yer kaplaması veya o anki kilosunun düşük olmasının öneminin farkına varmama.
4-Bayanlarda birbirini izlemesi gereken en az 3 adet döneminin olmaması
Bu rahatsızlığın kısıtlı ( bu durum yaşanırken kişide bir anda "patlayıncaya dek" yeme ya da kendini kusmaya ya da lavman- idrar söktürücüler ile yediklerini çıkarma davranışının olmadığı) tip ya da bu sayılan davranışların olduğu tiksinircesine yeme/ çıkartma tipi olarak 2 şekli vardır.
Hastaların çoğunun düşünce içeriği yemek ile ilişkilidir. Kimileri kalan, artan, yiyemedikleri yiyecekleri bırakamayıp, biriktirir, bazıları da hiç yapamayacağı yemek tariflerini edinmeye çalışabilir. Topluluk içinde yemek yeme konusunda isteksiz davranabilirler. Başlangıç ta çevrelerinden ilgi ve beğeni görmek için , kendileri üzerinde kontrol sağladıklarını görmek amacıyla alınan besinleri kısıtlamaya başlarlar. Eski kilolarına ya da çevrelerinde görünüm olarak beğeni kazanan kişilerin kilosuna inmek için hedef belirler. Kendileri gün içinde farklı zamanlarda tekrar tekrar tartar
Tıkınırcasına yeme-çıkartma tipine ait grubun alkol-madde kötüye kullanımı, daha çok duygusal durumda dalgalanmalar ve cinsel aktivitelere sahip olup, dürtülerini kontrollerinin daha zor olduğu gözlenmiştir.
Kişiler kilo kayıplarını arttırmak için fiziksel egzersizler yapar ya da yorucu fiziksel uğraşılar içine girerler. Öyle ki kişi daha çok enerji harcayıp, kilo verebilmek için oturmayıp, ayakta durmayı yeğleyebilir ya da durduğu yerde el ve ayaklarını hareket ettirebilir. Kişinin toplumsal ilişkileri azalabilir. Sadece is, fiziksel egzersiz ve kilo düşünceleri ile ilgilidir. Bir deri bir kemik kalsa bile kilolu olduğu düşüncesindedir. Kişiler kendilerine listeler hazırlayarak kendilerine yasakladıkları yiyecekleri belirterek, bunları yemeyeceklerine yeminler ederler. Yarim kilo bile almaları onları zayıflıktan şişmanlığa geçtikleri seklinde düşündürür. Uzun sure bir konuya dikkatlerini veremezler . Kendilerine güvensizlik yoğun bir şekilde kendini hissettirmektedir. Gitgide sosyal çevrelerini kısıtlarlar.
Çocuk gelişiminin erken evrelerinde, anne-çocuk iletişiminde çocuğun kendi başına,özgür davranışları üzerine yapılan müdahalelerin önemine dikkat çekilmektedir.
Anoreksia başlangıcı sonrasında genellikle obsesif- kompulsif davranışlar başlayabilir. Özellikle temizlik saplantıları ( ev temizliğine yönelik aşırı aktiviteler gibi) ve ders çalışma ile ilgili saplantılara rastlanabilir. Cinsel gelişimlerinde sorun olduğu gibi , cinsel isteksizlik ve diğer cinsel sorunlar da beraberindedir.
Bu kişilerde hastalığın yol açtığı vücutsal değişimler:
Hastalarda kansızlık, vücut su- tuz dengesinin bozulması, kanda kolesterol ve üre düzeylerinin artışı, karaciğer enzimlerinin yükselmesi, tiroid bezi hormonlarının düşmesi, kadınlarda ostrojen dediğimiz kadınlık hormonu ,erkeklerde testesteron denen erkeklik hormonu düzeylerinde düşme sonucu cinsel işlevlerde azalma, kalp atımında azalma ve düzensizlikler, beyin boşluklarının beyin dokusuna oranla kapladığı hacmin artışı oluşabilmektedir.
Kimlerde görülmektedir:
Bu rahatsızlık düzenli ve bol çeşitli yemek yeme olanaklarının olup, göze hoş görünmenin zayıf bir vücut yapısı ile paralel düşünüldüğü bati toplumlarında, kentsel alanlarda daha çok gözlenmektedir. Hastaların % 90-95 i kadındır. Anoreksia nervosa genç kızlarda % 0,5 oranında saptanmakta, genellikle 12-25 yas arasında rastlanmaktadır.
Son yıllarda yurt dışında yapılan çalışmalara göre hastalığın yüz bin kişide 15-20 arasında görüldüğü saptanmıştır.
Rahatsızlığın oluşumunda etkili risk faktörleri:
- Yaşanılan sosyo-kültürel çevrenin etkisi ile zayıflığın kesin güzellik ölçütü olması durumu yaygınlaştırmaktadır. Bazı mesleki alanlar ( hosteslik, modellik, dans ve müzikle uğraşanlarda) bu yüzden özellikle risk altındadır.
-Bu rahatsızlığı olanların ailelerinde depresyon, alkolizm, şişmanlık ve gene bir yeme bozukluğuna daha çok rastlanmaktadır. Bu kişilerin annelerinin daha çok diyet yapıp,yeme bozukluğunun olduğu, sürekli diyet yapma düşünceleri ile haşır nesir oldukları, kızlarının da diyetleri konusunda yoğun düşünceler içinde olabildikleri gözlenmiştir.
- Aile yapıları itibariyle, bağımsız hareket serbestisinin verilmediği ve aile işleyişi açısından yeterli keyif alınmayan doyum sağlanamayan ilişkilerin varlığı.
-Öncesinde var olan aşırı şişman beden yapısı
-Çocukluk cağı başlangıçlı diabet ( seker hastalığı) varlığı
- Geçmişte yaşanan cinsel, fiziksel tacizler.
Rahatsızlıktaki kişisel düşünce yapıları:
- Kişisel açıdan kendilerini yardıma muhtaç ama yardim edilemez görürler
- Kendi ve çevreleri üzerindeki denetimi kaybetme korkuları vardır.
- Aşırı bir şekilde başkalarının görüşlerine bağımlı olarak özgüvenlerini koruyabilen, onların yeterli ya da olumlu desteği olmadığında kendilerini bir hiç olarak görürler
- Bir şey ya tam olmalı ya da hiç olmamalı seklinde bir düşünce yapısı olan kişilerdir.
Hastalığın seyri:
Hastaların yarısının ilerleyen donemde iyileştiği, dörtte bir oranında hastanın kısmen iyileştiği, ancak bir miktar yakınmalarının sürdüğü belirlenmiştir. Hastalık sonucu olum oranının % 5 civarında olduğu gözlenmiştir.
Hastalığın gidisine olumsuz etki yapan faktörler:
-Ailede aşırı geçimsizlik, tartışmalı ortam
-bulimianın hastalığa eslik etmesi
-Kusma, dışkılamayı arttırıcı ilaç kullanımları
-Obsesif-kompulsif, histerik, depresif, nörotik davranış yapıları, zeminde bulunan psikiyatrik sorunlar nedeniyle, kişide vücutsal yakınmaların fazlaca gündeme gelmesi (gastrit, kolit vb.)
-Hastalığı inkar eden davranışlar içine girilmesi.
Hastalığın gidisini olumlu etkileyen etmenler arasında ise erken başlangıç yaşı, hastalığı kabul etmek ve kendine güvenen bir kişilik yapısının bulunması sayılmaktadır.
Tedavi:
Anoreksia Nervozalı hastaların tedavisi çoğu kez güçlüklerle doludur. Hastaların çoğunda, hastalık birkaç yıl önce başlamıştır. Tedaviye katılmak ve tedavi planları için isteksizdirler. Bu sebeple genellikle çocuklarının bu durumundan üzüntü ve endişe duyan anne babaları tarafından doktora getirilirler. Tedavide bireysel psikoterapi, grup ve aile terapisi, ilaç tedavisi gibi yöntemler kullanılabilir
Psikoterapide hastanın kendi duygularını uygun bir şekilde ifade edebilmesi, yeme davranışı üzerine kurulu yanlış düşünce tarzının değiştirilmesi, vücuduna yönelik olumsuz algılamaların düzeltilmesi, özgüvenin oluşturulması, kişilerarası sorunların belirlenip, çözümüne yönelen bir yaklaşımın oluşturulmasına çalışılır.Tedavide davranışçı terapi, aile terapisi ve grup terapisi kullanılabilir
Alzheimer hastalığı, yaşlılıkla beraber ortaya çıkan ve başta unutkanlık olmak üzere çeşitli zihinsel ve davranışsal bozukluklara yol açan ilerleyici bir beyin hastalığıdır.
Beynin belli bölgelerinde, bilinmeyen bir nedenle birtakım proteinler birikir. Bu da beyindeki haberleşmeyi sağlayan sinir hücrelerinin hasar görmesine yol açar.Tanısı ön planda öykü almaya dayanmaktadır. Demans sebepleri arasında birinci sırada gelir.Bellek ve bilişsel işlevlerde günlük yaşam aktivitelerini kısıtlayacak derecede kronik ve ilerleyici kayıpla karakterizedir. Yaşamın orta ve ileri evrelerinde ortaya çıkar ve 50 yaş altında görülmesi pek nadirdir. Alzheimer hastalığı'nın görülme sıklığı yaşla birlikte artar, 65 yaşında gözülme sıklığı yüzde 5lerdeyken, 60 yaş üstünde yüzde 30a çıkar.
BELİRTİ VE BULGULAR:
Alzheimer hastalığının ilk belirtisi genellikle unutkanlıktır. Yakın zamana ait bilgileri hatırlama ya da yeni bilgiler öğrenme güçlüğü görülür. Ayrıca konuşma bozukluğu, karar verme güçlüğü, kişileri tanıyamama ya da yolunu kaybetme gibi başka zihinsel sorunlar' da başgösterir.
Alzheimer hastalarında tabloya çoğu kez davranış ve kişilik bozuklukları da eşlik eder. Özellikle hastalık ilerledikçe, birçok hastada depresyon, saldırganlık, huzursuzluk, hayaller görme, uyku bozuklukları ya da amaçsızca dolaşma gibi ruhsal sorunlar görülebilir.
Zihinsel bozukluklar:
" Unutkanlık
" Öğrenme güçlüğü
" Konuşma bozukluğu
" Yolunu kaybetme
" Kişileri tanıyamama
" Karar verme güçlüğü
TANI:
Alzheimer belirtileri ile başvuran hastalara yapılacak radyolojik ve laboratuvar incelemeleri sonrası uygulanacak tanı kriterleri ile Alzheimer Teşhisi % 90 doğruluk ile konulabilmektedir.Alzheimer hastalığı bunamanın en sık nedenidir, ancak benzer belirtiler veren başka hastalıklar da vardır. Bu nedenle, Alzheimer hastalığının diğer bunama nedenlerinden tam olarak ayırt edilmesi gerekir.Sinir hastalıkları uzmanları, yani nörologlar ve ruh hastalıkları uzmanları, yani psikiyatristler, çeşitli testler, beyin filmleri ve laboratuvar tetkikleri sayesinde bugün büyük oranda kesin teşhis koyabilmektedir.
HASTALIĞIN SEYRİ:
Alzheimer hastalığı yavaş ilerleyen, ancak zaman içinde günlük yaşamı etkileyerek, hastayı geri dönüşsüz bir şekilde bakıma muhtaç bırakan bir hastalıktır.
Genel olarak 3 evreye ayrılır:
"Birinci evrede, unutkanlık, bildiği yerleri tanıyamama, bazı kelimeleri bulamama, işine ve hobilerine karşı ilgisini yitirme gibi erken belirtiler verir ve genellikle hasta olduğunu kabul etmek istemez.
"İkinci evrede, bellek kaybı belirginleşir, yakınlarının isimlerini unutabilir, yolunu kaybedebilir, konuşma bozukluğu artar, yıkanma, giyinme gibi gündelik işlerinde yardıma ihtiyaç duyabilir ve bazı hayaller görebilir.
"Üçüncü evrede, artık aile üyelerini tanımayabilir, yemek yemede ve yürümede güçlükler başlar, idrarını ve dışkısını tutamayabilir ve ciddi davranış bozuklukları görülebilir.
Alzheimer hastalığı, yaklaşık 5-8 yıllık bir ilerleme süreci içinde hastayı yatağa bağlı ve tamamen bakıma muhtaç duruma getirir.
TEDAVİ:
Alzheimer hastalığını tamamen ortadan kaldıracak bir tedavi bugün için ne yazık ki yoktur. Ancak belli bir süre hastalığın ilerleme hızını durduracak ya da yavaşlatacak bazı yeni tedavi olanakları bulunmaktadır. Kolinesteraz inhibitörleri adı verilen bu yeni ilaçlar, beyindeki sinir hücrelerinin hasarı sonucu azalmış olan asetilkolin adlı haberci madde miktarının dengelenmesine yardım ederek zihinsel işlevleri korurlar. İlaç tedavisi, Alzheimer hastalığını tamamen durdurmaz, ancak bellek kaybı dahil, çeşitli zihinsel bozukluk belirtilerinin hafiflemesini sağlar. Böylelikle hastanın günlük yaşam aktiviteleri daha uzun süre korunur. Depresyon, huzursuzluk, uykusuzluk ya da hayaller görme gibi davranış bozukluklarını tedavi etmek için de uzun zamandır kullanılmakta olan çok sayıda etkili ve güvenilir ilaç bulunmaktadır. İlaç tedavisine karar verecek olan kişi, nörolog (sinir hastalıkları uzmanı) veya psikiyatristtir (ruh hastalıkları uzmanı). Sonuçta ilaç tedavisi, hastanın yaşam kalitesini artırır ve daha uzun süre kendine bakabilmesini sağlar.
Tanrı kavramına dayalı dinsel anlayışta, şöyle bir gece hayal edilir ki adına Kadir Gecesi derler...
Ulu tanrı, yeryüzündeki seçme kulları için bir nimet hazırlamıştır!.. Kimler kendine çok tapınıyorsa, onları mükafatlandırmak için. O büyük nimete de KADİR demiştir...
Bu nimeti getiren(!) melekler, müslümanların yaşadığı yöreye bir kutsal kandil gecesi inerler, çünkü güneş ışığı görürlerse, bozulurlar; tıpkı ışık görmüş C vitamini gibi!..
İşte o gün görmez Kadir(!), bin aylık, yani seksen üç sene sürecek tapınmadan çok daha hayırlı bir şey(!)dir!.
Her sene Ramazan ayının 27sinde, Ulu tanrının buyruğu ile melekler yanlarına ruhu da alarak kanatlarını çırpa çırpa, hızlı bir koşu ile binlerce yıllık mesafeyi kat ederek dünya üzerine inerler ve gece olan bölgedeki tapınan kulları başlarlar araştırmaya, ev ev!.
Elbette o sırada dünyanın aydınlık bölgesinde yaşayanlara bir şey yok!.
Eğer bulurlarsa bir samimî tapınan ellerindeki şartnameye göre, hemen rablerine sorarlar, buna verelim mi KADİRi? diye... Tanrı da izin verirse, hemen o kula KADİR verilir. Bu hane, hane arama veya o Kadirin dağıtılması işlemi gün doğana kadar böyle devam eder...
Kaç kişiye o gece Kadir verilir, bilinmez!. Kadir verilenlerde ne değişir, bu da bilinmez!... Güneşi gören melekler ve ruh, hemen ulu tanrı yanındaki yuvalarına dönerler gün ışımasıyla!.
Bu arada mümin kullar da câmi câmi dolaşıp, onlara, bu câmilerden birinde kadir ikramı rastlaması şansını değerlendirler!.
...
Allah Rasûlü Muhammed Mustafa aleyhisselâm merkezli DİN anlayışına göre KADR gecesi anlatımının deşifresi, yorumlanması ise ehlullah indinde şöyledir:
Kurân ismiyle işaret edilen sırlar bütününü ve özündeki hakikati (enzalna HU) kişinin, kendi varlığının yokluğunu (LEYL) yaşadığı anda, şuurunda açığa çıkardık. Kurân ve insan ikiz kardeştir, uyarısı hatırlanmalı.
Bu hakikatin, sırrın (KADR) ne olduğunu bilir misin?
KADR sürecinin yaşandığı yokluk karanlığı (gecesi), bin ayda (80 küsur yıllık insan ömrü sürecinden) yaşanabileceklerden daha hayırlıdır.
Melekler (melekî kuvveler-kanatlar bu kuvvelerin 2-3-4 yönlü olması) ve ruh (varlığındaki hüviyetin HU hakikatin anlamı), kişinin rabbinin (esma terkibinin-varlığını oluşturan Allah isimlerininin bileşiminin) izni (kapsamı-kapasitesi) kadarıyla, şuurunda açığa çıkar; böylece o anda, kendi yokluğu hissi yanısıra, mutlak var olan ALLAHı hissedip yaşar! Her hükümden Selâmette olarak!.
Bu hâl, tâ ki, tekrar varlık, beşeriyet hissi ve fikri ağır basana (FECRE dönene) kadar devam eder.
Bu imkânı, yılın her gecesinde, yani, ismi ALLAH olan indinde yokluğunuzu hissedebildiğiniz her süreçte, araştırın!... Kadr gecesini yılın her gecesinde arayın uyarısı...
Ramazan da arayın uyarısı... Gerçek anlamıyla yaşanan oruç ile, kendinde beşeriyetten arınma ve hakikatini hissetme çabalarını verdiğiniz süreçte, bu hâli yakalamaya çalışın!.
Ramazanın son günlerinde arayın uyarısı... Orucun taklidi değil tahkikî yaşanması sonucu; manevî arınmanın son evrelerinde bunu araştırın!.
Şimdi, KADR Sûresinde işaret yollu benzetmelerle anlatılanlardan algıladığımızı topluca ifade etmeye çalışayım:
İnsanın bir ömür boyu yaşadıklarından çok daha hayırlı olan bir an (KADR anı) vardır ki; bu anlık şuursal sıçrama veya açılım süresi içinde hakikatine ait bilgi, kendisine bir tenezzül, yani özünden bilincine doğru açığa çıkar!. Bu HU hüviyeti hakikatidir!.
Bu hakikat, İnsan, Kurânın sırrı; Kurân, insanın sırrıdır prensibince, insanın derûnundan gelen bir şekilde açığa çıkar!.
Ne zaman?
Kişi, ben neyim, kimim sorgulamasıyla yola çıkıp, Allah Rasûlü Muhammed aleyhisselâma iman edip, Onun getirdiklerini anlamaya ve tanrı kavramından arınıp, ismi ALLAH olanı en azıyla İhlâs Sûresinde bildirilen kadarıyla algıladıktan sonra... ALLAH özel ismiyle isimlenmiş indinde, kendi birimsel varlığından, yani gün aydınlığından, yokluğunu fark etme karanlığına düştüğünde; tüm varlık nazarında varlıklarını yitirdiklerinde...
Hakikati olan Allah isimlerinin özelliklerinin kendi varlığını oluşturduğunu hissettiği ve yaşadığı bir anda, RUH, yani bu esmânın anlamı ile, melekler, yani bu isimlerin kuvvelerinin her an kendisinde açığa çıkmakta olduğunu fark edip algılar!.. Bunu bir anda hissediş ve yaşayışı KADR hâlidir.
O an ne kendi kalır, ne de varlıktan bir zerre!..
Bu an (yevm) mülk kimindir?
Lillahil vahidil kahhar (Vahid ve Kahhar olan Allahındır), gerçeğine şehâdet eder!. Eşhedü...yü OKUr!.. Seyreden Kendi olur!
Bu hâl, onda kendini tekrar beşeriyet boyutunda buluşuna (fecre) kadar sürer. Böylece varlığının hakikatini yaşamış olarak ehli hakikat arasında tahkik ehli olarak yerini alır ve artık Kurân sırlarını OKUmaya başlayarak ölümü (boyut değişimini) bekler, ve yaradılış amacına uygun şekilde KULluğuna devam eder.
Bunu niye yazdık?...
Tanrının Buyruk Kitabı diye nitelenen Kitabın, bize göre çok çok farklı bir SIRLAR KİTABI anlamı ifade ettiğini; OKUnması öğrenilmedikçe, nelerden mahrum kalınacağı bilgisini sizlerle paylaşmak istediğim için yazdım...
Bu bir örnek... Başta MİRÂC olmak üzere, böyle daha nîce örnekler var deşifre edilmesi zorunlu, O yüce Allah Kelâmı Kitapta!..
Ne yazık ki büyük çoğunluğumuzun ruhunun dahi haberi bile yok bunlardan belki!!! Kuran-ı Kerimi hâlâ tanrının buyruk ve tarih kitabı(!) sanıyoruz...
Bu değerlendirmede haklı olabilirim, yanılmış olabilirim!. Ne var ki, böyle okuduk ehlullah eserlerinde...
Haklı isek; bu anlayışı değerlendiremeyenler, daha başka nelerden mahrum kalmakta olduklarını kendileri düşünsünler!.
Hatalıysak; o yukarılarda bir yerde oturup, melekler ve ruhu yılda bir kere yeryüzüne gece karanlığında yollayan tanrı elinde hâlimiz harap demektir!..
Hiperuzayda, o ne uzay ne de zaman, ne madde ne de enerji, ne birşey ne de hiçbirşey olan hayal edilemez bölgede, insan bütün galaksiyi, zamanın birbiri ardına gelen iki anı arasında kat edebilir.
Isaac Asimov, The Foundation Trilogy
Uzay gemilerinin evrende, sanki evren Lonra Metrosundan biraz daha büyükmüşcesine hareket etmesine olanak tanıyan hiperuzaydaki zıplamalar olmasa, yıldızlar arası maceraları anlatan pek az bilim kurgu romanı akla yakın gelirdi. Ancak çok yakın zamana kadar fizikçiler böylesi yolculukları hayal ürünü diyerek göz ardı etme eğilimindeydi.
Öyle olmasaydı ne kadar iyi olurdu! Işıktan daha hızlı hareket etmeyi olanaksız kılan kuralları hiçe sayan torunlarımız en yakın yıldız sistemindeki Alpha Centauriye birkaç haftada ulaşır, on-on beş bin yılda Samanyolu Galaksisindeki yaşamaya elverişli bütün gezegenlerde koloniler kurarlardı.
Hiperuzay yolculuğu hayalden ibaret olmayabilir. New Scientiste çıkan bir makalede 1989dan beri bu konuda büyük kurumsal ilerleme kaydedildiği bildiriliyor. Michael Morris ve Kip Throrne, 1989da Carl Saganın Contact (Temas) adındaki romanını akla yatkın göstermesine yardım etmek için bir yazı yayımlamışlar.
Akla hayale sığmayacak bir karmaşıklıktaki bir tünel sistemiyle uzaydaki bölgeleri birbirine bağladığı varsayılan, uzay-zamanın yapısındaki solucan delikleri bu işin anahtarı. Einsteinin genel görelilik kuramının (1916) denklemler ine göre uzay-zamanın süreklilik gösteren bir yapısı var. Gezegenlşer ve yıldızlar gibi büyük cisimler etraflarıundaki uzayı ve zamanı yaratır.
Bu tünellerin girişleri heryerde ama sorun da burada- çapları o kadar küçük ki, atomların gezegenler kadar görünmesine neden oluyorlar. Fiziksel olarak mümkün olan en küçük ebatlardalar, bir santimetrenin trilyonda birinin milyarda birinden daha büyük değiller.Dolayısıyla, hiperuzay yolculuğunu gözde canlandırmanın üç yolu var. Biirincisi uzay gemisini ve mürettebatını bu boya indirmek ve bildik uzaya çıktıklarında tekrar büyütmek ki pek mümkün görünmüyor. İkincisi alışılmamış bir mekanizmayla (örneğin çekici kütle çekiminin zıddı olan itici kütle çekimiyle) bir solucan deliğini makul bir büyüklüğe getirmek ki bu da çok zor görünüyor. Üçüncü yol ise, Princeton State Üniversitesinden John Cramerin ortaya attığı gibi, hali hazırda var olabilecek makul büyüklükte solucan delikleri aramak.Bu fikir evrenin kendi tarihinden kaynaklanıyor. 15 milyar yıl önce büyük patlama ile yaratıldığında evren çok çok küçüktü. Peki nasıl bu kadar büyüdü? Bu sorunun çoğu fizikçinin kabul ettiği cevabı şişme, yani birkaç salisede itici kütle çekimiyle evrenin şimdiki büyüklüğüne ulaşması. Herşeyin büyümesine neden olan bu muazzam genişleme, ilkel solucan deliklerini de büyük olduklarını tahmin ettiğimiz alt-alt-mikroskobik büyüklükten milyonlarca değilse bile binlerce kilometrelik çaplara getirmiş olabilir.
Bundan sonraki adım böyle bir solucan deliği bulmak. Bunun başarılması için çoğu gökbilimcinin rutin olarak yaptığı bir işe ışıkları olağandışı bir biçimde titreşiyor mu diye milyarlarca yıldızı senelerce gözleme işine- biraz daha emek harcanması gerekiyor.
Yıldızların ışıkları çeşitli şekillerde, çeşitli sebeplerden titreşebilir ama Morris bir yıldızla aramızdan geçen bir solucan deliğinin yıldızın çok farklı parlamasına neden olacağına inanıyor. İtici kütle çekimi yüzünden genişlemişse (ki büyük boy bir solucan deliği olabilmesi için başka çare yok) arasındaki yıldızın, orta kısmı biraz sönük çifte başak şeklinde ışınlar yayacağını tahmin ediyor. Eldeki yıldız görüntüleri arasında, böyle alışılmamış parıltılar saçan yıldızları arayabiliriz.Ancak solucan tünelleri, ister küçük ister büyük olsunlar büyük olasılıkla son derece karmaşıklar. İçlerinde yolculuk etmenin hiç de kolay olmayacağını öngörüyor kuramlar, çünkü en kurnazca kazılmış labirentimsi bir Roma mezarından bile daha karmaşık bir bir biçimde dallanıp budaklandıkları düşünülüyor. Birbiri ardına yol ayrımları, birbiri ardına iklemler kaybolmama şansını son derece düşürüyor.Kısacası kimse böyle bir labirentte nasıl yol alınacağını bilmiyor. Şimdilik solucan deliklerini bildiğimiz kadarıyla, insanın sadece nereye çıkacağını değil, ne zaman çıkacağını da bilmek olanaksız.Bazı kuramlar (ama hepsi değil) seyyahların zamanda geri gideceğini ileri sürüyor. Başka bir evrenin bildik uzayına çıkmaları gerekiyor çünkü bu evrenin geçmişine dönmeleri olanaksız. Neden mi? O zaman kendi anababalarını daha tanımadan öldürmek olanağına sahip olur ve böylece yasak bir paradoks yaratmış olurlar da ondan.
Bu nedenle uzay gemisi tasarımcılarının, bildik uzaya ve görece ağır bir hıza mı sadık kalacaklarına yoksa son derece karmaşık bir bilimin mi izini süreceklerine karar vermeleri gerekecek.
Kardeşlerim! İnsanlık tarihinde en eski iki uygarlık vardır: Biri tabikii Türkler ve diğeri sanırım Çinliler! Bu iki millet uygarlık tarihi boyunca birbirleriyle didişmişlerdir! Neden çünkü aralarında daima bir manita mevzuu olmuştur! Zaten dünyada Habille Kabilden beri bütün savaşlar kadın meselesinde naaşi husule gelmiştir!Ve bir dahi kardeşlerim! Bu çinlilerde öyle güzel, yüzüne bakmağa doyamayacağın cirlop gibi manitalar varmış ki kırmızı, Öküz gözünü, mazotu, anzorotu çeken Hunlu atalarımız atına atladığı gibi gaza basıp taklamaktan çölünü iki taklada geçip Pekin içlerine kadar giriyo, bir manitayı alıp atının terkisine atmak için ortalıkta ne dirlik ne düzenlik bırakıyordu! Üstelik girdiği lokanta olsun, meyhane olsun, bu gibi yerlerde mesele çıkarıp masa sandalye havada uçurup Hancı hayvan herif rom getir! diye bağırıyordu. Tabii o zaman şimdiki gibi kibar değildi atalarımız! Çadırda yaşıyor, apartman hayatını bilmiyorlardı!Ne bir aidat, ne bir otomatik parası, nede kapıcı parası ödüyorlardı. O yüzden bütün Çin ve hatta maçin bu karşı konulmaz, baş edilmez büyük güç karşısında illallah ediyordu! Kardeşim tabi illallah edicekler! İkibuçuk metre boyunda, geniş omuzlu, yakışıklı, börklü delikanlıları gören Çinli manitalar aman bizi kaçırsa da karısı yapsa, bu yiğitle çadırda yaşamağı bırak fare deliğinde bile yaşamağa razıyım! Ömrümü bu fındık içi doldurmayacak kadar küçük adamlarla mı geçiricem deyip türlü cilvelerle, bel oyunlarıyla, gerdan kırmalarıyla dudak büzmeleriyle akılları baştan alıyor! Adeta Türklerin Çini işgaline davetiye çıkarıyorlardı. Aman sabahlar olmasın! Akabinde ve detayında büyük Çin meclisi toplanıp bu işe b set çekelim artık, nasıl yapsakta şu Türklerden kurtulsal konulu sempozyumu yapıyor ve bir karara varıyordu! Aydan bile isli camda görülecek bir Çin seddi yapmak! Hemen çokuluslı bir konsorsiyuma ihale veriyor ve Çin seddinin inşası başlıyordu. O sırada kendisini sefehat alemlerine ve Çinli manitalara kaptırmış olan Hun Türkleri, Yemişim Çin seddini min seddini isterse eyfel kulesi yapsınlar yine geçeriz yine geçeriz diye mevzuyu umursamıyor, rakını dibine vuruyorlardı! Derken gün geldi çattı, üzerindeki tül örtü kaldırıldığında Çin seddi bütün ihtişamıyla ortaya çıktı! Adeta dolma bahçe sarayının duvarlarını ona katlayıp sekizle çarpıcak türden devyarasa bir yapıydı bu! Hunlular o günden sonra bu seddi bir türlü aşamadılar! En uzun boyluları, en yüksek atlamacıları zıplayıp geçmeyi denediler, düşüp kafalarını patlattılar! Merdiven kurdular, mancılık yaptılar, ok attılar, gülle savurdular bir türlü duvarları yıkıp da seddin öbür tarafına geçemediler! En sonunda ünlü Türk Büyüğü Dede Korkuta başvurdular! Dedem Korkut çaldı söyledi; Ey Türk Milleti. Örfünüze annenize dönün, kötü şeyleri adet edinmeyin, siz kibar, nazik, muasır seviyesine çıkmış insanlarsınız. Allahtan korkun, kuldan utanın. Adam olun ulan! Diye haykırdı! O günden sonra Türkler, bi manita mevzu olduğunda buket buket çiçeklerle, ellerinde en güzel madlen çukolatalarla Çin seddinin kapısını çaldılar, tıpış tıpış içeri girdiler, müstakbel karılarını kollarına takıp balayına çıktılar!
Anne karnındaki ceninde 120. günden itibaren beynin önemli bir kısmı dış kozmik ışınları değerlendirecek bir düzeye gelir; ve bu düzeydeki faaliyetleri ve kozmik ışın yapıların tesiri ile sizin "RUH" adını verdiğiniz, bedenin halogramik mikrodalga ikizini, bedene yaydığı dalgalar ile oluşturur.
...
Tamamıyla beynin yaydığı bir çeşit özel mikrodalgalardan meydana gelen bu halogramik beden sizden öncekiler tarafından "RUH" kelimesiyle tanımlanmıştır.
Bu yazıda bilimimsi (pseudoscience) ile kurgu-bilim (veya bilim-kurgu, science fiction) arasındaki fark irdelenecektir. BK hikaye veya roman tarzında gelir. Öyküde, bilimsel bazı veriler, deneysel ve gözlemsel teyidi yapılmamış en son çıkarımına kadar götürülür. O çıkarımlar gerçekleşirse, ortaya neler çıkabileceği ve insanların bundan nasıl etkileneceği hikaye örgüsü içinde okuyucuya sunulur. Böylece hayale ve düşünceye yeni pencereler açılır. BK romanları okumak insanın ufkunu açar. Kimse bir BK yazarından görüşlerini kanıtlamasını beklemez, çünkü herkes onların bilime dayansa bile bilim olmadığını bilir. Bir BK hikayesi, diğer türdeki romanların kritiğinde esas alınan ölçülerden fazla olarak bilimin sonuçlarını, mantıklı bir şekilde, ne kadar uzağa götürebileceği kriterine de tabidir.
Bir bilimci daima ağırbaşlı ve dikkatli olmak ve yazdığı her cümleyi dış dünyaya (algılarımızın dışında ve algılarımızdan bağımsız varlığı olduğunu kabul ettiğimiz fiziksel dünyaya) onaylatmak zorundadır. Spekülatif ve indi görüşlere yer verse bile, bunu bir notla belirtmelidir. Farklı yer ve zamanlarda, farklı insanlar tarafından ve birden fazla kez deneysel ve gözlemsel teyidi yapılmamış hiçbir iddiayı bilim adına dile getirmemelidir.
Bilimimsi ise bir aldatma türüdür, insanların bilime olan saygılarını bilim dışı bir konuda kullanmaktır. Bilime dayanmadan kurulmuş sistemleri veya söylenmiş fikirleri bilime onaylatma amacını taşır. Esas argüman şöyledir: "Bak, bilim daha keşfetmeden önce biz ne demişiz?" (Esas argümanla ilgili makale daha sonra). Yan argümanlar da bilimsel olmayan kavram ve söylemleri bilimin kelimeleriyle açıklamak şeklinde görünür. Bunu yaparken de çoğu zaman bilimin kelimelerinin ne anlama geldiğinden bile habersizdir. Okuyucu formel bilim eğitimi almamışsa veya bilimin tarzını öğrenememişse ya da karşılaştırma imkanına sahip değilse yazara hayranlık duyacaktır. Yazıda gördüğü bilimsel kelimeler başını döndürecek ve anlayamadığı şeylerin önemli olduğunu düşünen bir çok insan gibi kandırılacaktır.
Yazının başındaki alıntıların kaynağı bir bilimimsi şaheseridir. Kitabın başlarında BK öğelerini görerek, bir BK hikayesi okuyacağınızı düşünüyoruz, fakat sayfalar ilerledikçe, yazarın BK yazmadığını fakat yazdıklarını bilim sandığını fark ediyoruz.
Her şeyden önce bilimsel kelimelerin sıkça serpiştirildiği dikkatimizi çekiyor, fakat yazarın neden söz ettiğini bilmediği derhal belli oluyor. Kitabın bir çok yerinde geçen halogram kelimesi bunun bariz bir örneği. Önce dizgi hatası sanıyoruz, ama bakıyoruz ki her yerde aynı biçimde, ve bir dizgi hatasının gözden kaçmasını zorlaştıran bir özelliği var: Hepsi de koyu punto (bold face).
Sadece yukarıdaki alıntılara bakalım: "dış kozmik ışınlar", "kozmik ışın yapıları", "halogramik mikrodalga ikizi", "bedene yaydığı dalgalar" ve "beynin yaydığı bir çeşit özel mikrodalgalar."
Kitabın herhangi bir yerinde bu kelimelerden somut olarak ne anlamamız gerektiğini belirten bir açıklama arıyoruz, nafile. Bu kelimelerin (varsa) objektif anlamlarını sadece yazar biliyor. Hele "özel mikrodalgalar" kısmı tamamen kendi buluşu. Dünyadaki bütün fizikçiler bu "özel mikrodalgaların" dalga boyunu bilmek için can atıyor olmalılar.
"Dış kozmik ışınlar" da ne ola ki? Acaba yazar, Aman Allahım parçacığı gibi nükleonik bir parçacıktan mı söz ediyor, yoksa X veya g ışınları gibi morötesi ışınlardan mı söz ediyor? Peki, "kozmik ışın yapıları" da nedir? Yıldızlar mı?
İlk paragrafta beynin "bu düzeydeki faaliyetleri ve kozmik ışın yapıların tesiri ile" adına ruh dediğimiz, bedenin "halogramik mikrodalga ikizi"ni oluşturduğunu öğrenirken, ikinci paragrafta bunun "tamamıyla beynin yaydığı bir çeşit özel mikrodalgalardan" meydana geldiğini öğreniyoruz.
Demek ki ruh denen şey mikrodalgalardan ibarettir. Bu bütün zamanların en büyük keşfi olmalı, fakat eksiği var: Yazar bize ruhun frekansını söylemiyor. Bir fizikçi için yeşil renk 1015 Hz civarında frekansa sahip olan elektromagnetik dalgadır. Mikrodalgalar da elektromagnetik spektrumda frekansı 109 ile 1011 Hz arasındaki bölgeye düşer. Yani, tabiat itibarıyla mikrodalgalar ile görünen ışık veya kozmik fon radyasyon arasında bir fark yoktur: Hepsi de elektromagnetiktir.
Peki, ruhun frekansı kaçtır? İnterferans ve difraksiyon yapar mı? Boşlukta ışık hızıyla mı gider? Yüklerin ivmeli hareketiyle mi, elektronik geçişlerle mi yoksa radyoaktif bozunmalar sonucu mu ortaya çıkar? Katot tüplerinde ruh elde etmek mümkün mü? Neyin hologramı?
Bu ve benzeri sorulara bilimsel cevaplar verilinceye kadar, kitaptaki bilimsel kelimelerin bilimsel olmayan kavramları açıklamak için gelişigüzel kullanıldığı sonucuna varmamız kaçınılmazdır. Mikrodalga yerine kullanılacak başka herhangi bir bilimsel veya bilimsel görünüşlü kelime esas sorunu çözmeye yetmeyecek, sadece kişiyi ve taraftarları geçici olarak rahatlatacaktır.
Deneysel ve gözlemsel olarak teyit edilmesine imkan olmayan bir çok unsuru bilim şeklinde takdim eden bu kitapta bir bilimimside aradığınız her şeyi bulabilirsiniz.