Ege Çubukçu, "Bir de Baktım" isimli yeni albümünü Ulusoy Yapım Müzik etiketiyle yayınladı. Remixler ve outro da dahil olmak üzere 12 şarkıdan oluşan albümde "Bir de Baktım" şarkısında Pamela, "İsyan Etsem" şarkısında Ajda Pekkan, "Bu Kalbi Al da Gel" şarkısında NEM'den Hakan Özlücan, "Hadi Bize Gidelim" şarkısında Fallen Angelz, "İnleyen Nağmeler" şarkısında Ferhat Göçer ile düet yapan Ege Çubukçu, 5 şarkıda Hüseyin Karadayı, 2 şarkıda Erdem Kınay, 2 şarkıda Stealth Maestro, Beatz, 2 şarkıda da Ege Çubukçu'nun kendisi olmak üzere toplam 5 aranjör ile çalıştı.
Albümdeki şarkıların bestelerinde Ege Çubukçu'nun kendisi haricinde Erdem Kınay, Hüseyin Karadayı, Dj Broke gibi isimlerin de imzası bulunuyor. İlk video klip Pamela ile düet yaptığı albüme de ismini veren "Bir de Baktım"a Barış Bayraktar, Ege Çubukçu ve Doğan Sarıgüzel yönetmenliğinde çekildi.
ALBÜMDEKİ PARÇALAR:
01- Bir de Baktım (Feat. Pamela)
02- İsyan Etsem (Feat. Ajda Pekkan)
03- Sonuna Kadar
04- Bu Kalbi Gel De Al (Feat. Hakan Özlücan / NEM)
05- Hadi Bize Gidelim (PT2 Feat. Fallen Angelz)
06- Asit Yağmuru
07- Doğduğum Günden Bu Güne Kadar
08- İnleyen Nağmeler (Feat. Ferhat Göçer)
09- Bir de Baktım (Krdy Remix)
10- Doğduğum Günden Bugüne Kadar (Low Rider Remix)
11- Doğduğum Günden Bugüne Kadar (Instrumental)
12- Serüven (Outro)
Forumumuzda Mp3 Sunumu Yasaktır..Albümler Tanıtımdır..
Burada Bilgilerinizi Ve Görüşlerinizi Paylaşabilirsiniz..
01- Sevdaları Kuşan
Söz & Müzik: Kemal Dinç
02- Kao Vorin
Söz & Müzik: Mikail Arslan
03- Le Le Yar
Söz & Müzik: Kemal Dinç
04- Oğul
Söz & Müzik: Kemal Dinç
05- Karacaoğlan
Söz: Karacaoğlan Müzik: Ergin Aslan
06- Karadeniz
Söz & Müzik: Kemal Dinç
07- Utku
Söz: Muzaffer Oruçoğlu Müzik: Kemal Dinç
08- Aşka Çağrı
Söz & Müzik: Kemal Dinç
09- Melem Tiya
Anonim Derleme: Kemal Dinç
10- Gel Gönül
Söz & Müzik: Anonim
11- Taşa Verdim
Anonim Derleme: Kemal Dinç
12- Şiye
Söz & Müzik: Mikail Arslan
İnanılmaz bir sahneydi okuduğum: Görmeyenler arası futbol müsabakası...
Görmeyen bir forvet, görmeyen bir kaleciye penaltı atacak.
İyi de kaleyi nasıl "görecek"?
İşte Halis Kuralay, Ayşe Arman'a buna buldukları çözümü anlatıyordu.
Kale direği niyetine, görmeyen iki insan koyuyorlarmış. Penaltıyı çeken bağırıyormuş:
"- Sağ kale direği?.."
Karşıdan ses geliyor:
"- Buradayım!.."
"- Sol kale direği?.."
"- Ben de buradayım!.."
"- Kaleci?.."
"- Burada!.."
Şut.!..
Selis yayınlarından çıkan "Hayata Dokunmak" kitabında görme özürlülerin sorunlarını yazan, Boğaziçi Psikoloji mezunu İngilizce öğretmeni Halis Kuralay, o söyleşisinde - görenleri kastederek - "Sizler" diyordu "Boğaz köprüsünden geçerken köprünün üzerinde olduğunuzu titreşimlerden fark etmeyi düşünmezsiniz değil mi? Ya da 'Otobüs birazdan sola meyil yapıp duracak, iki durak sonra da ben ineceğim' demezsiniz. Titreşimlerden meyillerden size ne?"
Hayata bir başka gözle "bakmamı" sağlayan bir söyleşiydi.
Zil sesi duysak, "Telefona bak" diyorduk. Oysa telefona koşan, cihaza gözünü dikip bakmıyordu değil mi?
Rüya da öyleydi.
"Rüya gördün mü" diye soruyorduk. Peki görmeyenler rüya(yı da) görmüyor muydu?
Kuralay, rüyasında yumuşak bir yastığı hissediyordu. Arkadan esen rüzgarı, ortalıkta dolaşan kedinin sesini, kağıtların hışırtısını...
Görüntü yoktu yani... sadece sesler ve hisler...
Altı Nokta Körler Derneği'nden gelen mesajla anımsadım bu söyleşiyi...
Mesaj "Körlüğün Nezaket Kuralları"nı sıralıyordu, görenlerin acemiliğini gidermek istercesine...
"Ben sıradan bir insanım, yalnızca görmemek gibi bir engelim var. Konuşurken sesinizi yükseltmenize ya da bana çocukmuşum gibi davranmanıza gerek yok.
Ne istediğimi yanımdaki kişiye sormayın, 'Kahvesine krema ister mi' demeyin, bana sorun.
Yolda beyaz baston ya da rehber köpek kullanabilirim veya kolunuza girmeyi rica edebilirim. Kararı bana bırakın ve lütfen koluma sarılmayın; izin verin ben sizin kolunuza gireyim.
'Görmek'le ilgili sözcükleri kullanmaktan kaçınmayın. Onları ben de kullanırım. 'Sizi gördüğüme sevindim' gibi...
Bana acınmasını istemem. Ama körlüğü yüceltircesine konuşmanızı da istemem.
Eğer sizin misafirinizsem bana banyoyu, lavaboyu, pencereyi ve hatta ışık anahtarını gösterin; ışığın açık olup olmadığını bilmek isterim.
Çok merak ediyorsanız, körlük hakkında konuşabiliriz, ama bu benim için eski bir hikaye. Benim, sizin olduğu gibi, farklı alanlara ilgim var".
Bugün caddelerde daha çok görme engelliye rastlıyoruz. Bunun nedeni sayılarının artması değil, kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenen ve dışarı çıkan görmezlerin çoğalması...
Kuralay'ın bir cümlesi çarptı beni:
"Görenler bana görmediğimi söylemese, ben görmediğimi bilmiyordum ki!.."
Bu cümleyi söyleyen adam, söyleşide öyle bir sevda tarifi yapıyor ki, insan "Bunu görebilen biri söylemese, ben aşkı görmediğimi hiç bilemeyecektim" diyor.
Gören bir eşi var Kuralay'ın... "Görür görmez" âşık olmamış tabii... Onun nesini beğendiğini anlatırken, "Konuşması, ses tonu, ama asıl, bana olan ilgisi ve paylaşmak, aynı şeyleri hissetmek, ortak hedeflere ilerlemek önemliydi" diyor.
"Karınız güzel mi?" sorusuna yanıtı bir yaşam dersi:
"Kendisi 'Değilim' diyor. Bence güzel!.."
İşte - görebilene - güzellik bu!..
Yüzde değil, bizde...
Bu yıl 68 olaylarının 40. yılı. Her taraf 40 yıllık hikayelerle dolu.
Hikayeler hep aynı, 68'lilerin o dönem "sol" kaldırımda bulunanlarının ne kadar "ulvi" insanlar, "sağ" cenahtakilerin de ne kadar saldırgan oldukları ile dolu hikayeler...
Solcu çocukların memleketi ne kadar çok sevdiğini, aslında her şeyi bu ülke için yaptığını öğreniyoruz. "Faşizm" uçurumuna yuvarlanmak isteyen ülkeyi çıkmazdan kurtarmak için yırtınan "Kahraman" bir neslin "özyaşam" öyküsü 68...
Sağcılar mı? Onlar her zamanki gibi; köylü, son günlerin moda tabiri ile "feodal alışkanlıklar"a sahip kıro topluluklardan müteşekkil; bilim, kültür, düşünce gibi kavramdan bî haber,ülkeyi Franko İspanya'sına veya Hitler Almanyasına çevirmek isteyen kalabalıklar...
Bu uğurda Amerikan emperyalizmi ile işbirliğine girebilecek kadar "alçak" bir güruh...
Amerikan uşaklığı "uğruna" Alevi-Sünni, Sağ-Sol kavgasını körüklemiş, suçsuz "solcu" çocuklara kuduruklar gibi saldırmış ve nihayet derin devletle işbirliği yaparak 12 Mart ve 12 Eylül darbesine zemin hazırlamıştır. Ve hatta, darbelerin olması için "işbirliği" bile yapmış olabilirler...
İşte 68'in "fırtına çocukları" devrimciler, bu ilkel topluluğun ülkeyi Faşizm batağına düşürmemesi için mücadele etmişlerdir.
68'in sol izdüşümü bu uğurda yürümüştür, boykot yapmıştır. Örgütlenmiştir, okulları işgal etmiştir. Tüm bu "barışçıl" eylemlere rağmen hala uyanamayan Türkiye Halklarını iyice "uyandırmak" için bir adım daha atarak, ülkeleri için suç işlemişlerdir.
Banka soymuştur, asker kaçırmıştır, polis kulübeleri kurşunlamıştır. Bu uğurda karakterlerine uymasa bile insan öldürmüşlerdir; daha doğrusu buna mecbur bırakılmışlardır!... Gerçi yapacak çok şeyleri de yoktu, devrim yolunun önünü tıkayanlar temizlenmeliydi...
68'in "yiğit evlatları" Atatürk'ün Cumhuriyeti'ni "Marks ve Lenin"in öğretileri ile "taçlandırıp" Türkiye Halklarını özgürleştireceklerdi.
Bu uğurda Bekaa'dan Nurhak'a gezmedik dağ, ODTÜ'den İTÜ'ye işgal etmedik üniversite bırakmadılar. İstanbul'dan, Ankara'ya, Kızıldere'ye kan dökülmedik yer bırakmadılar...
Neticede "Devrim kanla yazılırdı"...
Bu uğurda önlerine çıkan Faşizm artıklarına tabii ki müsamaha edilemezdi. Kim çıktıysa devirdiler. Gencecik canları mekteplerden sürüp geleceklerinden ettiler, çekilmemekte ısrar edenleri kurşunlayıp devrim "sürecini" hızlandırdılar...
Devrim'i hızlandırmak için "mısır patlatır gibi" sokakları bombalarla şenlendirdiler, öğrenciyi, askeri provake ederek Cuntayı teşvik ettiler.
68'liler denince akla gelen yukarıdakiler gibi bir şey değil mi? Bunlar benim iddialarım değil, kendi "kahramanlık öyküleri"nden özetlenmiştir.
Birkaç aydır basında estirilen "68 fırtınasını" özellikle izliyorum. Manzara tıpkı yukarıda hikaye ettiğim gibi. 40 yıl önce işlenen suçlar öyle mistifike ediliyor ki, zannedersiniz hepsi birer Mustafa Kemal, ülkeyi Yunan işgalinden kurtarmak için mücadele etmişler.
Kendileri Kuvvacı olmuş, "sağcı" diye saldırıp, okula, mahalleye, işe almadıkları; işkencelerden geçirip katlettikleri insanlar da Anzavur güçleri...
İşin en komik tarafı ise bu arkadaşların "Kemalizm ideolojisi için mücadele ettik" iddiaları.
Yıllarını Bolşevik Lenin'in "öğretileri"ni yaymak için geçiren, idam sehpasında bile "Marksist Leninist umdeler için mücadele ettim" diyenler öldükten kırk yıl sonra Kemalist oluverdiler.
Burada bu arkadaşların Kemalizm'e ne anlam yüklediği önemli. Kemalizm her ne kadar Milli Şef icadı bir ideoloji de olsa özünde "tam bağımsızlık" yatar. Ülkesini bir ve bütün olarak, "insanı ile birlikte" sevmekten geçer...
Kendi "ideolojik" takıntısı için banka soymak, insan kaçırmak, öldürmek, fakir "halk yığınlarının" emekleri ile inşa edilen okulları harap etmek, toplumsal yaşamı istikrarsızlaştırmak adına ülkeyi kaosa sürükleyerek "ara rejim" ortamı hazırlamak, yani "dış destekli Cuntacılık" Kemalizm değildir.
Görünen o ki bu insanlar için Kemalizm, terörizme Atatürkçü kılıf bulmanın adı olmuştur.
Türkiye "68 terörizmi"ni hala yaşıyor. O "terörizm", bal gibi suçlu olan insanları "kahraman" olarak lanse ediyor.
Ve bütün bunlar televizyon, gazete marifetiyle gençlere aktarılıyor. Dahası 40 yıl önceki kavgalar gençlerin karşısına getirilerek bugüne taşınıyor.
Amaçları geçmişin kötü anılarından ders çıkartmak değil intikam almak.
Kırk yıllık hesabın peşinde dün sokaklarda sloganlarla, taş ve sopalarla yaptıklarını bugün kuruldukları plazalarda yaptıkları dizi ve gazete manşetleri ile yapıyorlar...
Ve üstelik bu yapılanlar "sürpriz telefonlarla" en üst seviyeden "takdir" görüyor.
Kırk yıl önce olmuş akıl ve ruh sağlığı normal olan hiç kimsenin tasvip edemeyeceği sağdan veya soldan gelen olayları yüceltmek, kendi hastalıklarımızı gelecek nesillere "intikal" ettirmekten başka bir işe yaramayacaktır.
Kırk yıl önce düşman olduklarına bugünün gençliğini düşman ederek "kâra" geçmek isteyen bu zavallı güruha en iyi cevabı yine gençlik verecektir kanaatindeyim.
Kimseyi suçlamadan düşünebilmeyi, saldırmadan ülkesi adına bir şeyler yapabilmeyi, düşmanlıkla değil sevgi ile yaşayabilmeyi göstererek düşmanlıklardan beslenen, suçu yücelterek ve özendirerek geleceğini karartmak isteyen bu "hastaları" hüsrana uğratacak genç potansiyel Türkiye'de var.
Onlar şunu biliyorlar ki, örnek alacakları "genç" bir takım "ucuz" dizi ve gazetelerin dayattıkları gibi banka soyguncuları değil 21 yaşında İstanbul rüyaları gören Fatihler, 20 küsür yaşında vatanı için Yemen'den Süveyş'e, Trablusgarp'tan Çanakkale'ye koşan Mustafa Kemallerdir!..
Yokluğuna yazılmış bir Şiir'dir Yüreğim
Zamana inat hayallerimin en şiddetli gök gürültülerine aldırış etmeden
kapkara bulutlardan geçerken
ardında aydınlığını bıraktığı çizgidir Gülümsemelerin...
Yokluğuna Çizilmiş Bir Hüzünlü Resimdir Yüreğim
Sensiz uyandığım sabahlardan akşam karanlığına yol alırken
biriktirdiğim hasret sancıları dağlasada bedenimi avuçlarımdaki avuçlarının sıcaklığını ekledim ayışığına...
Çam kolonyası getirdim sana uzak diyarlardan
Bir tutam karanfil yükledim bakışlarıma
Ateşten gömlek giyindim,sana geldim
Yüreğim kor
Yüreğim esmer yüzlü çocuk
Öyle hüzünlü bakma bana yarim
Talan etme bu aşkın küllerini
Silme bir kalemde doyumsuz hayallerimi
Sanadır tüm iç geçirişlerim
Bırak benim olsun ;
Kederler
Hüzünler
Hasretler
Ey Sevdiğim,suskunum
Küllere emanet etme ;
Hayallerini
Gülüşlerini
Özlemlerini
Özgürlük türküleri söyleyelim gökyüzüne
Yeşil vadileri aşalım nasırlı ayaklarımızla
Ellerini ellerimden ayırma gül yüzlü yarim
Masmavi göğe savuralım küllerini sevdamızın
Yokluğuna yazılmış bir Şiir'dir Yüreğim
Yokluğuna Çizilmiş Bir Hüzünlü Resimdir Yüreğim...
Bazen Uzun Cümlelerin Noktasıdır Aşk
Bazende Sebepsiz Akan Yaşların Şahidi
Kimi Zaman Zarafetidir Güzelliğin
Kimi Zamanda Kalbin Akla İhaneti
Güzellikler Arasında Sarhoş Olursun
Sokaklarda El Ele Dolaşırsın
Gece Olur Hayaliyle Isınırsın
Sabah Yine Sesiyle Uyanmak İstersin
Mevsimsiz Bir Yağmuru Andırırsa Eğer
Bu Ne Yaşamaya Nede Üzülmeye Deger
Zaten Fazla Da Sürmez Bu Yağmur
Çok Geçmeden Ayrılık Rüzgarları Eser
Ve Hep Olduğu gibi
Ayrılık Çıkar Karşına
Bu Acıyla Kavrulurken Bedenin
Değmez Hiç Birşey Yaşamaya
Ve Koyu Bir Karanlığa Bürünür Her Yer
Yüzün Ne Mutlu Olur Nede Bir Daha Güler
Hep Bir Çıkmaza Sürüklenirken Yollar
Avcundan Akıp Gider Yıllar
Dört Duvar Arasında Hapis Olursun
İnsanların Yüzünde Nefreti Okursun
Gün Gelir Geçmişin Karanlığında
Elinde Olmadan Sende Kaybolursun
Ve Uzun Zaman Sonra Hatırlarsın Geçmişi
Gözünde Canlanır Yaşanılanların Her Biri
Hayatın Geçerken Tıpkı Bir Film Gibi
Kapını Çalmaya Uzanır Azrail Diye Biri..