sana uykular taşıyacağım deliksiz
süslü kahvaltılar gibi
kahvaltısız sabahlar
seni uyandırmanın en güzel yolunu bulup
kıyamayacağım uyandırmaya
kimse görmüş değil henüz
bir meleğin nasıl uyuduğunu ama
hala benzetiriz
bir meleği
bir güzelin uykusuna
ama sen melekler gibi uyuma
melekler gibi uyan
tam da çağla zamanında baharın
gözünün sürmesini yüreğime akıtman
bir uykunun en güzel yanı
seninle uyanmaktır
senden uzak bir uykuyla
kandıramıyorum hiçbir geceyi.
Gün geceyle buluştuğunda, hâkim karanlık gizler çirkinlikleri,
El yordamıyla farkedilir bazı ayrıntılar..
Alacakaranlığa pusu kurmuş kör baykuşlar,
Kara emellerini gerçekleştirmek üzere;
Pinekledikleri körpe dallardan, havalandılar..
Karanlık, kanat çırpışlarını sattı.
Masalların arka sokakları,
Eğer yüreklerin yaşama pırıltılarıyla aydınlatılıyorsa,
Karanlığa mahkum edilir.
Oysa masallar, coşkulu, yaşanılası ve görkemlidir..
Aslolan sevdalar gibi...
Aralıktı, sabahtı..
Yağmur sis'e yağıyordu,
Sana sevmeyi anlatıyordum; anlamıyordun.
Bana özlemeyi anlatıyordun; anlamıyordum.
Aralıktı, sabaha yakın, karanlıktı..
Herşey kaygandı, yollarda.
Orman yanıyordu, biz yanıyorduk,
Haziran başlarının baharı gibi.
Nilüferlerin nazirin süzülüşleri geliyordu bulutlar arasında.
Aralıktı, cumartesiydi..
Sisliydi,yağmurlu ve kaygan..
Pazar'a yakındı, ama cumartesiydi..
Nilüferleri olmasa da, haziran'ın bahar olmasa da;
Özlemeyi anlatamıyordun, sevmeyi anlatamıyordum!
Aralıktı, cumartesiydi..
Sisliydi, yağmurlu aydınlıktı..
Aralık'da da sevilebilirmiş,
Cumartesi olmayan cumarteside de..
Yağmur'a özlemek, Sis'e sevmek anlatılabilirmiş.
Aydınlığa gülümsenir, karanlığa gülünebilirmiş.
Söylemiştim sana, mutlu olunabilirmiş.
Haziran baharlarındaki gibi Aşk'la..
Aralıktı, cumartesiydi.
Sisli, yağmurluydu,.
Kaygandı, sabaha yakın aracakaranlıktı!
[SIZE=25]sevmek bir şey değil de
sevinmek kötü be,
kumruların
kumsalların
bulutların aşkına
mecburduk da yazdık
kirli sakallı sabahların namına
öylesine değil
savrulsun diye değil
yalandan değil
yazmak lazımdı
yazmasak olmazdı çünkü
hani bazı
içinde bir dal burkulur
yeşil için
sarı için
her morun tonunda büyüyen
sağrılar için
belki kuşlardan habersiz
kanatlar için
yol yokuş
son ilk bahar
uzun eskilerden gelme
bir içim nefes için
yazmak lazımdı
yazmasak olmazdı çünkü
erguvan görüldü bir zaman
sonra çıkmaz oldu sokakların alayı
mavi çakmak
fitil falan
kalabalık oldu yokuşlar
o yokuşların baladı oldu
düğün oldu hatta
serim düğün ve çözüm için
boşanmalar oldu
her sevdanın final tezi adliyeye verildi
gerisi ilam oldu
kıyılar kumrular
göçler oldu...
buhurdanlar semaverler
ve nargile geyikleri
yavaş
yavaş
çok yavaş
hız'da yitirilenlerin aşkına
yavaş'ın içindeki ölü şövalyeler için
her işin bir raconu vardı
yaşamın ortaçağında
atılan adımlar vardı yavaş ve eski
bir düellodan alınmış
işte bu yüzden yazmak lazımdı
yazmasak olmazdı çünkü...
sonra unutmak vardı
hatırlamak içindi bütün muallak resimler
hiç olmamış gibi yapmak
öküz öldüren bir hasrete
can dayanmıyordu ya
zaten bütün bunlar
yeni ve dayanıklı canlar içindi
dursun koyuyordular en son çocuklarının adını
üstü kalsın ikizler mesela
birisinin içinde civciv havalansa
diğeri kanat çırpıyordu istemsiz
oluyordu bunlar
ve yazmak lazımdı
yazmasak olmazdı çünkü...
eski harfleri dağıtıyorduk komşularımıza
yepisyeniydiler
hepi topu bir kere kullanılmışlardı
sapa bir cümlenin içinde
hat sanatıydı gömdüğümüz uykuya
edebiyat avuntusuydu işimiz
uzak suretlerinden biriyle yapılan nef'inin
yazmak lazımdı
yazmasak olmazdı,
aslında olurdu tabii
bir sürü yazmadığımız
bir süre yazmadığımız
ama o zamanda
bakkalda hesap üstü kalmışlık oldu
siparişi unutmuşluk bakkal çırağında
hem de ekmeğin en yumurtaya banılacağı sırada
ve kapatıyoruz manasında söndürülen ışıklar oldu
hadi gidin artık makamından
kırklık bir ampul kaldı geriye...
baktık olmuyor yazmadan
baktık mesele oluyor
dimağı eşeleyen cümleler
olmuşlar
olacaklar
yani bir fikrin hizasına konulacak ne varsa işte,
yazdık
ki yazmasak olmazdı
bütün bunlar
bütün bunlar içindi
gizli hüzün artıkları
kalmıştı ayrılık salonundaki
güvercinlerde manasız bir tango ciddiyeti
dans mı ediyorlar fırça mı yiyorlar
belli değil
öyle suçlu bir işti tango
arjantinde solcu gençler işkencedeyken
maradonaydı 82'de
kibrit kutusunun kapağı
vasati kırk çöptü ve
kırkının da tek tek
kendine göre sorunları vardı...
çözüm bekleyen ağır meseleleri de vardı
yaprakların
kuruyorlardı saatlerini kasım patlarına
hemen ve şimdi
müdahale gerekiyordu
akarsulara
ve ivedi
bir gülümser kelimeydi
yadırgayan
Türkçe'deki yerini
ama yinede yazmak lazımdı
yazmasak olmazdı...
sonra hiç aklına gelir miydi
örümceklerin sinirli bir iklime
ağlayacakları kendilerini
yada kuşak çatışması balıkların
pul pul gerinir diye düşünürken biz
meğer esnemeye bile takati kalmamış
yorgun bir Akdeniz...
ucundan çeksen
Newyork'a kadar götürebilirsin
elektrikli vakumlu halı bile yıkayan sömürgeni
işte böyle bir durumdu
ve tedirginliğimiz
siren miren istemiyordu
telaşımızın gürültüsü yerindeydi
ve küt diye akşam oluyordu
biz ki öğle vaktiyiz daha
rakıdan filan habersiz
ve söylemeye gerek yok
uzun
çok uzun içmeler oldu
mürekkebe susamış peçetelere notlar düştük
kalktık
zeytinyağı lekesinden arta kalan
şiircik kuşunu besledik
gel gör ki üç gün yaşayabildi us pas içinde
ama olsun yine de yazdık
yazmasak olmazdı...
nehirde (hiç tanımadığımız)
bir tekne için (hiç binmediğimiz)
bir şarkı (hiç duyulmamış)
bestelemeyi istersin de
hani nefesin yetmez nefsini güftelemeye
işte bu yüzden yazdık
yoksa hoşumuza mı gidiyor zannediyorsun
smokin bulutlu bir gökyüzünden söz etmek
bir kelebeğin kararsızlığını anlatmak
tırtıl kılığında...
ya da bir ateş böceğinin direnişini
yalancı aydınlıklara...
başka türlü olmuyor,
başka türlerde nasıl oluyor bilmem
ama yazmak lazımdı işte
yazmasak olmazdı çünkü!
[SIZE=25]Bir şey var aramızda,
Senin bakışlarından belli,
Benim yanan yüzümden,
Dalıveriyoruz arada bir,
İkimiz de aynı şeyi düşünüyoruz belki,
Gülüşerek başlıyoruz söze..
Bir şey var aramızda,
Onu buldukça kaybediyoruz isteyerek,
Fakat ne kadar saklasak nafile,
Bir şey var aramızda,
Senin gözlerinde ışıldıyor,
Benim dilimin ucunda..
Kocaman sevgi sözcükleri gönderiyorum sana,
Alıyorsun,yüreğine atıyorsun,
Küçücük hayaller sunuyorum,
Benim için saklıyorsun,
Unutulmayan melodiler mırıldanıyorum,
Eşlik ediyorsun..
[SIZE=25]Ben Aslı, Karagümrük'lü aslı..
Uyuyamadım hakim bey herkes bilsin istedim bu işin aslını astarını,
Hergünden daha sıradan bi gündü benim için
İşten dönüyordum,yağmurlu bi havaydı.
ne bileyim hakim bey o gün hayatımın dönüm noktasıydı.
Saraçhane'den Edirne Kapı'ya uzanan Fevzi Paşa Caddesi
çamurlu ve kaygandı.
Yağmura dayanamadım
ve son param olduğunu bile bile taksiye el kaldırdım.
Şimdi ister kader deyin hakim bey ister alınyazısı.
56 model bi Chavrolet taksi durdu önümde,
Orda denk geldim ben bu kanı deliye.
Daha biner binmez bişeyler hissettim,
Allah aşkına hakim bey ben bu olacakları nerden bilebilirdim?
Arabaya bindim ve " Karagümrük'e" dedim.
Günahını alamam hakim bey hiç bi yamuğunu görmedim.
Yol boyunca tek kelimeyi ben ettim Karagümrük' dedim
ama bende onun gözlerinden hissettim.
Başka ne bi söz,ne de bi tavır..
Hani vardır ya gözler anlatır.
Hiç bitmesin dedim o an hakim bey
orda kalmak için,
'KARAGÜMRÜK YANSIN'
istedim hakim, bey karagümrük yansın istedim!
Sonra malesef Karagümrük'e geldik hakim bey,
borcumu verdim almadı dedim ya son paramdı.
o zaman "Bi gün bi kahve ısmarlarım" dedim utanarak, "ödeşiriz" .
Gülümsedi hakim bey ve ben hayatta hiç öyle gülümseyeni görmedim.
Arabadan indim,
bakıyordu hissettim.
Meğer evimi öğrenmiş, bi de haber göndermiş kahve içelim diye.
Topu topu birkez buluştuk hakim bey sonra hemen evlenelim istedik.
3 kez istetti beni ama üvey anam hiçbirinde vermedi.
Bigün bi mektupla bana " kaçar mısın?" dedi..
Hiç düşünmedim "kaçarım." dedim.
Evde gizlice hazırlandım, anam şüphelenmesin diyede
Yemeğin altını yaktım,
Cama baktım geldi diye çantamı omuzuma attığım gibi kaçtım.
O telaşla da yemeği ocakta bıraktım.
Kaçtığımız gece polisler bastı evi,
ne oluyor diye sordu bizim kanı deli taksici,
Reşit filan dedi ama polis onu bile dinlemedi "Karagümrük yanıyor" dedi.
O nezarete, bense anamın yeni evine.
Mahkeme günü geldiğinde bir umut vardı bizimkinde,
nasılsa gerçeği ben biliyorum diye,
bense Karagümrük'ü o yakmadı diyemedim
suçlu bendim ama söyleyemedim!
Cesaret edemedim.
Ve hakime evet dedim.
Beni de o kaçırdı, Karagümrük'ü de o yaktı evet.
7 yıl verdiler ona, ertesi gün ziyaret etmek istedim,
Yine cesaret edemedim, hem gitsem ne diyecektim?
Karşısına dikilip bi de dalga mı geçseydim?
Dedim ya hakim bey kanı deli diye,
2 güne kalmadı hapisten kaçtı,
Ramazan bu kez Karagümrük'ü gerçekten yaktı.
Yani hakim bey uzun lafın kısası
Ramazan hapiste boşa yattı,
bu kez inadından Karagümrük'ü yaktı.
Sonunda söyledim ya hakim bey, artık içim rahat.
Sevdiğin adamı hapse tıktırmak
sizin vereceğiniz cezadan daha da berbat.
Şimdi hazırım hakim bey ister asın, ister kesin,
Ama ramazan suçsuzdur sadece bunu bilin.
Sadece bunu bilin!
[SIZE=25]Yağmurların ıslak kollarında düşersin geceye
savrulursun, kirli yüreklerin tam ortasına
yakar seni bu düşler..
eritir..
gece umutlarını uykusuz sabahlara devirir
söner gidersin cılız mum alevinde..
bozuk para gibi harcanır sevdalar..
acının katığı acı olmaz..
kanayan yaralarıyla ıstıraba yaslanır yanağın
hüzünlü yüzüne sahte gülüşler çarpar
titrersin..
ateşler içinde üşütür seni bu şehir
için boşalır, göz pınarlarından kaldırımlara
akarsın, bulanık gecenin damarlarına
koşamazsın, çağırır da seni dağlar
nankörce arkadan vururlar...
ürkekliğinde gece susar..
bülbüllerin feryat figan sesleri,
dinlersin ..
mavi saçlarını okşarsın..
dalarsın ..
kara bulutlar sarar göz bebeğini..
ağlarsın..
kirpiklerin çökünce ela bakışlarına
bir nehir kopar içinden olanca heybetiyle
yalnızlığına akarsın..
kanma gülüşlerin yakamozuna
eksik dişleriyle mumya suratlıdır tuttuğun eller
rihter ölçeğinde sallansa da yüreğin
boşuna..
karşılığı yok hiç bir gerçeğin
dönme sen
her kapı ihanete açılır bu diyarda
her gün küflü bir gece doğurur
sahipsiz..
umut ektiğin tarlalar da dönekliğin filizleri biçilir
inkar kokar hava rezilliğin gölgesinde
sakın dönme
kapa gözlerini riyanın işgaline
onursuz sevişlere bir çentik at
kanasın ..
rüyaların perçemine düşmüş kan çiçekleri
süpür saçlarına asılı rezil kırıntıları
aklaşmış geleceğini bandır gökkuşağı rengine
ve saklan el değmemiş ülkene
yoksa harcar seni bu eller,
kirletir ..
çürümüş bedenlerde ihanetin kokusu gizlenir
ve hüzün
akbabaların kanadında gamzene konar
hayvan leşi gibi kokuşur sevdalar..
Şimdi sen gideceksin ve ben arkandan bakakalacağım. Dur diyemeyeceğim, sesim çıkmayacak. Susuşlarımda saklı kalacak duygularım ne kötü... Söz geçiremeyeceğim göz yaşlarıma akacak. Saklayacağım görmeyesin diye, beceremeyeceğim. "Ağlama" diyeceksin bana, seni dinlemeyeceğim. İçimde biriken ne varsa gözlerimden taşacak dışarı. Dokunmak isteyeceksin, başımı geri çekeceğim öfkeyle. Kızgınım gidişine çünkü, öfkem bir dağ gibi büyük. Ne varsa hayata dair alıp götürüyorsun benden farkında değilsin. Ya da farkındasın ama değilmiş gibi davranıyorsun. Sen kendi yolunu çiziyorsun şimdi ve doğru bildiğini yapıyorsun. Bense binlerce yanlışın ortasında tek başımayım. Oysa beklediğim sevgiliydin sen. Yorgun dünlerden damıtılmış, kimliksiz sevdalardan süzülmüş aşkımın tek sahibi. Sanki seni aramıştım yıllarca da , ararken aşk niyetine yabancı kollarda uyumuştum. Bu yüzden kimse kandırmadı beni, dindirmedi aşka susamışlığımı. Hep eksikti hep yarım. Ne yazık ki "Bu kez tamam" dediğimde de yarım kaldığımı görüyorum. Belki de sevmeyi beceremiyorum ben.
Öyle ya, deli sevdalar bana göre değil belki de. Dümdüz, heyecansız, içimdeki kuşlar kanat çırpmadan ve tutkuyu kanımda hissetmeden yaşamalıyım aşkı. Buna aşk denirse tabii.. Bu yarım kalmışlık duygusu yok olur mu o zaman? Peki sen biliyor musun bu acıya katlanmaların ilacını? Bu yürek sancısını ne dindirecek? Bu geceler nasıl geçecek? Söyle yar, içimi kor gibi yakan bu ateş nasıl sönecek?
Acelen var biliyorum. Gideceksin, yaşanmamış zamanları da beraberinde götüreceksin. Bunu hiç istemiyorum. Ne berbat bir duygu bu.. İstemediğim bir şeyi yaşıyorum ve buna engel olamıyorum. Benden bağımsız gelişiyor her şey. Çarpmanın etkisiz elemanı gibiyim. Ya da bir savaş filminin daha ilk karesinde atılan ilk kurşunla düşüp ölen ve bir daha da hiç görünmeyen figüran...
Haydi git, bu yol senin yolun. Dilediğince özgür at adımlarını. Kendin için iyi olanı yapıyorsun ya ne önemi var gerisinin. Yaşadığımız kısa günlerin anısına sığınır, atlatmaya çalışırım bu acıyı. Sensiz olmaktan daha kötü ne olabilir bu hayatta? Bir insanın başına en kötü şey gelmişse başka hiçbir şeyden korkmuyor. Bir tek seni kaybetmekten korkuyordum. Oda geldi başıma..
[SIZE=25]Parkın tozlu yollarında yalnız dolaşacaksın
Mutsuz gökyüzünde bir iki yıldız
Işık tutacak karanlığına
Delikanlının biri laf atacak ardından
Çaresizliğine yalnızlığına içleneceksin
Daha sonra
Tarakta kalan saçlarından anlayacaksın ihtiyarladığını
Dudaklarının pembeliği solacak
Cİlası çıkmış bir mobilya gibi eskiyecek güzelliğin
Kahrolacaksın
Ve bir gün gelecek
Beni anlayacaksın
Oysa vakit çoktan geçmiş olacak
Ama sen yine de sözlerime aldırma
Gözlerin zamansız ıslanmasın
Çünkü artık çocuk değilsin
Güneşin nereden doğduğunu bilirsin
Başka bir İstanbul olmadığını bilirsin
Ve seni nasıl sevdiğimi bilirsin
Ama gitmek istiyorsan
Yine de sen bilirsin..
[SIZE=25]Dün Seni yolda gördüm,
Görmeyesin diye hemen saklandim,
Elinde tuttugun bir cocuk vardi,
Sana " ANNE " diyordu; baktim agladim.
[SIZE=25]Demek evlenmissin cocugun olmus,
O Pembe yanagin sararip solmus,
Bu fani Dünyanin Kanunu buymus,
Kaderime isyan edip agladim.
[SIZE=25]Pesinden yürüyordum Sen görmüyordun,
Icimden bir dönüp baksa diyordum,
O an cocuk elinden kurtulup kacti,
Onu; benim Ismimle cagiriyordun.
Demek beni böyle sevmisti dedim,
O an binkere ölmek istedim,
Sanada mutlulugu Ben veremedim,
Kaderimiz buymus "AFFET SEVGILIM " ..
Ona hep yazıyorum yazdıklarımı da bende kalan son resminin yanına bırakıyorum beni anlasın diye bilmem ne kadar anlayabilirse?
Bilmiyorsun? Beni ilk o görmüştün ağlarken belki son olarak ta yine o görecek . Önceleri ağlamaz mıydın? nadiren de olsa ağlardım, belki de kendimi haklı çıkarmak istediğimden hatırlamıyorum. Önceleri de ağlardım ama ilk defa onun yanın da ağlamıştım. Pınarın önünde ki seti o kaldırdı. Şimdi biteviye akıyor.
Yokluğuna kahrediyorum çokça hıncımdan yumruklarımı sıkıyorum. Çaresizliğimi ortaya koyuyorum gözlerim bir noktaya takılıyor. Zamanın ne kadar geçtiğini bilemiyorum. Masa saatinin çalmasıyla kendime gelip telefona sarıldığım çok oluyor . Gülme bana. Anla beni.
Hayallerime gücüm yetmediği zamanlar kalemime sarıldığımı bilir o. Tüm, hıncımı kağıttan kalemden alırım sanki, sanki beni yalnız onlar anlarmış gibi beni, parmaklarım uyuşuncaya kadar yazmak isterim. Sabahlara kadar peş peşe sigaralar yakarım her nefeste eridiğimi bile, bile. Maziyi Nostaljiyi düşünürüm ve mutluluğu.
Mazi: Gökte kayan yıldız
Nostalji: O yıldızı yakalamak
Mutluluk: Onun anlamını bilemiyorum
Ve yine hıncımı kağıtlardan alıyorum. Şiirler yazıyorum perçemleri dağınık bir şairin halini anlatıyorum. Yalnızlık beni yalnız bırakmıyor.Yalnızlığım Ah benim suç ortağım.
Ezanlar okunuyor horozlar peş peşe ötüyor. Sabahın olduğunu duyuruyorlar bana. Oysaki ben sabahı gözlerim açık karşıladım gece uyurken.
Birazdan dışarı çıkacağım utanıyorum; güneşin yalnızlığımı yüzüme vurmazsıdan korkuyorum. Birazdan sahile gideceğim. Bir demet çiçek atacağım denize balıklara. Çünkü balıklar beni ondan daha iyi anlıyorlar.
Sevgi kelimesi artık bana içli şarkıları hatırlatmıyor. Yarama üstüne tütün basıyorum aksine.
Bu kahreden yalnızlık ne zaman bitecek. Aynı dünyada yaşayıp ayrı dünyalardaymış gibi görüşmemek. Kahrediyor beni. Arttık binlerce kilometrekarelik yeryüzü dar gelmeye başlıyor bana. Deli gönül ıssız denizlere götürmek istiyor beni. Yaralı bir yürek ve hurda bir tenekeyle.
Yokluğuna alışamadım! Çoğu zaman karabasanlar basıyor. Duygularım bir yudum hıçkırık oluyor bazen duygularımın tercümanı yok. Yok anlayan dilimden zamanın unutturamadığı hatıralar. Film şeridi gibi geçiyor gözlerimin önünden .
Evet, evet kararlıyım sabah ilk işim bir demet çiçek alacağım balıklara atacağım. Sana yemin ve sonra kırık bir kalple hurda bir tekneyle açılacağım ıssız denizlere..
[SIZE=25]Bu hayattan,
Bu dünyadan,
Ezginliğim; bezginliğim; küskünlüğüm, Doğrudur!
Bu üç günlük sevdalara,
Sözde yılın aşklarına..
Böylesine Yalanlara dolanlara
Önümüzde olanlara
Arkamızdan çalanlara
Bizi böyle yakanlara
O kör gözle bakanlara
Melek yüzlü yılanlara
Nefretim
Doğrudur!
Vur patlasın çal oynasın gecelere
Kalbini cebinde unutup gezenlere
Bu vurdum duymazlara
Bu şiirsiz şarkılara
Bu asrın hatası bestelere güftelere
Kendisinden başkasına yar olmayan şairlere
Böylesine yazarlara çizerlere
Cümle uyur gezerlere
Hayretim
Doğrudur!
Bu nasıl bir tiyatro
Bu nasıl bir komedi
Kim dedi ne dedi nasıl dedi
Kim kimi havuza itti
Kim kimi bir çıtır için terketti
Tutturmuş gidiyor
Bir ele vole-güle vole- tele vole
Oysa kalemizde hep çile vole
Bu ne hazin bir gerçek
Bu nasıl bir ateşten gömlek
Baştan başa acı
Baştan başa yabancı
Kendi yurdumda gurbetim
Doğrudur!
Ah benim dolar yeşili gözlüm
Ah gece kuşum ah rüzgar gülüm
Seni de şiirlerim gibi
Parça parça kopardılar benden
Ne sana
Ne bana
Ne de uykusuz şiirlerime acımadan...
İşte bu yüzden
Bu yüz karası günlere
Bu kendi ellerimizle yazdığımız kadere
Cinnetim
Doğrudur!
İşte o gündür - bugündür
Kadın gibi kadına
Adam gibi adama
HASRETIM
Doğrudur!
Bu benim ona yazdığım eline geçmeyen, göndermediğim veya gönderemediğim bilmem kaçıncı mektubum;her ne hikmetse bilmiyorum ama beynimdeki düşünceler iki noktada birleşiyor.
Birincisi mektupları hep gece yazarım camın önünde sokak lambasına bakarak, yarasalar mı ilham getirir sokak lambamsımı bilmiyorum.
Ikincisi gece insan daha cesur oluyor geceleri düşündüklerimi sabah ilk iş yapmak olacak diyorum ama yapamıyorum.
Bazen kendi kendime sorular soruyorum acaba diyorum ona olan duylularım körelmiş midir sonra kendi sorularıma kendim cevaplar buluyorum eğer duygularım körelmiş olsa diyorum ona bu mektupları yazarmıyım ve bir sanat eseri gibi saklar mıyım. Bir hisse senedi gibi, değerli bir tablo gibi.
Tabi bu soruların gerçek cevaplarını bende bilemiyorum. Omuzlarımın taşımayacağı yükleri taşıyamamaktan mı korkuyorum onu da bilmiyorum.
Zamanla duygularıma gem vuramadığım için şimdi tutup ta zamanı suçlamanın bir anlamı yok suçlamıyorum işte bende zamanı buna hakkımda yok zaten.
Şimdi yüklendiğim sorumlulukları bir hamalın sırtındaki yükü devenin sırtındaki kamburu taşımaya mecbur olduğu gibi bende bu sorumlulukları taşımaya mecbur hissediyorum kendimi.
Ve işte zaman ilerledi sırf bize inat olsun diye saatin akrebiyle yelkovanı on ikide buluştular. Zoraki gözlerimi kapatmak istiyorum ve dahası uyumak. Uyumak öyle kolay iş değil insanın uyuması için kendisiyle barışık olması gerek ben nasıl barışırım kendimle, ben benliğimi ona verdim ve o yok işte.
Beklenen gün gelir ve beklenen gelmezse intiharın eşiğine gelmişin demektir.