MiSS-FENER

MiSS-FENER

Üye
18.05.2006
Genel Kurmay Başkanı
461.942
Hakkında

  • Dolunaylı Gece - Ümran Özlük

    Bu gece dolunay var. Günlerdir bu günün heyecanını yaşıyordum. Çünkü kiraz mevsimi olduğu için üç gün boyunca kiraz yiyip bütün vücudumu toksik maddelerden arındırmak istiyordum. Kirlenen sadece bedenim değildi. Düşlerim de rengini kaybetmişti. Her şeyden arınmalıyım bu gece.

    Kirazlar nasılda ışıl ışıl yanan lamba gibi duruyorlar karşımda. Öylesine cazibeli görünüşleri var ki, içinde kurt bile olsa içinizden ağzınıza atmak geliyor.

    Evet, bu gece dolunay var ve ben kiraz yemek istiyorum. Arkamda Kazdağları, karşımda Madra dağları ve Güre' nin yeşil koyu mavi kıyılarında soluklanırken Kazdağları'nın esen rüzgârı beni sarhoş etti. Birde şu akşam doğacak olan dolunayın beklediğim görüntüsü, şimdiden içimde garip bir duygu uyandırıyor. Hadi çabuk geçin saatler bu akşam dolunay var
    Dalıp gidiyorum çok eskilere. Ne zaman ve kimin hayatından anılar silinmiş ki ben sileyim. Köşe taşı gibi gönül hanının duvarlarında taht kurmuşlar. Gönül bu, bir hüsrana uğramaya görsün sallanırlar tek tek. Aman anıların tozunda dumanın da boğulmayayım. Sadece Zülfüyâra şöyle bir usulcacık dokunayım.
    Sayısını bile unuttuğum yıllar öncesinde, evlenen kardeşlerimin çocukları henüz okula başlamadıkları için ilkbaharda ana kucağına koşar gibi bize kanatsız uçarak gelirlerdi.
    İlkbahar demek onların gelmeleri demekti. Çiçek demeti gibi her biri bir renkteydi. Evde uğur böceği gibi uçarak koşan bir sürü tatlı, kimi çok sarışın, kimi esmer, kimi çilli perçemli ve lüle lüle saçlarıyla her tondan bir buket çiçek gibi vazoyu doldururlardı. Seyretmek çok zevkli olurdu. Dünyanın en güzel tadıydı onlar.
    Çiftliğimiz de, tavukçuluk taptığımız yıllarda binlerce sarı civcivin arasına çocukları oturtunca, civcivlerin onları yem diye minnacık gagalarıyla gagalamalarıyla sevimli yeğenlerimin korkudan çığlık atmalarına bayılırdım. Civcivler sarı, onlar sarıydı, sadece şekli ve görüntüleri büyüktü. Hepsi yavruydu. Tıpkı Nevruzda ve Hıdrellezde soğan kabuğu ile boyadığımız yumurtalara benziyorlardı. Annemin koşarak torunlarına sarılışı ve o ağlarken bağrına basıp, koklayıp binlerce defa öpmesini görmek ne güzel şeydi. Bu sarılışın ve çığlıkların adı sevgiydi

    Toplum olarak ataerkil aileler olmamız nedeniyle, büyükbaba ve büyükanne ile yaşıyorken, hangi anne ve baba çocuğuna sarılıp torununu bağrına bastığı gibi basardı ki. Ben hiç görmedim. Mutlaka hepimiz fark etmişizdir. Torunlar dünyaya gelince, ebeveynler çocuklarına gösteremedikleri sevgi ve ilginin fazlasını torunlarına gösterirler. Bir ailede torun olmak şanslı olmaktır.

    Uzun yıllar sonra, bu anlayış biraz kırıldı gibi. Şimdi anneler ve babalar çocuklarına daha çok ilgi gösteriyorlar. Acaba dünyaya çok mu erken geldik

    Aradan yıllar geçince bu tatlı belaların sayıları da arttı. Çiftlikte keçi yavrusu doğunca bazıları da yavru keçiye sarılınca kıvır kıvır saçlarıyla onun gibi meleyerek kıkırdamalarıyla, esmer tenli, uzun kıvırcık saçlarıyla dans eder gibi koşmasıyla hem keçi yavrusuna hem de siyah kelebeğe benziyorlardı.

    Ay çekirdeği gibi sapsarı (albino)olan ufaklık da doğunca, sanki tarlada ayçiçeği açmış gibi ve hepsi bir arada olunca da kırlara bahar gelmiş gibi oluyordu.

    Her ilkbaharda olduğu gibi hep kiraz mevsiminde gelirlerdi. Bahçedeki kirazlar henüz olgunlaşmadığı için, pazardan alırdım. Pazaryeri evimize çok uzaktı. O yıllarda başkent bile olsa, her yerleşim yerine sürekli servis yapan öyle dolmuş vs bulunmazdı.
    Henüz naylon poşetlerin piyasada olmadığı dönemlerdi. Ellerimde ince ağ şeklinde fileler ve içleri dolu kirazla dinlene dinlene gelirdim. Yüküm ağır ve mesafe uzun olmasına rağmen, onların yüzlerinde göreceğim ifadenin ve duyacağım sevinç çığlıklarının heyecanı ile kendimi evde bulurdum. Kirazların bir kısmı da filenin koca torlarından dökülürdü de hiç haberim olmazdı.

    Eve yorgun gelmeme rağmen, annemin ilçede yaşadığımız yıllarda bayramlarda misafirlere baklava yaptığı kocaman kalaylı bakır siniye fileleri boşaltırdım. Kirazların ortalığa dökülürdü. Bütün çocukların civcivlerin yeme koşmaları, arının çiçeğe konması gibi kelebek gibi uçarak sininin etrafına gelmelerinin görüntüsü hoş bir tablo gibiydi.

    Gurbetteydik ama hep bir arada olmaya çalışıyorduk. Bu güzel günlerin üstüne karabulutların çökmesi uzun sürmedi. Terörün kol gezdiği o acı yıllarda kardeşim bir lokma ekmek gibi yenilip yutulmuştu. Hepimizin tek rengi vardı.Her şey siyahtı. Kim ne yemiş, ne yememiş kimsenin kimseyi düşündüğü yoktu.
    Dünyanın en güzel penceresinden perdeyi aralayıp şöyle bir bakıp geçmiştik. Tüm perdeler kapanmıştı tek tek. Koca evrenin içinde gönül mahpushanesin de hapis olmuştuk ceza ömür boyu hüzündü. Yalnızlıktı ve her şeye küsmekti.
    Biz dünyaya küsmüştük. Oysa dünya kendi kendine dönüyordu. Her yıl gittikçe büyüyen yavrular gelse de, kiraz alıp yeseler de kimsenin umurunda değildi artık. Hayatımda yirmi bir sayısını hiç sevmedim Çünkü kardeşim gittiğinde o yaştaydı.
    Şimdiki yıllarda, gençliğimin geçtiği ve o mutlulukların dışa yansıdığı ne çiftliğimizi, nede evimizi bulamıyorum. Çünkü her tarafta kaçak yapılanma ile doldu. Politika uğruna göz yumulmuştu. Gecekondularda yaşayanların çocuklarına okul lazım oldu. Koca Devletin koca adamları bir gün gelip çiftliğimizi istimlâk ettiler.

    Bunu devlet dediyse iş bitmiştir. Bize de bohçayı, tası tarağı toplamak ve terk etmek düştü. Bütün aksilikler ardı sıra gelmişti
    Evimiz kayboldu, çamurlu bile olsa, düşe kalka yürüdüğüm o yollar kayboldu. Çamurlu yolların hiç önemi yoktu. Çünkü o yolların sonunda kuşlar gibi öten bebekler, çocuklar ve sevdiğim ailem vardı.
    Şimdi her tarafta apartmanlar yükseldi. Yemyeşil cennet gibi bahçede kurulu olan al güllerin süslediği, balkonu olan ve inceden inece tüten bacasıyla üç katlı çiftlik evimiz ve içinde ki ailem ve ben kaybolmuştuk. Yollar asfalt yapılmıştı. Neye yarardı ki yolun sonunda beni bekleyen kimseler olmayınca.
    Artık umutların anlamını yitirdiği ve aile içi kâbusların tavana vurduğu bir anda, çok sevinip yeniden dünya penceresinden perdeyi aralayacağımız bir pencere açılmıştı. Ailemize birisi katılmıştı.
    Çok geçmeden yine evde neşe muhabbet eski tadında ve kıvamında olmasa da olmuştu. Güneş meğersem her gün doğup batıyormuş. Her gün, gün tutuldu sanıyorduk. Evet, kiraz mevsiminde çok tatlı bir yavru ailemize katılmıştı. Sarışın yeşil gözlü tam bir baharda dalında açan çiçekti gibiydi.. İstediğin çiçek niyetine kokla kokla mutlu ol.

    Artık kiraz mevsiminde kiraz almaya gerek kalmamıştı. Çünkü o coşkulu çocuk grubu erişkin yaş grubuna girmeye başlamıştı ve her biri çok uzaklardaydı. Kiraz almaya gerek yoktu. Balım, çiçeğim ve kirazım evdeydi. Ellerimdeydi minnacıktı ve çok tatlıydı.
    Aile içinde yeniden bir kıpırdanma olmuştu. Babamın üzüntüden kapanan gözleri kısa süre önce açılmıştı. Her gece annemin yükselen tansiyonu normale dönmüştü.
    İki sevimli bülbül gibi şakıyan yavrular vardı evde. Kafeste kınalı keklik ve ahırlarda paçalı, başı taçlı güvercin beslememize gerek kalmamıştı. Uzakta olmama rağmen bana bile yetiyorlardı. Kokladığım çiçek onlardı, her baharda yediğim kirazım onlardı.

    Hayatı da çok zor geçen babam da neşe ve muhabbet boldu. Dışarıdan içeri adım attı mı, her şey dışarıda kalırdı. Türk sanat müziği parçalarını söylemeyi çok seven babam, özellikle

    'Yeşil gözlerini ufkuma ger ki,
    Bahar geldi diye türkü söyliyem' .

    Bu şarkıyı defalarca söylerdi.
    Acaba çok şıp sevdi gönlü olan babamın yeşil gözlerle ilgili unutulmaz bir anısı mı vardı bilemezdik. Babamın, ne zaman ki sevgili oğlu öldü, sanki plaklar kırılmıştı ve bülbüller susmuştu. Eve yeni katılan torunu ile kısmen de olsa eski havasına bürünmüştü.

    Fazla zaman geçmeden ailemizin üstünde yine karabulutlar esmeye başlamıştı. Karlı bir kış günü, sürgün yollarında Ermeni ve Rus mezaliminden kaçarlarken, kara kıl çadırda, dağlardan çığlar düşerken, öküz arabalarına koşulu olan sarı öküzler, o mevsimde boyunduruklarında donup öldüklerinde, dünyaya merhaba diyen babam, gözlerini aynı kasvetli karlı bir günde kapamıştı.
    Onun acısını yaşarken, başka ikinci tatlı esmer yağız delikanlı torun oldu. Bu dünya işte böyle kimi doğar, kimi ölür. Devri âlem devam eder durur. Kâh sevindik, kâh üzüldük. Farkına varamadan yıllar su gibi akıp gitti.

    Hepimiz babamın yokluğundan sonra, yeni yaşama alışmıştık. Ne güzel anneler gününü de kutlamıştık. Kiraz mevsiminde annem geldiği için yine kiraz muhabbeti olmuştu. Çok gülmüş ve eğlenmiştik. Eski anılar, film şeridi gibi gözümüzün önünden geçmişti.

    Kiraz mevsimini kutsal bir ay gibi kutladıktan sonra annem geri giderken, malum taşra diye götürmesi için pastırma hediye almıştım. Almaz olaydım.
    Annem çok titiz ve hassas birisiydi. Annem gittikten sonra pastırmanın kokusunu gidermek için bütün deterjanları bir birine katınca solunum yetmezliğine girmişti.
    Oya yazmalı annem, bahçedeki mor sümbül ile leylak ve mor akasyaların rengini çok sevdiği için yazın hep lila ipek renkli elbise giyinirdi. Kışın ise çağla yeşili kalın kumaş pilisesi bol elbisesine bayılırdı. Annem, ince uzun selvi dal boylu, doğuştan kalem kaşlı, ince uzun narin yüzlü ve porselen gibi düz pürüzsüz cildi ile çok güzel muhteşem bir hanımefendiydi.

    Tam bir hanım ağa idi. Çiftlikte onu görenler şöyle dursunlar, geleceğini duyanlar dahi selama dururlardı. Babamın tersine kızgınlığı ve öfkeyi hiç sevmezdi. Sessiz sakin ama etkiliydi.

    Annem şimdiki çoğu ev hanımına benzemezdi. İşte başkaydı evde başkaydı. Ökçeli, kalem topuklu iskarpinlerin içinde, ucu çift katlı tabanlı dikişli ince tül ipek çoraplarının iliştirildiği jartiyeri ile yürüdükçe yer yerinden oynardı. Hele eteği de kloş ise ve inceden inceye bir türküde tutturduysa aman onun edası nazı bir başka olurdu. Şimdiki kızlarda bile o duruş ve bakım yoktur.
    Annem çok az konuşurdu ve bakışları ile bin soruya cevap verirdi. Annem deterjanların karışması nedeniyle zehirlenmekten kurtulmaya kurtulmuştu, ne yazık ki akciğerleri çok hasar gördüğü için, fazla dayanamadı. Çok geçmeden hanım ağa olan annemi kaybettim. .Oysa eskiden temizlik maddesi olarak ocaktaki kül ve kül suyu kullanılırdı. Çok yıllar sonrada beyaz toz diye sevindiğimiz fay piyasaya çıkınca, annem herkesin alamadığı bu beyaz tozu kullandıkça sevincinden şarkılar söylerdi. Keşke deterjanlar hiç üretilmeseydi.

    Yine dünyanın pencereleri bu sefer hepten kapanmıştı. Evimiz okula uzak olduğu için yurt kaldığım yıllarda, hafta sonuna kadar zor dayanırken, annemi çok özlerken, şimdi ebediyen kaybetmiştim. Ailece karanlıkta kalmıştık. Özellikle ben ve küçük kardeşim bir ışık huzmesini bırakın, yağı biten, fitili kesilmiş kandile dönmüştük. Evlerimizde ne huzur nede düzenleri kalmamıştı. Annelerin her şeyden önce evde bir büyük olarak bulunması bile yetiyordu.

    Evdeki büyükler, gençler için büyük nimettir Babalar gidince, han duvarı çatlar. Anneler gidince de, eğer evdekiler tecrübesiz ise han hepten çöker. Bizimki çöktü. Sorunlar aldı başını gitti. Herkes atının gemini kendine göre çekti. Evimizin çatısı çöktü.

    Bu gece dolunay var ve ben kiraz yemek istiyorum. Eskileri anmak istiyorum. Bedenimdeki bütün zararlı maddelerden arınmak istiyorum. Ruhumu dolunayda, Ganj nehrinde yıkananlar gibi yıkamak istiyorum. Dolunay benim için ışıldıyor. Gecenin sessizliğinde Kazdağları'nın bol oksijenli havasını solurken, bir yanda da denizden gelen tatlı serinliği bedenimde serinlik hissediyorum. Yakamozun ışıltısı gönül penceremden içeri güneş gibi sızmakta ve ruhuma bir huzur vermekte. Gecenin bu saatinde canım kiraz yemek istiyor. Öten kuşların sesi ninni gibi geliyor bana.

    Neden kirazı çok sevdiğimi şimdi anlıyorum. Bizim oralarda, bütün kızlar okul yaşına gelince artık büyüdüler düşüncesiyle bir daha kucağa alınmazlar. Oysa babam çocukları çok severdi. Göğsüne oturtup türkü söyleyen babam, okula başlama zamanı gelince birden keskin bıçakla keser gibi kesti ve attı. Artık babamın bizi sevmesini unutmamız lazımdı.

    Sütten çocukları kesmek için, hani annenin memesine acı biber sürerler ve çocuk ne zaman memenin yıkanacağını bekler ya, bende babamın beni ne zaman yanına çağıracağını beklerdim. Benden bir şey istese de koşa koş götürsem diye yakınlarında dolaşır dururdum.

    İşte bir mucize olmuştu Kiraz mevsiminde 27 Mayıs İhtilali olmuştu. Babam ilçenin yarısından fazlasıyla beraber tutuklamıştı. O yıllarda yaygın hapishane yoktu, yoksa özel konuklar mıydı bilemiyorum. Tüm tutuklular askeri garnizonda kalıyorlardı. Şimdi ise gecekondu gibi her yere mahpushane yaptılar. Kaç kişi dışarıya tam bedenli ve canlı çıkıyor bilemiyorum.

    Babamı ve büyükbabamı görmek için ölen kardeşimle beraber, bizi askeri gazinoya götürdüler. Kardeşim babamı görünce minnacık boyu ile babamın bacaklarına sarılmıştı. Ben daha ağır davranmıştım. Beni çağırmasını beklemiştim. Bizi kucaklamıyor ve özellikle kardeşim yukarı yukarı zıplamasına rağmen yinede kucağına almıyordu. Birilerinin söylemesini bekliyordu. İçeride hem komutanlar, hem de büyükbabam vardı.

    Sonra ne olduysa oldu. Babam birden ikimizi de aniden kucakladı ve bir koluna beni, diğerin de kardeşimi aldı ve öptü. Yağmur taneleri gibi yanağım ıslanmıştı. Babam ağlıyordu. Nedenini anlamıyordum ve ben çok mutluydum Uzun zamandan sonra babam yine beni kucaklamıştı.

    Biz iki kardeş babamın kollarında ona sarılmışken birden kocaman bir kapla taze dalından yeni kopmuş, yaprakları üstünde kirazlar geldi ve masaya kondu. Malum koca alayın yerini, büyükbabam vermişti. Şu an büyükbabam kendi verdiği arazide kurulu olan garnizonda tutukluydu. Babam bizimle ilgilensin diye de incelik göstermiş ve dışarıdaki başka bir odaya geçmişti. Dedem bütün vaktini siyasete ve okumaya ayırmıştı. Hiç kimse onu gereksiz sohbetlerde görmezdi. O üstünde röproşambırı ile kütüphanesinde olurdu.

    Beni yeniden kucaklayan babam ve masadaki koca tepsideki kirazlar ne güzel bir andı. Yediklerimiz yetmiyormuş gibi, komutan eliyle kulaklarımıza küpe yapmıştı. Kirazları yememiz için ısrar ediyordu ve bazen de kucağına oturtuyordu.

    Şimdi benim canım kiraz yemek istiyor. Babamı çok özledim. Babam bana sarılsın istiyorum. Sırtımı Kazdağları'na dayadım, ama bunca güzel dağ kokusuna rağmen, hiç babam gibi kokmuyor ve bu dağlar beni, babam gibi bağrına basmıyor. Ben kiraz yemek istiyorum. Bu gece dolunay var. Ben babamı özledim işte

    Çok geçmeden babamlar serbest kalmışlardı. Artık biz kız çocuklarına sarılmasa da, yanında dolaşmak yetiyordu. Peki diğer ihtilallerde babaları hiç dışarıya çıkarılmayan, babaları tutuklanınca hepten kaybolanların, alaca karanlıkta kör kuşuna hedef olanların çocukları ne yapmalı? Hapishaneler hep tıklım tıklım dolu.

    Ah çocuklar ah, gelecekleri çalınan, sevgisiz kalan çocuklar. Ah çocuklar yaşları küçük olduğu için, acilen büyütüp darağacında sallandırılan çocuklar. Bu çocukların canı kiraz yemek istemedi mi hiç.

    Ben vazgeçtim kiraz mevsiminde kiraz yemeyeceğim artık.
    Dolunay yavaş yavaş terk etmeye başladı. Şafak söktü sökecek. Ruhumda ki derin yaralarım uç verse de boşalsa. Belki biraz rahatlayacağım.

    Dağ başındayım. Sabaha az kaldı, yine benim Mozart'larım olan ağustos böceklerim ötmeye, seranat yapmaya başlayacaklar. Hemen balkona kurulup, martılar kanat çırparken, Mozart'larımı selamlamalıyım. Bana gülümseyen çiçeklerime sabahın serinliğinde su vermeliyim. Dolapta hala kiraz var onları da yememeliyim Ben arınmak istiyorum, dolunay da kiraz yemeden arınmak istiyorum...

    Dolunay ve kiraz mevsimi çok şeyi hatırlattı bana; Babam beni yeniden kucaklamıştı. Çok sevinmiştim. Kiraz mevsiminde yeni torunlar katılmıştı aileye. Ailem şenlenmişti. Kiraz mevsiminde canım annemi kaybetmiştim. Hüzün ve mutluluk çakışmıştı.
    Bir zamanlar ülkemiz parsellenirken biz henüz farkında değildik. Siz sağ, biz sol ve ya tersi diye kamplaşmıştık ya: ha sizin, ha bizim ne fark ederdi ki. Bir gecede yaşları büyütülüp olgunlaştırılan ve erişkin grubuna sokulan gençlerle, ideolojik düşünceden başka eylemleri olmayan selvi dal boylu gençlerimizi darağacında şafak sökerken sallandırdılar. Kiraz mevsiminde gök ekin iken başak tutmadan biçildiler, yolundular hoyratça. Neden topraktan yeni can, yeni hayatlar fışkırırken gençleri astılar ki
    Bahar yaşama merhabaydı son güz döneminde yaprak düşer gibi düştüler. KİRAZ MEVSİMİNDE Dr Yusuf Ünlü çok iyi bir hekimdi oda gitti bahar da kiraz vakti.

    Yine kiraz mevsimindeyiz. Doğu Türkistan'da kan akıyor kan. Fok balıklarını kürkü zedelenmesin diye tek çiviyi başlarına saplayarak öldüren hayvan katilleri gibi, şimdi de Uygur Türk'leri fok balığı gibi katlediliyor.
    Kaç zaman geçti aradan. Urus'lar da, Sam amcamın çocukları ülkelerinde gayet mutlu yaşıyorlar. Bizimkiler de, mahpusta demir sürgüler ardında, sürgünlerde ve toprakta yok olup gittiler. Üç gardaşlar gibi :' sen toprakta, ben sürgünde, o mahpushanede yok oldular yok

    Evet, bu gecede dolunay var ve benim uyumaya niyetim yok. Zaten zorlasam da kendimi yine uyuyamam. Bu hayat yolu çok uzun. Yolun biteceğini sanmıyorum. Keşke daha da uzasa ve varacağımız menzile geç varsak. Çünkü yolun sonu kapalı, boz bulanık sularla kaplı, çamurlu, karanlık. Etrafında gölge edeceği ne ıhlamur, ne de beyaz- mor salkımla akasya ağaçları var. Ne de yolların sonunda her zaman bizleri sevgi ile bekleyen birileri.

    Hiç kimse yolun sonunu göremeden yaşadım diyemiyor. Yola çıktık ya, ummadığımız neler neler çıkacak önümüze. Dolunayda, yakamozun ışıltısında ben artık kiraz yemek istemiyorum. Dolu tabakta bakmayın bana bir çift kömür karası göz gibi, tuvasor üzümü gibi. Bin yıllık hasretimi hatırladım. Işıltınızla boğuyorsunuz beni. Ben artık kiraz yemek istemiyorum.

    Ümran Özlük
#28.08.2009 14:29 0 0 0
  • Doğmamış Yazar - Mesut Çiftçi

    Güneş doğduğunda ve insanlar uyanığında ben hala uyuyor olacağım. Fark etmeyeceksiniz ilkin. Tembel yine uyanmadı diyeceksiniz, işe geç kaldı yine. Telefonlarıma cevap vermeyeceğim, kapı zillerine de öyle. Akşama doğru işkilleneceksiniz. Ama yine de başıma bir şey mi geldi diye düşüneceksiniz ikinci gün. Bazılarınız, serseri işte kim bilir feneri yine nerede söndürdü diyecek. Üç gün sonra bulunacak cesedim yatak odasında. Üzüleceksiniz. Serserinin tekiydi ama kimseye zararı yoktu diyeceksiniz. Yalnızlığıma anlam veremeyeceksiniz. Bazılarınız huysuz olduğum için yalnız olduğumu söyleyecek. Hayatınızda fazla iz bırakmayacağımı biliyorum. Yok yok sevmedim bu senaryoyu, olmadı. Eğer öleceksem afili bir ölüm olmalı. Herkes konuşmalı, televizyonlarda ve gazetelerde manşette geçmeli. En azından yerel gazeteler de. Güzel hikaye çıkacak. Ama final önemli. Finali nasıl olmalı???

    - Fehmiiiiii!!! Fehmiiii!! Ne diye kendi kendine konuşuyorsun? Gel de şu halıları balkondan çırpsana!!!!

    - Tamaaaaam geliyoruuuum.

    Bu fikir olmazdı zaten. Seyfiye hemen anlardı. İnsan evli olması afili ölmesine bile mani. Ne yapmalı peki? Bu yaştan sonra boşanacak değiliz ya.

    - Fehmi ne yapıyorsun Allah aşkına? Emekli olduktan sonra sana bir haller oldu. Bunadın mı ne? Kendi kendine ne konuşuyorsun?

    - Dur Seyfiye ya sabah sabah başlama yine. Hikaye yazıyorum da onun düşünüyordum.

    - Ne hikayesi?

    - Baya bildiğin hikaye. Ama sen nerden bileceksin ki?

    - Tabi tabi beni aşağıla da ne olursa olsun.

    - Tamam Seyfiye başlama yine.

    - Başlama başlama, tam otuz senedir başlama. Neyse bugün küçük oğlanın doğum günü. Hediye alıp gidelim diyorum. Hem torunları da görürüz.

    - Olur gideriz.

    - Şu halıları da çırp.

    - Yahu her gün bana halı çırptırmaktan ne anlıyorsun sen?

    - Kirli mi kalsın? Çöp ev mi olalım? Temizleyeceğim tabi.

    - Tamam tamam. Bir şey demedik. Her gün de çırpılmaz ki.

    - Her günde çırparım, istersem saat başı da.

    - Sen çırpmıyorsun, ben çırpıyorum dikkatini çekerim.

    - Ben nasıl çırpayım bu kadın halimle,tabi sen çırpacaksın.

    - Tamam Seyfiye, çırptık işte.

    - Hazırlan bir iki saate çıkarız. Hikayeni de merak ediyorum.

    - Hiç merak etme.

    - Neden bana okutmayacak mısın?

    - Hayır.

    - Nedenmiş o.

    - Sadece sen değil hiç kimseye okutmayacağım.

    - E o zaman neden yazıyorsun ki?

    - Zaman geçsin diye.

    - Bak İsmail efendi her sabah bahçesinde çalışıyor, domates, biber, salatalık yetiştiriyor. Sende böyle işe yarar bir şey yapsana zaman geçirmek için.

    - Off Seyfiye ooof!

    - Oflama bana oflama, tembel geldin tembel gideceksin.

    - Ya ben bu evde huzur bulamayacak mıyım? Emekli oldum biraz dinleneyim.

    - Dinleneceksin de ne olacak? Senin işin gücün yatmak zaten.

    - Tamam tamam. Allah`ını seversen sus...

    Bu İsmail hıyarına da sinir oluyorum zaten. Adam bir dakika durmuyor. Gençken de böyleydi bu. Nerde bir kıllık var gider yapardı. Sonra bizimki hep Onu örnek gösterirdi. Sinir oluyorum bu adama sinir. Bir dakika ya, ben neden kendi ölümümü düşünüyorum ki? Neden İsmail'in ölümünü düşünmüyorum. Ne de olsa bu bir hikaye. İstediğimi öldürür, istediğimi yaşatırım. Bir de küçük oğlana gidecekmişiz. Sanki o bize çok geliyor da, eşek sıpası. Yok ya yok olmaz. Bu kafayla nasıl hikaye yazılır. Onu bırak nasıl düşünülür???

    Not: Fehmi Bey memur emeklisi. Lise yılarlıda keşfettiği yazarlık yeteneğini geliştirmek istedi ömrü boyunca. Üniversite, askerlik, evlilik, çocuklar, geçim sıkıntısı derken bunu hiç başaramadı. Emekli olduğunda da durum değişmedi


    Mesut Çiftçi
#28.08.2009 14:27 0 0 0
#28.08.2009 14:26 0 0 0
#28.08.2009 14:23 0 0 0
  • Nobody Likes Being Played..

    He Said I'm Worth it, His One Desire
    I Know Things About 'em That You Wouldn't Wanna Read About
    He Kissed Me, His One And Only, Yes Beautiful Liar..

    I Trusted Him, But When I Followed You, I Saw You Together
    I Walked in On Your Love Scene..
    You Stole Everything, How Can You Say I Did You Wrong

    When The Pain And Heartbreak's Over
    I Have To Let Go..

    He's The One To Blame..
    Just A Beautiful Liar..
#27.08.2009 18:40 0 0 0
  • Emeğine Sağlık Bitanem Şiir Ve Fon Müzik Çok Güzell..

    Sadece 2. Resime 7 Puan :)
#27.08.2009 17:49 0 0 0
  • Okulda İlk Gün - Sevgi Aydın

    Okulda ilk günümdü.Karşı komşumuz Ahmet ile aynı sınıfa gidiyorduk.Sabah olunca annem erkenden uyandırdı.Elimi yüzümü yıkadım.Kahvaltımı yaparken zil çaldı.Ahmet ile annesi gelmişti,okula birlikte gidecektik.Kahvaltımı bitirdim.Birlikte okula giderken Ahmet okulun 4 katlı olduğunu,bizim sınıfın ise 2. katta olduğunu söyledi.Sonunda okula vardık.Ne kadarda büyük bir okuldu.Hiç okul görmemiştim,bunun için çok heyecanlıydım.Öğretmenimiz erkekti,bize kendini tanıttı.Bizde teker teker kendimizi tanıttık.Herkez birbirini tanıdı.Okula neler getireceğimizi annelerimiz not aldı.Daha ilk günden çoğu kişiyle arkadaş oldum.Yarın saat 7:30`daokula gelecektik.Kitaplarımız verilecek ve der işlemeye başlayacaktık.Eve geldik.Akşam olunca babamda eve geldi.Babama bugünkü günümü anlattım.Babam çok sevindi.Karne günüde bu kadar mutlu olmanı diler,dedi.Bende teşekkür ettim.Çok çalışıp pekiyilerle dolu bir karne getireceğim,babacığım dedim ve babamı yanaklarından öptüm.

    Sevgi Aydın
#27.08.2009 12:02 0 0 0
  • Çocukcaydı Hayal Edemedim - Tamer Çetin

    Tamer tv de bir film seyretmişti

    bu film tam olarak hayal gücünün yaşayıp yaşamadığını öğrenmesine sebep oldu

    filmde onun yaşlarında bir ilkokul kız çocuğu kendine bir erkek arkadaş aramak için o yıllarda bir dondurma parasına satılan bir zaman bisikleti alarak geçmişe ve geleceğe sürekli bisiklet sürüyordu

    nedense geçmişteki erkekler çok katıydı ve gelecekteki erkeklerde gelecekte yaşıyordu

    gelecekte kimse yoktu

    Tamerde bisikletine bindi ve sürmeye başladı

    Sürdü sürdü sürdü

    o küçük kız, Tamerin bisiklet sürdüğü yerlerde defalarca kez bisiklet sürmüştü. onca zamana rağmen hep aynı küçük kızdı

    sürmeye devam ediyordu. sürüyordu sürüyordu sürüyordu

    Tameri kimse seyretmiyordu çünkü gelecek ve geçmiş tv de olmasına rağmen daha zihnindeydi

    O küçük kız durdu, etrafına baktı

    ve Tamer

    geçmişte ve gelecekte yaşamak mümkün. sen küçük hanım şimdiki zamanı bilmediğin için bisikletinden inmiyorsun

    o küçük kız Tamere hayal edemiyorsun dedi

    sürmeye devam etti

    sürdü sürdü sürdü


    Tamer Çetin
#27.08.2009 11:58 0 0 0
  • Deli Kızın Günlüğü 3 - Selcan Aktaş

    Ayaklarına kara sular inen Necati akşama kadar gezmedik sokak,girmedik dükkan bırakmadı bırakmamasına ama o rüyasında gördüğü uçuk yeşil çiçekli başörtüye bir türlü rastlamadı.
    Bir entari,bir çift çorap,bir kutu da güllü lokum aldı akşam ziyareti için.
    Habersiz olacaktı ama Ayten`in babasının kahve alışkanlığı olmadığını,evde olacağını biliyordu.
    Düğün üstü çok masraf olmasın diye arabasıyla gelmedi çarşıya dek.

    Tıklım tıkış bir minibüse atladı.İri cüssesini kullanarak kendine dikilecek yer açtı.
    O arada gözleri hemen önünde dikilen genç kızın bluzuna yöneldi.Cesur bir renk ve tarzda giyinen genç kızı uzun uzun incelerken farkına vardı. O artık yeni damat sayılırdı.
    Karısından başkasını gözü görmemeli,Aytenin üstüne gül koklamamalıydı.

    -Kör olası nefis işte dedi.Neler yaptırıyor insana.Tövbe tövbe.

    ........................

    Kısa aralıklarla iki kez tıklattı kapıyı.Evin içindeki loş ışıktan vegelen seslerden evde oldukları anlaşılıyordu.
    Bir kez daha burdu bıyığını.
    Çok kısa bir süre sonra bu evden gelin alacağını düşünerek keyiflendi yine.kahve içesi geldi.
    - Belki dedi
    -Belki Ayten kahve yapar.

    Küçük bir erkek çocuğu açtı kapıyı.
    -Buyur Necati abi.
    -Baban yok mudur oğlum.Hususi bir mesele görüşecektim zatı haliyle.
    -Evdedir abi.Sen dur ben çağırayım.
    -Babaaaaaaaaaaaaaaaa! Babaaaaaaaaaaaa! Necati Abi seni görmek istermiş.

    Ne evet ne hayır diyebilen baa oflaya puflaya kalktı yerinden.Ne kızına kıyabiliyordu ne ihtiyacı olan paraya.

    _Buyur Necati Bey.İçeri gir de anlat derdini.Dikilme kapıda.
    Daveti beklermiş gibi zaten ayakkabılarının büyük bir kısmını ayağından önceden kurtarmış olan Necati hemen dalıverdi içeri.

    Babayı takip ederken bir çift terlik bıraktı önüne narin bir el.
    Kafasını kaldırdığında hayatında ilk kez gözgöze geldi Ayten Necati`yle.


    Selcan Aktaş
#27.08.2009 11:55 0 0 0
  • Dürüstlük Ve Karar - Mesut Çiftçi

    Uykusuz geçen uzun gecenin ardından, güneşin doğuşunu izliyordu puslanmış pencereden. Gözleri yanıyordu. Yorgunluk ve uyuşma tüm bedenine hakim olmak üzereydi. Ruhsal acı mı daha çileli, bedensel acı mı bilemiyordu. Üzgündü, tüm gece vicdanıyla boğuşmuştu. Çıkar yol bulamıyordu. Yalnızca uyumak istiyordu ve bir daha uyanmamak. Güneş yüksek apartmanların arasından doğup tüm kenti aydınlattığında sokaklar sanki birden bire kalabalıklaştı. Fikret sokakları dolduran otomobilleri ve insanları izledi uzun süre. Ama yorgunluğa daha fazla dayanamadı. Kendini kanepenin üzerine bırakıp bir sigara yaktı. Oda havasızdı. Sigarasını bitirdikten sonra bir sarhoşun sızıp uykuya sarılması gibi sarıldı uykuya. Uyku küçük ölüm derler buna can-ı gönülden inanıyordu Fikret ve büyüğüne özlem duyuyordu sık sık.

    Cep telefonunun sesiyle uyandı Fikret. Arayan babasıydı. Hal hatır sormak için aramıştı. Fikret iyi olduğunu söyledi ama babası Fikret'in sesinden iyi olmadığını anlamıştı. Birkaç dizi öğütten sonra kapattı telefonu babası. Fikret babasının söylediklerine hiç dikkat etmemişti. Vicdan azabına kaldığı yerden devam ediyordu. Keskin bir pişmanlık duygusu hissediyordu. Halsizlik tüm bedenini ele geçirmişti. Bir karar vermesi gerektiğini biliyordu. Bu vicdan hesaplaşması sonsuza dek süremezdi. Üzerini çıkarıp banyoya girdi ve soğuk suyla duş aldı. Sakal traşı olduktan sonra takım elbisesi giydi. Evrak çantasını alıp dışarı çıktı. Komşusu Selami Bey'e selam verdi. Yolda karşılaşmışlardı. Aç olduğunu hissedip bir cafe'ye girdi. Koyu bir kahve istedi ilkin. Kahvesini sigara ile birlikte içtikten sonra, yarım tost söyledi çay eşliğinde. İştahla yedi tostunu. Hesabı ödeyip dışarı çıktı. Hava oldukça sıcaktı. Sokak kalabalıktı. Bir taksiye binip adliyeye gitti. Kapıdaki görevli her zamanki Müşvik gülümseme ile selamını aldı. Dava saat on dört otuzdaydı. Avukat arkadaşı Muhsin'in odasına geçip kendisine bir çay söyledi. Arkadaşı mahkemedeydi. Çayını yudumlarken düşünmeye koyuldu.

    Önünde iki seçenek vardı. Bu seçeneklerden ilki davayı kabullenmek ve müvekkilini sonuna kadar savunmak. İkinci seçenek ise savcı ile konuşup davayı bırakmak, yani müvekkilini suçlu ilan etmek. Müvekkilinin suçlu olduğunu biliyordu. Kabul ettiği bu dava ile ülkenin en ünlü avukatı olmuştu. Çünkü müvekkili ülkenin en zengin işadamlarından birinin oğluydu. Üstelik ailenin yer altı ile bağlantıları da vardı. Fikret bu iki seçenek arasında gidip geliyordu. İkinci seçeneği tercih etmesiyle birlikte tüm meslek yaşantısı son bulabilir hatta hayatı tehlikeye girebilirdi. Ne yapacağını bilemiyordu. Endişe içinde sigara üzerine sigara içiyordu.

    Müvekkili kendisi gibi zengin arkadaşlarıyla birlikte bir gece kondu mahallesinde genç bir kızın evini basmış ve genç kızı kaçırıp tecavüz etmişlerdi. Hepsi alkollüydü. Bunun müspet olduğu ortadaydı. Babasının gücünü kullanan müvekkili tüm şahitleri susturmuş ve tüm delilleri yok etmişti. Kendine ve gücüne çok güveniyordu. İşlediği suçu Fikret'e tüm açıklığıyla ve hiç utanmadan itiraf etmişti. Fikret'in neredeyse kanı donmuştu. Fikret davayı kabullenmesi durumunda müvekkilini kurtarabileceğini biliyordu. Bu durum neticesinde ülkenin en büyük avukatı olacak, istemediği kadar para önüne serilecekti. Artık ikinci sınıf davalara bakmayacak, bir nevi burjuva avukatı haline gelecekti. Zenginlik ve şöhret dolu bir yaşam kendisini bekliyor olacaktı. Bu çok cazip bir teklifti. Ama vicdanını susturamıyordu.

    Sigara içmekten başı ağrıyordu. Sigarasını söndürdü ve ayağa kalktı. Savcının odasına doğru yürümeye başladı. Kararını vermişti. Her ne sonuçla karşılaşırsa karşılaşsın ikinci seçeneği seçecekti. Vicdan azabıyla sonsuza kadar yaşayamazdı. Tüm dünya O'nun olsa bile huzura eremezdi. Savcının odasına ve olanları anlattı. Savcı;

    - Ne yaptığınızın farkında mısınız? Dedi.
    - Farkındayım dedi Fikret.
    - Cesaretinizden dolayı sizi tebrik ediyorum, sizin gibi cesur arkadaşlara bu milletin ihtiyacı var. Koruma ister misiniz?
    - Hayır.
    - Neden?
    - Ben kadere inanırım savcı bey. Eğer ölüm gelmişse beni hiç kimse koruyamaz. Sizden ricam gerekli prosedür ne ise O'nun uygulanması.
    - Elbette avukat bey, Siz hiç merak etmeyin. Tekrar teşekkür ediyorum.
    - Müsadenizle.
    - Müsaade sizin Fikret Bey. Mahkeme de görüşürüz.
    - Görüşürüz Savcı Bey

    Savcının odasından çıkan Fikret çok büyük bir rahatlama ve huzur hissetti. Morali birden bire düzelmiş ve eski enerjik ruh haline yeniden kavuşmuştu. Doğru yaptığını biliyordu. Koşar adımlarla arkadaşının odasına girip cübbesini giydi. Oldukça mutlu ve huzurlu olduğu hissetti. Bu durumu üniversite yıllarından beri tanımaktaydı. Dürüst olmak dünyadaki en kolay işlerden birisidir. Dürüstlük netliği gerektirir. İnsanı yoranda dolambaçlı yollardan ulaşmaya çalıştığı sahtekârlıktır. Huzur doluydu Fikret ve ne olursa olsun bunun bozulmayacağını biliyordu. Ne olursa olsun

    Hayat bazen insana beklediğinden fazlasını, bazen de beklediğinden azını sunar. Fikret müvekkilinin zengin ve karanlık ilişkiler içinde olan babasının kendisine zararı olacağını düşünmüştü. Ama hiç te düşündüğü gibi olmadı. Müvekkilinin babası hiçbir şey yapmadı. Oğlunun tutuklanmasını izledi o kadar. Fikret ise mesleğinde daha da yükseldi. Bu yükselme hem maddi hem de manevi boyutta oldu. Ülkenin en ünlü avukatı oldu Fikret. Dürüstlüğü sayesinde ülkedeki tüm güçlü kişiler ondan çekinir oldu. Bazıları Fikret'in arkasında bir güç olduğunu düşündüler. Ama Fikret asıl gücün yanlızca dürüstlük olduğunu biliyordu.


    Mesut Çiftçi
#27.08.2009 11:48 0 0 0
  • Yılmaz Erdoğan Şiirlerini Çok Seviyorum..

    Çok Güzel Olmuş Ablacım Emeğine Sağlık..
#27.08.2009 11:44 0 0 0
  • Her Şey Hayal - Oğuz Satır


    nasıl bir duygu bu nasıl..
    bir heves bende...
    bilemiyorum...
    ama şu var ki... hayalim..
    hayalimdeki sevgilisin sen...

    noimage

    sen çok uzaklardasın şimdi...
    bense senden o kadar daha uzak..
    seni görmek...
    elini tutmak...
    konuşmak...
    artık bir hayal...
    hayal olmayan...
    yaşadığım ıstırap...

    o da... sadece...
    ...sensizliğin bir çaresizliği...


    Oğuz Satır

#27.08.2009 11:42 0 0 0
  • Açık Yaralarıma Tuz Basalı Çok Oldu - Okan Okutkan

    Açık yaralarıma tuz basalı çok oldu...
    Tuzun tadını özledim.
    Deniz tuzunu özledim,
    Balıkların, vapurların, martıların yıkandığı,
    Deniz tuzunu özledim.
    Ne acıdır ki yaralarım kapandı artık..
    Hissedemiyorum tuzun varlığını


    noimage

    Okan Okutkan
#27.08.2009 11:38 0 0 0
#27.08.2009 11:31 0 0 0
#27.08.2009 11:28 0 0 0
#27.08.2009 11:26 0 0 0
#27.08.2009 11:25 0 0 0
  • Türkiye Tiyatro Buluşması - Türkiye Tiyatro Buluşması Hakkında

    Türkiye Tiyatro Buluşması, Türkiye Tiyatrolar Birliği ve İzmir Güzelbahçe Belediyesi işbirliği ile düzenlenen bir tiyatro etkinliğidir.

    İkincisi 22 - 25 Ağustos 2008 tarihleri arasında düzenlenen etkinliğin, ilk "buluşması" 9 - 12 Ağustos 2007 tarihlerinde İzmir - Ürkmez'de gerçekleştirilmişti. Buluşma sürecinde Türkiye'nin çeşitli yerlerinden tiyatro toplulukları ve Sivil Toplum Kuruluşları'nın katılımıyla, tiyatroların sorunları irdelendi amatör tiyatroların gelişimi üzerine çalışmalar yapıldı. Ayrıca düzenlenen çeşitli panel ve tartışmalarda tiyatro, sanat ve ülke sorunları ele alındı. Katılımcı toplulukların sahnelediği oyunlarla desteklenen etkinlik; Amatör Tiyatrolar Birliği Girişimi adı altında bir çalışma yürütmeyi hedeflemektedir.

    Katılımcılar

    Almanya Muhlecker Sanat Tiyatrosu
    Ankara Ekin Tiyatrosu
    Ankara Tiyatro FEstivali oluşumu
    Ve Sanat Tiyatrosu
    Ankara Yenimahalle Belediye Tiyatrosu
    Antakya Belediyesi Şehir Tiyatrosu
    Antalya Akdeniz Sanat Tiyatrosu
    Antalya Sağlık Çalışanları Tiyatrosu
    Afyon Belediyesi Şehir Tiyatrosu
    Bartın Sanat Tiyatrosu
    Sinop Sanat Tiyatrosu
    Giresun Belediyesi Şehir Tiyatrosu
    İstanbul Tiyatro İmge
    İstanbul Tiyatro Simurg
    İstanbul Mimikomedi Oyuncuları
    İstanbul Alternatif Sanat Tiyatrosu
    Manisa Belediyesi Şehir Tiyatrosu
    Manisa AFSEM
    Manisa Celal Bayar Üniversitesi İktisat Oyuncuları
    Kızıltepe Belediye Tiyatrosu
    Kızıltepe Tiyatro Kollektifi
    İdil Halk Eğitim Merkezi Tiyatrosu
    Tiyatro 657
    İzmir Balçova Belediye Tiyatrosu
    İzmir Yenikapı Tiyatrosu
    İzmir Halk Tiyatrosu
    İzmir Güzelbahçe Belediyesi Halk Tiyatrosu
    İzmir Menemen Belediye Tiyatrosu
    İzmir Gümüldür Belediye Tiyatrosu
    İzmir ADD Bornova Şb. Tiyatro Topluluğu
    İzmir Tiyatroevi
    İzmir Tiyatro Sekiz
    İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Eylül Ateşi Tiyatrosu
    İzmir Bademler Köy Tiyatrosu
    İzmir Balıklıova Amaçlar Der. Tiyatrosu
    İzmir Urla Halk Tiyatrosu
#26.08.2009 22:58 0 0 0
  • Konu: Year One
    Year One - Year One 2009 - Year One Filmi - Year One Trailer - Year One Film Konusu - Year One Oyuncuları - Year One Vizyon Tarihi

    Year One 2009

    Gösterim Tarihi: 30 Ekim 2009

    Oyuncular: Jack Black,Vinnie Jones,Michael Cera
    Olivia Wilde,Bill Hader

    Yönetmen: Harold Ramis

    Senaryo: Harold Ramis, Lee Eisenberg, Gene Stupnitsky

    Yapımcı: Owen Wilson, Judd Apatow, Harold Ramis
    Nicholas Weinstock, Laurel A. Ward, Rodney Rothman
    Clayton Townsend

    Görüntü Yönetmeni: Alar Kivilo

    Müzik: Theodore Shapiro, David Kitay

    Tür: Komedi, Macera

    Yapım: 2009 ~ ABD

    Dağıtım: Warner Bros


    Komedi ustası Harold Ramis'in yeni çalışması Year One, klasik bir ilkel çağlar komedisi. Projede, iki kafadar ilkel köylerinden ayrılıp uzun bir yolculuğa çıkıyorlar.

    Film bu anlamda ilkel çağlarda geçen bir yol komedisi olarak tanımlanıyor.

    noimage

    Year One Trailer

#26.08.2009 22:56 0 0 0