MiSS-FENER

MiSS-FENER

Üye
18.05.2006
Genel Kurmay Başkanı
461.942
Hakkında

  • Aids Hastalığında Epidemiyoloji - Aids Hastalığında Epidemiyoloji Nedir - Epidemiyoloji Hakkında

    Epidemiyoloji, bir hastalığın toplumlarda veya çeşitli bölgelerde dağılışını ve sıklığını inceleyen bilim dalıdır. Biz bu bölümde AİDS'in dünyanın çeşitli yerlerinde ortaya çıkışını, dağılışını ve sıklığını kısaca anlatacağız.

    ilk defa, 1981 yılı ilkbaharında, California Üniversitesi'nden Dr. Gott-lieb ve arkadaşları 5 homoseksüel erkekte "Pneumocystis carinii" mik-robuyla oluşmuş pnömoni (zatürree) gördüklerini bildirdilerBu çok na dir pnömoni şekli, genellikle bazı ilerlemiş kanser ve lösemilerde ve bir de, böbrek nakli yapıldıktan sonra yeni böbreğin atılmaması için vücut bağışıklık sistemine (immün sisteme) baskı yapan ilaçlar veri len hastalarda görülürdü. Bu pnömoninin sağlam görünüşlü 5 erkek te birden görülmesi dikkati çekmişti. Bu 5 kişiden ikisi de tedaviye ce vap vermeyip ölmüşlerdi.

    Hemen aynı günlerde, New York Üniversitesi'nden Dr. Friedman son 30 ayda tesbit ettiği 26 Kaposi vak'asını bildirdi. Bunların 20 tane si New York'ta ve 6 tanesi California'da görülmüştü. Hastaların hepsi erkek ve homoseksüel olup, yaşları 26 ile 51 arasındaydı ve 4 tanesin de de ayrıca pneumocystis carinii pnömonisi vardı. Teşhisten sonra geçen 2 yıl içinde hastaların 8 tanesi ölmüştü. Kaposi sarkomu gibi çok nadir bir tümörün böyle sıklıkla görülmesi çok dikkate değerdi.

    Bunun arkasından California'dan başka bir haber daha geldi: Yeni 10 tane pneumocystis carinii pnömonisi daha görülmüştü. Bunlar da genç homoseksüel erkeklerdi ve yine ikisinde ayrıca kaposi sarkomu vardı.

    Bunun üzerine ABD Georgia eyaleti Atlanta şehrinde bulunan Hastalıkları Kontrol Merkezleri Federal Bürosu bu konuyu ele aldı ve ne olduğu belirsiz bu yeni sendromu araştırmaya başladı. Binlerce homoseksüel incelendi. Hastaların hemen hepsinin amil-nitrit ve butil-nitrit gibi cinsel uyaranlar kullandığı düşünülerek, bu ilaçların has talığa sebep olup olmadığı araştırıldı. Bir başka sebep, hipotezi de "immün sistemine yüklenmesi" ileri sürüldü. Buna göre, AİDS'ti hasta lar, yıllardan beri çok sayıda eşle cinsel ilişkileri olan ve çeşitli zühre vi hastalıklara tutulan kişilerdir. Ayrıca rektal yoldan giren sperma da buradaki çatlaklardan kana karışarak immün depresyon (çöküntü) yap-maktadır. Böylece uzun süreli yıpranmalar AİDS'i oluşturmaktadır.

    Antikorlara, yani immünglobülinlere gelince: Bu hastalarda anti kor yapımı devam etmektedir. Ancak, bu antikorların virüse karşı koruyucu etkileri yoktur. Antikorların miktarları normal, ya da artmış bulunmaktadır. İmmün sistem bozulduğu halde, antikor yapımının devam etmesi, T hücre yetersizliği nedeniyle, gereksiz antikor yapımının kont rol altına alınamayışındandır.

    İmmün sistem tarafından salgılanan bazı maddeler de bu hastalarda anormallikler gösterir. "Lenfokin" denilen bu maddeler, bağışık lık hücrelerinin aralarında haberleşmede rol oynarlar. Bunlardan biri olan interlökin-2 (IL-2) lenfositlerin bölünüp çoğalmasını sağlayan ve mücadeleyi kolaylaştıran bir maddedir ve AlDS'li hastalarda azalmıştır.

    Görüldüğü gibi, AİDS virüsüyle temasa gelmiş hastalarda vücutta bağışıklık sistemi bozulmuş ve vücut dışarıdan gelen çeşitli hastalık etkenlerine karşı savunmasız ve açık hale düşmüştür. Bu nedenle, bi raz ileride göreceğimiz klinik tabloda yer alan çeşitli enfeksiyonlar AİDS'ti kişilerin yaşamasını imkânsız hale getirmektedirler.
#10.08.2009 18:26 0 0 0
  • Ohh Ne Güzel Bende Tatildeyim Evde Bolca Film Ve Dizi İzliyorum :D

    Tatilin Tadını Çıkar..
#10.08.2009 18:23 0 0 0
  • Ateş Dikeni Çiçeği - Ateş Dikeni - Ateş Dikeni Çiçeği Hakkında - Rosaceae

    Ateş dikeni gülgiller (rosaceae) familyasının Pyracantha cinsinden, genellikle dikenli ve yaprak dökmeyen çalılara verilen ortak addır. Anayurdu Avrupa' nın güneydoğusu ve Asya' dır. Ateş dikenleri gösterişli meyveleri nedeniyle süs bitkisi olarak yetiştirilir, ayrıca çit olarak da kullanılır.

    noimage

    Kısa yaprak sapları üstünde küçük, oval yaprakları, küçük ve beyaz çiçeklerin oluşturduğu salkımları ve kış ortalarına değin dalında kalan, turuncu ile kırmızı arasında değişen renklerde meyveleri vardır. Avrupa' da yetişen ve boyu 4,5 m' ye ulaşabilen Pyracantha coccinea' nın süs bitkisi olarak değerlendirilen bir çok çeşidi geliştirilmiştir.

    Çin' de yetişen P.atalantioides ile P.fortuneana da hemen hemen aynı boydadır ve her ikisinin de kırmızı meyveleri salkımlar halinde öbeklenmiştir. Anayurdu Tayvan olan P.koidzumii' nin sık dalları, kırmızı mor sürgünleri ve turuncu-kırmızı renkli meyveleri vardır. Himalayalar' da yetişen P.crenulata, 6 m' ye ulaşan boyuyla küçük bir ağaçtır.
#10.08.2009 18:20 0 0 0
  • Aids Tablosu Kaposi Sarkomu - Aids Tablosu - Kaposi Sarkomu - Kaposi Sarkomu Nedir - Kaposi Sarkomu Tedavisi

    Aids Tablosu

    Kaposi sarkomu nedir?

    Deri kanserini andıran bir kanser türüdür. Ger çekte deri altındaki kılcal damarların deforme olması sonucu kahverengi-mor alanlar oluşa rak bu görünümü kazanırlar. Bunları küçük ka namaların meydana getireceği morluklarla ka rıştırmamak gerekir. Kaposi sarkomu tek bir yerde belirebilir veya bütün deriyi, ağız mukozasını, sindirim organlarından genital (cinsel) organlara kadar heryeri kapsayacak şekilde yayılma gösterebilir, (disseminasyon)

    AİDS tablosunda hangi nörolojik ve psikolojik belirtiler görülür?

    Bu durum beyin hücrelerinin AİDS virüsleri ta rafından ne ölçüde tutulduğu ve zarara uğratıl dığı ile ilişkilidir. AİDS hastalarının bir kısmının görme ile ilgili şikayetleri vardır; görme yete neğini kaybedenler olabilmektedir içlerinde. Kontsantrasyon bozukluğu, dikkat dağınıklığı, ağrılar ve uyum bozukluğu da yakınmalar arasındadır.

    AİDS'Ii bir kişi ne kadar yaşayabilir?

    Kesin bir süreden söz edilemez. Hastalık bü tün belirtileriyle ortaya çıktıktan sonra yaşam süresi hastalığın gidişine, ortaya çıkan enfek siyonlarla mücadeleye bağlıdır. Pek çok AİDS hastası üç ila beş yıl içinde fırsatçı enfeksi yonlar nedeniyle yaşamını yitirmektedirler.

    AİDS hastaları sürekli hastanede mi kalmalıdırlar?

    Hayır. Hastalar ancak tanı için, ya da durum ları yoğun bakım gerektirecek ölçüde ağırlaştığında hastanede yatarlar.

    AİDS hastası evde bakılabilir mi?

    Evet. Hastanın durumu ağırlaşmadığı sürece onu alıştığı çevreden ayırmamak gerekir. Ba kımlarını üstlenecek akraba ya da arkadaşları yoksa dış yardımlarla bakımları evde sürdürül melidir.

    AİDS hastalığını iyileştirmek için bir yol yok mudur?

    Bugün için hayır. Dünyadaki pek çok laboratu ar, firmalar, enstitüler bu konuda araştırmalar yapmaktadırlar. Yine pek çok ilaç kötü durum daki hastalar üzerinde denenmiştir. Az sayıda ilacın immün sistemi güçlendirici, hastanın ge nel durumunu kısmi olarak düzeltici etkisi gö rülmüştür. Ama henüz AİDS hastasının vücut savunma gücünü sürekli olarak düzelten, sağ lıklı haline geri döndürebilen bir ilaç veya te davi yöntemi bulunamamıştır.

    İyileştirme için denenen yöntemler nelerdir?

    En ümit verici tedavi Azidotimidin "AZT" ile el de edilen başarılardır. Bazı durumlarda Interferon ile de başarılı sonuçlar elde edilmesine karşın ilacın hastalığa etki mekanizması tam olarak aydınlatılamamıştır.

    Tedavide karşılaşılan sorunlar neler dir?

    Çok şey vadeden ilaçları yeterince kullanıma sokamamanın nedenleri bunların büyük mik tarlarda üretilmelerinin henüz mümkün olma ması, ya da tedavinin böbreklere, karaciğere veya kanın akışkanlığına zarar veren ağır yan etkileri nedeniyle kesilmesinin gerekmesidir. Bu arada oldukça az bir dozla aynı tedavi ba şarısına ulaşılması mümkün olmuştur, bu te davide belirgin ölçüde daha az yan etkiyle kar şılaşılmıştır. Bugüne kadar çok şey vadeden, olabildiğince daha az ağır yan etkiye sahip AZT ve Dideoxycytidin DDC'nin daha geliştiril meleri ümit ışığı teşkil edecektir.

    AİDS tablosunda tipik olarak karşıla şılan hastalıklardan bazılarının teda vi olanağı var mıdır?

    Evet. AlDS'de rastlanan ağır hastalıklarda da tedavi ile olumlu sonuçlar elde edilebilir. Bura da doktorun beliren hastalığı ve etkenini kesin olarak belirleyebilmesi önemlidir. Örneğin has ta ağır bir ishal geçirirken etkenin amipler mi, yoksa kryptosporidler mi olduğu ayırdedilerek tedaviye yönelmek önemlidir. Doğru ilacın seçimi böyle mümkün olur, bu da tedavide başa rıyı etkiler.

    AlDS'de rastlanan tehlikeli akciğer enfeksiyonundan korunulabilir mi?

    Evet. Yeni bir ilaç olan "Pentamidin", savunma sistemi güçsüzleşmiş kişilerde bu özel akciğer enfeksiyonunu önlemede önemli bir ilaçtır. İlaç inhalasyon yoluyla kullanılır ve bir şekliyle evde de uygulanabilir. Sistemli doktor kontrolü yine de zorunludur.

    Kaposi sarkomu tedavisi için ne ya pılabilmektedir?

    Kaposi sarkomu, kanserli nodüller, kanser le keleri laser kullanımı ve çeşitli ilaçlarla iyileştirilebilmektedir. AİDS hastaları bu oluşumları daha çok elde veya yüzde ortaya çıktıklarında farkederler. İri bir bende olduğu gibi estetik nedenle de cerrahi olarak ortadan kaldırılabi lirler.

    AİDS etkenine karşı aşı ne zaman bulunacak?

    Bu soruya kimsenin şimdilik kesin bir yanıt vermesi mümkün değil. AİDS'e karşı vücudu bağışıklayacak madde pek çok bilimadamınca önemli miktarda paralar harcanarak araştırıl maktadır. Dünya Sağlık Örgütü WHO böyle bir madde bulunduğunda derhal uygulamaya ko nabilmesi için önündeki bürokrasi ve organi zasyon engellerini bertaraf etme çabasında dır. Kim, nerede ve ne zaman bu buluşu ger çekleştirecek? Şimdi yapabileceğimiz yalnızca beklemek ve kendimizi bulaşma tehlikesinden korumaya çalışmak.

    Pek çok aşı var. Çağın vebasına kar şı aşı üretmek neden bu kadar zor?

    Zorluk hastalık etkeninin çok sinsi özellikler ta şımasından kaynaklanmaktadır. AİDS virüsü (HIV) dış kabuğunu sık sık değiştirmekte, bu kabuğu oluşturan protein yapıtaşlarına tıpkı sürekli renk değiştiren bir bukalemun gibi yeni düzenlemeler kazandırmaktadır. Bu özellikleri ile AİDS virüsüne benzemektedir. Elbetteki AİDS virüsü grip virüsüyle kıyaslanamayacak ölçüde tehlikelidir.

    AİDS etkenini yakalayacak antikorun onun de ğişmez bölgelerini tanıması, böylelikle ona yö nelebilmesi gerekmektedir. AİDS virüsünün ortak özelliği olan protein yapıtaşı bulunmadan böyle bir aşı üretmek mümkün olama maktadır. Bu araştırmalar çok uzun sürebilir. Bu nedenle bu çalışmalara paralel olarak baş ka düşünceler geliştirilmektedir: Virüsün hüc relere girişini önlemek için hücre zarlarındaki delikleri tıkamak amaçlanmaktadır. Böylelikle etkenin üreme olanağı engellenmek istenmek tedir.

    AİDS, veba, kolera veya tüberkülozla kıyaslanabilir mi?

    Hayır. AİDS'le kıyaslandığında bu bulaşıcı hastalıklardan güvenli korunma yolları bulun maktadır. Veba ve tüberküloz mikrobu havadan solunum yoluyla da alınabilir. Kimse has ta bir kişinin öksürmesini, hapşırmasını ya da yanlızca konuşmasını engelleyemez. Kolera etkeni dışkı ile dışarı atılır. Kötü hijyen şartla rında bu etken sulara karışabilir. Kimsenin musluktan akan suda kolera etkeni olup olma dığını kontrol etme olanağı yoktur. İçme suyu mikroplu olduğunda kişinin kendisini koleradan koruması olası değildir. AİDS etkeni tüberküloz ve vebada olduğu gibi damlacık enfeksiyonu ile veya kolerada oldu ğu gibi içme suyu yoluyla vücuda girmemekte dir. AİDS virüsü ancak kana karıştığında has talık etkeni fonksiyonunu kazanır. Bu da ko runmasız cinsel ilişki, uyuşturucu bağımlıları nın ortak enjektör kullanımı ve test edilmemiş kan ürünlerinin kullanımı ile mümkündür. 1985 sonbaharından itibaren bütün konserve kanlar test edildiğinden bu bulaştırma yolu önlenmiş tir. Seksüel yoldan ya da kullanılmış enjektör ler yoluyla mikrobu almaktan kendimizi koru malıyız.
#10.08.2009 18:09 0 0 0
  • HIV'e Karşı Dezenfeksiyon Yolları -HIV'e Karşı Dezenfeksiyon - HIV Nedir - HIV Nasıl Bulaşır

    Çağın bu en tehlikeli bulaşıcı etkeni aslında oldukça dayanıksız bir virüstür. Enfekte vücut sıvılarından eşyayı temizlemek için yalnızca yıkamak bile oldukça yeterli bir yol. Sabun da virüsün eşyaya tutunmasını büyük ölçüde en gelleyen bir madde Güvencede olmak, sağ lıklı kalabilmek için gereken temizlik kuralların dan bu bölümde sözedeceğiz.

    Virüsün vücut dışında bir laboratuar-da gün boyunca yaşatılabildiği doğru mu?

    Evet. Paris Üniversitesi'ndeki Pasteur Labora tuarında bilim adamları virüs için ideal olan steril şartları deney tüpünde sağlayarak bunu gerçekleştirmişlerdir. Bu deney günlük hayatta steril şartların var olması sözkonusu olamaya cağından geçerli kabul edilemez. AİDS'in dün yaya yayılışı ve bulaşma tehlikesi açısından bu deneyin açıklayıcı bir özelliği yoktur.

    AİDS mikrobuna etkili dezenfeksiyon maddeleri nelerdir?

    Temelde klor ve alkol içeren bütün dezenfek siyon maddeleri Özel olarak: Hipoklorit çözeltileri: Çamaşır suları, klor içe ren ev temizlik maddeleri, formaldehit, propil-ve izopropil alkol, etilalkol AİDS virüsüne karşı düşük konsantrasyonlarda bile etkilidir. Hidro jen peroksit ve lizol de aynı etkiye sahiptir. Eczanelerden bu maddeleri kapsayan ürünle rin adları öğrenilebilir. Diğer pek çok kimyasal dezenfeksiyon maddelerinin de AİDS virüsüne karşı etkili olduğu söylenebilir.

    AİDS virüsü hangi ısılarda zarar gör meden yaşayabilir?

    Pek çok kapsamlı araştırma AİDS virüsünün 56 derecenin üzerinde hemen öldüğünü gös termiştir. Hücreden zengin bir materyal değilse iki dakika içinde, hücreden zengin bir ma teryal ise 10 ila 30 dakikalık süre sonunda is tenilen sonuca ulaşılır.

    Hangi dezenfeksiyon maddeleri etki sizdir?

    Genelde kullanılan deyimiyle deterjanlar. Etki siz olduğundan kuşku duyduğunuz dezenfek tan maddeler için eczacınıza danışınız.

    AİDS virüsleri UV (ultra viole) ışınla ması ile öldürülebilir mi?

    Yapılan bir araştırmada AİDS virüsünün öldürülebilmesi için kullanılması gereken UV dozu nun normal kullanımdaki dozdan çok daha fazla olması gerektiğini göstermiştir. Araştır malar sona erdirilmemiştir. Yine de alışılmış dozda bir UV ışınlamasının araç ve gereçleri sterilize ve dezenfekte etmeye yetmeyeceği düşünülmelidir.
#10.08.2009 17:59 0 0 0
  • Evet O Sevinme Kısmı Güzel Oluyor Ona Katılıyorum :D

    Heyecanlı Biraz..Ya Aslında Format Olarak Twilight Filmini İzlendinmi Bilmiyorum Ona Benzetmişler..
    Kıza Aşık Onu Korumaya Çalışıyor Tabiki Ajan Olduğu İçin İnsanlarıda Koruyor Vs..
    Ama Genel Bakıldığında Aynı Gibi Duruyor Çünki Twilight Filminde Ve Kitap Serisindede Vampirde Aşık Olduğu Kızı Koruyordu Tek Fark Kız En Sonunda Vampir Oluyor
    Bunda Daha Böyle Bir Şey Yok :D

    Süperman da Benzeri..
#10.08.2009 17:29 0 0 0
  • Ben Her Hali İle Razıyım Diyorsun

    Yani Ben Artık Cesedini Görmeden İnanmıyorum Hadi Canım Olurmu Burda Yapılmaz Diyorum..
    Ana Sonra Şok Eee Hani Ölmüştü Bu Alay Ediyorlar :D


    Güzel Bir Dizi Perşembe Günü..Özel Bir Dedektif Ama Tek Farkı Ölümsüz
    Olması Yani Vampir Olması :D Çok Uzun Bir Zaman Önce Evlenmek
    Üzere Olduğu Kişi Tarafından Isırılmış..
    Ve Gazeteci Bir Kıza Aşık Sır Dolu Cinayetler Kızı Koruması Vs..Bana Göre Güzel..
#10.08.2009 17:15 0 0 0
  • Chace Crawford - Chace Crawford Resimelri - Chace Crawford Wallpaper - Chace Crawford Masa Üstü Resimleri

    Büyük Boyut İçin Resim Üzerine Tıklayınız..

    noimage

    noimage

    noimage

    noimage

    noimage

    noimage
#10.08.2009 17:06 0 0 0
  • İçinde Kalmasın İşte Sonra Geç Olur Felan :D

    Hangi Dizide Yapmıyorlarki Onu Öldürüp Sonra Tekrar Geri Getiriyorlar..
    Tabiki Onlara Göre Ölmüyor Ölüm Süsü Bize Göre Öldü Tamam Bitti Diyoruz Hop Süpriz..

    Bknz: Prison Break: Kellerman :D

    Bu Sıra Moonlight'a Takılıyorum..
#10.08.2009 16:52 0 0 0
  • Resim Çerçeveleri - Resim Çerçeveleri Yapımı - Akordiyon Resim Çerçevesi - Resim Çerçeve Yapımı

    Akordiyon Albüm

    Albümün kapak süslemesini polimer kille yaptım. Özlemişim polimer kille çalışmayı.

    noimage

    noimage

    Bu da arkadan görünümü.

    noimage

    Akordiyon kitap özellikle Amerika'da yaşayan ve kağıtla çalışan sanatçıların (paper artist) yapmaktan hoşlandıkları bir çeşit el yapımı küçük kitapçıktır.

    Geçen ay böyle bir sanatçının sergisini gezmiştim. Akordiyon kitaplarla yaptıkları beni çok etkilemişti. Ben de bir akordiyon kitap denemesi yapmaya karar verdim. Denememi el sanatları çerçevesinde tutup bu kitapçıktan bir albüm yaptım.

    Bu albümün amacı bebeğimin ilk bebeklik fotoğraflarını saklamak.

    Bu küçük albüm on tane fotoğraf alıyor. Şimdilik bir tanesini seçip yapıştırdım. Çok zor oluyor sadece on fotoğraf seçmek.

    noimage

    Önce büyük, dokulu bir suluboya kağıdı aldım. Çizim kağıtları da olabilir ama kağıdın kalitesi arttıkça görüntü daha güzel oluyor.

    Kağıdın genişliği 76cm, uzunluğu 19cm. Yukarıdaki gibi kullanacağım fotoğrafın beğendiğim kenar ölçüsüne karar verdim.

    Fotoğrafları yerleştireceğim akordiyon aralıklarının genişliği 12,5cm, uzunluğu 19 cm oldu. Kitapçık için daha farklı ölçüler de kullanılabilir, önemli olan fotoğrafın sığması ve iyi görünmesi.

    noimage

    Kağıdın ölçülerini belirleyince akordiyon şekline getirdim.

    noimage

    Uzunluğu 20 cm genişliği 15 cm kartonlar kesip bu kartonları yumuşak, kolay şekil alan bir kağıtla kapladım. Bu kartonları kapak olarak kullandım. Akordiyon şeklinde hazırladığım kağıdın başında ve sonundaki kanatlarını kapak olarak hazırladığım kartona yapıştırdım.

    Böylece akordiyon albümün ilk kısmını tamamlamış oldum. İkinci bölümde kurdelesini takıp kapaklarını süsleyeceğim.
#10.08.2009 16:45 0 0 0
  • Ölüm Hakkında Batıl İnançlar - Ölüm Hakkında Gerçekler - Ölüm - Toplumda Yaygın Olan Batıl İnançlar

    De ki: "Elbette sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, şüphesiz sizinle karşılaşıp-buluşacaktır. Sonra gaybı da, müşahede edilebileni de bilen (Allah)'a döndürüleceksiniz; O da size yaptıklarınızı haber verecektir."(Cuma Suresi, 8)


    Ölüm sizi her an yakalayabilir. Kimbilir o an, belki de şu andır ya da size çok yaklaşmıştır.

    Belki de bu satırlar ahlakınızı yeniden düşünmeniz için ölümünüzden önce size tanınmış son bir fırsat, son bir hatırlatma, son bir uyarıdır. Siz bu satırları okurken bir saat sonra hayatta kalacağınızdan emin olamazsınız. Bir saat sonra hayatta olsanız bir sonraki saate erişeceğinizin hiçbir garantisi yoktur. Saat değil bir dakika, hatta bir saniye sonra bile hayatta olacağınız kesin değildir. Bu kitabı sonuna kadar okuyup bitireceğinizin de hiçbir garantisi yoktur. Ölüm size, büyük bir ihtimalle, bir dakika öncesinde ölmeyi hiç aklınızdan geçirmediğiniz bir anda gelecektir.

    Mutlaka öleceksiniz, tüm sevdikleriniz de ölecek, sizden önce ya da sonra mutlaka ölecekler. Bundan 100 sene sonra dünya üzerinde sizin tanıdığınız hiçbir canlı insan kalmayacak.

    Her insanın, kendi hayatı hakkında bitmek tükenmek bilmeyen planları vardır. Liseyi bitirmek, üniversiteye girebilmek, mezun olmak, iş sahibi olmak, ev sahibi olmak, evlenip çoluk çocuk sahibi olmak, çocuğunu büyütmek, emekli olmak, huzurlu bir hayata kavuşmak gibi... Bunlar bu planların en genel ve en sıradan olanlarındandır. Bunların dışında, herkesin, kendi içinde bulunduğu durum ve şartlara göre daha binlerce konuda çok kapsamlı plan ve tasarıları vardır.

    Oysa bu planların hiçbirinin gerçekleşeceği kesin değildir. Buna karşın ölüm, yüzde yüz gerçekleşecektir.

    Yıllarca çalışıp çabalayıp üniversiteye giren bir öğrenci okuluna giderken ölür. Ya da yeni işe giren bir kişi işine giderken veya evlenenler düğünden dönerken ani bir trafik kazası sonucunda ölürler. Başarılı bir iş adamı ise, işlerini çabuk halledebilmek, gideceği yere daha çabuk ulaşıp vakit kazanmak ve daha çok şeyler yapabilmek için uçak yolculuğunu tercih eder. Fakat uçak kaza yapar, yere düşer. Orada hayatı hiç düşünmediği şekilde son bulur.

    Bütün planlar boşa gitmiştir. Geriye kalan planlarını gerçekleştiremeden, bir daha asla tamamlanmayacak bir şekilde yarıda bırakarak, dönüşü olmayan bir yere giderek ölürler... Oysa o gittikleri yer için hazırladıkları hiçbir planları yoktur. Gerçekleştiremeyecekleri planları yıllarca en ince ayrıntısına kadar düşünmüşlerdir, ama gerçekleşeceği kesin olan ölüm hakkında hiçbir şey düşünmemişlerdir bile.

    Peki akla ve bilince sahip bir insan hangisine öncelik vermelidir? Gerçekleşeceği kesin olan hakkında mı, yoksa olmayan hakkında mı plan kurmalıdır? İnsanların çoğu, kesin olmayana önem verirler. Hayatın hangi safhasında olursa olsun bütün planlarını, gelecekte daha iyi ve daha mükemmel bir hayata kavuşabilmek için yaparlar.

    Eğer insan ölümsüz olsaydı, bu davranış gerçekten de mantıklı olacaktı. Fakat bütün planlar, ölüm denen mutlak sona mahkumdur. Bu nedenle, kesin olan ölümü bırakıp kesin olmayanları önemsemek, kesinlikle akıl dışıdır.

    Ama insanlar, kafalarını esir almış olan garip bir büyü nedeniyle bir türlü bu açık gerçeği fark edemezler.

    Böyle olunca, ölümle birlikte başlayacak olan gerçek hayatlarını da tanımazlar. Ahiretlerine yönelik bir hazırlık yapmazlar. Diriltildiklerinde ise, kendileri için özel yaratılmış olan cehennemden başka bir yere gitmezler.

    Bu broşür, insana düşünmek istemediği gerçekleri düşündürmek ve hızla yaklaşan büyük olayı haber vermek için yazılmıştır... Bu büyük olay, kesindir.

    Dolayısıyla, düşünmekten kaçmak, hiçbir şekilde çözüm değildir.

    Batıl İnançlar ve Gerçekler

    İnsanlar tarih boyunca karşılarına çıkan pek çok soruna çözüm bulmuşlar ancak ölüme çare bulamamışlardır. Her canlı varlık bir gün ölmek üzere doğar. Kimileri çok küçük yaşta hayata veda ederken, kimileri genç, kimileri orta, kimileri de ileri yaşlarda bu dünyayı terk ederler. Kimsenin sahip olduğu malı-mülkü, serveti, makamı, mevkisi, şöhreti, itibarı, kuvveti ve güzelliği, ölümü kendisinden uzaklaştıramaz. Herkes istisnasız ölüme boyun eğmiş ve bundan sonra da eğmeye devam edecektir.

    Pek çok insan, ölümü düşünmek istemez. Bu mutlak sonun kendi başına da geleceğini aklına getirmez. İnsanlar arasında düşünülmediği sürece, ölümle karşılaşılmayacağı gibi batıl bir inanç gelişmiştir. Ölümle ilgili konu açan herhangi bir kişi hemen "şom ağızlı" olarak nitelenir ve bu konu hemen, "ağzından yel alsın" gibi anlamsız sözlerle kapattırılır. Halbuki ölümden söz eden bir insan, isteyerek veya istemeyerek, Allah'ın çok büyük ayetlerinden birini hatırlatmakta ve insanların üzerindeki kalın gaflet perdesini biraz da olsa aralamaktadır. Ancak gafleti, yaşam biçimi haline getirmiş geniş bir kitle, kendilerini rahatsız eden bu tür gerçeklerin akıllarına gelerek gafletlerini zedelemesinden çok huzursuz olurlar. Oysa bu kişiler, hayattayken ölümü düşünmekten ne kadar kaçarlarsa, ölümün gerçeğiyle karşılaştıklarındaki rahatsızlıkları da o kadar şiddetli olur. Bu dünyadaki gafletleri ne kadar büyükse ölüm anında, kıyamet gününde ve ebedi azaptaki dehşet, şaşkınlık ve azapları o derece büyük olur.

    Zamanın ilerlemesine rağmen kendini yaşlanmaya ve ölüme karşı koruyabilmiş tek bir insan gösteremezsiniz. Ölmeyecek tek bir insan bulamazsınız. Çünkü insan kendi bedeninin ve kendi hayatının sahibi değildir. Yaşamaya karar verip hayatını kendisinin başlatmamış oluşu, bunun bir göstergesidir. Bir diğer göstergesi ise, hayatını sona erdiren ölüme müdahale edemeyişidir. Hayatın sahibi, onu verendir. Ve O, dilediği zaman da o hayatı geri alır. Hayatın sahibi olan Allah, Peygamberimize vahyettiği "Senden önce hiçbir beşere ölümsüzlüğü vermedik; şimdi sen ölürsen onlar ölümsüz mü kalacaklar?" (Enbiya Suresi, 34) ayetiyle, bunu haber verir.

    Yalnızca şu anda, dünyada milyarlarca insanın var olduğu göz önünde bulundurulursa, ilk insandan bu yana, sayısız insan yaşamıştır. Bu insanların hepsi de istisnasız ölümü tatmışlardır. Günümüzden önce yaşayanların da şu anda yaşamakta olanların da kesinlikle başlarına gelmiş ya da gelecek olan kesin bir sondur ölüm. Kimse kendini bu kaçınılmaz sondan kurtaramaz. Kuran'da, bu konu şu şekilde bildirilir:

    Her nefis ölümü tadıcıdır. Kıyamet günü elbette ecirleriniz eksiksizce ödenecektir. Kim ateşten uzaklaştırılır ve cennete sokulursa, artık o gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir. (Al-i İmran Suresi, 185)

    ÖLÜMÜ TESADÜF YA DA TALİHSİZLİK SANMAK

    Ölüm tesadüfen değil, her olay gibi, Allah'ın dilemesiyle hayır ve hikmetle gerçekleşir. Bir insanın doğum tarihi nasıl belliyse, aynı şekilde ölüm tarihi de daha o doğmamışken, dakikasına, saniyesine kadar bellidir. İnsan da kendisine verilen süreyi her saniye biraz daha tüketerek, o son ana doğru hızla yaklaşır. Herkesin ölümünün yeri, zamanı ve şekli kaderinde belirlenmiştir.

    Buna rağmen insanların çoğu ölümün, Allah'ın ona sebep olarak yarattığı olaylar zincirinin bir sonucu olduğunu sanırlar. Her gün gazetelerde ölüm haberleri okunur. Ardından da, "Eğer bir tedbir alınsaydı sonuç bu şekilde olmazdı; şöyle yapılsaydı ölmezdi" gibi cahilce mantıklar yürütülür. Halbuki her insan kendisine tanınmış süreden ne bir saniye eksik ne de bir saniye fazla yaşayamaz. Ancak, imanın verdiği bilinçten uzak olan insanlar, her olaya olduğu gibi ölüme de tesadüfler zincirinin bir parçası olarak bakarlar. Allah Kuran'da, tamamen inkarcılara özgü olan böyle çarpık bir zihniyetten müminleri sakındırır:

    Ey iman edenler, inkar edenler ile yeryüzünde gezip dolaşırken veya savaşta bulundukları sırada (ölen) kardeşleri için: "Yanımızda olsalardı, ölmezlerdi, öldürülmezlerdi" diyenler gibi olmayın. Allah, bunu onların kalplerinde onulmaz bir hasret olarak kıldı. Dirilten ve öldüren Allah'tır. Allah, yaptıklarınızı görendir. (Al-i İmran Suresi, 156)

    Ölümü bir tesadüf sanmak büyük bir cahillik ve akılsızlıktır. Ve bu durum, üstteki ayetten de anlaşılacağı gibi, insana büyük bir manevi azap, karşı konulamaz bir sıkıntı verir. İnkar edenler ya da Kuran'da belirtildiği şekilde iman etmemiş olanlar, yakınlarını ve sevdiklerini kaybettiklerinde bu büyük azabı, "onulmaz hasret"i yaşarlar. Ölenin aslında bir kurtulma ihtimali olduğunu, fakat şanssızlık, aksilik, tedbirsizlik gibi durumlar yüzünden zamansız veya yok yere öldüğünü düşünürler. Bu düşünce de onların üzüntü, pişmanlık ve acılarının katlanarak artmasına neden olur. Çektikleri bu sıkıntı ve acı, gerçekte inançsızlıklarının azabından başka bir şey değildir.

    Oysa olayın çok önemli bir sırrı vardır; ölümün sebebi, ne bir kaza, ne bir hastalık, ne de başka bir şeydir. Bütün bu sebepleri yaratan Allah'tır. Kaderimizde belirtilen süre olduğu zaman, yukarıda sayılan sebeplerden herhangi bir tanesi nedeni ile hayatımız sona erer. Ve insan, elindeki tüm maddi imkanını seferber etse dahi, kendileri için belirlenmiş olan ölüm zamanından bir an bile fazla yaşayamazlar. Kuran'da bu İlahi kanun şöyle vurgulanır:

    Allah'ın izni olmaksızın hiçbir nefis için ölmek yoktur. O, süresi belirtilmiş bir yazıdır... (Al-i İmran Suresi, 145)

    ÇARPIK KADER ANLAYIŞI

    Özellikle ölüm konusuyla ilgili olarak, halk arasında kader hakkında pek çok yanlış kanaat vardır. "Kaderini yenmek", "kaderini değiştirmek" gibi yanlış mantıklar toplumda oldukça yaygındır. Kimi insanlar birtakım beklenti ve tahminlerini kader zannedip, bunların gerçekleşmediğini görünce de kaderin belirlendiği gibi gitmediğini, değiştiğini sanırlar. Sanki kaderi önceden okumuş da, olaylar okudukları şekilde gelişmemiş gibi akılsızca bir tavır takınırlar. Bu tür çarpık ve tutarsız mantıklar, aklın tam olarak gelişememiş ve buna bağlı olarak kaderin anlamının tam olarak kavranamamış olmasından kaynaklanır.

    Kader, zaman ve mekan kavramlarını yoktan var eden ve bunları tamamen kontrol ve hakimiyetinde bulunduran, zaman ve mekana tabi olmayan Allah'ın, geçmiş ve gelecekteki tüm olayları zamansızlık boyutunda tespit etmesi ve yaratmasıdır. Yaşanmış ve yaşanacak bütün olaylar zinciri, an an, detay detay Allah katında planlanmış ve yaratılmıştır.

    Zamanı Allah yaratmıştır, bu yüzden O, zamana bağımlı değildir. Allah'ın katında herşeyin başı da, sonu da, sonsuzluk şeridindeki yeri de bellidir. Herşey olup bitmiştir. Nasıl bir filmi seyreden kişinin o film üzerinde herhangi bir değişiklik yapmaya güç ve imkanı yoksa, hayat şeridinde rol alan insanların da tabi oldukları kader şeridi üzerinde bir etkileri olamaz. İnsanlar kader üzerinde değil, kader insanlar üzerinde belirleyici ve yaptırıcı bir unsurdur. Herşeyiyle kaderin bir parçası olan insan o kaderden bağımsız bir şekilde davranamaz. Kaderin dışına çıkamaz. Bu bir video kasetteki filmde yer alan oyuncunun, kasetten dışarı sıyrılıp maddi bir boyut kazanarak videonun başına oturması ve kendi bulunduğu kasette silmeler, eklemeler, değişiklikler yapmasına benzer ki, elbette bu kendi içinde çelişkili ve mantıksız bir durumdur.

    Dolayısıyla, kaderi yenme, kaderin akışını değiştirme gibi bir duruma söz konusu bile olamaz. Ancak unutulmamalıdır ki, "ben kaderimi değiştirdim" diyen bir insan da, aslında kaderinde yazılı olan bir cümleyi söylemektedir.

    Bunu bir örnekle açıklamak istersek; bir insan günlerce komada kalabilir, yeniden yaşama dönmesi imkansız gibi gözükebilir. Fakat aynı insanın, beklenenin aksine, tekrar eski sağlığına kavuşması, onun "kaderini yendiği" ya da doktorların onun "kaderini değiştirdiği" anlamına gelmez. Bu olay, o kişinin, kaderinde kendisi için belirlenmiş süreyi doldurmadığını gösterir. Bu da aynı kaderin bir parçasından başka bir şey değildir. Herşey gibi hastalanması ve tekrar iyileşmesi de Allah katında yazılıp tespit edilmiştir. Ayetlerde şöyle belirtilir:

    ... Ömür sürene, ömür verilmesi ve onun ömründen kısaltılması da mutlaka bir kitapta (yazılı)dır. Gerçekten bu Allah'a göre kolaydır. (Fatır Suresi, 11)

    Allah, bu tür olaylar vasıtasıyla iman edenlere imtihan sistemindeki ve yaratmasındaki sonsuz akıl ve zekayı, sonsuz çeşitlilik ve zenginliği gösterir. Bu da, iman edenlerin hayret ve takdirlerini, dolayısıyla imanlarını arttırır. Diğer yandan da, kendi ilkel mantıklarını Allah'a başkaldırmalarına delil olarak getiren inkarcıların küfür ve sapkınlıklarını, şaşkınlıklarını arttırır. Müminlerin, inkarcıların bu akılsızlık ve anlayışsızlıklarından ibret alıp, kendilerini iman ve akıl ile onlara üstün kılan Allah'a şükretmelerini sağlar.

    İnsanlar arasında yaygın olan bir başka yanlış kanaate göre de, 80 yaşında birinin ölümü "ecel", küçük bir çocuğun, genç bir insanın ya da orta yaşlı bir kişinin ölümü "beklenmedik acı bir olay"dır. Bu yanlış mantıkla düşünen insanlar, ölümü kabullenip, olağan karşılayabilmek için kendi belirledikleri bazı şartların bulunmasını isterler. Bunlara göre, uzun süren ağır bir hastalık sonucu gelen ölüm genellikle doğal karşılanabilir, fakat ani bir hastalık ya da kaza sonucu gelen ölüm zamansız bir felakettir! Bu yüzden, çoğu zaman ölümler isyankar bir ruh haliyle karşılanır. Ancak bu mantık, Allah'ın adaletinin, sonsuz merhametinin, herşeyi hayır ve hikmetle yarattığının tam olarak takdir edemediğinin göstergesidir. Bu psikolojiye sahip olan herkes Allah'a tam bir teslimiyetle teslim olmadıkları için dünya hayatında sürekli bir sıkıntı ve keder içinde yaşamaya mahkum kalacaktır.

    REENKARNASYON İNANCI

    Ölüm hakkında çeşitli kesimlerde yaygın olan batıl inançlardan birisi de "reenkarnasyon"dur. Öldükten sonra çeşitli kereler farklı yer ve zamanlarda ve farklı kimliklerle dirilerek yeniden dünyaya gelme şeklinde açıklanan reenkarnasyon, gerek iman etmeyenler gerekse çeşitli batıl inanışların mensupları arasında, son zamanlarda ilgi gören sapkın bir akım haline gelmiştir.

    Teknik olarak hiçbir delile dayanmamasına rağmen bu tür batıl inançların taraftar toplamasının başlıca sebebi, dini inancı olmayan insanların bilinçaltlarındaki, öldükten sonra yok olma endişesidir. Dini inançları zayıf olan kimseler de, dünyada yaptıklarının karşılığı olarak ahirette cehennem gibi bir cezanın kendilerini beklediğini bildikleri için ya da en azından ihtimal verdikleri için öldükten sonra ahirete gitme gibi bir gerçekten rahatsız olurlar. Her iki sınıf için de öldükten sonra dünyaya tekrar tekrar gelmek son derece cazip bir durumdur. Bu yüzden bu işin istismarını yapan belirli kesimlerin birkaç göz boyama seansıyla, daha fazla delil aramadan reenkarnasyon gibi bir safsatayı seve seve benimserler.

    Ne yazık ki bu sapkın düşünceye, son zamanlarda Müslüman çevrelerden kendisine aydın, entellektüel, ilerici görünümü vermek isteyen bazı kişiler de olumlu bakmaktadır. Olayın asıl ciddi yönü ise, bu tür kimselerin söz konusu sapkın iddialarına Kuran ayetlerinden delil getirmeye ve ayetlerin açık ve net ifadelerini, "dillerini eğip bükerek" kendi yorumlarına uydurmaya çalışmalarıdır. Burada vurgulanmak istenen temel konu da, bu sapkın itikadın kesinlikle Kuran ve İslam dışı olduğu ve Kuran'ın açık ayetleriyle tamamen çeliştiğidir.

    Reenkarnasyonun Kuran'da geçtiğini iddia edenlerin delili olarak öne sürdükleri birkaç ayetten biri Mümin Suresi'nin 11. ayetidir. Ayet şöyledir:

    Dediler ki: "Rabbimiz, bizi iki kere öldürdün ve iki kere dirilttin; biz de günahlarımızı itiraf ettik. Şimdi çıkış için bir yol var mı ?" (Mümin Suresi, 11)

    Reenkarnasyoncular bu ayette, insanın dünyada bir kere yaşayıp öldükten sonra tekrar diriltilerek dünyada ikinci bir yaşama başladığını, bu suretle ruhunun gelişimin tamamladığını ve bu ikinci yaşamını takip eden ikinci ölümünden sonra ahirette diriltildiğini iddia ederler.

    Şimdi herhangi bir ön yargıya kapılmadan bu ayeti inceleyelim: Ayete göre insanın iki defa ölü iki defa diri hali olduğu anlaşılmaktadır. Üçüncü bir ölü ya da dirilik hali söz konusu değildir. Bu durumda doğal olarak akla, insanın en baştaki durumunun ölü mü ya da diri mi olduğu sorusu gelir. Bu sorunun cevabını ise Bakara Suresi'nin 28. ayetinde buluruz:

    Nasıl oluyor da Allah'ı inkar ediyorsunuz? Oysa ölü iken sizi o diriltti; sonra sizi yine öldürecek, yine diriltecektir ve sonra O'na döndürüleceksiniz. (Bakara Suresi, 28)

    Ayet açıktır; insan başlangıçta ölüdür, yani yaratılışının temeli başlangıçta, ayetlerde de bildirilen toprak, su, çamur gibi cansız maddelerden oluşmaktadır. Daha sonra Allah bu cansız yığına "bir düzen içinde şekil verip" diriltir. Birinci ölüm ve birinci diriliş gerçekleşmiştir. Birinci dirilişten belli bir süre sonra insan, yaşamı sona erince tekrar öldürülür, ilk ölümünde olduğu gibi toprağa geri döner, çürüyüp-ufalanıp toz haline gelir. Bu da ikinci defa ölü haline geçişidir. Geriye ise ikinci ve son diriltilmesi kalmıştır. Bu da ahiretteki dirilmesidir. İkinci ve son diriliş ahiretteki dirilme olduğuna göre, dünya hayatında ikinci bir diriliş söz konusu olamaz. Aksi takdirde bu tür bir iddia üçüncü bir dirilişi gerektirir ki böyle bir durumdan hiçbir ayette söz edilmez. Görüldüğü gibi ne Mümin Suresi 11. ayetinden, ne de Bakara Suresi 28. ayetinden insanın dünyada birden fazla kez diriltildiği anlamı çıkmaz. Tam tersine bir kere dünyada bir kere de ahirettei dirilişin olduğu ayetlerden açık bir şekilde anlaşılmaktadır.

    Durum bu kadar açık olmasına rağmen reenkarnasyoncular her iki ayeti de kendi anlamsız iddialarına delil olarak kullanmaya çalışırlar.

    Ancak bu ayetle söz konusu kişilerin iddialarının aksine ölümün ve dirilmenin gerçekte nasıl olacağı bizlere haber verilmektedir. Bunun dışında, Kuran'daki pek çok ayet de insanın içinde imtihan edildiği tek bir dünya hayatı olduğunu ortaya koymaktadır. Örneğin ölümden sonra tekrar dünyaya dönüş olmadığı, Allah'ın buna kesin olarak izin vermeyeceği ayetlerde şöyle bildirilmektedir:

    Sonunda, onlardan birine ölüm geldiği zaman, der ki: "Rabbim, beni geri çevirin. Ki, geride bıraktığım (dünya)da salih amellerde bulunayım. "Asla, gerçekten bu, yalnızca bir sözdür, bunu da kendisi söylemektedir. Onların önlerinde, diriltilip kaldırılacakları güne kadar bir engel (berzah) vardır. (Müminun Suresi, 99-100)

    Ayette, kişiye ölüm geldikten sonra yeniden dünya hayatına bir dönüş, bir telafi imkanı bulunmadığı anlatılırken inkarcıların, bunun aksine ikinci bir diriliş ve dünyaya dönüş beklentisine sahip oldukları da dikkat çekmektedir. Allah bunun hiçbir geçerliliği bulunmayan ve inkarcının kendi söylediği bir sözden ibaret olduğunu açıkça belirtir.

    Bir başka ayette de cennettekilerin "ilk" ölümden başka bir ölüm tatmayacakları şöyle bildirilir:

    Orda, ilk ölümün dışında başka ölüm tatmazlar. Ve (Allah da) onları cehennem azabından korumuştur. Senin Rabbinden, bir fazl ve (lütuf) olarak. İşte büyük 'mutluluk ve kurtuluş' budur. (Duhan Suresi, 56-57)

    Cennet ehlinin, birinci ölümleri dışında başka bir ölüm tatmayacaklarından dolayı duydukları sevinç bir başka ayette şöyle geçer:

    Nasıl, biz ölecek olanlar değil miymişiz? Yalnızca birinci ölümümüzden başka (öyle mi)? Ve biz azaba uğratılacak olanlar değil miymişiz? (Saffat Suresi, 58-59)

    Üstteki ayetler o kadar açıktır ki, insanın tattığı tek bir ölüm olduğu, hiçbir tevile yer bırakmayacak netlikte vurgulanmaktadır. Burada, önceki ayetlerde iki ölümden bahsedildiği halde, neden burada tek bir ölümden başka ölüm tadılmayacağının söylendiği gibi bir soru akla gelebilir. Bunun cevabı Duhan Suresi'nin 56. ayetindeki ölümü "tatma" ifadesinde kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Zira, insanın bilinçli olarak tattığı, yani yaşadığı, karşılaştığı, idrak ettiği ilk ve tek bir ölüm vardır; o da dünya hayatının sona erdiği an karşılaştığı ölümdür. En baştaki ölü halinden önce diri olmadığı dolayısıyla algılama ve şuur gibi özellikleri olmadığı için bu birinci ölümünün şuuruna varması, bunu tatması gibi bir durumu elbette ki olamaz.

    Kuran'ın bunca açık ve kesin haberine rağmen, dünyada birden fazla ölme, dirilme, yeni bedenlere girme gibi olayların bulunduğunu iddia etmek Kuran'ın açık ayetlerini reddetmek anlamına gelecektir.

    Gafletin Kalın Perdesi

    İnsan bencil yaratılmıştır ve kendi çıkarlarını ilgilendiren şeyler hakkında son derece hassastır. Ancak her konuda kendi çıkar ve menfaatlerini en ince ayrıntısına kadar düşünen ve hesaplayan insanın doğrudan doğruya kendisini ilgilendiren ölüm konusunda kayıtsız ve umursuz olması son derece hayret vericidir. "Kesin bilgiyle iman etmeyenler"e özgü olan bu ruh halini Allah, Kuran'da tek bir kelimeyle tanımlamıştır: "Gaflet".

    Gafletin kelime anlamı, şuurundaki bulanıklık ve kapalılıktan ötürü, bir insanın gerçekleri tam olarak algılayamayıp, sağlıklı değerlendirmeler yapamaması ve buna bağlı olarak, gereken sağlıklı tepkileri verememesidir. Bir ayette şöyle geçer:

    İnsanların sorgulama (zamanı) yaklaştı, kendileri ise gaflet içinde yüz çeviriyorlar. (Enbiya Suresi, 1)

    Ölümcül, çaresiz bir hastalığa yakalanan birisinin öleceğine kesin gözüyle bakılır. Fakat ona bu gözle bakanların da er ya da geç ölecekleri kesindir. Gaflet yüzünden, işin bu yönü kimsenin aklına gelmez. Örneğin ölümcül bir hastalığa yakalanmış birinin yakın bir zamanda ölme ihtimali epeyce yüksektir. Fakat yanında duran sapasağlam birinin bir gün mutlaka öleceği çok daha yüksek ihtimal, daha da doğrusu kesindir. Belki de ölüm, kendisini bu "ölümcül hasta"dan çok daha önce, hiç ummadığı bir anda yakalayacaktır.

    Yakınları, ölüm döşeğindeki hastalarının durumuna üzülürler. Ama bir gün kesinlikle ölecek olan kendilerine de üzülmek akıllarına gelmez. Oysa mantıksal olarak, bir olayın eninde sonunda gerçekleşeceği kesinse, bunun yakın ya da uzak olması verilen tepkiyi değiştirmemelidir.

    Eğer ölmek üzere olanlar için üzülmek gerekiyorsa, yalnızca ölüm anında değil herkes birbiri ve kendisi için şimdiden üzülmeye başlamalıdır. Ya da içinde bulunduğu gafleti yırtmalı, ölümün gerçek anlamını kavramalıdır.

    Bunun için de, öncelikle gafleti doğuran sebepleri tanımak yararlı olabilir.

    GAFLETİN NEDENLERİ

    - Tefekkür ve akletme eksikliği: Toplumun çoğunluğunu oluşturan geniş bir kitle ciddi konular üzerinde düşünmeye, kafa yormaya pek alışık değildir. Düşünmeden yaşamaya alışık olduklarından, ölümü de -kendi tabirleriyle- kafalarına fazla takmazlar. Üstesinden gelemedikleri günlük sorunlar, onların zihnini zaten yeterince meşgul etmektedir. Küçük konuları düşünerek o dar zihinlerini doldururlar, küçük sorunlarda boğulur ve ölüm gibi büyük konuları düşünemezler. Herhangi birinin ölümüyle karşılaştıklarında ya da ölümle ilgili bir konu açıldığında, "Allah gecinden versin, Allah kimsenin başına vermesin, Allah sıralı versin..." gibi sözlerle kendilerini avutur, konuyu en kısa zamanda geçiştirmeye çalışırlar.

    - Yaşamın karmaşa ve hareketliliği: Yaşam öylesine akıcı ve hareketlidir ki kendini olayların akışına kaptıran insan özel bir çaba göstermezse, eninde sonunda kendisini yakalayacak olan ölüm gerçeğini göz ardı eder. Gerçek imana sahip olmadığı için kader, tevekkül, Allah'a teslim olma gibi kavramlara son derece yabancıdır. Bu nedenle kendini bildiği andan itibaren "dünyasını kurtarmaya" bakar. Bu tip insan ölümü düşünemeyecek kadar meşguldür. Sürekli yeni dünyevi planlar, çıkarlar, hedefler peşinde koşar. Hiç ummadığı bir anda da hazırlıksız ve şaşkın bir şekilde ölüm gerçeğiyle karşılaşır. Son bir pişmanlıkla geri dönmeyi talep eder. Ama artık çok geçtir.

    - Doğum yanılgısı: Gafletin sebeplerinden birisi de doğumun varlığıdır. Her gün doğumlar ve ölümler olur. Yeryüzünün nüfusu hiç eksilmez, hatta günden güne artar. İnsan kendisini bu döngünün etkisine kaptırınca sanki doğumlar ölümleri telafi ediyor, sıfırlıyor, yaşam böylece dengeleniyor gibi bir illüzyona kapılabilir. Bu da ölüme karşı bir gaflet perdesi oluşmasına sebep olur. Oysa şu andan itibaren hiçbir doğumun gerçekleşmeyeceği bir döneme girsek, insanların birbiri ardına öldüğünü ve dünya nüfusunun hızla sıfıra doğru gittiğini görürüz. İşte o zaman ölüm insana tüm dehşetiyle kendisini hissettirir. İnsan etrafındakilerin birer birer eksildiğini görür ve kaçınılmaz sonun er geç kendisine de geleceğini kesin olarak fark eder. Aynen ölüm hücresine kapatılmış mahkumlar gibi. Her gün birer ikişer insanlar idama götürülür. Hücredekilerin sayısı azalır. Aradan yıllar bile geçse, hala hayatta olanlar ertesi gün sıranın kendilerine gelip gelmeyeceği endişesiyle yatarlar. Ölüm bir an bile akıllarından çıkmaz.

    Halbuki olayın aslı da bundan farklı değildir. Yeni doğanların öleceklere hiçbir etkisi yoktur. Bu, yalnızca psikolojik bir yanılgıdan ibarettir. Günümüzden 150 yıl önce yaşayanlardan bugün hiçbiri hayatta değildir. Kendilerinden sonra doğanların bu kişilerin ecellerine hiçbir faydası dokunmamıştır. Aynı şekilde 100 yıl sonra da şu anda yaşayan insanlardan hemen hemen hiçbirisi kalmayacaktır. Çünkü dünya bir tür durak yeridir; sürekli dolar ve boşalır.

    KENDİNİ KANDIRMA YÖNTEMLERİ

    Ölümü göz ardı ettiren ve gafleti doğuran nedenlerin dışında bir de insanların kendi kendilerini avutmak için kullandıkları savunma mekanizmaları vardır. Bu kendini kandırma yöntemlerini birkaç madde halinde inceleyebiliriz.

    Yaşlılık dönemine erteleme düşüncesi: Bu savunma mekanizması gençlerde ve orta yaşlılarda görülür. Bunu kullanan insan, genelde 60-70 yıl yaşayacağını hesaplar ve ancak ömrünün son yıllarını bu tür "iç karartıcı" konulara ayırmaya karar verir. Hayatının en güzel yıllarında böyle "kasvetli" konularla kafasını yormak istemez. Bunun için dünyadan elini eteğini çekeceği bir zamanı uygun görür. Böylece, ölüme ve öbür dünyaya hazırlanmak için de yaşamından bir pay ayırmış olduğunu düşünür ve vicdanını rahatlatır.

    Halbuki bir saniye sonra yaşayacağının bile garantisi olmayan, daha ne kadar yaşayacağını, nerede ve ne zaman öleceğini asla bilmeyen bir insanın böyle uzun vadeli sonuçsuz hesaplar yapmasının ne büyük bir gaflet olduğu ortadadır. Her gün etrafında kendisiyle yaşıt hatta daha genç pek çok kişi ölür. Gazeteler ölüm ilanlarıyla doludur. Televizyonlarda her gece birçok ölüm haberi izler. Çoğu zaman, büyük küçük, kendi yakınlarının ölümlerine tanık olur. Fakat etrafındaki insanların bir gün hatta belki de yarın, kendi ölümüne de tanık olacaklarını, kendi ölüm ilanını okuyacaklarını aklına getirmez. Kaldı ki, o beklediği "yaşlılık" sınırına kadar yaşasa bile bir şey değişmeyecek, sahip olduğu zihniyeti değiştirmediği sürece, ölümle karşı karşıya gelene dek erteleme mantığını sürdürecektir.

    "Cehennemde cezamı çeker ve çıkarım" mantığı: Toplumda oldukça yaygın olan bu görüş, gerçekte batıl inançtan başka bir şey değildir. (Çünkü hiçbir Kurani temeli yoktur.) Kuran'ın hiçbir yerinde bir süre cehennemde ceza görüp, sonra bağışlanarak cennete alınanlardan söz edilmez. Tam tersine, konu ile ilgili tüm ayetlerde, kıyamet günü müminlerin ve kafirlerin kesin bir biçimde ayrılacakları, müminlerin ebediyen cennete girecekleri, kafirlerin ise ebediyen cehenneme, aşağılık bir azabın içine sürülecekleri bildirilmiştir:

    Dediler ki: "Sayılı günlerin dışında, ateş asla bize değmeyecektir." De ki: "Allah katından bir ahid mi aldınız? -ki Allah asla ahdinden dönmez- Yoksa Allah'a karşı bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?" Hayır; kim bir kötülük işler de günahı kendisini kuşatırsa, (artık) onlar, ateşin halkıdırlar, orada süresiz kalacaklardır. İman edip salih amellerde bulunanlar ise cennet halkıdırlar, orada süresiz kalacaklardır. (Bakara Suresi, 80-82)

    Bir diğer ayette şöyle denir:

    Bu, onların: "Ateş bize sayılı günler dışında kesinlikle dokunmayacak" demelerindendir. Onların bu iftiraları, dinleri konusunda kendilerini yanılgıya düşürmüştür. (Al-i İmran Suresi, 24)

    Cehennem, insanın hayal gücünün alamayacağı kadar büyük acıları yaşayacağı bir yerdir. cehennem Allah'ın "Kahhar", "Cebbar" sıfatlarının en şiddetli tecelli ettiği ve dünyadaki hiçbir azapla kıyaslanamayacak azaplarla dolu, korkunç bir ortamdır. Parmağının ucu yanınca bile canı çok acıyan aciz bir insanın rahat ve umursuz bir şekilde böyle bir azabı göze aldığını söylemesi, akletmediğinin açık bir göstergesidir. Allah'ın azabını hafife alan, rahatlıkla karşılayan bir kimse gerçekte Allah'ın kadrini gereği gibi takdir edemeyen, akledemeyen bir insandır.

    Ben zaten cennete gireceğim mantığı: Kendilerinin mutlaka cennete gireceğini iddia eden insanlar vardır. Dünyada iyilik olarak tanımladıkları ufak tefek birtakım şeyleri yaparak ve kötülük olarak tanımladıkları birtakım şeylerden uzak durarak, cennete gideceklerini sanırlar. Din hakkındaki bilgileri kulaktan dolma, hurafelerle dolu safsatalardan öteye geçmeyen bu insanlar, gerçekte Kuran'da tarif edilen güzel ahlakla hiçbir ilgisi olmayan, kendi uydurdukları bir din anlayışına sahiptirler. Sorulduğunda kendilerini en Müslüman olarak tanıtırlar. Oysa Kuran'a göre bu inanca sahip olan kişiler Allah'a birçok şeyi ortak koşan gerçek Müslümanlar değillerdir. Kehf Suresi'nde böyle bir insanın durumu şöyle anlatılır:

    Onlara iki adamın örneğini ver; onlardan birine iki üzüm bağı verdik ve ikisini hurmalıklarla donattık, ikisinin arasında da ekinler bitirmiştik. İki bağ da yemişlerini vermiş, ondan (verim bakımından) hiçbir şeyi noksan bırakmamış ve aralarında bir ırmak fışkırtmıştık. (İkisinden) Birinin başka ürün (veren yer)leri de vardı. Böylelikle onunla konuşurken arkadaşına dedi ki: "Ben, mal bakımından senden daha zenginim, insan sayısı bakımından da daha güçlüyüm." Kendi nefsinin zalimi olarak (böylece) bağına girdi (ve): "Bunun sonsuza kadar kuruyup-yok olacağını sanmıyorum" dedi. "Kıyamet-saatinin kopacağını da sanmıyorum. Buna rağmen Rabbime döndürülecek olursam, şüphesiz bundan daha hayırlı bir sonuç bulacağım." Kendisiyle konuşmakta olan arkadaşı ona dedi ki: "Seni topraktan, sonra bir damla sudan yaratan, sonra da seni düzgün (eli ayağı tutan, gücü kuvveti yerinde) bir adam kılan (Allah)ı inkar mı ettin?" "Fakat, O Allah benim Rabbimdir ve ben Rabbime hiç kimseyi ortak koşmam." (Kehf Suresi, 32-38)

    Yukarıdaki ayetlerde anlatılan bahçe sahibi, "Rabbime döndürülecek olursam" ifadesiyle, Allah'a ve ahiret gününe kesin bilgiyle iman etmediğini, dolayısıyla bu konuda şüphe içinde olduğunu ortaya koymaktadır. Buna karşın, kendisinin üstün bir mümin olduğu iddiasındadır ki Allah'ın kendisini cennetle ödüllendireceğinden emindir. Günümüzde bu zihniyete sahip pek çok kişinin var olduğunu görmekteyiz.

    Bu kişiler Allah'a karşı samimiyetsiz bir tutum içinde olduklarını aslında için için kendileri de bilirler, fakat kendilerine bu gerçek hatırlatılmak istense bunu kabul etmeyip hemen kendilerini temize çıkarmaya çalışırlar. Dinin hükümlerini uygulamanın önemsiz olduğunu öne sürer, mahalledeki dindar görünümlü kişilerin aslında ne kadar namussuz, ahlaksız olduğunu iddia ederek kendilerini aklamaya uğraşırlar. Kalplerinin temiz olduğunu, kimsenin kötülüğünü istemediklerini, kimsenin malında, mülkünde, karısında, kızında gözleri olmadığını söyleyerek "iyi insan" olduklarını ispatlamaya kalkarlar. Dilencilere sadaka verdiklerini, komşuya helva ikram ettiklerini, senelerce gece gündüz çalıştıklarını, insanlara hizmet ettiklerini, bundan daha iyi Müslümanlık olmadığını savunurlar. Ancak bu kişinin, Müslüman olması şartınınçevresiyle iyi geçinmek değil, Allah'a kul olmak ve O'nun hükümlerine itaat etmek olduğunu bilmez ya da bilmezlikten gelirler.

    Samiyetsizliklerinin en büyük göstergesi ise, sahip oldukları sapkın din anlayışına dayanak bulmak için birtakım bahaneler üretmeleridir. Kendi yaşamlarını meşrulaştırmak için kullandıkları, "en büyük ibadet çalışmaktır", "mühim olan kalp temizliğidir" gibi ifadeler en çok rastlanılan örneklerdendir. Bu ifadeler Kuran'da bildirildiği üzere din öne sürülerek Allah'a karşı yalan söylemekten ibarettir. Ve Allah böyle bir ahlaka karşılık olarak sonsuz azap yurdu cehennem ile insanları uyarmaktadır. Bu tür kişiler, Bakara Suresi'nin 9. ayetinde bildirildiği üzere; "(sözde) Allah'ı ve iman edenleri aldatırlar. Oysa onlar, yalnızca kendilerini aldatırlar da şuurunda değildirler." (Bakara Suresi, 9)

    Çifte standart mantıklar: İnsan, farklı bir kendini kandırma yöntemi daha geliştirmiş olabilir. Ölüm aklına geldiğinde sonsuza dek yok olacağını düşünür ve bunun dehşetiyle Allah'ın vaat ettiği sonsuz bir hayatın "var olabileceğine" yüzde elli ihtimal verir. Böylece kendi içinde bir nevi umut ışığı yakar. Öte yandan, Allah'ın kendisine yüklediği birtakım sorumluluklar olduğu aklına gelince de, diğer yüzde elli ihtimali düşünür. "Nasılsa toprak olup yok olacağım, ölümden sonra hayat yoktur" diyerek hesap verme, cehennem azabıyla karşılaşma gibi korku ve endişelerini bastırır. Her iki durumda da gaflet halinin ona verdiği bir nevi sarhoşluk hali içerisinde ölüm onu yakalayıncaya kadar yaşamını sürdürür.

    GAFLETİN SONUCU

    Önceki bölümlerde, ölüm, insana yaşadığı sürece kendini hatırlatır demiştik. Ya bu hatırlatmalar ona fayda verir ve birtakım konuları tekrar gözden geçirmesi, hayata ve olaylara bakış açısını yeniden düzenlemesi gerektiğini ciddi bir şekilde düşünmeye başlar. Ya da sözünü ettiğimiz savunma mekanizmaları devreye girer, kalbinin ve gözünün önündeki gaflet perdesi günden güne daha da kalınlaşmaya başlar.

    İşte inkarcıların bir kısmının yaşlanıp ölüme iyice yaklaştıkları halde, ölümü büyük bir sakinlikle, akılsızca bir rahatlıkla beklemeleri bu perdenin kalınlığının had safhaya ulaştığının göstergesidir. Çünkü ölüm onlara artık yalnızca güzel ve tatlı bir uykuyu, huzur ve sakinliği, ebedi bir rahatlığı çağrıştırmaktadır.

    Oysa onları yoktan var edip yaratan, sonra öldürüp tekrar diriltecek olan Allah onlara azapla geçirecekleri ebedi bir hayatı, ebedi bir pişmanlığı ve mutsuzluğu vaat etmiştir. Onlar da bu gerçeği, tam ebedi uykuya dalacaklarını sandıkları ölüm anında bizzat görürler. Çünkü, ölümün bir yok oluş olmadığını, aksine kendileri için azapla dolu yeni bir dünyanın başlangıcı olduğunu anlarlar. Canlarını alan ölüm meleklerinin dehşet verici görüntüsü, o büyük azabın ilk habercisidir. Bu nedenle Kuran'da, ölümden sonraki yaşamı reddeden inkarcılardan söz edilirken "Öyleyse melekler, yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını aldıkları zaman nasıl olacak?" (Muhammed Suresi, 27) denir. Bu anda, inkarcıların ölümden önceki küstah ve kibirli tavırları yerini dehşet, pişmanlık, çaresizlik ve sonsuz bir acıya bırakır. Kuran'da, bu durum şöyle anlatılır:

    Dediler ki: "Biz yer (toprağın için) de yok olup gittikten sonra, gerçekten biz mi yeniden yaratılmış olacağız?" Hayır, onlar Rablerine kavuşmayı inkar edenlerdir. De ki: "Size vekil kılınan ölüm meleği, hayatınıza son verecek, sonra Rabbinize döndürülmüş olacaksınız." Suçlu-günahkarları, Rableri huzurunda başları öne eğilmiş olarak: "Rabbimiz, gördük ve işittik; şimdi bizi (bir kere daha dünyaya) geri çevir, salih bir amelde bulunalım, artık biz gerçekten kesin bilgiyle inananlarız" (diye yalvaracakları zamanı) bir görsen. (Secde Suresi, 10-12)

    ÖLÜMDEN KAÇIŞ YOKTUR

    İnsan özellikle gençliğinde ölümü hiç mi hiç aklına getirmek istemez. Bunu bir son olarak gördüğü için ölümün düşüncesinden bile kaçar. Düşünmemek onun için en rahat kaçış yoludur. Oysa fiziksel kaçış ölüme bir çare olmadığı gibi, ölümü aklına getirmekten kaçınarak ölümden kurtulabilmek de mümkün değildir. Dahası, ölümü aklına getirmemek de mümkün değildir. İnsan, her gün önüne gelen gazetelerde mutlaka ölüm haberleriyle, ölüm ilanlarıyla karşılaşır. Yolda giderken bir cenaze arabasına rastlar ya da bir mezarlığın önünden geçer. Zaman içinde yakınları ve akrabaları ölür. Onların cenazelerine gittiğinde ve evlerini ziyaret ettiğinde, mutlak gerçekle yüzyüze kalır. Başkalarının, özellikle de sevdiklerinin ölümünü gördükçe, kendi sonunu düşünür. Bu düşünce, kalbini sıkar, ruhunu bunaltır.

    İnsan ne kadar direnirse dirensin, nereye sığınırsa sığınsın, nereye kaçarsa kaçsın, aslında farkında olmadan her an kendi ölümüne doğru koşar. Önünde başka bir kapı, tercih veya çıkış yolu yoktur. Geri sayım sürekli devam eder. Ne yöne dönerse ölüm onu oradan karşılar. Çember sürekli daralarak ona doğru yaklaşır ve sonunda kıskıvrak yakalar. Allah'ın kanununda yine bir değişme olmamıştır. Kaderde belirlenmiş bir anda ve yerde ölüm onu yakalamıştır. Kuran'da, bu sır şöyle haber verilir:

    De ki: "Elbette sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, şüphesiz sizinle karşılaşıp-buluşacaktır. Sonra gaybı da, müşahede edilebileni de bilen (Allah) a döndürüleceksiniz; O da size yaptıklarınızı haber verecektir." (Cuma Suresi, 8)

    Her nerede olursanız ölüm sizi bulur, yüksekçe tahkim edilmiş şatolarda olsanız bile... (Nisa Suresi, 78)

    Bu nedenle yapmamız gereken, kendimizi kandırmayı ya da gerçekleri göz ardı etmeyi bir kenara bırakıp Allah'ın kaderimizde tespit ettiği süreyi en iyi şekilde değerlendirebilmektir. Bu sürenin ne zaman biteceğini de yalnız Allah bilmektedir.
#10.08.2009 15:27 0 0 0
  • Vestiyer Modelleri - Vestiyer Çeşitleri - Portmanto Modelleri - Gardrop Modelleri

    Evlerimizde alan darlığı yaşadığımız ile dert yanar dururuz çoğu zaman. Fakat yapılması gereken bazı ufak değişiklikler ile çok daha geniş ve çok daha ferah mekanlar elde edebiliriz elbette. Göz yormayan bir estetik görünüme sahip olmak, kozmetik ürünlerimizi ve eşyalarımızı saklayabileceğimiz mini dolaplar ile mümkündür

    Montlarımızı ve eşyalarımızı asmak için gardrop, vestiyer ya da portmanyo kullanabilir ve daha hoş görünümler elde edebiliriz. Fakat gardrop modelleri arasında incelememizi dikkatli yapmalı ve kalite farkını iyi sezimlemeliyiz.Hammadde olarak vestiyer modellerinde genellikle kereste kullanılıyor olsa da modern çizgilere sahip ama yerel motifler de içeren vestiyer modellerini tercih etmek faydalı olacaktır.

    Portmanto modelleri arasındaki fiyat farkının kullanılan hammade ve işçilik ile değişmesi muhtemeldir. Fakat ürünün dayanıklılığı iyi test edilmeli ve garanti kapsamı olup olmadığı sorulmalıdır. Kısa süre içerisinde yaşanılan sorunlarda iade özelliği olan gardrop modelleri tercih edilmelidir.

    noimage

    gardrop modelleri

    Oldukça modern görünümlere sahip, ahşaptan yapılmış olan ve raf sistemi ile elbiselerimizi, kozmetik ürünlerimizi, günlük eşyalarımızı saklayabileceğimiz bu gardrop modelleri dahilinde evimizi daha kullanışlı hale getirebilir ve evimizde bir düzen oluşturabiliriz. Ütülenmiş pantolon ve gömlekler için ayrı ayrı rafların bulunduğu ve sürgü sisteminin olduğu bu gardropları kullanmak ise bir ayrı zevk diyebiliriz

    noimage

    vestiyer modelleri

    Bu vestiyer modelimizde ise sürgülü sistem tercih edilmiş ve raf kullanımı oldukça başarılı bir şekilde tasarıma yerleştirilmiş olarak dikkat çekiyor. Oldukça sade bir görünüme sahip olan modelimiz, aynı zamanda kullanışlılığı ile de ön plana çıkıyor. Evimizin her noktasında kullanabileceğimizi ayrıca belirtmemiz gerekecek
#10.08.2009 15:25 0 0 0
  • Trofe Levrek Avcılığı Teknikleri - Trofe Levrek Avcılığı - Trofe - Levrek Avcılığı Teknikleri - Levrek Avcılığı

    Tekneden yapılan avcılıkta büyük trofeler için en önemli husus sessizliktir.Bu konuda kanımca ideal olanı elektrik tahrikli motorlar kullanmaktır. Son yıllarda bunların yurdumuzda bulunması ve tedarikleride kolaylaşmıştır.
    Kürek ve akıntıyı kullanarak avlanmakta mümkündür.İlla yakıtlı motor kullanmak zorundaysakta o zaman olabildiğince düşük güçte yani tekne boyuyla orantılı olarak ve kesinlikle 4 zamanlı bir motor seçmekte fayda vardır.2-5 Hp gücündeki 4 zamanlı bir motor çok uygundur. Tabiki bu kadar sessiz motor seçimi yapıyorsak teknede ses yapıcak her türlü detayıda bertaraf etmeliyiz.Birbirine sürten demirler gıcırdıya tahtalar vs vs yani kesinlikle sessiz olunması gereklidir.Şimdi bangır bangır hava soğutmalı dizel motorla ben şu kadar kiloluk levrek aldım diyenler mutlaka olacaktır.Ancak istisnalar kaideyi bozmaz .Siz birde sessizliği deneyin inanın çok fark edicektir.

    Hareketli canlı yemle avlanmada en önemli konulardan diğeride sürattir. Mevcut motorunuzun şayet rölantisi yüksek ve tekne hızlıysa yeni motor alamıyacağımıza göre bir ileri bir boş yaparak sürati düşürebiliriz.Ayrıca su altı paraşütü veya başka bir deyişle fırtına çapası(ŞEKİL 01) kullanarakta sürati iyice düşürmek mümkündür.


    Canlı yemin mutlak surette diri ve aktif olması lazımdır.Yani oltanın ucunda sağa sola kaçmaya çalışan kendisini cazip hale getiren bir yem olmalıdır.Belli bir süreden sonra şayet canlı yem yorulmuşsa ya yem değiştirin yada mevcudu dinlendirin.Asla çektiğiniz canlı yemin dönmesine izin vermeyin.Çekilecek canlı yem olarak bence en ideal yemler yavru kefal(ilarya) ,barbun,kum veya kaya balığı ,gümüş,uskumru vonosu ,kalem zargana ve canlı tekeyi sayabiliriz.Aslında isparide çok iyi bir sabit yem olmasına karşılık çekerek avlanırken yassı vede enli şeklinden dolayı dönerek gelişi bozmaktadır.Onun için bırakma tarzı sabit avlanma şekillerine çok uygun ve iyi bir yemdir.
    Şimdi çok sessiz ve çok yavaş olarak uygun canlı yemi çekmemiz lazım. Fakat teknemiz ve içindeki donanım nasıl olmalıdır.

    Sessiz ve yavaş avlanıcağız ancak çok yavaş seyir yapılacağından vede sığ sularda gezeceğimiz için misinamızın farkedilmeside kolaylaşıyor.Dolayısıyla mümkün olan en ince ve farkedilmesi en zor özellikte misina kullanılması lazımdır.Ben tekneden canlı yemle ve rölanti süratinde avlanırken suyun berraklığına ve balıkların kalibrelerine göre 0.16-0.40 arası kalınlıklarda saf flouro carbon veya hybrid misnalar kullanıyorum.Tabiki bu misinaların çekerleride normal monofilamentlere göre daha düşük oluyor.Misina kalınlıklarını balık kalibrasyonuna ve suların bulanıklık derecesine göre değiştirebilirsiniz.
    Bu kalınlıklar ve misina detayları tabiki kamış ve makara ile avlanmak için geçerli.Hiç bir insan eli kafa ayarı hassas yapılmış bir makara ve hassas bir kamış ucu kadar hassas olamaz.Ben levrek avında
    halkalarını değiştirerek hep aynı boya yakın büyük halkalar takarak fırdöndünün içinden geçebileceği şekilde ayarladığım iki parçalı veya teleskopik fakat kesinlikle esnek (8-20 gr atarlı)2.70 lik kamışlar kullanıyorum.Kamışları teknenin iskelesi ve sancağından tam dışa açacak şekilde monte ediyorum .
    ŞEKİL 1 Her nekadar fırdöndünün halkadan geçip makaraya sarılması normal bir işlem gibi görünsede büyük balıklarda risklidir.Balık herhangi bir şekilde kaçışlara başladığında fırdöndü süratle halkalara veya makinanın mandalına sıkışabilir.Büyük trofelerde tavsiyem takımdaki fırdöndü sandala geldiğinde makinenin mandalını açık bırakarak misinayı ele almanızdır.Elinizde eldiven varken kesinlikle hassas olamazsınız dolayısıyla eldivensiz avlanın.
    Makinemizin fren tertibatı bu avda en büyük yardımcımızdır .İyi ayarlanmış bir makine balığı yorar ama misinayı kollar.Hassas kamış ucu ve hassas ayarlanmış makine freni trofe balığımızın her türlü kaçışını dengeliyecektir.

    Ana beden olarak makaralarımda 0.30 -0.40 şeffaf misina sarılıdır.Olabildiğince küçük ama sağlam bir fırdöndü sonrasına flouro carbon 10 -20 mt misinamızı ekledikten sonra iğne ve gaga iğnelerini takıp takımı tamamlıyoruz.Gaga iğnesi olarak beyaz bir delikli iğne yandan flouro carbona tercihan kırmızı ipekle bağlanıyor.Kırmızı ipeğin uçlarını yarım santim bırakıp kesebilirsiniz.Arka iğne olarak beyaz çapraz iğne balığın durumuna göre iğne boyunu ayarlayabilirsiniz.Gaga iğnesinin ufak iğne olmasının faydası yemlik balığa fazla ağırlık ve zarar vermemesidir.kuyruk iğnesinide mümkün mertebe yemlik balığımıza zarar vermeden ya sidikliğe hafifçe
    deri altından çıkacak şekilde takılması yada kuyruk dibine bakır ince kablo ile tespitinde fayda vardır..Sevgili dostum oltacıyıbiz sitesi sahibi Bahadır Çapar kardeşimin güzel bir çizimide ektedir.ŞEKİL 2

    Genellikle yaz aylarında sabah erken ve güneş batarken iri levrekler kıyılar ,kışın özellikle kasım aralık ve ocak aylarında günün her saati trofe balık alınabilir.Ben genellikle 0-5 mt derinliklerde avlanıyorum.Eriştelik kumluk ve çakıllık dipler oldukça uygun meralardır.Tabii en önemli kriter yiyintinin bol olması yani yemlik balıkların ve diğer su mahluklarının bolca bulunduğu yerler. En önemli yerlerden biri dere ve nehir ağızlarına yakın bölgelerdir.Teknede
    mutlak surette azami geniş ağızlı ve uzun gönderli bir kepçe elinizin altında hazır bulunmalıdır.
    Balık takıma bindiğinde hafifçe tasmalayıp daha sonra kesinlikle tornistanla balığın yanına gidilmelidir.Şayet balık iriyse kaçışları kuvvetli olacak ve her seferinde makaradan misina istiyecektir.Asla 0.18 misina ile 5- 10 kglık bir levreği tasmalayıp zorlayarak kafasını çevirmeye uğraşmayın. Hep tornistan yaparak balığa yaklaşın sonunda balık teslim olup su üstü yapıcaktır.Trofe bir levrek artık size az bir mesafede sakın acele etmeyin.Heyecan balığınızın kaçmasına neden olacaktır. Asla ve asla zorlamayın.Kepçeyi balığın tam baş altına getirip hafifçe yukarı kaldırın.Balık ürkmeden kepçeye girerse ne ala girmezse bırakın gitsin ve tekrar tornistanla balığa yaklaşın ve tekrar şansınızı deneyin.
    Şayet rüzgar varsa herzaman rüzgarla aranıza alın balığı yani teknenin rüzgarla balığın üstüne binmesini engelleyin.
    Balık artık kepçede ve siz dünyanın en güzel yaratıklarından birini tutmak ayrıcalığına erdiniz.Tavsiyem yemleri tazeleyip aynı bölgede geniş daireler çizerek diğer balıkları aramanızdır. Bunlar genellikle yalnız değillerdir.
    Yemleriniz ne kadar diri olursa büyükleri okadar cezbederler.Hareketli kaçan bir yem her zaman caziptir.
    Şimdi yapmanız gereken en önemli şey güzelce balığın resmini çekip bunun güncesini yazıp bizlerle paylaşmaktır.Hayatınızda hep trofeler ve sağlıklı balık avları olsun.
    Sevgi ve saygılarımla

    M.Tahir Gürhan

    noimage

    ŞEKİL 01 FIRTINA ÇAPASI

    noimage

    ŞEKİL 1 KAMIŞ MONTAJI

    noimage

    ŞEKİL 2 CANLI YEM BAĞLANTISI

    noimage

    ŞEKİL 3 KEPÇE
#10.08.2009 14:44 0 0 0
  • Konu: Mevlevilik
    Mevlevilik - Mevlevilik Hakkında - Mevlevilik Nedir

    Çelebi Hüsâmeddin döneminde başlayarak, Sultan Veled ve onun oğlu Ulu Ârif Çelebi zamanında toplanan Mevlânâ âşıkları, Mevlevîlik Tarîkatı'nın temelini attılar ve sistemini oluşturdular. Muhtelif yerlerde tekkeler kurdular, vakıflar sağladılar, insanların gönüllerine ışık götürdüler.
    Çok uzun bir süre geçmemesine rağmen Anadolu'nun pek çok yerinde Mevlânâ âşıkları mevlevîhânelerde toplanmaya başladılar.
    Oradan Arap Yarımadası'na, Asya ve Avrupa'ya yayıldılar. Artık padişahlar da, gedâlar (dilenci, yoksul, fakir) da aynı posta baş kesmedeydiler. Sultan III.Selîm, Sultan II.Mahmud gibi bir döneme damgasını vuran Osmanlı sultanları mevlevîhânelerde şeyhlerinin dizlerine baş koymadaydılar. Aşk, sınır tanımaksızın yüreklere ateşler yaktı, yaktı...

    Çile Sistemi
    Mevlevîlik, mânevî bir eğitim sistemi olarak tarîkate giren nevniyâzları binbir gün süren "çile" denilen bir eğitimden geçiyordu. Çile şöyle uygulanıyordu:
    Mevlevî olmaya karar veren kişi gençse, ailesinin rızası alınırdı. Kendisine bu yolun güçlükleri anlatılır, ısrar eder ve kabul olunursa "matbah" denilen eğitim bölümünde, kapıdan girince hemen sol tarafta, kapı dibinde bulunan postta üç gün oturtulurdu. Bu üç gün içinde iki diz üstünde başı eğik olarak oturan aday, orada yapılan işleri seyreder, zorunlu olmadıkça konuşmaz, zorunlu kalmadıkça posttan kalkıp bir yere gidemezdi. Üç gün sonra huzura çıkar, kararında durduğunu söylerse, geldiği elbiseyle on sekiz gün getir-götür işlerine bakardı. On sekiz günün sonunda ona artık mevlevîlerin özel kıyafetleri giydirilir ve çilesi başlamış olurdu.
    Çile esnasında ortalığı silip süpürmek, odun getirmek, çarşıdan alış-veriş yapmak, çamaşır yıkamak gibi günlük işleri yapmaktan başka mutlaka sema' meşk eder, mesnevî okur, kâbiliyeti varsa ney üflemek, kudüm vurmak, âyin okumak gibi mûsikî sanatı ile yahut hat, tezhîb, minyatür gibi diğer güzel sanatlarla ilgilenirdi. Bu meşklere, çilesini doldurmuş, hücre sahibi olmuş "dede" ler nezâret ederdi.

    noimage

    noimage

    Mevlevilik (Mevleviyye, Osmanlıca: ﻪﻴﻮﻠﻮﻣ;) en büyük ve ünlü sufi tarikatlarından biri. Adını kurucusu Sultan Veled'in babası ve tarikatın ilkelerini oluşturan Mevlana Celaleddin Rumi'den (Mevlana) alır.

    Tarih
    Mevlana bir tarikat kurmamış olsa da bunun temellerini attı. Dostlarıyla birlikte sohbet toplantıları düzenler, bu toplantılarda dini konuşmalar yapılır, müzik dinlenir ve sema yapılır ve zikredilirdi. Zamanla Mevlana'nın fikirleri yayıldı ve toplantılarına katılmak isteyenlerin sayısı arttı. Bu kişilerin bazıları İran ve Arabistan gibi yabancı ülkelerden geliyorlardı. Mevlana, toplantılara düzen vermek için bazı kurallar koydu. Bu düzen, Mevlevilik tarikatı ritüellerinin kökenini oluşturacaktı.
    Mevlana'nın oğlu Sultan Veled postnişin (şeyh) olduktan sonra bir tarikat merkezi (tekke) inşa edildi. Bu tekkede Kur'an ve Mesnevi okunuyor, sema yapılıyordu. Zamanla tarikat diğer illere, hatta komşu İslam ülkelerine de yayıldı. Böylece Mevlevilik en yaygın sünni tarikatlardan biri haline geldi. Mevlana'nın, yakınları ve dostlarının defnedilmiş olduğu Konya'daki Yeşilkubbe (Kubbei Hadre), tarikatın manevi merkezi halini aldı. Bugün de pek çok müslüman bu türbeyi ve yanındaki tekkeyi ziyaret etmektedir.
    Mevleviliğin başlangıcında, sema ayini dervişlerin vecde gelmesiyle başlıyordu. Ulu Arif Çelebi zamanında semadan önce Kur'an ve gazeller okunmaya başladı. Sema ayini Mukabele denilen günümüzdeki şeklini 15.yy'da Pir Adil Çelebi zamanında aldı.


    Şeb-i Aruz nedir?
    17 Aralık 1273 Pazar günü güneş batarken Mevlânâ bu âlemden göçer.
    Ten fanidir can ölmez, çün gitti geri gelmez
    Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil
    Yunus Emre
    İşte bu yüzden Mevlânâ'nın ölüm gecesine ayrılık gecesi denilmez, dostuna kavuştuğunu ve ebedî vuslata erdiğini belirtmek için düğün gecesi anlamında "şeb-i aruz" denilir.
    Gene gel, gene
    İster kafir ol,
    İster ateşe tap, ister puta
    İster yüz kere tövbe etmiş ol,
    İster yüz kere bozmuş ol tövbeni
    UMUTSUZLUK KAPISI DEĞİL BU KAPI
    NASILSAN ÖYLE GEL...


    Mevlana Celaleddin Rumi'nin (d. 1184 Belh, Horasan-ö. 1273 Konya) düşünceleri çevresinde kurulan tarikat. Babasının düşüncelerini sistemleştirdiği ve tarikat biçiminde örgütlendirdiği için Mevlana'nın oğlu Sultan Veled (ö. 1312) Mevlevilik'in asıl kurucusu ve ikinci piri sayılır.

    Mevlana'nın hayatı boyunca tarikatlara özgü birtakım kurallara uymadığı, kendisine bağlananlar için özel kurallar koymadığı bilinmektedir. Sözgelimi kendisine bağlananlar için ne bir giriş töreni düzenler, ne de belli bir zikir öngörürdü. Diğer tarikatlar gibi özel giysilerle ayrılma yoluna da gitmemişti. Bilinen başlıca uygulaması müridliğe kabul edilenlerin saç, sakal, bıyık ve kaşlarından birkaç kıl kesmek, kendisine halifelik verilenlere de bugün hırka denilen geniş kollu, yakasız, önü açık bir giysi olan fereci giydirmek, halkı aydınlatma görevini simgelemek üzere bir çerağ vermekti. Mevlevilik'in başlıca kurallarından birisi olan semayı da yalnızca aşk ve cezbe için yardımcı bir öğe sayardı. Ancak oğlu Sultan Veled, halifeliği döneminde Mevlana'nın düşüncelerini temel olarak Mevleviliği kendine özgü kuralları, törenleri olan bir tarikat durumuna getirdi.

    Mevleviliğe göre tasavvufi eğitimin amacı insanın kendine gelmesini, kendini bulmasını sağlamaktır. Gerçeğe ulaşmak için insan tabiatına aykırı yöntemlere başvurulmamalıdır. Zikir ve çile gerçeğe ulaşmanın temel yöntemi değildir. Zikir ancak düşünceyi harekete geçirdiği ölçüde yararlıdır. Gerçeğe ulaşmanın asıl yolu aşk ve cezbedir. Bunun için de isimlerden ve kelimelerden geçip Allah'ı bulmak Allah dışındaki varlıklardan (masiva) arınmak gerekir. Bütün varlığı kuşatan Allah'ın varlığı tek gerçektir. Varmış gibi görülen varlıklar gerçekte yoktur; varolan, bu varlıklar aracılığı ile kendini gösteren Allah'tır. Evren her an yeniden yaratılmaktadır. Zıdlar alemi olan bu dünyada herşey izafidir. Allah'ı gerçek anlamda tanımayan insanlar dünyanın, altın ve gümüşün kulu, kölesi olurlar. Bu kölelikten kurtulmanın tek yolu da Allah aşkıdır.

    Mevleviliğe göre mürid kendini mürşidinde yok etmeli, kendine baktığında mürşidini görmelidir. Mürşidinin tüm isteklerini tereddüt etmeden kabul etmeli, ona itaatı Allah'a ve Peygamber (s.a.s)'e itaat, muhalefeti de Allah ve Peygamber (s.a.s)'e muhalefet bilmelidir. Kendisini şeyhinden uzaklaştıracak hiçbir sözü dinlememeli, onun iyiliğin mutlak temsilcisi olduğuna inanmalı, hakkında kötü düşünmemeli, yanında çok konuşmamalıdır. Nefsini zayıflatmaya, riyazet ve mücahede ile öldürmeye çalışmalıdır. Kötülüğü buyuran nefsi (nefs-i emmare) ancak mürşid öldürebilir. Bu nedenle mürid mürşidinin irşadına sıkı biçimde sarılmalıdır.

    Mevlevilikte başlıca tarikat ayini, âyin-i şerif de denilen semadır. Belli kurallar içinde ve müzik eşliğinde yapılan semadan başka zikir telkini, tac ve hırka giyme, halvet, tarikata giriş, halifelik verme de belli kurallara bağlanmıştır. Sözgelimi zikir telkininde şeyh müridi önüne oturtarak elini tutar, bütün günahlardan sakınacağına, iyilik ve takva üzere bulunacağına dair söz alır, kelime-i tevhidi üç kez telkin eder, sonra da onun için dua eder. Duanın arkasından şeyh, dünya ile ilgisini kestiğini simgelemek üzere müridin saçından birkaç kıl keser. Halvet, diğer tarikatlarda olduğu gibi kırk gün süren bir ibadet, riyazet biçiminde değil, tekkede hizmet biçiminde uygulanır. Binbir gün süren bu halveti (çile) tamamlayan kişiye derviş adı verilir.

    Tac ve hırka giydirme de küçük bir törenle yapılır. Tac giyecek mürid başını açarak şeyhin önüne oturur, başını şeyhin dizine koyar. Mevlevi silsilesini okuyan şeyh Allah'tan müridi fakirlik yolunda (tasavvuf) başarılı kılmasını, başına manevi bir tac ihsan etmesini dileyerek tacı giydirir. Fatiha sûresini okuyarak dua eder. Hırka ise ayakta giydirilir. Yine mevlevi şeyhleri silsilesi ve Fatiha okunur, dua edilir. Duanın arkasından hırkası giydirilen mürid şeyhin ve orada bulunan büyüklerin ellerini öper.

    Halvetten çıkmış, eğitimini tamamlamış ve gerekli olgunluğa ulaşmış dervişlere verilen üç tür halifelik vardır. Bunlar suret-i hilafet, mana-yı hilafet ve hakikat-ı hilafet olarak anılır. Suret-i hilafet, bir dervişe bir tekkenin yönetimini yürütmesi amacıyla verilen halifeliktir. Bu tür halifeler irşad yetkisine sahip değildir. Mana-yı hilafet, seyr-ü süluk denilen tasavvufi yolculuğun makam ve mertebelerini iyi bilen, Allah'ı tam anlamıyla tanıyan dervişe halkı irşad etmesi amacıyla verilen halifeliktir. Hakikat-ı hilafet de doğrudan irşad ve şeyhlik yetkisiyle verilen halifeliktir. Şeyhlik makamı boş olan tekkelere atanacak şeyhler bu halifeler arasından seçilir.

    Mevleviliğe mensup kişiler seyrü sülukteki durumlarına göre çeşitli derecelere ayrılır. İlk dereceyi mevlevilerin büyük çoğunluğunu temsil eden muhibler oluşturur. Seven kişi demek olan muhib, mevlevi kurallarına göre sikke tekbirletip tarikata giren, ancak dervişliğe ikrar vermeyen müriddir. İkinci derecede dede de denilen dervişler yeralır. Derviş ikrar verip tekke mutfağında (matbah) üç gün saka postunda oturan, kararından dönmezse arakiye ve hizmet tennuresi giyinip çeşitli hizmetlerle binbir gün halvet (çile) çıkaran, onsekiz gün süren hücre çilesini de tamamlayan mevleviye verilen addır. Şeyhler üçüncü dereceyi oluşturur. Şeyh, bir tekkeyi yönetmek, muhib ve dervişlerin yetiştirme yetkisine sahip olan mevlevidir. Mevlevilikte son dereceyi halifeler meydana getirir. Halifeler, başkasına halifelik verme yetkisine sahip şeyhlerdir.

    Sultan Veled'ten sonra bütün Mevleviliği temsil eden Konya'daki merkez tekke şeyhliğinin babadan oğula ya da ailenin büyüğüne geçmesi gelenekleşti. Bu geleneğe bağlı olarak şeyhlik makamına oturan kişiye Çelebi adı verildi ve zamanla merkez tekke şeyhliği Çelebilik makamı olarak anılmaya başladı. Çelebiler, başlangıçta, şeyhlik makamında oturan kişi tarafından önceden belirlenirdi. Sonraları çelebiler dedelerin onayıyla atanmaya başladı. Daha sonra da, adaylar arasındaki çekişmeler nedeniyle çelebiler padişah iradesiyle atanır oldular.

    Mevlevilik Türk düşünce ve sanat hayatına önemli etki ve katkıları olan bir tarikattır. Mevlana'nın vahdet-i vücud (varlık birliği) anlayışına dayanan düşünceleri yüzyıllar boyunca etkisini sürdürmüş, günümüze kadar canlılığını koruyabilmiştir. Mevlevi tekkeleri, tarikat faaliyetlerinin yanısıra bir sanat ve kültür kurumu gibi çalışmış, baştan beri birçok şair, yazar ve bestecinin yetiştiği merkezler olmuştur.

    Osmanlılar döneminde Türkiye'de en yaygın tarikatlardan birisi olan Mevleviliğin faaliyetine, diğer tarikatlarla birlikte, 13 Eylül 1925 tarihli bir kanunla son verildi. Faaliyetini bir süre Şam'da sürdürmeyi denediyse de başarılı olamadı. Ancak 1926 yılında Konya'daki merkez tekke ve Mevlana türbesi müze olarak yeniden açıldı. Günümüzde de her yılın Aralık ayında Konya'da turistik amaçlı mevlevi ayinleri icra edilmektedir.
#10.08.2009 14:42 0 0 0
  • Dönemem Artık Senin Olduğun Şehre
    Kanıyor Mazim İçinde Öylece

    Çok Güzel Bir Parçadır..Gerçi Ferhat Göçer Söylerde Güzel Olmazmı..

    Emeğine Sağlık Ablacım..
#10.08.2009 14:19 0 0 0
  • Önsöz Kabilinden Bi Yazı - Cenk Pekcanattı

    noimage

    Biz fotoğrafçıların, "Fotoğraf Felsefesi ve Kuramı" hakkında pek fazla kafa yormadığı aşikâr! Kimi konuya ilgi duymayıp gereksiz, kimi karmaşık buluyor. Fakat teknik meselelerle ilgili bitmek tükenmek bilmeyen fotoğraf sohbetlerinde bazen iş "entelektüel budalalık" etmeye ve "nassı" oluyorsa hava atmaya gelince işler değişiyor. Öncelikle Susan Sontag, Roland Barthes muhabbetiyle açılış yapılıyor. Zaten bunlar kadrolu; başka isimler bilinmiyor. Bir taraf bir kitabın ismini anıyor. Diğeri "Aaa! Ben o kitabı biliyorum" deyip, "Sen bunu biliyor musun?" diye soruyor. Bu geyik böyle don lastiği gibi uzayıp gidiyor. Ortaya özgün hiçbir fikir atılmıyor, mevcut kuramlara insanların kendi çapında da olsa katkıda bulunabilmeleri için fikir teatileri de olmuyor. Güzel Sanatlar Fakültelerine gelince; hepsi hakkında bir şey söylemem mümkün değil. Bilmiyorum Fakat benim öğrenci olduğum yıllarda akademide aldığımız (almaya çalıştığımız) "Fotoğraf Felsefesi ve Kuramı" dersi başlı başına makale olacak ayrı bir konu. Duruma az biraz değinecek olursam. Pek bir değerli hocamız ekseriyetle derse teşrif etmez, ettiği zamanda gözümüzdeki o ışığı görmediğini söyleyip ardından haftalarca sırra kadem basardı. "Ya hoca yoktu ya da gözde ışık" Bu çıkarımı yaparken neden bir "nihilist" olduğumu da anladım. Demek kökleri taaa mektep yıllarına dayanıyormuş. Madem böyle bir eksiklik var o zaman bu ve takibindeki aylarda birazda felsefi ve kuramsal takılalım dedim. İlk olarak masaya yatıracağım konu fotoğrafın epistemolojik durumuyla ilgili

    Ele aldığımız konu zor, karmaşık, felsefe ve kuram çoğumuzda alerjik, ama inanın bu konu çok can alıcı Bundan ötürü makalemi hazmı kolay olsun diye birkaç parçaya böldüm. Aslında kaç parçaya böldüğümü bende bilmiyorum. Doğaçlama takılacağım. Maksat masumane; bu yazıyı okuduktan sonra hamlaşmış beyinlerin ertesi günü ağrımasını, sızlamasını istemiyorum. Bu ilk bölümde şöyle bir ısınıp konun özüne inmek için esneme hareketleri yapacağız. Konu hakkındaki mevcut kuramlara biraz değineceğim ki, gelecek aya dersinize iyi çalışıp ta gelin. Hata ya da hatalarını/mı bulun eleştirin. Hatta verin veriştirin ki; gelişelim, gerekirse değişelim.

    Makalenin bu ilk bölümünün sonunda "Penguen" adlı haftalık mizah dergisinden bir alıntı var. Bu Kaan Sezyum'a ait bir tespit. "Estetik" konusundaki, katıldığım bu tespit zaaamiamızın iyiden iyiye mizah konusu olduğunun adeta bir göstergesi Sanırım önsöz gibimsi bu kısımda sizlerle paylaşacaklarımda bu kadar

    Fotoğrafın Epistemolojik Durumu Üzerine Ufak Bi' Kafa Yormaca Girişimi ya da "Yahu Ne Diyo Bu Adam?"

    1. Bölüm

    Derin Bir Mevzuya Giriş

    Diğer görsel temsil biçimlerine kıyasla fotoğrafın neden 'bir zamanlar' epistemolojik olarak daha değerli ve geçerli olduğu üzerine hiç düşündünüz mü?, "Hoppala!.. 'Epistemolojik' ne demek ki; değeri ya da geçerliliği sorgu - sual olunsun?" Dediğinizi duyar gibiyim. "Bir de neden bir zamanlar tırnak içinde?" Öncelikle ilk sorunun cevabını vereyim. Daha yazımın hemen başında birçoğunuzun kafasını karıştıran kelimenin anlamı "bilgi kuramı ile ilgili" demek. Gelelim 2. sorunun cevabına, bir zamanlar tırnak içerisinde çünkü Photoshop'un ilk sürümünün piyasaya çıkışının üzerinden geçen yaklaşık 21 yıllık süreçte fotoğrafın epistemolojik değeri bir önceki dönemden daha da fazla yara aldı, hatta bence değerini ciddi ölçüde yitirdi. Konvansiyonel fotoğrafçılığın hâkim olduğu süreçte de "fotomontaj teknikleri" kullanılarak fotoğrafın doğası gereği sahip olduğu bilgi ve kanıt değeri suiistimal ediliyordu edilmesine Örneğin: Lenin Ağabeyin, kurmay ekibinde yer alıp, sonradan kendine muhalif olan elemanların çekirdeklerini çıkarttırıp reçel yaptırttığı, ardından da fotomontajla kendinin de yer aldığı güruh fotoğraflarından bu ex-yoldaşları sildirtip faili meçhulün hakkını Allahına kadar vermişliği rivayet olunur. Fakat fotomontaj ciddi bir "meleke" gerektiriyordu. Fotomontaj uygulamaları Photoshop'u açıp iki tuşa basarak bir fotoğrafı manipüle etmeye hiç benzemiyordu. İyi sonuçlar için karanlıkoda da zahmetli ve uzun bir çalışma sürecine ihtiyaç vardı. Bundan ötürüde her baba yiğidin harcı değildi. Veba salgını gibi de her yana yayılıp durmuyordu. Photoshop'un mevcut olduğu süreçteki bu salgını fark etmeniz içinse basına yansıyan haber başlıklarına şöyle bir göz atmamız yeterli:

    "ABD'nin Suriye Fotoğrafları 'Fotoshop' Çıktı!", "Mars'taki İnsan Görüntüsü Fotoshop Çıktı!", "AKP'nin Manisa'daki Klonlanmış Seçmenleri", "İnternet Reklamında Photoshop'a Dikkat!", "Sendika Kavgasında Fotomontaj Skandalı", "İran'ın Füzeleri Fotomontaj Çıktı", "Erdal Acar, FOTOMONTAJ Yaptırmış" , "Yol Üstü Genelevleri Fotomontaj Çıktı!"

    İçimden bir ses yazımın ilerleyen safhalarında bu son başlığa bir şekilde de olsa lafın dönüp dolaşıp geleceğini söylüyor.

    Şimdi dönelimde, dalalım yeşil ördek gibi asli mevzuumuzun serin mi serin derinliklerine "Neden bir suç mahalinin fotoğrafı "meşru kanıt" kabul edilirken, aynı mahalin "yağlı boya" resmi veyahut "kara kalem çizimi" meşru bir kanıt değeri taşımaz?" Siz bir de bu soru üzerinde düşüne durun Ben konunun derinliklerine inmeye devam edeyim. Fotoğrafların meşru ya da gayri meşru bağlamda kanıt oluşturdukları su götürmez bir gerçektir. Fotoğrafın birer "meşru kanıt" olarak kullanılması, fotoğraf malzemesinin keşfedildiği ilk yıllara kadar da uzanır. Amerika'daki Sivil Savaş Dönemi'nde fotoğrafların mahkemelerde birer kanıt olarak kullanıldığı gözlemlenmektedir. Fotoğrafların meşru kanıt oluşturması ile ilgili tarihteki en önemli vakalardan biriside 1871 Paris Komünü deneyimidir, barikatlardaki göstericilerin fotoğrafları, Paris Polisi tarafından delil olarak kullanılmış ve yakalanan göstericiler idam edilmişlerdir. Fotoğraflar gayri resmi olarak ta birçok alanda kanıt oluşturabilirler. En basiti buna, bizim ve sevdiklerimizin geçmişte neye benzediklerinin görsel birer kanıtı olan aile albümü fotoğrafları örnek olarak verilebilir.

    Kanıt değeri taşıma özelliğine sahip yegâne görsel araç tabi ki sadece fotoğraf değil, Lascaux ya da Altamira'daki mağara resimleri, buralarda bir zamanlar insanoğlunun yaşadığının antropolojik birer kanıtıdır. Oturduğunuz evin yanındaki boş araziye bakan duvara yapılmış yampiri tebeşir çizimleri o civarlarda takılan veletlerin hınzırlıklarının birer göstergesi olurlar. Fakat diğer tüm görsel temsilleri tek tek göz önünde bulundurduğumuzda fotoğrafın kendine özgü epistemolojik rolü hala nevi şahsına münhasırdır. Söz konusu diğer tüm temsillerden farklı olarak fotoğraflar betimledikleri nesneye dair direkt kanıt oluştururlar. Güvenmeye daha yatkın olmamız nedeniyle de, fotoğrafın epistemolojik karakteri, en kusursuz çizim veya resimle kıyaslandığında tartışmasız daha ağır basar.

    Fotoğrafın bu özelliğinin en tipik açıklaması; nesnenin tabiatı gereği zaten "gerçekçi" bir araç olmasıdır. Kuşkusuz bu kulağa doğru gibi gelse de, *Cohen ve Meskin'e göre 'fotografik gerçekçiliğin' neye/nelere bağlı olduğuna dair bir teori önermeksizin bu iddiayı değerlendirmemiz bir hayli zordur. Fotoğrafın epistemik rolünü açıklama maksatlı "fotografik gerçekçiliğe" dair mevcut bazı yaklaşımlar, maalesef geçersiz bazı iddialara dayanmaktadır. Örneğin: Gerek **Andre Bazin'in 'yeniden sunum' teorisindeki inanılması güç "fotografik görüntü nesnesin bizzat kendisidir." İddiası, [Bazin, 1967] gerekse ***Kendall Walton'ın - fotoğrafların tasvir ettikleri objeleri tam anlamıyla görmemizi sağladıklarını iddia ettiği - fotoğrafların "transparan" olduğu iddiası [Walton, 1984] bu konudaki genel kanının aksine ve yanlıştır. [Cohen ve Meskin, 2004] Fotografik gerçekçiliğe dair metafizik açıdan daha az sorgulanası birtakım teorilerde mevcuttur. Mesela ****Gregory Currie kendi teorisinde temsili ve sinematik gerçeklikle ilgili karışık bir benzerlik açıklaması yapar. [Currie, 1995]. Bu açıklama çok tatmin edici olmamakla birlikte fotoğrafın epistemik durumunu açıklamak konusunda azda olsa ümit vaat etmemektedir. *****Nelson Goodman'ın görenekçi teorisi de fotoğrafın karakteristik epistemik rolünü açıklamak konusundaki ümidi vaat eden "resimsel gerçekçi" bir diğer bakış açısıdır. Sonuçta fotoğrafın epistemik durumu ya tam olarak anlaşılmamış ya da yanlış anlaşılmıştır; gerçekçilik görüşünün uygulanışı fotografik temsilin sadece bazı ayırt edici özelliklerini sınıflandırmaya yaramıştır.

    Bende makalemin bundan sonraki kısmında önce fotoğrafın epistemik durumu ile ilgili kapsamlı Cohen ve Meskin kuramına değinip, ardından da kendi ekleme ve önerme/lerimde bulunacağım. Benim önerme/lerimde "insan faktörü" sadece bir izleyici olarak kalmayacak; "etken" olarak fotoğrafın epistemolojik durum üzerindeki etkilerini ele alacağım. Cohen ve Meskin'in yaklaşımlarına odaklanmamın sebebiyse mevcut kuramların üzerine söylenmiş, geliştirilmiş ve oldukça yeni olmasıdır. Kaldı ki önemli bir bölümüne de katılmaktayım.

    Kim Ola ki Bu Amcalar?

    *Aaron Meskin: Leeds Üniversitesi'nde görevli felsefe profesörüdür. İlgili olduğu alanlar imgelem, sanatsal stilin doğası, çizgi ve grafik romanların ele aldığı meselelerin estetiği üzerinedir.

    Jonathan Cohen: Kaliforniya Üniversitesi Felsefe Bölümü'nde Doçent Doktordur. İlgili olduğu alanlar rengin doğası ve renk deneyimi, zihin felsefesi, ruhbilim felsefesi, dil felsefesidir.

    **André Bazin: Fransız film eleştirmeni ve film kuramcısıdır.

    ***Kendall Walton: Michigan Üniversitesi'nde görevli bir felsefe profesörüdür. Başlıca çalışmaları sanatın teorik olarak sorgulanması, zihin felsefesi ile ilgili meseleler, metafizik ve dil felsefesi üzerinedir.

    ****Gregory Currie: Felsefe Profesörü, Nottingham Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanıdır.

    *****Nelson Goodman: Karşı olgusallar, matematikteki bağlantıları inceleyen bir mantık dalı olan mereoloji, tümevarım sorunu, gerçek dışıcılık ve estetik alanlarındaki çalışmalarıyla tanınmış Amerikalı felsefecidir.

    Not: Mümkünse gelecek aya kadar bu isimlerle ilgili ufak tefek araştırmalar yapın. Ne yazmışlar ne çizmişler? Konuyu kavramak konusunda faydalı olacaktır.


    I.Bölümün Referansları:

    [Bazin, 1967] Bazin, A. (1967). What Is Cinema? University of California Press, Berkeley. Translated by Hugh Gray. - Sinema Nedir? Kaliforniya Üniversitesi Yayınları, Berkeley. Çeviri: Hugh Gray

    [Cohen and Meskin, 2004] Cohen, J. and Meskin, A. (2004). On the epistemic value of photographs. Journal of Aesthetics and Art Criticism, 62(2):197-210. - Fotoğrafların Epistemik Değeri Üzerine, Estetik ve Sanat Eleştirisi Bülteni, 62(2):197-210.

    [Currie, 1995] Currie, G. (1995). Image and Mind: Film, Philosophy and Cognitive Science. Cambridge University Press, Cambridge. - Görüntü ve Zihin: Film, Felsefe ve Kavramsal Bilim. Cambridge Üniversitesi Yayınları, Cambridge.

    OH - Yes! - Kaan Sezyum

    Radikal gazetesi dijital fotoğraf yarışması açtı. Katılımcı fotolarına bakınca (memleket olarak çiçek manyağı olduğumuz ortaya çıkıyor.) En çok oy alan fotolar hep makroyla çekilmiş, lale ve gül fotoları. Estetik olarak pekte ilerlemiyor muyuz ne?

    Penguen, Yıl:6 - Sayı: 310


    Cenk PEKCANATTI
#10.08.2009 14:18 0 0 0
#10.08.2009 14:15 0 0 0
  • FIA takım seçme prosedürünü gözden geçiriyor

    FIA, BMW'nin sezon sonunda pistlere veda edeceğini açıklamasının ardından, 2010 Formula 1 Dünya Şampiyonası katılımcı listesinde son sıraya gelecek takımı belirleme prosedürünü gözden geçiriyor. Ancak bunun için Sauber'in durumunun netlik kazanması bekleniyor.

    noimage

    Takımın yüzde 20 hissesine sahip olan Peter Sauber, BMW ile takımın devri konusundaki görüşmelere devam ediyor. Ancak Sauber, BMW yönetimiyle, yeni Concorde Anlaşması'nın imzalanması için geçtiğimiz Çarşamba'ya kadar verilen son süre içinde bir anlaşmaya sağlayamamıştı.

    Kaynaklar, Sauber'in takımı kurtarmak için gerekli bütçeyi bulmada ilerleme sağladığını belirtirken, FIA, griddeki son yerin doldurulması için Sauber'in de, diğer 15 başvurudaki yedi aday gibi onaydan geçmek zorunda kalacak.

    Bu arada Epsilon Euskadi, yeniden başvuru niyetinde olduğunun işaretlerinin veriyor. David Richards'ın Prodrive ekibinin de mevcut şartlarla F1'e girmeyi istediğine inanılıyor.

    Epsilon takım patronu Joan Villadelprat geçtiğimiz hafta yaptığı açıklamada, "Hala proje üzerinde çalışıyoruz. Ancak gridde yer almayı garantileyemediğimiz tabi ki, çok daha yavaş bir hızda ilerliyoruz" demişti.
#10.08.2009 13:49 0 0 0
  • Kask üreticisi Schuberth'den yeni tasarım

    F1 kask üreticisi Schuberth, Felipe Massa'nın geçirdiği kazanın ardından revize edilmiş yeni bir model üretti.

    Alman Bild gazetesi, Michael Schumacher'in yaklaşık üç sezon sonra ilk kez mücadeleye çıkacağı Valencia'da bu yeni modelle yarışacağını bildirdi.

    Massa'nın karbon fiber Schuberth kaskı, 265 km/s'lik bir hızla gelen yaklaşık 1 kilogramlık çelik yaya mukavet etmesine karşın vizörün parçalanması nedeniyle Brezilyalı pilotun kafatasında çatlaklar meydana gelmiş ve gözü çok büyük bir tehlike atlatmıştı.

    Bild gazetesi, Schuberth firmasının, yeni kaskın bağlantı bölgelerine titanyum diskler ilave ettiğini belirtti.

    Şirket sorumlusu Oliver Schimphf, kaza sırasında vizörün kasktan ayrıldığına dikkat çekerek, "Vizörle kask arasında daha önce plastik olan geçiş bölümüne titanyum disk koyduk" dedi.

    Schimphf, titanyum disklerle bağlantı noktalarının eskisinden iki kat daha güçlü hale geldiğini söyledi.

    Bu arada Bild gazetesi, Schumacher'in takacağı ve yeniden pistlere dönecek olması nedeniyle tasarımı da özel olarak yapılan Schuberth RF1 model kaskın maliyetinin 12 bin euro olduğunu bildirdi.
#10.08.2009 13:48 0 0 0